18 Ağustos 2020 Salı

Kadın ve Erkek Rôlleri Üzerine

 

“Erkek olsun kadın olsun, bir mü’min olarak kim sâlih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz” (Nâhl 97).

 

Modernite bir “göz ve görünürlük uygarlığı”dır. Kadınlar görünürlülüğe çok meyyâl oldukları için, modernite en çok da kadınları etkilemiştir. Böylece kadınlar modernitenin isteğine göre davranmakta zorlanmamışlar ve buna kolay alışmışlardır ve işi aşırılığa vardırmışlardır. Fakat bu durum doğal, normâl ve fıtrî değildir. Modernite kadının kadınlığını, erkeğin de erkekliğini bilmediği ve bunların birbirine karıştığı bir yaşam-şeklidir. Uzaydan birileri gelse, kadın ile erkeğin birbirlerine karşı davranışlarını-tavırlarını izlese ve Dünyâ’da kadına ve erkeğe verilen rôlleri görse, çok şaşırır ve belki de isyân ederek gücü ölçüsünde bu durumu değiştirmeye kalkardı. İşte mü’minler de bozulan ve ifsâd olan kadın ve erkek arasındaki uygunsuzlukları değiştirmekle görevlidir.

 

Modernite doğala, normâle ve fıtrata aykırı davranma uygarlığıdır. Bu bağlamda ekini ve nesli ifsâd eder ve etmektedir. Bunu en çok da kadın üzerinden yapar. Zîrâ modernite ile birlikte kadın ve erkek rôlleri değişmiş ve erkekler kadın gibi kadınlar da erkek gibi davranmaya başlamışlardır. Bu tabî ilk başta modernitenin kadınlara tanıdığı pozitif ayrımcılıkla başlamıştır. Kadınlar görmeye ve görülmeye meyyâldirler. O yüzden ev-dışına çıkmayı severler. İşte modernite kadınları buradan vurmuştur ve kadınlara (biraz da mecbur bırakarak) çeşitli iş ortamları sağlayarak onları ev-dışına çıkarmıştır. Dışarı çıkan kadınlar dışarıya öyle bir alışmışlardır ki, Mehmet Akif’in deyimiyle artık bir türlü eve girmemektedirler.

 

Modernite, kadınlara gereğinden çok daha fazla sorumluluklar vermiştir ve yük yüklemiştir. Hattâ erkeğin sorumluluklarını da kadınlara yüklemiştir. Böylece kadın zamanla başkalaşmaya başlamıştır. Bu duruma neden olan en başat etken modernitedir ama bâzı erkekler de buna alan açmışlardır ve açmaktadırlar. Modern kadın artık, ev-işi yapmayı, evlenmeyi, çocuk doğurmayı, anne olmayı, konu-komşuyla vakit geçirmeyi çok banâl ve itici bulmaktadır. Onun yerine dört duvar arasında çalışmak çok daha hoşuna gitmektedir. Zîrâ fıtratına zulmetmektedir ve mevcut durum bu nedenle aslında bir cezâ olmaktadır. Sünnetullaha göre fıtrata aykırı davranmanın cezâsı, “fıtrata aykırı bir hayat yaşamak”tır. Bir şeyin cezâsı o şeyin kendi türündendir.  

 

Artık asgarî ücreti belirleyenler, “kadın işçiler”dir. Hâlbuki kadının işyeri evi olmalıdır. Daha bebek yaşta çocuğunu bile bırakıp da fıtraten kendisine uygun olmayan bir hayat yaşaması normâl ve doğru değildir. Modernler, kadına çok fazla ve gereksiz haklar tanıdılar. Bu tutumun kötü sonuçları şu-anda tam görünmese de bir zaman sonra mutlakâ zulüm olarak ortaya çıkacaktır. Zîrâ sünnetullaha ve fıtrata aykırılıkta mutlakâ zulüm ortaya çıkar.

 

Modernler kadının erkek için yaratılmadığını söyleye-söyleye erkeği kadının emrine verdiler. Sonuçta “erkek kadın için yaratılmıştır” durumuna gelindi. Tabi artık erkekler de başkalaştı ve “hayat müşterek” gibi derinliksiz sözlerle erkekler de mevcut yaşam-şeklini benimsedi. Belki de bu durumdan hoşnuttur bâzıları. “Ben çalışacağım kadın yiyecek, yok öyle yağma” diyenler peydâh oldu.

 

Kadın ve erkek rôllerinin değiştirilmesi tâğûtî güçlerin bir projesidir. Hiç kuşkusuz ki, 20. yüzyılın şekillenmesinde öncelikle zengin şirketlerin, aristokrasinin ve burjuvazinin, krâliyet âilelerinin ve onların uzantılarının rôlü olmuştur. Gül-Haç, Siyon Târikatı, Bâtınîler, Tapınakçılar, Masonlar, İllüminati ve diğerleri, kuruldukları zaman savaştıkları temel ilkelerden biri de şuydu: “Kadın ve erkeklerin eşitliği. Kadının toplumda ön-plânlara geçebilmesi”.

 

Allah kadına farklı rôller, erkeğe de farklı rôller vermiştir. Ama fıtratı ifsâd olan kadın ve erkek başkalaştılar. Bu daha çok kadın üzerinden yapıldı ise erkeler de buna çanak tuttular. Ama bu durumun toplumsal bir patlamayla sonuçlanması yakındır ve belirtileri ortaya çıkmaya başlamıştır. Kadına şiddetin artmasının nedeni budur. Erkek kendisine âit rôllerin alınmasına râzı olmamaktadır. Çünkü Allah’ın erkeğe ve kadına verdiği rôller değişmeyen başlamıştır ki bu durum bâriz bir şekilde sünnetullaha aykırıdır. Sünnettullaha aykırı hareket edildiğinde ve uzun olmayan bir zaman sonra kritik eşik aşıldığında büyük toplumsal bozulmalar ortaya çıkar.

 

Allah erkeğe ev-dışında, kadına ise ev-içinde daha fazla sorumluluklar vermiştir. Fakat ne ilginçtir ki kadınlar erkeklere verilen rôllere tâlip oluyorlar ve hattâ kamusal alanda onların yerlerine geçmek istiyorlar. Bu durum Kur’ân’a aykırıdır ve Allah, kadınların ve erkeklerin birbirlerine verilen özelliği arzu etmelerini yasaklar:

 

“Allah’ın kendisiyle kiminizi kiminize göre üstün kıldığı şeyi temenni etmeyin. Erkeklere kazandıklarından pay (olduğu gibi), kadınlara da kazandıklarından pay vardır. Allah’tan onun fazlını (ihsânını) isteyin. Gerçekten, Allah her-şeyi bilendir” (Nîsâ 32).

 

Rôlleri değiştirilen ve ev-dışında çalışan kadınların çocukları “ana-dil”den yâni “anne dili”nden yoksun olur. Âilenin bozulması; kreşlerle başlar, kadının çalışmasıyla gelişir, huzur-evleriyle sonuçlanır. Sonuçta ortada âile-mâile kalmaz.

 

Şimdiki kadınların çoğu cinsini değiştirmiştir. Erkeklere-özgü işlere ve hareketlere sâhip çıkarak anneliği ve kadınlığı terk etmiş oldular. Kadınlığı erkekliğe tebdil ederek Allah’ın yaratışını değiştirmişler ve Allah’ın sünnetine karşı gelmişlerdir. Erkeklerin bâzıları da buna çeşitli bâtıl düşüncelerle çanak tutmakta ve alan açmaktadır.

 

Ev, kadının doğal ortamıdır. Kadın evden dışarı adımını attığı anda kapitâlizmin kucağına düşer. Kadın, evden dışarıya adımını attığı anda ya eziyet eder yada eziyet görür. Annelik ve ev hanımlığı kadının erkeğe üstün olduğu alanlardır. Özellikle annelik, Allah’ın kadının fıtratına yüklediği en önemli rôldür. Bu o kadar önemli bir rôldür ki, “cennet annelerin ayakları altındadır” denilir. Kadının kariyerinin zirvesi “annelik”tir.

 

Modernite kadınları tanrıça gibi görüyor ve gösteriyor. Bunu, doğal, normâl ve fıtrî rôlünü değiştirerek yaptı-yapıyor. Eski putperestlik, bâzı kadınları “tanrıça” yapmıştı; modern putperestlik ise, tüm kadınları “tanrıça” yapma yolunda.

 

Modern dönemde, “ekinin ifsâdı” tamamlandı. Neslin ifsâdı ise “kadın” üzerinden yapılıyor. Erkekler de buna çanak tutuyor.

 

Erkek adamlığını bilecek ve “adam” gibi davranacak, kadın da kadınlığını bilecek ve “kadın” gibi davranacak. Birbirlerine Allah tarafından verilen özelliklere göz dikmeyecekler. Yâni birbirlerine zulmetmeyecekler. Dünyâ ancak bu şekilde normâlleşir ve doğala-fıtrata uygun hâle gelir.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Eylül 2019

 

Devamını Oku »

16 Ağustos 2020 Pazar

Uzay Araçları ve Uzay Yolculuğu Üzerine


“Ey cin ve ins toplulukları, eğer göklerin ve yerin bucaklarından aşıp-geçmeye güç yetirebilirseniz, hemen aşın; ancak ‘üstün bir güç (sultan)’ olmaksızın aşamazsınız” (Rahmân 33).

 

Âyetten anlaşılan mânâ, “sultan güç’ü kullanın da yerin bucaklarını aşın” mânâsı mı, yoksa; “o ‘sultan güç’e hiç-bir zaman ulaşamazsınız” mânâsı mıdır?. Sanki “bu güce hiç-bir zaman ulaşamazsınız” anlamı öne çıkıyor gibidir. Bakıldığında bu anlam daha uygun gibi duruyor. Aksi-hâlde, “Peygamber, sahabe ve uzay çalışmalarına kadar geçen sürede yaşayan insanların bu âyet karşısında mecbûren câhil ve suskun kaldıkları” gibi bir sonuç ortaya çıkar. Hâlbuki Peygamber ve sahabenin, kendilerine gelen âyetler içinde anlamadıkları ve anlam veremedikleri âyetler olmamıştır. Zâten Mekke müşrikleri de bu tür âyetleri ve özellikle Rahmân 33. âyeti dillerine dolamamışlardır. Zîrâ Rahmân 33. âyet uzaya çıkmakla ilgili değildir. İleride uzaya çıkılabileceğinden de bahsetmemektedir. O hâlde -Allâhuâlem- Peygamber ve sahabe bu âyetten, “o üstün güce hiç-bir zaman ulaşamazsınız” mânâsını anlıyorlardı?. Bu bağlamda bir yazıda Rahmân 33. âyet hakkında şunlar söylenir:

 

“İslam’ın kutsal metninin uzay ile ilgili bu mûcizesini büyük bir sevinç ve coşku ile kucaklayanların ufak bir sorunları vardır: Rahmân 33. âyette insanlar kadar ‘cinler’e de seslenilmekte ve onların da uzaya gidebilecekleri söylenmektedir; üstelik Allah, uzaya gitsinler diye cinleri de füze kullanmaya teşvik etmektedir. Oysa ne acıdır ki, görünmeyen cinlerin uzaya gidip-gitmediklerini, eğer şimdiye kadar gittilerse de füze kullanıp-kullanmadıklarını bilmek imkânsızdır; bu sebeple Rahmân Sûresi’nin 33. âyetinde yazılı olduğu iddiâ edilen kehânetin ancak bir kısmı gerçekleşmiştir ve bu da âyetin mûcizevîlik oranını % 100’den % 50’ye düşürmektedir.

 

Diğer önemli bir husus da, Kur’ân’da Rahmân Sûresi’nin 33. âyetine benzer bir-kaç âyetin daha bulunmasıdır ve bu âyetler de (âyeti uzaya çıkmak olarak yorumlayanların) yorumlarının ne kadar hatâlı olduğunu göstermektedir. Örneğin, Kur’ân’da cinler (insanlar gibi uzaya çıkmaları beklenen!) şöyle demektedirler: ‘Anladık ki yeryüzünde bulunsak da, yukarılara kaçsak da Allah’ı aslâ âciz kılamayacağız’ (Cin Sûresi 12).

 

Bu cümlede cinler nerede bulunurlarsa-bulunsunlar, Allah’ın kendilerine ulaşacağını korku içinde îtirâf etmek için ‘yeryüzünde’ ve ‘yukarıda bulunmak’ ifâdesini kullanmaktadırlar; ki bu kelimelerin Rahmân 33’deki ‘yerin ve göğün kenarından çıkıp gitmek’ ifâdesi ile benzerliği ortadadır. Cinlerin değindiği bu öğretiyi ufak bir değişiklikle dile getiren bir başka âyet: ‘Sizler yeryüzünde saklansanız da, veyâ gökte olsanız da Allah’ı âciz bırakacak değilsiniz’ (Ankebût 22).

 

Bütünlük içinde okunduğunda, bu Kur’ân cümlesinin insanlara hitâp ettiği anlaşılacaktır; ancak âyetin diğer önemli bir özelliği, ‘insanların gökyüzünde bulunabileceklerini’ belirtmesidir, üstelik füzeye gerek bile duymadan?!. Her nasılsa, füzeye karşılık gelen ‘büyük güç’ kavramını dışladığı için olsa gerek, bu Kur’ân âyeti birilerinin dikkatini çekmeyi başaramamıştır. Cin ve Ankebût sûrelerindeki söz-konusu âyetleri görmezden gelmelerinin tek sebebi, bu iki âyetin Rahmân 33’de cin ve insan gruplarına yönelik uyarının gerçek bağlamını göstermede anahtar görevi görmesidir. Açıkça görülmektedir ki; Rahmân Sûresi’nin kehânet içerdiği söylenen 33. âyeti, cinlerin (Cin 12) ve insanların (Ankebût 22) ‘Allah’ın herkese her mekânda ulaşabileceği’ yolundaki îtiraflarının Allah’ın alaylı bir uyarısına dönüşmüş biçimidir ve uzay yolculuklarıyla yakından-uzaktan alâkası yoktur. Hepsinden önemlisi, Arapça’daki kelime ‘fiziksel bir güç’ kavramından çok ‘yetki ve iktidar’ kavramlarına karşılık gelmektedir. Başka bir deyişle, Rahmân Sûresi’ndeki ilgili âyette Allah insanların ve cinlerin kıyâmet gününde ilâhî yargıdan kaçma yetkisine sâhip olmadıklarını söylemektedir. Bunu destekler bir şekilde, Kur’ân’ın başka bir âyetinde aynı kelime (sultân) insan-üstü bir gücün simgesi olarak değil de insanın sâhip olduğu ancak Kıyâmet gününde kaybedeceği iddiâ edilen güç anlamında kullanılmaktadır:  ‘Kuvvetim benden zâil oldu (heleke anniy sultâniyeh)’ (Hakka 29).

 

Bu âyeti uzaya çıkmayla ilgili zannedenlerin çevirisine göre yeniden okuduğumuzda şöyle bir Kur’ân cümlesi ile karşılaşırız: ‘Teknolojik gücüm (füzelerim) elimden alındı’. Görüldüğü gibi, Kur’ân tahrifâtı sürüp giderken, bilim-yanlısı yorum peşinde koşanlar Allah’ın sözü olduğu savunulan ve yüceltilen bir metni son derece komik bir duruma düşürmektedir. Son olarak belirtelim ki; sırf bilimsel gelişmelere uygun benzetmeler içeriyor diye tahrifâta kurban giden Rahmân 33. âyetin aslında, ‘insanların Allah’tan aslâ kaçamayacaklarını’ öğretmekten başka hiç-bir işlevi yoktur”.

 

Zâten âyetlerde, belli bir seviyede yukarı çıkıldığında hem insan hem de cinler için bir engelle karşılaşılacağı söyleniyor: 

 

“İkinizin de üzerine ateşten yalın bir alev ve (bakır gibi erimiş) kıpkızıl bir duman salıverilir de kurtulup-başaramazsınız” (Rahmân 35).  

 

“Şüphesiz biz dünyâ göğünü ‘çekici bir süsle’, yıldızlarla süsleyip-donattık. Ve itaatten çıkmış her azgın şeytandan koruduk; Ki onlar, Mele’i Â’lâ’ya kulak verip dinleyemezler, her yandan kovulup atılırlar; uzaklaştırılırlar. Onlara kesintisiz bir azab vardır. Ancak (sözü hırsızlama) çalıp-kapan olursa, artık onu da delip geçen ‘yakıcı bir alev’ izler (ve yok eder)” (Saffât 6-10).

 

Bu durumda âyet, uzaya çıkılamayacağını söyler gibidir. Fakat söylendiği gibi, âyetin asıl konusu “uzaya çıkmak” değildir. 

 

Uzay araçlarının kalkışları niçin çok havalı oluyor?. Hâlbuki uzay araçları olan roketlerin kalkışını izlerken, roketlerin ilk kalkışını tam dik olarak yaptıklarını ama biraz yükseldikten sonra aynen uçaklar gibi yatay bir seyir izlediklerini görüyoruz. Peki bu seviyeye kadar niçin uçak gibi kalkıp yükselmiyorlar?. Sanki biraz artistlik yapılıyor gibi. Uzay mekiği Dünyâ’ya dönüşte de yere kadar dik değil yatay iniyor. Bu konuda yapılan açıklamalar ve verilen cevaplar çok tatmin edici değil. Zâten “yeni uzay araçları, dik değil de uçak gibi kalkacak şekilde yapılıyor” deniyor.

 

Kalkış yapan uzay aracının, Dünyâ’nın çekiminden ve atmosferden etkilenmemek için sâniyede 11.2 km. hıza ulaşması gerekir. Bu çok yüksek bir hızdır. Roket gerçekten de bu hıza ulaşabiliyor mu?. Çünkü F-16’nın sâniyedeki hızı sâdece 600 metredir. Ses hızı bile sâniyede 343 metredir. Sâniyede 11.2 km. yâni 11.200 metre hızla giden uzay aracı, Dünyâ yörüngesinden ayrıldığında, uzayda onu durduracak bir etken de yok iken nasıl duracaktır?. Kendini o hızda giderken nasıl yavaşlatacak ve durduracaktır?.

 

Van Allen Kuşağı olarak bilinen manyetik alan, insanlar için hayâti sonuçlar doğuracak kadar kuvvetlidir. Çok güçlü yakıcı-delici (şihâb) bir manyetik alana sâhip olan Van Allen Radyasyon Kuşağı, enerji yüklü parçacıkların bir bölgesi olup, bunların çoğunluğu, gezegenin manyetik alanı tarafından yakaladığı ve etrâfında tuttuğu Güneş rüzgârından kaynaklanmaktadır. “Aslında buradaki radyasyon gündelik hayatta karşılaştığımız hızlar için anlam ifâde ediyor. Uzay aracı ise bu kuşaktan belli bir hızda geçtiği için etkilenmiyor” deniyor. Fakat Güneş’ten gelen ışınlar da yüksek hızda geliyor ve Van Allen Kuşağı bunları tutabiliyor. Yine; “Dünyâ’nın koruyucu tabakası, uzaydan yüksek hızlarda gelen göktaşlarını sürtünmeye mâruz bırakarak ya tamâmen yada büyük oranda yakıp küçültüyor ve böylece Dünyâ’ya büyük göktaşları düşmüyor. Uzay araçları ise bu tabakadan “belli bir açıyla geçtikleri için etkilenmiyor” diyorlar. İyi de göktaşları bu koruyucu kuşağa hep aynı açıdan mı geliyor?. Bir-çok farklı açıdan gelebiliyorlar. O zaman da göktaşlarından bâzılarının hiç etkilenmeden ve büyüklüğünden hiç kaybetmeden geçip Dünyâ’ya düşmesi gerekirdi. Koca göktaşları Dünyâ’ya düşerken istisnâsız hepsi yanıyor da, onlarca uydu ve uzay aracı Dünyâ’dan benzer hızlarla çıkarken yada geri dönerken niye yanmıyor?. Tabi uzay boşluğundaki radyasyonu da hesâba katmak gerekir. Bu yoğun radyasyonlu ortamda ne kadar durulabilir ki?.

 

Aslında bunlardan daha çok, uzay araçlarının uzayda nasıl yol aldığı, nasıl durduğu ve yön değiştirdiği ilginçtir. Çünkü havanın olmadığı yerde bunların yapılması teorik olarak mümkün gibi gözükse de pratikte mümkün gibi gözükmüyor.

 

Araba, gemi, tren ve uçak; yolu, rayı, suyu ve havayı iterek ilerlerler ve yine bunlar sâyesinde dururlar ve yön değiştirirler. Sürtünme bu işi sağlar. Fakat uzayda hava, su ve kara yada sürtünmeye sebep olacak bir etken yoktur. O hâlde uzay araçları uzayda nasıl yol alıyorlar ki?. Bu etkenler  olmayınca nasıl gidiyor, duruyor ve yön değiştiriyor?. Newton, “her etkinin bir de tepkisi vardır” (etki-tepki) der. Buna göre, “uzay araçları sıvı yakıt kullanırlar ve egzozdan atılan kullanılmış yakıtın partikülleri uzay aracının itilmesi için bir tepki oluşturur ve partiküller uzay aracına bir itki sağlayarak yol alır” diyorlar. Peki teorik olarak mantıklı gibi gözüken Newton’un etki-tepki teorisi pratikte de gerçekleşir mi ve gerçekleşiyor mu?. Çünkü egzozdan çıkan atıklar çok hızlı bir şekilde atıldığı için uzay aracında hızlıca uzaklaşıyorlar. Bu durumda egzozdan çıkan partiküller bir tepkime yapabilir mi?. Yâni egzozdan çıkan bu partiküllerin sâbit olmaması sorun teşkil etmez mi?.

 

Şimdi; arabalar, tekerleklerine verilen güç sâyesinde asfaltı-betonu-toprağı itiyor ve araç yol alıyor. Gemiler ise suyu iterek yol alıyor. Trenler rayları itiyor ve yol alıyor. Uçaklar ise havayı itiyor ve yol alıyorlar. Araçlara etki eden tepkiler, kara, hava ve su’dur. Uzayda ise tepkime yapacak bir şey yok. Bu etki “egzozdan çıkan yanmış yakıtın partikülleri ile olur” deniyor. Açıkçası bu açıklama benim için çok da iknâ edici değil. Yâni pratikte gerçekleşeceğini sanmıyorum. Çünkü uzay aracı sâdece düz ilerleme yapmıyor ki, bunun bir de dönmesi ve durması var. Yâni uzay aracı nasıl yön değiştiriyor ve duruyor?. Bunu yapan etken nedir?. Bâzı açıklamalar var ama, iknâ için yeterli midir?. Tabi böyle olunca da; “eee!; o hâlde uzaya hiç çıkılmadı mı diyorsun yâni” sorusu sorulacaktır. Açıkçası şüphem yok değil.

 

Bu araçlar dönüşlerini nasıl yapıyorlar ve bu araçların durması nasıl oluyor?. Sürtünme olmadığında nasıl dönüyorlar ve duruyorlar?. Motorları ters yönde çalıştırmak bir “aksi sürtünme”den bahsedilemeyeceği için mümkün olmayacaktır. Bu sefer de aksi-yönde çalışan motorların kullanılmış yakıtının egzozdan çıkan partikülleri mi bunu sağlayacaktır?. Fakat bu durumda aracın her yerinde egzoz olması gerekir.

 

Tabi bir de şöyle bir şey var; araba, yolu iterek gidiyor ama suyu iterek gidemez, havayı iterek de gidemez. Gemiler suyu  iterek, uçak da havayı iterek yol alabilir ve başka şeyleri iterek gidemezler. Peki roket neyi iterek gidiyor?. İlk kalkışta havayı itiyor, yer çekimini itiyor. Fakat uzaya çıkınca neyi itiyor?. Tüm araçlar ancak kendine has bir şeyi iterken, roket hem havayı hem de uzay ortamını yada egzoz partikülünü mü itiyor?. Yâni öyle deniyor. Uzay mekiği havalanırken egzozundan çıkan partiküllerini itmiyorken, uzaya çıkınca mı egzoz partiküllerini itmeye başlıyor yada hareketini bu partiküllerden alıyor?. Yâni uzayda katı yada gazdan oluşan bir maddeyi itiyor.

 

Üstelik bir de şunu söylüyorlar: “Yerçekiminin etkisinden kurtulan uzay-aracı artık yerçekiminden kurtulduğu anda aynı hızla yoluna devâm etmeye başlar. Artık roketlere ihtiyâcı yoktur. Bir etki ile karşılaşmadıkça sonsuza kadar aynı hızda yoluna devâm eder durur”. Tabi buna göre bu araç hiç durmayacak ve yavaşlamayacaktır.

 

Zamânında bu sorunu aşmak için “eter” yada “esir” denilen bir şeyden bahsediliyordu. Çünkü ışığın yayılması için de bir etken gerekiyordu. “Işık hangi ortamda yayılıyor ve yol alıyor” diye sorulunca “eter” diyorlardı. Bir yazıda eter için şunlar söylenir:

 

“19.yüzyılda fizikçiler ışığın dalga yapısında yayıldığı konusunda hem-fikirdiler. Fakat bir sorun vardı, ışık dalgaları nasıl yayılıyorlardı?. Işık bir dalga olduğuna göre yayılması için bir ortama ihtiyaç duymalıydı, tıpkı ses dalgalarının havada yayılmaları gibi. Dönemin fizikçilerine göre bu ortam, eter, atomlar-arası boşluğu yâni evreni dolduran, ağırlığı olmayan, ışığı ileten bir tözdü. Eter çok gizemli ve belirsiz bir maddedir. Fikre göre katı ama geçirgen, sonsuz esnek, hareketsiz, her yeri dolduran bir ortamdır ve Dünyâ’daki hiç-bir cihaz ile tespit edilememektedir. Tüm bu tutarsızlıklara rağmen eter yerine koyulabilecek başka bir teori yoktu ve fizikçiler bu fikri özümsemişlerdi. Eter hakkındaki tüm bu belirsizlikler ve deneysel başarısızlıklara rağmen fizikçiler bu fikri terk edemedi. Bu durum sahneye Albert Einstein çıkana kadar devâm etti. 1915 yılında yayınlanan Genel Görelilik’le birlikte uzayın yapısı çok daha iyi açıklanmış ve böylece eter fikri de çürümüş, rafa kaldırılmıştı. Bugün biliyoruz ki ışık, yayılmak için eter veyâ benzeri herhangi bir ortama ihtiyaç duymuyor”.

 

Şimdi de “karanlık madde-enerji”den bahsediliyor. Zîrâ “karanlık” bir şeyler olmadan teoriler tutmuyor ve işler yoluna girmiyor. Karanlık madde ve karanlık enerji hakkında ise şunlar söylenir:

 

“Karanlık madde görülebilir ışıkla veyâ diğer ışıma (radyasyon) türleriyle etkileşime geçmediği için gözlemlenemiyor. Ancak yine de, kanıtlar evrende alışageldiğimiz -protonlar, nötronlar ve elektronlar gibi- maddeden çok daha fazla karanlık madde olduğuna işâret ediyor. Bu karanlık maddenin doğası fiziğin çözülememiş sorunlarının başında geliyor. Karanlık madde başka bir fizik oluşumu olan karanlık enerjiden farklıdır. Bilim-insanları karanlık enerjinin, galaksileri birbirinden iterek evrenin genişlemesine neden olan bir enerji türü olduğunu düşünüyor.

 

Karanlık madde galaksileri oluşturan maddenin yörüngelerinde kalmasını sağlar. Çünkü eğer karanlık madde olmasaydı, gezegenlerin ve yıldızların hareketlerini açıklayabilecek bir kütle-çekim oluşmazdı. Madde çok yavaş dönseydi giderek galaksinin merkezine doğru çekilir ve yok olurdu. Çok hızlı dönseydi de etrâfa saçılırdı. Karanlık madde aradaki bu dengeyi sağlamaya yardımcı oluyor”.

 

Uzay büyük bir boşluksa eğer, boşluk olan yerlerde bir şey yok demektir. Boşluk bir “yer ve mekân” değildir. O hâlde “yer” ve “şey” olmayan bir yerde yol almak nasıl olacaktır?. Olmayan bir yerde yol alınabilir mi?.  

 

Demek ki, gezegen, yıldız ve galaksilerin hareket etmeleri ve yörüngelerinde gitmeleri için onlara etki edecek bir şeye ihtiyaç var. Uzay araçlarının bu etkiyi egzozlarından çıkan yakıtların artıklarından sağladığını söylüyor etki-tepki teorisi. Aracın çeşitli yerlerine yerleştirilen küçük itki sistemleri yada dönen çarklar (volanlar) yön değiştirmesini ve durmasını sağlıyormuş. Tabi bu durumda uzay aracının her yerinde onlarca sayıda egzoz olması gerekiyor.

 

Fakat boşluk, bir “ortam” değildir ki!. Ortamın olmadığı yerde, ney neyi itecek ve etkileyecektir?. Bir madde-varlık vs. etkileşimde bulunacağı bir şeyden yoksun olduğunda devinimi durur. Hiç-bir şeyin olmadığı bir yerde hiç-bir hareket de olmaz. Fakat evren materyâlleri gezegenler-yıldızlar vs. hareket ettiklerine göre, onların hareket edip içinde yüzdükleri bir şey, bir ortam olmalıdır. Tabi belki de onların hareketinin tek nedeni, Allah’ın verdiği ilk hareket ve Allah’ın kontrôlünde olan sürekli hareketlerdir. İnsanların yaptıkları ise, -uzayda hareket edecek bir etken ve ortam bulamayacakları için- uzayda hareket edemezler. Dünyâ’dan uzaya doğru çıkan bir araç, etkenin-ortamın bittiği yerde duracak yada sonsuza kadar kontrôlsüz bir şekilde yol alıp duracaktır.

 

Peki uzay yolculuğunun amacı nedir?. Bilimsel merak mı?. Yoksa “başka bir şey” mi?. Gücü elinde tutanların bir gösterisi mi yoksa!. “Bakın biz uzayda fink atıyoruz, sizin ise daha yayan yürüyecek yolunuz bile yok” demeye getiriyorlar sanki. “İnsanlara, “eller Ay’a gidiyor, biz yaya gidiyoruz” dedirtiyorlar. Birileri de “Dünyâ’nın yok olacağı ve o yüzden yaşanacak başka bir yer aranması için” falan diyor. Fakat bu ancak masalların yada filmlerin konusu olabilir.

 

“Mars’ta su mu varmış?”, “uzayda başka yaşanacak yer var mıymış?” haberleri gündem oluyor ve gerçek gündemleri perdeliyor. Dünyâ’yı ifsâd edenler, başka dünyâlar arıyorlar. Bulsalar kısa sürede orayı da ifsâd edecekler. Dünyâ’ya zarârı dokunmayanlar ise, “Dünyâ’yı nasıl yeniden cennete çeviririm” derdinde olanlardır.

 

Uzayla ilgi veriler, teoriler ve uzay yolculuğu konusu bir-çok soru(n) açığa çıkartıyor. Çünkü verilen cevaplar ve yapılan açıklamalar tatmin edici değil. İnsan düşünmeden edemiyor. “Acaba bir yalanı mı sürdürüyorlar, yoksa bir şeyleri mi gizliyorlar?” diye.

 

Yazının başlarında, “uzaya çıkıldığına dâir şüphem olduğunu” söylemiştim. Aslında yalan söyledim. Çünkü şüphem yok; uzaya çıkıldığına ve çıkılabileceğine resmen inanmıyorum. Evet; îtirâf ediyorum; insanlı yada insansız bir şekilde uzaya çıkıldığına ve çıkılabileceğine inanmıyorum. Yâni “Alçak Dünyâ Yörüngesi’nin ilerisine gidildiğine ve gidilebileceğine inanmıyorum. Hattâ bunu hiç-bir zaman yapamayacaklarını düşünüyorum ve biliyorum. Mars’a aslâ gidilemeyeceği gibi, bir asteroide inip, üzerine sondaj falan yapmamışlardır, yapılamaz. Üzerinde bir sondaj makinesi olan bir uzay aracının bilmem kaç milyon uzaklıktaki bir asteroide inerek orada sondaj yaptığını ve oradan çıkardıkları parçaları Dünyâ’ya gönderdiği ve getirdiği söylenmişti. Herhâlde insanlık târihinde daha önce böyle büyük bir yalan söylenmemiştir. Tabi Ay’a da gidilmemiştir ve gidilemez. Çünkü Alçak Dünyâ Yörünge’si geçilemez. Zîrâ atmosferin en üst-tabakası olan Van Allen Kuşağı, oradan ileriye gidilmesine izin vermez. Çünkü göktaşları bile bir bütün olarak yeryüzüne ulaşamayıp da yanıp kül olurken, bir uzay aracının Van Allen Kuşağı’nı geçebileceğinden bahsedilemez. Dünyâ’yı ışınlardan ve göktaşlarından koruyan çok sağlam ve güçlü bir kalkan olan Van Allen Kuşağı, Van Allen tarafından 1958’de keşfedilmişti.

 


 










Alçak Dünyâ Yörüngesi

 

Yeni nesil uzay aracı olan Orion adlı uzay aracının amacı, Alçak Dünyâ Yörüngesi’ni geçerek Güneş Sistemi’ni keşfetmek olduğu söylenmişti. Çünkü Alçak Dünyâ Yörüngesi hiç geçilmemişti. Zâten çeşitli açıklamalarda; “şu-anda sâdece Alçak Dünyâ Yörüngesi içinde uçabiliyoruz, gidebileceğimiz en uzak nokta bu. İnşâ edilecek olan yeni uzay araçlarıyla Alçak Dünyâ Yörüngesi’ni aşıp Güneş Sistemi’nin içine geçmeyi umuyoruz. Ay, Mars ve asteroidler gibi gidebileceğimiz bir-çok hedef var, bu hedefe ulaşabilmek için çalışmalarımız devâm ediyor” diyorlar. Yine; “yeni araçlarla Van Allen Kuşağı’na ulaşıp yapısını inceleyeceğiz, çünkü insanları bu tehlikeli bölgelere göndermeden önce oluşacak problemleri çözmeliyiz. Tabi  asıl amacımız Alçak Dünyâ Yörüngesi’ni geçmektir” diyorlar. Zâten eski ABD başkanı Obama da 2016 yılında; “önceki programın aksine, özel ve ulaşılabilir bir dönüm noktası için bir yön belirliyoruz. Önümüzdeki on yıl içinde mürettebatlı uçuşlar Alçak Dünyâ Yörüngesi’nin ötesini keşfetmek için gerekli sistemleri test edip deneyecek” demişti. 2016 yılında NASA da Alçak Dünyâ Yörüngesi’nin geçilemediğini söylemişti. Bütün bunlar ne demektir?. Elbette; “daha önce Alçak Dünyâ Yörüngesi’nin geçilemediği ve ilerisine gidilemediği” demektir. Alçak Dünyâ Yörüngesi 160 km. yükseklikten başlıyor ve 1930 km’ye kadar devâm ediyor. Van Allen Kuşakları ise 500 ile 58000 km. yüksekliktedir. Van Allen Kuşağı’nın zararlı olmayan ilk bir-kaç yüz kilometresine kadar çıkılabilse de, bunun bir sınırı vardır ve o sınır ortalama 500-600 km. yüksekliktir. Böylece bu yükseklikten yâni 500-600 km. yükseklikten ilerisine gidilemeyeceği açığa çıkmış oluyor. Bu aynı-zamanda Ay’a gidilmediği gibi, Mars’a falan da gidilemeyeceği anlamına geliyor. Daha Van Allen Kuşağı bile geçilemiyor yâni 80 ilâ 690 km. yükseklikteki Termosfer geçilemiyor. Kaldı ki 380 bin km. uzaklıktaki Ay’a gidilebilsin. Bir yazıda Termosfer hakkında şunlar söylenir: “Adını ‘ısı’ anlamına gelen Yunanca θερμός’dan (termos olarak telaffuz edilir) alan termosfer, deniz seviyesinden yaklaşık 80 km (50 mil) yüksekte başlar. Bu yüksek irtifalarda, artık atmosferik gazlar, moleküler kütleye göre katmanlara ayrılır. Yüksek enerjili güneş-radyasyonunun soğurulması nedeniyle termosferik sıcaklıklar irtifâ ile artar. Sıcaklıklar büyük ölçüde Güneş aktivitesine bağlıdır ve 1.700 °C’ye (3.100 °F) kadar yükselebilir. Termosfer, Uluslararası Uzay İstasyonu hâricinde tamâmen ıssızdır. Uluslararası Uzay İstasyonu, 408 ila 410 kilometre (254 ila 255 mil) arasında, termosferin ortasında Dünyâ’nın etrâfında dönüyor”.

 

Zâten bu nedenlerden dolayı Uluslararası Uzay İstasyonu 408 km. yükseklikte; Hubble Uzay Teleskopu 559 km. yüksekliktedir. Dolayısı ile Uluslararası Uzay İstasyonu ile Hubble Uzay Teleskopu “uzayda” değil, Alçak Dünyâ Yörüngesi’ndedir. Yapay uydular ise 160 km. yüksekliğe konumlandırılır. Çünkü Güneş’ten gelen güçlü radyasyonları ve göktaşlarını bile Dünyâ’ya düşmeden önce saptıran ve eritip toz hâline getiren Van Allen Kuşağı’nı bu en yoğun olduğu bölgedeki radyasyon oranı, bu -sözde- uzay araçlarını da eritip yok eder. Van Allen Kuşağı düşük seviyedeki yapay uydulara bile zarar verebiliyor.

 

Birileri Karman Sınırı denilen ve 100 km. yükseklikte olan bir sınır belirlenmiştir ve bu sınırın üzerini “uzay” olarak kabûl etmektedirler. Zengin milyarderlerin roketlerle 101 km. yüksekliğe kadar çıkıp geri gelerek “uzaya çıktık geldik” demelerinin nedeni budur. Çıktıkları yer sâdece 100 km. yükseklikten başkası değildir. Fakat orası “uzay” değildir.

 

Adamlar daha Alçak Dünyâ Yörüngesi’ni geçemiyorlar ama yalanı sürdürüyorlar ve bırakın Dünyâ’yı; Güneş Sistemi’nden bile ötelere gidebiliyorlar ve hattâ galaksinin de dışına çıkıp Samanyolu Galaksisi’nin fotoğrafını çekiyorlar. Sonra da diyorlar ki; “işte Samanyolu Galaksisi!”. Herkes de buna inanıyor.

 

“Uzay” deyince Dünyâ’nın dışı yâni Güneş Sistemi boşluğu anlaşılmalıdır. Yâni Dünyâ’nın o sözde küre şeklindeki görüntüsünü profilden görebilecek kadar Dünyâ’dan uzaklaşılan yere “uzay” denir. Fakat 100 km. yüksekliği uzay olarak kabûl ediyorlar ve bu yüksekliğe çıktıkları anda “uzaya gidip-geldiklerini sanıyorlar.

 

 “Dünyâ yörüngesi” dedikleri şey ya 100 km.’nin hemen üstüdür yada “Alçak Dünyâ Yörüngesi”dir, yoksa Dünyâ’yı profilden görecek şekilde Dünyâ-dışı bir yerden bahsedilmemektedir. Zîrâ o yüksekliğe hiç-bir zaman çıkılamamıştır ve çıkılamaz da. Hattâ “Dünyâ’nın dışı diye bir yer mi var ki!” diye bir îtiraz bile vardır. “Uzaya çıkan astronotlar Dünyâ’nın çevresinde dolaşacaklar” denildiğinde, en fazla “Alçak Dünyâ Yörüngesi’nde tur atacakları” anlaşılmalıdır.

 

Ralph René, “ellerindeki imkânlarla Ay’a gidebilmelerinin kesinlikle hiç-bir yolu yoktu. Gerçekte ne onların ne de başka bir canlının Ay’a gidebilmesinin hiç-bir yolu yoktu. Bir maymun bile yollayamadığınız bir yere insanları yollayamazsınız” der.

 

Ay’a giden Apollo 11 aracının Ay’a ilk iniş ânını gösteren bir videosu vardır. Peki bunu kim çekti?. Ay’a gerçekte gidilmediğini ve görüntüleri bir stüdyoda kendisinin çektiğini îtirâf eden Stanley Kubrick mi?. Çünkü bunun için uzay aracından önce Ay’a inmiş birinin olması yada bir kameranın yerleştirilmiş olması gerekir.

 

Ayda çekilen ama gösterilmeyen görüntülerde, görüntülerin bir stüdyoda çekildiği çok bellidir. Hattâ iniş sırasında bir kaza da yaşanmış ve ortamı aydınlatan lambalar, bağlı oldukları aksam ile birlikte yerinden koparak yere düşmüş ve bu kazâ kameraya yansımıştır. Tabi bunu sildiler ve hiç-bir şey olmamış gibi yaptılar.

 

Film yapımcısı Bart Sibrel, Apollo isimli uzay araçlarıyla Ay’a gittikleri ve Ay’da yürüdükleri söylenen kişilere, “Kutsal Kitab’a el basıp Ay’a gittiğinize ve Ay’da yürüdüğünüze dâir yemin edebilir misiniz?” diye sorunca, astronotlar Kutsal Kitab’a el basmaktan ve konuşmaktan kaçınıyorlar. Aynı soruyu Edwin Buzz Aldrin’e de soruyor ve Aldrin; “git NASA’ya sor” cevâbını alıyor.

 

Ay’a gidildikten sonra günümüze kadar bir daha gidilmedi. Çünkü artık teknolojik âletlerle daha net resimler ve görüntüler yayınlamaları gerekir. Bunu yaptıklarında ise gösterilenlerin Ay görüntüleri olmayacağından dolayı bir daha Ay’a gitmekten(!) çekinmektedirler.

 

Evet; tüm bu anlatılanlar nedeniyle, Ay’a gitmek ve uzaya çıkmak hakkında söylenenlerin ve gösterilen görüntülerin hepsi uydurmadır, tiyatrodan başka bir şey değildir. Çünkü uzaya çıkılamaz. Zîrâ baştaki âyette de söylendiği gibi Van Allen Kuşağı geçilemez. Kur’ân bunu 1.400 yıl önceden bildiriyor:

 

“Gökyüzünü ‘korunmuş bir tavan’ kıldık; onlar ise âyetlerinden yüz çeviriyorlar” (Enbiyâ 32).

 

O “korunmuş tavan”dan cinler bile geçemez. Çünkü cinler şöyle der:

 

“Doğrusu biz o göğü yokladık da onu kuvvetli muhâfızlar ve atılmaya hazır ateşin aleviyle (şihâb) doldurulmuş bulduk. Doğrusu biz dinlemek için onun bâzı mevkilerinde otururduk. Fakat şimdi her kim dinleyecek olursa, kendisini gözetleyen bir alev buluyor” (Cin 8-9).

 

The New York Times, 1936’da şöyle diyordu: “Roketler, hiç-bir zaman Dünyâ’nın atmosferini aşabilecek kadar güçlü olamayacaklar”.

 

Böyle olduğu için uzaylılar-UFOlar falan da hikâyedir. Zâten “Dünyâ’nın dışı” anlamında bir uzayın olup-olmadığı bile tartışmalıdır. Zîrâ daha uzayın ne olduğu bile belli değildir.  

 

Dünyâ, insan için, “mezarlardan kalkış günü”ne kadar oradan aslâ çıkamayacağı bir açık-hava hapis-hânesidir. Hiç-bir zaman Dünyâ’dan çıkıp da dünyâ-dışında bir yerde bulunmayacak, yaşamayacak ve orada ölmeyecektir:

 

“(Allah) dedi ki: Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde belli bir vakte kadar sizin için bir yerleşim ve meta (geçim) vardır. Dedi ki: Orada yaşayacak, orada ölecek ve oradan çıkarılacaksınız” (A’raf 24-25).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Aralık 2019

 

 

 

Devamını Oku »

Kıtaların Kayması (Pangea) Saçmalığı

Kıtaların Kayması (Pangea) Saçmalığı

 

 

 

“De ki: Gerçekten siz mi yeri iki günde yaratanı inkâr ediyor ve O’na bir-takım eşler kılıyorsunuz?. O, âlemlerin Rabbidir. Orada (yerde) onun üstünde sarsılmaz dağlar vâr etti, onda bereketler yarattı ve isteyip-arayanlar için eşit olmak üzere oradaki rızıkları dört günde takdir etti. Sonra, duman hâlinde olan göğe yöneldi; böylece ona ve yere dedi ki: ‘İsteyerek veyâ istemeyerek gelin’. İkisi de: ‘İsteyerek (İtaat ederek) geldik’ dediler. Böylece onları iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe emrini vahyetti. Biz dünyâ göğünü de kandillerle süsleyip-donattık ve bir koruma (altına aldık). İşte bu, üstün ve güçlü olan, bilen (Allah)’ın takdiridir)” (Fussilet 9-12).

 

“Yaratmak bakımından siz mi daha güçlünüz yoksa gök mü?. (Allah) Onu binâ etti. Boyunu yükseltti, ona belli bir düzen verdi. Gecesini kararttı, kuşluğunu açığa-çıkardı. Bundan sonra yeryüzünü serip döşedi. Ondan da suyunu ve otlağını çıkardı. Dağlarını dikip-oturttu; Size ve hayvanlarınıza bir yarar (meta) olmak üzere” (Nâziât 27-33).

 

“Yada yeryüzünü bir karar yeri kılan, onun arasında ırmaklar vâr eden ve ona (yeryüzü için) sarsılmaz dağlar yaratan ve iki deniz arasında bir ara-engel (hâciz) koyan mı?. Allah ile berâber başka bir ilah mı?. Hayır onların çoğu bilmiyorlar” (Neml 61).

 

Allah’ın mûcizevî yaratmasını kabûl edemeyenler, kendilerine göre bir yaratılış ve oluş süreci ortaya koymak isterler ve bu uğurdu bir-çok teori (aslında hipotez) ortaya atarlar. Ortaya atılan bu hipotezler tutarsızlıklarla doludur ve zâten kısa bir süre sonra da yerini başka hipotezlere bırakırlar ve “hipotezler çöplüğü”ndeki yerlerini alırlar. Varlığın o ilk mûcizevî yaratılışının nasıllığı, insanın aklının havsalasının almayacağı bir yaratmadır. Onun nasıllığını ancak Allah bilebilir. Bize düşen ise, yaratılışa bakmak ve mevcut yaratılışın hârikalığı üzerinde düşünmek ve de şükretmektir. Yoksa bu yaratılışın nasıllığını boş yere açıklamaya kalkışmak değildir. Çünkü insana ancak, “ilk yaratılış”tan sonraki yaratılışın tekrâr eden yönüyle ilgili çalışabilir ve ancak bu çalışmalar içinde anlamlandırma yapabilir.     

 

Pangea Grekçe’de; “tüm, bütün, yekün” anlamlarına gelen “pan” ve yeryüzünü simgeleyen “ana tanrıça Gaia” sözcüklerinin birleşiminden oluşturulmuştur. Kavram ilk kez, “kıtasal sürüklenme kuramı”nı oluşturan Alfred Lothar Wegener tarafından 1912’de yayımlanan Kıtaların Doğuşu adlı kitabında öne sürülmüştür. Wegener; “vâr olan bütün kıtaların sürüklenmeden önce “urkontinet” adını verdiği tek bir süper-kıta biçiminde oldukları düşüncesi ortaya atmıştı.

 

Bir yazıda şöyle denir: “Kıtaların bugünkü gibi dağınık olmadığı, bir bütün hâlinde ve birleşik şekilde olduğu yapıya Pangea ve onu çevreleyen tek okyanusa Panthalassa adı verilir”. 

 

Uzun yıllar süren hareketin oluşumu şu şekilde anlatılır: “Karasal alanlar arasında kalan büyük su kütlesinin kuzeyinde, giderek yok olan Paleotetis Okyanusu, güneyinde de yeni oluşmaya ve genişlemeye başlayan Neotetis Okyanusu yer alıyordu. Bu iki okyanusu birbirinden ayıran, kuzeybatı güneydoğu uzanımlı bir okyanus ortası eşik yâni yükselti alanı vardı. Kimmer Kıtası olarak adlandırılan adalar-zinciri, günümüzdeki karasal alanlara (Anadolu, Îran ve Tibet) karşılık gelen küçük adalar yâni mikro kıtalar topluluğuydu. Bu adalar-zincirine ve onun kuzeyinde ve güneyinde yer alan her iki okyanusa âit plâkalar, levha tektoniği kuramına göre saat yönünün tersine, kuzeye doğru hareket hâlindeydi”.

 

Pangea, Levha Tektoniği yâni Kıta Kayması Teorisi, kıtaların hareket hâlinde olduğunu ve bugünkü durumunu böylece aldığını öne süren bir teoridir. Kıta kayması teorisine göre; Dünyâ çok eski zamanlarda tek bir kıtadan (ismi Pangea) oluşuyordu. 2. ve 3. zamanda bu kıta parçalanmış, günümüze kadar devâm eden süreçte kıtalar birbirinden uzaklaşarak günümüzdeki hâlini almışlardır. Günümüzde Kıtaların Kayması Teorisi geliştirilerek “Levha Tektoniği Kuramı” veyâ “Levha Tektoniği Teorisi” olarak anılır olmuştur. Bu kurama göre Dünya, 6’sı büyük toplam 13 levhadan meydana gelmektedir. Bu sözde teorinin delilleri olarak şunlar söylenir: “Bâzı kıtaların kenar (kıyı) şekillerinin diğer kıtalarınki ile uyuşuyor olması; şeklen uyuşan bu kısımlarda farklı kıtalarda benzer bitki ve hayvan türlerine rastlanması; benzer jeolojik yapıların ve toprak türlerinin görülmesi”. Fakat benzetmek istedikten sonra; “elma ile armudun bile kenarlarını birbirine uygun görüp, “zamânında bunlar birbirine bitişikmiş de sonradan ayrılmışlar” diyebilirsiniz. İkinci sözde delilde bahsedilen “benzer hayvan türlerinin diğer kıtalarda olması” konusunda şu soruyu sormak gerekir: “Afrika ile Asya bir zamanlar birbirine bitişik idiyse, Afrika Kıtası’nda bulunan hayvanlar neden Türkiye’de yok?”. Türkiye, her yerde zürâfaların, aslanların ve kaplanların olduğu bir yer değildir ki!. Kıtalar birbirine bitişik iken bu hayvanlar Türkiye’ye doğru niye gelmemişler?. Üçüncü delile cevâbımız ise, “aynı topraktan-taştan meydana gelen Dünyâ-karasında benzer jeolojik yapıların ve toprak türlerinin olmasından daha doğal bir şey olmaz”.   

 

225 milyon yıl önce ayrılmaya başlayan “Pangea” denilen tek parçadan oluşan süper-kıta, 500 milyon yıllık süreçte tekrar birleşmeyi öngörür. Yâni kıtalar sürekli gezer. Ayrılan kıtaların süreç içinde kendi içlerinde parçalara ayrılacağı da söylenir. Böylece kıtalar milyonlarca yıl sonra parça-parça olacak ve binlerce kara-parçası şeklinde dağılacaktır. Bakın bu düşünce, parçalamayı düşüncesinin temeline koyan modern-seküler ve Allah’sız düşüncenin bir izdüşümüdür. Çünkü modernite, her-şeyi bütünlüğünden koparma düşüncesinden yola çıkar ve yine o şekilde çalışır. Zâten ülkeleri de parçalayıp küçük lokmalara dönüştürmek tek hedefleridir. Modernler bütünlüğü kabul edemiyorlar. İnsan dâhil her-şeyi parçalamak onların dîni ve îmânıdır. Yeni bir sömürü çeşidinin temeli olan modernite, her-şeyi parçaladığında amacına ulaşabiliyor çünkü. Mikro düzeyde atomu parçalarlarken, Dünyâ düzeyinde de kıtaları parçalama düşüncesine kapılıyorlar. Dikkat edin!; hiç-bir zaman bütünlükten ve birleşmeden bahsetmezler. Zîrâ bu onların sonu olur. İşte bu nedenle parçalamak düşüncesi Pangea, sonra da Levha Tektoniği denilen zırvalığı ortaya çıkarmıştır.

 

Pangea Teorisi’ne göre Dünyâ tek bir süper-kıtayken şimdiki mevcut hâline aşağıdaki resimde olduğu gibi gelmiştir.. 

 

 


 

Peki tek bir kıta parçalanarak birbirinden uzaklaştığında, bu, “kıtaların kara-parçası olarak birbirinden koptuğu” anlamına da gelmiyor mu?. Ne yâni; o zaman Dünyâ’dan su bir-anda çekilse, yâni Dünyâ’da taştan-topraktan başka bir şey kalmasa, diğer gezegenler gibi tek bir parçadan müteşekkil bir Dünyâ parçası değil de, yâni, dipte birbirine bağlı olan ve tek bir parçadan oluşan bir gezegen değil de, ayrı-ayrı duran ve bir-çok parçadan oluşan bir Dünyâ mı görürüz?. O hâlde Dünyâ kıtalarını birbirine bağlayan şey nedir?. Su mu?. Dünyâ’nın taştan-topraktan oluşan parçası diğer gezegenler gibi tek bir parçadır ve yap-boz parçaları gibi bir-çok ayrı parçadan oluşmaz. Tek bir parça vardır ve su-küre ile hava-kürenin birleşmesiyle oluşan Dünyâ aslında temelde tam yuvarlak olmayan tek bir parçadan oluşur. Kıtaları ayrı-ayrı gibi gösteren şey, su ve hava-küredir. Dünyâ aslında su ve hava-küre ile yuvarlak görünür ama orijinâl ve tek bir bütün hâlinde, tam yuvarlak olmayan taştan-topraktan oluşmuş olan bir kütledir. Aynen diğer gezegenler gibi.  

 

Aslında bu teorinin herhangi bir sebep mekanizması olmadığı için bir-çok kişi tarafından reddedilmişti. Zîrâ sanki kağıttan gemi yüzdürülüyormuş gibi konuşuyorlardı. Denize doğru büyükçe bir toprak kütlesinin kayması bile büyük bir olayken, koca-koca kıtaların binlerce km. ötelere doğru gittiğini ve bu süreç içinde Dünyâ’nın dönüşüne, hareketlerine ve dağa-taşı bir şey olmadığını var saymak nasıl bir körlüktür?. İnsanlar bu saçmalığa nasıl inanabilmektedirler. Bir şeye inanmakta aşırı zorlanan modern insan, bu saçma-sapan teoriyi nasıl olur da mutlak ve kesin bir şeymiş gibi kabûl edebilir?.  

 

Kıtalar arasında tabî ki de aralıklar vardır ve bu Dünyâ’nın olması gereken yaratılış mûcizesidir. Fakat bu aralık belli bir mesâfe ile sınırlıdır ve “osilasyon” (salınım ile git-gel hareketi) yaparak bir hareketlenmede Dünyânın yapısını ve yeryüzünün bozulmasını önlediği gibi bizim de zarara uğramadan yaşamamızı sağlar. Allah’ın yaratılışı böyledir. Levha tektoniği denilen şey, kıtaların küçük çaplı salınımlarından başka bir şey değildir. Salınım yâni osilasyon; “herhangi bir ölçülebilenin, merkezî bir değere (genelde bir denge noktasına) göre veyâ iki yada daha fazla durum arasında genellikle zamâna göre tekrarlanan değişikliklere verilen ad”dır.

 

“Kıtalar zamanla birbirinden ayrılmış ve şimdiki duruma gelmiştir” derler. Oysa olan şey, kıtaların salınım (osilasyon) ile birbirleri arasında kısa ve belli mesâfelerde gel-git yapmalarından başkası değildir. Allah, kıtaları tek bir bütün hâlinde değil, deprem gibi etkenlerle zarar görülmemesi için çok-çok kısa mesâfede birbirlerinden ayrılıp geri yerine gelecek şekilde yaratmayı yapmıştır. Böylece mevcut kara-parçası parçalanmaktan ve zarar görmekten korunmuş olur. Tabi bu bir süreç içinde ve yavaş-yavaş olur. Bu dediğimiz şey aynen, vapurun iskeleye yanaştığında, iskeleye bir değmesi ve bir uzaklaşması şeklindeki kısa hareketi gibidir. 

 

Din-dışılığa çok yakın bir bilim-dalı olan Jeolojinin bir hipotezi olan Pangea Teorisi’nin deneyinin yapılması ve gözlemlenmesi de mümkün değildir.

 

Teori aslında çok basit fikirlere sâhiptir. 1909 yılında Alman jeofizikçisi olan Alfred Wegener’in araştırmaları sırasında, Atlantik sâhil şeridinin diğer kıtaların birbirleriyle olan sıra-dışı jeolojik benzerliğini fark etmiştir. Bu gözlem ile Wegener, bir zamanlar tüm kara-parçalarının tek-parça olduğunu, daha sonra okyanusların araya girmesiyle kıtaların ayrıldığını ortaya atmıştır. Wegener’in “Kıtaların Kayması Kuramı” geniş bir şekilde tartışma konusu olmuştur. Wegener, Grönland’ın Buzul Çağında Kuzey Avrupa ile birleşmiş olarak tek-parça olduğunu iddiâ etmiş ve Kuzey Atlantik’in yıl be yıl 30 metre açılmış olduğunu ifâde etmiştir. Kıtaların Kayması Kuramı; hem konu ve hem de köken olarak yabancı olması nedeniyle öncelikle jeologlar tarafından ve Harold Jeffreys gibi bilim-adamlarının “mantoda böyle bir hareketin olanaksızlığı” yönündeki îtirazları nedeniyle de jeofizikçiler tarafından genel olarak ciddiye alınmamıştır.

 

Pangea ayrıca, Evrim ve Big-Bang Teorileri’nin olmazsa-olmazı olan uzun zaman ihtiyâcına da çok değerli bir katkı yapar ve çok uzun zamanlardan bahseder. Pangea, Evrim Teorisi’ne yapılan bir destektir, çünkü kıtaların kayarak mevcut yerlerini bulmaları uzun zaman boyunca, aşamayla ve evrimleşe-evrimleşe olmuştur. Pangea,  “kıtaların evrimleşmesidir”. Jeolojiye göre Dünyâ’nın bu hâle gelmesi için “zorunlu bir süreç” yaşaması gerekir ki, “bugünkü yeryüzünün oluşması için milyonlarca yıl gerekmektedir” denir. Milyonlarca yılda neler olmaz ki(!).

 

Big-Bang Teorisi, Evrim Teorisi, Kâinâtın Genişleme Teorisi ve bunun gibi bir-çok teorinin çok uzun zaman dilimlerine olan ihtiyâcı hayâtidir. Çünkü “o kadar bir sürede illâ ki olur” düşüncesi açığa çıkar. İşte bu teori de milyonlarca yıllık zaman dilimlerine ihtiyaç duyar. Çünkü teoriye göre kıtaların sözde birbirlerinden ayrılması yılda sâdece 5 cm’lik bir mesâfedir. Böyle olunca da teorinin doğruluğu için uzun zamanlara ihtiyaç vardır. Modern teoriler her zaman uzun zamanlara ihtiyaç duyarlar. Aslında bu zihniyetin temelinde, “genç Dünyâ-kâinat” düşüncesi karşıtlığı vardır. Bu bağlamda milyonlarca hattâ milyarlarca yıldan bahsederler. Bu kadar uzun zaman dilimleri ise insanlara elbette Allah’ı unutturacak ve ortaya atılan teorilerin ilahlaştırılmasına sebep olacaktır. Şunu unutmayın ki modern anlamdaki hiç-bir teori saf bilimsel bir amaç taşımaz ve bilimi ve bilim-adamlarını destekleyen ve fonlayanlar, Dünyâ’yı ekonomik, siyâsal ve kültürel olarak kontrôl etmek isteyenlerdir. Bu kontrôlü sağlamak için yapmaları gereken şey, milyonlarca ve milyarlarca yıllık uzun zamanlardan bahseden teoriler hazırlamaları ve “bu kadar uzun zaman varsa ne din vardır ne de Allah” düşüncesini açığa çıkarmaktır. Böylece Allah’a olan bağlılık zayıflatıldığında, insanların bağlanacağı tek şey Dünyâ ve tüketim olacak ama bunun kaymağını da suyun başını tutmuş olanlar yiyecektir.  

 

Modern-bilimin bir-çok saçmalığı gibi bu teori de masa-başında çay-kahve içerken üretilen bir saçmalık ve hattâ zırvalıktır. Zâten jeoloji, %90 saçmalıklarla dolu olan bir sözde bilim-dalıdır ve büyük oranda masa-başı atmasyonlarından oluşur. Çünkü üzerinde çalıştığı konu idrâk edebileceği sonuca ulaşabileceği bir konu değildir. Jeoloji, Allah’ın sözünü iptâl edip, dünyevî sözü hâkim kılmak için modernizmin kudurduğu zamanlarda ortay çıkmıştır. Jeo=Dünyâ-yer, logos=kelam-söz demektir. Dünyâ kelâmı demektir. Fakat bu Dünyâ kelâmı, “sâdece Dünyâ kelâmı”dır.  

 

Modernite, ilerleme ve ilerlemeyle değişme düşüncesine dayanır. Pangea da, ilerleme düşüncesi bağlamında, kıtaların da mevcut duruma ilerleye-ilerleye geldiğinin izdüşümden başkası değildir.

 

Aslında bu teoriyi çürütecek tek kelime “niye?” kelimesidir. Meselâ şu-anda Dünyâ’nın coğrâfî şeklinde insanları zorlayan ve perişân eden bir sorun var mı?. Yok. O hâlde niçin değişsin?. Neden değişiyor?. Hiç-bir nedeni olmayan bir değişme mi bu?. Bu düşüncenin arkasında, “kendi-kendine olma” inancı yatmaktadır. “Allah’ın yaratması ve kontrôlü değil, kendi-kendinelik vardır” düşüncesi yatmaktadır. Asıl değişmesi gereken şey, böyle saçma-sapan bir teoriye inananların kafalarını değişmesidir.

 

Pangea ve Levha Tektoniği denilen ve kıtaların 225 milyon kadar önce tek bir süper-kıtayken parçalanıp birbirlerinden yılda yaklaşık 5 cm. uzaklaşarak zamanla mevcut Dünyâ’nın görünümünü kazanmasından bahseden bu teori, “modern bir masal” olmaktan öteye gidemez. Modernlerin böyle masallara ihtiyâcı vardır. Modern insan da ancak modern masallarla avutulur. Onlar ancak modern yalanlara inanır. Çünkü bu teorinin bahsettiği şey ancak resimlerde ve simülasyonlarda olur. Fakat Dünyâ’da hiç-bir zaman gerçeklememiştir ve gerçekleşmez de.

 

Olan şey kıtaların birbirinden uzaklaşması falan değildir. Olan şey sâdece “osilasyon” denilen salınım hareketidir. Bir sarkacın, bir salıngacın, durmadan yinelenen gidip-gelme devinimi gibi ileri-geri hareketlerdir. Doğru olan teori Pangea Levha Tektoniği denilen Kıtaların Kayması Teorisi değil, osilasyon-salınım ileri-geri giden kıta hareketleridir. Allah’ın yaratması buna uygundur. Osilasyonu gözlemleyenler, osilasyondan kaynaklanan geçici uzaklaşmaları “sürekli uzaklaşmalar” sanıyorlar. Bu aynen; Kâinâtın Genişleme Teorisi’nde olduğu gibidir. Genişleme Teorisi’nde, sürekli olarak galaksilerin birbirinden uzaklaşmaları değil, bir döngü nedeniyle uzaklaşıp-yakınlaşmalarının gözlemlenmesi söz-konusudur. Bir galaksinin diğer galaksiden döngü nedeniyle uzaklaşma aşamasında, “o uzaklaşmanın sürekli bir uzaklaşma” olduğunun sanılması ve yanılsamasıdır. Yâni hiç-bir şey kendi başına “aktif olarak” hareket edemez kâinatta, ancak küçük-kısa ve pasif hareketler olabilir ki o bile yaratmanın kuralı çerçevesinde meydana gelir.

 

Masa-başı teorilerinden bir teori olan (çünkü başka türlü olması imkânsızdır) bu teori de Evrim Teorisi’nin bir uzantısıdır. Evrim Teorisi’nin ihtiyaç duyduğu zamânı profesyonel bir şekilde üretmek çabasıdır. Bir kere insanın evriminden bahsedilince; kâinâtın evrimi Big-Bang, sonra da kıtaların evrimi Pangea’dan bahsedilmeye başlanması kaçınılmazdır. Pangea Teorisi de, “her-şeyde bir evrim görmek” ve “aslında her-şey kendi-kendine oluyor” düşüncesini ve inancını yaymak teorisidir. Fakat aslında olan şey şudur: “Allah ol der ve her-şey en ideâl şekilde bir-anda oluverir”. Bu oluş da öyle milyarlarca-milyonlarca yıl önce olan bir oluş değil, kısa bir zaman önce, “her-şeyin ol demekle bir-anda oluvermesi” şeklindeki bir oluştur

 

“O (Allah), gökleri ve yeri benzersiz yaratandır. O bir şeyi diledi mi ona sâdece; “ol” der, o da hemen oluverir" (En-âm 101).

 

“Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse ona yalnızca “OL” der, o da hemen oluverir” (Bakara 117).

 

Allah “ol” demekle her-şeyi en güzel şekilde yaratmıştır ve yaratmanın kuralı olarak varlığın küçük salınımlarından ve gözlemlediğimiz döngülerinden başka bir hareketi yoktur.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Temmuz 2020

 

 

 

 

 


Devamını Oku »

10 Ağustos 2020 Pazartesi

Fıtrata İhânet

 

“Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dîne, Allah’ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiç-bir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler” (Rûm 30).

Fıtrat lûgatta: “Yaradılış, tıynet, hilkat” olarak geçer.

 

Yaratılış, yapı, karakter, tabiat, mîzaç, hilkat, tabî eğilim, hazır olmak, huy, cibilliyet, içgüdü, istidât gibi mânâlara da gelir. Terim olarak fıtrat: “Allah Teâlâ’nın mahlûkâtını kendisini bilip tanıyacak ve idrâk edecek bir hâl, bir kabiliyet üzere yaratması”dır (İbn Manzur, Lisânü’l-Arab).

 

Tüm târih boyunca ilk defâ, son 150-200 yıldır, doğal, normâl ve fıtrî olandan bu derece sapılmıştır. Daha önce doğal ve normâl olandan yâni fıtrî olandan bu derece bir kopma, vazgeçme ve sapma olmamıştı. Modern dünyâ, doğal, normâl ve fıtrî olanın kötü görüldüğü ve gösterildiği bir dünyâdır. Fıtrata âdetâ düşman olunmuştur. Bunun nedeni tabî ki, modern dünyânın aslında doğal, normâl ve fıtrî olanla bire-bir örtüşen dinden vazgeçmesi ve hattâ ona düşman olması, yerine ise sûni ve sanal bir dünyânın kurulmuş olmasıdır ki bu dünyâ tam da “nefse uygun” olarak düzenlenmiş ve bu uğurda her-şeyin kışkırtılmış olduğu bir dünyâdır.

 

Nefsin önündeki tek engel, “din”dir. Nefsi ancak din dizginleyebilir ve terbiye edebilir. Onu doğal, normâl ve fıtrî sınırına ancak din çekebilir. Fakat dînin geçerliliği görece kaldırılınca meydan nefse kalmıştır. Artık her-şey nefsin isteklerine, arzularına ve ihtiraslarına göre düzenlenmektedir. Fıtratından sapan nefs tabî ki her-şeyin kışkırtıldığı, aşırılaştığı bir dünyâdan memnundur ve zâten böyle bir dünyâya özlem duyar. Nefsin hâkim olduğu bir dünyâ, ihtirasların dinleştiği bir dünyâdır.

 

Modern dünyâda nefs fıtrattan sapınca, artık her-şeyin sapması işten bile olmamıştır ve olmamaktadır. Bakıldığında, ilk başta tabî ki insan olmak üzere her-şey doğal, normâl ve fıtrî durumundan saptırılmış yada en azından sapmadan etkilenir hâle gelmiştir. Her-şey doğal ortamından uzaklaşmış, sûni ve sanal bir noktaya gelmiştir. İnsanlar sûni ve sanal olanı daha çok sever hâle gelmişlerdir, zîrâ nefs “sapkın olan”a daha çok meyil gösterir. Bu meyil taa çocukluktan îtibâren başlar. Meselâ kahvaltıda doğal tereyağı, bal, pekmez, yumurta, peynir, zeytin, reçel vs. olsa ve bunların yanına da sâdece fabrikasyon bir “sürmelik çikolata” koysanız, çocuklar o bir çok doğal ürünü değil de, fıtrata ve doğala aykırı olan sürmelik çikolatayı isterler. Çünkü insan nefs sahibidir ve nefs, doğallıktan uzaklaştırılmış ve çıkarılmış olan şeylere çok düşkün ve meyillidir.

 

Günümüzde fıtratla alâkası olmayan bir “din” olan teknolojinin sapkınlığı öyle bir yere varmıştır ki, artık insanlar “gerçek” olana sırt çevirmiş ve “sanal” olana îtibar etmeye başlamıştır. Bunu devletler de benimsemiş ve kabûl etmiştir. Sonuçta da insanlar sanal bir âlem tarafından kuşatılmış ve içinde boğulur hâle gelmiştir. Sanalın gerçek olana üstün tutulduğuna dâir şöyle bir örnek verelim: Bir keresinde hastâneden aldığım rapor ile ilacımı almaya gittiğimde -ki rapor A4 kâğıdı olarak elimde duruyordu-, rapor henüz internet sistemine düşmediği için ilaçlarımı vermemişlerdi. Bu herkesin yaşadığı sık bir sorun hâline geldi. Elimde doktorun ıslak imzayla imzâladığı gerçek bir maddeden müteşekkil, kağıt şeklindeki raporu kabûl etmiyorlar da, sanal şeklinde bilgisayarda görünmesini bekliyorlar. Elimdeki gerçek kâğıt raporun beş paralık bir değeri ve geçerliliği yok.

 

İnsan bozulunca her-şey bozulmaya başlar ve kısa vâdede de bozulma tüm Dünyâ’ya yayılır. Zamanla bu bozulma tüm dünyâyı sarınca, bu bozulmadan, başta “hareketli canlılar” olan hayvanlar ve sonra da “hareketsiz canlılar” olan bitkiler ve en nihâyetinde de cansızlar bile etkilenir. Hayvanlar artık doğal ve fıtratlarına uygun bir ortamda yaşamadıkları gibi, fıtratlarına aykırı şekilde besleniyorlar, doğal olmayan şartlarda hayvanat bahçesi, kafes, akvaryum vs. gibi özgürlüklerinden kopuk, doğalarına ve fıtratlarına aykırı yerlerde tutuluyorlar ve insana özgü kıyafetlerle süsleniyorlar. Doğal olmayan çiftleştirmelerle farklı ve absürd türler ortaya çıkarılıyor. Hayvanları doğal ve fıtrî hâllerinde uzaklaştırmak ve insanın arzularına ve ihtiraslarına göre yaşamlarını düzenlemek çok üstün ve eğlenceli görülüyor. Bülent Akyürek, muhabbet kuşlarının konuşması hakkında; “kuşların konuşması geriliktir” der. Çünkü kuşların doğal ve fıtrî durumu “ötmek”tir. Fakat artık insanlar kuşların ne kadar öttüklerine değil de kaç kelime konuşabildiklerine bakıyorlar. Oysa insanın fıtratına uygun olan, kuşların ötmesi ve yeryüzüne bir müzik fonu katmasıdır.   

 

Yine bitkiler de insanların yaptıklarından etkilenmişlerdir ve zaten bitkiler artık GDO denilen melânetle fıtratlarından tamâmen uzaklaştırılmıştır. Bu yolla onların faydaları da etkisizleştirilmiştir. Öyle ki doğal beslenebilmek için dağlardan doğal bitkiler toplamak ve “doğal et” yemek için avcılık yapmak gerekmektedir. Yediğimizin-içtiğimiz ne tadı ne de tuzu kalmıştır. Hele ki su, artık doğal değildir. Suyun fıtratı akmaktır. Suyun fıtratına müdâhale ederek akışını kestikleri için, doğallığını ve fıtrîliğini yitirmiş “donuk ve durgun” suları içmekteyiz. Suyun yararından böylece uzaklaşmış olmaktayız. Bu bize hastalık ve sıkıntı olarak dönmektedir. Çünkü fıtrata yapılan ihânet aslâ cezâsız kalmaz, zîrâ Allah, fıtrata yapılan ihâneti, sünnetullah gereği cezâlandırmaktadır ve bu cezâ bize sıkıntı ve ezâ (hastalık) olarak dönmektedir.

 

Özellikle kentlerde (şehir değil) her-yer asfalt ve beton ile kaplanmıştır. Ayağımızı basacak doğal bir yer kalmamıştır. Bu, “doğanın fıtratını bozmak” demektir. Tabi bozulan fıtratın sonucu bize sıkıntı olarak dönmektedir ve bu bozulma çoğaldıkça ağır bedeller ödetmektedir. Sel, yangın, heyelan, deprem vs. hep doğanın fıtratına saldırmanın bir sonucudurlar. Çünkü insan fıtrattan kopmuş ve artık Allah’ın emrettiği gibi yaşamaktan vazgeçmiştir. Fıtrata düşman olmuş insanların yaptıklarının cezâsını çekmekteyiz:  

 

“O, iş başına geçti mi (yada sırtını çevirip gitti mi) yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helâk etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez” (Bakara 205).

 

Modern yaşam-şekli, doğala, normâle ve fıtrata aykırı bir yaşam-tarzıdır. Modernite, fıtrattan ve doğal olandan bir sapmadır. Modernizm, fıtrata yapılan ihânetin târihidir. Şirk, “fıtrata ihânet”in bir sonucudur. Son 250 yıllık târih, “doğal ve fıtrî olan” üzerine, “doğal ve fıtrî olmayan”ın tahakkümünün târihidir.

 

İnsan fıtrata uygun olarak “yarı-mahrûmiyete ayarlı” yaratılmıştır. Refah onu hasta eder. Hele “sahte refah” (aslında refah içinde olunmadığı hâlde refah içindeymiş gibi yaşama) ise, “aptal hasta” eder. Dünya şu-anda bu durumdadır. İnsan, “özlem odaklı” yaratılmıştır. Bu özlem “cennet özlemi”dir. Dünyâ’da hiç-bir zaman oluşamayacak ve tatmin edemeyecek cennet. Âhirete has olan. Mahrûmiyet insanın fıtrî bir terapisidir. Refah, insanları hasta etti. “Yalancı refah” ise insanları perişân etti. İnsanlar mahrûmiyetten mahrûm durumdalar. Çünkü fıtrattan kopmuşlardır.

 

Ebu Hüreyre (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, Allah Resûlü şöyle buyurmuştur: “Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi, Hristiyan veyâ Mecûsi yapar” (Buhâri, Tefsir (Rûm), 2.

 

İnsanlar fıtratlarına yaptıkları ihânetin bir sonucu olarak sapıtmışlardır ve bu sapkınlık, kadın ve erkeklerin birbirine benzemesi, birbirleriyle yer değiştirmesine kadar gelmiştir. Artık kadınlar erkeklere benzerken, erkekler de kadınlara benzemektedirler. 

 

Şimdiki kadınların çoğu cinsini ister-istemez değiştirmiştir yada değiştirmek zorunda bırakılmıştır. Erkeklere-özgü işlere ve hareketlere sâhip çıkarak anneliği ve kadınlığı kısıtlamışlar ve terk etmişlerdir. Kadınlığı erkekliğe tebdil ederek Allah’ın yaratışını değiştirmişler ve Allah’ın sünnetine karşı gelmişlerdir.

 

Eskiden kadın ve erkekler birbirlerinin gözlerinden etkileniyorlardı. Şimdi ise elbiselerinden etkileniyorlar. Çünkü kadının bakışı “bakış” değildir. Zîrâ doğal ve fıtrî değildir. Böyle olunca da “marka” tekstil ürünlerine rağbet artıyor ve bunları üretenlere gün doğuyor.

 

Kadın, “kadın” gibi davranmaktan vazgeçti. Böyle olunca da kadınlık câzibesini kaybetti, o “kadına has” edâsı yok oldu. Evden, annelikten, ev hanımlığından uzaklaştırılan kadınlar farklılaştı. Oysa kadınların erkeklere özgü işleri yapması doğru değildir ve onları doğallıklarından ve fıtratlarından çevirir ve başkalaştırır. Bakınca görünen şey şudur: Çalışan kadın, geç evlenen yada hiç evlenmeyen bekâr kadın, çocuğu olmayan kadın, siyâsete atılan kadın, erkek gibi giyinen kadın, çok okuyan kadın, erkeklerle çok muhâtap olan kadın, teknolojiyle çok uğraşan kadın, anne ol(a)mayan kadın (bakıcı anne dâhil) ve erkelere âmir yapılan kadınlar erkeksileşiyor. Aynı şekilde; kadınlarla çok muhâtap olan erkek, kadınlarla ilgili işleri çok yapan (bayan kuaförü, terzi, bâzı doktorlar) erkek, kadınsı renklerden oluşan elbiseler giyen erkek, kadın âmirlerin altında çalışan erkek, ana-baba tarafından “erkek” gibi yetiştirilmeyen erkekler de kadınsılaşıyor.

 

Fıtrata ihanet olarak ve sapıklığın başka bir şekli olan aykırı evlilikler de yaygınlaşıyor. Kadın kadına (lâti), erkek erkeğe (lûti) ve hattâ insan ve hayvan evlilikleri de başlamıştır ve her geçen gün artmaktadır. Fıtrata ihânet, insanları sapıklığa götürmektedir çünkü. Üstelik insanlar gün geçtikçe bunları normâl görmeye başlamışlardır. Demek ki fıtrata göre yaşamayınca, sanal, sûni ve sapık bir hayat tarzı normâlleşmektedir.  

 

Toplumda kadınların amirliği erkeklere göre artmaktadır. Fakat bu doğal değildir ve fıtrata aykırıdır. Çünkü erkekler fıtraten kadının emrinde olamazlar. Modern hayat bunu ortaya çıkarmış ve yaygınlaşmıştır. Bu durum kadınların da hoşlarına gitmektedir fakat bu, fıtrata aykırı olduğundan dolayı cezâsız kalmamakta ve “kadına şiddet” ve “kadın cinâyetleri”ne sebep olmaktadır. Çünkü doğal ve fıtrî olan, erkeğin kadına âmir olmasıdır. Zâten doğala, normâle ve fıtrî olana birebir uygun olan Kur’ân’da da, Allah’ın, erkekleri, kadınlara âmir olarak yarattığından bahsedilir:

 

“Allah’ın, bâzısını bâzısına üstün kılması ve onların kendi mallarından harcaması nedeniyle erkekler, kadınlar üzerinde ‘sorumlu gözeticidir’. Sâliha kadınlar, gönülden (Allah’a), itaat edenler, Allah nasıl koruduysa görünmeyeni koruyanlardır...” (Nîsâ 34).

 

Modern dönemde, “ekinin ifsâdı” tamamlandı. Neslin ifsâdı ise “kadın” üzerinden yapılıyor. Kadın değiştirilip modernleştirilerek fıtratına aykırı bir hâle gelince ve “bir proje olarak” küresel güçler modern kadını öne çıkarınca, ifsâd da başlamış oldu. Çünkü modern kadın evde durmak, evlenmek, çocuk doğurmak ve anne olmak, evinin hanımı olmak istemiyor. Hâlbuki doğal, normâl ve fıtrî olan budur. Fıtrata aykırı hareket edildiğinde tabî ki de ifsâd da başlayacaktır.

 

Kadınlar yaratılış îtibâriyle nârin yapılı insanlardır. Bu yapıda olmaları aslında bir rahmettir. Çünkü kadınlar en önemli fıtrî görevleri olan anneliği bu rahmet sâyesinde yapabilirler. Tabi bu nârin yapıları nedeniyle kadınlar bâzen şiddete mâruz kalıyorlar. Fakat modern zamanlarda fıtratından uzaklaştırılmış ve “sahte bir üstünlük” verilmiş olan modern kadın, doğala ve normâle aykırı olarak ve tam tersi bir şekilde erkeğe, tâbiri câizse “posta koymaya” başladı. Tabî ki bir zulüm olarak ve gereksiz yere kadınların erkekler tarafından şiddete mâruz kalması durumu vardır fakat günümüzde, erkeğin kadına gösterdiği “fiziksel şiddet”in nedeni; modernizmin ve kadının erkeğe gösterdiği “psikolojik şiddet”tir. Kadın, erkeğin doğal ve normâl hâline, fıtratına şiddet göstermektedir.

 

Modern Dünyâ ve modern kadın, “târihsel erkeği” çok bunaltmıştır. Onun rolünü değiştirmiştir. Fıtrata aykırı olan bu duruma katlanamayan erkek sürekli gergin bir durumda bulunmaktadır. Kendini aşağılanmış hissetmektedir. Çünkü “bakmakla/korumakla yükümlü olduğu” kadın (Nîsâ 34), “modern kadın” hâline getirilerek modern çağda kendisine tercih edilip üstün tutulur olmuş ve erkek ikinci plânda kalmıştır. Bu gerçekten de fıtrata çok ters bir durumdur. Çünkü kadın ile erkek yan-yana durduğunda, kadınların dışarıda yaptıkları işlerin ve bulunduğu ortamın erkeğe daha çok yakıştığı âyan-beyan ortadadır. Bunun aksi bir durumda erkek komplekse kapılmaktadır. Bu kompleks onu sürekli gerdiğinden dolayı en ufak bir şeyden dolayı hemen sinirlenmekte ve şiddete baş-vurmaktadır. Böyle yapmakla kadına bir nevî üstünlüğünü göstermek/kanıtlamak istemektedir.

 

Ev, kadının doğal ortamıdır. Apartman denilen modern “sözde evler”de modern kadını tutmak imkânsızdır. Modern kadın dışarı çıkmadan duramıyor ve dışarıda olmayı “özgürlük” olarak görüyor. Fakat  modern kadın yine de bir türlü tatmin olmuyor. Bu sebeple de erkeğe sarıyor. Aslında bu “öğretilmiş bir davranış”tır. Modern kadın, “erkeğin kendisi için vâr olduğuna” inan(dırıl)mış olan kadındır. Erkekler sürekli olarak kadınları mutlu etmek için uğraşmalıdır modernizme göre. Fakat erkekler, kadınları ne kadar mutlu etmeye çalışırlarsa, o oranda mutsuz olduklarının farkındadırlar. Zîrâ bu görev erkeklerden çok kadınların görevidir. Çünkü kadın, erkeğe göre daha mûnis (cana yakın) olarak yaratılmıştır. 

 

Eski putperestlik, bâzı kadınları “tanrıça” yapmıştı; modern putperestlik ise, tüm kadınları “tanrıça” yapma yolunda. Kadın, söylediğimiz gibi; fıtraten ya “bacı”, ya “anne”, yada “eş”tir. İslâm’a göre kadın, daha çocukluktan îtibâren kızlar tecrübe sâhibi anne/büyükanne tarafından bu konuda bilinçlendirilmeli, oturmasına, kalkmasına, giyimine, yürüyüşüne dikkat etmeli ve her konuda aşırıya kaçmamalıdır. Hanımlar ağır-başlılığını korumalı ve “hafif-meşrep” hareketlerden kaçınmalıdırlar. Ev-hanımlığını, çocuk yetiştirmesini iyi öğrenmeleri gereklidir. Okula gitmesi ve okuması fakat ilk dört yıl hâriç diğer okulları ya kızlara has okullarda yada “dışarıdan” okumayla devâm etmesi, mecbûri bir durum yoksa da eğitim döneminden sonra çalışmaması fıtrata uygun olandır. Lâkin; heyhat!. Modern kadın bırakın bunları yapmaktan vazgeçmeyi, bunun konusu açıldığı anda, hemen ânında îtirâza başlıyor ve şeytanın kontrôlündeki tâğutların, tam da kendisine öğrettiği gibi isyân etmeye başlıyor. Neler, neler.. Modern kadın, modern çağın sahte ilahlarından bir ilah olmuş durumdadır. 

 

İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı kânunla kadın, erkek üzerinde bir ceberrut yapılmıştır. Modern kadını “dokunulmaz” kıldılar. Modern kadına erkeğe karşı o kadar çok silah verilmiştir ki, duygusal yoğunluğu çok fazla olan kadının, bu silahlarla işleyeceği “cinâyetler”i şimdiden kestirmek çok kolaydır. Modern kadın bu kânun ile, tâbiri câizse, gıcık olduğu bir erkeği, iftirâ ile hapse attırabilecek; boşanmak istediği kocaya, “bana tecâvüz etti” (karı-koca arasındaki tecâvüz) diyerek evden uzaklaştırabilecek ve hapse attırabilecek; makâmında gözü olduğu bir erkeğin yerine kolayca geçebilecek fırsatlar bulabilecektir. İşte tüm bunlar doğallığı ve fıtratı bozduğundan dolayı şiddete ve kadın cinâyetlerine sebep olmaktadır.

 

Kadının erkeğe üstün olduğu tek şey anneliktir. Cennet “annelerin” ayakları altındadır. Kadının kariyerinin zirvesi “annelik”tir. Ey modern kadınlar!, bilin ki fıtratınıza bir-çok yerde aykırı davranıyorsunuz. Allah sizi erkeğe göre farklı özelliklere sâhip bir şekilde yaratmıştır. Allah sizi, “bacı”, ‘”anne”, “eş” olarak yaratmıştır. Allah böyle dilemiştir. Sabah-kahvaltısını bile dışarıda yapmayı seven çoğu erkeğin istediği; akşam eve geldiğinde sıcak bir yemek ve huzurlu bir evdir. Bâzen çeşitli nedenlerle bu sağlanamayabilir, fakat diğer zamanlarda huzurlu bir ev-ortamı sağlarsanız erkek zâten sessiz bir şekilde bir köşede kuzu-kuzu oturacaktır. Zâten evi kadın yönetir. (iç-işleri bakanı). O hâlde Allah’ın emrine uyun:

 

“Evlerinizde vakarla-oturun (evlerinizi karargâh edinin), ilk câhiliye (kadınları)nın süslerini açığa vurması gibi, siz de süslerinizi açığa vurmayın; namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, Allah’a ve elçisine itaat edin. Ey Ehl-i Beyt, gerçekten Allah, sizden kiri (günah ve çirkinliği) gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister. Evlerinizde okunmakta olan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah lâtiftir, haberdâr olandır” (Ahzâb 33-34).

 

Fıtrata-doğala-normâle aykırı bir iş yapılacak ve bir sorun çıkmayacak.. Bu imkânsız bir şeydir. Kötülük, insanın nefsi ile ilgilidir, fıtratı ile değil. Zîrâ insanın fıtratı İslâm’la birebir örtüşür. Fakat nefs, fıtrattan sapılınca etki göstermeye başlar.  

 

“De ki: Herkes kendi yaratılışına (fıtrat tarzına) göre davranır. Şu hâlde kimin daha doğru yolda olduğunu Rabbin daha iyi bilir” (İsrâ 84).

 

Modernizm ile birlikte başlayan ve çoğalan fıtrata ihânetin çeşitleri ve bolluğu o kadar fazladır ki, bu konu hacimli bir-kaç bir kitapla ancak toparlanabilir.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ekim 2018

Devamını Oku »