9 Mart 2017 Perşembe

Aşırı Yüceltmecilik


“Onların sözleri seni üzmesin. Şüphesiz ‘izzet ve gücün’ tümü Allah’ındır. O, işitendir, bilendir” (Yûnus 65).

“Kim izzeti istiyorsa, artık bütün izzet Allah’ındır. Güzel söz O’na yükselir, sâlih amel de onu yükseltir. Kötülükleri tasarlayıp düzenleyenler ise; onlar için şiddetli bir azab vardır. Onların tasarladıkları ‘boşa çıkıp bozulur” (Fâtır 35).

Aşırı yüceltme, “birisini yada bir şeyi çok üstün görme ve üstün kabûl etme”nin bir sonucudur. Bir şey yada kişi bir kere “üstün” görülmeye ve yüceltilmeye başladığında, zamanla ona olmadık özellikler de yüklenerek ilahlaştırılmaya başlanır. Aslında bu, Gerçek Üstün Olan’a rağmen, başka birini yada şeyi üstün görmekten kaynaklanır. Bu sapma başladığında, neyin daha üstün olduğunun değerlendirmesi sağlıklı bir şekilde yapılamaz. Bu nedenle de üstün tutulan ve aşırı yüceltilen şeyler gerçekte çok da kıymetli şeyler değildir. Meselâ bir örnek olarak, Hz. Mûsâ ve Hârûn, İsrâiloğullarını büyük çabalarla ve mûcizevî bir şekilde Mısır’daki rezil durumlarından kurtarmış ve onları selâmete çıkarmış olmalarına; üstelik çok kolay bir şekilde elde edebildikleri yiyeceklere ulaşabilmelerine rağmen, Mısır’daki ezikliği ve orada bolca yetişen ve sürekli tükettikleri sarımsak-soğanı “men” ve “selva”ya üstün tutarak eski esâret hayâtlarını daha iyi görmüşlerdir. Üstelik bir boşluk ânında Samiri’nin yaptığı altın buzağıyı (inek değil), Allah’tan daha üstün tutarak aşırı yüceltmişler ve ona tapmaya da başlamışlardı. Demek ki aşırı yüceltmecilik, ezikliğin de bir sonucu oluyor. Eziklik ise, Allah’tan başkalarını üstün tutarak aşırı yüceltmeden kaynaklanıyor. Yâni eziklik ve aşırı yüceltmecilik birbirinin neden-sonucu oluyor. Bunun panzehiri ise, vahiy-merkezli bir bilgi-bilinç-direniştir. Demek ki, Allah’tan başkalarının karşısında “dik” duramayanlar, o kişileri aşırı yücelterek ilahlaştırmaya başlıyorlar ve şirke düşüyorlar.  

Şirk, bir “aşırı yüceltmecilik”tir. Allah’a koşulan şirk unsurları aslında hak-etmedikleri bir yüceltmeye tâbi tutularak “aşırı üstün” görülüyor ve en sonunda “en yüce ilah” konumuna kadar çıkarılabiliyor. İnsanlık târihi bunun örnekleriyle doludur ve hattâ insanlık târihi biraz da “aşırı yüceltmeciliğin” târihidir. Zâten tevhid-şirk çatışması, Tek Yüce Olan’ın Allah olduğunu kabûl edenlerle, Allah’tan başkalarını “yüce” kabûl edenlerin savaşıdır.

Allah’ın emrine rağmen bir şeyi çok değerli olarak kabûl edip de yüceltmenin ilk örneği Hz. Âdem kıssası ve “yasak ağaç”tır. Allah’ın; “sakın şu ağaca yaklaşmayın” emrine karşı şeytan, aşırı yücelttiği “yıkılmayacak mülk” (mülkü lâ yebla) ile Hz. Âdem ve Havvâ’yı kandırabilmiştir. Öyle ki bu durum Hz. Âdem ve Havvâ’nın cennetten çıkarılmasına neden olmuştur. Bu durum tüm zamanlarda da benzer şekilde devâm etmekte ve aşırı yüceltmecilik girdabına kapılan insanlar kitlesel olarak cennetten uzaklaşmaktadır. Zîrâ cennet yerine fâni olan Dünyâ’ya daha fazla değer verilmekte ve Dünyâ aşırı bir şekilde yüceltilmektedir.

Aşırı yüceltmeciliğin nedeni “Allah’ın hakkıyla takdir edilememesi”dir. Yüceliği Sonsuz Olan’dan başkalarında da bir yüceliğin olduğu zannı aşırı yüceltmeciliği ortaya çıkarıyor. Böyle olunca herkes bir şeyleri yada birlerini aşırı yüceltmeye başlıyor. Fakat şurası çok önemli ki; bu durum aslında aşırı yüceltilenin ilahlaştırılması demektir. Aşırı yüceltme, bir ilahlaştırmadır. Aşırı yüceltmeciler, aşırı yücelttiklerine olan bağlılıkları üzerinden bir onur ve izzet kazandıkları vehmine kapılıyorlar. Bunun nedeni; ne Allah’ı, ne de aşırı yücelttiklerini hakkıyla takdir edemediklerindendir:

“Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah güç sâhibidir, azizdir” (Hac 74).

“Onların sözleri seni üzmesin. Şüphesiz ‘izzet ve gücün’ tümü Allah’ındır. O, işitendir, bilendir” (Yûnus 65).

Aşırı yüceltmeyi varlıklar içinde sâdece insan yapıyor. Hiç-bir hayvan başka bir varlığı aşırı yüceltmez. Varlık içinde insana has olan aşırı yüceltmede, yüceltilenlerin içinde yok yoktur. Akla-hayâle gelmeyecek şeyler bile aşırı yüceltilebilmektedir. Erkek cinsel organından tutun da; ataları yüceltmek, kadını yüceltmek, her türlü hayvanı yüceltmek, bitkiler, ağaçlar, dağlar-taşlar, Güneş-Ay-yıldızlar, soyut ve hayâli varlıklar vs. aşırı yüceltmeye tâbi tutulmuş ve ilah olarak kabûl edilip tapılmıştır. En çok da insanlar aşırı yüceltilerek ilahlaştırılmıştır. Bir kahramân, savaşçı-asker, siyâsetçi, lîder, bilge, zenginler (Kârun örneği), hükümdarlar ve -güyâ iyi yaptıklarını düşünerek- peygamberler aşırı yüceltilerek ilahlaştırılmıştır. Hele ki peygamberler.. bir türlü normâl bir insan olarak kabûl edilememiş ve aşırı yüceltmeye uğramıştır-uğramaktadır. Özellikle bu konuda zıvanadan çıkılmıştır. Bir kişiyi öz varlığından (kul) soyutlamak zulmün en büyüklerinden olsa gerek. Tüm peygamberlerden, yapamayacakları ve olmayacak bir-çok şeyler istemişlerdir. Böylelikle onu üstün bir varlık olduğuna iknâ olacaklar:

“Dediler ki: ‘Bize yerden pınarlar fışkırtmadıkça sana kesinlikle inanmayız. Yada sana âit hurmalıklardan ve üzümlerden bir bahçe olup aralarından şarıl-şarıl akan ırmaklar fışkırtmalısın. Veyâ öne sürdüğün gibi, gökyüzünü üstümüze parça-parça düşürmeli yada Allah’ı ve melekleri karşımıza (şâhid olarak) getirmelisin. Yahut altından bir evin olmalı veya gökyüzüne yükselmelisin. Üzerimize bizim okuyabileceğimiz bir kitap indirinceye kadar senin yükselişine de inanmayız. De ki: ‘Rabbimi yüceltirim; ben, elçi olan bir beşerden başkası mıyım?” (İsrâ 90-93).

Görüldüğü gibi; kendisine vahyedilmekten başka bir ayrıcalığı olmayan bir insanı aşırı yüceltmeden itaat edemiyorlar. Buna neden olan tabi ki de nefsleridir. Yoksa itaati isteyen kişi çok güçlü yada zengin biri olsa ona itaat etmekte zorlanmazlar:

“Nûh dedi ki: Rabbim Onlar bana karşı çıktılar. Onlar öyle birilerinin peşine takıldılar ki mal ve çocukları aldanıştan başka bir şeylerini artırmadı, üstelik (senin yoluna) tuzak üstüne tuzak kurdular ve dediler ki: Tanrılarınızı sakın ola terk edeyim demeyin, ne Vedd ve Süva’ı, ne Yeğus ve Ye’uk’u ve ne de Nesr’i terk etmeyin” (Nûh 21-23).

Âyette isimleri zikredilen putların aslında bir aşırı yüceltmecilik yapılarak nasıl da ilahlaştırıldığının örneği bir yazıda şu şekilde gösterilir:

“Vedd, Süva, Yeğus, Ye’uk ve Nesr… bunlar birer put ismi. Hz. Nûh’un gönderildiği toplum bunlara tapıyor. Rivâyetlerden öyle anlaşılıyor ki, biçim ve muhtevâ değiştirerek de olsa, bu putların isimleri bir kült olarak nesilden-nesile taşınmış. Bâzıları değişerek de olsa Hz.Peygamber zamânına kadar varlıklarını sürdürmüşler. Şimdi bu putların geçmişte ve âyetin indiği çağda hangi kabîlenin totemi olduğunu, aslının neye dayandığını dile getiren bir Buhâri rivâyetine bakalım. İbn Abbas bu âyetin yorumunda diyor ki:

‘Önceleri Nûh kavmine âit olan bu putlar, sonradan Arapların putları hâline geldi. Vedd, Kelb kabîlesinin Demetu’l Cendel’deki putuydu. Suva Huzeyl’in putuydu. Yeğus önce Murad kabîlesinin putuydu, daha sonra Sebe ile birlikte Cevf’te yer alan Beni Gatif’in putu oldu. Ye’uk Hemedan’ın putuydu. Nesr’e gelince o da Zi’l Kela soyundan gelen Hımyerlilerin putuydu. Bunlar Nûh kavmine mensup sâlih insanların isimleriydi. Onlar öldükleri zaman, şeytan onların toplumuna onların hayattayken oturdukları mekânları kutsal adak-yeri edinmelerini öğütledi. Her birinin adını o kutsal-adak yerlerine verdiler. (Önceleri) bunu yapıyorlardı, fakat tapınılmıyordu. Tâ ki o nesiller de geçip gitti, makamlar hakkındaki gerçek bilgi unutuldu. Onlara (sonraki nesiller tarafından) ibâdet edilmeye başlandı’ (Buhâri, Tefsir 398)”.

Hiçbir peygamber kendisini aşırı yüceltmediği gibi, kendisinin aşırı yüceltilmesini ve aşırı bir şekilde yüceltenleri de kabûl etmemiştir:

“Allah: ‘Ey Meryem-oğlu Îsâ, insanlara, “beni ve anneni, Allah’ı bırakarak iki ilah edinin” diye sen mi söyledin?’ dediğinde: ‘Seni tenzih ederim, hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Eğer bunu söyledimse mutlakâ sen onu bilmişsindir. Sen bende olanı bilirsin, ama ben Sen’de olanı bilmem. Gerçekten, görünmeyenleri (gaybleri) bilen Sen’sin Sen” (Mâide 116).

Peygamberimiz de aşırı yüceltmenin önünü, kesin bir dille engellemiş ve şöyle demiştir:

“Beni Mûsâ’ya üstün tutmayınız”. (Buhâri, Husumat, 1; Müslim Fedâil, 160). Peygamberler arasında ayırım yapmayınız”. “Hiç kimse Yûnus b. Metta’dan hayırlıyım demesin”.

Bir aşırı yüceltme örneği de; Peygamberimizin iki kızıyla da evlenen Hz. Osman’a verilen “zi-n nûreyn” (iki nûr sâhibi) lâkâbıdır. Hâlbuki Peygamberimizin kızlarından ve Hz. Osman’ın hanımlarından Rukiye, daha önce Ebu Leheb’in oğlu olan Utbe ile; diğer hanımı Ümmü Gülsüm ise Ebu Leheb’in diğer oğlu olan Uteybe ile evliydi, (yada “nikâhlıydı” diyelim de birileri rahatsız olmasın). Şimdi; Hz. Osman, Peygamberimizin iki kızıyla da evlendiği için “zi-n nûreyn” yâni “iki nûr sâhibi” oluyorsa; Ebu Leheb’in oğulları olan Utbe ve Uteybe de, Peygamberimizin iki kızından birer tânesiyle evlendiği için “zi-n nûr” yâni “birer nûr sâhibi” mi oluyor?. Aşırı yücelmecilikte saçmalık, aşırı yüceltmeciliğin hemen yanı-başındadır.

Hâlâ kendilerini kurtaracağını zannederek Mehdi-Mesih bekleyenler vardır ve aslında böyle biri ortaya çıksa ve ben Mehdi yada Mesih’im dese, birileri onu hemen üstün insan olarak kabûl edecek ve aşırı yüceltmeye tâbi tutacaklardır. Zor dönemlerde daha da çok açığa çıkan bu beklemenin bir yarârı da olmaz. Gerçekten de karizmatik, bilgili, ferâsetli, dirâyetli insanlara ihtiyâcımız vardır ama böyle kişiler pasif beklentilerle değil, bir bilgi-bilinç ve amel-eylem hâlindeki toplumun içinden çıkar. Fakat tabi bunun ağır bedelleri de olabileceğinden, bu bedelleri ödemeyi göze alamayanlar, yanlış kişileri “kurtarıcı” zannederek ve onları aşırı yücelterek çok yanlış ve sapık yollara girerler:

“Onlar, mü’minleri bırakıp kâfirleri dostlar (veliler) edinirler. ‘Kuvvet ve onuru (izzeti)’ onların yanında mı arıyorlar?. Şüphesiz, ‘bütün kuvvet ve onur’ Allah’ındır” (Nîsâ 139).

Çok güçlü olduğu zannedilen ülkeler de aşırı yüceltiliyor ve onların güdümüne ve yönlendirmesine girilerek şirke düşülüyor. Bu yüceltme şekli günümüz aşırı yüceltme örneklerinin başında geliyor. Koca-koca devletler bile bu yüceltmeyi yapıyorlar ve Allah’tan daha çok onlardan korkuyorlar ve çekiniyorlar. Oysa ne ABD, ne Rusya ne de kısaca BM’nin dâimi 5 üyesi aşırı yüceltilmelidir. Yüce olan sâdece Allah’tır ve ancak inananlar (mü’minler) üstündürler. Târihen de sâbittir ki, nice az sayıdaki îmanlı topluluklar, nice güçlü(!) olanları alaşağı etmiştir. Maddî çoğunluktan ziyâde, inanç ve direnç daha önemlidir. Peygamberimiz zamânında başlayan fütuhat hareketleri, çok da uzun olmayan bir süre içinde Dünyâ’nın iki süper gücünden birini çökertmiş, diğerini de çökme noktasına getirebilmişti. Zîrâ, sâdece Gerçek Yüce Olan’dan korkup sakınmışlardır ve bu nedenle de Allah’ın yardımı üzerlerinde olmuştur. Hiç-bir devlet, silah, para vs. değil, Âlemlerin Rabbi olan Allah’tır yüce olan. Kudret O’nun elindedir ve O kimin tarafında olursa gâlip olan da onlar olacaktır.

Bâtınilikte de çok aşırı yüceltme örnekleri vardır. Bâtınilere göre yeryüzünde dâima Muhammed b. İsmâil neslinden gelen gizli veya açık bir imam vardır. Bu imam öyle bir imamdır ki ondan kötülük gelmez ve o bütün bâtınilerin reisidir. İmam, ilâhi kudretlerle mücehhezdir. Onun emriyle, “mevcut olmayan şey” vâr olur. İmkânsız olan şey zarûri olur. O semavâtın merkezidir, arzın kutbudur. O hakîkatin kendisidir, olgunluğun tamâmıdır. O birdir. Onu hakîki zâtiyle herkes tanıyamaz. Öyle bir duruma gelinir ki, birilerine göre o mâsum imam zamânın kutbudur, imamıdır, gavsıdır, peygamberidir ve hattâ -hâşâ- Allah’tır.

Tasavvuftaki aşırı yüceltme şekli ise zıvanadan çıkmanın dibidir. Tasavvuf sapıkları kendilerini yada bağlı oldukları şeyhlerini-efendilerini öyle bir yüceltirler ve öyle makamlara yükseltirler ki, bahsettikleri o makamda aslında Allah’tan başkası bulun(a)maz. Güyâ aşırı yücelttikleri (daha doğrusu taptıkları) kişiler, kâinâtı yaratmıştır, tüm rızıkların sâhibidir, kâinâtı o ayakta tutar, her zerre onun merkezinde döner, o bir şeye “ol” derse oluverir vs. gibi sapıklıkta zirve yapan sözler ederler. Hâlbuki bu kişiler icâbında altlarına kaçıran yâni büyük-küçük abdestlerini bile tutamayan zavallı fânilerden başkası değildirler. Fakat şeytan onların kâlplerine nüfûz etmiştir ve şeytan onlara ne fısıldarsa onu tekrarlamaktadırlar.

Şeytanın ve tâğutların etkisiyle yapılan çeşitli aşırı yüceltme örneklerinin tamâmı saçmadır, boştur, aslı-astarı yoktur, zırvalıktır, sapıklıktır, şirktir, küfürdür. Allah’tan başka “üstün ve yüce olan” yoktur. Tüm yüceltilenler, Allah’a muhtaç zavallı fânilerden başkaları değildir.

Herkes birilerini yada bir şeyleri aşırı yüceltiyor. Tüm bunlar Gerçek Yüce Olan’ın hakkıyla takdir edilememesinin bir sonucudur:

“Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Oysa kıyâmet günü yer, bütünüyle O’nun avucu (kabzası)ndadır; gökler de sağ eliyle dürülüp-bükülmüştür. O, şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir” (Zümer 67).

En büyük felâket, ebedî cehenneme müstahak olmaktır. Cehennem, aşırı yüceltenler ve yüceltilmeyi sevenler ile dolacaktır. Allah’tan başkalarını aşırı yüceltenler cehennemin ebedî kafirleri olurlarken; Allah’tan başkasını yüce (yâni ilah) görmeyenler ve hayatlarını bu uğurda sarf edenler ise ebedî cennetlerle sevineceklerdir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Mart 2017









Devamını Oku »

8 Mart 2017 Çarşamba

Ecel



“Her nefis ölümü tadıcıdır; sonra bize döndürüleceksiniz” (Ankebût 57).

“De ki: ‘Allah’ın dilemesi dışında, kendim için zarardan ve yarardan (hiç-bir şeye) mâlik değilim. Her ümmetin bir eceli vardır. Onların ecelleri gelince, artık ne bir saat ertelenebilirler, ne öne alınabilirler” (Yûnus 49).

Ecel, lûgatta: “Her mahlûkun ve canlının Allah tarafından takdir edilen ölüm vakti. Âhirete göç etmek. İleride olacağı şüphesiz olan. Allah’ın takdir ettiği ömür” anlamlarına gelir.

İnsanların, hayvanların, bitkilerin, dağın, taşın, toplumların, Dünyâ’nın, yıldızların galaksilerin ve nihâyet tüm kâinâtın bir eceli vardır. Ecelin bilgisi sâdece Allah’a âittir. O ecel ânını sâdece Allah bilir. Tedbir, “mutlak ecel”i geciktir(e)mez, fakat ecele kadar olan süreyi kazâsız-belâsız ve daha kaliteli yaşamayı sağlar. Tedbir, ecelin farklı bir yönünde geçerli ve yararlı olabilir. Gerçi bu konu biraz da kaderle ilgili olduğundan ve gerçek anlamda biz “olacakları” bilemeyeceğimizden dolayı bu konuda yapacağımız şey, Allah’ın  önerdiği tarzda yaşamaktır. Bu bağlamda bir yazıda ecel için şunlar söylenir:

“Ecel; ömrün sonu, ölüm için takdir edilen (yazılan) zaman. Dünyâ hayâtının bittiği vakit. Her canlının Allah-ü Teâlâ tarafından takdir olunmuş bir eceli vardır. Herkes, eceli gelince ölür. Ecel, İslâm dîninde iki kısım olarak bildirilmiştir. Bunlardan birine “ecel-i müsemmâ”, diğerine “ecel-i kazâ” denilmiştir.

Ecel-i müsemmâ: Bu ecel, hiç değişmez. Herkesin bir ecel-i müsemmâsı vardır ve ecel hâzır olduğu vakit, bir an bile gecikmez ve vaktinden önce gelmez. Canlı, takdir edilen o anda ölümü tadar. Bu ecelden kaçmak, kurtulmak mümkün değildir. Bu bakımdan, meselâ harplerden kaçanlar ölümden kaçtıkları için değil, ecelleri henüz gelmediği için kurtulmuşlardır. Aynı şekilde tâun (vebâ) gibi bulaşıcı hastalık bulunan yerlerden uzaklaşanlar da henüz ecelleri gelmediği için yaşamaya devâm ederler. Buralardan kaçmayıp sabredenlerden ölenler ise ecelleri geldiği için ölmüşler, yaşamaya devâm edenler de ecelleri gelmediği için ölmemişlerdir. Afrika’da açlıktan ölenler, ecelleri geldiği için ölmüşlerdir. Trafik kazâları gibi, onların da ölüm sebebi açlık olmuştur. Onlara yardımcı olmak çok iyidir ve sevaptır. İntihâr eden, başkası tarafından öldürülen veya kazâ netîcesinde ölen kimseler için halk arasında “Eceli ile ölmedi!” denilmesi yanlıştır. Çok tehlikeli hallerden sağ-sâlim kurtulanların yanında ufacık ve değersiz görünen sebeplerle ölüp gidenler düşünülürse ecel-i müsemmâ’nın anlaşılması kolaylaşabilir. O hâlde, ecel vakti Allah-ü Teâlâ’nın takdiri iledir. Bu konuda çok meşhûr olmuş bir beyt şöyledir: Ecel geldi cihâne, baş ağrısı bahâne.

Ecel-i kazâ: Bir sebebe bağlı olarak değiştirilmesi takdir edilmiş eceldir. Bir kimse, Allah-ü Teâlâ’nın beğendiği iyi işi yapar, yâhut sadaka verir, hac ederse, ömrü 60 sene; bunları yapmazsa 40 sene diye takdir edilmesidir. Allah-ü Teâlâ’nın beğendiği iyi işler, kabûl olan duâlar, takdir edilen kazânın değişmesine, yâni artmasına sebep olur. Bu husus Peygamberimizin(sallallahu aleyhi ve sellem) hadîs-i şerîflerde bildirilmiştir:

“Kader, tedbir ile sakınmakla değişmez. Fakat kabûl olan duâ, o belâ gelirken korur”. “Kazâ-i muallâkı hiç-bir şey değiştirmez. Yalnız duâ değiştirir. Yalnız ihsân, iyilik artırır”. “Sadaka ömrü uzatır” hadîs-i şerîfleri bunun delîlidir”.

“Sizi çamurdan yaratan, sonra bir ecel belirleyen O’dur. Adı konulmuş ecel, O’nun katındadır. Sonra siz (yine) kuşkuya kapılıyorsunuz” (En-âm 2).

Allah’ın belirlediği ecel rast-gele olmaz. Meselâ tek-yumurta ikizi iki insan düşünelim. Bunların ikisi de aynı anne-babadan olmuşlar ve aynı evde aynı gıdalarla ve korumayla büyümüşlerdir. Netîcede fiziki yapıları aynı yada benzer özelliktedir. O hâlde aynı yada benzer yaşlarda ecellerinin gelmesi gerekir doğal durumda. Fakat -bir kaza sonucu- değilse ikizlerin aynı-anda doğal ölümle öldükleri herhâlde vâki değildir. Fakat, ikizlerden birinin fizîki yapısı diğerine göre -Allah’ın bir takdiri olarak- diğerine oranla çok az bir miktar daha kötüyse, bu durum ileride, fizîki yapısında “o küçük sorun” olmayan kişi meselâ 80 yaşında ölüyorsa, diğerinin 78 yaşında ölmesine neden olabilir. Yada fizîki yapısındaki küçük bir farktan dolayı oluşan bir dürtü onu diğerine göre bir miktar daha yanlış bir yola sevk etmiş ise eceli yine değişebilir. Yoksa ecel, -Allâhuâlem- “şu kişi şu kadar, diğeri ise şu kadar yaşasın” diye belirlenmiş bir süre değildir. Allah sünnetullaha göre iş yaptığından, eceli de bâzı fizîki-rûhi yapılardaki ufak farklara göre yapmaktadır.

Allah’tan habersiz ölünemez. Kayıt-dışı bir doğu olmadığı gibi, kayıt-dışı bir ölüm de olamaz. Zîra yaşatan da öldüren de Allah’tır:

“Allah’ın izni olmaksızın hiç-bir nefis için ölmek yoktur. O, süresi belirtilmiş bir yazıdır. Kim Dünyâ’nın yarârını (sevâbını) isterse ona ondan veririz, kim âhiret sevâbını isterse ona da ondan veririz. Biz şükredenleri pek yakında ödüllendireceğiz” (Âl-i İmran 145).

Her ümmetin de bir eceli vardır. Şimdiye kadar, ne oranda güçlü olursa-olsun, eceli gelip de ölmeyen yâni yıkılmayan bir devlet ve toplum olmamıştır. Zîrâ Allah’tan başka bâki olan ve bâki kalacak olan yoktur. Günümüzde de, her ne kadar insanların çoğuna göre “yıkılmayacak” zannedilen devletler, ideolojiler, sistemler, güçler ve sağlam yapılar var zannedilse de, bunlar ecelin önünde çer-çöp gibi kalmaya mahkûmdur. Ecelin karşısında herhangi bir direnç gösterebilmeleri söz-konusu bile değildir. Bir-an dâhi vakitlerini uzatamazlar:

“Her ümmet için bir ecel vardır. Onların ecelleri gelince, ne bir saat ertelenebilirler ne de öne alınabilirler (tam zamânında çökerler)” (A’raf 34).

“Hiç-bir ümmet, kendi ecelini ne öne alabilir, ne de onlar ertelenebilirler” (Hicr 5).

Allah, merhâmetinden dolayı insanların yanlışlarına hemen karşılık vermez. Yapılan yanlışlara tövbe için mühlet vermeyip de hemen karşılık verdiğinde uzun bir ecelden söz edilemeyeceği şu şekilde söylenir:

“Eğer Allah, onların hayra ulaşmak için çarçabuk davrandıkları gibi, insanlara şerri de çabuklaştırsaydı, mutlakâ ecellerine hüküm verilirdi. İşte bize kavuşmayı ummayanları biz böylece taşkınlıkları içinde şaşkınca dolaşır bir durumda bırakırız” (Yûnus 11).

“Eğer Allah, kazandıkları dolayısıyla insanları (azab ile) yakalayacak olsaydı, (yerin) sırtı üzerinde hiç-bir canlıyı bırakmazdı, ancak onları, adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman, artık şüphesiz Allah kendi kullarını görendir” (Fâtır 45).

Aslında üzerimizde her gün bir “ecel provası” yapılmaktadır. Uyku “ölümün kardeşi” olduğu için, uykuya dalmak bir çeşit eceldir ve mutlak ecelin gelip-gelmediği uyanıp-uyanmamaya bağlıdır:

“Allah, ölecekleri zaman canlarını alır; ölmeyeni de uykusunda (bir tür ölüme sokar). Böylece, kendisi hakkında ölüm karârı verilmiş olanı(n rûhunu) tutar, öbürüsünü ise adı konulmuş bir ecele kadar salıverir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten âyetler vardır” (Zümer 42).

Sanki hiç ölmeyecekmiş ve yok olmayacakmış gibi duran koca dağlar, denizler, Güneş, Ay ve yıldızların bile eceli vardır. Ecelleri geldiğinde onlar da ölüp gideceklerdir:

“Gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Geceyi gündüzün üstüne sarıp-örtüyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıp-örtüyor. Güneş’e ve Ay’a boyun eğdirdi. Her biri adı konulmuş bir ecele (süreye) kadar akıp gitmektedir. Haberin olsun; üstün ve güçlü olan, bağışlayan O’dur” (Zümer 5).

“Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları ancak hak ve adı konulmuş bir ecel (belli bir süre) olarak yarattık. İnkâr edenler, uyarıldıkları şeyden yüz çeviren(kimseler)dir” (Ahkâf 3).

Yukarıda bahsedilen “ecel-i kaza”ya göre, Allah’ın istediği gibi davrandığımızda ve yaşadığımızda, mutlak olmayan ecelimiz (adı konulmuş ecel) ertelenecektir. Yâni Allah’ın istediği gibi yaşamak, normâl ecelimize kadar yaşamımızı sağlayacaktır:

“Allah’a kulluk edin, O’ndan korkun ve bana itaat edin. Ki günahlarınızı bağışlasın ve sizi adı konulmuş bir ecele kadar ertelesin. Elbette Allah’ın eceli geldiği zaman, o ertelenmez. Bir bilmiş olsaydınız” (Nûh 3-4).

Seneca: “Uzun değil, yettiği kadar yaşamağa çalışmalıyızdır. Uzun zaman yaşamak için kaderin lütfuna bağlıyız; yettiği kadar yaşamak ise bizim elimizde” der.

Ecel, bir şey için Allah’ın, sâdece kendisinin bileceği belirlenmiş süredir:

“Biz gökleri, yeri ve o ikisi arasında olanları ecel-i müsemmâsı olan gerçek varlıklar olarak yaratmışızdır” (Ahkâf 3).

İnsanlar için de şöyle denir:

“Sizi çamurdan (tin) yaratan, sonra bir ecel belirleyen O’dur. Adı konulmuş ecel (ecel-i müsemmâ), O’nun katındadır. Sonra siz (yine) kuşkuya kapılıyorsunuz” (En’âm 2).

Bir yazıda ecel hakkında şunlar söylenir:

“Göklerin ve yerin tek bir eceli olduğu hâlde insan için iki ecelden bahsedilmesi önemlidir. Bunlardan biri, diğer varlıklarda da olan ecel-i müsemmâ olduğuna göre, diğeri tabiî ecel olabilir. Tabiî ecel, vücûdun dayanma süresidir. Süre bitince insan, dalında kuruyan çiçek gibi olur. Tabipler ömür biçerken ona bakarlar. Ecel-i müsemmâ ise kişinin yaşayacağı süredir. Bu süre sonunda insan, dalından koparılmış çiçek gibi ölür. Tabii eceli 100 sene olanın ecel-i müsemmâsı 60 sene olabilir. Bu süreyi yalnız Allah bilir”.

“Azab konusunda senden acele (davranmanı) istiyorlar. Eğer “adı konulmuş bir ecel” (tâyin edilmiş bir vakit) olmasaydı, herhâlde onlara azab gelmiş olurdu. Fakat kendileri şuurunda olmadan, onlara kuşkusuz apansız geliverecektir” (Zâriyât 53).

Kişinin doğal-tabî eceli 80 seneye uygun olmuş olduğu hâlde bir kazâ-belâ yada hastalık, zamânını sâdece Allah’ın bilebileceği “adı konulmuş ecel” olan ecel-i müsemmâyı 60 seneye indirebilir. Kişinin yaşamı yada hastalığın seyri bunu değiştirebilir ama bu zamânın vaktini Allah’tan başka hiç kimse bilemez. Tövbe de, toplumların ecelini geciktirir. Fakat o ecel mutlakâ gelir. Doğal olarak yada normâlde mesela 100 yıl olan süre, yanlış davranışlarla ve zulümle 70-80 yıla inebilir yada doğru davranışla normâl süresi olan 100 yıla tamamlanabilir.

Birini öldürmek, öldüren kişinin öldürülenin ecelini çabuklaştırması demek değildir. Yaşatan ve öldüren Allah’tır. Fakat ölüm bir son değildir ve bu nedenle de ecel bir “ölümü tatma” durumudur. Bir de, insanın toplumsal bir varlık olduğunu unutmamak gerekir. İnsanın başına gelen kötü şeyler yine insanların yaptıkları nedeniyledir. Toplumun yanlışlarından yada hatâlarından kaynaklanan ölümler, normâl-tabî eceli kısaltır.

Ecel, “mutlak ecel” değildir. Eğer her-şeyin mutlak anlamda yok olacağı bir zaman varsa, bunun nasıllığını ve zamânını sâdece Allah bilir. Fakat Dünyâ’daki ölümle beliren ecel, mutlak bir ecel de değildir. Zâten Allah da kendi yolunda ölenlerin (şehit) ölmediğini ve rızıklanıp durduğunu söyler:

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ‘ölüler’ saymayın. Hayır, onlar, Rableri katında diridirler, rızıklanmaktadırlar. Allah’ın kendi fazlından onlara verdikleriyle sevinç içindedirler. Onlara arkalarından henüz ulaşmayanlara müjdelemeyi isterler ki onlara hiç-bir korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır” (Âl-i İmran 169-170).

Şehitler ölmez ve ebedî olarak diridirler. Bu nedenle ölüm yâni ecel “tadılan” bir şeydir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Mart 2017




Devamını Oku »

Modern Öjenizm



“Kör olana güçlük (sorumluluk) yoktur, topal olana güçlük yoktur, hasta olana da güçlük yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederse, (Allah) onu, altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Kim sırt çevirirse, onu acı bir azab ile azablandırır” (Fetih 17).

Öjenizm: “Olumsuz karakteri, pasif yada aktif yöntemlerle yok etmeye dayalı bilimsel ırkçılık” olarak tanımlanır. Öjenik kelimesi ise, ilk kurucularından Sir Francis Galton’un “iyi tür” anlamında eski Yunancadan ürettiği bir kelimedir.

“Öjenik, ilk kullanımı “doğumların devlet tarafından kontrôl edilmesi” düşüncesini ilk ortaya atan ünlü Yunan filozofu Eflatun’a kadar gitse de, modern anlamıyla ilk olarak Sir Francis Galton tarafından ortaya atılmış, sağlıksız ceninleri ayırıp, sağlıklı ceninler yetiştirmenin yollarını arayan, bilimselliği tartışmalı bir toplumsal akım veyâ toplumsal felsefedir. 20. yüzyılın ilk yarısında çok sayıda taraftar toplayan öjeni teorisi, sakat ve hasta insanların ayıklanması ve sağlıklı bireylerin çoğaltılması yoluyla bir insan ırkının “ıslah edilmesi” anlamına geliyordu. Öjeni teorisine göre, nasıl sağlıklı hayvanlar birbirleriyle çiftleştirilerek iyi hayvan cinsleri oluşturuluyorsa, bir insan ırkı da benzer şekilde ıslah edilebilirdi.

Öjenik Uygarlık, yeryüzünde kendiliğinden sürmekte olan organik yaşamı doğal seyrinden kopararak, önceden belirlenen ihtiyaçlar doğrultusunda yeniden oluşturma çabası olarak ifâde edilebilir. Doğal olana antipatiyle yaklaşan Öjenik Uygarlık anlayışı, biyo-teknolojinin insana ve tüm diğer canlı organizmalara yoğun olarak uygulanmasını savunmaktadır” (Vikipedi).

Bilindiği gibi, Evrim Teorisi, “güçsüzlerin yok olarak güçlülerin yaşamasının devâm etmesi ve zamanla daha üstün bir varlığa dönüşmesi” fikrini esas alır ki, bu düşünce öjeninin ta kendisidir. Doğada hiç-bir zaman bir “evrim” yaşanmadığı ve insan dâhil her-şeyin ilk orijinâli en uygun şekliyle “yaratıldığı” için bir öjeniden de bahsedilemez. “Hüdai Çakmak, öjenizm hakkında şunları söyler:

“Öjenizmi şöyle târif edebiliriz: Öjenizm, toplumlarda sağlıklı öğelerinin çoğaltılması, sağlıksız öğelerin elenip azaltılması, böylelikle insan soyunun geliştirilmesini amaçlayan bir teori ve bu teorinin eyleme geçmiş hâlidir. Eski Yunanlılardan Sparta’lıların yeni doğan çocukları gelişkin-zayıf diye ayırdıkları, gelişkin zannedilenlerin yaşamasına izin verdikleri, diğerlerini öldürdükleri bilinmektedir.

Eski Yunanlılardan sonra unutulmaya yüz tutan öjenist görüşü Charles Darwin’in Evrim Teorisi’yle tekrar gündeme getirip canlandırdığı görülür. Charles Darwin ortaya koyduğu Evrim Teorisi’yle canlıların ‘doğal seleksiyon’ adını verdiği bir mekanizmayla, güçlü canlıların güçsüzleri yaşam sahnesinden sildiği, bu yolla daha güçlü canlıların ortaya çıktığı, bunun da evrimleşmeye neden olduğunu varsaydığından öjenik kavramının daha güçlü bir şekilde bir-kez daha ortaya atılmasına ve uygulamaya konulmasına neden olmuştur diyebilmekteyiz”.

Modern tıpta öjeni; çeşitli tahlil ve tetkiklerle anne karnındaki cenini -güyâ- bir ârıza gördüğünde kürtaj ile alarak bebeği öldürebilmesi yâni öjeni uygulamasıdır. Oysa hâmilelik sürecinin tamâmında ve sonunda ne olacağını hiç kimse bilemez. Mongol Bebek Taraması denilen tarama aslında yanıltıcıdır ve en ufak bir şüphede cenin alınabilmektedir. Hâlbuki en iyi ve hassas tarama yöntemleriyle tarama yapılmış ve en ufak bir bulgu bulunamamış olsa bile çocuk yine de “mongol” doğabiliyor.

Modern tıp “modern öjenizm”in mümessilliğini yapıyor. Modern tıbbın öjenisi, modern kimyâsal ilaçlar ile ve diğer ürünlerle bir-anda yok etmeye değil, “aşama-aşama yok etme”ye dayanıyor ve böylece bu aşamada şeytanın fısıltılarıyla ve küresel tâğutların uygulamalarıyla ortaya çıkan ilaçlar ve ürünler, birilerini aşırı bir şekilde zengin ederken, “tıbbî öjeni”ye mâruz kalanları yavaş-yavaş öldürüyor. Öjenizm netîcede her anlamda belli seviyenin aşağısında olanları yavaş-yavaş yok etmenin yada süründürmenin adıdır.

GDO’lu ürünlerle fakirlere “aşamalı öjenizm” uygulanıyor. GDO’lu ürünler insanları bir-anda öldürmese de tam anlamıyla da yaşatmıyor. İnsânî özelliklerini blôke ediyor. “İnsan yediğidir” sözü bağlamında insanlar yedikleri şeyler yüzünden bir türlü “insan” gibi olamıyor. Bilinçler, GDO’lu beslenmeyle uygulanan bir çeşit öjenizm ile blôke ediliyor ve insanlar pasifleştiriliyor. Bu, zihinlerin öjeniye tâbi tutulmasıdır. Böylece garibanın çocuğu da “gariban” olarak kalmaya devâm ediyor.

GDO’lu ürünleri, “insanları açlıktan kurtaran bir yöntem” olarak önen sürenler, GDO’lu ürünlerin aslında bir sömürü aracı olduğunu gizliyorlar. Zîrâ GDO’lu ürünlerin besin değeri ifsâd edildiği için gerçek anlamda doyurmuyor ve eskiden tek bir doğal ekmekle “gerçek anlamda” doyabilen insanlar, GDO’lu ürünlerle 3 ekmek yese de gerçek bir doyuma ulaşamıyor ve üstelik tek ekmeği daha kolay satın alabilirken yada elde edebilirken, üç ekmeği satın alamıyor ve bu nedenle de açlık ve açlığa bağlı sebeplerden dolayı hayâtını kaybedenlerin sayısı artıyor. Açlıktan-susuzluktan ölen insanlar “siyâsi ve ekonomik öjeni” kurbânıdırlar.

Öjenizmi uygulayanlar bu sûretle bol kazançlar elde ederler ve bu kazanımlar için insanları çok kolay fedâ edebilirler. Sapık evrim ve öjeni inançları onlara bunu yaptırabilir. Çünkü modern öjenistler, kendilerini 1. sınıf, diğer insanları ise 2. 3. sınıf insanlar olarak kabûl ettiklerinden ve hattâ “insan” bile saymadıklarından dolayı onlara her türlü sömürüyü, zulmü yapabilirler ve onları çok kolay öldürebilirler. Üstelik öjeni düşüncesine göre yaptıklarını meşrû da görürler. Çünkü Darwinizm’e göre kendileri evrimlerini tamamlamış ve “tam insan” olmuşlar; diğerleri ise evrimini tamamlamamış ve tamamlayamayan yaratıklardır. Onlara göre evrimini kim tamamladıysa dünyevî olana onun daha fazla ihtiyâcı ve hakkı vardır ve bu nedenle de Dünyâ’nın nîmetlerinden ve olanaklarından en fazla “evrimini tamamlamış(!)” olanlar yararlanmalıdır. Yine bu nedenle Dünyâ’nın nîmetleri ve olanakları da sınırlı olduğu için diğerleriyle paylaşılmamalıdır. İşte bu nedenle insanları içleri sızlamadan yok edebiliyorlar yada baskı altında tutabiliyorlar.

Öjeni fikri, Darwinizm’in doğal bir sonucu olarak ortaya çıktı. Nitekim öjeni kavramını savunan yayınlarda bu gerçek özellikle vurgulanıyor ve “Öjeni, insanın kendi evrimini kendisinin yönlendirmesidir” deniyor.

Modern insan, güyâ çok sevdiği ve koruduğu hayvanlara da kısırlaştırarak öjeni uygulamaktadır. Böylece hayvanın doğal varlığına müdâhalede bulunmaktadır. Yine “doğum kontrôlü” de bir çeşit öjenidir. İnsanların doğal üreme yollarını engelleyerek normâl ve doğal olana saldırmaktadırlar. Bu durum bir zulümdür. Zâten modernizm ve inançsızlık, bir “zulüm uygarlığı”dır. Modernizm; insanı, ekini, hayvanı ve doğayı, doğal ve normâl hâlinden çıkarıp ifsâd etmiştir-etmektedir. Kur’ân’da bu, şu şekilde söylenir:

 “O, iş-başına geçti mi (yada sırtını çevirip gitti mi) yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helâk etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez” (Bakara 205).

Adolf Jost, 1895’de yayımladığı Das Recht auf den Tod (Ölme Hakkı) isimli kitabında istenmeyen insanları tıbbî olarak öldürmeye çağırıyordu. Jost, “sosyâl organizmanın sağlığı için devletin bireyleri öldürme sorumluluğunu alması gerektiğini” iddiâ ediyordu. Adolf Jost, yaklaşık 30 yıl sonra siyâset sahnesinde boy gösterecek olan Adolf Hitler’in akıl hocasıydı. Hitler de; “devlet yalnızca sağlıklı çocukların olmasını sağlamalı. Görülür şekilde hasta olanların ve salgın hastalık taşıyanların uygun olmadığı îlan edilmeli” diyordu.

“İnsanı kısırlaştırarak” uygulanan öjenizm de vardır. Eugenics (öjeni) ABD’de de uygulanmıştır. Bir iddiâya göre sâdece Kaliforniya’da zorla kısırlaştırılan insan sayısı 64.000 olmuştur. Öjeni uygulanan zihinsel engellilerin ezici çoğunluğu da her nedense “beyaz” olmayanlardır. 1907’de Indiana eyâletinde kabûl edilen bir kânunla zekâ özürlü, sağır yada körler zorla kısırlaştırılmaya başlanmıştır. Benzer bir yasayı 1909’da Washington ve Kaliforniya eyâletleri de kabûl etmiştir. 1927’de Virginia eyâletinde zekâ özürlüler kısırlaştırılmışlardır. Yasa, Amerika’nın pek-çok eyâletinde 1960’lara kadar yürürlükte kalmıştır. Toplamda 67.000 insan kısırlaştırılmıştır. Zamânımızda da insanlar hızla kısırlaşmaktadır. Bu, yeme-içme, çeşitli ürünler, modern hayâttan kaynaklanan evlenme yaşı, stres vs. gibi nedenlerle ve kullanılan bâzı ürünler yüzünden olmaktadır.

İnsanlar; kör, topal ve hastalara gerçek anlamda bir merhâmetle yaklaşmıyorlar ve bu insanlar otomatikman “ezik” ve “öteki” olarak kabûl ediliyor. Oysa onların da kendilerine göre üstün özellikleri vardır. Kronik rahatsızlığı olanlar bir “yük” olarak görülebiliyor. Merhâmetin neredeyse yok olduğu modern zamanlarda bu insanlar, kişinin en yakını olsa bile “katlanılmaz” olarak kabûl ediliyor.

Öjenizm bir çeşit “güçsüzlerden ayrışma” şeklidir. Allah; hasta, kör ve topal olanların hor görülmemesini ve ayrıma tâbi tutulmamasını söyler ve bu insanların da toplum içine karışmalarını ister:

“Kör olana güçlük yoktur, topal olana güçlük yoktur, hasta olana da güçlük yoktur; sizin için de, gerek kendi evlerinizden, gerekse babalarınızın evlerinden, annelerinizin evlerinden, erkek kardeşlerinizin evlerinden, kız kardeşlerinizin evlerinden, amcalarınızın evlerinden, halalarınızın evlerinden, dayılarınızın evlerinden, teyzelerinizin evlerinden, anahtarına mâlik olduğunuz (yerlerden) yada dostlarınızın (evlerin)den yemenizde bir güçlük yoktur. Hep bir-arada veyâ ayrı-ayrı yemenizde bir günah yoktur. Evlere girdiğiniz vakit, Allah tarafından kutlu, güzel bir yaşama dileği olarak birbirinize selam verin. İşte Allah, size âyetleri böyle açıklar, umulur ki aklınızı kullanırsınız” (Nûr 61).

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Mart 2017




Devamını Oku »

6 Şubat 2017 Pazartesi

Mutluluk Üzerine


“Îman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerin Allah katında büyük dereceleri vardır. İşte ‘kurtuluşa ve mutluluğa’ erenler bunlardır” (Tevbe 20).

 

Fransız Yurttaşlık Bildirgesi’nde: “İnsanoğlunun nihâi hedefi mutluluğa ulaşmaktır, mutluluk ise ekonomik refahta gizlidir” denir. O hâlde mutluluğa ulaşmak için paraya ulaşmak, paraya ulaşmak için de para kazanmaya kilitlenmek gerekecektir. Fakat bu durum insanın ruhsal-psikolojik yönünü olumsuz etkileyecek ve onu daha da mutsuz edecektir. Mutluluk, tüm insanları hem Dünyâ’da hem de âhirette mutlu edecek şeyler ile gerçekleşebilir.  

 

“Dinde ikrah (çirkinlik-iğrençlik) olmadığı için (Bakara 256), normâlde doğumdan ölüme kadar tüm süreç bütünsel bakışta mutluluk ile doludur. Fakat modern anlamda mutluluk ile haz karıştırılıyor ve insanlar sürekli “haz durumu”nda olmayı mutlu olmak zannediliyor. Her dâim relâks durumunda olmak kişiyi aldatarak mutlu ediyormuş gibi hissettirse de, mutsuzluk bu-arada kişiyi içten-içe çürütmeye başlamıştır. Zîrâ mücâhede ve mücâdelenin, dâvânın, “sâdece Allah’a olan teslîmiyetin”, bu uğurda gösterilen sabrın, mahrûmiyetin, paylaşmanın, ibâdetin, “gadan alma”nın, iyilik yapmanın, üşümenin, terlemenin, hasta olmanın vs. vs. hattâ acı ve ölümün olmadığı yerde bir şeyler eksik kalacağından, mutluluğa ve huzura ulaşılamayacak  yada değeri bilinemeyecektir.  

 

İnsan, sürekli mutsuz olduğunda maddî ve mânevi yapısı bozulur ve bundan çok olumsuz olarak etkilenir. Fakat, insan sürekli relâks durumunda haz içinde kaldığında da “insan” özellikleri zedelenir, azalır ve hattâ kaybolur ve yavşaklaşır çıkar. Zîrâ onu hiç-bir acı, zulüm, mazlûmiyet rahatsız etmemeye başlar ve kişi böylelikle bencilleşir. Herkesi kendisi gibi zanneder. Hazzın verdiği sarhoşlukla kötülüğe karşı dirençsizleştiğinden zulmü doğal ve normâl görür yada umursamaz ve önemsemez. Bu durumda zulme bir tepki vermez. Oysa dediğimiz gibi, insanı “insan” yapan şey, zaman-zaman yaşadığı mutluluklarla birlikte, bir mücâhede ve mücâdele içinde olmasıdır. Zîrâ Dünyâ cennet değildir ve bir imtihan alanıdır. Bilindiği gibi imtihanlar kolay değildir ve büyük çabalar ve ciddiyetler ister.

 

Mutlu olmak için çabalamakla mutluluğa ulaşılamaz; mücâdele sürecinin kendisi mutluluk kaynağıdır mü’minler için. Bu nedenle mü’minler; “nasıl mutlu olabilirim”in değil; “nasıl mücâhede-mücâdele edebilirim”in derdine düşmelidirler.

 

Gerçek mutluluk cennette yaşanacaktır. Hani Dünyâ’da zaman-zaman yaşadığımız o huzur veren mutluluk anları vardır ya; işte cennet, o anların kesintisiz yaşandığı yerdir.

 

Bilgi ve bilinç de mutluluğa götürür kişiyi. Fakat aslında çok bilmek değil, doğal ve saf olmak mutlu eder insanları. Zîrâ bâzen çok bilmek mutsuzluğun da kaynağı olabilir. Lâkin bu, cehaletin mutluluk demek olduğu anlamına gelmez. “Cehâlet mutluluktur” dense de, cehâlet, ahmaklıktan başka bir şey değildir. Cehâletten kaynaklanan şey mutluluk değil, geçici hazlardır. Haz, dediğimiz gibi, ancak kesintisiz olursa insan boşluğa düşmez, fakat Dünyâ’da kesintisiz bir hazzın olması varlığın yapısına ve yasasına terstir.  

 

Hedonistler (hazcılar), mutluluk zannettikleri hazzın, insanın biricik hedefi olması gerektiğini söylerler. Epikür insanın biricik amacının mutluluk olduğunu söyler ve bunu da şöyle tanımlar: “Yaşamın tadını çıkarmak ve acılardan kaçınmak!”.

 

Hazcılar hazzı kesintiye uğratmamak için Pollyanna’cılık da oynarlar. Düzünden olmazsa tersinden düşünerek hazlarını sürdürmek isterler. Bir yazıda hazcılık için şunlar söylenir:

 

“Bu yaklaşımın kurucusu Aristippos, temsilcisi Epiküros’tur. Hoşa giden bir şeyin yarattığı, uyandırdığı duyguya haz adı verilir. Bu yaklaşıma göre ahlâki eylemlerin amacı hazdır. Haz ise mutluluktur. Bir eylem, haz getiren eylemse doğru ve iyi eylemdir. İnsan, doğası gereği acıdan kaçınıp, hazza yönelen bir varlıktır. Bu nedenle davranışlarımızın amacı haz olmalıdır. Hedonizmin kurucularından biri olan Aristippos bedensel zevkin önemini vurgular. Diğer kurucu Epikros ise duygusal hazzın da önemli olduğunu savunur.

 

Hedonistler devamlı olarak zevk ve hazzın peşinde koşarlar ve bunun en doğru yaşama biçimi olduğuna inanırlar. Kişinin, anlık istek, zevk ve hazzının karşısındaki diğer insanları önemsemeden yaşaması gerektiğini savunurlar. Hattâ “bilgi”nin bile "”an”da yaşanan duygulardan oluştuğu düşünülür.

 

Hedonistlerde sıklıkla görülen ortak özellikler; bencillik, kendini beğenme, başkalarını kendi çıkarları için kullanma, eleştiriye kapalı olma şeklinde özetlenebilir”.

 

Mutluluk bir sonuçtur, bu nedenle mutlu olmak için bir şeyler yapılmaz, bir şeyler yapıldıktan sonra mutlu olunur yada olunmaz.

 

Mutluluk bir sonuçtur ve hedef değildir. Bir hedefe varıldığında mutlu da olunur. Fakat mutluluğa ulaşma çabasıyla mutlu olan olmamıştır. Mutluluk “en yüce amaç” da değildir. En yüce amaç, “Allah yolunda olmak ve ölmektir (şehit)”. Bunun sonucunda hak edilecek cennettir insanı gerçekten mutlu edecek olan. Aristo da; Yunanlı düşünürlerin çoğuna aldırmadan, insanın en yüce amacının mutluluk olduğundan kuşku duymuştur.

 

Mutluluk amaç değil, sonuçtur. Bireysel mutluluk gerçek bir mutluluk değildir, olamaz. O haz, zevk, neşe hâli olabilir ama mutluluk değildir. Yine; mutluluk taklidi yaparak mutlu olunamaz, çünkü taklit yaparak ve mutlu görünerek gerçekten de mutlu olunmuş olmaz. Şu da var ki ille de mutlu olacaksınız ve mutlu görüneceksiniz diye bir şey yok. Böyle olmaya çalışmak yada böyle görünmek, kişisel gelişim uzmanlarının insanları zorlamasından dolayıdır. Mutluluk zorla olmaz, o doğal olarak ortaya çıkar yada Dünyâ’da iken ortaya çıkmayabilir de. Mutlu olmadığı hâlde mutlu gibi görünmek mutluluk değildir, o “mutluluk hastalığı”dır. Williams Sendromu denen “mutluluk hastalığı” denen bir hastalık da vardır. Bir yazıda bu konuda şunlar söylenir:

 

“Çok fazla gülümsemenin bir hastalık belirtisi olabileceğini düşünmüş müydünüz hiç?. Sizin de çevrenizde mutlakâ ne yaşarsa-yaşasın pozitif kalıp, tebessüm eden insanlar vardır. Peki, bu durumun bâzı insanlarda bir hastalık olduğunu biliyor muydunuz?. 1961 yılında Beuren ve Williams adlarında iki doktorun tanımladığı Williams Sendromu, aynı zamanda mutluluk hastalığı olarak da biliniyor. Bu genetik hastalığa sahip olan çocuklar, âdetâ gülen bir yüzle Dünyâ’ya geliyorlar. Yüzlerindeki sâbit gülümseme, elbette rûh hâllerini de olumlu etkileyerek yaşama devamlı pozitif bakmalarını sağlıyor.

 

Williams Sendromu, 1961 yılında Beuren ve Williams isimli iki doktorun tanımladığı genetik bir hastalıktır. Bu hastalığa sebep olan şey, 7. kromozom çiftinin herhangi birinde meydana gelen bozukluktur. Hastalık âileden geçebileceği gibi kendiliğinden ortaya çıkan genetik mutasyonlar sebebiyle de oluşabilir. Eldeki verilere göre, ortalama 30.000 bebekten 1’inde Williams Sendromu görülüyor. Kız ve erkek çocuklardaki dağılımının ise eşit olduğu biliniyor. Williams Sendromu’nun en belirgin fiziksel özelliği güler yüzlü ifâdedir. Bu nedenle toplumda ‘mutluluk hastalığı’ olarak da biliniyor. Yanaklar dolgun, ağız açık ve geniş bir görünümdedir. Bununla birlikte hastalığa sâhip olan çocuklarda burun kökü basık, gözler birbirine yakın, burun ucu kalkık ve üst damak yüksektir. Williams Sendrom’lu çocuklar, oldukça sıcak bir karaktere sâhip olurlar. Hiç tanımadıkları insanlara dâhi sevecen bir şekilde yaklaşıp, ‘günaydın, merhaba, iyi günler’ gibi konuşma başlatan cümleler kurmayı severler. Sürekli pozitiflerdir, çevrelerindeki herkese dostça davranış sergilerler. Kısacası dışa dönük ve fazlasıyla cana yakındırlar. Karşılarından hiç zarar görmeyeceklerini düşünüp, insanlara sonsuz bir güven beslerler. Hastalığın berâberinde getirdiği güler yüzlü ifâde, âdetâ karakterlerine de yansır. Bu nedenle Williams Sendromu, toplumda ‘mutluluk hastalığı’ olarak da bilinmektedir”.

 

 Çünkü aslında mutluluk, iyi işler yapanlara Allah’ın âhirette vereceği ödüldür. Allah’ın rızâsını kazananlar ebedî mutluluk diyârı olan cennette sonsuz nîmetlerle sevineceklerdir. Cennette herkes mutludur ve tek bir kişi bile mutsuz değildir. Çünkü mutluluk, bir diyarda herkes mutluysa “gerçek mutluluk” olarak ortaya çıkar. Edgar Cabanas, mutluluk hakkında şunları söyler:

 

“Mutluluk hayâtın amacı mı, yoksa bir takıntı mı?. Mutluluk ‘tıpkı bir tüketim malı yada bir iş gibi bencil bir kavram’ hâline geldi. Bireysel mutluluğumuzu takıntı hâline getirmekten vazgeçmemiz, onun yerine ortak mutluluk için çalışmamız gerekir. Mutluluk söylemiyle ilgili temel sorunlardan biri, mutluluğun bir saplantı hâline gelmesi, gurular, kişisel gelişim kitapları ve yaşam koçlarının, gelişmemizi sağlayacak daha iyi, daha dolu bir yaşam vaadine neredeyse bağımlılık duyulmasıdır. Vaat yanıltıcı, çünkü o mutluluk gerçekte hiç gelmez. Amaca aslâ ulaşılmaz çünkü bu hiç bitmeyen bir süreç. Tuzağa düşüyoruz ve bu ürünlere bağımlı hâle geliyoruz. Örneğin kendini tanımak veyâ mutlu olmak için kişisel gelişim kitabı alan biri, tek kitap almaz. Ondan sonrakini ve bir sonrakini de alır. Bu kitaplar gerçekten mutlu olmamızı sağlasaydı, bir tânesi yeterdi öyle değil mi?. Ama öyle olmuyor. Bu döngüden çıkmamız, bunun bir tuzak olduğunun farkına varmamız gerekiyor. ‘Mutlu olmak elinizde, güzel bir yaşam sürmek için tek ihtiyâcınız olan şey kendiniz’ gibi cümleler kulağa hoş geliyor. Ancak gerçekler böyle değil. Kişisel gelişim kitapları ve mutluluk koçları 1950 ve 60’larda ABD’de ortaya çıktı ve bu kültür büyüdü. ABD dışında, bu fikirlere bilimsel bir görünüm vermeyi amaçlayan pozitif psikoloji akımının ortaya çıktığı 2.000 yılından bu yana daha yaygın hâle geldi. Üzüntü ve acı çekmekten korkarız. Mutluluğu takıntı hâline getirmemiz belki de bundan kaynaklanıyordur.

 

Duygular aslâ olumlu veyâ olumsuz değildir, olumlu veyâ olumsuz olmaları duruma ve o-anda oynadığı rôle bağlıdır. Örneğin kaygı duyabilir ve bu yüzden sıkıntı duyabiliriz. Ama biraz kaygı iyidir, bir yarış yada sınav öncesinde olumlu bir rôl oynar. Öfkenin olumsuz bir duygu olduğu söylenir. Şiddet içeren hareketlere veyâ kötü muâmeleye yol açarsa, öfke gerçekten de çok olumsuz olabilir. Ancak adâletsizliğe karşı mücâdele etmemizi yada yanlışları düzeltmemizi sağlıyorsa olumludur. Kendilerini iyi hissetseler bile, daha mutlu olmaları gerektiğini düşünenler var, ‘mutluluk hastalığı’ olarak tanımlanan hissin özünde bu var. Mutluluk hastası, aslı olmasa da sürekli olarak bir şeylerin yolunda gitmediğine, hasta olduğuna inanan kişidir Hastalık hastası gibi, mutluluk hastası da hep hasta olduğuna inanıyor çünkü yeteri kadar mutlu değil. Potansiyelini gerçekleştiremediğine inanıyor. İyi olduğu hâlde, kafasını kötü olmaya takıyor. Burada yanlış bir şey var; kendini kötü hissedince düzelmen için değil, iyi olsan bile daha iyi olman için yardım öneriliyor. ‘Daha iyi’nin de sonu yok. İçinde bulunduğumuz koşulları değiştiremedikçe, kendimizi çâresiz hissediyoruz. Koşulların değişmeyeceğini düşündüğümüz için, daha çok kendimizi değiştirmeyi düşünüyoruz. Bireysellik artmakla kalmıyor, Dünyâ’da büyük değişiklikler yapma şansımız olmadığı hissi de artıyor. İyi olmaktan söz ettiğimizde, kendi iyiliğimizden söz ediyoruz. Kendine iyi bak. Kimse seni kurtarmaz. Senin için en iyisi neyse onu yap. Sağlığına dikkat et. Bunlar hatâ, çünkü korona-virüs ile bireysel sağlığın, topluca sağlıklı olmak kadar önemli olmadığını gördük. Kendine istediğin kadar bakabilirsin, ama asıl önemli olan herkesin sağlığının yerinde olması, yoksa sâdece kendin için endişelenmenin bir anlamı yok.

 

Mutluluk konusunda da benzeri bir durum söz-konusu; insan kendisi için endişelenebilir ancak yine de etrâfında işler yolunda gitmiyorsa iyi olamayacağını çünkü sosyâl varlıklar olduğumuzu bilir. Beğensek de beğenmesek de başkalarına bağımlıyız. Toplumsal refah olmazsa, bireysel refah da olmaz. Toplumsal mutluluk olmazsa bireysel mutluluk da olmaz. Bireysel refahı, sosyâl refahın önüne koyuyoruz. Mutlu olmak için uğraştıkça kendi mutluluğunuzu sabote ediyorsunuz. Çok eğleneceğinizi düşünerek bir partiye gitmeye benziyor. Gidiyorsunuz ve normâl geçiyor. Çok daha iyi olmasını beklediğiniz için, fazla eğlenmiyorsunuz.

 

19. yüzyıl filozoflarından John Stuart Mill, ömrünün sonunda mutluluğu hayâtın temel amacı olarak görmeye değmeyeceğini, çünkü ne olduğunu ve nasıl bulacağımızı bilmediğimiz gibi, mutlu olmaya uğraştıkça sıkıntı çektiğimizi söylemişti. Mutluluktan söz etmeyi bırakmamız, bunun için de takıntı yapmaktan vazgeçmemiz gerekiyor. ‘Daha mutlu olacağım’ demek yerine, ‘birini mutlu edeceğim’ deyin. Kendinize değil, başkalarına odaklanın”.

 

Haz ile mutluluk karıştırılıyor. Haz-merkezli bir düşünce-uygarlık olan modernizmin ortaya koydukları şeyler haz vericidir fakat mutlu edici değildirler. Zâten insanlık da günden-güne mutsuzlaşmaktadır. Modernizmin ortaya çıkardığı teknoloji, sürekli değişik ürünler ortaya koyarak insanlara geçici hazlar veriyor ama insanlar yine de mutlu olmuyorlar. İstatistiklere göre Dünyâ’nın her yerinde anti-depresan kullanan insanların sayısında muazzam bir artış olmaktadır. 10 kişiden en az 1’i anti-depresan kullanmaktadır. Bu durum, insanların gün geçtikçe mutsuzlaştığını ve mutlu edeceğini sandığı geçici ilaçlara ve araçlara sarıldıklarını gösteriyor. Bilimin -güyâ- bu kadar geliştiği(!) bir Dünyâ’da insanların bu kadar mutsuz olması normâl değildir. Demek ki modern-bilim ve üretimler insanları mutlu-huzurlu etmiyor ve giderek huzûrunu daha fazla kaçırıyor. Zîrâ fıtrata, doğala ve en başta İslâm’a, dîne, Kur’ân’a-vahye aykırıdır. Evet; bilim haz verir ama mutlu etmez.

 

Demokrasi ve oy kullanma, bir; “mutlu azınlık değişimi” savaşıdır. Mutlu bir “azınlık” varsa Dünyâ’nın geneli mutsuz demektir. Birinin yiyip diğerinin baktığı bir Dünyâ’da haz olsa da gerçek anlamda mutluluk olmaz. Bunu çok iyi bilen şeytan ve seküler düşünce, insanları birey olmaya özendirir ve zorlar. Bireylerin bireysel olarak ulaşabildiği hazları örnek göstererek mutluluğun güyâ resmini çizer. Nasıl ki vücûdun bir yeri ağrıdığında tüm vücut da etkileniyorsa; insanların bir kısmı perişân bir hâldeyken diğer insanların mutlu olması söz-konusu olamaz. Zîrâ bir insan, gözlerinin önünde acı çeken insanlar varken mutlu olduğunu söylüyorsa, o insan ancak kaliteli bir şerefsizdir. Bencillik ile haz bir-arada olabilse de mutlulukla bencillik birbirinin zıddıdır. Bu nedenle de İslâm’da infâk etmek yâni maldan paylaşımda bulunmak emredilmiştir. 

 

Mustafa İslamoğlu mutluluk için şunları söyler:

 

“Mutluluk nîmetin elden çıkmama duygusuyla olur, bu bağlamda Dünyâ’da mutlu olunmaz, çünkü Dünyâ-nîmeti geçicidir. Mutluluk bir ülküye inanmak ve inancını hayâtında yaşamaktır. “Îman ettim” demek, “mutlu oldum” demektir. Senin için bir zamanlar mutluluk kaynağı olan için bir-gün gelir ağlayabilirsin. Mutluluk Dünyâ’da kalıcı eser bırakmaktır. İnsanlık; lâiklik, ulus-devlet, sekülerizm, demokrasi, cumhuriyet vs. vs. geldi diye daha mutlu ve daha huzurlu olmadı. Mutlu olmak istiyorsan hakîkati ara”.

 

Upanişad’larda da şöyle denir:

 

“Ey saygıdeğer kişi!. Bu kemikten, deriden, kastan, ilikten, etten, ersuyundan, kandan, gözyaşından, çapaktan, sümükten, tükürükten, terden, boktan, çişten, ödden ve salyadan oluşan, kokuşmuş vücutla nasıl mutlu olunur!. Bu isteklerin, öfkenin, kızgınlığın, tutkunun, korkunun, kuşkunun, ürkekliğin, kıskançlığın, özlemin, tiksinmenin, açlığın, susuzluğun, yaşlılığın, ölümün, hastalığın ve daha başkalarının uğrağı olan bu vücutla nasıl mutlu olunur!. Hem, bu Dünyâ’da her-şey gelip-geçici, bu sinekler ve böcekler ve benzerleri gibi, şu otlar, ağaçlar gibi, önce oluyor, sonra yok oluyor. Dahası da var; denizlerin kuruması, dağların devrilmesi, demir-kazığın titremesi, fırtınaların kopması, yerin çatlayıp göçmesi... Bütün bunların olabildiği bir yerde nasıl mutlu olunur!. Sonra, bir-gün her-şeyden bıkılır; sonra yine her-şeye yeni baştan başlanır!”.

 

Dünyâ’da gerçek mutluluk ancak “anlık” olarak yaşanabilir. Sürekli bir mutluluk hâli olmaz, mutluluk “an”larla ölçülebilen bir şeydir. Zîrâ Dünyâ’da sürekli bire mutluluk yaşanabilseydi cennete gerek kalmazdı. Dünyâ, “cenneti hak edip de ebedî mutluluğu yakalamak için” vardır. Mutlu olmak için her-şeyi yapabilenler, Dünyâ cennet olmadığı ve bu nedenle de Dünyâ’da salt ve mutlak-mutluluk elde edilemeyeceği için, bâzıları yanlış olarak, durumu tersine çevirerek acı çekmeye yönelerek çileciliği başlatmışlardır. İlginçtir ki, mutlak-mutluluk arayışı kişiyi acıya yönlendirmiştir. Böylece “insan, dengede duramayan varlıktır” sözü tekrar-tekrar söylenmektedir.

 

Sağlıksızlık da mutsuz eder insanı. Zîrâ sağlık tek-başına bir mutluluk kaynağıdır. Sağlık, tek-başına bile mutluluk verir insana. Şunu da söyleyelim ki, hasta olmamak sağlıklı olmak anlamına gelmez. Sağlık, fizîki ve rûhi mânâda tam bir iyiliğin olması durumudur.

 

Doğal ve fıtrî olana aykırı etmek kişiyi mutsuz etmek için yeter de artar bile. Zâten mutsuzluğun nedeni budur. Modern insan, hem fıtratına hem de doğasına aykırı hareket etmekte ve bir-türlü yüzü gülmemektedir. Yeme, içme, giyme, çalışma, ev, yaşama alanı, âile kurmak ve yönetmek, çoluk-çocuk, ana-baba vs. düzenin ve ilişkilerinin bozulduğu yerde bir mutluluktan bahsedilemez. Orada ancak tampon olarak geçici hazlar olabilir ancak. Gerçek mutluluğa ulaşamayan toplumlarda da sağlıklı ve bilinçli nesiller de yetişemez.

 

“Yaşamanın ereği mutluluktur (endaimonia)” denir. Fakat mutluluk bir sonuçtur, o hâlde mutluluğa ulaştıracak şeyleri yapmaktır amaç. Gerçek mutluluğa ulaşmak ise ancak cennette olur. Buna göre mutluluk, cenneti kazanmak için Allah’ın istediği yaşamak ve nihâyetinde de cenneti hak etmektir.

 

Kant şöyle der:

 

“Doğa insanı bir amaca göre yaratmıştır; bu amaç ne olabilir?. Bir-çok ahlâk öğretilerinin ileri sürdükleri gibi, bu “mutluluğa erişmek” olsa, “doğa insanı çok yanlış, çok ters yaratmış” demek gerekirdi. Çünkü mutlu olması için insana yalnız itkileri (içgüdüleri, eğilimleri) pekâlâ yetişirdi. Nitekim hayvan bu bakımdan pek rahat; içgüdüleri onu gidilecek yere kendiliklerinden götürüyorlar; bu yüzden hayvan ne günahı biliyor, ne de ölüm korkusunu. Ama, insanda içgüdülerden başka bir de akıl var; işte bu akıl denilen güç de, kılı kırk yaran bu yeti de, insanı hiç de mutluluğa götüren bir şey değil, mutluluğa ulaştırmada hiç de iyi bir kılavuz değil. Bundan dolayı doğa insan için mutluluktan başka bir şeyi gözönünde bulundurmuş olmalıdır. İnsan fenomenler dünyâsında mutlu olsun diye belirlenmiş olamaz; o, bütün yaratıklar arasında aklı olan tek yaratıktır. Akıl da insanı fenomenler dünyâsı üstüne yükseltip, ona bir değer, bir onur kazandırır; ona başka bir dünyâdan gelen bir sesi işittirir; bu ses de “ahlâk  yasası”dır, ilâhi buyruktur. İnsan yapısı gereği, yalnız mutluluğa yönelmiş olamayacağına göre, geriye ödev’den (Pflicht) başka bir şey kalmamaktadır. İnsanın varlığının amacı, hiç-bir zaman mutluluk olamaz, çünkü doğa bunun için hiç de elverişli değildir. İnsanın amacı, ahlâk yasasıdır, ödevini yerine getirmektir”.

 

İnsanların mutlu olması, onların doğru yolda olduğu anlamına gelmez. Fakat doğru yolda olmayanlar gerçek ve sürdürülebilir bir mutluluğa ulaşamazlar. Yamuk yol, kişiye içten-içe huzursuzluk verir.

 

Mutlu olmak istiyorsanız başkalarını da mutlu etmelisiniz. Zîrâ insanın kişisel olarak gerçek anlamda mutlu olması mümkün değildir.

 

Mutluluk, huzûrun kesintisiz yaşanmasıdır ki bu ancak cennette olur. Kur’ân cennetliklerin târifini şöyle yapar:

 

“Mutlu (said olanlar) olanlar da, artık onlar cennettedirler. Rabbinin dilemesi dışında gökler ve yer sürüp gittikçe, orada süresiz kalacaklardır. (Bu) kesintisi olmayan bir ihsandır” (Hûd 108).

 

“O gün, öyle yüzler de vardır ki, nîmette (engin bir mutluluk içinde)dirler” (Ğaşiye 8).

 

Kur’ân, mutlu olmanın formülünü şu âyetle ortaya koyar:

 

“Îman edip sâlih amellerde bulunanlar, ne mutlu onlara. Varılacak yerin güzel olanı (onlarındır)” (Ra’d 29).

 

Evet; gerçek mutluluğa ancak, Dünyâ’da îman edip sâlih amel işlemekle ve böylece cenneti hak ederek oraya girmekle ulaşılabilir.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ocak 2017

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »