9 Mart 2017 Perşembe

Gıyb-et



“Ey îman edenler!, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın). Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın (arkasından çekiştirmesin) Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi?. İşte, bundan tiksindiniz. Allah’tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabûl edendir, çok esirgeyendir” (Hucurât).

Gıybet: “Arkadan çekiştirmek. Orada hazır olmayan birisinin aleyhine konuşmak. Birisinin gıyâbında hoşuna gitmeyen bir şeyi söylemek” diye geçer lûgatta.

Âyet, gıybetin târifini yaparken okuyucu mecbûren bir canlandırma yapıyor ve suratı değişiyor. Ölmüş kardeşinin etini yediğini, düşünmeye bile tahammül edemiyor. Kaldı ki psikolojik bir bozukluk yoksa hiç-bir “ölünün etini yemek” düşüncesi hoş değildir. İşte Allah, gıybetin ne kadar iğrenç bir şey olduğunun kıyasını bu şekilde yapmamızı istiyor. İnsanlar-arası ilişkileri olumsuz anlamda en çok ve kolay etkileyen şey “laf” ile olur-oluyor. Bir laf, en yakın iki kişiyi bir-anda düşman yapabiliyor. Lafın etkisi, olumsuz sözün kimden geldiğine göre değişir. Umurumuzda bile olmayan birinin bizim için ettiği bir söze kızsak da çok da kafamıza takmayız. Fakat yakınlarımızdan duyduğumuz sözler bizi çok yaralar. Bu yaralanma, yakınlığı bozar ve ânında bir uzaklaşma başlatır. Hele ki kendisine çok güvendiğimiz, sevdiğimiz, saygı duyduğumuz bir kişinin bizim aleyhimize ettiği söz, ölüme kadar sürecek bir ayrılığı doğurabilir. 

Gıybetin gıybet olabilmesi için, gıybet konusu olan şeyin gıybeti yapılan kişide olması gerekir. Aksi-hâlde o şey iftirâ olurdu. İftirâ ise, insanların Dünyâ’dayken uygulayabileceği cezâlardan biridir. İftirâ etmek zâlimliktir, zulümdür çünkü. Zâten en büyük zulüm olan şirk de bir iftirâdır:

“Gerçekten, Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftirâ etmiş olur” (Nîsâ 48).

İnsanın ayırıcı özelliğinden biri de, anlamlandırabilme yetisidir. Bir görüntüyü, sesi ve sözü anlamlandırabilir. Bu nedenle de gıybeti ancak insan yapabilir ve gıybetten etkilenebilir. O hâlde gıybet büyük bir imtihandır. Peki bu kadar tiksindirici ve hem Dünyâ’da hem de âhirette çok ağır sonuçları olacak olan gıybeti bu kadar kolay yapmamızın nedeni nedir?. Herhâlde hem aymazlığımız ve uyarıyı yeterli derecede dikkate almamamız; hem de özellikle müslümanlar olarak “samîmi” bir toplum olmamızdır. Çünkü samîmi olduğumuz kişinin her özelliğini bilebiliriz. Kişinin bir-çok özelliğini bilmemiz, potansiyel gıybet konusudur ve gıybet etme ihtimâlini arttırabilir. Doğulu insanlar açıktır ki daha samîmidirler ve belki de bu samîmiyetten kaynaklanan yakınlıklardır gıybetin konusunu ortaya çıkaran ve gıybeti etkili kılan.      

Müslüman, kardeşinin hatâsını ve ayıbını ortaya çıkarmaya çalışmaz ve tam-aksine onun kusurlarını örtmeye çalışır. Tecessüs de etmez:

“Ey îman edenler!, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın)…” (Hucurât 12).

Gıybet, gıybetçiyi kibirli yapar. Gıybet eden kişi, kendisi gıybetin konusu olan o şeyden münezzehmiş gibi olacağından, kibri artar. Genelde tüm Dünyâ’da ama özellikle gıybetten kaçınması ağır ifâdelerle emredilen müslümanları perişân eden unsurlardan biri de gıybettir. Gıybet, müslümanları içeriden yıkan şeydir. Gıybet nice fitneleri ateşleyen ve körükleyen şeytan-işi bir pisliktir. Gıybet sözün bereketini öldürür. İçinde gıybet olan sözlerin kâlbe ulaşması imkânsızdır. Bu nedenle Kur’ân bizi gıybetten ve söz taşıyıcılığından sakındırarak şöyle der:

“Şunların hiç-birine itaat etme: Yemin edip duran, aşağılık, alabildiğine ayıplayıp kötüleyen, söz getirip-götüren (gizlilik içinde söz ve haber taşıyan)” (Kalem 10-11).

Âyet, gıybet edene ve laf taşıyana uyulmamasını emreder. Gıybeti ve laf taşıcılığını en çok yapanlardan birileri de siyâsetçilerdir ve siyâsetçiler bâzen gıybetin dibini bulmaktadırlar. Bu modern tarz gıybet, “anlaşmalı gıybet” bile olabiliyor.

Kişinin hoşlanmayacağı şeyi sâdece söz ile değil de hareketler yada küçük bir mimik ile ifâde etmek bile yasaklanmıştır:

“Arkadan çekiştirip duran, kaş-göz hareketleriyle alay eden her kişinin vay hâline!; Ki o, mal yığıp biriktiren ve onu saydıkça sayandır. Gerçekten malının kendisini ebedî kılacağını sanıyor” (Hümeze 1-3).

Âyette, çekiştirip duran ve alay edenlerin daha çok, zenginlikten ve mal-mülk sâhibi olmaktan dolayı kendisini müstağni görenler olduğu söyleniyor. O hâlde kibri ortaya çıkaran özellikler; gıybeti, laf taşımayı ve alay etmeyi kolaylaştırıyor. Bu nedenle de bu özelliklere sâhip olanlar daha dikkatli olmak zorundadır. 

Peygamberlerin ortak ahlâki özelliklerinden öne çıkanı, “gıybetten uzak durmak”tır. Meselâ Îsâ aleyhisselâmın özelliklerinden bahsedilirken: “O, çok yemez, cimri değildir. Hîle yapmaz, kimseyi kötülemez, hiç acele etmez. Kendi için intikâm almaz. Tembel değildir. Kimsenin gıybetini yapmaz” denir.

Gıybeti gıybet olmaktan çıkaran durumlar da vardır. Peygamberimiz şöyle buyurur: “Üç grup vardır ki, gıybetlerini yapman sana haram değildir: Günahı açıkça işlemekten sıkılmayan kişi. Zâlim idâreci ve dinde olmayanı dîne sokan bid’atçı. Hayâ örtüsünü atan kimsenin arkasından konuşmak gıybet değildir. Ne fâsık, ne de günahı açıktan işleyen kimse için söylenen söz gıybet sayılmaz…” (Câmiu’s-sağîr, Hadis No: 8525. Müslim, Zühd 52).

Bir yazıda mü’minin hasleti için şunlar söylenir: “Mü’min doğru düşünür, pak ve temiz tabiatlıdır ve hâlis zevkler sâhibidir. Ahlâk-dışı şeylere karşı herhangi bir eğilim taşımaz. Yararlı ve doğru söz söyler, gevezelik etmez, ince bir şakacılığı vardır, ama bu hiç-bir zaman alay, eğlence, güldürmece ve taklit cinsinden değildir. Kulakların koğuculuk, gıybet, çekiştirme, iftirâ, yalan, iğrenç şarkı ve müstehcen sözlerden uzak kalamadığı bir toplum, mü’min için bir işkence kaynağıdır. Vaâd edilen cennetin bir özelliği de, “.... orda boş ve yararsız hiç-bir şeyin duyulmayacağı” değil midir?”.

Demek ki cennette gıybet olmaz. Fakat cenneti kazanmak için de cennette olmayan şeylerden (gıybet) uzak durmak gerekir.

İslâm âlimleri gıybetin aşağıdaki şekillerini câiz kabûl etmişlerdir:

1) Zulme uğrayan kişinin bu zulmü ortadan kaldırabilecek güçte olduğuna inandığı kimseye zâlim kimseyi şikâyet etmesi.

2) Düzeltilip ıslah edilmesi niyeti ile haksızlıkları ve kötülükleri giderebilecek yetkide olan kimselere bir kişi veya zümrenin kötülüklerinin anlatılması.

3) Fetvâ almak gâyesi ile bir müftüye veyâ bir İslâm âlimine, bir kişinin yanlış hareketlerini konu edinen bir olayın anlatılması.

4) Bir kişinin veya kişilerin şerlerinden sakınsınlar diye diğer insanlara bilgi verilmesi. Meselâ, hadis râvilerinin, şâhitlerin, kitap yazarlarının eksiklerini, hatâlarını açıklamak bütün âlimlerce, câiz değil, vâcip kabûl edilmiştir. Çünkü bu açıklama olmadan şeriatı yanlış rivâyetlerin yayılmasından, mahkemeleri adâletsizlikten ve insanları özellikle ilim araştırıcılarını sapıklıklardan korumak mümkün olmaz. Yuva kurmak isteyenlerin karşıki şahıs hakkında, yâhut yanından ev alınmak istenen kimsenin komşuluğu hakkında, yâhut birisi ile iş-ortaklığı kurulmak istendiği taktirde veyâ birine bir emânet verilmesi gerektiğinde kendisinden bilgi istenen kişinin bu kimselerin iyi ve kötü taraflarını bilmediğinden dolayı zarâra uğramasın diye soran kişiye açık-açık anlatması gerekir.

5) Fısk, fücur ve çeşitli ahlâksızlıklar yayan, yâhut dîni düşüncelerde sapık fikirler ve bid’atler dağıtan veyâ Allah’ın kullarını dinsizlik, eziyet ve zulüm fitnelerine boğan kimselerin kötülüklerini herkese karşı îlan ederek tenkit etmek, bunları anlatmak da gıybet değildir.
     
6) Kötü bir lâkapla meşhûr olan kimseleri bu lâkap dışında tanıtmak mümkün değilse, küçültmek ve hafife almak niyeti ile değil de kişiyi tanıtma niyeti ile o kötü lâkâbın kullanılması da gıybet değildir.

Bu istisnâi durumlar dışında birinin arkasından çirkin söz söylenmesi kesin olarak haramdır.

Mustafa İslamoğlu gıybet hakkında şunları söyler:

“Gıybet: “Sizden birinin kardeşini, o duyunca hoşlanmayacağı bir şekilde anmanızdır” der Peygamberimiz. “Onda olan bir şeyi söylesek de mi?” sorusuna ise; “zâten gıybet budur, aksi iftirâ olur” der. Gıybetin gıybet olması için, karşıdakinin “dinde kardeşi” olması lâzım. Gıybet, bilindiği kadarıyla Kur’ân’la gelmiştir. Gıybet etmenin bir ucu da, Allah’a gaybı bilme konusunda ortak olmaya gider. Diri olan kardeşi için “ölü” denmesinin nedeni, gıybet ederek onun şahsiyetini öldürdüğü içindir. Ne vejetaryenler vardır ki, ağzı-yüzü kan içindedir. AİDS, bağışıklık sistemini çökertir, gıybet ise, İslâm’i bağışıklık sistemi olan takvâyı çökertir. En tehlikeli olan virüs, gıybet virüsüdür. Gıybetkâr, bulaşıcı bir virüs taşıyan gibidir. İçki tüm kötülüklerin anasıdır. Gıybet ise tüm kötülüklerin babasıdır. Gıybetin anası ise “zan” dır. Gıybet, zan ile başlar. Dağ dururken taşın lafı edilir mi?. İşte gıybetkârın yaptığı budur. Allah’ın lafını edeceğine, kulun kötü lafını ediyor. Hüsn-ü zan değil, sû-i zan ediyor. Gıybetkâr, kabuğun lafını eder, öz’ün değil. Gıybet etmek, gaybı taşlamaktır. Allah’a gıybet edenler, O’ndan uzak oldukları için gıybet ederler. Gıybet bir uyuşturucudur, insanı uyuşturur, kâlbi paslandırır. Kâlp, bir “gıybet-metre”dir. Etlerimiz İslâm’i usülle kesildiği gibi, sözlerimiz de İslâm’i usülle kesilmeli. “Damlasını ağzıma koymadım” dedikten sonra, “(ölü kardeşimin) lokmasını ağzıma koymadım”) demeliyiz. Gıybet, toplumun kalitesini düşürüyor. Bütün gıybetkârlar kâtildirler. Gıybetkâr, başkasının ayıbını görmekten, kendi ayıbını göremeyendir. “Hakkını helâl et” demekle gıybet affolmaz. İstiğfâr etmesi lâzım. Başkalarının gözünde kötü gösterdiği kişiyi tam tersine iyi göstererek ve hayırla anarak. Gıybet, öteki ile ilgilenmektir, başkasıyla ilgilenen, kendisiyle ilgilenemez. Kendini unutur. Orucu farz kılan âyet ne kadar değerliyse, gıybet yapmaktan sakındıran âyetler de o kadar değerlidir. Eleştiremediğimiz için gıybet ediyoruz. Gıybet, eleştirinin yokluğu hâlidir. Gıybet etmemek için, “insanları çamura düşüp kirlenmiş kullar” olarak görmek lâzım”.

“Gıybet olmasın ama..” diye başlayan tüm sözler de gıybettir.

Dünyâ, gıybet etmekten, yâni “ölü eti yemekten dolayı obez olmuş” insanların doldurduğu bir yer hâline gelmiştir. Bu “gıybet obezliği”nden ancak, “gabya îman”la uzak durulabilir. Zîrâ gayba îman edenler gıybet etmezler; edemezler.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Mart 2017

Devamını Oku »

AKP’nin Değişimi ve Toplumu Dönüştürmesi



“Böylece biz, her ülkenin önde gelenlerini -orada hîleli- düzenler kursunlar diye- oranın suçlu-günahkârları kıldık. Oysa onlar, hîleli-düzeni ancak kendilerine kurarlar da bunun şuuruna varmazlar” (En-âm 123).

Târih, bir değişim ve dönüşümün târihidir. Kâinatta dönmeyen ve bu nedenle de değişmeyen bir şey yoktur. Fakat varlık içinde sâdece insanın döngüsü ve değişimi -bâzı örnek dönemler hâriç- “Allah’a göre” değildir. Tüm kâinat tam da Allah’a göre yâni sünnetullaha göre hareket eder. Allah, İslâm Sistemi’ne uyarak insanların da aynen tüm kâinat gibi hareket etmesini ister ve bu nedenle de son Peygamber Hz. Muhammed’e kadar sürekli peygamberler ve vahiyler göndermiştir. “Sünnetullah” denen bu kâinât sisteminin adı İslâm’dır. Son olarak Peygamberimiz Hz. Muhammed ile en kemâl hâle gelen İslâm, yâni “Allah’a göre”lik, Peygamberimizle birlikte uygulamaya da konulmuş ve ebedî bir örneklik sergilenmiştir. Döngü  ve değişkenlik İslâm’a göre olduğunda, aynen göklerdeki gibi muazzam bir ahenk ve düzen olacak; fakat dönüşüm ve değişim İslâm değil de insan-merkezli yâni lâik ve seküler olunca, dolayısıyla İslâm sisteminin yâni “Allah’a göre”liğin dışına çıkılınca düzen bozulacaktır ki an îtibârıyla bu düzen bozulmuş bir hâldedir ve döngüden sapılmış olduğundan dolayı da giderek artan bir yalpalanma yaşanmaktadır.

İslâm’a aykırı bu değişim, yönetim şekillerinde ve insanların buna göre değişip dönüşmesiyle kendini gösterir. Bu değişimi ve dönüşümü başlatanlar ise yönetici kadrolar olan siyâsilerdir ki Türkiye’de bunun temsilciliğini son 15 yıldır muhâfazakâr siyâsiler yapmaktadır. İlâhi sisteme aykırı davranışı yapanların müslüman-dindar-muhâfazakâr olup-olmaması bu anlamda önemli değildir. Zulmü kim işlerse-işlesin zâlim olur. AKP’nin başlattığı bu dönüşüm ve değişimin, aklını birilerine kirâya vermemiş olanlar için “hayra alâmet” olmadığı çok açıktır.

AKP “gömlek değiştirdiği” ve İslâm’a göre davranmayacaklarını söyledikleri için, onun yaptıkları-yapmadıkları İslâm’a mâl edilemez. AKP’ye sâdece: “Siz eski İslâm’cı olduğunuz ve eski söylemleriniz İslâm’i yönde olduğu hâlde niçin İslâm’a göre davranmıyorsunuz?” diye sorulabilir.

AKP, sözde yükselişini ve uzatmalı iktidârını, “gömleği” çıkarmasına, “İslâm’ı referans olarak almak”tan vazgeçmesine (“din” değiştirmesine) borçludur. Evet; AKP, enfüste müslüman olduğunu söylemesine rağmen, âfakta İslâm-dışı insânî ideolojilere (din) göre hareket etmektir.

AKP’nin lîderi (ebedî şefi) olan Tayip Erdoğan, bir zamanlar şöyle söylüyordu: “Hem lâik hem de müslüman olunmaz; ya müslüman olacaksın ya lâik, ikisi bir-arada olduğu zaman âdetâ ters mıknatıslanma yapar. Mümkün değil ikisinin bir-arada olması. “Hem müslümanım hem de lâikim” demek mümkün değildir. Çünkü Allah her alanda kesin hâkimiyet sâhibidir”. Fakat daha sonra: “Biz yola çıkarken bir şey söyledik, Ak Parti din-eksenli bir parti değildir, insan-eksenli bir partidir. Lâiklik tüm inançlara eşit mesâfededir. Kişi lâik olmaz, devlet lâik olur” diyerek dîni kâlplere-vicdanlara hapsetmiştir ve tâkipçileri için de artık, din (İslâm) sâdece vicdanlarda yaşanan bir din olarak kabûl edilmiştir. Bunların içinde, bir zamanların sıkı İslâmcıları yâni “dîni hayâtın her alanına hâkim yapmak isteyenler” de vardır. O zamanlar beslendikleri Kur’ân onlara -doğru olarak- İslâm’ı hayâtın her alanına hâkim kılmasını emrederken; şimdi ise aynı Kur’ân, “İslâm’ın devlette ve kânunda yeri yoktur (lâiklik), o sâdece kâlplerde yaşanması gereken bir dindir” mi diyor?. Hangisi doğru?. Kur’ân’dan o zaman anladıkları yanlış idiyse, şimdi anladıkları nede doğru olsun ki?. Neye göre doğru olacak?. İslâm’ı hayâta hâkim kılma düşüncesinin dayanağı apaçık bir şekilde Kur’ân’dır (Enfâl 39) fakat dîni vicdanlara hapsetmenin ve sâdece kâlplerde yaşanması gerektiğinin dayanağını Kur’ân’dan bulmak imkânsızdır. Zîrâ Kur’ân, İslâm’ı hayâta hâkim kılmak için gönderilmiş vahiylerden oluşmuştur. Dînin devlette ve kânunda yeri yoktur sapık görüşünün dayanağı tabi ki de İslâm ve Kur’ân-Sünnet değildir. İslâm bir öyle bir böyle demez. İslâm hayâtın tamâmına hâkim olmak isteyen bir dindir ve bunu engelleyenleri müşrik ve kâfir olarak görür. Onun sâdece kâlplerde yaşamasını isteyenler Kur’ân’a bakarak değil, lâik-seküler-liberâl-kâpitâlist ideolojilere, mevcut konjonktüre ve reel-politiğe bakarak bunu kabûl ediyorlar. Çok kesin bir değişim-dönüşüm olmuş. Herhangi bir takıyyeden bahsetmek de mümkün değil. Mevcut düşünce (daha doğrusu din) içilmiş ve içirilmiştir ve kâlplere ulaşmıştır. İşte bu dönüşüm, Tayip Erdoğan ve AKP etkisiyle olmuştur. Fakat daha önce de şeytanın fısıldamaları ve tâğutların dayatmaları etkili olmuştur bu dönüşüm ve değişimde. Tabi bu değişimde bir de, etrâfında pervâne gibi dönen akıl hocaları ve bol miktardaki danışmanların rôlü vardır. Mehmet Pamak:

“Kur’ân ve sahih sünnetin belirlediği sahih İslâm anlayışına ulaşmanın önündeki engellerden geleneksel câhiliyeye, târihte üretilmiş bid’at ve hurâfelere karşı mücâdele veren bâzı ilâhiyatçı akademisyenler ve müslüman “aydınlar”, nedense sıra modern câhiliyeye, lâikliğe, demokrasiye, modernitenin ürettiği seküler ideoloji ve modellere gelince, ya susarak dolaylı yada konuşup yazarak doğrudan destekçi olmaktan çekinmiyorlar. Egemen modernitenin ürettiklerine sığınarak, modern kavram ve modellere yakınlaşıp uyum sağlayarak izzet, îtibar ve kurtuluş arıyorlar. “Devletin dini olmaz”, “hangi rejimle yönetilirse-yönetilsin devletin âdil olması yeterlidir” iddiâlarıyla, mevcut egemen lâik sisteme meşrûiyet kazandırmaya çalışıyorlar. Bu tür anlayışa sâhip danışmanları olan Tayyip Erdoğan da İstanbul Belediye Başkanlığı’ndan bu yana değişerek, lâikliğin İslâm ile bağdaştığına inanmaya ve bu Hak-bâtıl sentezi anlayışı yaymaya başladı. Zamanla kendisine yakın akademisyenlerin “devletin dîni olmaz. Devlet bütün dinlere eşit uzaklıkta olmalıdır. Din bireylere âittir” türü söylemlerinden etkilenip iknâ oldu ve yıllardır ısrarla, “devletin lâik olmasına İslâm’ın engel olmadığını, lâiklikle İslâm’ın bağdaştığını” söylüyor. Bunu Türkiye’de söylemekle kalmıyor, Mısır, Tunus ve Suudi Arabistan gibi ülkelere gittiğinde, özellikle tüm müslüman halklara teklif ediyor ve onları iknâ etmek için ısrâr eden özel bir çaba harcıyor. Bu söylem, bir seferliğine ağzından kaçırdığı ve sonra bir daha gündeme getirmediği bir husus da değil. Uzun zamandan beri ve özellikle müslüman halklara yönelik sürekli gündem yapıp tekrarladığı ve muhâtaplarını iknâ etmek için ısrâr ettiği bir söylem. Bu çaba tam da emperyâlist devletlerin uzun süredir “dîne karşı din” amaçlı ürettikleri ve müslüman halklara kabûl ettirmeye çalıştıkları “Ilımlı İslam” projesiyle örtüşen, ona hizmet eden bir söylem” der.

Tayyip Erdoğan, özelikle 28 Şubat’ın da etkisiyle İslâm’i söylemden vazgeçerek dönüşüp değişmiş ve lâik-demokratik dînin söylemini yapmaya başlamıştır. Bu konuda söyledikleri aslında bir din vaazıdır. Zîrâ lâiklik ve demokrasi, İslâm’a yâni vahye karşı oluşturulmuş bir dîndir.

AKP, sâdece kendisini dönüştürüp değiştirmekle kalmadı, zıt kutupta olan iki kesimin de karakterini değiştirdi-dönüştürdü. Aslında bozdu. Bu iki kesimden biri mutlak anlamda AKP’ciyken, diğeri mutlak anlamda AKP karşıtı. İki zıt kutup da farklı yönde ve kutuplarda AKP ve Tayip Erdoğan nedeniyle dönüştü ve değişti. Bu iki kesim, farklı düşüncede, ideolojide ve görüşte olduğundan değil, “AKP’yi ve Tayip Erdoğan’ı sevme ve nefret durumu”na göre farklılaştı. Tartışma hep; “Tayyip iyi mi kötü mü” üzerinde yoğunlaşıyor. Hâlbuki daha önce en azından ilkeler ve dünyâ-görüşleri öne çıkabiliyordu. Bir körü-körünelik oluştu. Akıl bir kenara bırakıldı ve tamâmen ön-yargılarla, duygularla ve dürtülerle hareket edilmeye başlandı. İşte bu durum aklı blôke etti ve hâlen de etmekte olduğundan, halkın karakterinde de olumsuz anlamda bozulmalar oldu.  

AKP ve Erdoğan’ın başlattığı dönüşüm-değişim ile birlikte nice “âlim” zannedilen zevat bile zıvanadan çıktı ve daha dün denebilecek bir zaman önce söylediklerini inkâr etmek durumuna geldiler. Söylediklerinin düşmanı oldular. Aslında bu bir tür “irâde yitimi”dir.

“Böylelikle (Firavun) kendi kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler. Gerçekten onlar, fâsık olan bir kavimdi. Sonunda bizi öfkelendirince, biz de onlardan intikâm aldık, böylece onları toplu olarak suda boğduk” (Zuhrûf 54-55).

Kim olursa-olsun, İslâm/vahiy-merkezli olmayan yönetimle ve yöneticiler, halkı bir şekilde Ali Şeriati’nin deyimiyle istihmarlaştırırlar. Yâni eşekleştirirler. Mankurtlaştırırlar. Artık bundan sonra lîder ne dese ve söylese doğrudur genel halk için. Zîrâ bu halk, irâdelerini, akıllarını, düşüncelerini söyleyemeyen bir duruma gelmiştir. Murat Ünal:

“Bulundukları toplulukta hiçlenen, kaybolan, yeteneklerini kullanamayan insanlar bir zaman sonra irâdeyi kullanma, eleştirme, düzeltme gibi hasletlerin daha yüce insanlara âit olduğuna inanmaya başlarlar. Ümmet sorunlarına çözüm üretemiyor, düşünce geliştiremiyorsa bunda köleleşmiş ruhların etkisi büyüktür. Zîrâ köleleşmiş rûha sâhip olanlar çözüm üretme ve düşünce geliştirme işini yücelttikleri bâzı insanlara lâyık, kendilerini ise bu işten muaf görmektedirler” der.

Bu dönüştürmede halkın büyük kesimine hitâp etmeyen fakat etkileyici(!) gösterişli yapılar (yollar, köprüler, havaalanları vs.), halk için “yeterli sebep” olarak görülür ve kabûl edilir. Oysa somut bir yarârı da yoktur bunların. Bu nedenle olsa gerek Kur’ân bu tür yapılar için iyi şeyler söylemez:

  “Her tepede cehâlet eseri, anıtlar, tapınaklar (köşkler) mı yükselteceksiniz ve sonsuza kadar yaşayacağınız kuruntusuyla, sapasağlam mâlikaneler mi edineceksiniz? (Şuârâ 128-129). “Ve dağlarda/tepelerde hep böyle ustalıkla evler yontabileceğinizi mi sanıyorsunuz? (Şuârâ 149).

Hâlbuki bunlar daha çok isrâfın bir göstergesidir. AKP israf konusunda haddini çok-çok aşmıştır ve hem devlette hem de halkta bir “israf kültürü” oluşturmuştur. Bülent Arınç bile; “İsrâfın önünü alabilseydik, sizden vergi toplamamıza gerek kalmazdı” demişti.

AKP, yüzünü müslümanlardan/doğudan batıya çevirmiş ve gayr-ı müslimlerle iş tutmaya başlamıştır. Ki bu durum müslümanların zorluklarının devâm etmesine neden oluyor. Fakat AKP severler de artık ABD’yi, İsrâil’i ve  Avrupa’yı ümmet coğrafyasından daha çok seviyor ve yeğ tutuyor. AKP yüzünü; bir-çok şeyi paylaşabileceği ve anlaşma yolları bulabileceği müslümanların yaşadığı “doğu”dan çevirip, mü’minlere düşman olan “batı” toplumlarına çevirmiştir. Hâlbuki böyle yapmak Kur’ân’da yasaklanmıştır:

“Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri veliler/dostlar edinmesinler. Kim böyle yaparsa, Allah’tan hiç-bir şey (yardım) yoktur. Ancak onlardan korunma gâyesiyle sakınma(nız) başka. Allah, sizi kendisinden sakındırır. Varış Allah’adır” (Âl-i İmran 28).

“Onlar, mü’minleri bırakıp kâfirleri dostlar (veliler) edinirler. Kuvvet ve onuru (izzeti) onların yanında mı arıyorlar?. Şüphesiz, bütün kuvvet ve onur, Allah’ındır” (Nîsâ 139).

“Ey îman edenler, mü’minleri bırakıp kâfirleri veliler (dostlar) edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah’a apaçık olan kesin bir delil vermek ister misiniz?” (Nîsâ 144).

“Ey îman edenler, eğer kendilerine kitap verilenlerden her-hangi bir gruba (veya bir gruba) boyun eğecek olursanız, sizi îmânınızdan sonra tekrar küfre döndürürler” (Âl-i İmran 100).

Müslümanlar; “önceki kötü zamâna göre iyi değil mi?” terânesini tutturmuşlar. Mü’minler mevcut durumu; dîni hiç hesâba katmadan, önceki yönetime/iktidâra/zamâna göre değil, İslâm’ın en parlak zamânına göre değerlendirmelidirler. Ne yâni; şimdiki durum İslâm’ın en parlak zamânından daha mı iyi ki?. Gerçi bu sarhoşlukla ona da “tabî ki de iyi” diyenler de çıkar. AKP’nin hemen öncesine göre bâzı şeylerde görece bir iyileşme olmuştur fakat bu iyileşme sâdece Türkiye ile alâkalı değil, Dünyâ’nın genel konjonktürü ile alâkalıdır. Dünyâ değiştiği için Türkiye de değişmiştir. Fakat müslümanların dînî ve sosyâl durumlarında iyileşme değil, bozulma olmuştur. Çünkü artık îtiraz edemez, eleştiremez duruma gelmişlerdir. Zîrâ AKP ve Tayyip Erdoğan, onların “sivri uçlarını törpülemiştir”. Gazlarını almıştır ve onları dönüştürüp değiştirmiştir. Onları “ılımlı müslüman” yapmıştır. Artık âlim derecesinde olanlar bile Kur’ân’ı AKP’ye göre tefsir etmektedirler. AKP’ye göre yapılan tefsir, lâik-seküler-demokratik-kapitâlist-liberâl ideolojilere göre yapılan tefsir şeklidir. Hâlbuki İslâm insan-merkezli olan bu ideolojileri yıkmaya gelmiştir. AKP, âliminden(!) câhiline kadar müslümanları ve tüm toplumu Ali Şeriati’nin deyimiyle eşekleştirmiştir (istihmar). AKP, halka ve yandaşlarına, “ölümü göstererek sıtmaya râzı etme” politikası oynuyor ve bağlıları da bunu yiyor ve yemeye de devâm ediyor.

Dillerine pelesenk olmuş söz şu: “Daha öncekine göre iyi değil mi?”. Daha önceki?. CHP ve 28 Şubat süreci mi?. Peki neden daha da önceye, en önceye gitmiyorsunuz?. Benim/bizim ölçümüz “AKP’den bir-önceki” değildir. Çünkü önceki de bâtıl, sonraki de. İki bâtıldan birinin biraz daha az-bâtıl olması onun da bâtıl olduğunu değiştirmez. Bizim ölçümüz Peygamber örnekliğidir: “Andolsun, sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır” (Ahzab 21). Peygamber zamânının, yada Hz. Ömer zamânının ortalamasına göre yapılmalıdır ölçü. Orantı ona göre yapılacak. İşte o zaman görülecek ki AKP, bâtılı devâm ettiren bir partidir. Bir kapkaranlık var, bir de karanlık var. İkisi de karanlıktır. Birinin daha az karanlık olması onun da karanlık olduğunu değiştirmez. AKP işte bu karanlığı temsil ediyor, aydınlığı değil. Ahmet Ferhat Öksüz, toplumların körü-körüne bağlılıklarından bahsederken şunları söyler:

“Kafaları sloganlardan başka bir şey almazdı; her türlü ahmaklığa inanabilirlerdi, yeter ki parti tarafından söylensin. Bilinçleninceye kadar aslâ başkaldırmayacaklar, ama başkaldırmadıkça aslâ bilinçlenemezler. İşte onlar böyle büyük bir paradoksa hapsolmuşlardı. Ve onlar farklı olan hiçbir şeye tahammül etmeyeceklerdi. Çünkü farklı olan rahatsız ediciydi. Câhillik bir konfordu ve onlar öylece mutlulardı. Hattâ bunun için sizi linç bile edebilirlerdi.

Evet, geriye ne kalıyordu ki?. Koca bir hiç ve bitimsiz bir yalan. Kısaca bugün gördüğümüz şeyler aslında gördüğümüz gibi olmayabilir. Bizim görmemiz gereken şeyleri değil de görmememiz gereken, bir bakıma gereksiz bir-çok ayrıntı zihnimize doldurularak körleştiriliyoruz. Bu yapıldıktan sonra fehmetmeyi/düşünmeyi de aklınıza getiremiyorsunuz. Çünkü derin bir düşünmeyi gerçekleştirebilecek yegâne mefhum olan akıl, bitip-tükenmek bilmeyen yalanlar silsilesiyle kuşatma altına alınıyor. Ve sizler bu kuşatmayı ber-tarâf etmek ile uğraşırken diğer taraftan aslolan şeylerle irtibâtınız kesiliyor, onları es geçip gidiyorsunuz. Bir nevî zihniniz üzerinde büyük bir oyalama işlemi gerçekleştiriliyor ve bu oyalama işlemi sizi gerçeğin kendisinden mahrûm ediyor. Bu işlemin sonucunda sizler birer mankurt olup çıkıyorsunuz, kalabalığın seline kapılan bir çöp poşeti gibi sağa-sola savrulup duruyorsunuz.

Sonunda toplumlarda bilinç denen şey sıfırlanmış hâle geliyor. Toplumlar bu tür zihnî saldırıların sonunda bir nevî ‘zihinsel formattan’ geçiriliyorlar. Bu nedenle de kimse olan-biteni sorgulama gereksinimi duymaz hâle getiriliyor ve sonuç olarak orada her-şey tek-tip hâle geliyor, ‘farklı olan’ tehlike olarak algılanıyor ve bu karmaşıklık bu şekilde sürüp gidiyor”.

Türkiye’de toplum ikiye bölünmüş durumdadır. Fakat bu iki kesim, aynı nedenden yada kişiden dolayı bölünmüştür. Yâni yüce bir ideoloji, fikir ve inançtan kaynaklanan bir bölünme değildir bu. İki kesimden biri Erdoğan’ı aşırı severken, diğeri ona aşırı düşmandır. Yâni aynı nedenden dolayı bir bölünme yaşanmaktadır. Demokrasi zâten böyledir. “Körü-körüne bir sevgi ve nefret etme” vardır demokraside. İşin kötü yanı, körü-körüne olunca insanlar farklı bir “alternatif” de düşünememektedirler. Farklı alternatif “diğer partiler” değildir. Oy kullanmayarak oluşacak bir sinerji ile açığa çıkacak olan bir kitle ve İslâm’i yönetim-şeklidir. Bu alternatif, oy kullanmayan kitlenin farklı bir alternatifi yâni demokrasiden vazgeçilerek İslâm’i yönetimi dillendirmesidir. Gerçek anlamdaki îtiraz ancak bu şekilde olabilecektir. Yoksa ha Hassan Ali, ha Ali Hasan. Genel halk için değişen bir şey olmayacaktır. Evet, o alternatif, demokrasiye isyân ederek oy kullanmamaktır. İnsanların çoğunluğunu oyalayıp duran ve ezen Demokrasiye ve demokratiklere yapılacak en etkili îtirâz ve isyân, oy kullanmamakla olur.

Akıl blôke olmuşluktan kurtarıldığında görülecek olan şey, AKP’nin eğitimde, sağlıkta, sosyâl alanda, ahlâkta, âilede, ticâri alanda sınıfta kalmış; belki sâdece ulaştırma alanında olumlu gelişmeler olmuştur. Fakat bunun da toplumun büyük kesimine bir faydası yoktur. Arabası olmayanlar, uçağa binemeyenler, yolculuğa çıkmayanlar (daha doğrusu çıkamayanlar) için ulaşımda yapılan görece olumlu şeylerin bir faydası yoktur. Toplumun büyük kesimi, yine sabah işlerine giderken trafikte sıkış-tepiş yolculuk yapmaya devâm etmektedir.

“İnsanlardan kimi de vardır ki, Allah’tan başkalarını O’na denk tutar (eş koşar) onları Allah’ı sever gibi severler. Îman edenlerin ise Allah’a olan sevgisi daha kuvvetlidir” (Bakara165).

Körü-körüne sevgi ve düşmanlık, körü-körüne sevgi ve düşmanlık besleyenlerden başkasına zarar vermez.

Son pişmanlığın âyeti ise şudur:

“Ey Rabbimiz!. Doğrusu biz, efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize (lîderlerimize) itaat ettik de onlar bizi dalâlete (yanlış ve sapık yola) götürdüler. Ey Rabbimiz!. Onlara azâbın iki katını ver. Ve onları büyük bir lânet ile lânetle (rahmetinden uzaklaştır)” (Ahzab [Partiler Sûresi] 67).

Allah bizi şöyle uyarıyor:

“Ey îman edenler!. Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği (İslâm’ı) inkâr etmişken, (yâni vicdanlara hapsetmişken) onlara sevgi gösteriyorsunuz…” (Mümtehine 1).

AKP’nin değiştirmediği “gömlek” kalmadı ve toplum da üzerinde ne kadar elbise varsa değiştirdi ve başkalaştı. Şimdi de “son gömleği” (İslâmcılık) çıkartıyor ve tamâmen “muhâfazakâr demokrat” oluyorlar.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Mart 2017












Devamını Oku »

Aşırı Yüceltmecilik


“Onların sözleri seni üzmesin. Şüphesiz ‘izzet ve gücün’ tümü Allah’ındır. O, işitendir, bilendir” (Yûnus 65).

“Kim izzeti istiyorsa, artık bütün izzet Allah’ındır. Güzel söz O’na yükselir, sâlih amel de onu yükseltir. Kötülükleri tasarlayıp düzenleyenler ise; onlar için şiddetli bir azab vardır. Onların tasarladıkları ‘boşa çıkıp bozulur” (Fâtır 35).

Aşırı yüceltme, “birisini yada bir şeyi çok üstün görme ve üstün kabûl etme”nin bir sonucudur. Bir şey yada kişi bir kere “üstün” görülmeye ve yüceltilmeye başladığında, zamanla ona olmadık özellikler de yüklenerek ilahlaştırılmaya başlanır. Aslında bu, Gerçek Üstün Olan’a rağmen, başka birini yada şeyi üstün görmekten kaynaklanır. Bu sapma başladığında, neyin daha üstün olduğunun değerlendirmesi sağlıklı bir şekilde yapılamaz. Bu nedenle de üstün tutulan ve aşırı yüceltilen şeyler gerçekte çok da kıymetli şeyler değildir. Meselâ bir örnek olarak, Hz. Mûsâ ve Hârûn, İsrâiloğullarını büyük çabalarla ve mûcizevî bir şekilde Mısır’daki rezil durumlarından kurtarmış ve onları selâmete çıkarmış olmalarına; üstelik çok kolay bir şekilde elde edebildikleri yiyeceklere ulaşabilmelerine rağmen, Mısır’daki ezikliği ve orada bolca yetişen ve sürekli tükettikleri sarımsak-soğanı “men” ve “selva”ya üstün tutarak eski esâret hayâtlarını daha iyi görmüşlerdir. Üstelik bir boşluk ânında Samiri’nin yaptığı altın buzağıyı (inek değil), Allah’tan daha üstün tutarak aşırı yüceltmişler ve ona tapmaya da başlamışlardı. Demek ki aşırı yüceltmecilik, ezikliğin de bir sonucu oluyor. Eziklik ise, Allah’tan başkalarını üstün tutarak aşırı yüceltmeden kaynaklanıyor. Yâni eziklik ve aşırı yüceltmecilik birbirinin neden-sonucu oluyor. Bunun panzehiri ise, vahiy-merkezli bir bilgi-bilinç-direniştir. Demek ki, Allah’tan başkalarının karşısında “dik” duramayanlar, o kişileri aşırı yücelterek ilahlaştırmaya başlıyorlar ve şirke düşüyorlar.  

Şirk, bir “aşırı yüceltmecilik”tir. Allah’a koşulan şirk unsurları aslında hak-etmedikleri bir yüceltmeye tâbi tutularak “aşırı üstün” görülüyor ve en sonunda “en yüce ilah” konumuna kadar çıkarılabiliyor. İnsanlık târihi bunun örnekleriyle doludur ve hattâ insanlık târihi biraz da “aşırı yüceltmeciliğin” târihidir. Zâten tevhid-şirk çatışması, Tek Yüce Olan’ın Allah olduğunu kabûl edenlerle, Allah’tan başkalarını “yüce” kabûl edenlerin savaşıdır.

Allah’ın emrine rağmen bir şeyi çok değerli olarak kabûl edip de yüceltmenin ilk örneği Hz. Âdem kıssası ve “yasak ağaç”tır. Allah’ın; “sakın şu ağaca yaklaşmayın” emrine karşı şeytan, aşırı yücelttiği “yıkılmayacak mülk” (mülkü lâ yebla) ile Hz. Âdem ve Havvâ’yı kandırabilmiştir. Öyle ki bu durum Hz. Âdem ve Havvâ’nın cennetten çıkarılmasına neden olmuştur. Bu durum tüm zamanlarda da benzer şekilde devâm etmekte ve aşırı yüceltmecilik girdabına kapılan insanlar kitlesel olarak cennetten uzaklaşmaktadır. Zîrâ cennet yerine fâni olan Dünyâ’ya daha fazla değer verilmekte ve Dünyâ aşırı bir şekilde yüceltilmektedir.

Aşırı yüceltmeciliğin nedeni “Allah’ın hakkıyla takdir edilememesi”dir. Yüceliği Sonsuz Olan’dan başkalarında da bir yüceliğin olduğu zannı aşırı yüceltmeciliği ortaya çıkarıyor. Böyle olunca herkes bir şeyleri yada birlerini aşırı yüceltmeye başlıyor. Fakat şurası çok önemli ki; bu durum aslında aşırı yüceltilenin ilahlaştırılması demektir. Aşırı yüceltme, bir ilahlaştırmadır. Aşırı yüceltmeciler, aşırı yücelttiklerine olan bağlılıkları üzerinden bir onur ve izzet kazandıkları vehmine kapılıyorlar. Bunun nedeni; ne Allah’ı, ne de aşırı yücelttiklerini hakkıyla takdir edemediklerindendir:

“Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah güç sâhibidir, azizdir” (Hac 74).

“Onların sözleri seni üzmesin. Şüphesiz ‘izzet ve gücün’ tümü Allah’ındır. O, işitendir, bilendir” (Yûnus 65).

Aşırı yüceltmeyi varlıklar içinde sâdece insan yapıyor. Hiç-bir hayvan başka bir varlığı aşırı yüceltmez. Varlık içinde insana has olan aşırı yüceltmede, yüceltilenlerin içinde yok yoktur. Akla-hayâle gelmeyecek şeyler bile aşırı yüceltilebilmektedir. Erkek cinsel organından tutun da; ataları yüceltmek, kadını yüceltmek, her türlü hayvanı yüceltmek, bitkiler, ağaçlar, dağlar-taşlar, Güneş-Ay-yıldızlar, soyut ve hayâli varlıklar vs. aşırı yüceltmeye tâbi tutulmuş ve ilah olarak kabûl edilip tapılmıştır. En çok da insanlar aşırı yüceltilerek ilahlaştırılmıştır. Bir kahramân, savaşçı-asker, siyâsetçi, lîder, bilge, zenginler (Kârun örneği), hükümdarlar ve -güyâ iyi yaptıklarını düşünerek- peygamberler aşırı yüceltilerek ilahlaştırılmıştır. Hele ki peygamberler.. bir türlü normâl bir insan olarak kabûl edilememiş ve aşırı yüceltmeye uğramıştır-uğramaktadır. Özellikle bu konuda zıvanadan çıkılmıştır. Bir kişiyi öz varlığından (kul) soyutlamak zulmün en büyüklerinden olsa gerek. Tüm peygamberlerden, yapamayacakları ve olmayacak bir-çok şeyler istemişlerdir. Böylelikle onu üstün bir varlık olduğuna iknâ olacaklar:

“Dediler ki: ‘Bize yerden pınarlar fışkırtmadıkça sana kesinlikle inanmayız. Yada sana âit hurmalıklardan ve üzümlerden bir bahçe olup aralarından şarıl-şarıl akan ırmaklar fışkırtmalısın. Veyâ öne sürdüğün gibi, gökyüzünü üstümüze parça-parça düşürmeli yada Allah’ı ve melekleri karşımıza (şâhid olarak) getirmelisin. Yahut altından bir evin olmalı veya gökyüzüne yükselmelisin. Üzerimize bizim okuyabileceğimiz bir kitap indirinceye kadar senin yükselişine de inanmayız. De ki: ‘Rabbimi yüceltirim; ben, elçi olan bir beşerden başkası mıyım?” (İsrâ 90-93).

Görüldüğü gibi; kendisine vahyedilmekten başka bir ayrıcalığı olmayan bir insanı aşırı yüceltmeden itaat edemiyorlar. Buna neden olan tabi ki de nefsleridir. Yoksa itaati isteyen kişi çok güçlü yada zengin biri olsa ona itaat etmekte zorlanmazlar:

“Nûh dedi ki: Rabbim Onlar bana karşı çıktılar. Onlar öyle birilerinin peşine takıldılar ki mal ve çocukları aldanıştan başka bir şeylerini artırmadı, üstelik (senin yoluna) tuzak üstüne tuzak kurdular ve dediler ki: Tanrılarınızı sakın ola terk edeyim demeyin, ne Vedd ve Süva’ı, ne Yeğus ve Ye’uk’u ve ne de Nesr’i terk etmeyin” (Nûh 21-23).

Âyette isimleri zikredilen putların aslında bir aşırı yüceltmecilik yapılarak nasıl da ilahlaştırıldığının örneği bir yazıda şu şekilde gösterilir:

“Vedd, Süva, Yeğus, Ye’uk ve Nesr… bunlar birer put ismi. Hz. Nûh’un gönderildiği toplum bunlara tapıyor. Rivâyetlerden öyle anlaşılıyor ki, biçim ve muhtevâ değiştirerek de olsa, bu putların isimleri bir kült olarak nesilden-nesile taşınmış. Bâzıları değişerek de olsa Hz.Peygamber zamânına kadar varlıklarını sürdürmüşler. Şimdi bu putların geçmişte ve âyetin indiği çağda hangi kabîlenin totemi olduğunu, aslının neye dayandığını dile getiren bir Buhâri rivâyetine bakalım. İbn Abbas bu âyetin yorumunda diyor ki:

‘Önceleri Nûh kavmine âit olan bu putlar, sonradan Arapların putları hâline geldi. Vedd, Kelb kabîlesinin Demetu’l Cendel’deki putuydu. Suva Huzeyl’in putuydu. Yeğus önce Murad kabîlesinin putuydu, daha sonra Sebe ile birlikte Cevf’te yer alan Beni Gatif’in putu oldu. Ye’uk Hemedan’ın putuydu. Nesr’e gelince o da Zi’l Kela soyundan gelen Hımyerlilerin putuydu. Bunlar Nûh kavmine mensup sâlih insanların isimleriydi. Onlar öldükleri zaman, şeytan onların toplumuna onların hayattayken oturdukları mekânları kutsal adak-yeri edinmelerini öğütledi. Her birinin adını o kutsal-adak yerlerine verdiler. (Önceleri) bunu yapıyorlardı, fakat tapınılmıyordu. Tâ ki o nesiller de geçip gitti, makamlar hakkındaki gerçek bilgi unutuldu. Onlara (sonraki nesiller tarafından) ibâdet edilmeye başlandı’ (Buhâri, Tefsir 398)”.

Hiçbir peygamber kendisini aşırı yüceltmediği gibi, kendisinin aşırı yüceltilmesini ve aşırı bir şekilde yüceltenleri de kabûl etmemiştir:

“Allah: ‘Ey Meryem-oğlu Îsâ, insanlara, “beni ve anneni, Allah’ı bırakarak iki ilah edinin” diye sen mi söyledin?’ dediğinde: ‘Seni tenzih ederim, hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Eğer bunu söyledimse mutlakâ sen onu bilmişsindir. Sen bende olanı bilirsin, ama ben Sen’de olanı bilmem. Gerçekten, görünmeyenleri (gaybleri) bilen Sen’sin Sen” (Mâide 116).

Peygamberimiz de aşırı yüceltmenin önünü, kesin bir dille engellemiş ve şöyle demiştir:

“Beni Mûsâ’ya üstün tutmayınız”. (Buhâri, Husumat, 1; Müslim Fedâil, 160). “Peygamberler arasında ayırım yapmayınız”. “Hiç kimse Yûnus b. Metta’dan hayırlıyım demesin”.

Bir aşırı yüceltme örneği de; Peygamberimizin iki kızıyla da evlenen Hz. Osman’a verilen “zi-n nûreyn” (iki nûr sâhibi) lâkâbıdır. Hâlbuki Peygamberimizin kızlarından ve Hz. Osman’ın hanımlarından Rukiye, daha önce Ebu Leheb’in oğlu olan Utbe ile; diğer hanımı Ümmü Gülsüm ise Ebu Leheb’in diğer oğlu olan Uteybe ile evliydi, (yada “nikâhlıydı” diyelim de birileri rahatsız olmasın). Şimdi; Hz. Osman, Peygamberimizin iki kızıyla da evlendiği için “zi-n nûreyn” yâni “iki nûr sâhibi” oluyorsa; Ebu Leheb’in oğulları olan Utbe ve Uteybe de, Peygamberimizin iki kızından birer tânesiyle evlendiği için “zi-n nûr” yâni “birer nûr sâhibi” mi oluyor?. Aşırı yücelmecilikte saçmalık, aşırı yüceltmeciliğin hemen yanı-başındadır.

Hâlâ kendilerini kurtaracağını zannederek Mehdi-Mesih bekleyenler vardır ve aslında böyle biri ortaya çıksa ve ben Mehdi yada Mesih’im dese, birileri onu hemen üstün insan olarak kabûl edecek ve aşırı yüceltmeye tâbi tutacaklardır. Zor dönemlerde daha da çok açığa çıkan bu beklemenin bir yarârı da olmaz. Gerçekten de karizmatik, bilgili, ferâsetli, dirâyetli insanlara ihtiyâcımız vardır ama böyle kişiler pasif beklentilerle değil, bir bilgi-bilinç ve amel-eylem hâlindeki toplumun içinden çıkar. Fakat tabi bunun ağır bedelleri de olabileceğinden, bu bedelleri ödemeyi göze alamayanlar, yanlış kişileri “kurtarıcı” zannederek ve onları aşırı yücelterek çok yanlış ve sapık yollara girerler:

“Onlar, mü’minleri bırakıp kâfirleri dostlar (veliler) edinirler. ‘Kuvvet ve onuru (izzeti)’ onların yanında mı arıyorlar?. Şüphesiz, ‘bütün kuvvet ve onur’ Allah’ındır” (Nîsâ 139).

Çok güçlü olduğu zannedilen ülkeler de aşırı yüceltiliyor ve onların güdümüne ve yönlendirmesine girilerek şirke düşülüyor. Bu yüceltme şekli günümüz aşırı yüceltme örneklerinin başında geliyor. Koca-koca devletler bile bu yüceltmeyi yapıyorlar ve Allah’tan daha çok onlardan korkuyorlar ve çekiniyorlar. Oysa ne ABD, ne Rusya ne de kısaca BM’nin dâimi 5 üyesi aşırı yüceltilmelidir. Yüce olan sâdece Allah’tır ve ancak inananlar (mü’minler) üstündürler. Târihen de sâbittir ki, nice az sayıdaki îmanlı topluluklar, nice güçlü(!) olanları alaşağı etmiştir. Maddî çoğunluktan ziyâde, inanç ve direnç daha önemlidir. Peygamberimiz zamânında başlayan fütuhat hareketleri, çok da uzun olmayan bir süre içinde Dünyâ’nın iki süper gücünden birini çökertmiş, diğerini de çökme noktasına getirebilmişti. Zîrâ, sâdece Gerçek Yüce Olan’dan korkup sakınmışlardır ve bu nedenle de Allah’ın yardımı üzerlerinde olmuştur. Hiç-bir devlet, silah, para vs. değil, Âlemlerin Rabbi olan Allah’tır yüce olan. Kudret O’nun elindedir ve O kimin tarafında olursa gâlip olan da onlar olacaktır.

Bâtınilikte de çok aşırı yüceltme örnekleri vardır. Bâtınilere göre yeryüzünde dâima Muhammed b. İsmâil neslinden gelen gizli veya açık bir imam vardır. Bu imam öyle bir imamdır ki ondan kötülük gelmez ve o bütün bâtınilerin reisidir. İmam, ilâhi kudretlerle mücehhezdir. Onun emriyle, “mevcut olmayan şey” vâr olur. İmkânsız olan şey zarûri olur. O semavâtın merkezidir, arzın kutbudur. O hakîkatin kendisidir, olgunluğun tamâmıdır. O birdir. Onu hakîki zâtiyle herkes tanıyamaz. Öyle bir duruma gelinir ki, birilerine göre o mâsum imam zamânın kutbudur, imamıdır, gavsıdır, peygamberidir ve hattâ -hâşâ- Allah’tır.

Tasavvuftaki aşırı yüceltme şekli ise zıvanadan çıkmanın dibidir. Tasavvuf sapıkları kendilerini yada bağlı oldukları şeyhlerini-efendilerini öyle bir yüceltirler ve öyle makamlara yükseltirler ki, bahsettikleri o makamda aslında Allah’tan başkası bulun(a)maz. Güyâ aşırı yücelttikleri (daha doğrusu taptıkları) kişiler, kâinâtı yaratmıştır, tüm rızıkların sâhibidir, kâinâtı o ayakta tutar, her zerre onun merkezinde döner, o bir şeye “ol” derse oluverir vs. gibi sapıklıkta zirve yapan sözler ederler. Hâlbuki bu kişiler icâbında altlarına kaçıran yâni büyük-küçük abdestlerini bile tutamayan zavallı fânilerden başkası değildirler. Fakat şeytan onların kâlplerine nüfûz etmiştir ve şeytan onlara ne fısıldarsa onu tekrarlamaktadırlar.

Şeytanın ve tâğutların etkisiyle yapılan çeşitli aşırı yüceltme örneklerinin tamâmı saçmadır, boştur, aslı-astarı yoktur, zırvalıktır, sapıklıktır, şirktir, küfürdür. Allah’tan başka “üstün ve yüce olan” yoktur. Tüm yüceltilenler, Allah’a muhtaç zavallı fânilerden başkaları değildir.

Herkes birilerini yada bir şeyleri aşırı yüceltiyor. Tüm bunlar Gerçek Yüce Olan’ın hakkıyla takdir edilememesinin bir sonucudur:

“Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Oysa kıyâmet günü yer, bütünüyle O’nun avucu (kabzası)ndadır; gökler de sağ eliyle dürülüp-bükülmüştür. O, şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir” (Zümer 67).

En büyük felâket, ebedî cehenneme müstahak olmaktır. Cehennem, aşırı yüceltenler ve yüceltilmeyi sevenler ile dolacaktır. Allah’tan başkalarını aşırı yüceltenler cehennemin ebedî kafirleri olurlarken; Allah’tan başkasını yüce (yâni ilah) görmeyenler ve hayatlarını bu uğurda sarf edenler ise ebedî cennetlerle sevineceklerdir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Mart 2017









Devamını Oku »

8 Mart 2017 Çarşamba

Ecel



“Her nefis ölümü tadıcıdır; sonra bize döndürüleceksiniz” (Ankebût 57).

“De ki: ‘Allah’ın dilemesi dışında, kendim için zarardan ve yarardan (hiç-bir şeye) mâlik değilim. Her ümmetin bir eceli vardır. Onların ecelleri gelince, artık ne bir saat ertelenebilirler, ne öne alınabilirler” (Yûnus 49).

Ecel, lûgatta: “Her mahlûkun ve canlının Allah tarafından takdir edilen ölüm vakti. Âhirete göç etmek. İleride olacağı şüphesiz olan. Allah’ın takdir ettiği ömür” anlamlarına gelir.

İnsanların, hayvanların, bitkilerin, dağın, taşın, toplumların, Dünyâ’nın, yıldızların galaksilerin ve nihâyet tüm kâinâtın bir eceli vardır. Ecelin bilgisi sâdece Allah’a âittir. O ecel ânını sâdece Allah bilir. Tedbir, “mutlak ecel”i geciktir(e)mez, fakat ecele kadar olan süreyi kazâsız-belâsız ve daha kaliteli yaşamayı sağlar. Tedbir, ecelin farklı bir yönünde geçerli ve yararlı olabilir. Gerçi bu konu biraz da kaderle ilgili olduğundan ve gerçek anlamda biz “olacakları” bilemeyeceğimizden dolayı bu konuda yapacağımız şey, Allah’ın  önerdiği tarzda yaşamaktır. Bu bağlamda bir yazıda ecel için şunlar söylenir:

“Ecel; ömrün sonu, ölüm için takdir edilen (yazılan) zaman. Dünyâ hayâtının bittiği vakit. Her canlının Allah-ü Teâlâ tarafından takdir olunmuş bir eceli vardır. Herkes, eceli gelince ölür. Ecel, İslâm dîninde iki kısım olarak bildirilmiştir. Bunlardan birine “ecel-i müsemmâ”, diğerine “ecel-i kazâ” denilmiştir.

Ecel-i müsemmâ: Bu ecel, hiç değişmez. Herkesin bir ecel-i müsemmâsı vardır ve ecel hâzır olduğu vakit, bir an bile gecikmez ve vaktinden önce gelmez. Canlı, takdir edilen o anda ölümü tadar. Bu ecelden kaçmak, kurtulmak mümkün değildir. Bu bakımdan, meselâ harplerden kaçanlar ölümden kaçtıkları için değil, ecelleri henüz gelmediği için kurtulmuşlardır. Aynı şekilde tâun (vebâ) gibi bulaşıcı hastalık bulunan yerlerden uzaklaşanlar da henüz ecelleri gelmediği için yaşamaya devâm ederler. Buralardan kaçmayıp sabredenlerden ölenler ise ecelleri geldiği için ölmüşler, yaşamaya devâm edenler de ecelleri gelmediği için ölmemişlerdir. Afrika’da açlıktan ölenler, ecelleri geldiği için ölmüşlerdir. Trafik kazâları gibi, onların da ölüm sebebi açlık olmuştur. Onlara yardımcı olmak çok iyidir ve sevaptır. İntihâr eden, başkası tarafından öldürülen veya kazâ netîcesinde ölen kimseler için halk arasında “Eceli ile ölmedi!” denilmesi yanlıştır. Çok tehlikeli hallerden sağ-sâlim kurtulanların yanında ufacık ve değersiz görünen sebeplerle ölüp gidenler düşünülürse ecel-i müsemmâ’nın anlaşılması kolaylaşabilir. O hâlde, ecel vakti Allah-ü Teâlâ’nın takdiri iledir. Bu konuda çok meşhûr olmuş bir beyt şöyledir: Ecel geldi cihâne, baş ağrısı bahâne.

Ecel-i kazâ: Bir sebebe bağlı olarak değiştirilmesi takdir edilmiş eceldir. Bir kimse, Allah-ü Teâlâ’nın beğendiği iyi işi yapar, yâhut sadaka verir, hac ederse, ömrü 60 sene; bunları yapmazsa 40 sene diye takdir edilmesidir. Allah-ü Teâlâ’nın beğendiği iyi işler, kabûl olan duâlar, takdir edilen kazânın değişmesine, yâni artmasına sebep olur. Bu husus Peygamberimizin(sallallahu aleyhi ve sellem) hadîs-i şerîflerde bildirilmiştir:

“Kader, tedbir ile sakınmakla değişmez. Fakat kabûl olan duâ, o belâ gelirken korur”. “Kazâ-i muallâkı hiç-bir şey değiştirmez. Yalnız duâ değiştirir. Yalnız ihsân, iyilik artırır”. “Sadaka ömrü uzatır” hadîs-i şerîfleri bunun delîlidir”.

“Sizi çamurdan yaratan, sonra bir ecel belirleyen O’dur. Adı konulmuş ecel, O’nun katındadır. Sonra siz (yine) kuşkuya kapılıyorsunuz” (En-âm 2).

Allah’ın belirlediği ecel rast-gele olmaz. Meselâ tek-yumurta ikizi iki insan düşünelim. Bunların ikisi de aynı anne-babadan olmuşlar ve aynı evde aynı gıdalarla ve korumayla büyümüşlerdir. Netîcede fiziki yapıları aynı yada benzer özelliktedir. O hâlde aynı yada benzer yaşlarda ecellerinin gelmesi gerekir doğal durumda. Fakat -bir kaza sonucu- değilse ikizlerin aynı-anda doğal ölümle öldükleri herhâlde vâki değildir. Fakat, ikizlerden birinin fizîki yapısı diğerine göre -Allah’ın bir takdiri olarak- diğerine oranla çok az bir miktar daha kötüyse, bu durum ileride, fizîki yapısında “o küçük sorun” olmayan kişi meselâ 80 yaşında ölüyorsa, diğerinin 78 yaşında ölmesine neden olabilir. Yada fizîki yapısındaki küçük bir farktan dolayı oluşan bir dürtü onu diğerine göre bir miktar daha yanlış bir yola sevk etmiş ise eceli yine değişebilir. Yoksa ecel, -Allâhuâlem- “şu kişi şu kadar, diğeri ise şu kadar yaşasın” diye belirlenmiş bir süre değildir. Allah sünnetullaha göre iş yaptığından, eceli de bâzı fizîki-rûhi yapılardaki ufak farklara göre yapmaktadır.

Allah’tan habersiz ölünemez. Kayıt-dışı bir doğu olmadığı gibi, kayıt-dışı bir ölüm de olamaz. Zîra yaşatan da öldüren de Allah’tır:

“Allah’ın izni olmaksızın hiç-bir nefis için ölmek yoktur. O, süresi belirtilmiş bir yazıdır. Kim Dünyâ’nın yarârını (sevâbını) isterse ona ondan veririz, kim âhiret sevâbını isterse ona da ondan veririz. Biz şükredenleri pek yakında ödüllendireceğiz” (Âl-i İmran 145).

Her ümmetin de bir eceli vardır. Şimdiye kadar, ne oranda güçlü olursa-olsun, eceli gelip de ölmeyen yâni yıkılmayan bir devlet ve toplum olmamıştır. Zîrâ Allah’tan başka bâki olan ve bâki kalacak olan yoktur. Günümüzde de, her ne kadar insanların çoğuna göre “yıkılmayacak” zannedilen devletler, ideolojiler, sistemler, güçler ve sağlam yapılar var zannedilse de, bunlar ecelin önünde çer-çöp gibi kalmaya mahkûmdur. Ecelin karşısında herhangi bir direnç gösterebilmeleri söz-konusu bile değildir. Bir-an dâhi vakitlerini uzatamazlar:

“Her ümmet için bir ecel vardır. Onların ecelleri gelince, ne bir saat ertelenebilirler ne de öne alınabilirler (tam zamânında çökerler)” (A’raf 34).

“Hiç-bir ümmet, kendi ecelini ne öne alabilir, ne de onlar ertelenebilirler” (Hicr 5).

Allah, merhâmetinden dolayı insanların yanlışlarına hemen karşılık vermez. Yapılan yanlışlara tövbe için mühlet vermeyip de hemen karşılık verdiğinde uzun bir ecelden söz edilemeyeceği şu şekilde söylenir:

“Eğer Allah, onların hayra ulaşmak için çarçabuk davrandıkları gibi, insanlara şerri de çabuklaştırsaydı, mutlakâ ecellerine hüküm verilirdi. İşte bize kavuşmayı ummayanları biz böylece taşkınlıkları içinde şaşkınca dolaşır bir durumda bırakırız” (Yûnus 11).

“Eğer Allah, kazandıkları dolayısıyla insanları (azab ile) yakalayacak olsaydı, (yerin) sırtı üzerinde hiç-bir canlıyı bırakmazdı, ancak onları, adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman, artık şüphesiz Allah kendi kullarını görendir” (Fâtır 45).

Aslında üzerimizde her gün bir “ecel provası” yapılmaktadır. Uyku “ölümün kardeşi” olduğu için, uykuya dalmak bir çeşit eceldir ve mutlak ecelin gelip-gelmediği uyanıp-uyanmamaya bağlıdır:

“Allah, ölecekleri zaman canlarını alır; ölmeyeni de uykusunda (bir tür ölüme sokar). Böylece, kendisi hakkında ölüm karârı verilmiş olanı(n rûhunu) tutar, öbürüsünü ise adı konulmuş bir ecele kadar salıverir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten âyetler vardır” (Zümer 42).

Sanki hiç ölmeyecekmiş ve yok olmayacakmış gibi duran koca dağlar, denizler, Güneş, Ay ve yıldızların bile eceli vardır. Ecelleri geldiğinde onlar da ölüp gideceklerdir:

“Gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Geceyi gündüzün üstüne sarıp-örtüyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıp-örtüyor. Güneş’e ve Ay’a boyun eğdirdi. Her biri adı konulmuş bir ecele (süreye) kadar akıp gitmektedir. Haberin olsun; üstün ve güçlü olan, bağışlayan O’dur” (Zümer 5).

“Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları ancak hak ve adı konulmuş bir ecel (belli bir süre) olarak yarattık. İnkâr edenler, uyarıldıkları şeyden yüz çeviren(kimseler)dir” (Ahkâf 3).

Yukarıda bahsedilen “ecel-i kaza”ya göre, Allah’ın istediği gibi davrandığımızda ve yaşadığımızda, mutlak olmayan ecelimiz (adı konulmuş ecel) ertelenecektir. Yâni Allah’ın istediği gibi yaşamak, normâl ecelimize kadar yaşamımızı sağlayacaktır:

“Allah’a kulluk edin, O’ndan korkun ve bana itaat edin. Ki günahlarınızı bağışlasın ve sizi adı konulmuş bir ecele kadar ertelesin. Elbette Allah’ın eceli geldiği zaman, o ertelenmez. Bir bilmiş olsaydınız” (Nûh 3-4).

Seneca: “Uzun değil, yettiği kadar yaşamağa çalışmalıyızdır. Uzun zaman yaşamak için kaderin lütfuna bağlıyız; yettiği kadar yaşamak ise bizim elimizde” der.

Ecel, bir şey için Allah’ın, sâdece kendisinin bileceği belirlenmiş süredir:

“Biz gökleri, yeri ve o ikisi arasında olanları ecel-i müsemmâsı olan gerçek varlıklar olarak yaratmışızdır” (Ahkâf 3).

İnsanlar için de şöyle denir:

“Sizi çamurdan (tin) yaratan, sonra bir ecel belirleyen O’dur. Adı konulmuş ecel (ecel-i müsemmâ), O’nun katındadır. Sonra siz (yine) kuşkuya kapılıyorsunuz” (En’âm 2).

Bir yazıda ecel hakkında şunlar söylenir:

“Göklerin ve yerin tek bir eceli olduğu hâlde insan için iki ecelden bahsedilmesi önemlidir. Bunlardan biri, diğer varlıklarda da olan ecel-i müsemmâ olduğuna göre, diğeri tabiî ecel olabilir. Tabiî ecel, vücûdun dayanma süresidir. Süre bitince insan, dalında kuruyan çiçek gibi olur. Tabipler ömür biçerken ona bakarlar. Ecel-i müsemmâ ise kişinin yaşayacağı süredir. Bu süre sonunda insan, dalından koparılmış çiçek gibi ölür. Tabii eceli 100 sene olanın ecel-i müsemmâsı 60 sene olabilir. Bu süreyi yalnız Allah bilir”.

“Azab konusunda senden acele (davranmanı) istiyorlar. Eğer “adı konulmuş bir ecel” (tâyin edilmiş bir vakit) olmasaydı, herhâlde onlara azab gelmiş olurdu. Fakat kendileri şuurunda olmadan, onlara kuşkusuz apansız geliverecektir” (Zâriyât 53).

Kişinin doğal-tabî eceli 80 seneye uygun olmuş olduğu hâlde bir kazâ-belâ yada hastalık, zamânını sâdece Allah’ın bilebileceği “adı konulmuş ecel” olan ecel-i müsemmâyı 60 seneye indirebilir. Kişinin yaşamı yada hastalığın seyri bunu değiştirebilir ama bu zamânın vaktini Allah’tan başka hiç kimse bilemez. Tövbe de, toplumların ecelini geciktirir. Fakat o ecel mutlakâ gelir. Doğal olarak yada normâlde mesela 100 yıl olan süre, yanlış davranışlarla ve zulümle 70-80 yıla inebilir yada doğru davranışla normâl süresi olan 100 yıla tamamlanabilir.

Birini öldürmek, öldüren kişinin öldürülenin ecelini çabuklaştırması demek değildir. Yaşatan ve öldüren Allah’tır. Fakat ölüm bir son değildir ve bu nedenle de ecel bir “ölümü tatma” durumudur. Bir de, insanın toplumsal bir varlık olduğunu unutmamak gerekir. İnsanın başına gelen kötü şeyler yine insanların yaptıkları nedeniyledir. Toplumun yanlışlarından yada hatâlarından kaynaklanan ölümler, normâl-tabî eceli kısaltır.

Ecel, “mutlak ecel” değildir. Eğer her-şeyin mutlak anlamda yok olacağı bir zaman varsa, bunun nasıllığını ve zamânını sâdece Allah bilir. Fakat Dünyâ’daki ölümle beliren ecel, mutlak bir ecel de değildir. Zâten Allah da kendi yolunda ölenlerin (şehit) ölmediğini ve rızıklanıp durduğunu söyler:

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ‘ölüler’ saymayın. Hayır, onlar, Rableri katında diridirler, rızıklanmaktadırlar. Allah’ın kendi fazlından onlara verdikleriyle sevinç içindedirler. Onlara arkalarından henüz ulaşmayanlara müjdelemeyi isterler ki onlara hiç-bir korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır” (Âl-i İmran 169-170).

Şehitler ölmez ve ebedî olarak diridirler. Bu nedenle ölüm yâni ecel “tadılan” bir şeydir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Mart 2017




Devamını Oku »

Modern Öjenizm



“Kör olana güçlük (sorumluluk) yoktur, topal olana güçlük yoktur, hasta olana da güçlük yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederse, (Allah) onu, altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Kim sırt çevirirse, onu acı bir azab ile azablandırır” (Fetih 17).

Öjenizm: “Olumsuz karakteri, pasif yada aktif yöntemlerle yok etmeye dayalı bilimsel ırkçılık” olarak tanımlanır. Öjenik kelimesi ise, ilk kurucularından Sir Francis Galton’un “iyi tür” anlamında eski Yunancadan ürettiği bir kelimedir.

“Öjenik, ilk kullanımı “doğumların devlet tarafından kontrôl edilmesi” düşüncesini ilk ortaya atan ünlü Yunan filozofu Eflatun’a kadar gitse de, modern anlamıyla ilk olarak Sir Francis Galton tarafından ortaya atılmış, sağlıksız ceninleri ayırıp, sağlıklı ceninler yetiştirmenin yollarını arayan, bilimselliği tartışmalı bir toplumsal akım veyâ toplumsal felsefedir. 20. yüzyılın ilk yarısında çok sayıda taraftar toplayan öjeni teorisi, sakat ve hasta insanların ayıklanması ve sağlıklı bireylerin çoğaltılması yoluyla bir insan ırkının “ıslah edilmesi” anlamına geliyordu. Öjeni teorisine göre, nasıl sağlıklı hayvanlar birbirleriyle çiftleştirilerek iyi hayvan cinsleri oluşturuluyorsa, bir insan ırkı da benzer şekilde ıslah edilebilirdi.

Öjenik Uygarlık, yeryüzünde kendiliğinden sürmekte olan organik yaşamı doğal seyrinden kopararak, önceden belirlenen ihtiyaçlar doğrultusunda yeniden oluşturma çabası olarak ifâde edilebilir. Doğal olana antipatiyle yaklaşan Öjenik Uygarlık anlayışı, biyo-teknolojinin insana ve tüm diğer canlı organizmalara yoğun olarak uygulanmasını savunmaktadır” (Vikipedi).

Bilindiği gibi, Evrim Teorisi, “güçsüzlerin yok olarak güçlülerin yaşamasının devâm etmesi ve zamanla daha üstün bir varlığa dönüşmesi” fikrini esas alır ki, bu düşünce öjeninin ta kendisidir. Doğada hiç-bir zaman bir “evrim” yaşanmadığı ve insan dâhil her-şeyin ilk orijinâli en uygun şekliyle “yaratıldığı” için bir öjeniden de bahsedilemez. “Hüdai Çakmak, öjenizm hakkında şunları söyler:

“Öjenizmi şöyle târif edebiliriz: Öjenizm, toplumlarda sağlıklı öğelerinin çoğaltılması, sağlıksız öğelerin elenip azaltılması, böylelikle insan soyunun geliştirilmesini amaçlayan bir teori ve bu teorinin eyleme geçmiş hâlidir. Eski Yunanlılardan Sparta’lıların yeni doğan çocukları gelişkin-zayıf diye ayırdıkları, gelişkin zannedilenlerin yaşamasına izin verdikleri, diğerlerini öldürdükleri bilinmektedir.

Eski Yunanlılardan sonra unutulmaya yüz tutan öjenist görüşü Charles Darwin’in Evrim Teorisi’yle tekrar gündeme getirip canlandırdığı görülür. Charles Darwin ortaya koyduğu Evrim Teorisi’yle canlıların ‘doğal seleksiyon’ adını verdiği bir mekanizmayla, güçlü canlıların güçsüzleri yaşam sahnesinden sildiği, bu yolla daha güçlü canlıların ortaya çıktığı, bunun da evrimleşmeye neden olduğunu varsaydığından öjenik kavramının daha güçlü bir şekilde bir-kez daha ortaya atılmasına ve uygulamaya konulmasına neden olmuştur diyebilmekteyiz”.

Modern tıpta öjeni; çeşitli tahlil ve tetkiklerle anne karnındaki cenini -güyâ- bir ârıza gördüğünde kürtaj ile alarak bebeği öldürebilmesi yâni öjeni uygulamasıdır. Oysa hâmilelik sürecinin tamâmında ve sonunda ne olacağını hiç kimse bilemez. Mongol Bebek Taraması denilen tarama aslında yanıltıcıdır ve en ufak bir şüphede cenin alınabilmektedir. Hâlbuki en iyi ve hassas tarama yöntemleriyle tarama yapılmış ve en ufak bir bulgu bulunamamış olsa bile çocuk yine de “mongol” doğabiliyor.

Modern tıp “modern öjenizm”in mümessilliğini yapıyor. Modern tıbbın öjenisi, modern kimyâsal ilaçlar ile ve diğer ürünlerle bir-anda yok etmeye değil, “aşama-aşama yok etme”ye dayanıyor ve böylece bu aşamada şeytanın fısıltılarıyla ve küresel tâğutların uygulamalarıyla ortaya çıkan ilaçlar ve ürünler, birilerini aşırı bir şekilde zengin ederken, “tıbbî öjeni”ye mâruz kalanları yavaş-yavaş öldürüyor. Öjenizm netîcede her anlamda belli seviyenin aşağısında olanları yavaş-yavaş yok etmenin yada süründürmenin adıdır.

GDO’lu ürünlerle fakirlere “aşamalı öjenizm” uygulanıyor. GDO’lu ürünler insanları bir-anda öldürmese de tam anlamıyla da yaşatmıyor. İnsânî özelliklerini blôke ediyor. “İnsan yediğidir” sözü bağlamında insanlar yedikleri şeyler yüzünden bir türlü “insan” gibi olamıyor. Bilinçler, GDO’lu beslenmeyle uygulanan bir çeşit öjenizm ile blôke ediliyor ve insanlar pasifleştiriliyor. Bu, zihinlerin öjeniye tâbi tutulmasıdır. Böylece garibanın çocuğu da “gariban” olarak kalmaya devâm ediyor.

GDO’lu ürünleri, “insanları açlıktan kurtaran bir yöntem” olarak önen sürenler, GDO’lu ürünlerin aslında bir sömürü aracı olduğunu gizliyorlar. Zîrâ GDO’lu ürünlerin besin değeri ifsâd edildiği için gerçek anlamda doyurmuyor ve eskiden tek bir doğal ekmekle “gerçek anlamda” doyabilen insanlar, GDO’lu ürünlerle 3 ekmek yese de gerçek bir doyuma ulaşamıyor ve üstelik tek ekmeği daha kolay satın alabilirken yada elde edebilirken, üç ekmeği satın alamıyor ve bu nedenle de açlık ve açlığa bağlı sebeplerden dolayı hayâtını kaybedenlerin sayısı artıyor. Açlıktan-susuzluktan ölen insanlar “siyâsi ve ekonomik öjeni” kurbânıdırlar.

Öjenizmi uygulayanlar bu sûretle bol kazançlar elde ederler ve bu kazanımlar için insanları çok kolay fedâ edebilirler. Sapık evrim ve öjeni inançları onlara bunu yaptırabilir. Çünkü modern öjenistler, kendilerini 1. sınıf, diğer insanları ise 2. 3. sınıf insanlar olarak kabûl ettiklerinden ve hattâ “insan” bile saymadıklarından dolayı onlara her türlü sömürüyü, zulmü yapabilirler ve onları çok kolay öldürebilirler. Üstelik öjeni düşüncesine göre yaptıklarını meşrû da görürler. Çünkü Darwinizm’e göre kendileri evrimlerini tamamlamış ve “tam insan” olmuşlar; diğerleri ise evrimini tamamlamamış ve tamamlayamayan yaratıklardır. Onlara göre evrimini kim tamamladıysa dünyevî olana onun daha fazla ihtiyâcı ve hakkı vardır ve bu nedenle de Dünyâ’nın nîmetlerinden ve olanaklarından en fazla “evrimini tamamlamış(!)” olanlar yararlanmalıdır. Yine bu nedenle Dünyâ’nın nîmetleri ve olanakları da sınırlı olduğu için diğerleriyle paylaşılmamalıdır. İşte bu nedenle insanları içleri sızlamadan yok edebiliyorlar yada baskı altında tutabiliyorlar.

Öjeni fikri, Darwinizm’in doğal bir sonucu olarak ortaya çıktı. Nitekim öjeni kavramını savunan yayınlarda bu gerçek özellikle vurgulanıyor ve “Öjeni, insanın kendi evrimini kendisinin yönlendirmesidir” deniyor.

Modern insan, güyâ çok sevdiği ve koruduğu hayvanlara da kısırlaştırarak öjeni uygulamaktadır. Böylece hayvanın doğal varlığına müdâhalede bulunmaktadır. Yine “doğum kontrôlü” de bir çeşit öjenidir. İnsanların doğal üreme yollarını engelleyerek normâl ve doğal olana saldırmaktadırlar. Bu durum bir zulümdür. Zâten modernizm ve inançsızlık, bir “zulüm uygarlığı”dır. Modernizm; insanı, ekini, hayvanı ve doğayı, doğal ve normâl hâlinden çıkarıp ifsâd etmiştir-etmektedir. Kur’ân’da bu, şu şekilde söylenir:

 “O, iş-başına geçti mi (yada sırtını çevirip gitti mi) yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helâk etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez” (Bakara 205).

Adolf Jost, 1895’de yayımladığı Das Recht auf den Tod (Ölme Hakkı) isimli kitabında istenmeyen insanları tıbbî olarak öldürmeye çağırıyordu. Jost, “sosyâl organizmanın sağlığı için devletin bireyleri öldürme sorumluluğunu alması gerektiğini” iddiâ ediyordu. Adolf Jost, yaklaşık 30 yıl sonra siyâset sahnesinde boy gösterecek olan Adolf Hitler’in akıl hocasıydı. Hitler de; “devlet yalnızca sağlıklı çocukların olmasını sağlamalı. Görülür şekilde hasta olanların ve salgın hastalık taşıyanların uygun olmadığı îlan edilmeli” diyordu.

“İnsanı kısırlaştırarak” uygulanan öjenizm de vardır. Eugenics (öjeni) ABD’de de uygulanmıştır. Bir iddiâya göre sâdece Kaliforniya’da zorla kısırlaştırılan insan sayısı 64.000 olmuştur. Öjeni uygulanan zihinsel engellilerin ezici çoğunluğu da her nedense “beyaz” olmayanlardır. 1907’de Indiana eyâletinde kabûl edilen bir kânunla zekâ özürlü, sağır yada körler zorla kısırlaştırılmaya başlanmıştır. Benzer bir yasayı 1909’da Washington ve Kaliforniya eyâletleri de kabûl etmiştir. 1927’de Virginia eyâletinde zekâ özürlüler kısırlaştırılmışlardır. Yasa, Amerika’nın pek-çok eyâletinde 1960’lara kadar yürürlükte kalmıştır. Toplamda 67.000 insan kısırlaştırılmıştır. Zamânımızda da insanlar hızla kısırlaşmaktadır. Bu, yeme-içme, çeşitli ürünler, modern hayâttan kaynaklanan evlenme yaşı, stres vs. gibi nedenlerle ve kullanılan bâzı ürünler yüzünden olmaktadır.

İnsanlar; kör, topal ve hastalara gerçek anlamda bir merhâmetle yaklaşmıyorlar ve bu insanlar otomatikman “ezik” ve “öteki” olarak kabûl ediliyor. Oysa onların da kendilerine göre üstün özellikleri vardır. Kronik rahatsızlığı olanlar bir “yük” olarak görülebiliyor. Merhâmetin neredeyse yok olduğu modern zamanlarda bu insanlar, kişinin en yakını olsa bile “katlanılmaz” olarak kabûl ediliyor.

Öjenizm bir çeşit “güçsüzlerden ayrışma” şeklidir. Allah; hasta, kör ve topal olanların hor görülmemesini ve ayrıma tâbi tutulmamasını söyler ve bu insanların da toplum içine karışmalarını ister:

“Kör olana güçlük yoktur, topal olana güçlük yoktur, hasta olana da güçlük yoktur; sizin için de, gerek kendi evlerinizden, gerekse babalarınızın evlerinden, annelerinizin evlerinden, erkek kardeşlerinizin evlerinden, kız kardeşlerinizin evlerinden, amcalarınızın evlerinden, halalarınızın evlerinden, dayılarınızın evlerinden, teyzelerinizin evlerinden, anahtarına mâlik olduğunuz (yerlerden) yada dostlarınızın (evlerin)den yemenizde bir güçlük yoktur. Hep bir-arada veyâ ayrı-ayrı yemenizde bir günah yoktur. Evlere girdiğiniz vakit, Allah tarafından kutlu, güzel bir yaşama dileği olarak birbirinize selam verin. İşte Allah, size âyetleri böyle açıklar, umulur ki aklınızı kullanırsınız” (Nûr 61).

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Mart 2017




Devamını Oku »