12 Ekim 2016 Çarşamba

Cimrilik


“Allah’ın verdiklerinden cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar; bilâkis bu, onların kötülüğünedir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyâmet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirâsı Allah’ındır. Allah işlediklerinizden haberdardır” (Âl-i İmran 180).

 

İnsanlık târihinde ilk çatışma ve cinâyet “cimrilik” nedeniyle ortaya çıkmıştı. Kâbil cimriliğinden dolayı Allah’a yaraşır bir kurban sunamayınca ve Hâbil’in kurbanı kabûl edilince, fesatlanan Kâbil, kardeşi Hâbil’i öldürmüştü.

 

Cimriliğin soyadı bencilliktir. Kişi bencil olmadıkça cimri de olamaz. Bu nedenle cimrilik ile bencillik birbirinin neden-sonucudur. Cimri olanlar paralarını-mallarını harcamaktan çekindikleri ve hattâ korktukları için sürekli olarak biriktirme yoluna düşerler. Fakat biriktirmenin de bir sonu yoktur ve belli bir miktar biriken mal da cimrilere az gelir ve “bitebilir” korkusu nedeniyle hiç-bir zaman cimriyi rahatlatacak bir miktar biriktirilemez:

 

“De ki: Eğer siz Rabbimin rahmet hazînelerine mâlik olsaydınız, bu durumda harcanıp tükenir endişesiyle gerçekten (cimrilik edip elinizde) tutardınız. İnsan pek cimridir” (İsrâ 100).

 

Cimrilik bir onmaz hastalıktır. Bu nedenle Peygamberimiz duâlarında sürekli olarak cimrilikten sakınmıştır:

 

“Allah’ım!. Âcizlikten, tembellikten, cimrilikten, korkaklıktan, ihtiyarlıktan ve kabir-azabından Sana sığınırım. Nefsimin sâhibi Sensin” (Neseî, 8/260).

 

Tabi “malınızı-mülkünüzü heder edin” demez Kur’ân. Dengeli bir harcamadan bahseder. İnfâk ise, “ihtiyaçtan fazla” olanı vermektir. Zekât da aslında kırkta-bire denk gelmez. Sahabenin de dediği gibi bu oran, “zekât-ı bâhil=cimrinin zekâtı”dır. Cimriler, zekâtın 1/40 olduğunu söyleyip dururlar. Fakat buna rağmen siz hiç malının kırkta-birini zekât olarak veren birini tanıyor musunuz?. Meselâ 400.000 lirası olup da bunun 10.000 lirasını zekât veren birini?. 40.000 lirası olup da 1.000 lirasını bile vermekte zorlanır cimri olanlar. 80 gram olmuş mu?, üzerinden bir sene geçmiş mi? vs. v.s. Her sene bu oran tartışılır durur. (Gerçi çok fazla da hatırlatılıp insanların morâlinin bozulmasına izin verilmez). Çünkü bu oran bile fazla gelir cimri olan insanoğluna. Sürekli sorup durur, “acaba bir yerlerden daha kırpabilir miyim” diye. Zâten bu psikoloji ile başkalarına da kendileri gibi cimri olmalarını tavsiye eder dururlar. Derler ki: “Zaman kötü, malını sıkı tut”. Bunun moderncesi ise “parada kalmak” şeklinde dile dökülür. “Bu zamanda parada kalcan âbi” söylemi motto hâline gelir. Tabi böyle olunca da ne zekâtın tam hakkını verirler ne de ihtiyaçtan fazlasını dağıtarak infâkın hakkını verirler:  

 

“Onlar ki hem kıskanır cimrilik ederler, hem de herkese cimrilik tavsiye ederler ve Allah’ın kendilerine fazlından verdiği şeyleri saklarlar. Biz de böyle nîmetleri gizleyen nankörlere hor ve rüsvâ edici bir azap hazırladık” (Nîsâ 37).

 

Cimrilik edilen mal harcanmadığı için çoğalır. Tabi bu, “Allah katında çoğalan bir mal” değildir. Bu nedenle cimrilikle çoğalan mal, mal-sâhibinin şımarmasına neden olur:

 

“Ancak cimrilik etmesi nedeniyle şımardı…” (Kasas 81). 

 

Bir paylaşma yada bir infâk çağrısı, cimri olanları çok rahatsız eder. Bu rahatsızlık ânında yüzlerine yansır. Allah için de olsa, Allah’ın onlara verdiğinden azıcığını bile geri veremezler bu yüzden:

 

“İşte sizler böylesiniz; Allah yolunda infâk etmeye çağrılıyorsunuz; buna rağmen bâzılarınız cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse, artık o, ancak kendi nefsine cimrilik eder. Allah ise, Ganiy (hiç-bir şeye ihtiyâcı olmayan)dır; fakir olan sizlersiniz” (Muhammed 38).

 

Cimriler şaka ile karışık cimri olduklarını sürekli hatırlatıp dururlar. Böylelikle karşıdaki kişiye: “Sakın benden para-mara isteme ha!” demeye getirirler. Zenginlik, yanında cimriliği de getirir:

 

“Onlara kendi bol ihsânından verince ise, onunla cimrilik yaptılar ve yüz çevirdiler; onlar böyle sırt dönenlerdir” (Tevbe 76).

 

Cimrilik bir îman-güven problemidir. Bir-türlü Allah’a boyun eğilemediğinin bir göstergesidir. Fakat bu tavır kişiyi zor bir hayata sokar:

 

“Kim cimrilik edip vermez, kendini zengin sayıp Hakka boyun eğmez, en güzeli de yalanlarsa, o da İlâhî kudret eliyle en zora yöneltilecektir” (Leyl 8-10).

 

Georg Simmel’e göre cimri, sâdece parayla ilgili bir tip değildir. Cimri, bir olanağa bütünüyle sâhip olmaktan tatmin olan, bundan neredeyse estetik bir haz alan ama o olanağı gerçekleştirmekle ilgili hiç-bir amacı olmayan, bunu hiç düşünmeyen kişidir. Cimri, paranın mümkün kıldığı hazların vaadi nedeniyle paranın câzibesine kapılmıştır; sâdece paraya sâhip olmaktan estetik hazza benzer bir haz alır. Savurgan, cimrinin zıttı gibi görünse de aslında cimriye benzeyen bir tiptir. Para ekonomisinde savurgan kişinin parasını anlamsızca etrâfa saçan bir kişi değil, parasını kendi şartlarına uymayan, yâni anlamsız şeyler satın almak için kullanan kişi olduğunu belirten Simmel, savurganın isrâfın verdiği haz nedeniyle metaların rasyonel değerlendirmesini yapmadığını belirtir. Cimri paraya sâhip olmaktan, savurgan ise parayı arzuladığı nesne için harcamaktan haz duyar; ama ikisi de paraya önem vermektedirler; çünkü Simmel’e göre paraya önem verilmemesi söz-konusu olursa parayı ‘saçıp savurmak’ da önemsiz olurdu. Simmel cimrinin de savurganın da doğasının temelde aynı olduğunu, ikisinin de değer hesabını reddettiğini belirtir. Savurgan bir nesneye sahip olduktan sonra o nesneye kayıtsızlaşmakta, cimri ise amaçlarından ferâgat edip sâdece araca yönelmekte ve kendisini doyum-öncesi anla sınırlamaktadır. Bu açıdan ikisi için de elde ettikleri her haz, aslâ tatmin edemeyecekleri başka bir haz duygusunu uyandırmaktadır.

 

Kur’ân’a göre insan, mala pek düşkün, onu çok seven ve çok cimri bir varlıktır. Kur’ân şöyle der: “De ki: ‘Eğer siz Rabbimin rahmet hazînelerine mâlik olsaydınız, bu durumda harcama endişesiyle gerçekten (cimrilik edip elinizde) tutardınız. İnsan pek cimridir” (İsrâ 100). Zâten zekat, mala olan aşırı bağımlılığı ortadan kaldırmak ve böylece insanı arındırarak cimrilikten kurtarmak ve korumak için vardır. Zîrâ aksi-hâlde mala olan aşırı tutku insan ile Allah arasında bir engel olur. Cimrilik, insanın Allah ile arasına malı-mülkü sokmasıdır.

 

Cimrilik, gerçek bir fakirliktir. Hattâ cimriler mala-mülke “gerçekten de ihtiyaçları olmadığı hâlde” fakirlerden daha çok ihtiyaç ve ihtirâs duyarlar.

 

“İhtiyaçtan arta-kalan mal” verildiğinde bir birikimin olması mümkün değildir. Bir ihtiyaç için değil de ihtiras için biriktirmek aynı-zamanda “cimrilik” etmek demektir. Cimrilik, güvensizliği de berâberinde getirir. Bu “güven yokluğu”, îmandaki bir zaafının netîcesidir. Dolayısı ile Allah’a ve âhiret-gününe güçlü îmânı olmayanlar cimrileşirler ve bu nedenle de mallarını hiç-bir zaman bir yerlerde kullan(a)mazlar. Onlar, sürekli bir birikimlerinin olmasını ve günden-güne o birikimin artmasını isterler. Hattâ bir nedenle o birikimde bir azalma olacak olsa çok rahatsız olurlar ve Dünyâ başlarına yıkılır. Onlar artık “biriktirdikleri” ve “cimrilik ettikleri” olmuşlardır. Cimrice biriktirdikleri onları yönetmekte ve gütmektedir. Mustafa İslamoğlu:

 

“En büyük “fahşâ” cimriliktir. Bütün cimriler fuhuş işlerler. İsrâf etmek, cimri olmak vs. ayıp olarak algılanmadıkça hiç-bir düzelme olmaz. Sevgide de cimrilik olur. “Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlullah” demeyenin sevgisi cimri bir sevgidir” der.

 

Peygamberimiz cimrilik hakkında şunları söyler:

 

“Cimrilikle îman bir-arada bulunamaz” (İbn-i Hanbel, II, 256, 340) der.

 

 “Ebu Sâid el-Hudrî (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “İki haslet vardır ki bir mü’minde aslâ berâber bulunamaz: Cimrilik ve kötü ahlâk” (Tirmizî, Bir 41, (1963).

 

“İbnu Ömer anlatıyor: Bir-gün Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize hitâb ederek şöyle buyurdular: ‘Sıkılık’ huyundan kaçının. Zîrâ sizden önce gelip-geçenler bu huy yüzünden helâk oldular. Şöyle ki: Bu huy onlara cimrilik emretti, onlar hemen cimrileşiverdiler, sıla-ı rahmi kesmelerini emretti, hemen sıla-ı rahmi kestiler, doğru yoldan çıkmayı (fücur) emretti, hemen doğru yoldan çıktılar” (Ebû Dâvud, Zekât: 46).

 

Peygamberimiz cimriliği bir zaaf olarak gördüğünden, cimrilere idârecilik vermemiştir. Yine Peygamberimiz, cimrilik sebebiyle geçmişte bâzı milletlerin helâk olduklarını şu sözleriyle bildirmiştir: “Cimrilikten sakının!. Çünkü cimrilik sizden öncekileri helâk etmiş; onları birbirinin kanlarını dökmeye, haramlarını helâl saymaya sevk-etmiştir” (Müslim, III, 1996).  

 

Yine Peygamberimiz: “Kahrolsun dinarın kulları!. Yok olsun, helâk olsun paranın kulları!. Onlar olmaz olsunlar!. Cimriler cennete giremez” der.

 

Mehmet Çelen:

 

“İnsanları cennete çağıran, herkese rahmet etmek üzere gönderilmiş bir Peygamber dâhi, bu kimselerin helâkini istemektedir. Çünkü bunların insanlık için ve iyilik adına yapabileceği hiç-bir şeyleri yoktur. Allah’ın kendilerine verdiği rızıkları, mal ve mülkleri sâdece kendileri ve âileleri için kullanırlar. Yine Allah’ın harcamasını istediği yerlerde harcamazlar. Yoksulları, yolda kalmışları, yetimleri, güçsüzleri ve zayıfları yedirip içirmezler, onlara yardım elini uzatmaz, gözetip kollamazlar” der.

 

Cimrilik ayıptır, günahtır ve hattâ suç da olması gerekir. Cimriliğin bu dünyâdaki cezâsı “kendi türünden bir cezâ” olarak “aşırı cimrilik” olur ve böyle olununca da cimri, cimrilik ettiği malından faydalanamamaktır.

 

Evet; cimrinin tek tasası kasasıdır. Tek kankası ise bankası.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ekim 2016

 

Devamını Oku »

Biriktirme Hastalığı



“Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar... Onlara acı bir azâbı müjdele. Bunların üzerlerinin cehennem ateşinde kızdırılacağı gün, onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak (ve:) işte bu, kendiniz için yığıp-sakladıklarınızdır; yığıp-sakladıklarınızı tadın (denilecek)” (Tevbe 34).

Kur’ân boyunca servet ile ilgili ifâdeler sürekli olarak “olumsuz anlamda” kullanılmıştır. Yâni birilerinde servetin birikmesi ve tekelleşmesi hoş karşılanmamıştır. Zîrâ servetin bir-kaç kişide olması ve birikmesi, diğerinde çok az olması ve hattâ hiç olmaması anlamına gelir ki, bu durum toplumda bir eşitsizliğin, adâletsizliğin ve çeşitli uçurumların oluşmasına neden olacağından, toplum kendi arasında barış içinde yaşayamaz. Böyle bir toplum içinde bir “kardeşlik” kurulamaz ve fitne büyür gider ve hem her türlü ahlâksızlık hem de her türlü uçurum giderek açılır ve önü alınamaz çatışmalar baş gösterir. Yâni toplumda bir nifak başlar. Zîrâ infak yoktur ve infâkın sonucunda ekonomik bir adâlet oluşmamıştır. “İnfâk olmadığında nifak olur” sözü gereğince toplum bozulmaya yüz tutar. 

Şeytan biriktiricidir. Bilgi biriktirmiştir, kibir biriktirmiştir. Bu birikimdir onu kibirli yapan. İnfâk etmeyen şeytan bu yüzden Âdem’e secde etmemiştir.

Eskiden biriktirmek insanlar tarafından hoş karşılanmaz ve kötü-yanlış görülürdü. Zîrâ biriktirilen mal yada şey, “paylaşılmayan mal yada şey”dir. Bu bakımdan bu kişiler cimri-bencil olarak görülür ve toplum tarafından dışlanırlardı. Biriktirme, kapitâlizm ile birlikte başladı. Kapitâlizm, biriktirmeyi bir “araç” için değil de “amaç” için yapan sistemin adıdır. Kapitâlizm bir dindir ve bu dinin en büyük ibâdeti “para-mal biriktirmek”tir. Kapitâlizm bir “biriktirme dîni”dir. Oysa İslâm’a göre birikim ve harcama sâdece “ihtiyaç” içindir.  Bâzen güzellik (tahsiniyyat) için olsa da genelde zorunlu olan ihtiyaçlar için olur. İslâm’da “ihtiyaçta zarûret fıkhı” vardır çünkü.

Kapitâlizm bir biriktirme sistemidir. İslâm’da amaçsız biriktirmek yasaktır. Kur’ân biriktirmeyi şu âyetleriyle yasaklar:

“Sana neyi infâk edeceklerini sorarlar. De ki: ihtiyaçtan artakalanı. Böylece Allah, size âyetlerini açıklar; umulur ki düşünürsünüz” (Bakara 219).

“Allah’ın o (fethedilen) şehir halkından Resûlü’ne verdiği fey; Allah’a, Resûl’e, (ve Resûl’e) yakın akrabalığı olanlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara âittir. Öyle ki (bu mallar ve servet) sizden zengin olanlar arasında dönüp-dolaşan bir devlet (güç) olmasın. Resûl size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah cezâsı (ikâbı) pek şiddetli olandır” (Haşr 7).

İhtiyaç fazlası fazla malın elden çıkarılarak verilmesinin en iyi örneğini Ensar’da görüyoruz. Ensar, Medîne’deki fazla arâzilerini muhâcirlere vermek üzere Peygamberimize bağışlamışlardı. Zâten onlar evlerini de aylarca muhâcirlerle paylaşmışlardı.

“İhtiyaçtan arta-kalan” şey verildiğinde bir birikimin olması mümkün değildir. Biriktirmek aynı-zamanda “cimrilik” demektir. Cimrilik ise güvensizliği berâberinde getirir. Bu “güven yokluğu”, îmandaki bir zaafının netîcesidir. Dolayısı ile Allah’a ve âhiret-gününe güçlü îmânı olmayanlar cimrileşirler ve bu nedenle de mallarını hiç-bir zaman bir yerlerde kullan(a)mazlar. Onlar, sürekli bir birikimlerinin olmasını ve günden-güne o birikimin artmasını isterler. Hattâ bir nedenle o birikimde bir azalma olacak olsa çok rahatsız olurlar ve Dünyâ başlarına yıkılır. Onlar artık “biriktirdikleri” olmuşlardır. Biriktirdikleri onları yönetmekte ve gütmektedir.  

Allah bir yanlışın-günahın cezâsını Dünyâ’da kendi türünden verir. Biriktirmenin cezâsı “daha fazla biriktirmek”tir. İhtiyaçtan arta kalanı infâk etmeyip de onu biriktirenler, artık sürekli biriktirmek zorunda kalarak biriktirmenin nesnesi olurlar. “Varlık içinde darlık çekmek”, ihtiyaç dışında biriktirip duranlara Allah’ın bir cezâsıdır. Artık kişiler biriktirme-merkezli düşünürler, konuşurlar ve hareket ederler. Bir arkadaşım bana bir zamanlar; “Kur’ân’da ‘veririm ama yedirmem’ diye bir âyet var mı?” diye sormuştu da çok gülmüştüm ve böyle bir âyet olmadığını söylemiştim. Fakat bu söz âyet olarak değil de, biriktirmenin bir cezâsı ve sonucu olarak geçerlidir. İhtiyaçtan fazlasını isteyip duranlara Allah yedirmeyeceği mal verir.

Biriktirmenin yan-etkisi “daha çok biriktirmek”tir. Allah verdikçe kişi daha fazlasını ister. Çünkü bir îman-güven sorunu vardır ve biriktirmek insanın gözlerini kör ettiğinden dolayı âyetler onu uyarmada etkili olmaz:

“Kendisini tek olarak (ve yapayalnız) yarattığım (şu adam)ı Bana bırak; ki Ben ona, alabildiğine çok mal (servet) verdim. Göz-önünde hazır çocuklar (verdim). Ve sayısız imkân ve fırsatları önüne serdim. Sonra, daha arttırmam için tamah eder (doyumsuz istekte bulunur). Hayır; çünkü o, Bizim âyetlerimize karşı kesin bir inatçıdır” (Müddesir 11-16).

Sophokles, Antigone adlı ünlü oyununda şunları yazar: “Çünkü insanoğlunun hiç-bir îcâdı para kadar kötülük saçıcı değildir. Ülkeleri harap ve yerle-bir eden odur: Dessaslığı öğreterek mertliği bozar ve böylece asil ruhları fenâlığın iğrenç yoluna saptırır. İnsanları her türlü hîleye baş-vurdurur ve onlara her günahı işletir”.

Marx: “Paranın-malın, hiç-bir şeye saygısı yoktur, en kutsal da dâhil” der.

Biriktirenler aynı-zamanda bir kibre de sâhip olurlar ve yersiz gururlara kapılırlar. Hattâ biriktirme belli bir seviyeye gelince, biriktiren kişi kendisi kadar biriktiremeyenlere yada biriktirmemiş olanlarla alay eder ve karşısındaki kişiyi “ezik” görmeye başlar, tabî ki kendi ezikliğine ve rezilliğine bakmadan:

“…Böylelikle onunla konuşurken arkadaşına dedi ki: “Ben, mal bakımından senden daha zenginim, insan-sayısı bakımından da daha güçlüyüm” (Kehf 34).

“Arkadan çekiştirip duran, kaş-göz hareketleriyle alay eden her kişinin vay hâline; Ki o, mal yığıp biriktiren ve onu saydıkça sayandır. Gerçekten malının kendisini ebedî kılacağını sanıyor” (Hümeze 1-3).

“(Mal, mülk ve servette) çoklukla övünmek, sizi tutkuyla oyalayıp, kendinizden geçirdi. Öyle ki (bu,) mezarı ziyâretinize (kabre gidişinize, ölümünüze) kadar sürdü” (Tekâsür 1-2).

İnsan sürekli mal ve evlat biriktirir ama Allah Kur’ân’da diyor ki:

“Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fitnedir (imtihan konusudur.) Allah yanında ise büyük bir mükâfat vardır” (Enfâl 28).

“Ey îman edenler!, ne mallarınız ne çocuklarınız sizi Allah’ı zikretmekten tutkuya kaptırarak-alıkoymasın; kim böyle yaparsa, artık onlar hüsrâna uğrayanların ta kendileridir” (Münâfikûn 9).

Çocuklara daha doğru-düzgün konuşmaya bile başlamadan alınan “kumbara”lar bir “biriktirme” araçlarıdır. “Biriktiren insan yetiştirme tuzağı”dır kumbaralar.

Eskiden çocuklar oyuncaklarını kendileri yada babaları-anneleri yapardı, “bebek” ve “araba” şeklinde. Şimdiki çocuklara “hazır oyuncak”lar sunuluyor ve bu oyuncaklar birikiyor da birikiyor. Emeksiz sâhip olmak biriktirmeyi kışkırtıyor. Biriktirilmiş olanın gerçek bir değeri olmuyor. Biriktirilen şey “kullanılmadığı için” insan ona gerçek bir değer vermiyor. Bu nedenle çocuklar büyüdüklerinde oyuncaklarını hatırlamıyorlar. Oysa oyuncaklarını kendileri yapanlar, o oyuncakları hayatları boyunca unutmuyorlar. Yine çocuklar biraz büyüdüklerinde atari-bilgisayar oyunlarıyla ilgileniyorlar ve bu oyunlar tamâmen biriktirmek ile ilgili. Puan biriktirme, altın biriktirme, can biriktirme vs. vs. Biriktirmek artık kişinin dîni hâline geliyor. Hayâtı boyunca biriktiriyor.

Harca(ya)mayacakları kadar mal biriktirmek, mal biriktiren kişilerin bir zaman sonra “dinleri” (gittikleri yol) hâline gelir. Biriktir(e)mediği yada bir nedenle birikimini sonuna kadar tükettiğinde onlar için sıkıntılı bir hayat başlar. Böylelerinin bir kenarda birikimleri olmadığında yüzlerinin gülmesi mümkün değildir. Bu bir çeşit mânevi ve hattâ fizîki bir hastalıktır.


Biriktirmenin zıddı, “sonuna kadar dağıtmak” değildir. Ölçülü harcamak ve ihtiyaçtan fazlasını infâk etmektir. Biriktirmeyeceğim diye de malı çar-çur etmek yada sonuna kadar infâk etmek doğru değildir. Kur’ân bu konuda bizi şöyle uyarır:

“Elini boynunda bağlanmış olarak kılma, büsbütün de açık tutma!. Sonra kınanır, hasret (pişmanlık) içinde kalakalırsın” (İsrâ 29).

Para kazanma/biriktirme hırsıyla çabalamanın bir sonu yoktur. İnsan Dünyâ’nın sâhibi olsa, bu sefer de dönüp Ay’a ve yıldızlara gözünü diker. Bu yola müptelâ olmuş insanlar bir-zaman sonra delirerek “şeytan çarpmış”a dönerler. Atasoy Müftüoğlu:

“Konformist bir kültür/toplum, her durumda hiç-bir risk içermeyen yolları seçer. Bunun içindir ki, bu-gün, İslâm’ı ancak soyut duyarlılıklar biçiminde temsil etmeye çalışıyoruz. Aşırı tüketim, lüks tüketim, servet biriktirme, müslümanlar için de statü tezâhürü hâline gelmiştir. Servet biriktirmek, bir statü konusu olmaktan çok bir patoloji konusudur. Servet biriktirmekten ibâret bir hayat-tarzı, “servete tapmak” demektir” der.

Bilgi biriktirmek de bir tür biriktirmektir. Şeytanın bir bilgi-birikimi netîcesinde secde etmediğini unutmayalım. Birikimler, “secde etmeyi” engelliyor demek ki.

Bilgi biriktirmek de bir hastalıktır. Niçin o kadar çok bilgi biriktiriliyor?. Ortalık bilgi-çöplüğüne dönmüş durumda. Ey bilgi biriktirenler!; ne yapacaksınız ki biriktirdiğiniz o bilgileri?. Nerede kullanacaksınız?. O bilgiler hayâta yansıtılmadıkça beş para etmez. O hâlde bilginin infâkı, hem onu birileri ile paylaşmak hem de hayatta görünür kılmaktır. Biriktirilmiş bilgi bir işe yaramaz-yaramıyor. Eyleme geçmedikten sonra bilgi bir işe yaramaz. Amele-eyleme geçmemiş bilgi, ha bi eğlencedir. Oyun ve oyalanmacadır. Ey sürekli bilgi biriktirenler!; yapılan onca birikimin amacı ve hedefi ne?. Ne için bu çabalar, koşuşturmacalar?. Derdiniz ne?. Bir hedefiniz var mı?. Sonunda ne yapacaksınız?. Ulaştığınız ve biriktirdiğiniz bilgileri, yazdığınız kitapları, kaydettiğiniz konferansları-konuşmaları-dersleri vs. nerede kullanacaksınız?. Bunları sâdece yazmış-konuşmuş-söylemiş olmak Allah’ın ve Kur’ân’ın bir emri ve Peygamberin örnekliği midir?. Bilgi biriktirme anlamındaki çalışmalarınız dünyâ-çapında bir yaraya merhem oldu mu-oluyor mu?. Pratik anlamda, ıslah anlamında bir sonuca ulaşılmış mıdır?. Meselâ Kur’ân’ı komple tefsir ederek, bu tefsiri haftalık dersler şeklinde bir-kaç senede bitirdikten sonra ne yaptınız?. Tekrar başa dönüp tekrar tefsir etmeye neden başladınız?. İlk tefsirde anlayamadınız mı?. “Kur’ân’ı yeniden okumak” mı?. Ne olacak ki yeniden okuyunca?. Ne değişecek?. Müslümanların ve Dünyâ’nın böyle bir beklentisi yok. Müslümanların ve Dünyâ’nın “Kur’ân’ı okuyup harekete geçmek” sorunu ve beklentisi var. Kur’ân “hiç-bir şey yapmadan sürekli okuma kitabı” değildir. Sürekli okuyarak sürekli eyleme geçme ve eylemde olma kılavuzudur. Kur’ân bilgisini biriktirmek de bir çeşit biriktirmedir. Onu ancak hayatta görünür kılmakla bu birikim bir işe yarayabilir.

Biriktirilen şey her zaman para olmayıp; hevâ ve heves, tutku ve “sanal tatminler” de olabiliyor. Fatma Barbarosoğlu:

“Bizim yaşamak değil, biriktirmek hastalığımız var. Para, şöhret biriktiremeyenler tâkipçi biriktiriyor. Eskiden ‘sen benim kim olduğumu biliyor musun’ efelenmesi vardı. Şimdi ‘sen benim kaç bin/yüz bin/milyon tâkipçim olduğunu biliyor musun’ efelenmesi var” der.

Dünyâ’nın en büyük sorunu “biriktirme” sorunudur. Bu biriktirmenin bir çeşidi de “silah biriktirme”dir. Fakat bu birikimde bir fark var ki; biriktirilen bu silahlar bâzen caydırıcı güç olarak bulundurulsa da, genelde mâsum ve mazlumların başlarına boca ediliyor ve nice mazlûmiyetler yaşanıyor. Mallar infâk edilmeyince, -tâbir-i câizse- silahlar-bombalar infâk ediliyor. Fakat silahla yapılan infâk, birilerinin yüzünü güldürmüyor, gözleri sürekli yaş ve acı içinde bırakıyor.   

Peygamberimiz: “Elinizde kullanmadığınız 4.000 bin dirhemden fazla para tutmayın, ateştir” der.

Bir insan belli bir miktar paradan fazlasını ne yapar?. Meselâ diyelim ki 4 kişilik bir âile var. Kişi-başı yıllık 4.000 dirhem, yâni  yaklaşık 24.000 TL eden bir para var. Bu para aylık kişi-başı 2.000 TL civârındadır. (4.000 dirhem=12 kg gümüş=24.000 TL). Bu 2.000 lirayı âile 4 kişi olduğu için 4 ile çarparsak aylık 8.000 lira eder. Bu gelir âilenin sağlam ve geniş bir ev; kullanışlı ve dayanıklı eşyâlar; bir de yolda bırakmayacak sağlam bir arabayı bir-zaman sonra alabilecek bir gelirdir. Bu temel-ihtiyaçları edinene kadar dikkatli bir harcama yaparak artan parayı biriktirmekte mahzur yoktur. Bu hedefe ulaşılmış olduğunu ve babanın, yukarıda bahsettiğimiz aylık 8.000 lira geliri olduğunu kabûl ederek konuştuğumuzda; bu âile8.000 lira tutarındaki bu parayla ne yapamaz?. Neyden mahrum kalırlar?. Çok-çok a-normâl bir durum yoksa bu parayla en iyi şekilde geçinebilecekler, zekat/sadaka/hayr anlamında infaklarını bile bu parayla yapabileceklerdir. Bu miktardaki para tüm bu şeyleri yapabilecek mâkûl miktarda bir paradır. Bu nedenle bu miktardan daha fazla olan parayı en fazla üç-gün içinde infâk etmeleri gerekir. Aksi-hâlde Peygamberimizin dediği gibi “ateş” olur. Zâten bir âile bu paradan daha fazla olan bir geliri ancak ve ancak isrâf ederek tüketebilir.

Peygamberimiz, ticârî bir malı pahalanması gâyesiyle stoklayıp piyasaya arzını geciktirmeyi (ihtikâr) yasaklamıştır. Çünkü bu, fiyatların sûnî bir şekilde yükselmesine ve normâl piyasa seviyesinin üstüne çıkmasına yol açmaktadır. Ele geçen paranın piyasaya sürülmeyip de elde tutulup biriktirilmesini yasaklar ve der ki:

“Kim bir akar veyâ ev satıp da parasını onun benzeri bir şeye yatırmazsa, onun bereketini görmemeye müstehak olmuştur” (İbn Mâce, II, 832).

Hem, “cennet” varsa ihtiyaçtan fazlasını biriktirmeye ne gerek vardır?. Mustafa İslamoğlu:

“Cennetteki nîmetleri tasavvur edemeyenler biriktirmeye giderler” der.

En iyi birikim herhâlde takvânın birikimidir. Ne de olsa üstünlük takvâdadır. O hâlde ey müslümanlar!; mal-mülk biriktirme takvâyı azaltır. O hâlde mal-mülk değil, takvâ biriktirin.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ekim 2016

Devamını Oku »

11 Ekim 2016 Salı

Duâ


“De ki: ‘Duânız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi?. Fakat siz gerçekten yalanladınız; artık (bunun azâbı da) kaçınılmaz olacaktır” (Furkân 77).

 

 

Duânın kişisel ve toplumsal yönleri vardır. Bir de eylemsel yönü vardır ki bu ancak “eylem ile yapılan bir duâ” olabilir. Duâ öyle sâdece oturulup dururken yapılan şey değildir. Yapılacak her-şeyi yaptıktan sonra yapılır duâ. Zâten sünnetullah gereği ancak bu şekilde yapılan duâlar kabûl edilir. Toplumsal duânın belki de en güzeli, her namazda okuduğumuz Fâtiha Sûresi’ndeki şu duâdır:

 

İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn. İhdinâs sırâtel mustakîm. Sırâtallezîne en’amte aleyhim ğayril mağdûbi aleyhim ve lâd dâllîn.

 

“Biz yalnızca Sana ibâdet eder ve yalnızca Sen’den yardım dileriz. Bizi doğru yola ilet. Kendilerine nîmet verdiklerinin yoluna, gazâba uğrayanların ve sapmışlarınkine değil” (Fatiha 5-7).

 

Bu duâda akidemizi belirtmiş oluruz ve eğer bilinçli bir okuma ve duâ yapıyorsak, müşrik olmadığımızı, çünkü “sâdece Allah’a ibâdet edip, yine sâdece O’ndan yardım dilediğimizi” söylemiş oluyoruz. Şirk, “Allah’ın yanında başka sözde ilahlara da ibâdet edip onlardan medet ummak” demektir. Yine bu sûrede sâdece kendimize değil, “biz” ifâdesini kullanarak tüm mü’minler için yaparız duâmızı. Tüm mü’minler namazlarında bu duâyı yaptıkları için, tüm ümmet birbirlerine duâ etmiş olur. Bu muhteşem bir şeydir. Yine havf ve recâ, yâni umut ve korku hâlinde bulunduğumuzun delîli de, “sapıklardan ve gazap edilmişlerden olmamayı” dileriz.  

 

Biz duâyı, sünnetullahı tüm yönleriyle idrâk edemediğimiz ve edemeyeceğimiz için, buna gücümüz yetmediği için yaparız. “Allah’ım!; elimden geleni yaptım-yaptık, bundan sonrası için Sen bana-bize yardımcı ol” deriz.

 

Duâ eylemin bir sonucudur. Zâten bir eylem-şekli olan “namazdan sonra” duâ edilir. Bunun gibi, elimizden geleni yaptıktan sonra, ellerimizi açarak; “bu ellerden ancak bu kadarı geliyor, bundan sonrasında Sen yardım et Allah’ım!” deriz. Yoksa kılını kıpırdatmadan oturulup durulan yerde yapılan duâlar, boş sözlerden başkası değildir. Yine de bu şekildeki bir duâ, sürekli yapıldığında tam anlamıyla olmasa da bir karşılık bulabilir. Fakat çok önemli konularda eyleme geçirmeyen yada bir eylem hâlinde iken olmayan duâlar ciddî değildir. Hattâ gösteriş olabilir. Böyle duâlar, “Allah’ım sen yapıver, sen ediver, bizi sıkıntıya sokma” demenin bir diğer adıdır. Açlıktan-susuzluktan ölen yada ölmek üzere olan insanlara; “Allah’ım onları kurtar” diyerek yapılan duâlar, açlıktan-susuzluktan ölmeler devâm ettiğine göre kabûl olmaz. Bunu nedenle hiç-bir eylemde bulunmayan kişilerin yaptıkları duâların insanlık-târihinde somut anlamda bir yararı olduğu vâki değildir. Her-şeyi Allah yapacaksa biz ne yapacağız?. Allah o zaman niye yarattı ki âlemi ve Dünyâ’yı?. Eylemden önceki duâ, ettiğin duânın gereğini yerine getirmeden önce bir iç-enerjisi ve sekinesi sağlaman içindir. Yoksa olağan-üstü bir şekilde, bir sihirbazlıkla hiç-bir şey düzelmez. İhsan Fazlıoğlu: “El duâsı bitmeden yapılacak “dil duâsı” yalnızca bir gürültüdür” der.

 

Mü’minlerin ana-görevi olan tebliğ ve dâvet sırasında da Hz. Mûsâ’dan öğrendiğimiz ve sürekli yaptığımız duâ vardır:

 

“Dedi ki: Rabbim, benim göğsümü aç. İşimi kolaylaştır. Dilimden düğümü çöz; ki söyleyeceklerimi kavrasınlar” (Tâ-hâ 25-28).

 

Mustafa Öztürk bu konuda şunları söyler:

 

“Özellikle kandil gecelerinde ağdalı duâlarıyla tanınan duâhanlarımız, ‘Ya Rabbe’l-Âlemîn!. Filistin sorununu hâllet; Siyonistleri helâk et; DAEŞ’i Sûriye’den def et!’ demekle aynı kapıya çıkan niyazlarda bulunurlar. Bu-tür niyazları dinlediğimde hem duâhan hem de sorgusuz-suâlsiz ‘âmin’ diyen cemaat için, ‘Filistin sorunundan Sûriye meselesine kadar her işi bizzat Allah deruhte edecekse, o zaman siz ne yapar, hangi işe yararsınız?’ diye düşünmekten kendimi alamamışımdır. Bu tür bir Allah ve duâ anlayışında ciddî sakatlıklar bulunduğu kuşkusuzdur. Denebilir ki; ama Kur’ân’da da, ‘Rabbimiz!, Ehl-i küfre karşı bize yardım et; bize sabır ve metânet bahşet; ayaklarımızı sâbit-kadem kıl’ meâlinde niyâz ifâdeleri mevcuttur. Kuşkusuz doğrudur; ama bu niyazlar düşmana karşı gerekli tedbirleri kuşanan mü’minlerin dilinden aktarılmıştır. Oysa bizim duâ formlarımızın çoğu, kılımızı kıpırdatmaksızın hemen her türlü meseleyi doğrudan-doğruya Allah’a havâle-ihâle tarzındadır. Dahası pek-çok klişe duâmız, ‘O güçlü kudretli halk Arz-ı Mev’ûd’da bulunduğu sürece biz oraya adım atmayız. Sen ve rabbin, gidin onlara karşı savaşın. Biz şuradan şuraya bir adım bile atmayız’ diyerek Hz. Mûsâ’ya isyân eden İsrâiloğulları’nın Arz-ı Mev’ûd’u, Rab Yehova’nın fethetmesini istemesinden farksızdır. Allah’a duâ ağdalı ve fiyakalı retorikle değil, fiille sâbit olur ve Allah katında da bu minvâlde karşılık bulur”.

 

Peygamberimiz; “Sizden biri herhangi bir kötülük ve çirkinliğe tanık olursa, onu eliyle, olmadı diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse buğz etsin ki bu da (mü’min için) olmazsa-olmaz mesabesindedir” İşte bu, eliyle ve diliyle düzelmekten çok korkan, çekinen ve gücü olmayanların, hiç olmazsa “kâlbinizle buğz edin” dediği ama bunun da îmânın en zayıf derecesi olduğunu gösterir ki, çok riskli bir noktadır burası ve bu süreç böyle devâm ederse ayakların kayması çok muhtemeldir. Duânın kabûl olması için kişinin elinden geleni yapmış olması gerekir, ancak elinden geleni yaptıktan sonra yapılan duâdır kabûl olunan duâ. Zîrâ insan samîmiyetini-ciddiyetini böylelikle göstermiş olur ve temiz bir kâlple duâ ettiği açığa çıkar.

 

Âlem de duâ hâlindedir. Sesli-sessiz duâlar yapılır âlemde her dâim. Mustafa İslamoğlu duâ hakkında şunları söyler:

 

“Tohum toprağın duâsıdır. Toprak tohumla berâber duâya durduğunda yağmur bu duâya ‘âmin’ der. Özlemek kâlbin duâsıdır. Zannınız duânızdır. Hidâyete ulaşmayan/ulaştırmayan duâdan Allah’a sığınırım. Esâsında duâ etmek önemlidir. Her edilen duâ makbûl duâdır ve duânın kabûl edilmesi ayrıca promosyondur. Duâ etmek kabûl olunmuş bir duâ’dır. Duâ etmenin kendisi duâ’dır. Hamd edebildiğine hamd et!. Duâ, ibâdetin iliğidir, beynidir. Hüsn-ü zan’da olanlar duâ’ya durmuş gibidir. Duâ, insanın Allah ile dertleşmesidir, O’na içini dökmesidir. Duâ, insanı alçaltmaz, bilakis yüceltir. Duânın eylemle desteklenmesi gerekir. Vahiy inen duâ, duâ çıkan vahiydir. Duânın en güzeli, insanın kendine ettiği duâdır. Emir yukarıdan aşağıya doğru, duâ aşağıdan yukarıya doğru olur.

 

Duâ Allah tasavvurumuzu belirler. Verip-vermediğine bakma!, duâ edip-etmediğine bak!. Duâ eden duâ olur, duâ eden kabûl olunur. Şirk, insanın kendi-kendine yettiğini zannetmesidir, duâ, kendi-kendine yetmediğinin îtirâfıdır. Namaz duânın ayağa kalkmış hâlidir. Müşrikler sâdece en zor hâllerde duâ ederlerdi, Duâ, aşk modunda yapılır, en büyük âşık, en çok duâ edendir. İnsan çabası kabûle en yakın duâdır. En büyük duâ, ‘meleklerine yaptırdığın’ duâdır, çünkü en temiz ağızla yaparlar. Hayat bir duâdır, yaşadığın hayâta göre kendine duâ yada bedduâ edersin. Hastanın duâsı makbûldür, çünkü hasta halktan ziyâde hakka yakındır. Duâ gök-kapısının anahtarıdır. Tâbir-i câizse, suâl duâ, cevap icâbettir. Kıskandığın kişiye duâ edersen kıskançlığın geçer. Çünkü bir insan, duâ ettiğine hased edemez. Tevekkül, elinden geleni yapıp, elinden gelmeyene tevekkül etmek, duâ etmektir. Eleştireceğiniz insana eleştirmeden önce duâ edebiliyorsanız onun eleştirebilirsiniz. Duâ da takvânın bir sonucudur. Kime ne duâ ederseniz edin, onun kendisine duâsı yoksa boştur. Karşı taraf istemiyorsa o duâ kabul olmaz. Duâda bencil olanlar var. Bu duânın %90’ı israftır. Herkesi duâna ekle”.

 

Modern insan Allah’a duâ etmeyi bırakınca, “evrenin rûhuna mesaj göndermeye” başlamıştır. Zîrâ kendisinden daha yüce olandan bir şeyler isteme duygusu fıtratında vardır. Lâkin Allah yerine, şuursuz evrenden bir şeyler istemekte ve beklemektedir. Sâdece Allah’a duâ etmeyenler, Allah’tan gayrı her-şeye duâ etmeye başlarlar.

 

Bir kişinin bir sıkıntısı için; “bana duâ et”, yada “sana duâ edeyim” söylemleri yanlıştır. Doğrusu, “benim için duâ et” ve “senin için duâ edeyim” şeklindedir. Zîrâ duâ “sâdece Allah’a” yapılır.  

 

Bir mü’min, duâsına Kur’ân’daki şu duâyı da eklemelidir ve bu duâ sürekli yaptığı bir duâ olmalıdır:

 

“Ve onlar: Rabbimiz, bize eşlerimizden ve soyumuzdan, göz aydınlığı olacak (çocuklar) armağan et ve bizi takvâ sâhiplerine önder kıl’ diyenlerdir” (Furkân 74).

 

Lafla yâni kuru-kuruya duâ ile “peynir gemisi” yürümez. Duâyı “küreklere asılırken” yapacaksınız. Siz bir adım atarsanız Allah on adım atar, fakat siz bir adım atmayıp da ağzınızda sükseli duâları terennüm edip durursanız, Allah da size hiç-bir adım atmaz ve sünnetullah devreye girer. Tüm toplumlarda olagelen kötü sonuç bizi bekler.

 

Târikat-tasavvuf üç-kağıtçılarını ve sahtekârlarının bir duâyla imkânsızı mümkün yaptığı söylemlerini artık bir çöpe hattâ bir foseptiğe atmanın zamânı gelmiştir. Dökün o pislikleri çöpe. Zîrâ insanlık-târihinde bir duâ ile bir-anda hiç-bir düzelme olmamıştır.

 

Kapitâlizmin âyeti: “Paranız yoksa kıymetiniz yoktur”. Kur’ân’ın âyeti: “Duânız yoksa kıymetiniz yoktur” (Furkân 77).

 

Not: Nüzûl sırasına göre Kur’ân’da duâlar şu linktedir: http://777has444.blogspot.com.tr/2015/02/nuzul-srasna-gore-kuranda-dualar.html

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ekim 2016

 

 

 

Devamını Oku »

Dünyâ Tâmir Edilebilir Mi?


“Sizden; hayra çağıran, iyiliği (mârufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır” (Âl-i İmran 104).

Bu âyet, Allah’ın, Düny’â’nın insanca ve müslümanca yaşanacak bir yer olmasını istediğini gösterir. Zâten Allah, özünde Dünyâ’yı bu şekilde yaratmıştır fakat insanlar onu zamanla bozmuşlar, ifsâd etmişlerdir. İş-başına geçen zâlimler ifsâd etmiştir onu:

“O, iş-başına geçti mi (ya da sırtını çevirip gitti mi) yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helâk etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez” (Bakara 205).

İşte imtihan da, bu ifsâdı geri çevirmek ve Dünyâ’yı yeniden îmâr-tâmir etmektir ki mü’minlerin görevi budur:

“Semud’a ise soydaşları Sâlih’i (gönderdik). “Ey kavmim!” dedi. “Yalnızca Allah’a kulluk edin; (zîrâ) sizin ondan başka kulluk edeceğiniz bir ilah yoktur. Sizi topraktan inşâ eden ve size orayı îmâr etme yeteneği bahşeden O’dur. O hâlde O’ndan günahlarınız için af dileyin ve artık bilincinizi yenileyerek O’na yönelin; çünkü benim Rabbim (kendisine dönene) çok yakındır, duâları kabûl eden tek mercîdir” (Hûd 61).

Zâten Dünyâ İslâm’a göre îmâr edilmediğinde şeytana göre imâr edilmiş olur ki, şeytana göre îmâr edilmiş bir Dünyâ’da sürekli olarak zulüm hüküm sürüyor demektir ki, böyle bir dünyâ’da ne insanca ne de mü’mince yaşamak mümkündür. İslâm’a göre îmâr edilmeyen bir dünyâda gerçek anlamda bir iyilik de olmayacağı için gerçek alamda bir iyilik yapılamaz. Hâlbuki Kur’ân’dan hem Dünyâ için hem de âhiret için iyilik istememiz öneriliyor:

“Onlardan öylesi de vardır ki: ‘Rabbimiz, bize Dünyâ’da da iyilik ver, âhirette de iyilik (ver) ve bizi ateşin azâbından koru’ der” (Bakara 201).

Tabî ki şu-anda iyice zıvanadan çıkmış olan Dünyâ’yı tâmir etmek kolay değildir ve çok zordur. Fakat bu konuda aşırı karamsarlık da, -hâşâ- Allah’ı yok saymak anlamına gelir. Allah varsa, îman varsa imkân da vardır. Fakat ancak büyük bedellerle tâmir edilebilecek bir Dünyâ vardır kaşımızda ve bu nedenle de büyük bedelleri ödemeyi göze alabilecek “tevhid erleri”ne ihtiyaç vardır. O büyük bedelleri göze alabilecek olanların olduğu bir topulukla tâmir edilebilir Dünyâ ancak. Tabi her zorlukla berâber bir kolaylığın olduğunu da unutmayalım. Ne de olsa Peygamberimiz de güllük-gülistanlık bir ortamda yapmadı mücâhedesini-mücâdelesini. Bâzen o kadar zorlandılar ki, Peygamberler ve onunla birlikte mü’minlerin; “Allah’ın yardımı ne zaman” dediği oldu da şöyle cevap verildi onlara:

“Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hâli başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?. Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, berâberindeki mü’minlerle; ‘Allah'ın yardımı ne zaman?’ diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır (Bakara 214).

Sünnetullah gereği her zorlukla berâber mutlakâ bir kolaylık da vardır. Her zorlukla berâber bir kolaylığın olduğu şu şekilde bildirilmiştir:

“Demek ki, gerçekten zorlukla berâber kolaylık vardır. Gerçekten güçlükle berâber kolaylık vardır” (İnşirâh 5-6).

Biz bu Dünyâ’da imtihan edilmekteyiz ve bilindiği gibi hiç-bir imtihan kolay olmaz. Sonu ebedî cennet yada cehennemle bitebilecek olan imtihansa daha da zordur. Fakat eğer dik bir yokuş varsa mutlakâ bir de inişi vardır o yokuşun. Yada en azından biraz sonra bir düzlüğe çıkılır. Âyetin de söylediği gibi, her zorluğun yanında bir kolaylık vardır çünkü.

Tabi Dünyâ’nın artık büyük ölçüde merhâmeti, vicdânı, değerleri kalmamıştır. Bu nedenle Dünyâ’yı değiştirmeye yâni onun inşâsına, “kendimizi inşâ ederek” başlamalıyız. Bu inşâ metodu ve süreci dalga-dalga yayılmalı. Hem de gizli-kapaklı olarak değil, apaçık bir şekilde. Kandırılamayacak, ayartılmayacak, satın alınamayacak, dik ve diri durabilen ve; sanki çölde çok sıcak bir günde oruçlunun iftar vakti buz gibi bir suyu içişi gibi, ölümü de severek ve zevkle içmeye hasret insanlar oluşmalıdır. Cennete hasret insanlar. Satın alınamayacak mü’minler, rabbâniler.

Dünyâ’yı tâmir edecek tek şey, îman ve kardeşlik şuurudur. Bu kardeşlik şuuruyla yapılacak tüm anlamlarıyla cihadtır. Ancak bu şuurda olan bir ekiple tâmir edilebilir Dünyâ. Aç kalmaktan, ölümden-şehit olmaktan korkmayanların, arkasına bakmayacak olanların oluşturduğu kardeşliğin önünde hiç kimse duramaz. Eğitim de önemlidir fakat salt eğitim-merkezli bir din değildir İslâm, mücâhede ve mücâdele dînidir daha çok. Zîrâ mücâhede ve mücâdele kişiyi “yetkin” ve “yeterli” kılar. Malcom X için şunlar söylenir:

“Malcolm, eğitim görmemişti ve herhangi bir konuda uzman da değildi. Ama samîmi idi. Ve bu samîmiyet onu bu mücâdelede yeterli kılıyordu. Malcolm’un adâlet, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik için verdiği mücâdele, onun şehâdetiyle yeni bir boyut kazanır. Malcolm çok iyi bir hatipti. Ama şehâdeti ile gerçekleştirdiği hitâp, hayattayken gerçekleştirdiği hitâptan çok daha yaygın ve etkili olacaktı”.

İnsanın fıtratında bir düzeltme güdüsü ve duygusu vardır. Bu, düzeltilmeye muhtâç olanın düzeltilebileceği anlamına gelir. Zîrâ bu duygu boşuna olmamalıdır. Allah tarafından konulmuştur çünkü. Bu nedenle insan, siyâsetle, yönetim ile, devlet ile çok ilgilidir. Din ile de çok ilgilidir. Her-şeyi din merkezinde yapması için. Voltaire’e göre, insanların kafasını sürekli meşgûl eden üç şey vardır: İklim, yönetim ve din.

Dünyâ’nın düzeltilmesi demek, “yasal olandan meşrû olana geçiş” demektir. Kânundan hukûka geçiş. İyiliğe dönüş. Bu bilinle yüründüğü müddetçe Dünyâ tâmir edilebilir ve Dünyâ cennetin bir şûbesi (kendisi değil) olabilir. Dünyâ bir “Dâr-ül İslâm”a dönüşebilir.

Dünyâ’nın mutlakâ değişmesi ve İslâm-merkezli inşâ ve îmâr edilmesi şarttır. Bu mümkündür de. Mevcut düzen kötü bir düzendir. Birileri “ıslah ediyoruz” diye Dünyâ’yı nerdeyse yaşanamayacak bir yer hâline getirmişlerdir. Diğer bâzıları da Dünyâ’nın mevcut hâlini “ideâl olan” zannediyorlar. İfsâd olmuş olan Dünyâ’yı ıslah olmuş zannediyorlar:

“Onlara: ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın’ denildiğinde: ‘Biz sâdece ıslah edicileriz’ derler” (Bakara 11).

Allah “barış yurdun”a çağırır ve kimi dilerse (yâni lâyık bulursa) dosdoğru yola yöneltip-iletir” (Yûnus 25).

Allah bizi hem âhirette hem de Dünyâ’da böyle bir “barış yurduna” çağırıyorsa, Dünyâ’nın tâmir edilmesini istiyor demektir ve zâten peygamberlerini de bu nedenle göndermiştir. Bu, “Dünyâ’nın tâmir edilebilir olduğunun” delîlidir. Belki de Dünyâ insanlık târihinde şu-anda olduğu derecede ifsâd olmamıştı ama, Allah’ın yardımı mü’minlerin üzerinde oldukça insanlar-mü’minler bunu da başaracaklardır.

Tabi tâmirat yapmak için ve “tâmiratı hakkıyla yapabilmek” için ilk önce bir çıraklık-kalfalık döneminden geçmek gerekir. Usta olunduktan ve ustaların sayısı artıp bir “tamirci topluluğu” oluşturulduğunda, Dünyâ tâmir edilebilecek ve insanca ve müslümanca yaşanabilecek bir yer hâline gelecektir. Bu tâmirat “emr-i bil mâruf ve nehyi anil münker” yâni “iyiliği ermenden, kötülüğü de def eden”lerin eliyle olacaktır.

Dünyâ bir imtihan alanıdır ve bu imtihan ifsâd edilmiş olan bir dünyâda değil de doğal ortamında hem daha kolay, hem de daha samîmi yapılır. Zafere ulaşamasak da “sefer üzre” olmak da “cennetle sonuçlanacak bir zafer” olacaktır inşaallah.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ekim 2016

Devamını Oku »

Güzel Örneklik ve Mukâllitizm

 


“Andolsun, sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır” (Ahzâb 21).

 

“Ne zaman onlara: ‘Allah’ın indirdiklerine uyun’ denilse, onlar: ‘Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız’ derler. (Peki) ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?” (Bakara 170).

 

Örnek almak yâni “güzel örneklik”, “taklit etmek” demek değildir. Hele körü-körüne taklit etmek demek hiç değildir. Zâten “örnek”, “benzer” demektir. Yâni “örnek”, bir şeyin aynısı değil, benzeridir. Bu bağlamda Peygamberimizi örnek almak, o’nun yapıp-ettiğinin tıpa-tıp aynısını yapmak demek değil, “o’nun metodunu kullanmak, kişinin o metodu kendi çağında ve coğrafyasınnda diriltmek, o’nun gibi idrâk etmek ve yaşamak” demektir. Sünnet budur zâten. Fakat taklitçilik bunun gibi değildir. Taklitçilikte, diğerinin tıpa-tıp aynısını yapmak vardır. Diğerini tıpa-tıp, moda-mod taklit etmektir. Hattâ taklitçilikte yâni mukâllitizmde bir kişinin yada bir şeyin taklidi ne kadar iyi yapılırsa o kadar başarılı olunmuş sayılır. Fakat burada bir şey ıskalanmaktadır. Bir şeyin tıpa-tıp aynısını yaparsanız, yaptığınız o şey size âit olmaz. Üstelik kendinizi onunla dondurmuş olursunuz ve bu şekilde yaptığınızda, mevcut durumunuzdan bir adım bile ileri gidemezsiniz.

 

Taklitçilik sınırlayandır. Çünkü birinin yada bir şeyin taklidi yapılmaktadır Bu nedenle o şey aşılamaz. Dînî alanda taklitçilik yapıldığında, meselâ giyim-kuşam konusunda aynen Peygamber gibi giyinmek “iyi” olarak görülür ve tıpa-tıp onun gibi giyinilmeye çalışılır. Fakat bu, dînî kıyafetlerin sâdece Arabistan coğrafyasına benzer coğrafyalarda uygulanabileceği anlamına da gelir. Zîrâ çöl-iklimi olan arap yarım-adasındaki giysiler incedir ve soğuk iklimlerde yaşayanlar, meselâ -abartırsak- Sibirya’da yaşayan müslümanlar o elbiselerle dolaştıklarında hasta olurlar ve hattâ soğuktan donar kalırlar. O hâlde taklitçilikte yanlışa düşmek, biraz sonra kaçınılmazdır. Hâlbuki “güzel örnek”likte, “Peygamber gibi giyinmek” değil, “tesettüre uygun giyinmek” önemlidir. “Tesettüre uygun olarak coğrafyanın şartlarına göre giyinmek”tir önemli olan. Sünnet, Peygamber gibi giyinip-kuşanmak, yiyip-içmek, oturup-kalkmak, konuşmak, onun gibi görünmek değil; vahye aykırı olmayacak şekilde giyinmek, yiyip-içmek, konuşmak, yürümek, görünmektir. Güzel örneklik budur ve bu, tüm zamanlarda ve tüm coğrafyalarda kolayca uygulanabilecek olandır.

 

Zerdüştlükte de “örnek alma” vardır. Avesta Yasna 12.3.’de şöyle denir: “Zerdüşt yalancılardan ve doğru yoldan sapanlardan uzak durdu, ben de Ahoramazda’yı ve dînini kabûl etmekteyim bu yüzden Zerdüşt’ü kendime örnek alacagım”.

 

İnsanlar, peygamberleri örnek almamak için ya pasif ve önemsiz gösterirler, yada onları ilahlaştırmaya kadar giderler. Böylece ya ortada örnek almaya değer bir peygamber olmayacaktır yada insanlar için peygamberi örnek almak imkânsızdır.  

 

Tasavvuf ve târikatta, kişi o kadar taklitçi olmalıdır ki, kendi irâdesini blôke etmelidir. Bir şeyhe efendiye bağlanıp, “onun istediği gibi yaşamak” inancı vardır tasavvuf ve târikatta. Çünkü o şey ve efendi, -hâşâ- bizzat Allah’ı temsil etmektedir ve artık tam da onun dediği gibi yaşamak elzemdir. Bu bağlamda Beyazid-i Bistâmi: “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” der. Bu, “taklitçilik yapmayanlar şeytanlaşır” anlamına gelir. Hâlbuki taklitçilik, şeytanın insana kurduğu kadim tuzaklardan biridir. Şeyhi olmayanın şeyhi şeytan değildir ama; “şeyhi olanlar dilsiz şeytandırlar”. Zîrâ hiç-bir şeye hiç-bir ses çıkar(a)mazlar. “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” sözünün modern şekli ise, “partisi olmayanın partisi hizbuşşeytandır” sözüdür. Böylece kişi ille de bir partinin mukâllidi olmalıdır. Tabi partilerin bâtıl olup-olmamasına bakılmaz. Şeytan ister ki, mutlakâ bâtılın bir yerinden tutunmalısınız. Modern düşünceye göre de böyledir: Ya sağcı olacaksınız yada solcu. Ya milliyetçi olacaksınız ya liberâl, ya kapitâlist, ya sosyâlist vs. Yâni ille de modernizmin bir kenarından tutmalısınız. Yoksa terörist falan olursunuz maazallah. Cemal Karakulak şöyle der:

 

“Militarize olmuş düşüncelerin insanı taşıyacağı yer burasıdır. Aynı şey siyâsi partilerden birine mensup olmayan insanlar için de söz-konusudur. Ya ondan ya bundan ama mutlakâ birisinden olacaksın. Sanki bunların hepsini yanlış gören birinin; yanlışlardan bir yanlışı tercih etmek zorunluluğu varmış gibi. Yanlışı tercih etmemenin doğruluğunu anlayamıyor insanlar!. İnsanları öyle etkilemişler ki, zihinleri bile ipotek altına alınmış. Hep özlediğimiz “hürriyeti” zihin dünyâmızda bile yaşayamaz olmuşuz.  Birilerinin düşündüğü gibi düşünmek, inandığı gibi inanmak, yaptığı tercihi yapmak, sevdiği şeyleri sevmek, anladığı gibi anlamak ilâ âhir… Merkeze konulan insanı taklit etmek zorunluluğu getirilmiş. Bu anlayış insanları daha çok militanlaştırmış, kendi mezhebinden, meşrebinden olmayanı ötekileştirmiştir.

 

Ebu Hanife’nin doğumu H. 80, vefâtı H. 150’dir. Yaklaşık Peygamberimizden 100 yıl sonraya rastlamaktadır âlimliği müçtehitliği. O güne kadar “mezhep” diye bir olay yok idi. Her müslüman Allah’ın kitabından, Peygamberin sünnetinden anladığı ile amel ediyor, bilmediği konuda da bir “bilene” sorup öğreniyor ve onunla amel ediyordu. Asıl olan da bu iken, birilerini otorite kabûl eden insanlar, işi ekôlleştirerek bu hâle getirdiler. Bu sefer ekôller arasında rekâbet ve adam kazanma yarışı başladı. Sonuç mâlûm…

 

Ebu Hanife içtihatları için şunu söylemiştir: “Bu Nûman bin Sâbit’in bu konuda vardığı en son kanaâtidir görüşüdür. Dileyen alır, dileyen almaz. Benim görüşüm bana göre doğrudur, yanlış olma ihtimâli ile berâber; başkalarının görüşleri de bana göre yanlıştır, doğru olma ihtimâliyle berâber”. Çünkü içtihatların hepsi de gâlip zandır. Hiç-biri kesinlik ifâde etmez. Bu nedenle kimse kimsenin zannını almak zorunda değildir. işin başında durum bu iken, üzerinden asırlar geçtikçe bu ekôller, tâbileri tarafından din hâline, kesin bilgi hâline dönüştürülmüş; “benim mezhebim en doğrusu ve hak olanıdır, sizinki bâtıl” demeye; “benim imamım senin imamını döver” muhabbetlerine dönüştürülmüştür. Bu işler de artık sultanların elinde demokratik partiler gibi politik kulvarlara evirilmiştir. Hâl böyle olunca elin gâvuru da bu yarayı kaşıyıp fitne çıkarmak için aradığını bulmuş olmaktadır”.

 

Dinde “içtihad kapısı”nın kapanması-kapatılması mukâllitçe bir inanç ortaya çıkarmıştır. Fakat bu durum eski döngülerdeki anlayışın yeni döngülere uymayışını ortaya çıkardı mecbûren. Sünnetullaha aykırıydı yâni içtihad kapısının kapatılması. Hâlbuki “güzel örneklik”, içtihad kapısının yeniden açılması demektir. Peygamberler, kapatılan içtihad kapılarını yeniden açmaya gelmişlerdir. İçtihad kapısını açmak sünnettir yâni. Günümüzde bu sünnetin diriltilmesi çok elzemdir.

 

“Teknolojisini alıp kültürünü almayalım” düşüncesi de bir çeşit taklitçiliktir. Yâhu o adamlar o teknolojiyi mevcut kültürlerinden mülhemle yapmışlardır zâten. Siz nasıl teknolojisini alıp da kültürünü almayacaksınız?. Zâten -bilindiği ve görüldüğü gibi- teknolojisi alındığında dibine kadar kültürü ve dîni de alınmıştır-alınmaktadır. Hattâ teknolojisi ne kadar alınmışsa kültürü de o oranda alınmıştır.

 

Dîni ve dünyevî alanda mukâllitliğin bu kadar tutulmasının nedeni, taklitçilikte insanların kafa-konforunu bozmaya gerek duymamaları nedeniyle mukallitçiliğin zor bir tarafının olmamasıdır. “Paket programlar” vardır yapılacak. “Onları yapan, Dünyâ’da rahat eder ve âhirette de cennete girer” anlayışı vardır. Onursuzca yaşamanın adına “iyi yaşam” demektedirler. İnsanları âhirette o “paket programı” uyguladıklarında “cennete girecekleri yalanı” ile oyalamaktadırlar.

 

Mukallitleri uyarmak da mümkün olmuyor. Ne derseniz deyin düşünceleri değişmiyor:

 

“Onlara; ‘Allah’ın indirdiklerine uyun’ denildiğinde, derler ki; ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Şâyet şeytan, onları çılgınca yanan ateşin azâbına çağırmışsa da mı (buna uyacaklar)?” (Lokman 21).

 

Hâlbuki biz, müslümanlar olarak Kur’ânî bilince ulaştıktan sonra sâdece sünneti örnek alırız. Peygamberimizin Kur’ân’ı anlama-yaşama metodunu (aynısını değil, metodunu) yâni uygulama tarzını esas alırız.

 

İçinde yaşadığımız topluma “önder” olmak istiyorsak, ilk önce o topluma “güzel örnekliğimiz” Peygamberimiz gibi, “örnek” olmak zorundayız. “Güzel örneklik” sergileyemeyenler, “güzel bir önderlik” de sergileyemezler.

 

Güzel örneklik; kendi çağında, zamânı ıskalamadan Allah ve Peygambere uymaktır. Bu, “vahyi ve sünneti zamâna uydurmak” değil; tam-aksine, “zamânı vahye ve sünnete uydurmak” şeklindedir.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ekim 2016

 

Devamını Oku »