14 Aralık 2019 Cumartesi

İndirilmiş Din, Uydurulmuş Din ve Modernize Edilmiş Din




 “Allah’tan başka bir hakem mi arayayım?. Oysa O, size Kitab’ı açıklanmış olarak indirmiştir. Kendilerine Kitap verdiklerimiz, bunun gerçekten Rabbinden hak olarak indirilmiş olduğunu bilmektedirler. Şu hâlde, sakın kuşkuya kapılanlardan olma!” (En-âm 114).

“Kendi dinlerini fırkalara ayırmış ve kendileri de parça-parça olmuşlardır; ki her grup kendi elindekiyle övünüp sevinç duymaktadır” (Rûm 32).

“Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi?. Bunlar, tâğut’un önünde muhâkeme olmayı istemektedirler; oysa onu reddetmekle emrolunmuşlardır. Şeytan onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister” (Nîsâ 60).

İnsanlık târihi, indirilmiş, uydurulmuş ve modernize edilmiş dînin ve bunların aralarındaki mücâdelenin târihidir. Tâ Hâbil ile Kâbil’in mücâdelesiyle başlamış olan bir süreçtir bu. Niceleri uydurulmuş dîne göre mücâdele ederken -ki aslında tüm zamanlarda uydurulmuş din, “modernize edilmiş din”dir- çok az sayıdaki  kişiler ise “indirilmiş din” olan Allah’ın vahiylerine göre olan din ile mücâdelesini sürdürmüştür. Tabî Allah, indirdiği dînin ve bu dîne göre yaşayanların tarafındadır. İndirilmiş dîne göre olmayan tüm dinler bâtılı merkeze alan “şirk-küfür-zulüm dinleri”dir. O hâlde târih ve de imtihan, hak-bâtıl mücâdelesinin ve dâvâsının târihi ve imtihanıdır.      

1- İndirilmiş Din

  İndirilmiş din, “vahyedilmiş din”dir ve peygamberlere gönderilen kitapları ve Kur’ân’ı meydana getiren âyetlerden oluşur. İndirilmiş din, “Allah’ın dîni”dir. Tüm peygamberlerin uyduğu din, “indirilmiş din”dir. Peygamberimiz, kendisine inen vahiyleri ilk önce kendisi idrâk ederek uygulamaya başlamış, sonra da en yakınlarından başlayarak halka duyurmuş ve bu âyetlere göre bir idrâk etme, duruş, davranış, eleştiri, îtirâz yâni mücâhede ve mücâdele başlatmıştır. O hâlde indirilmiş din yâni İslâm, Peygamber’in vahiy-merkezli okuma, anlama, tebliğ, dâvet çalışması ve bu merkezde amel-eylem ortaya koymasıdır. Demek ki İslâm, Allah’ın dîninin göklerde hâkim olduğu gibi, hem insanın iç-âleminde, hem de yeryüzünde hâkim kılınması süreci ve hedefidir.

Yalnız şu da var ki; “indirilmiş din” sözü, “modern müslümanlar” tarafından -sözde- “sâdece Kur’ân”ı kabûl edip, Sünnet, hadis, rivâyet ve 1.400 yıllık İslâm târihini “tümden” yok saymak” anlamına gelmiştir yada getirilmiştir. Şu da unutulmamalıdır ki, Peygamber’in vefâtından sonra ortaya konan tüm rivâyet, yorum, yazı, kitap, kişi, târikat, mezhep ve cemaatler olmamış olsaydı bile İslâm dînine bir halel gelmez ve din yine aynı şekilde hakkın, hakîkatin ve adâletin sözcülüğünü ve mücâdelesini yapan bir din olurdu. Yâni onda bir eksiklik olmazdı. Zîrâ İslâm, 23 yıllık bir sürecin sonunda tamamlanmış ve en güzel uygulaması da yapılmıştır.

Tabi 1.400 yıl boyunca müslümanların içinde, hem uydurmalar ve hurâfeler ortaya atanlar olmuş, hem de Kitab’ın ve Sünnet’in ne olduğunu hakkıyla ortaya koyarak halka anlatanlar bulunmuştur. Ancak Dünyâ’nın formatı ve insanın nefsi, uydurmaların ve hurâfelerin çok daha fazla olmasına neden olmuştur-oluyor. Böylece, “indirilmiş din” denilen İslâm’a aykırı bir-çok din-dışı zırvalık ortaya çıkmıştır.

İndirilmiş din yeni bilinip tanınan bir din değildir. İslâm târihi boyunca hurâfelerle mücâdele etmiş tevhid-erleri her dönemde bulunmuş ve hakkı-hakîkati savunmuştur. O hâlde 1.400 yıllık İslâm târihini tümden geçersiz saymak yanlıştır. Nice tevhid-erinin gayretleri boşa çıkarılamaz ve onlardan öğrenilecek bir-çok şey de vardır. Aksi-hâlde İslâm, hiç-bir zaman hakkıyla bilinemeyecek bir din oludu. Zîrâ bizden 100-200 yıl sonra yaşayacak olanlar da, bizim hakkıyla ortaya koymuş olduğumuz dîni ve gayreti inkâr ederler ve bu sefer de 1.400 yıllık târihi değil, 1.500-1.600 yıllık târihi tümden inkâr etmeye başlarlar.

“İndirilmiş din nedir?” diye sorulduğunda, ne 1.400 yıl boyunca her söylenmiş ve yazılmış olan şeylerin tümünü din olarak kabûl etmek, ne de “sâdece Kur’ân” akla gelmelidir. Bunlar birbirlerinin ifrat ve tefritidirler. Zâten ikisi de sonuçta “İslâm’ı hayatta görünür kılmak adına bir şey yapmamak” noktasında birleşmektedirler. Aslında İslâm için, “indirilmiş din” söylemine gerek yoktur. Zîrâ İslâm, “indirilmiş olan” yâni “Allah’tan gelen”dir. O hâlde “İslâm” demek yeterlidir.

İslâm şudur: “İlmi ve kudreti sonsuz-sınırsız, âlemlerin Rabbi olan Allah’ın; “meleklerin pâdişahı” olan Cebrâil aracılığı ile, içinde “sonsuz nûr” bulunan ve insanların iç-âlemlerini inşâ ettikten sonra yeryüzünü yâni dış-âlemi de inşâ ederek hayâta hâkim olacak “kesin doğru olan” vahiylerin, “âlemlere rahmet” Hz. Muhammed’e indirilmesi ve bu vahiylerin “Kur’ân” olarak 23 yılda toplanması, Peygamber ve onunla birlikte olanlar tarafından Kur’ân’ın hayâta yansıtılarak hâkim kılınmasıdır. İslâm, 23 yıl boyunca Peygamberimiz’e inen vahiyler ve o’nun vahiy-merkezli örnek mücâdelesidir.

Modern müslümanların dillerine doladıkları ve özellikle vurguladıkları “indirilen din” dedikleri ise; “Peygamber’in mücâdelesini ya tümden yada büyük oranda görmezden gelmek ve “sâdece Kur’ân” diyerek, güyâ “Kur’ân’a göre bir din inancına sâhip olmak”tır. Yâni söyleyip durdukları “indirilmiş din”, “bütünsel bir İslâm” değildir. “İndirilmiş din”, “amel-eylemden kopuk ve sâdece beyin fırtınalarının yapıldığı, zihinlere ve vicdanlara hapsedilen din”dir. Zîrâ bu söylemde bulunanlar, “sâdece klâsik yada modern din-adamlarını” eleştirip îtirâz ederken, şirki ve küfrü, dolayısıyla da zulmü bâriz bir şekilde açığa çıkaran siyâsilere bir şey dememekte yada çıkarlarını kaybetmekten ve korkmalarından dolayı bir şey diyememektedirler. Hattâ tam tersine onlara duâ edip destek olmaktadırlar. Aslında böyle yapmakla dîni hayattan koparmakta ve dîni mânâya indirgemektedirler. Oysa İslâm, sâdece iç-âlemleri inşâ etmek için değil, bundan başka; sosyâl, kültürel, ekonomik ve siyâsî hayâtı da inşâ etmek ve hayâtı İslâm ile şekillendirmek hedefi olan bir dindir.  

Bu nedenle şurası çok iyi bilinmelidir ki, Peygamber’in hayâtını ve 23 yıllık mücâdelesini bilmeden, “Kur’ân’a göre yaşamak” ancak sözde kalacaktır. Zâten “sâdece Kur’ân” yada “indirilmiş din” diyenlere baktığımızda, Peygamber’in o örnek yaşamından ve mücâdelesinden hiç bahsetmediklerini ve modernizm-merkezli bir din düşüncesi ortaya koyduklarını görürsünüz. Hattâ bu uğurda nice âyetleri moderniteye uydurmak için yoğun beyin fırtınaları estirilmektedir. Tabi bu, İslâm’ı hayattan koparmadan olmaz. Çünkü pratik hayat, “düşüncenin sağlamasının yapılmasıdır” ki, modern yorumlar Peygamber’in örnek yaşamına yâni pratiğe çoğunlukla aykırıdır. 

İndirilen din İslâm’dır ve o ilk indiği günkü gibi Kur’ân’da bulunmaktadır. Kur’ân aynen inişi tamamlandığı gün gibi eksiksiz ve fazlasız olarak elimizdedir. Peygamber’in o örnek yaşamı ve mücâdelesi ise, maalesef içine bir-çok uydurma rivâyetler ve hurâfeler karışmış olarak siyer ve hadis kitaplarında bulunmaktadır. Öyleyse bizim ilk başta yapacağımız şey, bilgi ve bilincimizi Kur’ân ile oluşturmak, Kur’ân’a âşinâ olmak, onunla iç-âlemimizi inşâ etmektir. Daha sonra ise, Peygamber’in “güzel örneklik” denilen Sünnet’ini ve hikmeti de hesâba katarak dış-âlemi de inşâ etmek ve Peygamber ve onunla birlikte olanların yaptığı gibi “örnek İslâmî Hareket Metodu” yâni Sünnet ile İslâm’ı hayâta hâkim kılmaktır. Zîrâ bilgi ve bilincin kaynağı Kur’ân iken, amel ve eylemin göstergesi ve kaynağı, Kur’ân’ın “güzel örneklik” dediği “Sünnet”tir. Zîrâ Kur’ân ne yapılacağını tam olarak söyler ama nasıl yapılacağını, “örnek insan(lar)ın yâni Peygamber ve onunla birlikte olanların üzerinden göstermek ister. Çünkü pratikliğin gereği budur. O hâlde, “indirilmiş din” denilen İslâm, Peygamberimiz’e 23 yıl boyunca gelen ve Kur’ân’da toplanan vahiyler ve Peygamberimiz’in de 23 yıl boyunca bu âyetlere göre amel-eylemde bulunması”dır ki Kur’ân buna “güzel örneklik” der:   

“And olsun, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek (Sünnet) vardır” (Ahzâb 21).

Evet “indirilmiş din” olan yâni “Allah’ın indiği din” İslâm, sâdece lafta kalacak bir din değildir. İslâm; “kâlplerde, vicdanlarda, zihinlerde ve dillerde dolaşıp kalacak bir din değil, iç-âlemlerin Kur’ân ile inşâsından sonra dış-âlemin de Kur’ân ile inşâ edilip hayâta hâkim kılınması gereken bir din”dir. Bilgi ve bilinç Kur’ân ile oluşturulduktan başka, hayâtın tüm alanı; toplumsal, kültürel, ekonomik ve siyâsî alan da Kur’ân ile inşâ olmalıdır. Zâten şirk, küfür ve dolayısıyla zulüm ancak bu şekilde ortadan kalkar ve tevhid hâkim olur. İndirilmiş dîn olan İslâm’ın sözü (Kur’ân) de pratiği (Sünnet) de bunu söyler ve gösterir. Bu da, mevcut seküler sisteme eleştiri, îtirâz ve nihâyet isyânı yanında getirir. Zîrâ İslâm; şirki, küfrü ve zulmü kaldırıp, hakkı-hakîkati ve adâleti Dünyâ’ya yerleştirmek için indirilmiştir. Gerekirse bunu Dünyâ’nın “altını üstüne getirerek” yapar. Kıssalardan ve Peygamberlerin örnekliklerinden apaçık görülen budur:

“Allah, dinden Nûh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) ettiği, sana vahyettiğimiz, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya vasiyet ettiğimiz (farz kıldığımız) ‘Allah’ın dînini hayâta egemen kılın (ekîmûd dîn) ve bu konuda görüş ayrılığına düşmeyin’ direktifini sizin için bir ‘hayat düsturu’ olarak öngördü. Fakat kendilerini çağırdığın bu düstur Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir” (Şûrâ 13).

 “Allah, içinizden îman edenlere ve sâlih amellerde bulunanlara va’detmiştir: Hiç-şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ‘güç ve iktidâr sâhibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ‘güç ve iktidâr sâhibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibâdet ederler ve bana hiç-bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fâsıktır” (Nûr 55).

“Allah ve Resûlü, bir işe hükmettiği zaman, mü’min bir erkek ve mü’min bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne isyân ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır” (Ahzâb 36).

2-Uydurulmuş Din

Uydurulmuş din, “Peygamberimiz’e 23 yıl boyunca inen vahiylerden ve Peygamberimiz’in o âyetlere göre belirlediği İslâmî hareket metodunu, gerek eski inançlarından kopamamış olarak İslâm’a girenlerin, gerekse de çıkarlarını din yapanların, Kur’ân’ı ve sahih Sünnet’i yetersiz görerek; isrâiliyattan, eski şirk inançlarından, Arap âdetlerinden, dîne yeni katılanların getirdikleri eski inanç ve uygulamalardan, gayri İslâmî yaşam-şekillerinden ve şeytanın ve nefsin fısıldamalarından kaynaklanan uydurma rivâyetler ve hurâfeler ortaya atmak ve zamanla bunları dîne katmak”tır.

Bu uydurmalar ve hurâfeler, çeşitli yorumlarla ve siyâsilerin destekleriyle, mezhep, târikat ve cemaatlerce kolayca Peygamber’e isnât edilmiş, uydurma silsilelerle ve aktarımlarla insanlara din olarak anlatılmıştır. Bu anlatılanları insanlar çok kolay benimsemiştir. Zîrâ bu uydurmalar ve hurâfeler, bir vazgeçiş, bir iç ve dış devrim, bir mücâhede ve mücâdele, bir dik duruş, tâvizsizlik, gayret, azim, fedâkârlık ve “canlarla ve mallarla Allah yolunda olmak ve ölmek” demek olan İslâm’ın istediği bir hayâtı değil; kafa ve beden konforunu bozmayacak, kolayca dinlenip uygulanacak, içselleştirilmemiş ve şekilci bir din anlatısıdır. Bu uydurulmuş dinde; bir kelimeyi bir-kaç yüz kere tekrâr etmekle, belli gün ve gecelerde bir-kaç saatliğine câmide yada belli bir yerde bulunmakla, kılı-tüyü öpmekle, bir-kaç rekât namazla, bir-kaç gün oruç tutmakla ve kurban kesmekle vs. günahlardan kurtulup ak-pak olunur(!). Böylece Peygamber ve sahabenin ve sonra da nicelerinin mallarını ve canlarını ortaya koyarak cihad etmeleri, günlerini ve gecelerini ilme, ibâdete ve tebliğ-dâvete harcamak gereksiz hâle gelir. Zîrâ nefislerini ilah edinmiş olan kişiler, halkı bu boş inançlarla ve hurâfelerle kandırmakta, halk da hem cehâletten hem de işlerine geldiği için bunlara kolayca inanmaktadır. Çünkü “uydurulmuş din”de malların ve canların ortaya konulmasına, şirki, küfrü ve zulmü bayraklaştırmış olanlara bir şey denilmesine ve onlara karşı çıkılmasına gerek yoktur. Yine, bir İslâm kardeşliği kurularak paylaşmanın, özverinin, yardımlaşmanın yapılmasına gerek yoktur. Bunlardan söz bile edilmez. O yüzden “uydurulmuş dîne” göre yaşayanlar şu âyetlerden bi-haberdirler ve onları duyunca afallayıp kalmaktadırlar:

“Kendilerinden önce o yurdu (Medîne’yi) hazırlayıp îmânı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin ‘cimri ve bencil tutkularından’ korunmuşsa, işte onlar felâh (kurtuluş) bulanlardır” (Haşr 9).

“Sevdiğiniz şeylerden infâk edinceye kadar aslâ iyiliğe eremezsiniz. Her ne infâk ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir” (Âl-i İmran 92).

“Ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler” (İnsan 9).

“Uydurulmuş din”, “Kur’ân’ı derinlemesine okuyup idrâk etmeden, Peygamber’in ve sahabenin örnek hayâtını ve mücâdelesini öğrenip ona göre bir hayat-tarzı belirlemeden, uydurma rivâyetlere ve hurâfelere göre bir din anlayışı oluşturmaktır” ki, bu din anlayışı, zamânın siyâsî akımlarının işlerine geldiği için destekledikleri ve mezhep ve târikatlar ile kurumlaşıp resmîleşen dindir. “Uydurulmuş din”in müntesipleri bu yüzden muhâfazakârlığı bayraklaştırırlar ve mevcudu korumak isterler. İslâm ise “devrimci bir din”dir. Muhâfazakârların bu kadar destek görmesinin nedeni, vahiy-merkezli dîni değil, “uydurulmuş dîn”i temsil etmesindendir. “Uydurulmuş din”, Allah’ın indirdiği ve Peygamber’in uyguladığı din” değil, “birilerinin uydurduğu ve insanlara ‘din’ diye yutturduğu din”dir ki bu din hâlen yürürlüktedir ve uydurmalar sürmektedir.

Hz. Osman’ın hilâfetinin ikinci yarısından sonra başlayan adâletsizlik ve çatışmalar, dîni yozlaştırmaya başlamış ve din, “birilerinin” çıkarına uygun olarak uydurmaların karıştırılmasına mâruz kalmıştır. Zâten din, asıllığını-özünü, adâletin kaybolup zulmün açığa çıkmaya başladığı zamanlarda kaybetmeye başlar. Bir din aslını kaybedince ayrılıklar baş-gösterir ve her kesim dîni kendine göre yorumlamaya başlar ve asla-öze aykırı yeni bir din çıkar ortaya. İşte bahsettiğimiz dönemden sonra başlayan ve Emevi-Abbâsi’lerle devâm eden “hakka uygun olmayan” yönetimler zamânında dîne bin türlü uydurmalar ve hurâfeler sokulmuş ve din yozlaştırılmıştır. Dînin aslı olan Kur’ân, Allah’ın da vaâd ettiği gibi koruma altındadır. Bu nedenle Kur’ân bir “arttırma” ve “azaltma” anlamında tahrif edilemez. İslâm’ın tahrif edilmesi, uydurulmuş hadis-söz, rivâyet ve hurâfelerle ve aşırı-aykırı yorumlamalar ile olmuştur-oluyor.

Hz. Ali devrinde başlayan farklı-aşırı yorumlama tarzı, bir-zaman sonra İsmâili’lerin başlattığı aşırı ve farklı yorumla(ma)rla anlam-kaymaları yaşanırken; diğer taraftan ise uydurma hadislerle tahrife ve uydurmaların artmasına katkıda bulunulmuştur. Bu-arada dînin asıl kaynağı ölçü alınmaktan çıkmıştır. Fetihlerin ilerlemesiyle farklı bölgelerin-ülkelerin dinleri ve görüşleri de bu uydurmalara ve tahriflere büyük katkı yapmıştır. Eski yunan-kaynaklarının Arapça’ya çevrilmesi de buna tuz-biber ekmiştir. Bu uydurmalar aslında Kur’ân’ın “merkez” olmaktan çıkarılmasıyla olmuştur-oluyor. Çünkü Kur’ân’ın belirleyiciliği bırakıldığında bu uydurmalar rağbet kazanıp yer edinir ve işte bahsedilen zamanlarda da böyle olmuştur. Bu uydurmaların kayda geçirilmesiyle ve her kesim kendi yanında olanı övdüğünden ve savunduğundan dolayı bu aykırılıklar kayıt altına da alınarak resmîleştirilmiştir. Kur’ân bu durumu kınar ve mü’minleri böyle yapmaktan men eder:

“Kendi dinlerini fırkalara ayırmış ve kendileri de parça-parça olmuşlardır; ki her grup kendi elindekiyle övünüp sevinç duymaktadır” (Rûm 32).

“Gerçek şu ki, dinlerini parça-parça edip kendileri de gruplaşanlar, sen hiç-bir şeyde onlardan değilsin. Onların işi ancak Allah’adır. Sonra O, işlemekte olduklarını kendilerine haber verecektir” (En-âm 159).

Bu uydurmalar “klâsik” ve “modern” şekilde hâlen devâm ediyor. Birileri hâlen uyduruyor ve dîni tahrif ediyor ve Kur’ân’ı “merkez” olmaktan çıkarıyor. Öyle bir duruma gelinmiş ki, bu uydurmalar artık akâidin konusu olmuş ve bu uydurmalara Kur’ân ile bile karşı çıkınca ve; “bakın kardeşim, uydurma rivâyetler böyle yazıyor ama dînin asıl kaynağında; yâni Muhammed bin Abdullah’ı, “âlemlere rahmet Hz. Muhammed” yapan Kur’ân’da, bu uydurma rivâyetlerin söylediğinin tam tersi söyleniyor. Bu uydurmaları bırakın da gelin Kur’ân’a uyun” denildiğinde, karşıdaki kişi sizi kâfir-fâsık ve zındık îlan edebiliyor ve ilişkisini bile kesebiliyor. Uydurmaların yazıldığı kaynakların yanında Kur’ân’ın bir değeri olmuyor ve “Buhâri ve Müslim çökerse İslâm çöker” denebiliyor. Hâlbuki dîni asıl çökerten, çoğunlukla uydurmaların yazılı olduğu Kur’ân’a aykırı sözleri ihtivâ eden kaynaklardır. Aslında Kur’ân unutulursa (mehcûr) İslâm (daha doğrusu müslümanlar) çöker. Kur’ân okunup, idrâk edilip hayâta hâkim kılınma yolunda olunmazsa, İslâm değil ama müslümanlar çöker ki zâten çökmüş durumdadırlar. Kur’ân diriltildiğinde ise İslâm ve müslümanlar şahlanır ve Dünyâ’yı da şahlandırır. Çünkü Peygamberimiz zamânında Kur’ân’dan başka bir şey yoktu ve devlet kurulup İslâm-dîni gücünü kısa-zamanda göstermişti ve hayâta hâkim olmuştu. Yine tam-aksine; Kur’ân’dan kopulduğu ve uydurmaların yazıldığı kaynaklar baş-tâcı edilince İslâm medeniyeti çökmeye başlamıştır. Bu kaynaklarda bahsedilen sözleri mutlak anlamda yok saymıyoruz ama İslâm’ın ana-kaynağı ve esâsı Kur’ân’dır ve bu nedenle Kur’ân’a ve Sünnet’e göre bir din-anlayışı ve hayat-tarzı belirlenmelidir.

 İslâm târihinde “hadis” adı altında uydurulmuş olan bir-çok söz, rivâyet ve zırvalıkların ortaya çıkmasının nedeni; Peygamberimiz’in, Kur’ân’ın pratik temsilciliği olan sahih Sünnet’inin yaşanmamasıdır. Sünnet, 23 yıllık “ağır bir yaşanmışlık” örneğidir ki, Peygamberimiz’in saçlarını ağartırken, belini bükmüştür. Yoksa Sünnet, birilerinin zannettiği gibi; “misvak, kıl-tüy ve çaput” konuları değildir. Uydurulmuş rivâyetleri ve zırvalıkları “Sünnet” zannetmek ağır bir ahmaklıktır. Sünnet denilen “güzel örneklik”, Hz. Muhammed’in Kur’ân-merkezli siyâsetidir. Sünnet göz-ardı edildiği için günümüzde Türkiye’de 300’e yakın meâl var ve bunların içinde birbirine tam ters çeviriler-yorumlar bulunuyor. Sünnet yâni uygulama göz-ardı edildiğinde ihtilâf ve tefrika bitmeyecek, aksine çoğalacaktır. Sünnet göz-ardı edildiği için, Kur’ân’ın “modern” yorumları, vahyin gerçek yorumları zannediliyor. Sünnet inkârının nedeni, “yaşayan Sünnet”in olmamasıdır. Sünnet, “peygamber tecrübesi”dir. Sünnet, Kur’ân’ı “hayat kitabı” yapmaktır. Sünnet, Kur’ân’ı, hayâtın tam merkezinde apaçık bir şekilde okumak ve yaşamaktır. Sünnet, Kur’ân’ın hayâta dönük uzantısıdır. Sünnet, Kur’ânî bilinçle yapılan amel ve eylemlerdir. Sünnet, Peygamberimiz’in vahiy-merkezli dâvâsıdır. Sünnet, Peygamberimiz’in 23 yıllık vahiy-merkezli mücâdelesidir. Sünnet; “İslâm’a paralel bir din” değil, “İslâm’a paralel bir pratik”tir. Sünnet; Kur’ân’ın, Hz. Muhammed’de ete-kemiğe bürünmesidir.

3-Modernize Edilmiş Din

“Kur’ân’ı bugün kendinize iniyormuş gibi okuyun” sözü yanlıştır. Zîrâ Kur’ân 1.400 yıl önce Peygamberimiz’e inmiştir ve Peygamberimiz kendisine inen âyetleri en ideâl şekilde uygulamış ve dînin tebliğini, dâvetini ve örnekliğini en iyi şekilde yapmış ve buna 100.000 kişiyi şâhit tutmuştur. O hâlde bize düşen, Kur’ânî bilgi ve bilince ulaştıktan sonra, “Peygamber’in örnekliğine göre” İslâm’ı yaşamak ve hayâta hâkim kılmaktır. Biz Kur’ân’ı, “bugün bize yeni iniyormuş gibi okumanın” değil, “inmiş ve uygulanmış olan Kur’ân’ı bugün kendimize ve hayâta nasıl yeniden hâkim kılarız”ın derdine düşmemiz gerekir. Zîrâ “Kur’ân’ı bugün kendinize iniyor gibi okuyun” sözünde zımnen, Peygamber’i ve o’nun örnek yaşantısını görmezden gelmek anlamı vardır.

“Modernize edilmiş din”, “modern hayâta uygun anlaşılan ve anlatılan ama ‘yaşanmayan’ din”dir. Zîrâ Kur’ân, moderniteye uyarak hakkıyla yaşanamaz. Modernite buna karşı çıkar çünkü. İslâm’ın moderniteye uygun olarak yaşanması söz-konusu değildir. Zîrâ İslâm, yaşanması için mutlakâ bir alana ihtiyaç duyar ki modernite bu alanı İslâm’a aslâ vermez. Bu nedenle moderniteye göre din; bilgiye, zihne, beyne, kâlbe ve vicdâna has kılınmalıdır. Dışarıda ise bir tek, devletin bir mêmurunun gözetiminde olan ibâdethâneler olabilir. İşte; gerek nefislerin bunu hoş görmesi, gerekse de modernitenin dayatması nedeniyle yeterli dirâyeti ve dik duruşu göster(e)meyen modern müslümanlar, ılımlı, lâik, demokratik, liberâl-kapitâlist modern dîni kabûl etmişler ve zamanla da bu dîni benimseyerek savunmaya başlamışlardır. Tabi bunu yapmak için hem “sâdece Kur’ân” mottosuna sığınmaları, hem de Kur’ân’ın apaçık âyetlerini, -moderniteye bâriz aykırı olduğu için- vahyi aşırı yoruma boğarak anlam kaymasına uğratmaları gerekmiştir. Bunu yapmışlardır ve artık nerdeyse her âyet için de yapılmaktadırlar. Öyle ki; namaz kılın, oruç tutun, zekat verin, hac yapın, kurban kesin, başörtüsü kullanın vs. gibi apaçık âyetler bile aşırı yoruma tâbi kılınarak moderniteye uygun ve aykırı olmayacak hâle getirilmiştir.    

“Modernize edilmiş din” mensupları moderniteye uygun yada aykırı olmayacak bir din anlayışına sâhiptirler. Bu bağlamda tüm yorumları moderniteye uygun düşmektedir. Öyle ki, artık yapılan yorumlar ve din düşüncesi moderniteye ne kadar uygun düşerse o kadar kıymetli görülmektedir. Özellikle; başörtüsü, kadının dövülmesi (darabe), kızlarla evlenme yaşı, erkeğin evin reisi (kavvâm) olması, çok-eşlilik, yine; kâinâtın genişlemesi, yaşı ve yaratılışı, beşerî kânunlarla hükmetmek, Peygamber’e uymak vs. gibi konularda moderniteyi kızdıracak ve ona aykırı olacak bir anlam vermemektedirler. Oysa 20. yüzyıla kadar bu konularda moderniteye tam aykırı yorumlar yapılıyordu ki doğru yorumlar bunlardı.

“Modernize edilmiş din”de kadınlar erkeklerin efendisi yapılmaya çalışılmakta ama bir türlü bu iş istenildiği gibi olmamaktadır ki zâten olması da imkânsızdır. Zîrâ doğal-fıtrî-normâl olan bunun tersidir. Modernler, “kadının, erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığı” yanlış inanışına karşı olarak, “kadının erkekten ve erkek için yaratılmadığını” söyleye-söyleye erkeği kadının emrine verdiler. Sonuçta “erkek kadın için yaratılmıştır” durumuna gelindi.

Nasıl ki belli bir zaman önce İslâm toplumlarında yaşayanlar, uydurma da olsa hadisleri-rivâyetleri, devlet başkanından, bürokrasiden, diğer âlimlerden ve halktan çekindikleri için inkâr edememiş ve o rivâyetleri kullanmışlarsa; şimdi de modern müslümanlar, yine modern devlet adamlarını, bürokrasiyi, diğer âlimleri ve modern haktan çekindikleri için moderniteye aykırı olan İslâm uygulamalarını ve hattâ âyetleri ya aşırı yoruma tâbi tutuyor yada moderniteye aykırı olan âyetlerden hiç bahsetmiyorlar. Yâni aslında değişen bir şey yok. Birileri bu sefer dîni aslına aykırı bir şekilde anlama, anlatma ve yaşama yoluna düşmüş durumdadır.

“Modernize edilmiş din”de modern müslümanlar, Kur’ân’ın apaçık şekilde şirk, küfür ve zulüm dediği şeylere uyanları, bırakın uyarmayı, bunu akıllarından bile geçir(e)mezler. Zîrâ böyle bir cesârete sâhip değillerdir. Onlara modernitenin eleştirmek ve îtirâz etmek için izin verdiği kişiler “gelenek ve gelenekçiler” olmuştur. Artık sürekli olarak klâsik din adamlarını, rivâyetleri, hurâfeleri ve uydurmaları eleştirip îtirâz ederler ama bu sefer de, şirkin, küfrün ve zulmün elebaşlarını ıskalarlar ve böyle olunca da zamanla onları desteklemeye başlarlar. Tamam; din-adamları bir-çok uydurma rivâyetler, hurâfeler ve zırvalıklar ortaya koymuş ve bunları din diye anlatmışlardır ve anlatıyorlar. Bunları eleştirip îtirâz edelim. Fakat, Allah apaçık bir şekilde içkiyi, kumarı, fâizi, zinâyı, yalanı-dolanı, adâletsizliği ve bir-çok şerefsizce şeyleri haram ve günâh kılmışken, parlamentolarda bunların tersine çevrilmesine niçin karşı çıkmazlar ve bu haramları ve yasakları serbest bırakanları eleştirip îtirâz etmezler?. Bunlara oy vererek destek olmanın, “Allah’ın hükümleri yerine beşerin hükümlerini-kânunlarını dinleştirmek” anlamına geldiğini niçin söylemezler?. Dîni niçin mânâya indirgiyorlar?. Şirk, küfür ve zulüm sâdece taştan-tahtadan putlar mıdır?. Firavunlar, Nemrutlar ve modern hükümdarlar da put ve şirkin timsâli değil midirler?. Onlara destek olmak da şirk, küfür ve zulüm değil midir?.    

“Modernize edilmiş din” ve mensupları “kadıncı”dırlar. Kadına tapmaktadırlar. Zîrâ dîni kadınlara göre yorumlamaktadırlar. Çünkü modernite kadını ilahlaştırmıştır ve herkesten de kadını ilahlaştırmasını istemektedir. “Modernize edilmiş din” mensupları moderniteyi sıkıca hattâ gevşekçe bile eleştirdiklerini ve îtirâzda bulunduklarını göremezsiniz. Şirk, küfür ve zulüm sanki Kur’ân literatüründe yok gibidir. Seküler siyâsetin ve modernitenin eleştirildiğini ya hiç görmezsiniz yada yarım ağızla başlık olarak söylenen ve arada kaynayıp giden sözler edebilirler ancak.

“Modernize edilmiş din” mensupları, varsa-yoksa “din-adamları şöyle yaptı, din-adamları böyle şirk koştu” tekrârındadırlar. Tamam; ama ya lâik-seküker sistem, modernite ve dinsiz siyâsetin şirki ve küfründen (ki asıl şirk ve küfür budur, çünkü şirk ve küfür pratize edilmiştir) dolayısıyla da zulmünden bahsetmiyorlar. Çünkü bunu yapmaya cesâretleri yok. Entelektüel olmuşlar ama “âlim” olamamışlar. Bu yüzden de, uzun yıllar önce ölmüş ve cevap veremeyecek olan din-adamlarına, yada moderniteyi arkalarına alarak tevhid-merkezli İslâm’ı savunanlara laf edebiliyorlar.

Kur’ân’ın bir insana yâni Peygamberimiz’e gönderilmesinin nedeni, onu hayatta pratize etmesi içindir. Peygamberler ve Peygamberimiz, vahyi-Kur’ân’ı hayatta görünür ve hâkim kılmak için seçilmişlerdir. Peygamberlerin örnekliği, vahiy-merkezli olarak İslâm’ı hayatta pratize etmek ve onu hayâta hâkim kılmaktır. Peygamberimiz’in 23 yıl boyunca yaptıkları -bu süreçte bâzı hatâlar da yapılmıştır ve Allah bu hatâları düzeltmiştir- “Allah’ın gözetiminde ve düzeltmesinde” ortaya konulmuş bir örnekliktir ki Ahzâb 21’e alınması bu örnekliğin ebedileşmesidir. Peygamber’in örnekliği bizim için tüm zamanlarda ve tüm mekânlardadır. Peygamber’in örnekliği, “vahiy hayâta nasıl aktarılır”ın pratiğidir. Çünkü pratik, yazılarla gösterilemez. O ancak amel-eylem ile ortaya konabilir. Demek ki İslâm’ın örnekliğinin ortaya konulması çok önemlidir. “Modernize edilmiş din”in mensupları aslında vahiy-merkezli değil de modernite-merkezli oldukları için bu örnekliği ortaya koymadıkları gibi, “güzel örnekliği” boğmanın çabasındadırlar.

Modernite bir “peygamber düşmanlığı”dır. Modernite, peygamberleri iptâl etme düşüncesi ve ameliyesidir. Zâten bu nedenle de sâdece uydurma hadislerden, hurâfelerden ve rivâyetlerden bahsedilir ve bunun muhabbeti yapılır. 23 yıllık süreç içinde yapılan vahiy-merkezli uygulamalar konuşulmaz. Zîrâ dediğimiz gibi, bu uygulamalar moderniteye birebir aykırıdır. Fakat bu-arada şirki, küfrü ve zulmü pratize eden siyâsiler unutulur ve “şeytanın süper projesi olan modernite”nin uşaklığını yapan siyâsiler de şirki, küfrü ve zulmü yaygınlaştırmak için genişçe bir alan bulurlar. 

Peygamberler “sâdece Kur’ân” ile amel etmişlerdir. Zâten konu da budur: “Sâdece Kur’ân ile amel etmek”. Sünnet, “sâdece Kur’ân ile amel etme pratiği”dir. Zâten Kur’ân da “sâdece kendisiyle amel edilsin diye” gönderilmiştir. Kur’ân; “sâdece okunsun ve zihinler sâdece Kur’ân ile inşâ edilsin ve başka da bir şey yapılmasın” diye değil, zihinlerin ve kâlplerin bu inşâsından sonra hayâtın her alanı da “sâdece Kur’ân ile inşâ edilsin” diyedir. İşte peygamberler bunun için gönderilmişlerdir. “Güzel örneklik” budur. Sünnet budur. Sünnet, “İslâm’ı Peygamber’in uyguladığı gibi uygulamak”tır.

Bizi bağlayan iki şey vardır. 1- Allah’ın 23 yıl boyunca gönderdiği vahiyler; 2- Peygamber’in 23 boyunca bu vahiylere göre ortaya koyduğu İslâmî hareket metodu ve uygulama örnekliği”. Elçiler bu uygulamaları Allah'ın kontrôlünde ve bâzen de Allah’ın düzeltmesiyle yaparlar. O yüzden o pratikler özelleşir ve “örnek” hâle gelir. Bu nedenle biri çıkıp da; “biz de Kur’ân’ı okuyup uygulasak Peygamber gibi uygulamış olmaz mıyız?” dese, “uygulayamazsın” deriz. Zâten uygulayan da yok ya.. Çünkü Peygamber o uygulamayı Allah kontrôlünde, târifinde ve gerektiğinde düzeltilerek “muhteşem bir ahlâka sâhip olarak” yapmıştır. O örnekliğe ulaşılamaz ve o örneklik aşılamaz. Bu nedenle de tüm zamanlar için “metod olarak” kaynağımız olmaya devâm edecektir.

Kıl-tüy muhabbetinin hem sonu gelmez hem de “yanlışı düzeltme” aşamasında bir yararı olmaz. Önemli olan işi kökünden hâlletmektir. Şu da var ki bu kıl-tüy muhabbeti seküler şirk sisteminin gölgesinde yapılıyor. İlginçtir, kılı-tüyü eleştirenler, hem bu zırvalıkları yapanların bunu şirk siyâseti altında yaptıklarını ortaya koymuyorlar hem de hâlâ eleştirmeye devâm ediyorlar. Sen o eleştirilerini seküler siyâsetin gölgesinde yapıyorsun. Yoksa eleştirdiğin şeylerin devlet tarafından savunulduğu bir yerde o eleştirilerini yapamazsın. O hâlde “modernize edilmiş din” mensupları ciddî değildirler. Bunlar küfrün ve şirkin elebaşlarını eleştiremezken ve tek bir laf bile edemezken, din-adamlarının desteklendiği bir devlette bunları nasıl eleştirsinler ki. Seküler şirk siyâseti çökerse, zâten kıl-tüy muhabbeti de çöker. Bataklığı kurutmak yerine oradaki sinekleri avlamak için ilaç satanlar “bataklıktan geçiniyorlar” demektir.  

Modernizm, Kur’ân’ın pratiğinden yâni Sünnet’ten boşalan yerin modernite ile doldurulmasıdır. “Modernize edilmiş din” mensupları da bunun taşeronluğunu yapmaktadırlar. Din-adamlarını eleştirip dururken seküler siyâseti ve siyâsetçileri hiç eleştirmedikleri için de görevleri sürüp gidecek gibi gözükmektedir. 

İslâm sâdece “dîni düzenlemeye” değil, hayâtı; toplumu, ekonomiyi ve siyâseti de şekillendirmeye ve “Allah’a göre yapmaya” gelmiştir ki modernistler ve “modernize edilmiş din” mensupları bunu pek dillendirmezler ve hattâ buna karşı da çıkarlar. “Dîni Allah’a göre şekillendirmek”ten bahsederlerken, “hayâtın Allah’a göre şekillendirilmesi”ni hiç söz-konusu etmezler. Oysa hayâtı Allah’a göre şekillendirmeden dîn de tam anlamıyla Allah’a göre şekillendirilemez.

Dîni modernize edenler, çeşitli evliyâ-baba-dede türbelerine gidenleri kıyasıya eleştirirken, “lâik türbeler”e gidenlere ve oralarda şirki bayraklaştıranlara hiç ses çıkar(a)mıyorlar. “Uydurulmuş” olan klâsik dinlere ve şirklere veryansın ederlerken, yine uydurulmuş din olan modern dinlere ve şirklere (lâiklik, demokrasi, kapitâlizm vs.) çıtları bile çıkmaz. Anlaşılan, “indirilen dîni” babalarının malı zannedenler, modern anlamdaki uydurma dinlere, şirk ve küfürlere bir ses çıkarıp tepki koyacak cesâretten ve dirâyetten yoksundurlar. Hâlbuki ilk karşı çıkılması gereken uydurma din ve şirk, -Peygamber örnekliğinde de görüldüğü gibi- modern siyâsetin egemenliği ve korumasındaki  şirktir. Tüm peygamberler de şirkin ilk önce mevcut siyâsî yönüyle uğraşmışlardır. Peygamberlerin kent-merkezlerine gönderilmesinin nedeni, mevcut şirk ve küfür siyâsetine-siyâsilerine karşı çıkılması içindir. Samîri’ye karşı çıkarken, Firavun’a ve Hâmân’a karşı çıkmamak, öne çıkarılan “indirilmiş din” söyleminin ve taraftarlığının gayr-ı ciddî boş bir söylem ve taraftarlık olduğunu gösterir.

Modern müslümanların yâni “modernize edilmiş din” mensuplarının pek çoğu aynı-zamanda lâik-demokrat kişilerdir. Îmandan yırttıklarını yada îmanla dolduramadıkları dîni, moderniteyle, demokrasiyle, lâiklikle, kapitâlizmle, liberâlizmle, feminizmle vs. doldurmaya ve bunlara tam uygun yorumlarla kapatmaya çalışıyorlar. Olan şey budur.  

Kur’ân hâlen ilk günkü gibi elimizdedir ve Peygamber’in örnek yaşamı ve mücâdelesi Kur’ân ve târih merkezli araştırılıp ortaya konmayı beklemektedir ki bu aslında bilenler için büyük oranda mâlûmdur.

“Modernize edilmiş din” ve bu dînin mensupları seküler siyâset ve ekonominin desteği ile gündemi meşgûl etmekte ve moderniteye uygun bir şekilde anlatarak dîni ifsâd etmektedirler. İnsanların çoğu da bunları tâkip etmekte ve sapmaktadırlar. Zîrâ çoğunluğa uyanlar her zaman saparlar:

“Yer-yüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak zan ve tahminle yalan söylerler” (En-âm 116).

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Hazîran 2019


Devamını Oku »

6 Aralık 2019 Cuma

Dîni İfsâd Edenler: Din-Adamları ve Siyâsiler


“Aralarında Allah’ın indirdiği ile de hükmet ve onların hevâlarına uyma. Allah’ın sana indirdiklerinin bir kısmından seni şaşırtırlar diye onlardan sakın” (Mâide 44-50; Âl-i İmran 118-120; Bakara 85-86; A’raf 3).

 

1.400 yıldır İslâm târihinde ortalık klâsik ve modern anlamda “hadis”, “rivâyet” ve “hurâfe” adı altında uydurmalar ve “zırvalık” diyebileceğimiz sözlerden geçilmiyor ve genel halk bunları “din” zannediyor ve bunlara sıkıca yapışıyor. Üstelik bu uydurmalar insanları “gerçek din”den yâni Kur’ân’dan ve onun “hayat pratiği” olan Sünnet’ten uzaklaştırıyor. Böylece “uydurulmuş bir din ve siyâset” ortaya çıkıyor. Uydurulmuş dîne ve de siyâsete uyanların akılları ve kâlpleri blôke oluyor ve Peygamber’in iç ve dış âlemini inşâ eden şeyin Kur’ân olduğu yalın gerçeğini bile düşünemez hâle geliyorlar. Sünnilerin 1 milyon ve Şiilerin 1 milyon olmak üzere toplamda yaklaşık 2 milyon hadis olduğundan söz ediliyor. Tüm bu sözleri Peygamber’in söylemiş olması zâten akla ve mantığa terstir. Zîrâ Peygamber hiç-bir şey yapmadan devamlı olarak konuşmuş olsa bile bu kadar çok söz söyleyemez.

 

Tabi Peygamber hiç-bir söz etmemiş de olamaz. Aksi-hâlde “klâsik târif” olan “ara kablosu” ve “postacı” konumunda olurdu ve hattâ eğer Peygamber sâdece vahyi alıp iletmekle görevliyse ve başka hiçbir şey yapmadıysa, o zaman vahyin iletilmesi için bir insana da gerek yoktur. 

 

Peygamberimiz tabî ki de, aldığı vahiyleri insanlara duyurmaktan başka, âyetler hakkında soru soranlara cevap vermiştir ve âyetler hakkında görüşlerini ve âyetlerden anladığı söylemiştir. Bunlar da dinleyenler tarafından “hadis” diye aktarılmıştır. Fakat bunların sayısı kanımca 500 ile en fazla 1.000 arasında olabilir. Zâten bizzat Peygamber’e âit olan sözler hemen göze çarpar. O hâlde kayıtlara geçmiş olan tüm hadislerin %100’ünün reddedilmesi doğru olmaz. Ama %99’u için “uydurma” denebilir.

 

Yine, 1.400 yıllık İslâm târihini tümden kötü görerek inkâr etmek de doğru değildir. Aksi-hâlde “bir sınır olmadığında hiç-bir sınır olmayacağı” için, eğer bir şeyi ölçüsüzce reddetmeye başlarsanız, bu reddetme belli bir yerde durmaz ve hiç gelmemesi gereken yerlere bile gelmeye başlar. Hadislerin tümünü reddedenlere baktığımızda, âyetlerin tümünü de kabûl etmekte zorlandıklarını görmeye başlıyoruz. Reddetme buraya kadar geliyor. Gelenekçiler âyetleri hadislere boğdurarak inkâr ederken, târihselciler âyetlerin çoğunu târihe hapsederek âyetleri inkâr ediyorlar. Modernistler de aşırı yoruma boğarak ve böylece âyetleri başkalaştırarak inkâr ediyorlar. Siyâsiler ise vahye göre hükmetmedikleri için âyetleri inkâr etmiş oluyorlar. Hadisleri yada 1.400 yıllık târihte yazılanları, söylenenleri ve yapılanları tümden reddetmek ve değersizleştirmek, belli bir yerde durmayınca, iş Kur’ân’ın âyetlerini değersizleştirmek ve daha da kötüsü bâzı âyetleri inkâr etmeye kadar varıyor. Bu bağlamda “19’cular”ın Tevbe Sûresinin son 2 âyetini inkâr edip iptâl etmeleri bâriz bir örnektir. Kısır akıllarıyla ortaya koydukları “programa uymuyor” diye Kur’ân’ın âyetlerini Kur’ân’dan çıkarmaya cüret edebiliyorlar.

 

1.400 yıldır İslâm târihi boyunca yazılan ve söylenen her-şeyi tümden inkâr ve iptâl etmek, şöyle bir sonuca da getirir bizi.. Şimdi biz de bir şeyler yazıyoruz ve söylüyoruz ya; bizden 100-200 yıl sonra yaşayanlar da, -güyâ Kur’ân’ı merkeze aldıkları için- bizim şu-anda Kur’ân-merkezli olarak yaptığımız çalışmaları inkâr edeceklerdir. Şimdi de bizim söylediklerimiz 100 yıl sonra yaşayanlar için “hurâfe” olacaktır. Hâlbuki biz Kur’ân’ı merkeze alan bir din anlayışından bahsediyoruz. Tümden iptâl etmenin böyle bir sonucu olur.  O hâlde mümeyyiz bir akılla ayıklama yapmak ve işin hakkını verenleri ayırmak gerekir. Tabi dîni yozlaştıranları, ifsâd edenleri ve halkı yanlış bir din inancına sokanları da hem ağır bir şekilde eleştirip îtirâz etmeli, hem de artık onların hâkimiyetini bitirecek şeyler yapmalıyız. 

 

Ben şahsen sayıları 500 ile 1.000 arasında, gerçekten de Peygamberimiz’in ağzından çıkmış olan ve âyetler hakkındaki görüşlerden ve sorulara verilen cevaplardan oluşan sözler söylemiş olduğunu kabûl ediyorum. Bu hadisler “Kur’ân’a paralel bir din” ortaya koyan sözler değildir, olamaz da. Fakat benim için bu sözlerden daha çok, “Peygamber’in 23 yıl boyunca İslâm adına yaptıkları” önemlidir. Zâten “yapmayacağınız şeyi söylemeyin” âyeti uyarınca ve Peygamberimiz de yapmadığı bir şeyi söylemeyeceğine göre, o hâlde Peygamberimiz’in ne söylediğinden çok ne yaptığı önemlidir ki Peygamberimiz’in 23 yıl boyunca vahiy-merkezli olarak, vahyin kendisine yüklediği sorumluluğun bir sonucu olarak “vahyi hayâta aktarma” anlamında yaptıkları önemlidir ve “Sünnet” de budur. Zâten Ahzâb Sûresi 21. âyetinde de: “Andolsun, sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde ‘güzel bir örnek’ vardır” denir. Bu âyet Kur’ân’da bulunduğu için kıyâmete kadar geçerlidir. Bu âyete göre Peygamberimiz, vahyi hayâta aktarmada ve yaşamada hattâ vahyi hayâta hâkim kılmada, “ulaşılamaz ve aşılamaz” ideâl bir örneklik ortaya koymuştur. Biz bu örnekliğe bakarak kendi zamânımızda vahiy-merkezli dîni hem kendi içimizde ve hem de hayatta hâkim kılmalıyız. Hikmet denilen şey budur ve hikmet, “ilmi, doğru ve faydalı eyleme yâni sâlih amele çevirebilmek” demektir.

 

Peygamberimiz kendisine inen vahiylere göre iç-âlemini inşâ ettikten sonra dış-âlemde de bir pratiklik ortaya koymuştur. Hayâtın her alanında vahiy-merkezli bir hayat hedefi olmuştur. “Örneklik” zâten budur. “Güzel örneklik”, hayâtın her alanı için geçerlidir. Peygamberimiz bu örneklikle, ideâl bir İslâmî hareket metodu, vahyi hayâta aktarma kılavuzu ve “on numara mü’min olarak nasıl yaşanılır”ın pratikliğini göstermiştir. İşte buna literatürde “Sünnet” deniliyor. Güzel örneklik (usvetün hasenetün) “Sünnet”tir.

 

Bâtıl-merkezli bir hayatı savunanlar, “güzel örneklik”i es geçerler ve vahyi de bâtıl ve modern-merkezli olarak yorumlarlar. Zâten bunu yapabilmeleri için “güzel örnekliği” görmezden gelmeleri gerekir. Ya aşırı yüceltmeyle yada görmezden gelmeyle Peygamber örnekliği göz-ardı edilir ve bâtılın egemenliği sürdürülür. Peygamber örnekliğini es geçenler Ahzâb Sûresi 21. âyetinden hiç bahsetmezler. Bu örnekliği “sâdece Kur’ân okumak” zannediyorlar. Oysa örneklik hayat ile ilgilidir. Hayâtın her alanıyla ilgili yaşanan şeylerdir örneklikler. Ahzâb 21. âyet çok açıktır. Uydurma hadislere-rivâyetlere (haklı da olarak) olan karşılık ve düşmanlık, Peygamber’i göz-ardı etmeye dönüşmemelidir. Çünkü bilgi ve bilincimizin kaynağı tabî ki de Kur’ân’dır fakat Kur’ân sâdece “zihinlerin, kâlplerin ve vicdanların kitabı” olmayıp hayâtın tam ortasında ve her alanında da gözükmesi ve hattâ hâkim kılınması için bir pratikliği de emredilmiş ve gösterilmiş olan bir Kitap’tır. İşte Peygamber bu pratikliği en ideâl bir şekilde ortaya koymuştur ki “güzel örneklik” bu demektir. O hâlde bu âyet Kur’ân’da bulunduğuna göre “amel ve eylemin örnekliği de bizim için kıyâmete kadar bâki olacak” demektir. Zihinlerimiz ve kâlplerimiz Kur’ân ile inşâ olduktan sonra bu örnekliği de hesâba katarak günümüzde biz de “güzel örnekliğe paralel” bir örneklik ortaya koymalıyız. Zîrâ vahyin bir insan aracılığı ile gönderilmesinin nedeni, onun hayatta pratiğe de dökülmesi içindir.

 

Gelenekçiler, târihselciler, modernistler ve de siyâsiler, “dîni mânâya indirgemek” noktasında birleşmektedirler. Sanki “din ayrı, dünyâ ayrı”dır ve “Kur’ân ve Sünnet, sâdece dinden bahseder ve dünyâ-hayâtına karışmaz” gibi bir algı ortaya koyuyorlar. Tabi böyle olunca dünyâ-hayâtına karışmak beşer olanlara yada ipleri ellerinde tutanlara kalıyor ve hayat onların cehâletlerine, çıkarlarına ve arzularına göre belirleniyor. Bu nedenle de, küresel ve yerel tâğutlardan korkan ve çekinen gelenekçiler, târihselciler ve modernistlerden bu üçlü grup, dînin en önemli kavramları olan tevhid, küfür ve şirki hayattan soyutlayarak “sâdece din”e yâni “sâdece mânâ”ya indirgiyorlar. Meselâ “Allah’ın hükümlerinden başka bir hüküm koymak şirktir” derken, bunu sâdece “dîn anlamında” ve “dîne has” olarak kullanıyorlar. Hâlbuki Kur’ân, bunu hayâtın her alanı için söyler. Allah’ın hükümlerinden başka hüküm koymak, sosyâl, kültürel, toplumsal, ekonomik ve siyâsi her alanda şirk ve küfürdür. Özellikle de siyâsî alanda Allah’ın hükümlerine aykırı hüküm koymak şirktir, küfürdür ve dolayısı ile de zulümdür. Din, hayâtın her alanına; toplumsal, sosyâl, ekonomik ve siyâsî alanına da karışır ve dînin hükümleri tüm zamanlar ve mekânlar için geçerlidir.

 

Modern zamanlarda toplumun tasavvurunu, düşüncelerini ve dolayısıyla amel ve eylemini şekillendiren sosyâl teorisyenlerin ortaya koyduğu teorilerin, seküler teorisyenlerin ortaya attığı ve siyâsiler tarafından uygulanan “Allah’sız ideolojiler”in ve siyâsîlerin vahye tam aykırı olarak çıkardıkları kânunların, dîni, din-adamlarından çok daha fazla yozlaştırıp ifsâd ettiğinden hiç bahsedilmiyor. Böyle olunca da halk, moderniteden ve din-dışı ideolojilerden (lâiklik, demokrasi, kapitâlizm, liberâlizm vs.) çok da bir rahatsızlık duymuyor. Yada bu konuları ve sorunları ilk sıraya almıyor. Bu nedenle din-adamları (çok haklı olarak) suçlandıktan sonra, küresel-seküler siyâset, siyâsiler ve onlara çanak tutan modern din-algıları ve bu algıyı ortaya koyanlar da suçlanmalıdır. Zîrâ siyâsiler, bâtılın yasama ve yürütmesini yapmaktadırlar ve bâtılın pratiğini uygulamaktadırlar.

 

Kur’ân; içki, kumar, zinâ, fâiz ve adâletsizliği apaçık ve mutlak anlamda yasaklarken, siyâsiler ise, içkiyi daha düne kadar kendileri üretiyordu. Şimdi ise denetimini yaparak ve vergisini alarak bu “şeytan-işi pisliği” desteklemiş oluyorlar. Kumarı daha düne kadar “milli” adı altında kendileri oynatırken, şimdi ise denetimini yapıp vergisini alarak kumarı desteklemiş oluyorlar. Zinâyı da kendi denetimlerinde olduğu ve vergisini aldıkları için desteklemiş oluyorlar. Fâizi ise kendileri alıp-veriyor ve hattâ oranlarını belirliyorlar. Seküler sistem fâizi bir “Dünyâ gerçeği” olarak kabûl etmiş durumdadır. Oysa Allah kat’i bir şekilde içkiyi, kumarı, zinâyı ve fâizi yasaklayıp haram kılmıştır. Fâiz almayı “Allah ve Peygamber’e savaş açmak” olarak ifâde etmiştir. Şimdi; siyâsilerin bu yaptığı da “dîni yozlaştırmak ve tahrip etmek” olmuyor mu?. Bu da bir tahrif ve tahrip değil midir?. Çünkü Allah’ın “haram” dediklerini “helâl” yaparlarken, “helâl” dediklerini ise haramlaştırıyorlar. Siyâsiler bunları yapmakla yâni Allah’ın hükümlerine karşı hüküm koymakla şirk koşmuş ve küfretmiş olmuyorlar mı ve dolayısı ile de zulmetmiş olmuyorlar mı?. Çünkü bu yaptıkları, “kendilerini ilahlaştırmak”tır. Parlamentolarda Allah’ın kânunlarına tam aykırı kânunları yaptıkları için ve halk da bunları destekledikleri için şirke ve küfre düşmüş olmuyorlar mı?. Gelenekçiler, târihselciler ve modernistler bunlara kitaplarında hiç değinmiyor. Böyle olunca da bunların kitaplarını okuyanlar, konuşmalarını dinleyenler, şirkin, küfrün ve dolayısı ile de zulmün, sâdece belli bir zaman önce yaşayan insanlara has olduğunu düşünmeye başlıyorlar ve vuruyorlar geleneğe. Sonuçta da seküler siyâset, siyâsiler ve bunlara çanak tutanlar eleştirilmiyor. Oysa siyâsilerin yaptıkları da “atalara tapmak”tır, “dîni tahrip etmek”tir, “şirki ve küfrü yaygınlaştırmak”tır. “İş-başına geçince karada ve denizde fesat çıkarıp ekini ve nesli ifsâd edenler” sâdece belli bir zaman önce yaşamış olan kâfir ve müşrikler değil, daha çok seküler ve dînî teorisyenler, ipleri elinde tutan sermâyedarlar ve Allah’sız ideolojilere göre eylemde bulunan siyâsilerdir. Gelenekçiler, târihselciler ve modernistler, “suç ortakları” oldukları için kitaplarında-yazılarında bunlara hiç değinmezler. Serdar Duman:

 

“Türkiye’de İslâm adına konuşan, yazan, çizen entelektüel yada ilim-adamı vasfıyla bilinen kimseler halkın kafasını karıştırmaya devâm ediyorlar. Bir kısmı geleneğin zaaflarını görmezden gelerek dîni gelenek ile özdeşleştirirken, diğer bir kesim de modernliğin zaaflarını görmezden gelerek modern bir din inşâsına soyunuyorlar” der.

 

Târih, hayâtın hak-merkezli mi yoksa bâtıl-merkezli mi yönetileceğinin mücâdelesinin târihidir. Hak-merkezli yönetimde, idâreciler Allah’ın sözüne (vahiy) göre hareket ederlerken, bâtıl-merkezli yönetimde ise, beşerin cehâletine, arzularına ve çıkarlarına göre hareket edilir. Hak-merkezli yönetimde de bâtıl merkezli yönetimde de her zaman bu iki yönetim-şeklinin taraftarları olmuştur. Bu İslâm târihinde de böyledir. Sahabe ve ondan sonra gelen “hakka göre olsun” diyenler hak-merkezliliği savunurlarken, Peygamberimiz’in vefâtından bir süre sonra bâtıl-merkezliliği savunanlar da çıkmış ve yönetimi ele geçirmişlerdir. Bu süreç bir bakıma belli oranda zorunlu olabilir. Zîrâ Dünyâ bir “imtihan dünyâsı”dır ve imtihan bir mücâdeleyi gerektireceği için, hak-bâtıl çatışması her dâim olacaktır. Biz bu yazıda kısaca, hak-merkezlilik yerine bâtıl-merkezliliği savunan ve dîni mânâya indirgeyen din-adamları ve seküler siyâsilerden bahsedeceğiz..  

 

1-Din-adamları

 

“Ey îman edenler!; gerçek şu ki, bilginlerinden ve ruhbanlardan çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah’ın yolundan alıkoyarlar. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar... Onlara acı bir azabı müjdele” (Tevbe 34).

 

Her peygamber, gönderildiği toplumlardaki siyâsilerden, zenginlerden ve din-adamlarından muhâlefetin her türlüsüyle ağır bir muhâlefet görmüşlerdir. Zîrâ onları ağır bir şekilde eleştiriyorlar ve onlara îtirâz ediyorlardı. Bu bağlamda meselâ Hz. Îsâ din-adamlarına şöyle diyordu:

 

“Vay hâlinize ey din-bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler!. Tek bir kişiyi dîninize döndürmek için denizleri, kıtaları dolaşırsınız. Dîninize döneni de kendinizden iki kat cehennemlik yaparsınız” (Matta 23: 13-14).

 

Peygamberimiz’in vefâtından bugüne kadar, din ve Peygamber adına uydurulmuş geniş bir külliyat vardır. Başta isrâiliyat olmak üzere, İslâm’a yeni katılanların, önceki dinlerinden ve geleneklerinden getirdikleri, Arapların örf, âdet ve gelenekleri ve de şeytanın da fısıldamalarıyla ortaya çıkarılan uydurmalar ve hurâfeler, dîni bulanıklaştırmış, akla ve mantığa aykırı bir hâle getirmiş ve İslâm’ı “dinlerden bir din” yapmıştır. Oysa İslâm, “Allah katındaki tek din”dir. Dinde yapılan tahrifat ve tahribatlar, “Kur’ân’ı merkeze almama”nın bir sonucudur tabî ki. Kur’ân-merkezli değil de, din-adamları merkezli bir din anlayışında dînin temeli olan Kitap arkaya atılmış ve din-adamlarının yorumu ön-plâna çıkarılmıştır. Böylece ortaya din-adamlarının yetersiz ve kısır akılları ölçüsünde bir din çıkmıştır ki bu bâtıl dînin tüm zamanlar ve mekânlar için bir karşılık bulması ve iyiliğe götürmesi imkânsızdır. Şu da var ki, din-adamları, uydurmalara bağlı olan popülerliklerinin devamlılığını, tüm zamanlarda siyâsilerin etkisiyle sağlayabilmiştir.

 

Dînin, klâsik ve modern anlamda uydurma rivâyetler ve hurâfelerle dîni tekeline almış olanlar tarafından ifsâd edildiği ve aslından uzaklaştırıldığı bilenler için çok açıktır. Zîrâ bu kişiler yâni din-adamları denilen kesim, dinde yâni söz ve amel bütünlüğünde Kur’â ve Sünnet-merkezli değildirler. Peygamber’e ve sahabeye yeten vahiy, bunlara yetmemiş ve dîne, kısır akıllarına yada bencil çıkarlarına, korkularına ve cehâletlerine uygun ilâveler yapmışlardır. Bu ilâveler zamanla dinleşmiş ve hattâ Kur’ân ve Sünnet’in bile önüne geçebilmiştir. Kendi sınırlı akıllarıyla ortaya koydukları mezheplerini-meşreplerini vahiyden üstün görmüşler ve demişlerdir ki, “bizim mezhebimize-meşrebimize uymayan âyetler neshedilmiştir, hükmü kaldırılmıştır”. Yâni, “bizim aklımız ve bilgimiz vahiyden üstündür” demeye getirmişlerdir. Sâdece âyetlerin de değil, hadislerin de mensuh kabûl edileceğini söylüyorlar. Böylece akıllarını; “gerçekten sen, pek büyük bir ahlâk üzeresin” (Kalem 4) ve “Biz seni âlemler için yalnızca bir rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ 107) denilen Peygamber’den de üstün tutuyorlar. Mezheplerine aykırı olan âyetleri ve hadisleri, ya te’vil ederek kabûl edeceklerini, yada mensuh (hükmü kaldırılmış) olduklarını söylüyorlar. El-Kerhî aynen şöyle der: “Mezhep imamımızın ve arkadaşlarının görüşüne ters düşen her âyet ve hadis, ya te’vil edilir yâhut mensuh kabûl edilir” (Risâle fi’l-Fusûl). Allah ise bu zihniyete karşı tüm zamanlar ve mekânlar için şu âyetini göndermiştir:

 

 “Yoksa onların bir-takım ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşrî ettiler (bir şeriat kıldılar)?. Eğer o fasıl kelimesi olmasaydı, elbette aralarında hüküm (karar) verilirdi. Gerçekten zâlimler için acı bir azap vardır” (Şûra 21).

 

Şu da var ki, dînin uydurmalara ve rivâyetlere boğulmasının nedeni olarak sâdece “gelenekçi din-adamları”nı suçlamak eksik kalır. “Modern din-adamları” da dînin ifsâdında önemli bir paya sâhiptirler ve hattâ günümüzde ağırlıklı olarak modern din-adamları dîni ifsâd etmektedir. Tamam, tabî ki dîni “babalarının  malı” zanneden din-adamları din hakkında atıp-tutmuş ve istedikleri gibi hurâfeler ortaya atarak ve rivâyetler üreterek yada kullanarak dîni Kitap-merkezli olmaktan çıkarmışlardır. Böylece din, insanı ve Dünyâ’yı aydınlatacak etkiden uzaklaşmıştır. Fakat suç sâdece din-adamlarında da değildir. Hattâ suçun büyüğü din-adamlarından daha çok, siyâseti elinde tutanlarda ve bunlara çanak tutan yandaşlardadır. Bu yandaşlar içinde gelenekçiler de vardır, târihselciler de vardır, modernistler de vardır. Dîni ifsâd eden iki kesimden din-adamları, hem klâsik anlamda (gelenekçiler) hem de modern anlamda (târihselci-modernist) din-adamlarıdır.

 

Din-adamlarının ortaya koyduğu “uydurulan dîn”in iptâl edilmesi, bilinçli bir İslâm toplumun yönlendirmesi ve siyâsilerin de bunu istemesiyle olacaktır. Klâsik ve modern anlamda “uydurulmuş din”den kurtulmak için siyâsilerin de vahiy-merkezli olması şarttır. Aksi-hâlde insanlar bilgi ve bilincin kaynağı olan Kur’ân ile yeniden bilgilendirilip bilinçlendirilene kadar hurâfeler “din” zannedilmeye devâm edilecektir.

 

“….Yoksa siz, Kitab’ın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz?. Artık sizden böyle yapanların dünyâ-hayâtındaki cezâsı aşağılık olmaktan başka değildir; kıyâmet gününde de azâbın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir” (Bakara 85).

 

Târihselcilik, “Kur’ân’ın bir bölümüne (Mekke) inanıp bir bölümünü (Medîne) ise târihte bırakmak” demektir ki aslında bu, Kur’ân’daki çoğu âyeti “tınlamamak” anlamına gelir. Zâten târihselciler çoğunlukla Medenî âyetlerden oluşan bu âyetlere “ölü âyetler” demektedirler.

 

Târihselcilik, “Kur’ân’ın belli bir târihî dönemde indiği, o târihe hitâp ettiği, indiği zamâna uygun bir metin olduğu, bu nedenle de bu metnin yâni Kur’ân âyetlerinin tamâmının tüm zamanlar ve mekânlar için geçerli olamayacağı, Kur’ân’da sâdece ahlâkî yada Mekkî sûreler ve âyetlerin “evrensel” olabileceği, diğer âyetlerin -ki özellikle Medenî sûre ve âyetlerin- ise hükmünün nesh edildiğini ve indiği târihle ve Mekke ve çevresindeki Arapları kapsadığı, bu yüzden de 1.400 yıl önceki hükümlerin çağımızda bir uygulama alanı olmadığından ve bulmayacağından dolayı artık nesh olduğu ve geçersizleşerek hükmünü yitirdiğini” düşünmek ve söylemektir. Buna göre Kur’ân’ın hükümleri ve emirleri, indiği târihte okunup anlaşılacak ve sâdece mânâsı (lafzı değil) çağa uygun olarak yeniden yoruma tâbi tutulup günümüze taşınabilecektir.

 

Bu düşünce modern bir düşüncedir. Zâten modernitenin ağır baskısı ve kuşatması altında savunmacı (apolejetik) bir düşünce olarak gelişmiştir. Bu görüşü savunanlar, batı’dan ve moderniteden, müslüman oldukları için neredeyse özür dileyecekler ve -hâşâ- Allah’ı böyle bir metin indirerek “başımızı belâya soktuğu” ve “batı karşısında ezik duruma soktuğu için” kınayacaklardır. 

 

Bu süreç, hristiyan batı’nın, dinden kopması ve protestanlaşması, lâikleşmesi, demokratikleşmesi ve nihâyet de kapitâlist-liberâl-beşerî politikaları dinleştirerek, dîni kâlplere ve vicdanlara hapsetmesi sürecidir. Batı’nın peşinden adım-adım gidiliyor ve modern müslümanlar da buna çanak tutuyor:

 

“Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi?. Bunlar, tâğut’un önünde muhâkeme olmayı istemektedirler; oysa onu reddetmekle emrolunmuşlardır. Şeytan onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister” (Nîsâ 60).

 

Kur’ân, bir boşluğa inmemiştir. Gerçek bir zamâna, gerçek bir târihe, sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik gerçekliğin olduğu bir ortama inmiştir. 23 yıllık örnek ve ideâl bir “yaşanmışlık” vardır. O hâlde Kur’ân’ın, ilk indiği târihten, coğrafyadan ve ilk muhâtaplarından kopuk ve bağımsız olarak hakkıyla anlaşılması imkânsız ve de anlamsızdır. Çünkü nübüvvetin ilk zamanlarında Hicaz’da, insanların içinden bir Peygamber seçilmiştir ve bu Peygamber ve sahabe, İslâm’ı Kur’ân-merkezli olarak hayatta tezâhür ettirmiş ve en ideâl bir şekilde hayâta hâkim kılarak bir örneklik oluşturmuştu ki, Kur’ân’da bu örnekliğe “güzel örneklik” denmiştir:

 

“Andolsun, sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde ‘güzel bir örnek’ vardır” (Ahzâb 21).

 

İşte bu örneklik ıskalandığında hak-merkezli değil, bâtıl-merkezli bir din ve siyâset açığa çıkacaktır.

 

Kur’ân’ı modern-merkezli okumak, Kur’ân’ın “modernizme uygun” anlaşılmasına ve modernizme göre yorumlanmasına neden olur. Böyle olunca da bir-çok âyet için ya “nesh edilmiştir” denilir yada “o âyetin anlamı o değil” diyerek mevcut modern-seküler sisteme uygun yorumlar yapılır ve anlamlar verilir. Tabî ki bu, aşırı zorlayarak yapılan yorumlamalardır. Gerek klâsik dönemde gerekse de modern dönemde bâzı müslümanlar, Kur’ân’ın bâzı âyetlerinin nesh edildiği için, yaşadıkları dönemde geçerli olmadığını söylemişlerdir. Böylece seküler siyâsete alan açmışlardır.

 

2-Siyâsiler

 

“O, iş-başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helâk etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez” (Bakara 205).

 

Siyâsilerin desteği ve izni olmasa, din-adamları istedikleri gibi at oynatamazlardı. Bu durum günümüzde de böyledir. Klâsik din-adamları dîni “babalarının malı” zannedip vahiy yerine, Arap örf-adetlerini, isrâiliyatı, şeyhlerinin kısır ve delilsiz fikirlerini vs. “din” diye anlatıyorlar. Halkın geneli için bu masallar daha kolay anlaşıldığı ve din diye anlatılan bu şeyler genel halkın kafa ve beden konforlarını çok da zorlamadığı için halkın teveccühünü çekiyor ve yoğun destek buluyor. Böylece halk, %98-99’u zırvalıklardan oluşmuş olan uydurmaları din zannediyor. Fakat dediğim gibi, bu durum aslında siyâsilerin de hoşuna gidiyor. Çünkü uydurma din, aklı kullanmayı, düşünmeyi ve ferâset kazanmayı blôke edip engellediği için, sonuçta halk, bir yanlışa karşı bir eleştiri, îtirâz ve hattâ isyanda bulunmuyor. Böylece siyâsiler de istedikleri hareket alanını fazlasıyla buluyorlar. Siyâsilerin özellikle diyâneti ve bâzı hurâfeci vâiz ve din-adamlarını desteklemesinin başka bir sebebi yoktur. Tüm zamanlarda siyâsiler “klâsik ve modern hurâfeciler”i desteklemiştir ve bu durum günümüzde de aynen devâm etmektedir.

 

O hâlde “klâsik din-adamları”nı suçladıktan sonra, hem resmî kurum olan diyânet, hem de akademisyenler de dînin yozlaştırılıp başkalaştırılması konusunda suçlanmalıdır. Çünkü dînin yozlaştırılması ve hurâfelere boğulması sâdece klâsik anlamda değil, modern anlamda da oluyor. Meselâ târihselciler vahyi târihselleştirerek etkisizleştiriyor. Örneğin şöyle diyorlar: “Kur’ân’ın çoğu âyetleri ‘ed-din’ değildir. Târihte kalmıştır ve günümüzde bir etkisi ve uygulanabilirliği olamaz. O âyetler sâdece teberrüken okunur”. Yine modernistler de, dini; modern-bilime, modern târihe, modern seküler siyâsete yâni modern dünyâya uydurmak için olmadık yorumlarla vahyi yorumlayıp tam da moderniteye uygun hâle getirmeye çalışıyorlar. Tabi bunu yapmak için çok aşırı yorumlar yaparak vahyi orijinâl anlamından kaydırmaları gerekiyor. İlginçtir ki siyâsiler bunları da destekliyorlar. Çünkü işlerine yarayan “modern hurâfeler”e uygun yorumlar yapılıyor. Seküler din-dışı siyâset tüm zamanlarda dîni kullanmıştır yada kullanmak istemiştir.

 

Toplumun tasavvurunu, düşüncelerini ve dolayısıyla amel ve eylemini şekillendiren teorisyenlerin ortaya koyduğu teorilerin; seküler teorisyenlerin ortaya attığı ve siyâsiler tarafından uygulanan “Allah’sız ideolojiler”in ve siyâsîlerin vahye tam aykırı olarak çıkardıkları kânunların, dîni, din-adamlarından çok daha fazla yozlaştırıp ifsâd ettiğinden hiç bahsedilmiyor. Böyle olunca da halk, moderniteden ve din-dışı ideolojilerden (lâiklik, demokrasi, kapitâlizm-liberâlizm vs.) çok da bir rahatsızlık duymuyor. Yada bu konuları ve sorunları ilk sıraya almıyor. Bu nedenle din-adamları (çok haklı olarak) suçlandıktan sonra, küresel-seküler siyâset, siyâsiler ve onlara çanak tutan modern din-algıları ve bu algıyı ortaya koyanlar da suçlanmalıdır.

 

Dünyâ’da son 200-300 yıldır Allah-merkezli düşünme ve edip-eyleme terk edilerek, beşer yâni akıl-merkezli bir düşünce-ideoloji ortaya çıkmış, bu düşünceye göre hareket edilmeye başlanmıştır. Bu durum, dîni istismâr edenler tarafından zulme uğratılmış olanlar için bir kurtuluş yolu olarak görüldüğünden, bu düşünce benimsenmiş ve yayılmıştır. Bir düşünce ilk ortaya çıktığında, Allah-merkezli olmadığından bozuk bir temele sâhip olsa da, insanlar mevcut durumu hemen bir-önceki duruma göre kıyasladıkları için, yeni durumu çok çabuk benimserler ve ona sımsıkı sarılırlar. Oysa o durum Allah-merkezli örnek toplumlar ve zamanlara göre çok da iyi değildir. İşte modernizm, hümanizm, rönesans, aydınlanma, bilim, akıl vs. gibi kavramlarla ifâde edilen yeni sistem, zamanla güçlenerek (bu güçlenmenin nedeni aslında hırsızlığa ve zulme dayanır) tüm Dünyâ’ya yayılmaya başlamış ve insanların genelinin desteğini  almıştır. Bunun yapılabilmesi için insanların fıtratlarına işlemiş olan dînin vicdanlara gömülmesi ve oraya hapsedilmesi şart olmuştur. Daha önceki kötü durumun sebebinin din olduğu söylenmiştir. Bu durum gerçekten de batı toplumları için geçerlidir ama İslâm toplumu için böyle bir durum bir-kaç istisnâ hâriç geçerli değildir. Böylece dînin yerini ilâhi olanı göz-ardı eden ve yadsıyan akıl almış, hayat “akla göre” daha doğrusu “nefse göre” düzenlenmeye başlamıştır. Tabi buna “düzen” denilebilirse. Aslında bu durum, insanın, kendini Allah’ın da -hâşâ- üstüne çıkarması anlamına gelir.

 

Modern müslümanlar, batı’lı filozofların zokasını yutmuşlardır. Aynen onların önerdiği düşünce ve amel-eylem sürecini izlemektedirler. Ahmet Hakan Çakıcı bu konuda şunları söyler:

 

“Aydınlanmanın en önemli temsilcileri; Descartes, İmmanuel Kant, John Locke, Jean Jacques Rousseau, Charles Montesquieu, François Marie Arouet de Voltaire, Denis Diderot, Jean Le Rond D'alembert ve David Hume’dur. Başlangıçta, Tanrıyı değil Tanrı adına konuşanları sorguluyor, kilisenin Tanrının öğretisini tahrip ettiğini, ‘uydurulmuş dîn’e değil, ‘indirilmiş Îsâ’ya’ inandıklarını söylüyorlardı. Mûcizelere karşı çıkıyor, Tanrının akıl ve bilim çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorlardı.

 

Ancak; bilimin yasalarına mahkum olmuş, mûcize yapamayan, ateşin içine düşeni kurtaramayan, denizleri yaramayan, kötüleri cezâlandıramayan, iyileri ödüllendiremeyen yâni fakirlerin ve güçsüzlerin umut olup onların intikamlarını alamayan bir Tanrı kimsenin işine yaramazdı. Ve bu hareket kısa sürede Tanrı tanımaz (ateist) ve materyâlist bir çizgiye evrildi. Dönemin sembol sloganını İmmanuel Kant (1724-1804) dile getirdi: ‘Sapare Aude’ (Kendi Aklını kullanmaya cesâret et!, yada aklını kimseye emânet etme!).

 

Ortega Y Gasset şöyle der: ‘Bundan önceki çağda kalabalıklar, papazların, üstadların, asillerin etrâfında toplanmışlardı. İyiyi, kötüyü, yapılması yada yapılmaması gerekeni onlar söylüyorlardı. Sonra birileri o kalabalıklara; ‘neden onları dinliyorsunuz?. Sizin de aklınız var; pekalâ düşünebilir, iyiyi-kötüyü ayırt edebilir, siz de seçebilirsiniz’ dediler. Bu, kalabalıkların çok hoşuna gitti. Koşarak ‘merkeze’ geldiler. Seçmek istiyorlardı. Sorun şuydu: İlimleri yada yeterli tecrübeleri olmayanların fikirleri de olmuyordu. Neyi, nasıl seçeceklerdi?. ‘Endişe etmenize gerek yok’ dediler. ‘Her sabah ihtiyâcınız olan fikirleri Tv’lerden ve gazetelerden vereceğiz. Fikirsiz kalmayacaksınız’. Böylece kalabalık, her sabah kafasında bir sürü fikirle uyandı. Ancak bunların kendi fikirleri olmadığını da fark edemedi. Kafasının içinde âniden bulduğu fikirleri, diğerlerine duyurmak için heyecanla evden çıktı. Kimse, ‘herkesin aynı şeyleri bulmasından’ da şüphelenmiyordu. Çünkü kimsenin diğerini dinleyecek kadar vakti yoktu. Kazâ ile dinlese de bunu, ‘fikrinin doğruluğuna’ delil sayıyordu. Kitlelere ‘siz de düşünebilir ve seçim yapabilirsiniz’ demek, gerçekten seçim yapma bilgisine ve tecrübesine sahip olanları susturmak içindi”.

 

İnsan târih boyunca, her dâim “2 S”, “2 Ş”den ve “1 C”den dolayı yâni “servet-siyâset”, “şehvet-şöhret” ve “cehâlet”ten dolayı imtihanı kaybetmekte ve yıkılmaktadır. İnsanlar her zaman bu 2 S, 2 Ş ve 1C’den yıkılmaktadır. Müslümanların hâl-i pür melâlinin nedeni, bu formülasyonun 1 C’si ve 2 S’sidir. Müslümanlar en çok cehâlet ve servet-siyâsetten yıkılmaktadır. Servet ve siyâset birbirinin neden-sonucudur. Sarsıntı servet ve siyâsetle başlamış ve yıkılış da yine servet ve siyâset ile olmuştur. Müslümanlar için 2 Ş çok fazla etkili olmamıştır. Müslümanları yıkan şey, cehâlet, servet ve siyâsettir. Siyâset, servete de kavuşmanın bir yolu(!) olduğundan, insanlar/müslümanlar siyâsete aşırı kapılmışlar ve kapılmaktadırlar. Fakat bu siyâset Allah-merkezli olan siyâset değildir ve zâten Allah-merkezli siyâset, servete-şöhrete kavuşmanın değil, fedâkârlığın, zorluğun bir kapısıdır. Eskiden samîmi müslümanlar kendilerine bir görev tevdî edildiği zaman, sorumluluğundan dolayı o görevi kabûl etmek istemezlerdi fakat o ehliyet ve liyâkate sâhip olduklarından  dolayı tersinden bir sorumlukla görevi kabûl etmek zorunda olduklarını bilirlerdi. Şimdi öyle mi; adam siyâsete girmek için varını-yoğunu harcıyor, kendini yırtıyor. Tabi böyle olunca da o yaptığı harcamaların karşılığının kat be kat fazlasını almak için yırtınmaya başlıyor bu sefer de. Siyâseti servete âlet ediyor yâni. Zâten Allah-merkezli olmayan siyâsetler çıkar-merkezli olmaya mahkûmdur.

 

Allah-merkezli olmayan siyâseti desteklemek şirktir. Allah’tan başkalarının kânunlarına uymak şirktir ve O’nun kânunlarından başka kânunlara uyanlar, kânunlarına uyduklarını ilahlaştırmış olurlar. “Kimin kânunlarına göre hareket ediyorsanız, onun dînindensiniz” demektir. Türkiye’de “Allah’ın kânunlarına” göre hareket etmek kânûnen yasak ve suçtur. (Anayasanın 24. maddesi). Fakat Atatürk kânunlarına göre hareket etmek şarttır. Bu durumda Türkiye’nin “ilahı” yada “rabbi” kimdir?.

 

En iyi kânun, kânun koyucunun o kânundan yararlanmadığı kânundur. Allah’tan başka kânun koyucular yâni müşrikler, kim olursa-olsun mutlaka o kânunları kendi çıkarına istismâr ederler.

 

“Kur’ân hakkıyla okumak” demek, “modern kânunlara karşı gelmek”, “modern kânunları çiğnemek” demektir. Ey Dünyâ’yı İslâm-merkezli değiştirmeyi hayâl edenler!.. Bilin ki, yaşadığınız ülkenin/Dünyâ’nın kânunlarına ters hareket etmeden yâni “suç işlemeden” o değişimi gerçekleştiremezsiniz. Bu değişim, Allah’tan başkalarının koydukları kânunları reddetmekle başlar:

 

“Allah'tan başka bir hakem mi arayayım?. Oysa O, size Kitabı açıklanmış olarak indirmiştir. Kendilerine Kitap verdiklerimiz, bunun gerçekten Rabbinden hak olarak indirilmiş olduğunu bilmektedirler. Şu-hâlde, sakın kuşkuya kapılanlardan olma!” (En-âm 114).

 

Allah’tan başkalarının belirlediği siyâsete göre düzenlenen bir sistem şirk sistemidir. Allah ise şirki aslâ bağışlamaz:

 

“Hiç şüphesiz, Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında kalanlardan ise, (onlardan) dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır” (Nîsâ 116).

 

Bâtılın yolunda gidenler iş-başına geçtiklerinde:

 

“O, iş-başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helâk etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez” (Bakara 205).

 

Hak yolunda gidenler iş-başına geçtiklerinde ise :

 

“Onlar ki, yeryüzünde kendilerini yerleştirir, iktidâr sâhibi kılarsak, dosdoğru namazı kılarlar, zekatı verirler, ma’rufu emrederler, münkerden sakındırırlar. Bütün işlerin sonu Allah’a âittir” (Hacc 41).

 

Şu âyetler, ilk başta “müslümanım” diyen herkese ve ondan sonra da hem gelenekçi-târihselci-modernist din-adamlarına, hem de tüm zamanlardaki seküler siyâsetçilere bir uyarıdır. Zîrâ dîni ifsâd etmede ve modern-bâtıl din-dışı sisteme uymada hepsi de birleşmektedirler:

 

“Bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz zaman, onun varlık ve güç-sâhibi önde gelenlerine emrederiz, böylelikle onda bozgunculuk çıkarırlar. Artık onun üzerine söz hak olur da, onu kökünden darmadağın ederiz” (İsrâ 16).

 

“Onların tümü-toplanıp (kıyâmette) Allah’ın huzûruna çıktılar da zayıflar (müstaz’aflar) büyüklük taslayanlara (müstekbirlere) dedi ki: Şüphesiz, biz size tâbi idik; şimdi siz, bizden Allah’ın azâbından herhangi bir şeyi önleyebiliyor musunuz?. Dediler ki: Eğer Allah bize doğru yolu gösterseydi biz de sizlere doğru yolu gösterirdik. Şimdi yakınsak da, sabretsek de farketmez, bizim için kaçacak bir yer yoktur” (İbrâhim 21).

 

“Öyle ki (o gün) kendilerine tâbi olunanlar, kendilerine tâbi olanlardan uzaklaşıp-kaçmışlardır. (Artık) Onlar azâbı görmüşlerdir ve aralarındaki bütün bağlar (ve ilişkiler) de parçalanıp-kopmuştur. (O zaman, yönetilip) Uyanlar derler ki: Eğer bize bir kere (daha Dünyâ’ya dönme) fırsatı verilse(ydi) muhakkak (şimdi) onların bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşır (onları yüz-üstü bırakır)dık. Böylece Allah, onlara bütün yaptıklarını onulmaz hasretlerle (pişmanlıkla) gösterecektir. Ve onlar ateşten çıkacak değildirler” (Bakara 166-167).

 

“Kimine hidâyet verdi, kimi de sapıklığı hak etti. Çünkü bunlar, Allah’ı bırakıp şeytanları veli edinmişlerdi. Ve gerçekten onları doğru yolda saymaktadırlar” (A’raf 30).

 

“Ve dediler ki: Rabbimiz, gerçekten biz, efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik, böylece onlar bizi yoldan saptırmış oldular. Rabbimiz, onlara azabtan iki katını ver ve büyük bir lânet ile lânet et” (Ahzâb 67-68).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Hazîran 2019

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

30 Kasım 2019 Cumartesi

Bilinçli Garibanın Üç Zindanı




“Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O hidâyete erenleri de en iyi bilendir” (Nâhl 125).

“Kullarıma söyle; sözün en güzelini söylesinler. Doğrusu şeytan aralarını bozmak ister. Şüphesiz şeytan insanın apaçık düşmanıdır” (İsrâ 53).

Dünyâ’daki imtihan, Allah’ın kânunları ve yasaları yâni “sünnetullah” çerçevesinde olur. Bu yasalar hiç şaşmaz ve -Allah’ın dilemesi hâriç- en ufak bir sapma bile göstermediğinden dolayı da değişmez: “...Allah’ın sünnetinde kesin olarak bir değişiklik bulamazsın” (Ahzâb 62). Tabi Allah yasalarının -hâşâ- mahkûmu olmadığından dolayı, istediğinde yasalarını askıya alabilir ve “üst yasalar”ını ortaya koyabilir ki mûcizeler bunun örnekleridir.

Dünyâ’nın “doğal bir zorluğu” vardır (soğuk-sıcak, hastalık, çalışmak, ağırlık vs.) ama bu zorluklarla insanlar çok da zorlanmadan başa çıkabilir. Zâten “Dünyâ’nın doğal zorluğu ve imtihanı” insana zevk de verir. İnsanları asıl yoran ve hattâ perişân eden şey, “insanların elleri yüzünden” ortaya çıkan şeylerle imtihan olmaya mecbur olmasıdır. Böylece imtihan ağırlaşır, insana artı yük biner ve belini büker.

Dünyâ’nın doğal zorlukları yâni “doğal imtihan” aslında insanı çok da yormaz, fakat bu kişi “hasta, kör, topal ve de gariban” ise, Dünyâ’nın doğal zorlukları yâni “doğal imtihan” da bu kişilere zor geldiğinden dolayı onları ezer ve yıpratır. Bu kişilerin başına üst-üste bir şey geldiğinde bu yükü taşımakta çok zorlanırlar ve çoğu zaman da taşıyamazlar. Tabi sonuçta bu durum bu kişilerin bellerini büker ki, bu nedenle de “imtihan”ın en iyi farkında olanlar, yerin en düşük rakımında yaşayan bu hasta, kör, topal ve de gariban insanlar olur. Ne acıdır ki, Dünyâ’da zorlukla karşılamış olan bu insanlar “farkındalık” yerine isyânı seçip de kendilerini bitirecek haramlara bulaşınca, âhiretini de mahvetmiş olurlar.

Dünyâ’daki imtihan aslında şöyledir; meselâ domino taşlarını düşünelim.. bir tânesi devrildiğinde diğerleri de devriliyor ya!, işte “imtihan” budur. Çünkü biri devrildiğinde diğeri de devrilir ve bu sürer gider. Fakat taşlardan biri devrilmediğinde diğerleri de devrilmez. Sâdece bir tânesi devrilse onu kaldırması kolay olur ama diğerleri de devrilmeye başladığında zorluk ve imkânsızlık başlar. Bir musîbet, bin musîbete daha yol açar. Bir musîbet başka musîbetleri de açığa çıkarır ve imtihan zorlaşır. Zorlaşan bu imtihan ise, hasta, kör, topal ve gariban için çok daha zor hâle gelir.

İşte tüm bunlardan dolayı, normâl insana çok da zor gelmeyecek ve onu çok da fazla etkilemeyecek olan zorluklar; hasta, kör, topal ve gariban olanları çok zorlar. Bu zorluk onların yüzlerinde, sözlerinde yâni üslûplarında bir sertlik, öfke ve keskinlik oluşturur. Bu negatif özellikler, karşıdaki insanları onlardan uzaklaştırır yada araya mesâfe koyulmasına neden olur. Zâten bu kişiler kendilerinde bulunan hastalık ve engellilik nedeniyle normâl insan gibi çalışamadıklarından dolayı, “gariban” da kalmışlardır ki, insanlar, belki de fıtraten “En Yüce Güce Sâhip Olan”a meylinden dolayı, garibanı değil güçlü olanı sever ve onun çevresinde kalmaktan hoşlanırlar. Sonuçta da güçsüz ve gariban insanlarla muhâtap olmak istemezler ve onların söyledikleri çok da fazla etki etmez kendilerine.

“Allah ilmi isteyene verir” denir. İşte ilmi isteyenlerden bir kesim de; hasta, kör, topal ve gariban olan bu kişilerden bâzıları da olabilir. Bu kişiler yoğun gayretleriyle ve cins akıl yürütmelerle farklı ve çarpıcı bilgilere ve görüşlere ulaşmış olabilirler. Bu görüşler gerçekten de hem doğru hem de çarpıcı olabilir. Çünkü Allah imtihan gereği kişiyi, mevcut her durumuyla ilme yönlendirir, mevcut durumuyla cihat ve takvâda ilerlemesini bekler ve bu nedenle de herkesle birlikte bu kişilere de istedikleri takdirde ilim vermiş ve ilimlerini arttırmıştır. Tabi bu kişiler hem kendilerinde bulunan hastalıkların vermiş olduğu zorluklardan ve de garibanlıktan dolayı bilginin kaynaklarına ulaşmada zorluk çekebilirler ve de mutlakâ çekerler. En azından o bilgilere geç ulaşırlar. Ama Allah her halükârda ilim yolunda olana yollarını açar ve bu nedenle gayretli olanlar kim olursa-olsun o bilgiye ve hikmete ulaşabilir.

İşte hasta, kör, topal ve gariban olanlar içinden de bilgiye ve bilince ulaşmış olup da çarpıcı görüşler ortaya koyanlar ve bu görüşlerini söze ve yazıya dökenler de vardır. Fakat bu insanların ağır bir imtihanları vardır. Bu imtihanı “Bilinçli Garibanın Üç Zindanı” olarak adlandırmak istiyorum. Ali Şeriati, tüm insanlar için söylediği “insanın dört zindanı”nı, çok isâbetli olarak belirtmiştir. “Doğa-tabiat-coğrafya, Toplum, Târih ve Benlik zindanları”ndan bahseder. Tüm insanlar bu zindanlara mahkûmdur ki bu mahkûmiyet aslında imtihanın bir sonucudur. İşte biz de diyoruz ki, “bu dört zindan tüm insanlar içindir, fakat hasta, kör, topal ve gariban için ayrıca bir üç zindan daha vardır ki, bunlar da; “Yüz, söz ve hastalık-garibanlık zindanlarıdır”. Aslında bu zindanların yolu bir, bu üç zindana çıkan yol ortaktır.

Hasta, kör, topal ve gariban kişilerin, diğer insanlardan fazla olarak omzuna binen “artı-yük” onların bellerini büktüğünden dolayı, bu zorluk onların yüzlerine yansır ve relâks ve huzûr dolu yumuşak bir yüz ifâdesi yerine; yorgunluğun, zorluğun, öfkenin, acının vs. vermiş olduğu, sert, gergin ve itici bir yüz ifâdesi oluşur. Bu yüz, “mahkeme duvarı” tâbir edilen bir şekilde olduğu için, böyle bir yüze sâhip olan kişiler çok bilgili, bilinçli ve de çarpıcı görüşlere de sâhip olsalar, karşısındaki kişiler bu kişileri odaklanarak dinle(ye)mezler. Çünkü bir negatif durum vardır ve bir iticilik oluşmuştur, karşı tarafta bir anti-pati meydana gelmektedir. Böylece bahsedilen bilinçli kişi söylemek istediğini çok açık ve sarih ifâdelerle anlatsa da, karşı taraftaki kişi onu tam odaklanarak dinle(ye)mediği için meseleyi anlayamaz yada söylenene önem vermez. Zâten bu durum esnaflıkta da böyledir. Adam bal satar ama yüzü sirke satmaktadır. Bu da insanları o kişiden alış-veriş yapmaktan vazgeçirir. Aslında bilinçli gariban bu durumun farkındadır ve elinden geldiğince yüzünü yumuşatmaya çalışır fakat çok da başarılı olamaz. Çünkü yılların vermiş olduğu çizgiler ve o sert ifâde kolay-kolay değiştirilemez. Bu da o kişileri kendi içlerine tutsak eder ve “yüzleri” onların “ilk zindanları” olur.

Hasta, kör, topal ve gariban kişilerin, diğer insanlardan fazla olarak omzuna binen artı yük, onların bellerini büktüğünden dolayı, bu zorluk onların sözlerine de yansır. Öyle ki, aslında çok yoğun okumalardan ve düşünmeden sonra vardığı çok önemli ve çarpıcı düşüncelerini açıklamaktadırlar ama, ses rengi, söz söyleme şekli yâni üslûbu, zor yılların sonunda oluşmuş o sesin rengini ve ifâdesini örtemediğinden dolayı, karşıdaki kişiler onu odaklanarak dinleyemezler ve de dinlemek de istemezler. Çünkü bilinçli gariban konuşurken, karşıdaki kişi kendisini sanki azarlanıyormuş ve hattâ kendisine küfür ediliyormuş gibi hissetmektedir. Tabi garibanın sesindeki ve sözündeki bu olumsuz ifâde -biraz da kişisel özelliğinden kaynaklansa da- genelde hayâtın zorlukları nedeniyle değiştiğinden ve de sözlerini sertleştiğinden dolayı, bilinçli gariban sesini ve sözünü ne kadar yumuşatmaya çalışsa da, karşıdaki kişi bu üslûptan rahatsız olacaktır. Sonunda da söylenen sözü dinlemeyecektir. Aslında bilinçli gariban bu durumun farkındadır ve elinden geldiğince sözünü yumuşatmaya çalışır ama çok da başarılı olamaz. Çünkü yılların vermiş olduğu artı-yük nedeniyle kendisinde oluşmuş olan o sert üslubu kolay-kolay değiştiremez. Bu da o kişileri kendi içlerine tutsak eder ve “sözleri” onların “ikinci zindanları” olur.

Bir de şu vardır ki, “mutlak doğru” ve çok net olduğundan dolayı hakîkati “yavşayarak” söylemek doğru olmaz. Tabî ki hakîkat tatlı bir dille ve yumuşak bir şekilde söylenmelidir ama bu, “yavşamak” anlamında değildir. Hakîkat aslında biraz sert söylenir. “İki kere iki dörttür” derken, biraz sert ve kesin ifâde kullanırız. Bilinçli gariban bir şey anlattığında, bir şey söylediğinde yada kendi başından geçmiş olduğu için tecrübeye sâhip olduğundan dolayı bir tavsiyede bulunduğunda bile, karşısındaki kişi bunu çok da kâle almaz. Zâten bilinçli gariban, bir süre sonra fişlenir de. Ama muhâtap, ne zaman ki aynı sözü ve tavsiyeyi başka birinden duyar, hemen o şeyi benimseyip yerine getirmeye koşar. Hâlbuki daha önce çok daha ayrıntılı bir şekilde bilinçli gariban bunu ona söylemiştir. Fakat gerek yüzündeki, gerekse de sözündeki sertlik, karşıdaki kişinin bunu o anda dinlemesini ve düşünmesini engellemiştir.

Hasta, kör, topal ve gariban kişilerin, diğer insanlardan fazla olarak omzuna binen artı-yük, onların bellerini büktüğünden dolayı, bu zorluk onların, diğer insanlara göre maddî ve fizîki açıdan “geri” kalmasına da neden olmuştur ki, işte asıl mesele de burasıdır. Çünkü, yılların zorlukları kişinin yüzünde ve sözünde ister-istemez bir sertlik oluşturabilir ve insanlar bundan olumsuz etkilenebilirler. Fakat asıl mesele, bilinçli kişinin “gariban” olmasıdır. İnsanlar genelde garibanları çok da sevmezler aslında. Çünkü bu durum insanlara ya “haksız kazançlarını” yada “yapmaları gereken şeyleri” hatırlatır. İşte bu nedenlerden dolayı gariban kişinin sözleri ne kadar çarpıcı olsa da, karşısındaki kişi, garibanı çok da kâle almadığından dolayı onu dinlemez ama, aynı şeyi başka birinden duyduğunda hemen baş-tâcı yapar. Özellikle bu kişi “titr” sâhibi yâni makâm ve unvân sâhibi kişi ise..

Bilinçli gariban, bir sorun hakkında çok çarpıcı ifâdelerle karşı tarafı iknâ edecek bir söz söylese bile, karşıdaki kişi garibana göre madden daha ileri bir durumda olduğundan dolayı onun sözünü dinlese ve hattâ çok çarpıcı bulsa da o söze hemen güven(e)mez ve garibanın dediğini yerine getirmez ama aynı sözü, daha kaba ifâdelerle, meselâ bir doktor, hâkim, yönetici, zengin yada fizîken güçlü birinden duysa, zâten onu odaklanarak da dinleyeceği için o söze inanır ve o sözü baş-tâcı yaparak hemen yerine getirme yoluna düşer.

Düşünsenize; sizin maddî yardımda bulunduğunuz, gerçekten de çok gariban olan biri var. Bu kişi gerçekten madden çok zor bir durumdadır. Çünkü hastalık, körlük, topallık vs. nedeniyle çalışamadığından dolayı çok zor geçiniyor ve yardıma muhtaç. Fakat çalışamama durumu onu boş durmaya itmemiş ve mevcut durumunu bir fırsata çevirerek ilme yönelmiş ve zamânını ilimle doldurmuştur. İşten ve çalışmaktan mecbûren geri kaldığından dolayı bol-bol zamâna sâhip olmuş ve böylece bilgiye ve de bilince ulaşmıştır. Bu uğurda üstün gayret de gösterdiğinden ve kendini buna adadığından dolayı da bir fark oluşmuş ve de belli bir ilmî seviyeye gelmiştir. Siz ise çok zenginsiniz ve madden, fizîken ve çevre olarak çok ileridesiniz. Şimdi bu kişi, sizin hayatınızla ilgili olan bir konuda yanlışınızı söylese yada kendi başından geçtiği için o konuda tecrübeli olduğundan dolayı size bir tavsiyede bulunsa, onu ne kadar dinlersiniz?. Tabî ki garibandaki maddî yetersizlikten ziyâde ondaki mânevîyat ve bilgi-bilinç yeterliliğini gördüğünden dolayı onun her sözünü dikkatle dinleyenler ve icâbında dediklerini yerine getirenler de olacaktır ama, özellikle onu yakından tanıyanlar böyle bir şey yapmayacaktır. Çünkü onlar zâten garibana destek olmakla, kendilerini ondan üstün görmektedirler. İşte bu durum yâni “garibanlıkları ve güçsüzlükleri” de, bilinçli garibanı kendi içine hapseden “üçüncü zindanları”dır.

Kişinin özel zorluklarından dolayı yüzünde, sözünde ve maddî durumunda meydana gelen olumsuzluklar, karşıdaki kişinin onu dinlememesine, kâle almamasına ve hattâ küçük görmesine neden olur. Zâten Hz. Eyyûb’da bile bu böyle olmuştu da, önceden çevresinde pervâne olanlar etrâfından dağılıp gitmişti. Çünkü Hz. Eyyûb’daki hastalık, o’nun yüzüne, sözüne ve maddî durumuna olumsuz bir şekilde yansımıştı. Fakat Allah sabrından dolayı onu yeniden eski durumuna getirdi ve hattâ eskisinden de iyi bir duruma geldi. O hâlde; hasta, kör, topal ve garibana düşen şey, bu konuda sabretmekten başkası değildir. Şikâyetini ise sâdece Allah’a yapacaktır. Çünkü maddî ve mânevî dertlerin devâsını verecek olan Tek İlah, “Şâfî olan Allah”tır.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Aralık 2018






















Devamını Oku »

24 Kasım 2019 Pazar

Nefsi Kılavuz Edinmek



“Kendi istek ve tutkularını (hevâsını-nefsini) ilah edineni gördün mü?. Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın?” (Furkân 43).

Nefs kelimesine lûgatta; “can, kişi, kendi, öz varlık. Bir şeyin zâtı olan, kendisi. Göz. Şehvet ve gadâbın mebdei olan kuvve-i nefsâniye. Fıtrî meyil, bedenin hissî istekleri. Rûh, hayat, asıl. Maya. Hamiyet” anlamları verilmiştir.

Nefs, canlı ve irâdeli varlıkların bir güdüsüdür. Hayvanlarda nefs vardır ve her hareketleri nefislerine göredir. Zâten nefsine göre yaşayan insanlar için, “hayvan gibi yaşıyor” denir. Bitkiler de kendilerine has olan nefislerine göre yaşarlar ve nefislerinin ihtiyaçlarının karşılanmasını beklerler. Tabi bitkiler harekete sâhip olmadıkları için bir eylemde bulunamazlar. Demek ki terbiye edilmemiş olan nefs, maddî olan taraf içindir ve bu nedenle de bilinçsizdir. Hattâ nefs, bilincin kendisini kısıtlamasına da dayanamaz. Fakat maddî bir varlığı olmayan cinlerin de nefsleri vardır. O hâlde nefs, “çıkar içindir” denebilir. “Sâdece irâdeli varlıklarda nefs bulunur” düşüncesi yanlıştır. Çünkü meleklerde de irâde vardır fakat nefs yoktur. Onlar Allah’a kayıtsız-şartsız itaat ederler.

Nefs, gafletten beslenir. Gâflet hâlinde olanları yönlendiren şey nefstir. Kişinin nefsi onu yönlendirmeye başladığında, bencilliğe yönelik yollara yönelir. Öyle ki, kişi artık buna alışır ve bu durumdan kurtulamaz. Yâni nefsinin esiri hâline gelir. Bu kişilere, bilince yönelik en küçük bir şeye kafa yormak bile zor gelmeye başlar. Artık ona haz veren her şey onun için “iyi” hâline gelirken, hazzını engelleyen her-şey de “kötü” hâline gelir.

İşte Dünyâ’ya hâkim olan ve Dünyâ’yı son 200 yıldır yönlendiren modernite, nefs-merkezli bir uygarlık kurmuştur ve nefse uymak hem çok kolay hem de haz veren bir şey olduğu için, insanlar bu akıma hemen kapılmışlar ve moderniteye yâni nefse göre düşünmeyi ve yaşamayı seçmişlerdir. Artık bu yaşam tarzına uygun olmayan ve aykırı olan anti-nefsî düşünceler ve yaşamlar modern insanı korkutmakta ve tiksindirmektedir. Öyle ki, bilinç-merkezli olmak kötülenirken, nefs-merkezli olmak üstün tutulmaktadır. Nefs-merkezli yaşamayanlar “aptal” olarak görülmekte ve kınanmaktadır. İnsanlar nefsine göre yaşamamayı anlamamaktadırlar. Bir ideâl uğruna nefsinden ve hazzından vazgeçmek düşüncesi modern insanı dehşete düşürmektedir. Öyle ki, bu tarz tutumda bulunanlar alaya alınmakta, bir süre sonra da çeşitli dayatmalara mâruz bırakılmaktadır. Âileler nefsine göre yaşayan ve hedef koyan çocuklarını sever ve takdir ederken, bilince ve îmâna yönelik düşünceler ve hedefler peşinde koşan çocuklarının “beyninin yıkandığı”nı, yanlış yollara kapıldığını düşünmektedirler. Eski nefs-merkezli yaşamlarından vazgeçmiş çocuklarının yada yakınlarının yeni hâlleri onları rahatsız etmektedir.

İnsanlığın bu çağda en büyük sorunu, bedeninin=nefsinin hoşuna giden şeylerin “doğru” olduğunu zannetmesidir. Tabi bedene sıkıntı veren ve hazzı engelleyen şeylerin de “kötü” olduğunu düşünmektedirler.

Akıl; doğu’da “Allah’ın kontrôlü”nde iken, batı’ya yâni Yunan’a ve Roma’ya gidince “nefsin kontrôlü”ne girmiştir. Dünyâ’da Greko-Romen bir nefsî uygarlık oluşmuştur. Bu uygarlık “akla göre” düşündüğünü ve yaşadığını söylemekte ve bunun en üstün düşünce ve yaşam-tarzı olduğunu söylemektedir. Bu nedenle de tüm Dünyâ’ya nefis-merkezli ve nefse yönelik uygarlığını (medeniyet değil) dayatmakta, kabûl etmeyenleri de askerî, ekonomik, siyâsi ve kültürel baskı altına almaktadır. Böylece Dünyâ’da şeytanın güçlü bir iktidârı kurulmaktadır. Zîrâ îman-merkezli olmayanların nefsi şeytanın elindedir ve onun kontrôlündedir.

“İslâm’dan kopuk olan akıl-merkezlilik” aslında, “nefis-merkezlilik”tir. Bâzıları, nefislerini akılları zannediyor. Bunlara göre akıllı yaşamak, “nefsine göre yaşamak”tır. Îman ile sınırlanmayan akıl, nefsin güdümüne girer ve ancak fitne üretir ve ifsâd eder. Îmâna taâllûk etmeyen akıl, nefsin güdümünde olacağından dolayı, ancak ifsâd eder.

Müslümanlar da nefs-merkezli bu uygarlığın kuşatması altındadırlar ve artık bu hayat-tarzı müslümanlar tarafından da uygun görülmeye başlanmıştır. Bu nedenle de İslâm’ın evrensel değerleri seküler bir yorumlamaya tâbi tutularak ve nefse uygun hâle getirilerek, “beşerî değerler” olarak sunuluyor. Kur’ân’ı; moderniteye, nefse ve çıkara uydurmak için yorumlamaya bir başladınız mı, şeytan en büyük destekçiniz olur. Zamâna göre nefsin değişmesi, zamâna göre vahyin değişmesini gerektirmez.

Nefsin en bâriz görünümlerinden biri de kibirlilik hâlidir. Kibir, ancak nefstendir ki o da şeytandan kaynaklanır. İlk kibir gösterisi şeytana âittir ve âlemlerin rabbi olan Allah’ın emrine karşı gelerek secde etme emri verilen kişiyi küçük görerek “ben ondan üstünüm” demesi, tamâmen nefs ile ilgilidir. Çünkü şeytan da cin tâifesindendir. Kibir, “kul”luğu kabûl edememekten doğar. Allah’a teslim olamayan, nefsine (kendisine) teslim olarak kibirlileşir.

Kötülük, insanın nefsi ile ilgilidir, fıtratı ile değil. Zîrâ insanın fıtratı İslâm ile birebir örtüşür. Kriter olarak Allah’ı-Peygamber’i-Kur’ân’ı yâni İslâm’ı kriter almayanların kriterleri, “nefs”tir. Böyle kişiler artık nefsin kılavuzluğunda yol alırlar.

Modern özgürlük telâkkisi, “ilâhi olan”ın güdümünden çıkıp, “bedenî-nefsî olan”ın güdümüne girmekle oluyor. Modernizm, insanın nefsini güçlendirirken, rûhunu zayıflatıyor. Modern sistemin en büyük düşmanı, “nefsin dizginlenmesi” düşüncesi ve ameliyesidir. Zîrâ modernite hayâtiyetini, “nefsin kışkırtılması”ndan ve azdırılmasından alır.

Modern insan; “değer bilinci” olmayan insandır. Olmazsa-olmaz olan bir değeri bulunmadığı için, görüşlerinin sağlamasını yapacak bir dayanağı yoktur. Böylece mecbûren nefsine göre düşünmekte ve yaşamaktadır. Böylece nefsinin peşine takılır ve nefsi onu nereye sürüklerse oraya gider.

Nefs şiddetle kötülüğü emreder. Çünkü terbiye edilmemiş olan nefsin bir ölçüsü-kriteri yoktur. Tek kriteri çıkar, haz ve hayvânî güdülerin ve dürtülerin tatminidir. Nefsini kontrôl altında tutanlar ise, nefsin potansiyel kötülüğünün olduğunu kabûl ederler ve nefsin ayartmasından Allah’a sığınırlar:

“Ben yine de nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis şiddetle kötülüğü emreder. Ancak Rabbimin rahmetiyle yarlığadığı müstesnâ. Muhakkak ki, Rabbim bağışlayıcı ve merhâmetlidir” (Yûsuf 53).

Allah rızâsı için yapılmayan işler, nefsin rızâsı için yapılır. Fakat nefsin rızâsı için yapılan işler boşa gider. Zîrâ gidecek başka bir yeri yoktur. Maddeden başka bir ölçü tanımayan seküler batı uygarlığı ve modern insan, her-şeyi nefsin rızâsına göre plânlar ve nefsine uyarak yapmaya başlar. Çünkü ona göre kendisine haz veren her-şeyi “iyi” ve “doğru” görmeye başlamıştır. “Hazdan ödün vermek” düşüncesi modern insan için bir felâkettir. Hattâ hazzı erteleyen yada iptâl eden düşünce ve davranışlar yobazlık ve terör ile bile yaftalanmaktadır.

Nefs-merkezli dünyâ, nefs-merkezli dayatmalarını seküler siyâsetler ile yapmaktadır. Bu uygulamalar ve ideolojiler tam da nefse uygun sistemlerdir. Bu ideolojilerden günümüzde en popüler olanı demokrasidir. Demokraside işe Allah karıştırılmaz ve insanın nefsi serbest bırakılır. Demokrasideki “özgürlük”, Allah’tan, dinden, îmandan, günahtan özgür olmaktır. Nefs-merkezli bir ideoloji olan demokrasi, insanı her-şey için özgür bırakır ve böylece nefsini kışkırtır. Demokrasi, İslâmî-fıtrî kânunların iptâli; şeytânî-tâğûtî-nefsî arzuların ikâmesidir.

İnsanların, bâtıl ve nefs-merkezli olan modern bilimi de ortaya koyarak savunduğu sapıklıklar, nefsin kışkırtılmasından dolayı iyi ve doğru gibi gözükmektedir. Açıkça kötü olan bir şey, doğala, fıtrata ve normâle aykırı olan nefs-merkezli düşüncelerle normâlleştiriliyor ve popülerleştiriliyor. Öyle ki artık tüm sapıklıklar “modernite” adı altında kabûl edilebiliyor ve nefse uygun olduğu için kabûl edilmekte zorlanılmıyor. Zâten şeytan da, nefse uygun olan şeylerle insanları kolayca kandırıp iknâ edebiliyor.

Mevcut sistem bağlamında düşünmek, okumak, yazmak ve konuşmak ne kadar da kolaydır, zîrâ “nefsi merkeze almak” yeterlidir. Sisteme aykırı bir din (İslâm) bağlamında düşünmek, okumak, yazmak ve konuşmak ise ne kadar da zordur. Zîrâ nefsi karşınıza almanız gerekir.

Allah’ın kânunları, beşerin nefsine uyana kadar yorumlanıp değiştirilirken, beşerin kânunlarının değiştirilmesi teklif bile edilemiyor. Şirk, küfür ve zulüm denen şeytan-işi pislik budur işte.

Dünyâ’ya “nefsin penceresinden” bakmaya alışmış olanlar, nefse uygun olmayan şeyleri idrâk edemezler. İdrâk etseler de kabûl etmek istemezler. Bu nedenle de şeytan-işi pislik düzenlere uyanların gittikleri bâtıl yolun farkına varamazlar

En büyük sefillik, nefsin peşinden hırsla koşmaktır.

İşin ilginç ve üzücü yanı da şudur ki, artık müslümanlar da kitleler hâlinde nefs-merkezli bâtıl düşüncelerin ve sistemlerin peşine takılıp nefse uygun hareket eder hâle gelmişlerdir. Bakıldığında görülen şey şudur: Hz. Muhammed’in vahiy-merkezli yaşam-tarzı “out”, bâtıl batı’nın nefsî yaşam-tarzı “in”.

Uyuyan insan mâsum görünür. Zîrâ nefsi o anda etkisizdir. Ölüm ise nefsin işlevsiz kalması durumudur. Âhirette nefs geçersizdir ve insanlar nefse göre değil Hakka ve hakîkate göre konuşmak zorunda kalacakları için yalan söyleyemeyeceklerdir. Böylece her-şey apaçık ortaya dökülecektir.

“Kim de Rabbinin divânında durmaktan korkmuş, nefsini boş heveslerden menetmiş ise, kuşkusuz onun varacağı yer cennettir” (Nâziât 40-41).

Modernizm, bir nefs uygarlığıdır ve modern insan nefsinin kılavuzluğu altında hevâ ve heveslerinin peşinde oyalanmakta ve savrulmaktadır. Fakat Allah’ın sistemi olan sünnetullah, sapıklık belli bir kriteri aşında devreye girecek, kurunun yanında yaşı da yakacaktır. O hâlde bilince ve îmâna ermiş olan mü’minlerin âcil olarak yapması gereken şey, tüm gayretleriyle ilk önce nefisleriyle mücâdele edip iç-âlemlerini (o)nurlandırdıktan sonra, bu minvâlde dış-âlemi de aydınlatmak ve Dünyâ’yı şirkten, küfürden, adâletsizlikten yâni zulümden kurtarmanın peşine düşmek olmalıdır. Bu uğurda sergilenecek samîmiyet, ciddiyet, gayret ve azmin sonucunda Allah’ın yardımı mutlakâ yetişecektir. Allah’ın yardım ettikleri ise mutlakâ gâlip gelir.  

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Aralık 2018


Devamını Oku »