7 Şubat 2021 Pazar

Çiftler Hâlinde Yaratılış ve Big-Bang Teorisi


“Her-şeyden de iki çift yarattık, olur ki inceden-inceye düşünürsünüz” (Zâriyat 49).

 

“O (Allah), gökleri ve yeri benzersiz yaratandır. O bir şeyi diledi mi ona sâdece; ‘ol’ der, o da hemen oluverir” (En-âm 101).

 

Allah’tan gayrı, mikrodan-makroya tüm varlık, çifti-eşi ile birlikte yaratılmıştır. Yaratılmış olan her-şeyin çifti vardır. Çünkü bir şeyin çiftinin olmaması hem kâinattaki hem de Dünyâ’daki dengeyi bozar. Bu insan için bile böyledir. İslâm’da çifti ve eşi olmamak durumu olan bekâr kalmanın uygun olmaması biraz da bu nedenledir. İslâm’da “nikâh altında ölmek” önemlidir.

 

İslâm’a göre tek ve bir olan “yalnızca Allah”tır. Bu, “yalnızlık (yâni çifti ve eşi olmama durumu) Allah’a mahsustur” sözüyle ifâdesini bulur. Zâten Allah’ın çiftinin olması şirk ve küfürdür ki tüm peygamberlerin gönderilmesinin sebebi bu şirki ve küfrü kaldırmak olduğu gibi, onlara gönderilen vahiylerin ana-konusu da budur. Allah’tan başka ilahlar edinmek ve böylece bir-çok ilah olduğunu söylemek, savunmak ve bu ilahlara ibâdet ve kulluk etmek, İslâm’da aslâ kabûl edilmez. Zîrâ bu kabûl edildiğinde, hayâtı “sâdece Allah’a göre” değil, Allah’tan başka sahte ilahlara göre düzenlemek, onlara göre düşünmek, onlara göre konuşmak ve onlara göre eylem hâlinde olmak durumu ortaya çıkar. Kur’ân’ın “Allah’tan başkalarına kulluk ve ibâdet etmek” dediği şey budur. Bir âyette bu durum şu şekilde açıklanır…

 

“Onlar, Allah’ın berisinden bilginlerini ve din-adamlarını, bir de Meryem-oğlu Mesih’i rabler edindiler. Oysa ki, hepsi ancak bir ilaha ibâdet etmekle emrolunmuşlardı ki, O’ndan başka hiç-bir ilah yoktur; O, onların ortak koştukları her-şeyden münezzehtir” (Tevbe  31).

 

Bu âyeti duyan Adiy ibni Hatem îtirâz etmişti; “ben de bir hristiyanım fakat biz ahbar ve ruhbanlarımızı Rab edinmiyor ve onlara ibâdet etmiyoruz” demişti. Bunun üzerine Resûlullah şöyle buyurdu: “Allah’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram kıldıklarında onların dediklerini kabûl etmiyor musunuz?”. Adiy ibn-i Hatem “evet, kabûl ediyoruz, çünkü onlar dînî konularda yetkili kişilerdir” dedi. Bunun üzerine Resûlullah: “İşte bu onları Rab edinme değil de nedir?” buyurdu.

 

Ne ki “tek”tir, “yaratan”dır, ne ki “çift”tir, “yaratılan”dır. Mahlûk olanın mutlakâ çifti ve eşi vardır. Bu durum atom-altı ve atom-üstü tüm yapılarda da böyledir. Her-şeyin çift yaratılması, Allah’ın kâinâta koyduğu temel yasalardan biridir ve bu yasaya uymayan şey ya sorunludur yada yanlıştır. İşte Big-Bang Teorisi de Allah’ın yasasına ve gönderdiği âyetlere uymak bakımından sorunlu yada daha doğrusu yanlış bir teoridir. Bu yanlış “her-şeyin çift yaratılması” hakîkatinde de açığa çıkar. Caner Taslaman, bir makâlesinde, her-şeyin çiftler hâlinde yaratıldığında şu şekilde bahseder:

 

“Modern-bilimin karşımıza çıkardığı evren tablosuyla tüm maddenin atomlardan, atomların ise daha küçük parçacıklardan oluştuğunu öğrendik. Mikro-fiziğin en önemli bilgilerinden biri bu parçacıkların çiftler hâlinde ortaya çıktığıdır. Ünlü fizikçi Paul Dirac, bu konudaki çalışmalarından ötürü 1933 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü almıştır. Elektrona karşı pozitron, protona karşı anti-proton, nötrona karşı anti-nötron mevcuttur. Maddenin daha küçük parçacıkları da eşler hâlinde vardırlar; ‘up’ (yukarı) kuarka karşı ‘down’ (aşağı), ‘charm’ (câzibeli) kuarka karşı ‘strange’ (garip), ‘top’ (üst) kuarka karşı ‘bottom’ (alt) bulunmaktadır. Sonuçta evrendeki ‘tüm maddi varlıklar’, eşler hâlinde vâr olan parçacıklardan oluşmaktadır. Bunlar tüm maddî varlığı oluşturdukları için maddî varlığın hepsi ‘eşler hâlinde vardır’ demektir. Bu bilgiye sâhip olarak Kur’ân’a bakıp, Kur’ân’da şu âyetleri okuduğumuzda; evrenin bu çok temel bilgisiyle Kur’ânî uyumu keşfederiz: ‘Yeryüzünün bitirdiklerinden, kendi benliklerinden ve daha bilmediklerinden hepsini eşler hâlinde yaratan çok yücedir’ (Yâsin 36). ‘Her-şeyden de iki çift yarattık, olur ki inceden-inceye düşünürsünüz’ (Zâriyat 49)”.

 

Başka bir yazıda da her-şeyin çift ve eşli olarak yaratıldığından şu şekilde bahsedilir:

 

“Aslında eşli yaratılış-bilinci bilim-insanlarının zihnine o kadar yerleşmişti ki, ‘top’ kuarka (üst kuark) ismini daha bu kuark bulunmadan verdiler. 1994 yılının Mayıs ayındaki Time Dergisi’nin kapağı ‘top’ kuarkın keşfini haber veriyordu. Meşhûr Fermi laboratuvarlarında yapılan çalışmalarla ‘bottom’ kuarkın (alt kuark) eşi olan ‘top’ kuark keşfedildi. Gözlediğimiz tüm maddî dünyâ bu parçacıklardan meydana geldiği için, bütün maddî varlığın eşli yaratılış üzerine kurulu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

 

Bütün maddî dünyâyı kuşatan diğer bir eşli yaratılış, tüm temel parçacıkların zıtları olan anti-parçacıkların vâr olmasıyla kendini göstermektedir. Bu, fizik alanındaki en önemli keşiflerden biridir. Proton zıt eşi anti-proton ile berâber vardır. Elektron zıt eşi pozitron ile berâber vardır. Nötron zıt eşi anti-nötron ile berâber vardır. Proton ve nötronları meydana getiren kuarklar atom-altı tabloda zıt eşleriyle berâber yer alırlar. Tablodaki altı kuarkın her birinin anti-parçacığı mevcuttur”.

 

Bir fizikçi de şöyle der: “Fizik, doğadaki her temel parçacık için karşıt bir parçacık olmasını gerektirir. Örneğin protonun karşıt parçacığı karşıt protondur. Nötronlar gibi bâzı nötral parçacıkların dâhi karşıt parçacıkları vardır. Parçacıklar ve karşıt parçacıklar karşılaştıklarında birbirlerini ortadan kaldırarak saf bir ışınım ortaya çıkarırlar”.

 

Bu söylenenlerden açıkça anlaşılan şey, “kâinatta çifti olmayan hiç-bir parçacığın olmadığı”dır. Peki “kâinatta çifti olamayan parçacıkların olmaması”nı tüm zamanlar için mi, yoksa sâdece belli zamanlar ve şu-an için mi anlamalıyız?. Yâni “çifti olmayan parçacık yoktur” sözü tüm zamanlar için geçerli değildir midir?. Tabî ki geçerlidir. Zîrâ Allah’ın sünnetinde değişiklik olmaz. O hâlde Kur’ân’ın ilgili âyetini; “kâinatta hiç-bir zaman çifti olmayan bir parçacık olmadı, bulunmadı” diye anlamamız gerekir. Çünkü; “Düşünüp, ibret alabilmeniz için her-şeyi çiftler hâlinde yarattık” (Zâriyat 49) âyeti tüm zamanlar için indiğine göre, yaratmanın belli bir aşamasından değil, her aşamasından ve tüm zamanlarından bahsediyor demektir. O hâlde âyet; “biz hiç-bir zaman çifti olmayan bir parçacık yaratmadık” anlamındadır.

 

Ehad (eşsiz bir) olan Allah, âlemde yarattığı her-şeyin karşıtını da yaratmıştır. “Ehad” Allah için kullanıldığında, hiç-bir karşıtının bulunmadığı ve karşılaştırılamaz bir varlık olduğu anlamına gelir. Allah’ın her-şeyi çift yaratmış olmasının bir hikmeti de, kendi “bir”liğinin ortaya çıkması ve anlaşılması içindir.

 

Çifti olmayan varlık, hayâtiyetini devâm ettiremez. Allah ise “varlığı yaratan ve hayâtiyetini sağlayan”dır, bu yüzden de bir çifte ihtiyaç duymaz.

 

Caner Taslaman, yukarıdaki sözü ile her-şeyin çiftler hâlinde yaratıldığını ve Allah’ın kâinâta koyduğu yasayı güzel bir şekilde göstermiştir. Böylece Kur’ân’a uygun bir yorum da yapmıştır. Fakat sıra Big-Bang Teorisi’ne gelince, onu savunmak uğruna her-şeyin çiftler hâlinde yaratılmasına sekte vuracak şeyler söyler ve çelişkiye düşer. Big-Bang Teorisi sürecini anlatırken her-şeyin çiftler hâlinde yaratıldığı hakîkati, Big-Bang sürecinin belli bir aşamasında bozuluyor. Böyle olunca da -Allah’ın sünnetullahında ve Kur’ân’da bir çelişki olmayacağına göre- Big-Bang Teorisi’nde büyük bir çelişki açığa çıkıyor. Bu çelişki (müslümanlar-mü’minler yâni Kur’ân’a kayıtsız-şartsız îman edenler için) Big-Bang Teorisi’nin yanlış olduğunu ortaya koyacak kadar büyüktür. Şöyle ki…

 

Teori’ye göre “büyük patlama”dan kısa bir süre sonra madde ve anti-maddenin çarpışarak birbirlerini imhâ etmeleri gerekeceğinden dolayı evrendeki tüm maddenin yok olması gerekiyordu. Fakat böyle olmadı. Bunun nedeni olarak şöyle deniyor: “Big Bang’den sonra açığa çıkan protonlar ile anti-protonlar ve nötronlar ile anti-nötronlar birbirini yok eder. Fakat varlığın ve canlılığın oluşabilmesi için proton sayısının anti-protonlardan ve nötron sayısının anti-nötronlardan daha fazla olması gerekiyordu ve öyle olmuştur”. “CP (Charge Parity) İhlâli” denilen “doğanın maddeyi niçin anti-maddeye tercih etmesi” olayıyla birlikte parçacıklar birbirlerini yok etmemiş ve süreç devâm etmiştir. .

 

Evet; böyle olmadı ve çiftler birbirini yok etmedi. Çünkü Big-Bang sürecinin belli bir zamânında bâzı nedenler sonucunda meselâ pozitronlar ve anti-protonlar çiftlerinden sayıca daha fazla hâle geldi. Yâni “çiftinin olmadığı-bulunmadığı parçacıklar” açığa çıktı. Kâinât, yâni galaksiler, yıldızlar ve gezegenler işte “çifti olmayan” bu parçacıklardan oluştu. Big-Bang sürecinde kabûl edilen işleyiş ve süreç budur. Fakat bu durumda “çifti olmayan proton, nötron ve pozitronlar”dan bahsetmemiz gerekecektir. Big-Bang sürecinin belli bir ânında bâzı parçacıkların çiftlerinin olmadığı bir sürecin ve durumun yaşandığı söyleniyor. Anti-parçacığı olmayan yâni çifti olamayan parçacıklar olmuş. Big-Bang süreci bunu söylüyor. Teori’nin, ortaya çıkan bu çelişkiden kurtulması için, Allah’ın kâinâta koyduğu yasa ihlâl edildiği gibi, Kur’ân’daki âyet de görmezden geliniyor. Çünkü Allah, bir süreliğine de olsa, belli bir zamanda “çifti olmayan” bir parçacığı yaratmış oluyor. Oysa Allah hiç-bir zaman çifti-eşi olmayan bir varlık yaratmamıştır. “Yok, her zaman çiftleri vardı” deniyorsa, o zaman çiftleri olan parçacıklar zâten ilk başta birbirlerini yok etmiş olmalı ve Big-Bang ile kâinâtın oluşması o anda sonlanmalıydı. Böylece yaratılışın Big-Bang Teorisi ile olmadığı anlaşılmalıydı.

 

Bir müslüman için bu çelişkiyi es geçmek olmaz. Çünkü Big-Bang sürecinin bir noktasında Allah’ın kâinâta koyduğu yasanın ihlâl olması söz-konusudur ki bu durum Kur’ân âyetlerinin de görmezden gelinmesi demektir. Bu durum; Allah’ı, Dîni ve Kitab’ı takmayanlar için sorun olmaz ve o çelişkiyi “CP (Charge Parity) İhlâli” gibi bir eklemeyle yada yorumla atlayabilirler ve görmezden gelebilirler. Böylece kendilerini rahatlatabilirler. Fakat bir müslüman için bu durum ve çelişki görmezden gelinemeyecek kadar büyüktür. Çünkü bâriz bir çelişki ortaya çıkmıştır. Öyle ki, ya Big-Bang Teorisi’ni iptâl ve inkâr etmek, yada sünnnetullahı ve Kur’ân’ı iptâl ve inkâr etmek seçenekleri ortaya çıkmıştır. Zîrâ Allah her-şeyi eşler ve çiftler hâlinde yaratmıştır ve bu yaratılış en baştan bêri böyledir. Çünkü bunun aksini söyleyen bir âyet yoktur. O hâlde Big-Bang Teorisi, sürecin belli bir ânında, her-şeyin çiftler-eşler hâlinde olmasını sekteye uğratacak bir sürecin ve aşamanın olduğunu söylediğinden ve de bu durumun sünnetullaha ve Kur’ân’a aykırı olmasından dolayı yanlış bir teoridir. Çünkü şöyle deniliyor: “Big-Bang’den sonra açığa çıkan protonlar ile anti-protonlar ve nötronlar ile anti-nötronlar birbirini yok eder. Varlığın ve canlılığın oluşabilmesi için proton sayısının anti-protonlardan ve nötron sayısının anti-nötronlardan daha fazla olması gerekiyordu ve öyle olmuştur”. Eğer proton ve nötronların sayısının, anti-protonlardan ve anti-nötronlardan daha fazla olduğu bir zaman olmuşsa, o zaman “sayıca fazla olan” proton ve nötronların, “çiftlerinin-eşlerinin olmaması durumu” söz-konusu olur. Yâni çifti-eşi olmayan proton ve nötronlardan bahsetmek gerekir. Eğer atom-altı parçacıklarda “çok-eşlilik” söz-konusu değilse, o zaman eşleri olmayan fazladan proton ve nötronlardan bahsediliyor demektir. Fakat bu, hem “çifti-eşi olmayan ve dolayısı ile tek ve bir olan parçacıkların olması” demektir ki teklik ve birlik sâdece Allah’a mahsus olduğundan dolayı çifti ve eşi olmayan parçacıkların olduğunu söylemek ve kabûl etmek, tek ve bir olan parçacıkların ilahlaştırılması anlamına gelir; hem de her-şeyin çiftler ve eşler hâlinde yaratıldığı yasasının ve bunu söyleyen âyetin yanlışlanması anlamına gelir. Lâkin ne sünnetullahın ne de Kur’ân âyetlerinin yanlışlanmasından bahsedilemeyeceği için, “yanlış olan şey Big-Bang Teorisi’dir” sonucu açığa çıkar.

 

“Parçacık fiziği teorileri, evrenin ilk oluşum aşamalarında madde ve karşı-maddenin aynı miktarda olmasını gerektirir. Ama bugün karşı-madde yok denecek kadar azdır ve bu madde ve karşı-madde dengesizliği bir muammâ olmaya devâm etmektedir” denir. Yâni bir mü’min için her-şeyin çiftler-eşler hâlinde yaratılmış olması, Big-Bang Teorisi’nin yanlış olduğunu söylemesini gerektirir. Fakat modern insanın, modern-bilime meftûn ve râm olmuş olmasından dolayı, modern-bilimin özellikle meşhûr teorilerine kıyamamalarına rağmen, teoriyi kurtarmak uğruna, Allah’ın kâinâta koyduğu sistem olan sünnetullaha ve Kur’ân âyetlerine kıymak zorunda kalıyorlar. Çünkü sünnetullaha göre mikrodan-makroya tüm varlık için, eşi ve çifti olmadığında bir uyumsuzluk ve uygunsuzluk açığa çıkıyor ve süreç içinde bu uygunsuzluk kaosa dönüyor. Bu kaos da kısa-zamanda yamukluk ve yıkım getiriyor.

 

Şimdi; müslüman bilim-adamlarına şöyle bir soru sormak gerekir: Bir şeyin çiftinin olmadığı bir zaman-aralığı var mıydı?. Eğer gerçekten de Kur’ân’ı merkeze alıyorlarsa buna “yoktu” diye cevap vermeleri gerekir. Çünkü âyet “her-şeyi çift olarak yaratmayı” sâdece belli bir zaman-aralığı için söylemiyor ve genel bir ifâde kullanıyor. Yok “vardı” diyorlarsa, o zaman da bilmelidirler ki sünnetullaha ve Kur’ân’a aykırı olan bir şeyi söylemiş oluyorlar. Steven Weinberg şöyle der:

 

“Evren’de ilk bir-kaç dakîkada gerçekten de eşit sayıda parçacık ve karşıt parçacık oluşmuş olsaydı, sıcaklık bir milyar derecenin altına düştüğünde, bunların tümü yok olur ve ışınım dışında hiç-bir şey kalmazdı. Bu olasılığa karşı çok iyi bir kanıt vardır: Vâr olmamız. Parçacık ve karşı parçacıkların yok olmasının ardından şimdiki Evren’in maddesini sağlamak üzere geriye bir şeylerin kalabilmesi için, pozitronlardan biraz daha çok elektron, anti-protonlardan biraz daha çok proton ve anti-nötronlardan biraz daha çok nötron vâr olmalıydı”.

 

İşte çelişki budur!. Çünkü süreç içinde “çifti olmayan” parçacıkların olduğunu ve bunun zâten zorunlu bir şey olduğundan bahsediliyor. Fakat bunu söylemek, Kur’ân’daki konuyla ilgili âyetlerin yanlış olduğunu söylemek anlamına gelir.

 

Big-Bang Teorisi’ne göre, evrenin oluşumu aşamasında bir süreliğine de olsa “çifti olmayan parçacık demetleri” bulunmuştur. Bu durum “dîni hesâba katmayanlar” için normâl olarak görülebilir ve es geçilebilir belki ama, vahyi hesâba katanlar için böyle bir şeyi görmezden gelmek mümkün değildir. Zîrâ Allah “her-şeyi” çift olarak yarattığını açıkça söylemektedir. Çifti olmayan parçacık olmadığı gibi, hiç-bir zaman “bir süreliğine bile olsa çifti olmayan bir parçacık” bulunmamıştır. Çifti olmayan bir parçacık kâinatta hiç-bir zaman bulunmamıştır. Âyetten açıkça anlaşılan şey budur. O hâlde ortada büyük bir çelişki vardır ve bu çelişkide müslümanlar “âyeti inkâr etmek” yada “aşırı zorlama yorum ile çelişkiyi geçiştirmek” yerine Big-Bang Teori’sinin yanlış olduğunu söylemek zorunda kalacaklardır. Evet; bu çelişkiden (ve daha başka çelişkilerden) dolayı Big-Bang Teorisi yanlıştır. Big-Bang Teorisi yanlışsa, “her-şeyin çiftler ve eşler hâlinde yaratılması nasıl olmuştur” sorusunun cevâbı ise şudur:

 

“O (Allah), gökleri ve yeri benzersiz yaratandır. O bir şeyi diledi mi ona sâdece; ‘ol’ der, o da hemen oluverir" (En-âm 101).

 

Allah her-şeyi çiftler-eşler hâlinde ‘ol’ demesiyle bir-anda yaratmıştır. “İlk yaratılış” böyle olmuştur. “Sonraki yaratılışlar” ise, zâten gözlemlediğimiz yaratılışlardır:

 

“Allah yaratmayı (ilkin) başlatır, sonra onu iâde eder” (Rûm 11).

 

“Peki, yaratılışı ilk-defâ başlatan (yebdeûl hâlk) ve sonra da onu aralıksız devâm ettirip yenileyen kimdir?” (Neml 64).

 

Demek ki “ilk yaratılış” bir-anda olmuştur ve “oluş süreci” denilen süreç “ilk yaratılış” için geçerli değildir. İlk yaratmadan sonraki yaratmaların ise bir süreç ile olduğu zâten gördüğümüz-bildiğimiz bir şeydir.

 

Temel parçacıklar olan kuarkların eşleri ve çiftleri vardır. Böyle olunca da tüm parçacıkların da çiftleri ve eşleri oluyor. Temel parçacıklar içinde eşi ve çift olmayan parçacık olmayınca, her-şey çiftler ve eşler hâlinde yaratılmış oluyor. Fakat Big-Bang Teorisi, yaratılmanın bir zamânında eşi ve çifti olmayan fazladan parçacıkların açığa çıktığını söyleyerek Allah’ın kâinâta koyduğu yasalar olan sünnetullaha ve Kur’ân’ın apaçık âyetlerine ters düşmüş oluyor. Bu çelişki Allah’sız bilim ve bilim-adamları için sorun olmasa da, Kur’an-merkezli olduğunu söyleyen mü’minler için çok büyük bir sorundur ve hattâ Big-Bang Teorisi’nin iptâlini ve yalanlanmasını gerektirir. Lâkin müslüman olduğunu söylediği ve hattâ Kur’ân-merkezli bilimi savunduğunu söylediği hâlde âyetlere aykırı bu çelişkili Teori’yi savunabilmektedirler. Çünkü aslında bu kişiler “Kur’ân-merkezli bilim”in değil, “modern-bilim merkezli Kur’ân”ın savunucusudurlar. Temele Kur’ân’ı değil, modern-bilimi koyarlar. Kur’ân’ı da bu minvâlde yorumlarlar. Çünkü Kur’ân’a aykırı bir teoriyle karşılaştıklarında teoriyi inkâr edeceklerine, âyetleri aşırı yoruma boğarak ve âyetleri söylediği şeyden bambaşka bir hâle getirerek modern-bilimi haklı çıkarmaya çalışırlar ve bunu yapmak için epey bir çaba göstermektedirler. Çünkü onların bağlılığı Kur’ân’a değil modern-bilimedir ve hattâ modern-bilime ve moderniteye meftûndurlar.

 

Samîmi mü’minler ise, gerçekten de Kur’ân-merkezli olduklarından dolayı modern-bilimin ve modern teorilerin söylediklerini kesin olarak Kur’ân-merkezli değerlendirirler ve bir şüphe ve çelişkiyle karşılaştıklarında bunu araştırırlar. Eğer şüphe ve çelişki kesin ve net ise Kur’ân’daki âyetleri değil, modern-bilimin verilerini ve teorilerini iptâl ve inkâr ederler. Kur’ân’ı merkeze alan mü’minlerle, modern-bilimi merkeze alan -sözde- müslümanlar arasındaki fark işte budur.

 

Big-Bang Teorisi’yle ilgili ileri bir okuma  için:
 
http://777has444.blogspot.com/2015/02/10000-teorisi-ve-big-bangin-cokusu.html
http://777has444.blogspot.com/2015/02/10000-teorisi-ve-big-bangin-cokusu-2.html
 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Kasım 2020

 

 

Devamını Oku »

30 Ocak 2021 Cumartesi

Modern-Bilimin Dayanağı

 

“Size ne oluyor?. Nasıl hüküm veriyorsunuz?. Yoksa (elinizde) ders okumakta olduğunuz bir kitap mı var?. İçinde, neyi seçip-beğenirseniz, mutlakâ sizin olacak diye. Yoksa sizin için üzerimizde kıyâmete kadar sürüp gidecek bir yemin mi var ki “siz ne hüküm verirseniz o, mutlakâ sizin kalacak” diye” (Kalem 36-39).

 

Hemen başta söyleyelim ki “bilim” derken “modern-bilim”den bahsetmekteyiz. Bilim ile modern-bilim aynı şey değildir. Modern-bilimin kökü ve dayanağı aslında “bilim” olmasına rağmen, onu ifsât edip Allah’tan uzaklaştırdığı için birbirlerinden ayrılmışlardır. Modern-bilim demek Dünyâ yada “madde” demektir. Çünkü modern-bilim ancak Dünyâ ile yada madde ile ilgilenir ve ancak bunlar üzerinde çalışabilir. Zâten meta-fiziği ve mânevî olanı yâni deneye vurulamayanı inkâr eder. O hâlde modern-bilime yönelmek Dünyâ’ya-maddeye yönelmek ve bunları dayanak yapmaktır. Ne hazindir ki dayanak yaptıkları şey çok çürük bir dayanaktır. Zîrâ fânî olan bir dayanaktır.

 

Modern-bilimin bâzı yararları vardır ama zararları daha fazladır ve fazla olmaktadır. Zîrâ Allah’tan kopuktur. Modern-bilim, dînin inkâr edilerek görmezden gelinmesi hattâ kötülenmesinin bir sonucudur. Modern-bilimin doğuşu dinsizliğe yada dînin azlığına dayanır.

 

Modern-bilimin dayanağı M.Ö. 600’lerde yaşayan Thales’e kadar götürülür ve oraya dayandırılır. Fakat aslında Pisagor, Platon, Aristo ve bir-çokları, bilgiyi Mısır, Mezopotamya, Îran ve Hint’ten almış, batı’lılar ise (b)ilimi bunları toplayıp düzenleyen müslümanlardan almışlardır. Fakat ne yazık ki bu bilim ve de tekniği, aldıkları gibi doğala, normâle ve fıtrata uygun şekilde sürdürmeyip, onu Allah’tan, merhâmetten, vicdandan, dinden koparıp ifsâd etmişler ve dînin yerine koyup ilahlaştırmışlardır. 

 

Modern-bilim ilk başta astronomi alanındaki çalışmalarla etkili olmaya başlamıştır. Çünkü uzay istismâra çok açık bir alandır ve yeni şeyler söyleyebilmek ve farklı şekilde yorum yapmak çok mümkündür. Hattâ uzay hakkında ne desen gider. Kopernik, Yunan Dönemi’nden bêri yürürlükte bulunan Yer Merkezli Evren Kuramı’nın yerine, Güneş Merkezli Evren Kuramı’nı kurmuş ve Yer’in, Güneş’in çevresinde dâiresel bir yörünge üzerinde dolanan bir gezegen olduğunu savunmuştur. Böylece, Yer’in evrenin merkezinden kaldırılmasına bağlı olarak insanın evrendeki konumu da yeniden sorgulanmaya başlanmıştır. İnsanın konumunu sorgulamak, ardından Allah’ın varlığını sorgulamaya dönmüştür. Böylece insan merkeze alınarak Allah yok sayılmıştır ve inkâr edilmiştir. Bu, Allah’a dayanmaktan vazgeçilerek insana ve akla dayanmaya (ç)evrilmiştir.

 

Bilim; “kontrôllü deney-gözlem ve akıl yürütmeye dayalı bilgi üretimi”dir denir. Fakat hesaplar tutmadığında halı altına süpürdüğü bir-çok şey vardır. O hâlde modern-bilim, işine gelmeyen şeyleri görmezden gelmeye dayanmaktadır. Hiç-bir deney doğal ortamında yapılamaz. O hâlde bilimin deneye dayandığı düşüncesi çok da ciddî değildir. Çünkü deney doğal ortamda başka, laboratuarda başka sonuç verir. Deney yapan bilim-insanı belirli amaçlar için önceden belirlediği olguları laboratuar veyâ doğal olmayan ortamlarda bir-araya getirerek olgularda “gözlemek istediğini” gerçekleştirir. Demek ki modern-bilim, doğaya değil, laboratuara dayanır. 

 

Modern-bilim, bilim-adamlarının âit olduğu paradigmanın genelleştirilmesidir. Bilimsel olsun veyâ olmasın, bilgi için çeşitli yöntemler ve kuramlar kullanılır. Bu kuramlardan birisi zamanla belirgin hâle gelerek değer kazanır. Bu kurama veyâ bakış-açısına Thomas Kuhn, “paradigma” demektedir. Bilim nesnel değil özneldir. Belli bir grubun kendi aralarındaki anlaşmalarının bir sonucudur. Bir paradigmanın etrâfında toplananların herkese dayattığı bir paradigmadır modern-bilim. O hâlde modern-bilim modern seküler paradigmaya dayanır.

 

Bilim topluluğu, kabûl ettikleri paradigma ile ilk olguları açıklamaya çalışan ve araştırmalarında bu paradigmayı kullanan bilim-insanlarından oluşur. Tek bir paradigma etrâfında toplanılarak düzenli araştırmalar yapılan dönem olağan bilim dönemini başlatır. Bilimi bir etkinlik süreci olarak tanımlayanlardan Thomas Kuhn’a göre, bilim olguları tanımlayan rasyonel bir etkinlik değildir, bir etkinlik sürecidir. Bu süreci yönlendiren olgular ve mantık değil, bilim-insanlarının oluşturduğu topluluk ve onların çalışmalarıdır. Bilim ancak bu süreci incelemekle anlaşılabilir. Filozoflara göre modern-bilim; dönemin değerlerinden, inançlarından bağımsız bir şey değildir. Bilim-adamları topluluğu da o toplum içinde yaşamaktadır ve toplumdaki inanç, değer ve kültürel değişimler onları da etkilemektedir. O hâlde modern-bilim, bilim-adamlarına ve onları fonlayanlara dayanır.

 

Bilim, yanında sürekli olarak çoğalan ve belli bir süre sonra dağ gibi olan çözülemeyen soru(n)lar ve yanlışları içinde taşır. Bu yanlışlar çoğalınca eski teoriyi iptâl edip yeni bir teori ortaya koymak zorunda kalırlar. Bu süreç böylece sürer gider. O hâlde modern-bilim kesinsizliğe ve zanna dayanır.

 

Modern-bilimin kurucuları 1.000 yıl önce yaşamış olsalardı modern-bilimden yâni “dinsiz bilim”den değil, Allah-merkezli bilimden bahsedeceklerdi. Onların dinsiz-bilimden bahsetmeleri, dinden şüphe edilen ve dinden uzak kalınan modern zamanlarda ve mekânlarda yaşıyor olmalarıdır. O hâlde modern-bilim Allahsızlığa dayanır.

 

İnsanlar yaşama biçimlerine göre düşünürler ve ona göre davranırlar. Stephan Toulmin; “doğayı irdelemek için sorduğumuz soruları biz oluşturduğumuza göre, daha araştırmaya başlamadan önce bâzı ön kavram ve yargılarımızın olması doğaldır” der. Thomas Kuhn da; “bilimsel bilgi, onu üreten kişilerin inanç ve tercihlerinden soyutlanamaz” der. O hâlde bilim, mevcut zamana dayanır.

 

Louis Althusser, bilimsel bilginin yenilenmesini toplumsal üretime benzetir. O da Kuhn’un paradigmaları gibi, modern-bilimin problematiğinin araç ve metodlarının farklı ortamlarda farklı anlamlar kazandığını savunmuştur. Demek ki modern-bilim mevcut zamana ve mekâna dayanır.

 

Modern-bilim ve de teknoloji aslında Mısır, Mezopotamya, Îran ve Hint bilim ve tekniğine, sonra da tüm bunları bir düzene sokan İslâm’a dayanır. Fakat modernite bunu Allahsızlaştırarak “bilim ve tekniği”, “modern-bilim ve teknolojiye” dönüştürmüştür.

 

Bilim ve teknik tüm insanlığın ortak malıdır ve insanların doğa ve madde üzerinde Allahsızca ve dinsizce olmayan çalışmalarına dayanır. Modern-bilim ise onu batı’ya yâni AB-D’ye dayandırmaktadır.

 

Batı kültürünü oluşturan ilmî ve felsefî bilgiler, batı’lıların yapmış oldukları araştırmaların bir sonucu değil, Arapça’dan yapılan çevirilerin bir sonucudur. Fakat batı bu çevirileri metin olarak çevirdikten sonra mânâdan da çevirmiştir ve mânâsız ve anlamsızlaştırmıştır. O hâlde modern-bilim, anlamsızlığa ve mânasızlığa dayanır. Anlamsızlığa ve mânâsızlığa dayanan modern-bilim, ortaya çıktığı günden bêri işte bu nedenle “yapmak”tan çok “yıkma”yı hedeflemiştir. Zîrâ modern-bilim, Allah’a, vahye, dîne, merhâmete, vicdâna, adâlete, paylaşıma, değere ve anlama değil; inkâra, küfre, şirke, vicdansızlığa, acımasızlığa, adâletsizliğe, çıkara, yıkıma, parçalamaya, onursuzluğa, haysiyetsizliğe ve şerefsizliğe dayanır. 

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Temmuz 2020

 

 

Devamını Oku »

28 Ocak 2021 Perşembe

Hırs ve Takvâ

 


“Şüphesiz insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır” (Meâric 19).

 

“…Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerîm) olanınız, (ırk, renk, soy ve servetçe değil) takvâca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haber alandır” (Hucurât 13).

 

Hırs, maddeyle yâni dünyevî-beşerî şeylerle alâkalıdır ve sınırsızlığı ifâde eder. Eğer hırstan söz ediliyorsa onun bir sınırı olmaz. Zâten sınırı olmadığı için ona hırs denir. İslâm ise, hırsı sınırlar yada yok edip, îmânı ve takvâyı yanî sorumluluk bilincini ve Allah korkusunu öne çıkarır. Mü’minler, din ve Dünyâ konusunda hırsla değil, îman ve takvâ ile hareket eder. 

 

Mal-makâm ve şöhret-şehvet, insanı mutlakâ hırslı yapar. 2S ve 2Ş diye formüle edilen servet-siyâset ve şöhret-şehvet, hırsın tavan yaptığı alanlardır ve bu bağlamda hırsı tavan yapan kişi hırs-merkezli olur. Hırs-merkezli olunca dünyevî-beşerî olmuş olur. Dünyevî-beşerî olunca da her-şeyi madde-merkezli düşünmeye ve yapmaya başlar. Zâten seküler ve gayr-i İslâmî sistemlerde en ünlü, en şehvetli, en zengin ve makâmı en yüksek kişiler, paraya ve îtibâra doymayan hırslı kişilerdir. Çünkü hırslı olmak zorundadırlar. Bulundukları konuma onları hırsları getirmiştir ve hırsları sâyesinde orada durmaktadırlar. Bu şeylere ulaşmak ve hırslı kişilerin ulaştığı şeylere ulaşmak isteyenler onlar gibi hırslı olmak zorundadırlar. Çünkü bunun başka bir yolu yoktur. Tabi bu tür insanlar hırslı oldukları yâni hırs-merkezli oldukları için, takvâdan, dinden-İslâm’dan kopuk yada Dünyâ’yı âhirete tercih eden insanlar olurlar. Hiç kıvırmaya ve aşırı yoruma gerek yok; bu böyledir. Takvâ ile hırs aynı şey değildir ve aynı yerde bulunamaz.

 

Allah rızâsı için, âhiret korkusu için, îman nedeniyle, takvâ bilinciyle hareketli ve üstün bir çaba içinde olanlar ise hırs sâhibi değildirler. Onlar îmandan kaynaklanan takvâ ve sorumluluk bilincine sâhiptirler ki bu îman ve takvâ çok kesin ve yoğun olduğu için onları yerlerinde oturtmaz ve onları tam da Allah’ın râzı olacağı bir kulluk ve hedef için tüm gayretlerini göstermeye ve varlarını-yoklarını ortaya koymaya yâni onları adanmaya iter ve yönlendirir. Bu nedenle hırs ile takvâyı birbirine karıştırmamak gerekir.

 

Dünyâ şu-anda, “hırs”ın kuşatması altındadır. Modernite bir “hırs uygarlığı”dır. İnsanları hırslı olmaya yönlendirir. Aslında Dünyâ’nın formatı gereğince, tüm insanlar en yoğun şekilde hırslı olsalar da herkes hırsının karşılığını göremeyecektir. Fakat sistem yine de insanları hırslı olmaya yönlendirir. Çünkü hırslı olmak, şeytanın, nefsin ve tâğutların kontrôlünde olmak demektir. Bu durum nefislere bir haz verir ve bu nedenle de bir karşılık bulunamasa da hırs sürdürülür. Modernite hırslı olmayanlara çok fazla bir alan bırakmaz ve hırslı olmayanlara imkân tanımaz. Hırslı olmanın bir rajonu vardır ve o rajona uymayanlar hırslı değil demektir ve onlar sistem içinde bir şekilde elenerek hayâtın kıyısında-kenarında yaşamak zorunda kalırlar yada bırakılırlar. Hırslı olmayanlar silik, ezik, ilkel, yobaz vs. olarak görülürler ve kabûl edilirler.

 

Dünyâ’yı dibine kadar yaşama hırsı, âhiret şüphesinden kaynaklanır. Hırslı olmak için âhiret ya ikinci plâna atılmalıdır yada tümden hesap-dışı bırakılmalıdır. Zîrâ insan Dünyâ’ya hırsla asılırken âhiret düşünemez.

 

İktidâra, paraya, şöhrete ve şehvete yaklaştıkça “iştah” ve hırs artar. Hırs, bu dört şeyin içinde mündemiçtir ve şeytan bu dört şey üzerinden insana saldırır ve onları ayartmak için bu dört şeyi fısıldar durur. İştah arttıkça “hırs” artar, hırs arttıkça “din” azalır. “Hırs” ile din birlikte olamazlar. Bu nedenle Allah: “Bu, kendisinde şüphe olmayan, muttakîler (takvâlılar) için yol gösterici bir kitaptır” (Bakara 2) der. Allah “takvâda yarışın” derken, birileri, Allah’tan başkalarına “tapma”da yarışıyorlar. Hırsta yarışıyorlar. Mal-mülk-makâm ve şöhret-şehvet toplamak için yarışıyorlar. Tâ kabirlere kadar sürecek bir yarıştır bu.

 

Maddî hırslar mânevi değerleri blôke etmişse, “insanlar insanlığından çıkmış ve nefsinin güdümüne girmiş” demektir. En büyük sefillik, takvâdan uzaklaşmak ve nefsin peşinden hırsla koşmaktır.

 

İnsan târih boyunca, hırslarını gerçekleştirmek ve amacına ulaşmak için başka insanlara zarar vermekten kaçınmamıştır. Yumurtasını pişirmek için Dünyâ’yı yakabilecek insanlar vardır. Çünkü hırs merhâmetsizdir ve ezip geçer; takvâ ise “sorumluluk” demek olduğundan dolayı, takvâ sâhipleri karıncayı bile incitemezler.

 

Hırslı olmanın bedeli, hırslı kişinin hedefine ulaşamadığında ve bir umut kalmadığında kısa sürede tükenip bitmesidir. Hırslı insanlar bir umut kalmadığında çabucak soluverirler. Hırsın panzehiri, ölüm korkusudur. Hırs zâten işte o ölümü ötelemek ve o korkudan uzaklaşmak içindir. Çünkü “yok olmayacak bir mülk” olursa, güyâ ölüm uzaklaşmış olacaktır. Şeytan Hz. Âdem ve Havvâ’yı yok olmayacak bir mülk ile kandırmıştı:

 

“Derken şeytan, Âdem’in kafasını karıştırıp Âdem’e dedi ki; Ey Âdem, sana ebedîlik ağacını, yâni yok olmasından endişelenmeyeceğin bir mülkü göstereyim mi? (mülkü la yebla) (Tâhâ 120).

 

Bu âyet insan ile şeytan arasında hâlen devâm ede-gelen bir konuşmadır. Şeytan’ın bu vaâdine kapılan-kapılana. Çok olunca “yok olmayacağını” zanneden insanlar, hırsla çoğaltmanın peşine düşüyorlar.

 

Ölüm korkusu aslında âhiret ve Allah korkusudur. Sorgulanma korkusu. Bu da takvâlı olanlarda yâni haşyet nedeniyle sorumluluk bilinciyle hareket edenlerde vardır. Hırs-merkezli olanlarsa, Dünyâ’nın geçici bir imtihan alanı ve bir gün ölümle son bulacak bir hayatlarının olduğunu unutmak için hırsla Dünyâ’ya sarılmaktadırlar. Tabi bu kaçış ancak ölüme kadar sürebilir.  

 

Üzerlerine azap gelen kavimlerin işledikleri günahların tümü ve daha fazlası, şu-an modern dünyâda modern insan tarafından hırsla işlenen benzer günahlar nedeniyle olmuştu. Hırs mutlakâ günaha dâvetiye çıkarır ve dâveti alan nefisler de mutlakâ dâvete icâbet eder. Hırs, insanı bencil yapar, en önde olma düşüncesi oluşturur ve hırslı olanlar bu uğurda diğerlerini ezmeyi bile göze alabilir. Bir yazıda hırs hakkında şunlar söylenir:

 

“Her hırslı insan kıskançtır. Hırslı olup da kıskanç olmayan insan yoktur, olamaz da. Eğer hırslı olup da kıskanç olmadığını düşünen varsa hırsı ‘azim’le karıştırıyor demektir. Çünkü hırs, ‘bir şeyi tutkulu olarak isteme güdüsü’dür. Azim ise ‘zorluklara karşı dayanıklı, sağlam, sabırlı ve kararlı olma durumu’dur. Eğer bir şeyi tutkulu olarak isterseniz önünüzdeki her engeli yıkmak istersiniz. Dikkat edin, her engeli diyorum?. Yâni istediğin şeyde senden daha iyi olanı da. O insan seni rahatsız eder. Ya onu yenmek için türlü entrikalar yaparsın yada kendini paralarsın. Ama ne yaparsan-yap her zaman senden daha iyisi vardır. Eğer bunu bilir de herkesi yenmek gibi bir budalalığa kapılmazsan ve istediğin şeyde elinden geleni yapıp dimdik durursan; o şey için gerekli kararlılığa sâhipsen o şeye ulaşırsın. Hem de kimseyi yenmeden. Kimseyi incitmeden. Başkasını yenmek isteyenler, başkasının kendisinden daha iyi olduğunu düşünenlerdir. Hırslılar kendisinden daha iyi olanı çekemez. Ve tüm bunlar sebebiyle hırslı olanlar kıskançtır.

 

Bir anlam için, doğrusunu ve iyi olanı yapmak için azimle hareket eden amacına ulaşır. Hırs için hareket eden hiç-bir yere ulaşamaz. Zâten hırsın içinde doğru olan, iyi olan ve anlamlı olandan ziyâde aşırı tutkulu bir ‘kazanma’ isteği vardır. İstediği şeyin doğru, iyi yada güzel olması veyâ bunu hak edip hak etmemiş olmak hırslı insan için önemli değildir. Hırslı insan için önemli tek bir şey vardır: Kazanmak. Yanlış olanı yapsa da, kötü olanı yapsa da, hak etmediği bir şeyi istese de”.

 

Peygamberlerin içinde zengin olanı yoktur. Kişisel bir servete sâhip olanı yoktur. Çünkü İslâmî mücâdelede böyle bir şey olmaz. Peygamberlerin nübüvvetten önce bir zenginlikleri olsa bile zenginliklerini İslâmî mücâdele ile birlikte paylaşmış, harcamış ve tüketmişlerdir. Peygamberimiz’in ve sahabenin örnekliğinde bu çok bâriz bir şekilde görülür.

 

Hz. Süleyman’ın serveti kişisel bir servet değil, devletin zenginliği idi. Devletin zenginliği hükümdara isnât edilir. Hz. Süleyman’da “mal yada at sevgisi” değil, “hayır sevgisi” vardır. “Hayr sevgisi”nden dolayı zenginlik istiyordu. “Zenginliği tüm insanlara paylaştırmak sevgisi” yer etmişti onda. O, bunu, Allah’ı zikretmenin bir şekli olarak görüyordu:

 

“Fe kâle innî ahbebtu hubbel hayri an zikri rabbî, hattâ tevârat bil hıcâb”. “Gerçekten ben, ‘hayır sevgisi’ni (hubbel hayr) Rabbimi zikretmekten dolayı tercih ettim” (Sâd 32).

 

Hz. Süleyman’ın hâkimiyetini, kendisine gösterişli malın sevdirildiğini ve sarayının gösterişli olduğunu söyleyip duranlara şunu söylüyoruz; Hz. Süleyman’a sevdirilen şey, lüks ve gösterişli mal değildi. Ona sevdirilen şey, “mal sevgisi” değil, “hayır sevgisi”dir: “Ahbebtu hubbel hayr”=“Hayrı, hayra ulaşmayı sevdim” diyor Hz. Süleyman. Hayrın herkese eşit bir şekilde ulaşmasını sevmiş. Bunu zikredip durmuş.

 

Saraya ve gösterişe takılmaya gerek yok. Zâten Hz. Süleyman’ın sarayı, kendisinin de çok iyi bildiği gibi, kısa bir zaman sonra, tüm sarayların âkıbetine uğruyor ve yıkılıp gidiyor. Geriye ise “Allah için yapılan hayr” kalıyor. Gösteriş ebedî olamaz çünkü. Ebedî olan, gösteriş diyârı “cennet”tir. O ebedî gösterişli ve ihtişâmlı yaşam, muvahhid müslümanların hak ettiği ebedî cennette olacaktır Allah’ın izni ile. O hâlde Dünyâ’daki gösteriş, “cennete şirk koşmak” anlamına gelir.

 

“Malı ‘bir yığma tutkusu ve hırsıyla’ seviyorsunuz” (Fecr 20).

 

Sonra da o hırsla daha da arttırmamı umar” (Müddesir 15).

 

Hırsın olduğu yerde hırsızlık da vardır. Zîrâ hırs, hırsızlığa kapı açar. Hırsızlık profesyonelce yapılan bir hırsızlığa döner ve insanlar onu hırsızlık olarak görmezler. Fakat profesyonel hırsızlık da bir hırsızlıktır hattâ cezâsı daha ağırdır.

 

Demokrasi yâni gayr-i İslâmî siyâset bir “hırs kavgası”dır. “Devletin mülkünü kim idâre edecek hırsı ve kavgası”dır demokrasi. İslâm’da ise, sorumluluk bilincinden dolayı görev için hırs gösterilmez. Liyâkatli olanlar elbette “bu işi ben yaparım” diye öne çıkmalıdır fakat takvâ onları biraz çekingen kılar. Zîrâ siyâset lüks içinde yaşama ve yan gelip yatma işi değil, üstün çaba ve gayretle takvâya uygun işler yapmak demektir. İslâm’da siyâsete züğürt girilip de zengin olarak çıkılamaz ve hattâ belki de varlıklı olarak girilip yoksullaşmış olarak bile çıkılabilir. Zîrâ takvâ bâzılarında aşırı titiz davranmayı gerektirebilir.     

 

Spor da hırsın tavan yaptığı bir etkinliktir. Öyle ki, sporcular “birinci” olmak için doping kullanmak da dâhil her-şeyi yapabiliyorlar. Zîrâ sporun doğasında çok yoğun bir hırs vardır. Bu hırs sporcuların kendilerini fiziksel olarak paralamalarına neden olur. Öyle ki bu nedenle sporcular çok da uzun yaşamazlar. Zîrâ spor zararlıdır ve vücûdu aşırı yıprattığından dolayı insanı kısa zamanda tüketip bitirir. 

 

İslâm’a göre “üstünlük” takvâda iken; lâik-seküler-kapitâlist-liberâl-bireyci-demokratik-emperyâlist sistemde üstünlük hırsta ve “tüketim”dedir. “Hırsla tüketmek”tedir. Müslümanlar, takvâdan vazgeçip hırsa ve hazza kapıldılar. Bu durum “târihin sonu” anlamına gelir. Müslümanların “mânevî bağışıklık sistemleri (takvâları)” zayıfladı ve çökmeye yüz tuttu. Zîrâ nefisleri çok fazla kışkırtıldı, hırsları ve hazları tatmin edilemez hâle geldi-geliyor.

 

En takvâlı kişi, hayâta en çok müdâhale eden kişidir. Takvâda bu müdâhale, “Allah rızâsı ve âhiret endişesi için” olan müdâhaledir. Çünkü kendisinde zuhûr etmiş olan îman ve sorumluluk bilinci yâni takvâ, onu yerinde tutmaz ve hayâtın tam da merkezine atar ve kişi bu uğurda kendisini Allah yoluna adar. Hırslı kişi de hayâta atılır fakat bunu nefsinin tatmini için yapar.

 

Gayr-i İslâmî sistemlerde hırsla, fazla yiyip-içenler, daha az yiyip-içenlere üstün tutulurlar. Gayr-i İslâmî sistemlerde ne kadar çok tüketiyorsanız o kadar üstün görülürsünüz ki bu, “ne kadar hırslı iseniz o kadar üstünsünüz” demektir. İslâm’da ise üstünlük takvâdadır. Takvâlı kişide hırs olmaz, Allah rızâsı için azim ve gayret olur. Çünkü Allah rızâsını kazanmak hırsla değil, îman ve takvâ ile olur. Cennete de hırslı olanlar değil, îman ve takvâlı olanlar girer. 

 

Takvâda yarışmayınca “nefste yarış” başlar. Nefs yarışını ise en hırslı olanlar kazanır. Lâkin bir de âhiret ve cennet için yarışmak vardır ki bu yarışı istisnâsız olarak ancak îman ve takvâlılar kazanır:

 

“Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakîler için hazırlanmıştır” (Âl-i İmran 133).

 

“O cennet; biz, kullarımızdan takvâ sâhibi olanları (ona) vârisçi kılacağız” (Meryem 63).

 

Allah, takvâ yerine hırsı kuşananlar için de şöyle der:

 

“Bırak onları; yesinler, yararlansınlar, boş ümit oyalasın onları; yakında bilecekler” (Hicr 3).

 

“Demiri pas, insanı hırs bitirir” derler. Hırsın panzehiri ise takvâdır. Takvânın olduğu yerde hırs, hırsın olduğu yerde ise takvâ olmaz. Hırs-merkezli olanlar Dünyâ’da haz içinde yaşayabilirler, fakat onların âhirette nasibi yoktur yada nasipleri ateştir. Takvâ-merkezli olanlar ise Dünyâ’da “iyi” bir yaşama ulaşacakları gibi, âhirette ise sonsuz nîmet diyârı olan cennete kavuşacaklardır. En büyük mutluluk işte budur.  

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ekim 2020

 

 

 

Devamını Oku »

19 Ocak 2021 Salı

Modern-Bilime Uydurulan Âyetler Yada Modern Tahrif

 

“Size ne oluyor?. Nasıl hüküm veriyorsunuz?. Yoksa (elinizde) ders okumakta olduğunuz bir kitap mı var?. İçinde, neyi seçip-beğenirseniz, mutlakâ sizin olacak diye. Yoksa sizin için üzerimizde kıyâmete kadar sürüp gidecek bir yemin mi var ki ‘siz ne hüküm verirseniz o, mutlakâ sizin kalacak’ diye” (Kalem 36-39).

 

Müslümanlar modern paradigmanın kulvarına yerleşince ve artık bu kulvarı iyice benimseyince, genelde Tazminat Fermânı’ndan, ama özellikle 2. Dünyâ Savaşı’ndan sonra, modern-bilime aykırı düşmemek endişesi ile, Kur’ân’a söylemediği şeyleri söyletmeye ve bahsetmediği konuları gündem etmeye başladılar. Üstelik bunu zorlayarak ve hattâ Kur’ân’a işkence ederek yapıyorlar.

 

Kur’ân’ın asıl amacı, ilk önce kâlpleri sonra da insanların yaşadığı düzlemi vahiy-merkezli olarak inşâ etmek ve düzenlemektir. Böylece Dünyâ’da da aynen göklerdeki gibi bir düzen ve nizam kurmayı hedeflemektedir. Böyle bir düzeni kurmak, -Dünyâ da evrenin bir parçası olduğu için- elbette mümkündür, Dünyâ, göklerdeki bir düzene göre düzenlenmeye uygundur. Buna îtirâz eden ve böyle bir düzen istemeyenler, nefsini ilah edinmiş olanlardır. Zîrâ böyle bir düzeni kurmak, imtihanın bir gereği olarak nefsin dizginlenmesini gerektirir ki, bu, nefsini ilah edinmiş olanlara çok ağır gelir.

 

Kur’ân, yeryüzünü ve gökyüzünü araştırma emrini ve ilhâmını da verir elbette. Lâkin bunun İslâm-merkezli olması şartı vardır. Oysa modern-bilim, Allah’ı ve İslâm’ı hiç hesâba katmaz ve âlemlerin Rabbi olan Allah, “sanki yokmuş gibi” davranır.

 

Kur’ân, modern-bilimi baş-tâcı yapmış ve modern-bilimi merkeze almış olanlar tarafından, sanki indiği dönem için değil de, “1.300-1.400 yıl sonra okunup anlaşılması için gönderilmiş bir Kitap” gibi muâmele görüyor. Kur’ân’ı sâdece modern zamanlar için gönderilmiş gibi okumak ve özellikle de modern-bilimin nesnesi yaparak okuyup anlamaya çalışmak doğru değildir. Çünkü modern-bilimin sürekli değişen ve dönüşen bir doğası vardır. Bu nedenle modern-bilime dayanarak bir gün önce savunduğunuz ve Kur’ân’a uydurduğunuz bir teoriyi, bir gün sonra inkâr etmek zorunda kalır ve bu yüzden rezil olabilirsiniz. Newton’un ve Einstien’in yerçekimi kuramlarında olduğu gibi. Kur’ân’ın tahrifi modern zamanlarda böyle yapılıyor.

 

Modern-bilim ile bir âyetin daha detaylı açıklaması yapılabilir, fakat “daha önceden bilinmiyordu, modern-bilimin ışığında anlaşıldı” gibi cümleler kurmak, Allah’a, Kur’ân’a, Peygamber’e ve sahabeye yapılmış bir hakâret olacağı gibi, “biz her-şeyi açıkladık” sözüne de, “size dîninizi tamamladım” sözüne de aykırı olur.

 

Âyetlerin, müslümanlar tarafından modern-bilime uygun olarak yorumlanması son 150 yıllık bir olaydır fakat daha çok 2. Dünyâ Savaşı’ndan sonra fazlalaşmıştır. Modern-bilime uydurulmaya çalışılan âyetler, moderniteyle birlikte çoğalan Ateizme ve Deizme bir karşılık vermek için kullanılıyor. Daha önce buna gerek yoktu. Çünkü moderniteden önce insanlar kutsal kitaplarda yazılan şeylere zâten sorgusuz-suâlsiz îman ediyorlardı. Allah “yıldızlar sönecek” dediyse sönecektir diye inanıyorlardı. Modern-bilim bunun nasıl olduğunu kendince açıklamakta ve detaylandırmaktadır.

 

Modern müslümanlar âyetlere modern-bilim bağlamında yorumlar yapmakta ve âyetleri zorla modern-bilime uyarlamaya çalışmaktadırlar. Bu gayret, özellikle ateistlerin, deistlerin ve şüphecilerin ortaya çıkması ve çoğalmasından sonra artmıştır. Bu dinsiz kişiler, dîni inkâr ettikleri ama modern-bilimi din yaptıkları için, modern müslümanlar da bunlara karşı modern-bilimi kullanarak cevaplar vermek istiyorlar. Yapılan şey, modernite ile birlikte artan şüphelere yine modern cevaplar vermekten başka bir şey değildir. Yâni aslında modern soru(n)lara üretilmiş modern cevaplardır. Îman etmiş bir mü’min için bu cevaplar olmasa da olur cinsindendir. Çünkü modern-bilim kendince, bir şeyin nasıl olduğunu anlatıyor sâdece, yoksa nasıl olacağını göstermiyor ki!. Nasıl olduğunu sâdece Allah bilir.

 

Yâni “olacak olan” şeye îman etmek yerine, o şeyin “nasıl olacağının anlatımına” îman ediliyor. Çünkü modern-bilim “ne” ve “neden”i bırakıp, “nasıl”la uğraşır. Dünyâ’mızın ve evrenin sonunun nasıl olacağı tartışmalıdır ama, sonun kaçınılmaz olduğu tartışma dışıdır. “Kur’ân’ın kozmolojiyle ilgili iddiâları bugün üzerinde tartışma olmayan bir husustur” diyorlar. Fakat îman edenler için bunun “nasıl olacağı” çok da önemli değildir. Çünkü îman edenler için bu zâten kesin bir şeydir.

 

Teleskop ile birlikte evren materyâllerine yakından bakınca onların ne-nasıl olduğu daha iyi görüldü ve onlara tapanların ne kadar boş bir şeye inandıkları ortaya çıktı. Fakat Allah’a îman eden, şirkin ve tevhidin ne olduğunu idrâk edenler için, Allah’tan başkasına tapmanın, bir delile gerek bırakmadan çok yanlış ve şirk olduğu apaçıktır. Modern-bilim ile birlikte, evren materyâllerine tapınma bırakılmış olsa da, bu sefer de o materyâllerin neliğine ve nasıllığına tapılmaya başlanmıştır. O materyâllerin neliği ve nasıllığı o kadar çok araştırıldı ki, artık bir-çok insan, onları Allah’ın yarattığına bile inanmıyor yada Deizmde olduğu gibi Allah’ın onlarla ilgilenmediklerini söylüyorlar. Demek ki belli bir sınırdan fazla olarak, Kur’ân’ı modern-bilime uydurmak, onun rûhunu olumsuz etkiliyor ve insanları ondan uzaklaştırıyorlar. Modern müslümanlar ateistlere ve deistlere modern-bilim ile cevap veriyorlar ama, onların zâten modern-bilim yüzünden ateist ve deist olduklarını unutuyorlar. Çünkü modern-bilim, îmânı zedeleyen bir şeydir. Zîrâ modern-bilimin temelinde Allah yoktur ve Allah hiç hesâba katılmaz, hattâ Allah ve din inkâr edilir.    

 

Modern-bilime zorla uydurulmaya çalışılan âyetlere bir-kaç örnek verelim...

 

1- “O inkâr edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer bir-biriyle bitişik iken biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı?” (Enbiyâ 30).

 

Batı’lı teorilerin büyüsüne kapılarak Kur’ân âyetlerini zorla modern-bilime uydurmaya çalışanlar, Enbiyâ 30. âyette “bitişik iken ayırdık-ayırıyoruz” diye çevrilerek anlatılan olayı, belli bir zamâna (modern zamâna) hasretmekle “farklı bir târihselcilik” yapıyorlar. Kur’ân’ın lafzı târihsel olsa da, mesajları evrenseldir ve her âyeti bize tüm zamanlarda ve mekânlarda modern-bilime gerek duymadan hitâp eder. Şöyle ki; her gözlem, yerlerle gökleri ayırmak demektir. Bu, çıplak gözle de yapılsa, dev teleskoplarla da yapılsa fark etmez. Zâten Kur’ân bunu “görmüyorlar mı” yâni “görüyorsunuz”, “gözlemliyorsunuz ya”, böylece “ayırıyorsunuz” diyerek söylüyor. Ayırma devâm ediyor yâni.

 

Enbiyâ 30. âyetin Big-Bang Teorisi ve “ilk-yaratılış” ile, atom-altı parçacık kadar bile bir ilgisi yoktur. Çünkü âyet, -sözde- o leblebi büyüklüğündeki sonsuz yoğun(!) noktanın patlamasıyla ve her-şeyin ayrılmasıyla değil, herkesin görüp bildiği “yağmur”la ilgilidir. Âyete parantez içinde bir “ilk başta” kelimesi takdir edilerek, güyâ bilimsel bir tefsir-meâl şekline sokuluyor ve âyet zorla “bilimsel bir âyet” yapılmaya çalışılıyor.

 

“Görmüyorlar mı” denilen sözde; yılın büyük bir bölümünde, her kesimden her insanın kolaylıkla gözlemleyebileceği ve gözlemlediği olay şudur: Orta Anadolu’da “kırk ikindi yağmurları” denilen süreçte de hârika bir şekilde izlendiği gibi; ilk-başta her yer günlük-güneşliktir. Genelde öğleden sonra başlayan olayda, ilk önce bulutlar toplanıp gelir ve yoğunlaşır; sonra her taraf kapkara bulutlarla dolar ve daha bir saat önce masmâvi olan gökyüzü ve dağlar-bayırlar-tarlalar net bir şekilde görülebilirken, bulutlanmadan sonra ve yağmur ile birlikte gökler-dağlar ve tarlalar arasında ayrım kalmaz, her yer “tek bir yer” gibi görülmeye başlar. Göklerle yer bitişik hâle gelir. Yâni “gökler ile yer bir olur”. Sonra şimşek çakar, yağmur hızlanır ve sağanak hâline gelerek her yer ıslanır, sulanır. Kısa bir süre sonra yağmur diner, bulutlar dağılır ve gökler, dağlar, ovalar, bayırlar, tarlalar netleşir ve aralarındaki sis kalkınca da her yer yine net olarak görülmeye başlar. Yâni gökler ile yer ayrılmış olur. Hemen akşamında ve ertesi gün tâze otlar ve çiçekler çıkmış, çaylar-dereler suyla dolmuş, insanlar ve hayvanlar rahatlamıştır. Her yere bir canlılık gelmiştir. Yâni her-şey sudan yaratılmıştır. Her-şey yeniden “su”dan yaratılmıştır.  

 

İşte olay bu kadar basittir. Hem âyetin indiği zamanda yaşayan hem de bugün yaşayan tüm insanlar bunu gözlemiştir ve gözlemleyebilir. Gerçi şehirlerde yüksek binâların aralarında oturanlar, binâlar yüzünden ne yağmuru, ne de yeşillikleri görebiliyorlar ve bu nedenle de bu âyete başlıyorlar bilimsel, teknik, uzmanlık isteyen okumalar ve yorumlar yapmaya. Hâlbuki bir tepe-dağ başından bu âyeti seyredebilirlerdi. Evet; bu âyet, “seyredilebilen bir âyet”tir. O yüzden “görmezler mi” diyor.  

 

2- “Biz göğü kudretimizle binâ ettik. Hiç şüphesiz biz, çok genişlik ve kudret sâhibiyiz” (Zâriyat 47).

 

Bu âyet de zorla modern-bilime uydurulmak istenmektedir.

 

Big-Bang Teorisi’ne delil olarak sunulan “kâinâtın genişleme teorisi” aslında bir yanılsamadır. “Bu âyete ‘genişleme teorisi’nden önce de kâinâtın genişlemesi anlamı verenler olmuştur” deniyor. Meselâ Kadı Beyzâvi’nin böyle söylediğini anlatıyorlar. Fakat Beyzâvi Zâriyât 47. âyeti aynen şöyle çeviriyor: “Semâyı kudretimizle biz binâ ettik ve şüphesiz biz genişleteniz”. Yâni “kâinâtı sürekli olarak genişletiyoruz” demiyor ki. Âyetin tefsirini şöyle yapıyor:

 

“Ayetteki ‘mûsî’, ‘infâk etmeye gücü yeten’ demektir. Cenâb-ı Hakkın ‘Mûsi’ olması; ‘dilediğini yapmaya gücünün yetmesi’, veyâ ‘semayı genişletmesi’, veyâ ‘semâ ile arz arasına genişlik vererek yaratması’, veyâ ‘bolca rızık vermesi’ni ifâde eder. ‘Göğü kendi ellerimizle biz kurduk ve biz (onu) elbette genişleticiyiz’ (ez-Zâriyât 51/47) âyeti, ‘göğün genişletilmesi gerçek yada mecâzi anlamda anlaşılabilir. Zîrâ Allah ‘Mûsi’dir. ‘Mûsi’ olan bir Yaratıcı dilediğini yapmaya güç yetirendir ve bu anlamda O, göğü de genişletebilir yada gök ile yer arasına genişlik vererek yaratmış da olabilir. Mecâzi anlamda ise ‘Mûsi’, ‘kullarına Allah’ın bolca rızık vermesini’ ifâde etmektedir” (Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, 5: 150).

 

Büyük müfessirlerin diğerleri de benzer şeyler söylemişlerdir. Meselâ Fahruddin Er- Râzi “mûsiun” kelimesini şöyle tefsir etmiştir:

 

“Mûsiun kelimesinin âyet-i kerîmedeki ifâdesi hakkında şu îzahlar yapılabilir:

 

a) Bu ifâde, ‘genişlik’ maddesindendir. Yâni, ‘biz o semâyı, yer ve yeri kuşatan su ve havayı, semâya ve onun genişliğine nispetle, tıpkı çöldeki bir halka misâli olacak bir biçimde genişlettik’ demektir.

 

b) Bu ifâde, ‘kâdir olucularız..’ anlamındadır ki, Cenâb-ı Hakk’ın, ‘Allah hiç-bir nefse gücünün yettiğinden başkasını yüklemez’ (Bakara, 286) âyetindeki kelimesi de bu mânâda olup, yâni, ‘ancak o nefsin gücünün yetebileceği şeyi...’ demektir. Bu hususta bu iki ifâde arasındaki münâsebet gâyet açıktır. Şöyle de denebilir: Bu durumda bu, şu gâyeye, yâni (son esâsa) bir işâret olup, son îtikâdî esas da, haşirdir. Buna göre Cenâb-ı Hak âdetâ, ‘biz, semâyı yaptık ve bizler, semâ gibilerini yaratmaya da kâdiriz.. (Yâni, insanları öldükten sonra yeniden diriltmeye de kâdiriz..) demiştir ki, bu tıpkı ‘gökleri ve yeri yaratan, onlar gibisini yaratmaya kâdir değil midir?’ (Yâsin, 81) âyeti gibi olmuş olur.

 

c) Bu ifâde, ‘biz, mahlûkatın rızkını genişleticileriz’ mânâsındadır”.

 

 Şekil A

 

Şekil A’da görüldüğü gibi; A galaksisi ile B galaksisi arasında kırmızı eksende 3 ışık-yılı uzaklık var ve galaksiler ok istikâmetinde yol alıyorlar. Aynı galaksiler mâvi eksene yöneldiklerinde (ikisini de aynı hızda yol alan galaksiler olarak düşündüğümüzde) birbirlerinden kademeli olarak 5 ışık-yılı uzaklığa kadar uzaklaşacaklardır. Burada aslında gerçek bir uzaklaşma yok. Döngüden kaynaklanan ve “belli bir süreliğine olan geçici bir uzaklaşma” var. Döngü tekrar ilk başa yöneldiğinde yine uzaklık kademeli olarak 3 ışık-yılına inecektir, yâni “belli bir süreliğine olan geçici bir yakınlaşma” başlayacaktır. Bu durum bâzı yıldızlarda da gözlenebilir. Meselâ bizden 4.2 ışık-yılı uzaklıkta bulunan Proxima Centauri yıldızı bize 21.7 km/s hızla yaklaşmaktadır, fakat 3.11 ışık-yılı yaklaştıktan sonra tekrar uzaklaşmaya başlayacaktır.

 

Zâriyat 47. âyetteki, “mûsiûn=genişlik vermek” kelimesi, modern zamanlarda ve özellikle de “Genişleme Teorisi” ve “Big-Bang Teorisi”den sonra “kâinâtın balon gibi şişirilerek genişlemesi” şeklinde modern-bilime uydurularak zorla değiştirilmek istenmektedir. Peki bu âyet bu şekilde anladığımızda, Peygamber ve sahabe için ne ifâde ettiği hakkında ne diyeceğiz?. Onların bu âyete bir anlam vermediğini söylemek zorunda kalacağız tabî ki. Fakat bu durum hem Kur’’ân’a hem de Peygamber’in misyonuna aykırıdır. 

 

Kur’ân insanlara bilmediği bir şeyi örnek olarak vermez.

 

3- Allah, kimi hidâyete erdirmek isterse, onun göğsünü İslâm’a açar; kimi saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar. Allah, îman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik çökertir” (En-âm 125).

 

Burada Allah ilk muhâtaplara, onların yükseğe çıkıldıkça göğsün daraldığını bilmemelerine rağmen mi bu örneği veriyor?. Tabî ki de hayır. Yüksek rakıma çıkmak sâdece bir araçla yükselerek ve uçarak mı olur?. Yüksek bir dağa çıkınca da bu “darlanma” ve daralma bir nebze hissedilir ve anlaşılır. Meselâ 2.000 râkımda bile tansiyon hastaları daha çok rahatsız oluyorlar. Çok daha yüksek dağlara çıkmış olanların anlattıklarını duyanlar bu bilgiyi biliyorlardı elbette. Âyeti de buna göre anlıyorlardı.

 

Yâni demek istediğim, Kur’ân’ın modern-bilim ve teknoloji ile daha iyi anlaşıldığı bir şehir efsânesidir.

 

Peki Kur’ân modern-bilime uydurulmaya çalışılınca sanki daha iyi mi anlaşıldı?. Böylece müslümanların îmânı mı arttı?. Sonuçta da bu îmâna göre davranarak Kur’ân’a daha mı çok uymaya başladılar?. Ne yâni; modern müslümanlar klâsik müslümanlardan daha mı iyi müslümandır?. Modern müslümanların, modern-bilime uydurdukları âyetler nedeniyle îmanları daha çok artı da, artan bu îmanla her-şeyi göze alarak şirke, küfre, adâletsizliğe, ahlâksızlığa ve zulme karşı çıkıp da İslâm’ı Dünyâ’ya hâkim kılmaya mı çalışmaktadırlar. Yada derin veyâ basit bir yaraya merhem mi oldular?. Hayır, maalesef. Ancak zihnî orgazmlar yaşadılar ve yaşıyorlar. Üstelik aslında îmanlarda tam-tersine azalma olduğu ve takvânın azaldığı çok açıktır. Tüm olumlu şeyler azalırken olumsuzluklar arttı-artıyor. Çünkü “artık öğrendik tamam” düşüncesi açığa çıktı. Bilmek yeterli olarak görülüyor ve bilmek inanmanın önüne geçti. Bilenler inananlardan üstün görülmeye başlandı. Üstelik daha iyi ve başarılı insanlar olarak görülüyorlar. İyi de, bunun olumlu bir karşılığı dışarı yansımıyor ki. Çünkü olumlu anlamda değişen bir şeyler yok.

 

Peki bu yaptığınızı Allah’ın nasıl gördüğünü düşünüyorsunuz?. Allah bundan râzı mıdır?. Çünkü artık modern-bilim sâyesinde Kur’ân’ın âyetlerini -güyâ- daha iyi anlayanlar, Kur’ân’ın yasakladıklarına uyuyorlar mı?. Çok net ve bâriz bir şekilde görüldüğü gibi, Kur’ân’a uymadıkları gibi, âyetlere aykırı hemen her-şeyi yapmaya başladılar. Hattâ Peygamber düşmanı oldular. Modern-bilime zorla uydurma uğruna âyetlere bin takla attırarak Kur’ân’a işkence ve zulmediyorlar. Ne yâni; Allah bunu mu istiyordu bizden?. Şimdi biz, Peygamberimiz’den ve o’nunla birlikte olanlardan daha mı üstün olduk?. Bilimi elinde tutan batı’lılar, modern-bilim ile Kur’ân arasındaki -sözde- uyumu görünce ne yaptılar?, kitleler hâlinde müslüman mı oldular?, Kur’ân aşığı samîmi mü’minler hâline mi geldiler de artık ellerinden Kur’ân’ı hiç bırakmıyorlar mı?. Tabi ki de hayır!. Zâten iş o değil. Kur’ân; kâinâtı ve de Dünyâ’yı gözlemlemek ve araştırıp-incelemek için adresler gösteriyor ama bunları ille de derinlemesine araştırmaya, oraya takılıp kalmaya yönlendirmiyor ki!. Çünkü buna gerek yoktur. Çok daha basit gözlemlerle bile Allah’ın yaratma sanatı ve yasaları görülebilmektedir ve insanlar bu sanat karşısında hayran kalıp îman etmekte yada îmânını arttırmaktadır. Aslında önemli olan ve Kur’ân boyunca söylenen şey, Allah’tan başka bir ilahın olmadığını anlatmak ve bu hakîkate göre yaşamaktır. Yoksa modern-bilim meselesi değil. Allah, Kur’ân’ı modern-bilimin nesnesi ve oyuncağı yapılması için göndermemiştir. Kur’ân modern çağlar için değil, tüm zamanlar için gönderilmiş bir Kitap’tır ve tüm zamanlarda hakkıyla anlaşılabilir ve anlaşılıp idrâk edilmiştir de.

 

4- “Allah O’dur ki, gökleri dayanak olmaksızın yükseltti; onları görmektesiniz. Sonra arşa istivâ etti ve Güneş ile Ay’a boyun eğdirdi, her-biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedirler. Her işi evirip düzenler, âyetleri birer-birer açıklar. Umulur ki, Rabbinize kavuşacağınıza kesin bilgiyle inanırsınız” (Ra’d 2).

 

Caner Taslaman bu âyet bağlamında şunları söyler:

 

“Kur’ân’ın belirttiği bu gerçek, Peygamberimiz’in zamânında ispatlanamadığı için, Kur’ân’daki bu âyetin varlığı, Peygamberimiz’in yaşadığı dönemde kendisine bir avantaj da sağlamamıştır. Hattâ bu âyet, o dönemde ispatlanamaz olduğu için bu âyetin ifâdesi yüzünden Kur’ân’a îtirazlar yöneltilmiş olması bile mümkündür. Kur’ân’ı Peygamberimiz’in yazdığı iddiâsını ileri sürenlerin, Peygamberimiz’in dönemindeki kanaatlere karşın Kur’ân’da niye böyle ifâdeler geçtiğini açıklamaları mümkün olmayacaktır”.

 

İyi de Allah bu âyeti bir “gizem” olarak mı indirdi?. Kur’ân bir “sırlar kitabı” mıdır?. Yaratılışı nasıl yaptığının kabaca anlatıyor. İnsanlar zâten göklerin direksiz olduğunu görüp duruyorlar ki Kur’ân da “onları görmektesiniz” diyerek bunu söylüyor zâten.

 

Şöyle bir sorun var. Modern-bilim ve teknolojiye râm ve meftûn olanlar, modern dönem öncesi insanları çok ilkel zannediyorlar. Hâlbuki 900 yılında katarakt ameliyatı bile yapılıyordu. Modern mühendislerin, nasıl yapıldığını çözemedikleri Piramitler gibi yapıları yapıyorlardı. Yeryüzünü daha çok îmâr etmişlerdi. Nice şaheserler yapmışlardı ki estetik olarak modern yapılardan çok daha etkileyicidir.  

 

Peki Kur’ân, modern-bilim ile her-şeyi aşırı şekilde derinlemesine incelemek işine ne diyor?. Kur’ân her-şeyin bir mahremiyetinin olduğunu söyler:

 

“Ey îman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın)..” (Hucurât 12).

 

Allah bir sınır koyuyor ve sınırın bir tık ilerisinin “mahrem” olduğunu söyler. İnsanların, hayvanların, bitkilerin, yeryüzü tabakalarının ve de göklerin bile bir mahremiyeti vardır. Bunları en ince ayrıntısına kadar araştırma yetkisini modern insana kim veriyor?. Onun gereksiz merakları mı?. Ama unutulmasın ki, insanın başına gelen şeylerin çoğu meraktan gelir. Bu kadar merak şeytânîdir. Meselâ ana-rahmini incelemek, hayvanların çiftleşmesini gözlemlemek, yeryüzünü delik-deşik etmek, denizlerin ve göklerin derinliklerini inceden-inceye araştırmak vs. bunları yapmak doğru mudur?. Modern-bilimin hatırına ne çok mahremiyet çiğnenmektedir.

 

Peki bilince ne olacak?. Bir-çok şeyi bilmenin insanlığa bir faydası yoktur ki!. Meselâ suyun formülünün (H2O), 2 hidrojen ve 1 oksijen atomundan meydana geldiğini bilmenin insanlığa hiç-bir faydası yoktur. Bunun gibi, modern-bilimin verilerinin %90’ına yakınını bilinmiş olmasının insanlığa bir yarârı olmadığı gibi, tam-aksine zarârı bile olmaktadır.

 

Bir şeyi bilmek ve ondan ibret almak için onu çok detaylı olarak incelemeye gerek yoktur. Hattâ aşırı araştırma-inceleme, o şeyin yanlış anlaşılmasına bile neden olabilir. Çünkü aşırı şekilde incelenen şey “parçalanmış” olacağından dolayı incelenen şey “o” olmaktan çıkar. O şeyin kendisi değil, parçası incelenmeye başlanır ve bütünlük kaybolur. Basitçe gözlem yapmak ve gerektiğinde biraz daha yakından bakıp-incelemek yeterlidir bir şeyin ne olduğunu anlayabilmek için. Hele de sürekli olan bir gözlem ve incelemeyle o şeyin gerekli her ayrıntısı bilinebilir. Çünkü Allah bir şeyi bilmeyi o kadar da zorlaştırmamıştır. Meselâ insanlar M.Ö. 7000’den bêri arıcılık yapmaktadırlar. Bu süre içinde arıların her ayrıntısını öğrenmişlerdir. Artık onu daha fazla incelemenin ve mahremiyetine girmenin gereği yoktur. Aşırı incelemenin insanlığa bir yararı olmadığı gibi sapık düşünceler açığa çıkarması kaçınılmaz olacağından dolayı zararlıdır da.

 

Bir keresinde horoz tarafından döllenmemiş bir tavuğun yumurta üretip-üretmeyeceği tartışılmıştı. Cevâbı, o kadar “okumuş” adam bilememişti de, okuma-yazma bile bilmeyen köylü bir kadın söyleyivermişti yumurtlayabildiğini. Çünkü bunu yıllarca gözlemlemişti.

 

Modern-bilimin yaptığının çoğu “Amerika’yı yeniden keşfetmek”tir. Bu keşfi daha ayrıntılı ve bilimsel bir dille resmî kayıtlara kaydedince, sanki yeni ve çok şey yapmış gibi gözüküyor. Allah’ın sanatını ve ilahlığını idrak etmek için çıplak gözle yapılan gözlem ve derin düşünmek yeterlidir. Bilimin verileriyle edinilen bilgiler de Allah’ın yaratma sanatını önümüze koyar. Fakat bilim “modern-bilim olunca yâni, Allah’sızlaşınca iş değişiyor ve aşırlık öne çıkıyor.

 

Modern-bilimin verilerini insanlığa ne faydası olmuştur?. Modern-bilim ve teknolojinin ilerlemesi bize maddî alanda bâzı faydalar sağlamış olsa da mânen ve ahlâken fayda sağlamış mıdır?. Hayır, faydasından çok zarârı olmuştur. Modern-bilim ve teknolojide bizim için bâzı faydalar vardır ama zarârı daha büyüktür. Modern-bilimin olmadığı Peygamber dönemi mi yoksa modern-bilimin dinleştirildiği modern zamanlar mı insanın Dünyâ ve âhiret hayâtı için daha faydalıdır?. Günümüze bakınca her-şeyin ne kadar çirkefe battığını görmüyor musunuz?. Kıyası yanlış yapıyorsunuz. Modern-bilim ve teknolojiye meftûn ve râm olmanın bedeli çok ağır sonuçlar doğurmaktadır.

 

Modern-bilim, aşırı araştırmayla Dünyâ’nın ve insanın büyüsünü bozdu, bozuyor ve daha da bozarak Dünyâ’yı yaşanamaz bir hâle getirmektedir. Bunun övülecek bir tarafı yoktur. Çünkü insan modern-bilimin zannettiği gibi sâdece maddî yapıdan ibâret bir varlık değildir. Onun rûhunun da doyuma ihtiyâcı vardır ve bu doyuma ancak “sınırlılık”ta ulaşılır. İnsanlar modern-bilimin verilerinin sonucunda ateist ve deist oluyor. Allah’tan uzaklaşıyor. Çünkü insan Allah’a, bilgiyle değil, ilgiyle ve samîmiyetle yaklaşabilir.

 

Bakmayın siz modern-bilimin bu kadar açıklama yapmasına ve veri üretmesine. Aslında kesin net açıklamayı yapamaz ve hattâ o açıklamayı nasıl yapacağı hakkında bir fikri de yoktur. Çünkü net açıklama ancak Allah-merkezli olarak yapılabilir

 

Evet; Kur’ân modern-bilime uydurulmak ve modern-bilim ile anlaşmak-uzlaşmak zorunda değildir. Kur’ân’ın en doğru anlamı Peygamberimiz’in idrâk ettiği gibidir. Çünkü Peygamberimiz Sünnet denen kavlî ve fiîli yorumlarını, vahiy canlı-canlı inerken, bir yanlışlık yapıldığında Allah tarafından düzeltme imkânının olduğu bir zamanda ve Allah’ın gözetiminde yapmıştır. Zâten yanlış yorumlar ve davranışlar Allah tarafından hemen düzeltilmiştir.

 

Kâinâtın bilim kullanılarak belli bir ölçüde araştırılıp-incelenmesi, Kur’ân’ın ona yönlendirmesinden dolayı meşrûdur. Fakat bu araştırma İslâm/Kur’ân-merkezli olmak zorundadır. Zâten başka türlü de en doğru ve net bilgiye ulaşılması mümkün değildir.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Kasım 2020

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »