12 Nisan 2022 Salı

Moderniteyi “Kazanım” Olarak Görmek

 

“Onlar neredeyse, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı düzüp uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi; o zaman seni dost edineceklerdi. Eğer biz seni sağlamlaştırmasaydık, andolsun, onlara az bir şey (de olsa) eğilim gösterecektin. Bu durumda, biz sana, hayâtın da kat-kat, ölümün de kat-kat (acısını) tattırırdık; sonra bize karşı bir yardımcı bulamazdın” (İsrâ 73-75).

 

Modern insan ve artık müslümanlar da, “Dünyâ’da rahat etme”ye kilitlendi. Bunun için de en kısa yol modernizme uymak ve modernizmi “kazanım” olarak görmektir. İyi de Dünyâ bir “imtihan dünyâsı” değil miydi?. İmtihanın olduğu yerde rahatlığa kilitlenmek ve -güyâ- bunu sağlayan modernizmi benimsemek doğru mudur?. İnsanların-müslümanların büyük çoğunluğu artık şunu deme noktasına geldi: “Artık Dünyâ bildiğimiz mevcut durumda. Bu dünyâyı sorgusuz-suâlsiz ve seve-isteye kabûl edelim ve modern dünyâyı ‘kazanımımız’ olarak görelim. İslâm’ı da mevcut modern Dünyâ’ya göre yorumlayalım ve yaşayalım. Modern dünyâya karşı çıkmanın bir anlamı yok”. Modern müslümanlar zannediyor ki, Allah da, aynen bu mevcut Dünyâ’yı murâd ediyordu ve her yönüyle aynen böyle bir Dünyâ inşâ etmelerini istiyordu insanlardan. Şimdi böyle bir Dünyâ oluştuğuna göre, Allah bu durumdan çok memnun ve râzıdır(!). Böyle zannedince modern insan da “o hâlde biz de modern Dünyâ’yı benimsemeli ve modernizmi kazanım olarak görmeliyiz” düşüncesiyle amel etmektedir.

 

Tabi bu düşünce benimsenince, modern düşünce ve ideolojiler de “kazanım” olarak görülmek zorunda kalıyor ve modernizm kazanım olarak görülünce ve beşerî ideolojileri de “kazanım” olarak görmekte ve onlara uyum sağlamakta bir sorun görülmüyor. Müslümanlar(!), bir zamanlar “küfür, şirk ve zulüm” olarak gördükleri “lâik-seküler-modern-demokratik” sistemleri artık “kazanım” olarak görmekte ve şöyle demektedirler: “Zaman bizi buraya getirdi, mevcut durumu kazanımımız olarak görelim ve yorumlayıp dinleştirelim ve o şekilde kabûl edelim”. Böyle diyenler modern bir iktidâr düşlemekte ve beklemekte; kimisi de bu bağlamda İslâm’ı, “eylemi olmayan, moderne uygun ve akıl-merkezli” olarak düşünmeyi önerdi-öneriyor. Yâni artık müslümanlar, gelinen noktayı bir “kazanım” olarak görmeye başlamışlardır. Böylece “târihin sonu” tezleri haklılık kazanır gibi görünmektedir.

 

Modernizm “insanlığın bir düşüşü”dür. Modern zamanlar, insanın “ikinci düşüşü”nü gerçekleştirdi. İnsanın ilk düşüşü “cennetten düşüş”tü. İkinci düşüşü ise “moderniteyi içselleştirmesi” ile oldu-olmaktadır. Modern insan modern dünyâyı cennet zannedince, cennetten vazgeçti ve böylece “cennetten düşmüş” oldu. Aslında cennetten kovulmaktadır.  

 

Günümüzde artık insanlar kısa-vâdeli (dünyevî) kazanımlar ve hazlar peşindeler ve uzun-vâdeli (cennet) kazanımlara yâni takvâya yönelmemektedirler. Atasoy Müftüoğlu: “Kısa-vâdeli, pragmatik kazanımların mücâdelesi, uzun vâdeli, ilkesel, yapısal/hayâtî mücâdelelerin yerine geçiyor” der.

 

Modernizm tarafından ağır bir kuşatma ile kuşatılmış olan “modern insan” tembel, korkak ve de sorumsuzdur ve sorumsuz bir hayâtın karşılığını modernizmde bulabilmektedir. Bu nedenle de modernizmin ortaya koyduğu her-şeyi bir “kazanım” olarak görüyor. İşte bu zihniyettir modernizmi besleyen. Yada modernizm bu zihniyeti üretmiştir.

 

Lâik-seküler-kapitâlist-liberâl-feminist-muhâfazakâr-demokratik moderniteyi ve reel-politiği din edinmiş ve bunlara meftûn ve râm olmuş olanlar, İslâm-merkezli olmaya dirâyetleri yetmediği, bunu kâlplerinde bile yaşatmak istemedikleri için ve vicdanları onları rahatsız ettiğinden dolayı artık beşerî-şeytânî-tâğûtî-nefsî ideolojilerin-sistemlerin bir kazanım olarak kabûl edilmesini ve böylece adı İslâm ama işlevi “modernizm” olan bir düşünceye girilmesini ve bu düşlünce üzere gidilmesini arzu etmektedirler.

 

Bu müslümanlar câhillikten yada isteksizlikten dolayı modernizme yeterli oranda eleştiri ve îtirâz getir(e)mezler. Modern olana hiç-bir îtirazları yoktur. Çünkü moderniteyi “kazanım” olarak görmektedirler. Modern dünyâda yaşadıkları için çıban-başı olan moderniteyi, olması gerektiği gibi eleştiremezler.

 

Moderniteyi kazanım olarak görmek, moderniteyle uzlaşanların ve İslâmî dâvâsı olmayanların söylemleridir. Oysa mü’minler moderniteye aşırı bir şekilde mâruz kalsalar da onunla zinhar uzlaşamazlar. Zîrâ modernite; Allah’ı, âhireti, vayhi ve peygamberliği hesâba katmaz ve bunları kâlplere, vicdanlara, zihinlere ve dört duvar arasına hapseder. Modernite, vahyi, resmî ve kamusal alanda bir düşünce amel-eylem olarak aslâ benimseyemez ve kabûl edemez. Çünkü hayâtiyeti ve devâmı için bu zorunludur. Aslında modernite dînin kâlplerde bile kalmasına râzı değildir, çünkü dîni her zaman bir “risk” olarak görür fakat mecbûren buna katlanmak zorunda kalır.

 

Kur’ân, modernite tarafından engellenip sınırlandırılabilecek bir Kitap değildir. Kur’ân moderniteyi de kat-kat aşan bir Kitap’tır. O hâlde mü’minlerin moderniteyi bir kazanım olarak görmeleri doğru olmaz. Mü’minlerin kazanımları Kur’ân ve onun ideâl örnekliğini yapmış olan Peygamberimiz’in güzel örnekliği olan Sünnet’idir.  

 

Modernizm dînin zıddıdır. Hakka ve hakîkate aykırı davranarak konumlandırır kendini. Bir yazıda modernizm hakkında şunlar söylenir:

 

“Modernite temel referanslarını kutsalın reddine, aklın üstünlüğüne, eşyâ bilgisine ve aydınlanma ideolojisine dayandırır. Modernite insanlık târihinde önemli bir yol ayırımı, büyük bir kırılmadır. Modernite ile akıl gelmiş, mantık gitmiş; bilgiye erişilmiş, ancak hikmet kaybedilmiş; zenginlik artmış, ancak huzûr yitirilmiş; aydınlanma gelmiş, ancak yeryüzünün dört bir yanı karanlığa gömülmüştür. Bu karanlık dönemi, S. H. Nasr, insanlık târihinde ‘bir yol kazâsı’, Faucault, ‘insanın ölümü’, Mehmet Akif, ‘tek dişi kalmış canavar’, Sezai Karakoç, ‘vâroluş bunalımı’ olarak nitelendirmektedir.

 

Modernite yada modern zamanlarda insan, pozitif çizgiden negatif çizgiye, ilimden cehâlete, bekâ arzusundan fenâ arzusuna, izzetten zillete dûçâr olmuştur. Deyim yerindeyse, rûhuna ‘yabancı bir el’ değmiştir. Bu ‘yabancı el’, onu, özüne yabancılaştırmış, yüklendiği emâneti unutturmuş ve derin çıkmazlara sürüklemiştir. Bu derin çıkmaz madde çağında insanın eşyâ ile ilişkisini ters-yüz etmiş, insanı bozmuş, özüne yabancılaştırmış ve kendisiyle kavgalı hâle getirmiştir. Peyami Safa: ‘Ey insan!, târihinin hiç-bir devrinde kendine bu kadar yabancı, bu kadar hayran ve düşman olmadın. Laboratuarlarında aradığın, incelediğin, oyduğun, sırrını deştiğin her-şey arasında yalnız rûhun yok!’ der.

 

İnsan modernite ile ilk defâ küresel ölçekte kutsala sırtını dönmüş, Allah ile olan bağını koparmış, kaderini seküler aklın rehberliğine terk etmiş, madde plânında ölçebileceği her-şeyi kutsarken, mânâ plânında ölçemeyeceği her-şeyi de yok saymıştır. Hayâtın öznesi olmak için yaratılan insan, eşyânın hâkimiyetine girdiği günden bêri içi boş bir hayâta tâlip olmuş, boş hayâtın boşluklarını ise hazza ve tene yatırım yaparak kapatmaya çalışmıştır”.

 

Modernite, “modern fitne”dir. Bir fitne ile ortaya çıkmış ve Dünyâ’yı fitneye boğup ifsâd etmiştir. İnsanlar çoğu bu modern fitne nedeniyle madden ve mânen perişân hâldedir. Durum buyken bu modern fitneyi “kazanım” olarak görmek de ayrı bir fitnedir. 

 

Moderniteyi “kazanım” olarak görmek, İslâm’ı yâni fıtratı “kaybediş” olarak görmek demektir. Çünkü modernite insanlara hayırlı hemen hiç-bir şey getirmemiştir. Zîrâ modernizmde rûh yoktur. Modernite tam-aksine her türlü adâletsizliği, onursuzluğu, merhâmetsizliği, vicdansızlığı, şirki, küfrü ve ahlâksızlığı getirmiş ve ortaya koymuştur. Üstelik bu pislikleri tüm Dünyâ’ya dayatmaktadır. Bu durumda müslümanlar olarak moderniteyi nasıl olur da “kazanım” olarak görebiliriz ve moderniteye “mal bulmuş mağribi gibi” dört elle sarılarak onu savunabiliriz?.  

 

Karanlık orta-çağ, karanlık modern çağ kadar “karanlık” değildir. O hâlde moderniteyi “kazanım” olarak görmek, “karanlığı kazanım olarak görmek” anlamına gelir. Çünkü karanlık sâdece dışta değil içte de olur ki dıştaki karanlıkların nedeni aslında “içteki karanlıklar”dır. İç karanlık olunca dış da karanlık olur. İçten aydınlanmayan ise dışını aydınlatamaz. İsterse Dünyâ’nın her taraf ıldır-ışık olsun fark-etmez.

 

Bizim kazanımımız Allah’ın göndermiş olduğu Kur’ân ve Peygamber yâni Sünnet’tir. Biz Kur’ân ve Sünnet’e uyduğumuz takdirde Dünyâ’da mü’mince yaşamayı kazandığımız gibi, âhirette de ebedî nîmet diyârı olan cenneti de kazanırız. Mü’minlerin en büyük kazanımı “cennet”tir vesselam.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ocak 2020

 

Devamını Oku »

6 Nisan 2022 Çarşamba

Hastalıkla Dizginlenmek

 

“Hastalandığım zaman bana şifâ veren O’dur” (Şuârâ 80).

 

İnsan, sünnetullahın ve imtihanın bir gereği olarak sürekli şekilde şeytanın ve nefsin kışkırtmasına mâruz kalmaktadır. Şeytan ve nefs, insana sürekli olarak fısıldar ve onu kışkırtarak aşırılaştırır. Öyle ki, insan zamanla dizginlenemez bir hâle gelir. İnsanın bir kırmızı çizgisi, ölçüsü, aşkın bir dayanağı ve bağlılığı olmadığında hiç-bir uyarıyı ve öğüdü dinlemez. Böyle bir durumda olan kişiyi ne aşkın hakîkatler, ne doğal felâketler ne de hiç gelmeyeceğini zannettiği ölüm bile durduramaz. Dizginlerini koparan insanı yavaşlatacak ve durduracak olan tek şey hastalıktır. İnsanı kesin ve etkili bir şekilde ancak hastalık dizginleyebilir. Hastalığın olması zâten bu nedenledir. Yoksa Allah, insanı hastalığa yakalanmayacak yada hastalıklara çok daha dayanıklı bir şekilde de yaratabilirdi, fakat kâinâtın ve Dünyâ’nın formatına en uygun olan bu varlık şeklinde hastalık olmazsa-olmazdır. Çünkü hiç-bir şeyi dinlemeyen insanı dizginleyebilecek tek şey hastalıktır.  

 

Gençken, sağlıklıyken, güçlüyken, yapabiliyorken, her-şey yolunda giderken, öğüt dinlemeyen, uyarılara kulak asmayan ve hatırlatmalara sırt çeviren insanı, gittiği yanlış ve sakat yoldan yada yanlış bir düşünceden vazgeçirecek olan tek şey hastalıktır. Çünkü insan ancak hastalanıp yavaşlamak ve durmak zorunda kalınca düşünmeye ve sorgulamaya başlar. Düşündükçe ve sorguladıkça da, düşüncelerinin, davranışlarının, konuşmalarının vs. eksik ve yanlış olduğunu fark etmeye başlar. Çünkü hastalık kişinin düşünmesine ve sorgulamasına yetecek kadar sürdüğü için, insanı en iyi ve etkili şekilde dizginleyebilecek ve doğru yola sokacak yada istikâmetini düzeltecek hâle getirir. Nice kibri tavan yapmış olan insanları hastalık durdurmuş ve yerine mıhlamıştır. Hiç hasta olmayanlar ise kendilerini dizginlemeye fırsat bulamadıklarından dolayı kibirlendikçe kibirlenirler. Nemrud’un yada Firavun’un, hayâtları boyunca hasta olmadığı ve hattâ hiç başının bile ağrımadığı, bu nedenle de kendilerini bir ilah gibi gördükleri söylenir. Hastalık olmayınca onları dizginleyecek bir şey olmamıştır. Kendilerine gönderilen peygamberleri de bu kibir nedeniyle dinlememişler fakat sonları hep âcizlikle ve hüsranla bitmiştir. Hâlbuki Hz. Eyyûb, yaşadığı hastalık süresi boyunca bir-çok meseleyi idrâk edebilmişti de yaşadığı hastalıktan ibret almıştı.   

 

Hastalık aynı-zamanda ölümün de nedenidir. Ânî ölümlerde bile mutlakâ sağlıkla ilgili bir problem vardır. Çünkü biz anlayamazsak da ölümün de illâ ki bir nedeni olacaktır. Bu yüzden hastalık ölümün başlangıcı olabilir. Özellikle kronik hastalıklar böyledir. İnsan Dünyâ’nın fânî olduğunu ve ömrün geçici olduğunu ancak hastalandığında anlar ve bunu ister-istemez kabûl eder. İnsana ölüm bilincini kazandıran en etkili şey hastalıktır. Hastalık ve ölüm gerçeği, insanın kendini dizginlemesi için en etkili şeydir. İnansın yada inanmasın, insan hastalanınca ve ölüme yakın olunca mecbûren dizginlenir.   

 

Aslında hastalık mutlak anlamda kötü değildir ve hattâ insanın hayâtını sağlıklı şekilde sürdürebilmesi bile yakalanacağı ve yaşayacağı hastalıklara bağlıdır. Atalarımız, insana hastalandığında “şifâyı kapmışsın” derlerdi. Bu sözün arkasında, Allah’ın yarattığı bağışıklık sisteminin mûcizevî özelliklerinin olduğu görülür. Şöyle ki; çalışmayan ve hareketsiz kalan her-şey körelmeye başladığı gibi, çalışmayan bağışıklık sistemi de zamanla körelir, zayıflar ve çöker. Bağışıklık sisteminin çalışması için onun sürekli olarak aktif olması gerekir. Bağışıklık sistemi sürekli olarak tatbikat hâlinde olmalıdır. Bunu yapabilmesi için de onun hastalıklarla mücâdele etmesi gerekir. İşte “şifayı kapmak” anlamındaki genellikle geçici hastalıklar için söylenen söz burada anlamını bulur. Yakalanılan nezle, grip, üşütme vs. gibi hastalıklar, bağışıklık sistemini harekete geçirir, canlandırır ve böylece güçlenmesine neden olur. Hastalıklar, bağışıklık sisteminin onunla mücadele etmesine ve hastalıklara karşı gücünü arttırmasına sebep olur. Böylelikle bağışıklık sisteminin potansiyeli açığa çıkar ve hastalıklar bağışıklık sistemini ayakta tutarak ve çalıştırarak güçlendirir.

 

Bağışıklık sistemi, insanın doğuşundan îtibâren, hem yaratılışından getirdiği hem de dışardan aldığı mikrop, bakteri ve virüslere muhtaçtır. Bu nedenle vücûdumuzda her dâim çeşitli mikrop, bakteri ve virüsler olur, olmalıdır. Bunlarla mücâdele ederek kendini sürekli diri ve dinç tutar. Bağışıklık sistemi ancak bunlarla sürekli mücâdele hâlindeyken güçlü olabilir ve doğru çalışabilir. Bu nedenle vücûdumuzda belli miktarda sürekli olarak mikrop, bakteri ve virüsler olmalıdır. Hastalığın açığa çıkması, bir nedenden dolayı bu mikrop, bakteri ve virüslerin çoğalması durumudur.

 

Bağışıklık sistemi işte bu mikrop, bakteri ve virüslerle sürekli savaşırken güçlenir ve güçlü kalır. Yoksa vücutta mikrobu, bakteriyi ve virüsleri sıfırlamak insanın kısa-zamanda bağışıklık sisteminin zayıflayıp çökmesine sebep olur. Bu nedenle de aşırı hijyen doğru değildir. Meselâ elleri yıkamak önemlidir ve birikmiş ve fazlalaşmış mikrop, bakteri ve virüslerin temizlenmesi için el yıkamak çok önemli ve pratik bir çözümdür. Fakat aşırı el yıkamak, eldeki tüm yararlı bakterilerin de yok olmasına neden olacağı için, ellerimizle temâs ettiğimiz mikrop, bakteri ve virüsler vücûdumuza daha çok ve kolay bulaşır. Çünkü ellerimizdeki yararlı bakteriler yâni eldeki bağışıklık sistemi aşırı hijyen nedeniyle yok olmuştur.

 

Aşırı antibiyotik kullanımı da benzer bir sorun oluşturur. Çünkü antibiyotikler, zararlı bakteriler yanında yararlı olanları da yok ettiği için bağışıklık sistemi savaşacak ve kendini dinç tutacak bir şey bulamadığından dolayı zayıflar ve hastalıklara açık hâle gelir. Zayıf bünyeye hastalık daha çok ve daha çabuk bulaşır. O-hâlde olması gereken şey, vücûdumuzdaki yararlı-zararlı tüm mikrop, bakteri ve virüslerin yüzde-yüz yok edilmesi değil, zararlı olanların normâl bir seviyeye getirilmesidir. Fakat kimyâsal ilaçlar dost-düşman ayırımı yapamayacağı için, zararlı olanların def edilmesi bağışıklık sistemine kalır. Fakat bunun için de bağışıklık sisteminin güçlü olması gerekir. Bağışıklık sistemi de ancak doğal ve doğru besinlerle ve gıdâlarla güçlenebilir ve doğru çalışabilir.

 

Dış hayattan ve diğer insanlardan aşırı uzak durmak da bu nedenle yanlıştır. Çünkü insan sürekli olarak dış hayattan ve diğer insanlardan bağışıklık sistemi alış-verişi yapar, yapmak zorundadır. Bu tüm canlılar için geçerlidir. Modern kentlerde dışarı çık(a)mayan ve diğer insanlarla fazla görüş(e)yemeyen çocukların özellikle alerjik olmaları ve de çok ve çabuk hastalanmalarının nedeni budur. Çünkü dışarıdan yada diğer çocuklardan alması gereken zararlı ve yararlı mikrop, bakteri ve virüsleri almadığında, bağışıklık sistemi yeterince gelişip güçlenmediği için onu yeterince koruyamayacaktır.   

 

Mânevî hastalıklar da böyledir. Günah ve haram işledikçe mânevî hastalıklar başlar, fakat tevbe edince ve yanlıştan vazgeçince mânevî bağışıklık sistemi devreye girer ve iyileşme başlar. Böylece işlediği o günah ve harama karşı bağışıklık elde edilmiş olur. “Eğer siz günah işlemeseydiniz, Allah sizi helâk eder ve yerinize, günah işleyip, peşinden tövbe eden kullar yaratırdı” (Müslim, Tevbe, 9) hadisinde ifâde edilen şey budur. Çünkü insan, melekler gibi hiç günah işlemediğinde mânevî bağışıklık sistemi çökerdi ve “kul” olmanın bir anlamı kalmazdı.

 

Lâkin, günahta ve haramda ısrâr edilirse, mânevî bağışıklık sistemi zayıflayıp çöker ve mânevî hastalıklar da kronikleşir. Modern insanın maddî hastalıklar kadar mânevî hastalıklarla da mâlûl olması, tevbenin unutulması ve mevcut kötü durumdan ibret almayarak insanların kendilerini dizginlememesinden dolayıdır. Tabi bu durum ancak hastalanıncaya kadar sürer. Lâkin hastalık da onu yeterince dizginlemiyorsa, “acı azâbı” görünceye kadar beklemelidir. Lâkin son pişmanlık fayda etmez.

 

Hasta kişi için hastalığın kötü yanı “hastalığı çekmek”ten ziyâde, hastalıktan dolayı birilerine muhtâç olmaktır. Fakat bu muhtaçlık onun dizginlenmesine de sebep olur. Sürekli olarak dostlarını, arkadaşlarını ve yakınlarını eleştiren-kötüleyen insanlar, hastalık nedeniyle tuvâlete bile eleştirdiği-kötülediği bu kişilerin omuzlarına dayanarak gitmek zorunda kalınca kendini ister-istemez dizginler ve değiştirir. Böylece hastalık onu dizginlemiş olur. Beğenmediği ve eleştirip durduğu insanların, hastalanınca ona yardım etmesi hattâ hasta kişinin onlara muhtâç hâle gelmesi çok ibretlik bir şeydir. Bu bağlamda eleştirdiği kişilere muhtâç kalan insan, eleştiride ve kötülemede kendini mecbûren dizginler.

 

  Dünyâ mü’minler için bir ibret alma mekânıdır. Mü’minler her-şeyden ibret alırlar. Fakat insana en etkili ibreti verecek ve onu dizginleyecek olan şey hastalıktır. Tabi bu dizgin, hastalığın geçmesiyle yada hafiflemesiyle kişiyi değiştirebilir ve bambaşka bir insan yapabilir. Yoksa hastalık kişiyi ölüme götürüyorsa ve fazla da bir zamânı kalmadıysa, “son dakîka îmânı” ona bir yarar sağlamayacağından dolayı, o an için mecbûren dizginlenmiş olsa da bu dizginlenmenin ona âhirette faydası olmaz.

 

Dizginlenmek için illâ da hasta olmayı beklemek yanlıştır. O-hâlde insan kendini sürekli kontrôl altında tutacak, ölçülü yapacak ve dizginleyecek aşkın bir hakîkate dayalı ve bağlı olmalıdır. İşte bu hakîkat İslâm’dır. İslâm, maddî ve mânevî hastalıkların ilacıdır. Çünkü Kur’ân sâdece fizîkî hastalıkların değil, sosyâl-kültürel, ekonomik, siyâsî, kânûnî, hukûkî, askerî vs. her hastalığa ve bozukluğa şifâdır. Zâten ancak İslâm-Kur’ân ile bu hastalıklar tedâvi edilebilir. Kişi hastalanmayı beklemeden Kur’ân ile kendini dizginlerse, kendisini ağır maddî ve mânevî hastalıklardan korumuş olur. Hafif hastalıklar ise ona “şifâ” olur.  

 

O-hâlde hastalıklarla ve belâlarla “mecbûren” dizginlenmeden önce, insanın kendini Kur’ân ile “tedbiren” dizginlemesi şarttır. Mü’minler kendilerini Kur’ân ile dizginleyenlerdir.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Aralık 2021

 

 

Devamını Oku »

31 Mart 2022 Perşembe

Allah’tan Başkasına Kulluk Etmek Ne Demektir?

 

“İşte Rabbiniz olan Allah budur. O’ndan başka ilah yoktur. Her-şeyin yaratıcısıdır, öyleyse O’na kulluk edin. O, her-şeyin üstünde bir vekildir” (En-âm 102).

 

Kıssalarda tüm peygamberlerin ortak söylemi, “Allah’tan başkasına kulluk/ibâdet etmeyin” söylemidir. Çünkü zulmün en beteri Allah’a yapılan zulümdür ki bu da O’na şirk koşmak ve küfre düşmek ile olur. Küfre düşmek ve şirk koşmak ise, kulluğu ve dolayısıyla ibâdeti, Allah’tan başkalarına ve başka şeylere yapmakla olur. Her-şeyin Yaratıcısı Allah yerine, her-şeye kulluk/ibâdet etmek şirktir, küfürdür, zulümdür. 

 

Allah’tan başkalarına ve başka şeylere kulluk/ibâdet etmek, ille de taştan-tahtadan yapılmış ve “put” denilen “bir-tâkım şekiller karşısında eğilip-bükülmek” demek değildir. Önemli olan, bunların üzerinden neye tapıldığıdır. Bu putlara tapmak, asıl tapınılan şeyin temsiline tapmaktır. Putlar, bir-şeylerin temsilidir. İşte mesele, tapınılan temsillerin “neyin/nelerin temsilleri” olduğudur. Burada şunu hemen söyleyelim ki, tasavvufçuların söylediği gibi, tapınılan putların temsil ettiği şey -hâşâ- Allah değildir. Zîrâ Allah’a putlar üzerinde tapmak söz-konusu bile olamaz. Zâten Peygamberimiz de, Allah’ın varlığına inanmasına rağmen, Allah ile aralarına taptıkları putları koyan Mekke müşriklerine, “bu taptıklarınız, kendilerine bile yararı olmayan boş şeylerdir” demek için gönderilmişti.  

 

Temsillerin neyin temsilleri olduğunu bilmeden birebir temsillere tapmak da “Allah’tan başkalarına kulluk etmek ve tapmak” anlamında şirk ve küfürdür, zulümdür. Fakat “Allah’tan başkasına kulluk ve ibâdet etmek yâni tapmak” demek, “Allah’tan başka ilah zannedilen bu taştan ve tahtadan putlara/temsillere tapmak” demek değildir sâdece. O temsiller üzerinden asıl neye tapıldığı önemlidir. Zâten o temsiller/putlar, asıl tapılan ve kulluk edilmekte olan şeyleri örtmek/perdelemek için vardırlar. Yoksa taşa-tahtaya tapmanın saçmalığı apaçıktır ve bunu Peygamberimiz zamânında bile açık-açık söyleyenler vardı. Tabi onlar, bu putları iptâl etmek için harekete geçmediklerinden dolayı bir yaptırımla karşılaşmıyorlardı.

 

Allah’tan başkasına kulluk etmek demek; Dünyâ’daki ve insanlar arasındaki istisnâsız her alanda ve her konuda yâni sosyâl, kültürel, ekonomik, siyâsî, kânûnî, hukûkî, askerî, ticârî, âilevî vs. aklınıza gelen-gelmeyen her konuda tasavvuru, düşünceyi, söylemi ve eylemi Allah’a, Allah’ın emrettiğine yâni vahye ve peygamberlerin örnekliğine göre değil de; başta şeytana, nefse, küresel gücü ellerine geçirmiş olan tâğutlara (yâni kendisinde Allah gibi bir güç olduğu zannedilenlere), çıkarlara, hevâ ve heveslere, arzulara vs. göre belirlemek, düzenlemek ve yapmak demektir. İşte “Allah’tan başkalarına kulluk ve ibâdet etmek” yâni tapmak bu demektir. Kur’ân’ın şirk, küfür ve zulüm dediği budur.

 

Bakın çok açıkça söylüyorum; nasıl ki hem göklerde hem de Dünyâ’da yâni tabiattaki-doğadaki hayvan ve bitkilerde ve insanların fizîkî yapılarında muazzam bir düzen ve işleyiş varsa ve de bu düzende en küçük bir aksaklık ve olumsuzluk olmuyorsa, bunun nedeni, “tüm bunları sâdece Allah düzenliyor” ve “her-şey Allah’a göre oluyor” diyedir. Bu düzene ve intizâma sâdece insanlar arasındaki işler ve işleyiş uymamaktadır. Zîrâ insanlar arasındaki işlere ve işleyişe Allah karıştırılmamakta, hiç-bir şey vahye göre olmamakta ve her-şey Allah’tan başkasına ve başka şeylere göre yapılmaktadır. Sürekli bir kaosun yaşanmasının ve bu yüzden de Dünyâ’nın yarısının zorluk ve perişanlık içinde, diğer yarısının ise, şirk, küfür ve ahlâksızlık içinde yaşamasının nedeni budur. Çünkü her-şey ancak Allah’a yâni vahye göre olursa, aynen göklerdeki gibi bir düzen ve intizam kurulabilir. Bunun başka bir çâresi ve yolu yoktur.

 

Bir şey Allah’a göre değil de Allah’tan başka kişilere ve şeylere göre olursa, sürekli bir kaos, düzensizlik, nizamsızlık, huzursuzluk, bozukluk, karışıklık, adâletsizlik, eşitsizlik, ahlâksızlık, haksızlık, küfür, şirk ve zulüm -aynen günümüzdeki gibi- Dünyâ’ya hâkim olur. Çünkü Allah’a göre olmadığında, insan, Allah’tan başka şeylere yada kişilere göre yapmış yâni Allah’tan başkasına ve başka şeylere ibâdet/kulluk etmiş olur ki, küfür ve şirk, dolayısıyla zulüm bu nedenle açığa çıkar ve yayılır. Tüm vahiyler ve peygamberler işte bunu değiştirmek ve düzeltmek için gönderilmiştir. Tüm vahiyler ve peygamberler, her-şeyi “Allah’tan başkasına ve başka şeylere göre” olmaktan çıkarıp, Allah’a yâni vahye göre yapmak için gönderilmişlerdir.

 

Bakın; insanlar arasındaki sosyâl-kültürel, ekonomik-ticârî-meslekî, hukûkî-kânûnî-siyâsî, askerî, insânî, dînî vs. aklınıza gelen-gelmeyen şeyler dışında, kâinatta Allah’a göre olmayan hiç-bir şey yoktur ve istisnâsız her-şey Allah’a göre olmaktadır. Yâni insan dışındaki her-şey “sâdece Allah’a” ibâdet-kulluk etmekte ve “sâdece O’na” tapmaktadır. Göklerdeki ve yerdeki hattâ insanın fizîkî yapısındaki müthiş nizam, düzen ve işleyişin nedeni budur. İnsanlar arasında bir-türlü sağlanamayan kaosun, karmaşanın ve her türlü bozukluğun nedeni ise, insanların tüm kâinâtın muazzam işleyişine uymayarak aykırı davranması ve “sâdece Allah’a” kulluk edip tapmaması yâni “sâdece Allah’a” ibâdet etmeyerek, Allah yerine “kendi kafasına, aklına, nefsine, çıkarına, beşerî istek ve arzularına, hevâ ve hevesine vs. göre düşünmesi, konuşması ve yapması”ndan dolayıdır.

 

Bakın açıkça söylüyorum; her-şey yalnızca ve sâdece Allah’a göre olmalıdır. İndirilen tüm vahiyler bunu emreder. Tüm peygamberler Allah’a yâni vahye göre olmanın nasıl yapılacağını göstermek için seçilip gönderilmişlerdir. Eğer onların yaptıkları da “Allah’a göre” olmasaydı yanlış olurdu. Bu nedenle Allah, peygamberlerin yaptıkları yanlışlıklarda onları hemen uyarmış ve düzeltmiştir ki “tertemiz bir örneklik” ortaya konulmuş olsun ve nasıl olması gerektiği Ahzâb Sûresi 21. âyette söylendiği gibi “güzel bir örneklik” olarak gösterilsin. İslâm’a göre hiç-bir şey Allah’tan başkasına göre olamayacağı yâni vahye aykırı olamayacağı için, istisnâsız şekilde mutlakâ ve mutlakâ vahye göre olması gerekmektedir.

 

İşte bu nedenle; hiç-bir şey peygamberlerin, sahabenin, tâbiûnun, mezhep imamlarının ve mezheplerin, evliyânın, şeyhlerin, hoca-efendilerin, tasavvufun ve tasavvufçuların, kutupların, gavsların, âlimlerin, târikat pirlerinin, seyyidlerin, şeriflerin, pâdişahların, hükümdarların, sultanların, vezirlerin, kahramanların, kurtarıcıların, mesih ve mehdînin, askerlerin, bürokrasinin, lîderlerin, partilerin, ideolojilerin, izmlerin, süper-sistemler olarak görülen ideolojilerin, filozofların ve felsefenin, düşünürlerin ve düşüncelerin, fikirlerin, modern-bilimin ve bilim-adamlarının, teknolojinin ve teknokratların, teorisyenlerin, internetin, sosyâl medyanın, modern insanın, nefsin, hazzın, çıkarın, arzuların, ihtirasların, şeytanın, küresel güçlerin, tâğutların, mele ve mütreflerin, sermâyedarların, ortak-aklın, üst-aklın, evrensel aklın, zenginlerin, servet-sâhiplerinin, modern Nemrut ve Firavunların, peygamberleri es geçen Kur’âncıların, modern müslümanların, hadisçilerin, târikatçıların, solcuların, sağcıların, şiilerin, sünnîlerin, türklerin, arapların ve diğerlerinin, -sözde- uzaylıların, yıldızların, gezegenlerin, burçların, falların, cinlerin, perilerin, insanın râm ve meftûn olduğu ürünlerin, kadınların, kantar-kantar altının ve gümüşün, ana-babaların, çocukların, sevgililerin, beşerî ana-yasaların, silah, makâm ve para-gücü olanların vs. söylenen-söylenmeyen, Allah’tan gayrı ne ve kim varsa, onların hiç-birinin isteği, arzusu, bilgisi, hevâ ve hevesi, arzu ve çıkarına göre değil, yalnızca ve yalnızca, kudreti sonsuz ve sınırsız olan, âlemlerin Rabbi Allah’a göre olmalıdır. İstisnâsız her-şey Allah’ın emrettiği, nehyettiği ve istediği gibi olmalıdır. Bunun aksi her düşünce, söylem ve eylem “Allah’tan başkasına kulluk etmek, O’ndan başkasına ibâdet etmek ve tapmak” demek olur. Her-şey ancak ve ancak “Allah’a göre” olursa “Allah’tan başkasına kulluk ve ibâdet edilmemiş, O’ndan başkasına tapılmamış ve O’ndan başkası ilah edinilmemiş olur. Tevhid budur, hak ve hakîkat işte tam da budur!. Şirk, küfür ve zulüm ise buna aykırı davranmak ve O’ndan başkasına göre düşünmek, konuşmak ve yapmakla ortaya çıkar.

 

Evet; tüm vahiyler bunu söylemek ve her-şeyin Allah’a göre olması için indirilmiştir. Tüm peygamberler, bunu söylemek ve Allah’a göre olmayı hâkim kılmak için seçilip gönderilmişler ve bunun mücâdelesini vermişlerdir. İnsanlar ancak Allah’a göre düşünür, konuşur ve amel-eylemde bulunurlarsa yâni her-şeyde “sâdece Allah’ı” merkeze alırlarsa o ebedî nîmet-diyârı olan cenneti kazanabileceklerdir. Aksi-takdirde Dünyâ’da çeşitli rezilliklere dûçar olacakları gibi âhirette de sonsuz cehennem ve ateş azâbıyla karşılaşacaklar ve pişmanlıklar içinde yanacaklardır. Bunun ortası, arası, yanı ve kıyısı yoktur. Ya öyledir yada böyle. Ya cennet yada cehennem.

 

Allah yüzdeyüz Allah’tır. Tevhid yüzdeyüz tevhidtir. Bu nedenle tüm kâinatta olduğu gibi insanlar arasındaki her-şeyi ya Allah belirleyecek ve tevhid hayâtın her alanına ve mekânına mutlak anlamda hâkim olacak, yada şirk, küfür, adâletsizlik, haksızlık, ahlâksızlık ve zulüm her-yeri saracaktır. Çünkü her-şey ya Allah’a göre olacak ve sâdece Allah’a kulluk ve ibâdet edilip tapınılacak, yada her-şey Allah’tan gayrısına göre olacak ve Allah’tan başkasına ibâdet ve kulluk edilip Allah’tan başkasına tapılmış olacaktır. Zîrâ sâdece Allah’a ibâdet edilip tapılmadıkça, Allah’tan gayrı her-şeye ibâdet ve kulluk edilip tapılmış olacak yâni her-şey Allah dışındaki kişilere ve şeylere göre belirlenmiş olacaktır ki bu sünnetullaha apaçık aykırı olacağı için hiç-bir zaman bir düzen ve nizam kurulamayacak ve hiç-bir zaman huzûr olmayacaktır. Allah’ın belirleyiciliği ve hüküm koyuculuğu olmadığında sâdece şeytan, nefs ve küçük mutlu azınlık olan tâğutlar sevineceklerdir. İşte İslâm bunu ortaya koymak ve değiştirmek için vardır. İslâm işte apaçık şekilde budur!.

 

Târih boyunca insanlar her-şeyi Allah’a göre değil de şeytana, nefse ve beşere göre yaparken ve dolayısı ile Allah’tan başkalarına tapar ve ibâdet ederken, yalnızca Kur’ân-vahiy ve tüm peygamberlerin ve Peygamberimiz Hz. Muhammed’in yaşarak gösterdiği ve hâkim kıldığı tek hak din olan İslâm Dîni, her-şeyi Allah’a göre belirler ve böyle olduğu için “sâdece Allah’a” kulluk edilmiş, sâdece Allah’a ibâdet edilmiş ve sâdece O’na tapılmış olur. Zâten ancak böyle olursa insanlar doğal, normâl, fıtrata uygun, hakka-hakîkate, adâlete, ahlâka, iyiliğe ve güzelliğe göre yaşayarak hem Dünyâ’da iyiliği bulurlar, hem de âhirette cennet ile ödüllendirilirler. Böylece “Allah’ım bize Dünyâ’da da iyilik-güzellik ver, âhirette de iyilik-güzellik ver” âyeti tezâhür etmiş olur. Zâten bunun başka da bir yolu yoktur. Ya her-şey Allah’a göre olur ve sâdece O’na kulluk edilir, yada her-şey Allah dışındaki kişilere ve şeylere göre olur ve O’ndan başkasına kulluk edilir ve sonuçta da hem Dünyâ’da hem de âhirette rezillik ve acı azapla karşılaşılır.

 

Allah’tan gayrısına kulluk etmemek, bütün tavır ve davranışlarda sâdece Allah’ın emir ve yasaklarını gözetmektir. Kur’ân insan için, bir-tek İlah’a kulluk edilmesini emreder ki, bu İlah, her-şeyin yaratıcısı ve hâkimi olan Allah’tır. Ancak insanların çoğu buna karşın, ya Allah ile birlikte yada onu tamâmıyla dışlayarak başka ilahlar edinmekte ve böylelikle ya çeşitli nesneleri, kimseleri yada kendi çıkar ve menfaatleriyle arzu ve isteklerini ilah edinmektedirler. Kur’ân böylesi bir tutumu aslâ uygun görmemekte, bunu, Allah’ın insan için belirlediği haddi/sınırı aşma ve “Allah’a ortak koşma” olarak ifâde etmektedir.

 

Bir insan; Allah’a, âhiret gününe yâni öldükten sonra dirilmeye, cennete-cehenneme, hesâba, meleklere, vahiylere yâni kitaplara, peygamberlerin Allah tarafından seçilmiş olduklarına vs. inanıyorsa, bu kişi için, Dünyâ’daki ve insanlar arasındaki tüm işlerde yâni sosyâl, kültürel, ekonomik, siyâsî, kânûnî, hukûkî, askerî, örfî vs. her konuda ve her alanda her-şeyin tam da Allah’a göre olması niçin sorun olsun ki?. Çünkü bunlara inanmak Dünyâ’da ve insanlar arasındaki işlerin de Allah’a, vahye ve peygamberlerin örnekliklerine göre ve bunlara uygun olmasını ve de aykırı olmamasını gerektirir. İşte “Allah’tan başkalarına kulluk ve ibâdet etmek”, Allah’a ve gaybî konulara -sözde- inanılmasına rağmen, “Dünyâ’da ve insanlar arasındaki tüm işlerin ve işleyişin Allah’a yâni vahye göre olmaması ve şeytana, nefse, tâğutlara ve beşere göre olması ve de bunun savunulması” demektir. Bu eğer bilinçsizce yapılıyorsa gizli-şirk, gizli-küfür ve cehâlet, bilinçli yapılıyorsa apaçık-şirk ve küfür olur.

 

Evet; “Allah’tan başkalarına ibâdet ve kulluk etmek” demek, Dünyâ’da ve insanlar arasında tüm işlerin Allah’ın emrettiği ve istediği, Kur’ân’ın-vahyin emrettiği ve peygamberlerin ve Peygamberimiz’in öğrettiği ve “güzel örnekliği” ile gösterdiği gibi, “İslâm’a göre” değil de; “nefse, çıkara, hazza, arzulara, hevâ-hevese, şeytana, kendisinde güç vehmedilen ve ‘tâğut’ denilen kişilere, lîderlere, kurtarıcılara, kahramanlara vs. Allah’tan başka şeylere ve kişilere göre belirlenmesi, düşünülmesi ve yapılması” demektir. Bu bağlamda cumhuriyet, demokrasi, oy kullanmak, lâiklik, kapitâlizm, liberâlizm, feminizm, komünizm, sosyâlizm ve Allah’a aykırı olan ne kadar izm varsa tamâmını desteklemek ve savunmak, “Allah’a göre” değil de “Allah’tan başkasına göre düşünmeyi, konuşmayı ve yapmayı savunmak” demektir ki, işte “Allah’tan başkasına kulluk etmek, ibâdet etmek ve tapmak” bu demektir.

 

Tüm zamanlarda insanlar Allah’tan başkalarına ve başka şeylere göre kararlar almışlar ve uygulamalarda bulunmuşlardır. Peygamberimiz zamânında Mekke’liler, ilah edinip taptıkları putlar üzerinden düşünce ve sistem geliştirmişler ve insanları buna göre yönetip-yönlendirmişler ve de çıkarlarına göre edindikleri düşünce ve sistemlere uygun putlar yapmışlardır. Bu putlara tapanlar aslında, putlarla temsil edilen o şeytânî düşüncelere ve sistemlere tapmaktadırlar. Allah’tan başkalarına yada başka şeylere tapanlar aslında birilerinin çıkarına, arzularına, hevâ ve heveslerine, aklına ve zannına tapmaktadır. Şimdi de birileri, aynı ve benzer çıkarları için modern putlar olan, cumhuriyet, demokrasi, oy kullanma, lâiklik, kapitâlizm, liberâlizm, feminizm, komünizm, sosyâlizm vs. olarak adlandırılan şeylere tapmaktadır. Tabi bunlara, bu düşünce ve sistemlerin kurucuları yada simgeleri üzerinden tapılmaktadır. Fakat şu iyi bilinsin ki, böyle yapmak, “Allah’a başka şeylere kulluk etmek, ibâdet etmek ve tapmak” demektir. Ne kadar izm varsa onları getirip ortaya koymakla, Allah’tan başkalarına ve başka şeylere ibâdet edilmekte yâni şirk koşulmakta, küfre düşülmekte ve O’na isyân edilmiş olunmaktadır. Bu işin sonu ebedî ateş-diyârı olan cehennem ile cezâlandırılmaktır ki, aslında böyle kişilerin âhiretten önce Dünyâ’da da rezillik yakalarını hiç-bir zaman bırakmaz.

 

Evet; tâ Hz. Âdem’den bêri tüm peygamberler, tüm kitaplar ve vahiy-merkezli tebliğ ve dâvet yapanlar işte bu hakîkati söylemişler, insanları uyararak, Allah dışındakilere göre değil, Allah’a göre düşünmeyi, konuşmayı ve yapmayı tavsiye ve emretmişlerdir. Allah katındaki tek hak din olan İslâm, ilk insandan bêri samîmi mü’minleriyle işte bunun mücâdelesini vermiştir-vermektedir-verecektir. İnsanların tüm düşüncelerini, konuşmalarını ve her alanda her konuda yaptıklarını şeytana, nefse, hazza, tâğutlara, çıkarlara, hevâ ve hevese, arzulara yâni Allah dışındaki şeylere göre değil de, “Allah’a göre” yapmalarını söylemişlerdir. İşte bu nedenle insanlar her-şeyi Allah’a göre yapar, belirler ve buna göre yaşarlarsa “sâdece Allah’a” kulluk ve ibadet etmiş, aksi-hâlde Allah’tan gayrı her-şeye ibâdet etmiş olurlar ki, bu, Allah’tan başkasına ibâdet etmek, O’ndan başkasına kulluk etmek ve tapmak yâni şirk koşarak küfre düşmek anlamına gelir. Şirke ve küfre düşmek böyle olur. Şirke ve küfre düşmek yâni Allah’tan başkasına kulluk etmek işte bu demektir.

 

“Ey insanlar!; Allah’ın üzerinizdeki nîmetini anın. Gökten ve yerden sizi rızıklandıran Allah’ın dışında bir başka yaratıcı var mı?. O’ndan başka ilah yoktur. Öyleyse nasıl olur da çevriliyorsunuz?” (Fâtır 3).

 

“(Allah) Geceyi gündüze bağlayıp-katar, gündüzü de geceye bağlayıp-katar; Güneş’i ve Ay’ı emre âmâde kılmıştır, her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedir. İşte bunları (yaratıp düzene koyan) Allah sizin Rabbinizdir; mülk O’nundur. O’ndan başka taptıklarınız ise, ‘bir çekirdeğin incecik zarına’ bile mâlik olamazlar” (Fâtır 13).

 

O-hâlde ey müslimler ve mü’minler!:

 

“Fitne kalmayıncaya ve dînin hepsi Allah’ın oluncaya kadar onlarla (yâni küfür-kâfir ve şirk-müşrik) savaşın. Şâyet vazgeçecek olurlarsa, şüphesiz Allah, yaptıklarını görendir” (Enfâl 39).

 

“Doğrusu Kur’ân bir öğüttür. Artık dileyen, onu düşünüp-öğüt alsın” (Abese 11-12).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Kasım 2021

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

25 Mart 2022 Cuma

Görmek ve Görünmek Tutkusu

 

“Şüphesiz biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören (biri) kıldık” (İnsân 2).

 

(Kârûn) Böylelikle kendi ihtişamlı-süsü içinde kavminin karşısına çıktı. Dünyâ-hayâtını istemekte olanlar: ‘Ah keşke, Kârun’a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı. Gerçekten o, büyük bir pay sâhibidir’ dediler” (Kasas 79).

 

Modernizm bir “görüntü uygarlığı”dır. Her-şeyi görmek ve herkese görünmek ister. Görmek ve görünmek isteği ve arzusu insanlık târihi boyunca hep olmuştur fakat görmenin ve görünmenin bir tutku ve “hayâtın en yüce amacı” hâline gelmesi modernizm ile birlikte başlamıştır. Görmeyi ve görünmeyi ilahlaştıran teknoloji ile birlikte ise artık insan, görmeyi ve görünmeyi putlaştırmıştır ve ona huşû ile tapmaktadır; görmeye ve görünmeye tapmaktadır.

 

Modern insan her-şeyi görmek ve herkese görünmek istiyor. İletişim teknolojisi insana bu imkânı sunuyor ve artık bir “tık” ile her-şeyi görebilmek ve herkes tarafından görünebilmek mümkün hâle gelmiştir. Böyle olunca da görmek ve görünmek tutkusu modern insana en olmadık şeyleri bile yaptırabilmekte, her türlü ayıbı işletebilmekte, en ağır haramı, günahı ve yasak olanı yaptırabilmektedir.

 

“İnsanın gözünü ancak bir parça toprak doyurur” sözü ne kadar da doğrudur. Çünkü görmek ve de görünmekte bir sınır yoktur ve insanın “tamam bu kadar yeter” diyerek iknâ ve tatmin olabileceği bir görme-görünme sınır yoktur, kalmamıştır.

                                 

Modern insanın görmek ve görünmekle bir türlü tatmin olamamasının nedeni, modern dünyâda görülenlerin doğal, normâl ve gerçek olmamasından dolayıdır. Her-şeyde bir sûnîlik, sanallık, maske ve modernizmin ona giydirdiği bir örtü vardır. Hormonlu gıdâların insanı gerçek anlamda doyurmaması gibi, gördükleri de insanı gerçek anlamda tatmin etmemektedir. Artık ne modern dünyâ göründüğü gibidir ne de modern insan göründüğü gibi. Hiç-bir şey göründüğü gibi değildir ve gördüğünüz hiç-bir şey de gördüğünüz gibi değildir. Her-şey özüne göre çok başkalaşmış ve değişmiştir. Orijinâl ve doğal olarak kalanlar bile modern yorumlara tâbi tutularak görüldüğü gibi algılanmamaktadır. Modern insan doğal, normâl ve orijinâl bir şey görmek istemeyecek hâle gelmiştir.

 

Özellikle modern kadın, görmeye ve görünmeye tutkuncasına bağlıdır. Şeytan ve tâğutlar el-birlik edip moderniteyi kadınlar üzerinden kurdukları ve yine kadınlar üzerinden sürdürdükleri için, kadının görmesi ve görünmesinin önü alabildiğine açılmıştır. Zîrâ modernite hayâtiyetini kadının görmesine ve görünmesine borçludur. Öyle ki, kadının görmesi ve görünmesi doğal hâline çekilip bir miktar sınırlandırılsa bile modernizm çöker. Modernizm, “kadının dışarıda yâni görünürde olmasıyla” hayat bulur. Zâten İslâm’da kadın için tesettür ve ev-merkezli olma emrinin verilmesi bu nedenledir. Çünkü kadınlar kendilerinde bulunan güzellik ve çekicilikten ve bu güzellik ve çekiciliği gösterme arzusundan dolayı açılıp-saçılmaya ve “göstermeye” daha meyyâldirler. Bunu önlemek ve dengelemek isteyen Allah onlara tesettürü emreder. Kadının görme ve görünme tutkusunu iyi bilen modernite ise, tüm oyunlarını kadın üzerine ve kadın üzerinden kurar. Kadının görülmesini önlediğinizde yada sınırlandırdığınızda modernizm çöker. Kadın “görünür” oldukça İslâm “görünmez” olur. İslâm görünmez oldukça da her türlü absürdlükler aşırı görünmeye ve görülmeye başlar. İslâm medeniyetinde kadın çok da fazla görünmez. Kadının; başörtüsü-cilbab, bahçe ve ev olarak üç farklı tesettürü vardır. İslâm medeniyetinde kadın bu üç tesettürün ardındadır.

 

Modern insan göze tapan bir varlık hâline gelmiştir. Bu tapınış görerek ve görünerek yapılır. Tabi bu aşırı görme arzusu gözleri bozarken, görünme arzusu ise gönülleri bozmaktadır. Zâten aşırı olan ne varsa mutlakâ bir yerleri bozar-bozuyor.

 

Modern dünyâda görüntünün iktidârı vardır. Üstelik kurulan iktidar gerçek görüntüler üzerinden değil, kurgu görüntüler üzerinde olmaktadır. Sanal, sûnî ve kurgusal olanın gerçek ve hakîki olana galebe çalması anlaşılır gibi değildir. Bu durum olsa-olsa bir travmanın ve sersemliğin sonucudur. Belki de bu bir cezâdır. Öyle ya, günahın cezâsı kendi türünden olur.

  

Modern insanı en çok etkileyen şey görmenin ve görünmenin sanal şeklidir. Sanaldan görünce ve görününce bir sınırsızlık oluyor. İstediği kadar bakıyor, görüyor ve görünebiliyor. Ekran aracılığı ile bakılan şeyler en ince ayrıntılarına kadar görülüyor ve gösterilebiliyor. Hâlbuki görünenler gerçek değildir. Hattâ gerçek olanın ta kendisi bile değil, benzeridir. Çünkü sanal âlemde maskesiz bir şey ve maskesiz kimse yoktur. Çeşitli maskeler, filtreler ve modern örtüler kullanılmakta ve sanal ortamda görünenler kendileri olmaktan çıkmaktadırlar. O sanal ortamda gördüğünüz kişiler var ya; onları gerçek olarak yüz-yüze görseniz şaşırırsınız. Çünkü hiç de göründükleri gibi değildirler. Hattâ çok iyi tanıdıklarınız bile göründükleri gibi değildirler yada oldukları gibi görünmemektedirler. En yakınlarınız, âilenizden birileri bile sizin her-gün bildiğiniz-gördüğünüz kişilerden çok farklı görünürler de onları tanıyamazsınız. Yâ bırakın başkasını; ekrandan görünen kendi resminiz bile kendiniz gibi değildir. Kendinizi bile tanıyamazsınız sanal ortamda. Zâten resmin-fotoğrafın özünde vardır bu. Doğal ve çıplak gözle göründüğü gibi göstermez nesneleri ve kişileri. Fakat bu durum modern insan için hiç de sorun değildir ve hattâ bu durumdan memnun olmaktadır. Çünkü modern insan ideâlleştirilmiş olanı sevmekte ve mükemmelleştirilmiş olana hayranlık duymaktadır. Sanal, sahte, sûnî ve gerçek-dışı olanı daha çok görmek istemektedir.  

 

Sosyâl medya denilen ama aslında a-sosyâl alanlar olan siteler, insanların aşırı ve çok fazla görmeleri, görünmeleri ve göstermeleri için hazırlanmış olan alanlardır. Bu alanlar modern insanın her-şeylerini gösterdikleri yerlerdir. Sanki sosyâl medyada gösterince ve görünce görülen ve gösterilen her-şey meşrû ve normâl oluyormuş gibi davranıyorlar. Fakat tabi bu durumun Dünyâ’da bir cezâsı vardır. O da, saçma-sapan şeyler yapmak, paylaşımlarda bulunmak ve sapıp gitmektir. Bakın modern gençliğe; sosyâl medya olmasa bir hiçe döneceklerdir. Çünkü tüm varlıklarını sosyâl medya denilen şeytan-işi pislik olan yerlerde heder etmektedirler. Bu alanlarda iyi ve güzel şeyler de olmaktadır tabi. Fakat iyi ve güzel şeylerin yapılması için bu alanlar şart değildir. Zarârı faydasından çok olan bu yerlere aslında hiç gerek yoktur. Sosyâl medya kötü bir alışkanlıktır. Üstelik târihte hiç olmadığı kadar, küresel ve kitlesel olarak insanlar sanal-sosyâl medya nedeniyle zehirlenmekte, yozlaşmakta ve netîcede cehenneme doğru sürüklenmektedir.     

 

60 yaşındayken 18-20 yaşındaymış gibi görünen kişiler vardır. Tabi çeşitli rötuşlarla ve makyajla. Fakat dikkatli bakıldığında ve biraz düşünüldüğünde bu davranışın ne kadar da absürd olduğu hattâ bir sapkınlık olduğu çok bellidir. Modern insan bir görme ve görünme sarhoşluğu yaşamaktadır. Yeter ki görünsün de isterse en rezil, ayıp ve günah hâlde görünsün fark-etmez. Ekranda görünmek bir tutku hâline gelmiştir. Ekranda görünmek ânında artı bir değer katmaktadır Dünyâ’da kişiye. Yavuz Bahadıroğlu: “Görücüye çıkmaya utanan ninelerin torunları, eşlerini ekranlarda arıyor. ‘BBG Evleri’, ‘Gardrop Savaşları’ ve ‘Moda Yarışları’ âile mahremiyetini zir-u zeber ediyor” der.

 

Görünmenin bir ucu da “göstermek”tir. Göstermeye bir kere başlanıldığında sonu gelmez. Zamanla kırmızı çizgi kaybolur ve görülmedik yer kalmaz. Fakat sürekli ve çok aşırı görülen şeylerin etkisi ve değeri de kısa-zamanda azalıp kaybolur. Sonunda da gösterecek yeri kalmayanlar bunalıma girmeye başlarlar. Bir-süreliğine çok fazla görünenlerin bir zaman sonra görünemediklerinde bunalıma düştükleri çok görülmüştür. Görünmek bağımlılık yapar. Bu bağımlılık tatmin edilemediğinde de bunalım başlar. Zîrâ ancak göstermeyle ve görünmeyle tatmin buluyorlardı ve prim yapıyorlardı. Tabi aynı şeyi hep aynı-şekilde görmek de bıktırıcıdır ve sürekli olarak bir-ilerisini ve daha fazlasını görmek hastalığı başlar. Bu durum özellikle çıplaklık, erotizm ve pornoda böyledir. Gördükçe görmenin, baktıkça bakmanın sonu gelmez ve sonunda insan görmenin ve görünmenin esîri olur. Üstelik ayıp, çirkin, pis, günah ve haram olanı çok fazla görmek, bunları görüp duran kişinin gözünde zamanla normâlleşmeye ve meşrûlaşmaya başlar. Çünkü insan, “sürekli olarak gördüğünü, söylediğini ve yaptığını” meşrû görmeye başlar. Eleştiri ve îtirazda bulunmayanlar ve de isyân etmeyenler, bir-zaman sonra her-şeyi hoş görmeye başlarlar. Bir şeye olan körü-körüne ve aşırı bağlılık, o yapının günahlarını-kötülüklerini görmeyi blôke eder.

 

Eski Yunanlılarda fizîkî güzellik, ahlâkî güzelliğinin de bir simgesiydi, çünkü her iki güzellik de tanrılardan gelen bir güzelliğe bağlanıyordu, olmak ve gözükmek aynı şeydi. Şimdi de, birileri ne kadar çok görüyor ve görünüyorsa o kadar bilgili ve o kadar “etik insan” olarak görülüyor. Medyada vs. çok göründüğü için, aslında yüzüne bile bakılmayacak kadar itici olanlar bile “güzel” olarak kabûl edilebiliyorlar. 

 

İnsan gören ve görünebilen bir varlıktır ve elbette görecek ve görünecektir. Fakat bu insanoğlu görmeye, görünmeye ve göstermeye ne kadar da meraklıymış, hayret doğrusu. Minâre gibi, sürekli görünmek istiyor. Önemli olan, insanın ne için, hangi telakkiyle ve ne kadar göreceği ve görüneceğidir. Görmenin ve görünmenin mutlakâ bir sınırı olmalıdır. Zîrâ şeytan, nefs, tâğut ve madde-merkezli görme ve görünme tutkusu insanları mahvediyor. O-hâlde görmeye, görünmeye ve göstermeye mutlakâ bir sınır konulmalıdır.

 

İnsana yakışan ve onu Dünyâ’da huzûr içinde yaşatacak ve âhirette ebedî cennet nîmetlerine ulaştıracak olan görme ve görünme şekli İslâm-merkezli görünmedir. İslâm’ın izin verdiği kadar görmek ve görünmektir bu. Allah’ın “bak ve gör” dediğini görmek yeterlidir.

 

İslâm’ın samîmi bir mü’mini olanlar, görmeye ve görünmeye mutlakâ bir sınır koyarlar. Göründükleri gibi olanlardır. Görme ve görünme ancak İslam-merkezli olursa meşrû olur ve zâten gerçek görme ve görünme budur.

 

Her-şey göz ile ve o ilk-bakış ile başladı. Bir kez bakınca ardından diğer bakışlar geldi. Oysa Peygamberimiz, refleks ile olan ilk bakıştan sonraki ikinci bakışı yasaklamıştı ve kötülemişti. Meşrû olmayan tüm görünmeler ve göstermeler yasaktır İslâm’da.

        

Gönül-gözü körelenler çoğalınca, kafa gözleriyle görmek isteyenler kat-kat çoğalmıştır. Çünkü gönüller köreldikçe gözler açılır ve her-şeyi görmek ister. Fakat Dünyâ’da her-şeyi sınırsızca görme isteği, kişinin âhirette cehennemi de tüm ayrıntılarıyla görmesine sebep olur. İşte o zaman “bakışlarınızı yere indirin” âyeti en geniş anlamıyla tezâhür eder ve akılları başa getirir. Çünkü insan acı azâbı görmedikçe aklı başına gelmez. Lâkin son pişmanlığın da faydası yoktur.   

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Kasım 2021

 

Devamını Oku »

19 Mart 2022 Cumartesi

Allah Rızâsı İçin

 

“Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, içinde ebedî kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vâdetti. Allah’ın rızâsı (rıdvan) ise hepsinden büyüktür. İşte büyük kurtuluş da budur” (Tevbe 72).

 

Rıdvan: “Memnunluk, râzılık, hoşnutluk” anlamındadır.

 

Vâr olmamızın nedeni olan “imtihan”, en-nihâyetinde Allah’ı râzı etme çabasıdır. Tabi bu, ancak îman edenler ve sâlih amel işleyenler için anlamlıdır.

 

Allah’ı râzı etmenin dolayısı ile cenneti kazanmanın asgârî şartları ve kısa-yolları vardır. Bunlar Kur’ân’da şu şekilde gösterilir:

 

“Îman edip sâlih amellerde bulunanlar ise; elbette onları sâlihlerin arasına katacağız” (Ankebût 9).

 

“Şüphesiz, îman edenler(le) yahudiler, hristiyanlar ve sâbiiler(den kim) Allah’a ve âhiret gününe îman eder ve sâlih amellerde bulunursa, artık onların Allah katında ecirleri vardır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır” (Bakara 62).

 

“Îman edip sâlih amellerde bulunanlar ise cennet halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır” (Bakara 82).

 

Lâkin cennetler de derece-derecedir. En yüksek cennetlere ulaşmak ve kavuşmak için yâni Allah’ın rızâsını tam kazanmak için bâzen malları ve canları bile ortaya koyarak kişinin kendini Allah yoluna adaması, tüm yaşamı boyunca Allah yolunda olması ve sonunda da Allah yolunda ölmesi gerekir ki peygamber örnekliklerinde görülen budur:

 

“Gerçek şu ki, îman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler ile (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım edenler, işte birbirlerinin velîsi olanlar bunlardır… Allah, yaptıklarınızı görendir” (Enfâl 72).

 

“Andolsun!; mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir” (Âl-i İmran 186).

 

“De ki: Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, dirimim ve ölümüm (yâni tüm hayâtım) âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır” (En-âm 162).

 

Bu imtihan dünyâsında insanın yapabileceği en iyi şey, Allah’ın rızâsını-hoşnutluğunu kazanabilmektir. Ödüllerin en âlâsı olan cennetler bile, Allah’ın rızâsının bir sonucudur: Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır” (Âl-i İmran 133). İslâm’da yarış, sâdece takvâ konusundadır; “takvâ yarışı”. Bu âyetteki cennet için yapılacak olan yarış da elbette takvâ üzere olan, dolayısıyla Allah’ı râzı edecek şekilde yaşanan bir hayat ile olacaktır. İşte bu râzılığın sonu da cennet olur.

 

Şeytanı “şeytan” yapan şey, Allah’a inandığı hâlde O’nun hükümlerine-emirlerine râzı olmaması idi. Târih boyunca insanlar Allah’a inansa da, O’nun emir ve hükümlerine râzı ol(a)mamaktadırlar. Zîrâ îmânın ispâtı ve bedeli yâni Allah’ı râzı etmek, kuru-kuruya “îman ettim” demekte değil, Allah’ın emirlerine-nehiylerine uyma noktasında açığa çıkmakta ve gözükmektedir. Yoksa sırf “inandım” demekle olmuyor: “İnsanlar, (sâdece) ‘îman ettik’ diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebût 2). İşte bu nedenle Allah’ın rızâsı, bir sınanmanın ve imtihanı kazanmanın netîcesinde olmaktadır.

 

Son 200 yıllık târih, “Allah rızâsının en az gözetildiği” zaman-dilimidir. Yaşadığımız çağda Allah rızâsı yerine, “gücün rızâsı” gözetiliyor. Modern insan “En Güçlü” olanın değil de, “görece güçlü” olanların rızâsını kazanmak için kendilerini paralıyorlar. Tüm hedefleri -başta şeytan olmak üzere- nefsi ve tâğutları râzı etmektir. Oysa bütün hedefler, “Allah’ı râzı etme hedefi”ne göre “tâli hedefler”dir. Allah rızâsından başka hiç-bir şey “kesin amaç” ve “nihâi hedef” olamaz.

 

Modern insanlar gibi modern müslümanlar da, “Allah’ı râzı etme”yi bırakıp, “şeytanın gönlünü yapma”nın peşine düştüler. Şu kesin ki, Allah rızâsı için yapılmayan işler mutlakâ şeytanın, nefsin ve tâğutların rızâsı için yapılır ve yapılmaya başlanır. Fakat Allah rızâsı için yapılmayan işlerin Dünyâ’da görece bâzı yararları olsa da, âhirette kişiye hiç-bir faydası olmaz. Allah rızâsı için yapılan en küçük bir amel-eylem; Allah rızâsının dışında bir hedef ve amaç için yapılan tüm eylemlerden üstündür.

 

Modern hayat-tarzı ve yaşayış biçimi, Allah’ın rızâsını kazanmayı büyük oranda blôke ediyor. Modern kentlerde Allah rızâsı için bir şeyler yapmak hem absürd görülüyor hem de boşa yapılan bir şey olarak kabûl ediliyor. Ne yazık ki artık modern müslümanlar da “Allah rızâsı için bir şey yapma”yı, “bedâva ve boş iş” olarak görüyor.

 

Allah rızâsını kazanmanın bâzı bedelleri vardır. Meselâ malının en asgarî şekilde 1/40’ını infâk etmek şarttır. Fakat Allah rızâsını bayraklaştırmak yerine matematiği dinleştirmiş olan modern insana göre bu yanlış ve zararlı bir hesaptır. Zîrâ 40’tan 1 çıkınca geriye 39 kalır, yâni bir zarar vardır. İşte îmânı ve Allah’ın rızâsını işe karıştırmayınca ortaya çıkan hesap böyle oluyor. Oysa îmâna ve Allah rızâsına dönük olan hesâbına göre 40’tan 1 çıkınca geriye 700 kalır:

 

“Mallarını Allah yolunda infâk edenlerin örneği, yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tânenin örneği gibidir. Allah, dilediğine kat-kat arttırır. Allah (ihsânı) bol olandır, bilendir” (Bakara 261). 

 

Bir şeyin “İslâmî” olması için, o şeyin “Allah rızâsı amacıyla” yapılması gerekir. Fakat modern müslümanlar, “dikey İslâm”dan vazgeçip, “yatay İslâm”a râzı” olmuşlar ve Allah rızâsını gözetmekten vazgeçmişlerdir. Lâkin şu da var ki, Allah’ın rızâsından gayrı vazgeçilemeyecek şeyler, mü’minlik önündeki engellerdir.

 

Allah rızâsını gözetmekten vazgeçmiş yada en azından artık Allah rızâsını merkeze almayan modern müslümanlar zannediyorlar ki, Allah da, aynen bu mevcut Dünyâ’yı hayâl ediyordu ve insanlardan her yönüyle aynen böyle bir Dünyâ inşâ etmelerini istiyordu. Şimdi böyle bir Dünyâ bulunduğuna göre Allah çok memnun ve râzı mıdır mevcut durumdan. Allah, “rızâ”yı unutmuş olan modern dünyâdan râzı mıdır?. Elbette hayır!; râzı olmadığı bir dünyâdan niçin memnun olsun ki?. 

 

Allah’ı râzı etmenin en kolay yolu, insanlardan “Allah râzı olsun” duâsını almaktır ki bu da en çok, insanlara yapılan maddî-mânevî yardımların sonucunda olur. Zâten maddî ve mânevî yardım isteyenler bu nedenle “Allah rızâsı için” sözünü kullanırlar. Çünkü Allah’ın rızâsı her-şeyden üstündür:  

 

“Kadınlara, oğullara, kantar-kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara ‘süslü ve çekici’ kılındı. Bunlar, dünyâ-hayâtının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katındadır. De ki: Size bundan daha hayırlısını bildireyim mi?. Korkup sakınanlar için Rablerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah’ın rızâsı vardır. Allah, kulları hakkıyla görendir” (Âl-i İmran 14-15).

 

“Ki o, malını vererek temizlenip-arınır. O’nun yanında hiç kimsenin, karşılığı verilecek bir nîmeti (borcu) yoktur. Ancak yüce Rabbinin rızâsını aramak için (verir). Muhakkak kendisi de ileride râzı olacaktır” (Leyl 18-21).

 

“Ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. Biz size, ancak Allah’ın yüzü (rızâsı) için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür” (İnsân 8-9).

 

“Allah’ın rızâsına uyan kişi, Allah’tan bir gazâba uğrayan ve barınma yeri cehennem olan kişi gibi midir?. Ne kötü barınaktır o” (Âl-i İmran 162).

 

Dünyâ’yı İslâmî yönde değiştirmek çok zor bir şeydir. Fakat bunun bir kısa-yolu da vardır: “Allah’ı râzı ederek O’nun yardımını celb-etmek”. Çünkü ancak O’nun yardımı ile başarabilirsiniz bu işi. O yardım ederse mutlakâ olur, aksi-hâlde aslâ!. Bu yüzden Allah’ı râzı etmek, gâlibiyetin başlangıcı ve göstergesidir. Allah’ı râzı edenler mutlakâ kazanırlar.

 

 Bir çoğunluk yönetimi olan demokrasi, rızâya dayalı değildir. Seçim ve rızâ kelimeleri yan-yana kullanılamaz. Zîrâ seçmenin %49’u sonuçtan râzı değildir. O-hâlde demokrasilerde herkesin râzı olması imkânsızdır. Bu yüzden demokrasilerde oy-birliğine değil, oy-çokluğuna göre hareket edilir. Müslümanların demokrasiye râzı edilmesi; “ölümü gösterip sıtmaya râzı etme”nin diğer adıdır.

 

Bilim para için, ilim rızâ için yapılır, birincisinde bir zaman sonra para bilimin önüne geçer. Artık parayı kim daha çok verirse onu rızâsına göre bilim yapılır. Oysa genel anlamda ilim, Allah rızâsı için olmalıdır. Allah rızâsı için olunca, hakka ve hakîkate uygun olmaması düşünülemez. O yüzden Allah rızâsını kazanmak yolunda bâtıl bir şey yapılamaz. “Allah rızâsı için hadis uydurdum” diyenler olmuştur. Fakat bu, hem Peygamber’e yalan isnât etmek, hem de Allah’ı yalana ortak etmek anlamında çifte günahtır.

 

Gayri İslâmî siyâset ve siyâsetçiler; küresel sermâyedarları, tâğutları, nefislerini ve dolayısı ile “şeytanı râzı etmek” ile görevlidirler. Tüm çabaları bunun içindir. Allah rızâsı için bir şey yaptıklarını göremezsiniz. Hâlbuki Allah rızâsı için bir şey yapmak, mutlakâ “halkın yarârına olacak bir şeyler yapmak” demektir.  

 

Ticârette alanın ve satanın râzı olması, o şeyden Allah’ın da râzı olduğu anlamına gelmez. Önemli olan, satıcının ve alıcının birbirlerinin mallarını haksızlıkla yememesidir. Meselâ satıcı, alıcıyı râzı ederek ona fâhiş fiyatla bir şey satsa, Allah o satıştan râzı olmaz. Önemli olan Allah’ın rızâsıdır. Alıcının rızâsı sonra gelir. Allah’ın râzı olmadığı hiç-bir şey rızâya müstahak değildir. İnsanın râzı olması, Allah’ın râzı olmasıyla örtüşmek zorundadır. Allah’ın senden râzı olması için, senin tüm işlerde Allah’a göre hareket etmen yâni O’ndan râzı olman gerekir. Allah’ın senden râzı olmasının ön şartı, senin Allah’tan râzı olmandır. Allah’tan râzı olmak, O’nun indirdiği vahye göre yaşamakla olur. Allah’tan râzı olmayı da yine Allah’tan dilemek gerekir; “Allah’ım beni Sen’den râzı kıl” diye duâ etmek gerekir.

 

Tesettür, “Allah rızâsı için giyinmek” iken, çıplaklık, “insanların ilgisi için soyunmak”tır. Yâni tesettür “Allah’ı râzı etmek için giyinmek” iken, çıplaklık, “insanları râzı etmek için soyunmak”tır. 

 

İslâm’da esas olan Allah’ın rızâsını kazanmak, Allah’ın rızâsına kavuşmaktır. Tasavvufta olduğu gibi, amaç “Allah’ın rızâsını kazanmak” yerine “Allah’a ulaşmak” değildir. İslâm’ın emri ve mü’minin amacı “Allah’ı bulmak” değil, “Allah’ın rızâsını kazanmak”tır.

 

Mutluluk bir amaç-hedef değil, bir sonuçtur. Amaç ve hedef, Allah’ın rızâsını kazanmaktır. Allah’ın rızâsını kazananlar Dünyâ’da olmasa da âhirette-cennette mutlu olurlar.

 

Allah rızâsı kaybolmaz ve fânî olmaz. Her-şeyden geriye bir-tek Allah rızâsı kalır.

 

O-hâlde ey mü’minler!; Allah rızâsı için, Allah’ın rızâsını kazanmaya bakın. Çünkü Allah râzı olursa, ne olursa-olsun kazançlı olmuş olursunuz. “Allah râzı olsun da, ne olursa-olsun” sözü şiarımız olmalıdır. Öyleyse şu âyeti baş-tâcı etmek şarttır:

 

“Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis!; dön Rabbine, O’ndan râzı olarak ve rızâsını kazanmış bulunarak” (İrci’î, ilâ rabbiki râdiyeten mardiye) (Fecr 27-28).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ağustos 2021

 

Devamını Oku »