15 Eylül 2020 Salı

Helâlen Tayyiben


“Ve kulû mimma razakakumullâhu halâlen tayyiben vettekullâhellezi entum bihi mü’minûn”.

 

“Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden helâl ve temiz olarak yiyin. Kendisine inanmakta olduğunuz Allah’tan korkup-sakının” (Mâide 88).

 

Âyette, “helâl ve temiz olanlardan yiyin-için ki Allah’tan korkasınız” diyor. Demek ki Allah korkusu, yiyip-içmekle de alâkalıdır. Helâl ve temiz yiyip-içenler Allah’tan korkarlar. Temiz, îmanlı, ahlâklı ve iyi insanlar için “helâl süt emmiş” demeleri bu yüzdendir. Yenilen-içilen gıdâlar helâl ve tayyip olmayınca yada birinden biri eksik olunca Allah korkusunda azalma oluyor. Hırsızlar, yolsuzluk yapanlar ve zâlimler bu nedenle Allah’tan korkmamakta ve O’na başkaldırmaktadırlar. Çünkü onlar sürekli olarak haram yemektedirler. Yedikleri şeyin temiz olması da kâr etmemektedir. Çünkü bir şey aynı-zamanda hem helâl hem de temiz olmadığında büyü bozuluyor ve maddî-mânevî zorluklar baş gösteriyor.

 

Yenilen şeyler helâl olmasına rağmen temiz olmadığında ve içine GDO’lar ve kimyâsallar karıştırıldığında mâneviyat da bozuluyor. Çünkü doğal-organik olmayan gıdâlar nefisleri kolayca ve aşırı şekilde kışkırtıyor ve şeytana alan açıyor. Günümüzde olan şey budur. Çeşitli kimyâsallar ile kirletilmiş gıdâları tüketenler, şeytana, nefse ve tâğutlara kolayca kapılıp onlara göre hareket ediyor ve içlerinde doğal ve mânevî hiç-bir değer kalmıyor. Hattâ mâneviyata düşman oluyorlar. Zîrâ “insan yediğidir” denir. İnsan, yediğine-içtiğine göre düşünür, konuşur ve hayat sürer. Hattâ yasa yapmada bile yenilip-içilenlerin etkisi vardır.

 

Kur’ân aynı-zamanda helâller ve yasaklar kitabıdır. Aslalon mubahlık yâni serbestlik olduğu için helâller haramlara göre çok daha fazladır. Meselâ üzümün yaşı, kurusu, yaprağı, şırası, pekmezi, reçeli, hoşafı, keki, sirkesi, ezmesi vs. bir-çok şeyi helâldir ama şarabı haramdır. Üzümden şarap yapmak ve içmek haramdır. İnsan hem üzüme hem de kendine zulmeder böylelikle. Fakat üzüm helâl olduktan başka temiz de olmalıdır. Temiz olması hem dışının hem de içinin temiz olması şeklinde olmalıdır. Dış temizlik bahçenin ürünün temiz bakılması, toplanması ve işlenmesi sırasında temizliğe dikkat edilmesi şeklindeyken, iç temizliği de doğal ve organik olmasıyla olur. Yâni bir şey hem helâl, hem temiz, hem de doğal-organik olmalıdır. İşte ancak o zaman insan da temiz olur. Zîrâ “insan yediğidir”. İnsan ne yerse ona göre düşünür, konuşur ve hareket eder. Helâl ve temiz olmayan şeyler yiyip-içmek, insanın yavaş-yavaş mâneviyatını-kâlbini bozar ve onu doğallıktan ve temizlikten uzaklaştırır.

 

Sünnetullah gereğince bir şeyi çalarak tüketince de o gıda yiyene fayda verir. Çaldığı şeyin vitamini-minerâli hâlen içindedir çünkü. Onun minerâlini vitaminini vs. bedenine alır. Fakat onun mâneviyatını ve temizliğini alamaz. Çünkü çalınan mal, mâneviyatını ve bereketini kaybeder. Bu belki ince araştırmalarla da gözlemlenebilir ama asıl, tecrübe ile sâbittir ki çalınan mal hayır getirmez. O nedenle gıdâ helâlen tayyiben olmalıdır ki insan da helâl ve tayyib yâni meşrû ver temiz olsun.

 

Hak ile bâtıl karışınca o şey “bâtıl” olur. Helâle karışan gayr-ı meşrû her-şey hakkın bâtıla karışması gibi haramdır. GDO ve kimyâsallar ile hak ve bâtıl birbirine karışmış yâni helâl ile haram birbirine karışmıştır. Böylece hemen her-şey haram hâle gelmiştir. Çünkü bir kazan balın içine atılan bir damla zehir nasıl ki tüm kazanı zehirliyorsa, hakka karışan en küçük bâtıl da hakkı zehirler. Sünnetullah budur işte, imtihan budur!. Sabredilmesi gereken şey budur. Çünkü bir kazan bala bir damla zehir karışınca o bal zehir oluyor fakat, bir kazan zehire bir damla bal karıştırıldığında hattâ yarısına kadar bal karıştırıldığında bile o zehir bal olmuyor. Zehir balı zehire çeviriyor ama bal, zehiri bala çevirmiyor. Çünkü hak, bâtılı aslâ kabûl etmez. Hak, saf olandır. İçine bâtıl karıştığında hak oluşuna halel gelir.

 

Bir litre petrôlün, bir milyon litre temiz suyu içilmez hâle getirdiği hesaplanmıştır. Haram ve necis yâni bâtıl olan, helâl ve tayyip yâni hak olanı işte böyle kullanılmaz hâle getiriyor. 

 

Gıdâ üretiminde 1919 yılından sonra teknoloji kullanılmaya başlandı fakat bu, doğallığı bozucu değildi. 1940-1973 arasında, işe antibiyotikler enzimler vs. karıştırıldı ama bunlar da gıdânın temelinde bâzı etkiler yapsa da gıdâda büyük değişikler olmadı. Fakat 1973’ten sonra mantık değişti, her-şey farklılaştı ve gıdâ “gıdâ” olmaktan çıktı. Artık 50.000 çeşit kimyâsalın karıştığı şeyleri yiyor, içiyor, giyiyor ve kullanıyoruz.

 

Eskiden organik olmakta sorun yoktu. Zâten organik olmayan bir şey üretilemezdi ve tüketilmezdi. Üstelik organik doğal olan ürünler doğal ortamlarında doğal hava ve su ile birlikte yiyip-içilirdi. Bu da gıdalardan tam faydalanabilmeyi sağlıyordu. Fakat modernitenin köpürdüğü ve din hâline geldiği zamanlarda insanın en temel gıdâlarına bile GDO ve kimyâsallar karıştırıldı ve bunlar insanları hem çeşitli hastalıklara müptelâ etti hem de açlığı başlattı. Evet; birileri GDO ve kimyâsalların gıdâları çoğalttığını ve açlığı bitirdiğini iddiâ ededursun, aslında olan şey açlığın artmasıdır. Üstelik küresel çağdaki açlık, târihte hiç olmadığı kadar yoğun, yaygın ve süreklidir.

 

Norman Borlaug, ekmeğin elde edildiği buğdayın sapları hemen eğilmesin ve daha çok büyüsün de daha fazla başak ve buğday versin diye, buğdayın sapını daha sağlam yapmak için ona kimyâsallar uyguladı ve çeşitli aşmalardan sonra bunu başardı. Böylece başaklar büyüdü ve daha fazla ürün vermeye başladı. Herkes de zannetti ki artık daha çok gıdâ olacak ve beslenme sorunu olmayacak. Bunu yaptığı için Norman Borlaug’a Nobel Barış Ödülü de verildi. Oysa işin aslı öyle değildir.

 

Eskiden buğdaylar doğal hâlindeyken daha az buğday ve un oluyordu ama, bundan yapılan ekmek çok-çok daha besleyici idi. Çünkü hem daha doğaldı, hem de makinelerle proteini, ruşeymi, kepeği ayrılmıyordu. İçine kimyâsallar ve GDO da karıştırılmıyordu. Şimdi ise bunlar ayırılıyor ve unda sâdece nişastası ve içine katılan onlarca çeşit kimyâsal kalıyor. Ekmeğin besleyiciliği ve dolayısı ile doyuruculuğu %75 oranında azalmıştır. Bu nedenle eskiden tek bir ekmekle doyabilenler artık üç ekmekle bile zor doymaya başladı. Üstelik kimyâsallardan dolayı hastalıklarda çok fazla artış başladı. Eskiden tek ekmekle doyan insanlar, kazandıkları parayla tek bir ekmek alıyordu ve hayâtını sürdürebiliyordu, oysa Norman’dan sonra insanlar doymaya ve gerçek anlamda beslenmeye ulaşabilmek için artık tek ekmek değil üç ekmek almak zorunda kaldılar. Fakat köle gibi çalışarak kazandıkları para ile üç ekmek alamıyorlar ki!. Üstelik üç ekmek yediklerinde bir-çok hastalık da ortaya çıkıyor. Çünkü doymak ve beslenmek demek, “mîdeyi şişirmek” demek değil, kanın ihtiyâcı olan yeterli miktarda protein, vitamin ve minerâli sağlamaktır. Dünyâ’nın yarısı bunu sağlayamayınca yarı-aç yaşamaya başladılar. Kimyâsallar ve GDO arttıkça bu yaygınlaştı ve çoğaldı. Üstelik sömürü ve modern kölelik devâm ediyor ve kişinin âile sayısı gün geçtikçe fazlalaşıyor. Sonuçta âilenin daha fazla nüfûsa bakmaya kazandığı para yetmeyince çocuklar açlıktan yâni doğru ve yeterli beslenememekten dolayı ölmeye başladı. Zîrâ artık tek ekmek yetmiyor ve tek ekmek yerine üç ekmek gerekiyor. Karınların şişmesine rağmen kan aç kalıyor ve ihtiyâcı olan gıdâyı istiyor fakat bulamıyor.

 

Yapılan bu şeye “Yeşil Devrim” denilmiştir. Bir yazıda “Yeşil Devrim” ile ilgili olarak şunlar söylenir:

 

“20. yüzyılın ikinci yarısında uygulanan sözde ‘Yeşil Devrim’  -tarımda yeni tekniklerin ve yeni geliştirilmiş, yüksek verimliliğe sâhip tahıl çeşitlerinin kullanılması- daha bol hasatlara imkân tanıyarak, Üçüncü Dünyâ ülkelerindeki açlığı ortadan kaldıracaktı, ki gerçekten hasatlardan daha bol ürün alınmasını sağladı. Fakat Yeşil Devrim, toplam ulusal tahıl üretimi rakamları bakımından bir başarı olsa da, topluluklar ve bireysel insânî değerler perspektifinden bakıldığında, sebep olduğu problemlerin, başarılarının çok ötesinde olduğu görülür’. Dünyâ’nın çeşitli bölgelerinde Yeşil Devrim’in sonuçları, bir felâketin sebep olacağı sonuçların hiç gerisinde değildi. Örneğin Pencap’ta (bir bölümü Hindistan, diğer bir bölümü ise Pakistan’da yer alan bir bölge) Yeşil Devrim, ‘binlerce hektar verimli toprağı’ mahvetti, su rezervlerinin kritik bir düşüşüne, su kaynaklarının tarım ilaçları ve kimyâsal gübreler ile kirlenmesine, bir-çok kanser vâkâsına (yüksek ihtimâlle kirlenmiş sudan kaynaklanan) ve intihara sebep oldu. ‘Yeşil devrim bize sâdece çöküş getirdi’ diyor Jarmail Sigh. Toprağımızı, çevremizi ve su-kaynaklarımızı mahvetti. Eskiden köylerimizde insanların gelip eğlenebileceği festivallerimiz olurdu. Şimdi hastânelerde toplanıyoruz. Dünyâ’nın başka bölgelerinden de, değişen derecelerde, ‘yeşil devrim’in sebep olduğu olumsuz sonuçları ortaya koyan raporlar gelmektedir. Bu sonuçlar, ekonomik, davranışsal ve tıbbî etkilerin yanında, çevreye olan tahribâtı da kapsamaktadır, (çölleşme gibi)”.

 

Biyolojideki en büyük buluş (yada fitne), 1953’de James Watson ve Francis Crick DNA kodunu kırdıklarında ortaya çıkmıştır. 1972’de “şart enzimleri” keşfedildi. Bu enzimler DNA’nın parçalanabilmesini ve belirli amaçlar için belirli yollarla yeniden bir-araya getirilebilmesini mümkün kıldı. Başka bir deyişle, yeni DNA kombinasyonları, normâl bir biçimde bölünebilecek ve büyüyebilecek fakat yeni proteinler üretebilecek bir hücrenin içerisine konulabilirdi. 1980 yılında, Birleşmiş Devletler yargıtayı, bu şekilde insan eliyle oluşturulan organizmalar için patent yasasının korunmasını kabûl etti. Bu, pek-çok yeni, genetik olarak değiştirilmiş hayvan ve sebzelerin ticârî anlamda istismâr edilmesine neden oldu.

 

Dünyâ’da her gün binlerce kişi açlıktan dolayı ölüyor. Bunun nedeni yapılan biyolojik-genetik çalışmalardır. Aslında açlığın en çok yaşandığı Afrika kendi-kendine rahat bir şekilde yeten bir kıtadır. Fakat onları rahat bırakmıyorlar ve zorluklar içinde yaşamalarına neden oluyorlar.

 

Çeşitli diyet-perhiz reçeteleri ve tavsiyeleriyle, “kan grubuna göre beslenmek” düşüncesiyle yada modernitenin dayatmasıyla, helâl ve tayyip yâni meşrû ve temiz olan uzun bir liste hâlindeki gıdâlardan, geçiçi olarak değil de sürekli olarak vazgeçmek, “Allah’ın helâl kıldığını haramlaştırmak” demektir. Allah’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını ise haram kılmak yanlıştır, şirktir ve günahtır:

 

“Ey Peygamber!; eşlerinin hoşnutluğunu isteyerek, Allah’ın sana helâl kıldıklarını niçin haram kılıyorsun?. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir” (Tahrîm 1)”.

Bu âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında Peygamberimiz’in başından geçen şu olay anlatılır:

 

“Günün birinde Hz. Zeyneb bint-i Cahş vâlidemize bir tulum bal hediye getirilmişti. Hz. Zeyneb de her gelişinde Resûl-ü Ekrem’e çok sevdiği bu baldan şerbet yaparak ikramda bulunurdu. Bu sebeple o, Hz. Zeyneb’in yanında her zamankinden fazla kalırdı. Bu durum Hz. Âişe’nin nazarından kaçmadı. Sebebini merâk etmeye başladı. Bir-ara câriyesi vâsıtasıyla bu fazla duruşun sebebinin ikrâm edilen bal şerbeti olduğunu öğrendi. Resûl-ü Ekrem’in, Hz. Zeyneb’in odasında fazla kalmasından müteessir olan Hz. Âişe, gayrete geldi. Taraftârı olan diğer hanımları toplayarak kendilerine şu tâlimâtı verdi: ‘Resûlullah hangimizin yanına gelirse, kendisine şöyle soracağız: ‘Yâ Resûlallah!, Megâfir mi yediniz?’. Resûlullah, ‘Hayır’ diyecektir. Biz de o zaman, ‘O halde bu koku ne?’ diye soracağız. Tabî ki o; ‘Zeyneb bana bal şerbeti içirmişti’ cevâbında bulunacaktır. O zamanda biz, ‘demek, o balın arısı urfut ağacından yayılmış, bal toplamış’ deriz’.

 

Megâfir, ‘mağfur’un çoğuludur. Mağfur, fenâ kokulu urfut ağacının yapışkan, tatlı, fakat fenâ kokulu bir zamkıdır. Peygamberimiz bu kokudan fazlasıyla rahatsız olurdu. Hz. Âişe bunu bildiği için bu tarz bir tâlimatta bulunmuştu.

 

Peygamber Efendimiz, bir gün Hz. Hafsa’nın odasına girerken, ‘Yâ Resûlullah!, Megâfir mi yediniz?’ sorusuyla karşılaştı. Peygamber Efendimiz, ‘hayır!’ dedi. Hz. Hafsa, ‘O hâlde bu koku ne?’ diye sordu. Peygamber Efendimiz, ‘Zeyneb bint-i Cahş’ın evinde bal şerbeti içmiştim’ buyurdu. O zaman Hz. Hafsa, ‘demek ki o balın arısı urfut ağacından yayılmış, bal toplamış’ dedi. Bunun üzerine Resûl-ü Ekrem Efendimiz, ‘onu bir daha içmem!’ diyerek yemin etti. Sonra da, ‘işte, yemin ettim!. Sakın bunu (ne Âişe’ye ne de) başka bir kimseye duyurma’ diye buyurdu. Böylece, Peygamber Efendimiz, sırf hanımlarını memnun etmek maksadıyla kendisine helâl bir gıdâ olan baldan faydalanmamaya yemin etmiş oluyordu. Peygamberimiz’in baldan istifâde etmemeye yemin etmesi üzerine yukarıdaki âyet-i kerîme nâzil olmuştur”.

 

Peygamber’in görevlerinden biri de, helâli-haramı, iyiyi-kötüyü ve temizi-pisi ayırmak, böylece insanın üzerinden büyük bir yükü almaktır:

 

“Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de (geleceği) yazılı bulacakları ümmî haber getirici (Nebî) olan elçiye (Resûl) uyarlar; o, onlara mârufu (iyiliği) emrediyor, münkeri (kötülüğü) yasaklıyor, temiz şeyleri helâl, murdar şeyleri haram kılıyor ve onların ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri indiriyor. Ona inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nûru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır” (A’raf 157).

 

İslâm haram olan şeyleri sayar ve şüpheli olan şeylerden kaçınmayı emreder. Meselâ içki konusunda bir şey şüpheliyse uzak durulması gerekir. Bir şeyin içinde alkôl olmasa bile eğer o şey “sarhoş edici” ise ondan uzak durmak gerekir. Bu bağlamda meselâ arpanın suyundan yapılan “malt içeceği”nin haramlığı konusunda net bir şey söylenmemektedir. “Sarhoş ediyorsa haramdır” diyorlar. İyi de ben de onu soruyorum. Sarhoş ediyor mu?, etmiyor mu?. Bunun net cevâbını kimse veremiyor. “Enerji veriyor ve bâzı yararları var” dedikleri için araştırdım. Kesin sonuç alamayınca, “nede olsa arpa suyu, glikoz, fruktoz, şerbetotu vs. var ve alkôl yok” diye bunu denediğimde, 330 ml’lik kutunun yarısına geldiğimde beni çakır-keyf yaptığını gördüm. Kafayı-gözü ağırlaştırıyor ve sersemletiyor. Bir tâne içildiğinde yaklaşık 2 saat etkisi oluyor. 3 kutu içilse bir bira kadar sarhoşluk vereceğini sanıyorum. Çünkü malt için, aslında içinde binde 0,5 oranında alkôl olduğu ve bekledikçe de fermantasyon nedeniyle alkôlleşmenin arttığı söyleniyor. Dolayısı ile bunu câiz görmedim ve uzak durulması gereken şüpheli bir şey olarak yorumladım. (Burada şunu söylemem gerekir ki, malt içeceği, ilaç kullanan biri olduğum için kullandığım ilaçlarla birlikte fazladan bir etki yapmış olabilir).

 

Hayvanın da helâl ve tayyip yâni meşrû ve temiz olan ile beslenmiş olması önemlidir. Köylerde hayvan sâhiplerinin, insanların bin-bir emekle kurdukları bahçelerindeki ürünleri hayvanlarına yedirdikleri biliniyor. İşte o “hayvanlar”, hayvanlarına haram yedirmişlerdir. Oysa eski takvâlı insanlar, başkasının emeğini haram olarak yiyen hayvanın etini ve sütünü içmekten korkmuşlar ve sakınmışlardır.  

 

İnsanın da helâlen tayyiben olması şarttır. Bu hem fizîken hem de mânen böyledir. Fıtrata aykırı şeyler yapmak insanları kirletir ve mundar eder. Meselâ eşcinsellik böyledir. Kavmine eşcinseliğin kötülüğünü ve pis bir şey olduğu söyleyen Hz. Lût’a kavminin cevâbı şöyle olmuştur:

 

“Kavminin cevâbı ise: ‘Lût’un âilesini memleketinizden sürüp çıkarın, belli ki onlar tertemiz ve pek nâmuslu insanlarmış’ demekten başka bir şey olmadı” (Neml 54-56).

 

Allah domuza “pis” der ve sâdece pis olduğu için yemeği haram kılar. Temizlik çok önemlidir. O hâlde pis olanların yenmesi de haramdır. İslâm’da her-şey, helâl, tayyip ve meşrû üzerine kuruludur. Ancak ve ancak bu yolla insanlar da temiz olur ve helâl ve meşrû işler yaparlar.

 

Bir gıdânın sâdece helâl olması yetmediği gibi sâdece temiz olması da yetmez. Helâlen tayyiben yâni meşrû ve temiz olmalıdır. Hem helâl hem de temiz olunca meşrû olur. Zâten temiz olmadığında vücûda zarar da veriyor. Sarhoşluk veren şey yâni haram olan şeyler vücûda zarar veriyor. Meselâ en çok da karaciğeri etkiliyor. Temiz olmayan şeyler de zararlıdır. Zehir etkisi yapar.

 

Kur’ân’ın hüküm koymada şirk koşulmasına bir şey diyemeyenler, şirk konusunu “din adamlarının haram-helâl koyması”na indirgiyorlar. Bâzen de kânun koymada tevhid gereğince tâviz vermeyenler, yeme-içme-giyme konusunda tâviz verebiliyorlar. Buna dikkat edilmelidir.

 

Bir besinin sâdece organik olması yetmez. Aynı-zamanda “helâl” ve “temiz” de olması gerekir. Aksi-takdirde bedenler sağlıklı olsa da ruhlar hastalıklı olur. Üstelik şeytana uymak kolaylaşır:

 

“Ey insanlar!; yeryüzünde olan şeyleri helâl ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır” (Bakara 168).

 

Et için kesilen hayvanlar konusu da çok önemlidir. Hayvan; temiz havada, temiz yem ve temiz su ile beslenmiş olduktan başka, Allah’ın adıyla yâni besmeleyle kesilmesi de gerekir ki ancak o zaman “helâlen tayyiben” olur. “Üzerine besmele çekilmese de avcı hayvanların sizin için yakaladıkları ve ‘Allah’tan başkası adına kesilmemiş’ olan hayvanların, besmele çekerek yenmesi de helâldir” diyenler vardır. Fakat mü’minlerin buna dikkat etmeleri ve besmele ile kesilenleri tercih etmeleri gerekir: 

 

“İri cüsseli develeri size Allah’ın işâretlerinden kıldık, sizler için onlarda bir hayır vardır. Öyleyse onlar bir dizi hâlinde (veyâ saf tutmuşcasına ayakta durup) boğazlanırken Allah’ın adını anın; yanları üzerine yattıkları zaman da onlardan yiyin, kanaatkâra ve isteyene yedirin. İşte böyle, onlara sizin için boyun eğdirdik, umulur ki şükredersiniz” (Hac 36).

 

“Sana, kendilerine neyin helâl kılındığını sorarlar. De ki: ‘Bütün temiz şeyler size helâl kılındı’. Allah’ın size öğrettiği gibi öğretip yetiştirdiğiniz avcı hayvanlarının yakaladıklarından da -üzerine Allah’ın adını anarak- yiyin. Allah’tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, hesâbı çabuk görendir” (Mâide 4).

 

“Yenilecek şeylerin helâl ve temiz olmasından sonra, kesilecek hayvanların ve bitkilerin şekli-şemâli ve biçimi de güzel olmalıdır” da denir. Kesilen hayvan, usûlüne uygun bıçakla kesilmelidir. Hattâ bu bağlamda hangi hayvanın nasıl bir bıçakla kesileceği bile belirlenmiştir.

 

“De ki: Bana vahyolunanlar içinde, yiyen bir kimsenin yiyeceği (şeyler) için, ölü eti, dökülen kan, domuz eti -ki bu gerçekten murdardır- yada Allah’tan başkası adına kesilmiş bir fısk dışında, haram kılınmış bir şey bulmuyorum. Kim kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı-karşıya kalırsa, -saldırmamak ve haddi aşmamak şartıyla- (bu sayılanlardan ölmeyecek kadar yiyebilir). Şüphesiz Rabbin bağışlayandır, esirgeyendir” (En-âm 145).

 

Kur’ân’da yenmesi haram olanların neler olduğu açıkça söylenir, gerisi helâldir. Fakat helâlden yâni meşrûluktan sonra tayyiplik yâni temizlik de gerektiği için ona da dikkat edilerek karar verilmelidir. Zîrâ baştaki âyette de söylendiği gibi, Allah bize hem helâl hem de temiz olanlardan yememizi emreder:

 

“Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden helâl ve temiz olarak yiyin. Kendisine inanmakta olduğunuz Allah’tan korkup-sakının” (Mâide 88).

  

İnsanların bu kadar duyarsızlaşması, düşüncesizleşmesi yâni mallaşması biraz da gıdâlarla ilgilidir. GDO’lu ve kimyâsal ilaç katılmış gıdâlar, insanları pasifleştiriyor ve hattâ mankurtlaştırıyor. Bundan kurtuluş pek mümkün görünmüyor. Zîrâ kentlere hapsolmuş kitleler yâni asgarî ücrete mahkûm edilen milyonlar, ucuz ve tadı güzel olunca o gıdâyı seve-seve kabûl edip yiyip-içiyorlar.

 

Bu-arada şunu da söyleyelim ki, marketlerde satılan meyve suları, soğuk çaylar ve içecekler, aslında su ile de çözülebilecekken alkôl ile çözülüyor. Böylece alkôllenmiş oluyor. Tabi bunlar takvâya önem verenler için önemlidir. Yusuf Has Hacip ne diyordu: “Helâlin adı kaldı, onu gören yok; haram kapışıldı, hâlâ doyan yok”.

 

Dünyâ helâl ve tayyip olanın artık neredeyse yok olduğu ve bulunmadığı bir zamâna gelmiştir. Yediğimiz-içtiğimiz haram ve necis hâle gelmiştir. Helâl ve tayyip yâni temiz ve meşrû olan bir şey bulamaz hâle geldik. Peki böyle zamanlarda duyarlı müslümanlar ne yapmalıdır?. Peygamberimiz böyle zamanlarda yapılması gereken şey için şunları söyler:

 

“Kişinin en hayırlı malının peşine takılıp dağ geçitlerini ve yağmur düşen yerleri takip edeceği koyunu olacağı zaman yakındır. Böylece dînini fitnelerden kaçırmış olur” (Buhârî, İman 12, Bed’ü'l-Halk 14, Menâkıb 25, Rikak 34, Fiten 14; Muvatta, İsti'zan 16, [2, 970]; Ebu Davud, Fiten 4, [4267]; Nesâî, Îman 30, [8, 123, 124]).

 

“Fitne zamanlarında kişi, kendi hayvanının etinden-sütünden yer-içer. O kişi insanların en hayırlısındandır”.

 

“Fitne zamânında insanların en hayırlısı, dağ başında koyununun etinden-sütünden yiyendir” (Râmuz el e-hadis, 280. sayfa, 11. hadis).

 

İşin kötüsü nedir biliyor musunuz?. Artık ücrâ köşelerde yada köy kenarında “kendi tarımımı kendim yapacağım” deseniz bile yine de ürettiğiniz şey %100 helâl ve tayyib olmayabilir. Zîrâ sizin ektiğiniz doğal ve helâl olan tohumla biten nebâtat, yandaki köyün yada evin ektiği-diktiği GDO’lu ürünün ortaya çıkardığı polenle karışıp tozlanıyor, dölleniyor ve aşılanıyor. O zaman da sizin ürettiğiniz ürünler de doğallıktan çıkıyor yada en azından doğallığına, dolayısı ile helâlliğine ve temizliğine halel geliyor. Modern dünyâda %100 helâl ve tayyip bir gıdâ üretmek ve yiyip-içmek imkânsızlaşıyor. O hâlde modernizm için söylenecek olan söz şu olmalıdır: “Modernite bize Allah’ın bir cezâsıdır”. Bizden öncekilerin yâni atalarımızın yaptıkları, elbette çocuklarına ve torunlarına olumlu yada olumsuz şekilde yansıyor. Ataların günahını çocuklar ve torunlar çekiyor. Bu durumda duyarlı olanların söyleyeceği şeyi, “keşke yenilen, içilen ve de giyilen şeylerin helâl ve tayyib olduğu zamanlarda yaşasaydım” hayâlidir.

 

Peki bu durumun düzelmesi mümkün değil midir?. Elbette mümkündür. Fakat bunun için büyük kitlelerin en başta; “kahrolsun modernizm, kahrolsun kentleşme, kahrolsun modern-bilim ve teknoloji, kahrolsun haram ve necis olan” diye haykırmaları gerekir.

 

Hava kirlenmiştir, toprak kirlenmiştir, su kirlenmiştir, gıdâ kirlenmiştir, insan kirlenmiştir, hayvan kirlenmiştir ve Dünyâ kirlenmiştir. Kirlenmiş bir Dünyâ’dan ve insandan hayırlı bir şey çıkmamaktadır. Yeniden temizlenene kadar da çıkmayacaktır. Temizlenme ise, insanın, toprağın ve suyun temizlenmesi ile başlayacaktır. İnsan ne kadar zamanda temizlenir bilmiyorum ama, toprağın ve suyun, onu kirleten etkenlerden uzak tutulduğunda 4-7 yıl içinde temizleneceği söylenir. Bunun için insanlar ya kesin kararlar alıp harekete geçecekler, yada Allah bunu azap ile zorla yaptıracaktır. Zîrâ sünnetullah bunu gerektirir.   

 

Meylettiğiniz yada arzuladığınız şey doğal, temiz ve helâl değilse, nefsten kaynaklanıyor demektir. Kâlpler İslâm’la ve “helâl” ile tatmin olmayınca, nefisler Dünyâ ve “haram” ile tatmin olmak isterler.

 

Helâl olmazsa “helâ” olur. Helâl yemeyenler helâk olur.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Temmuz 2020

 

Devamını Oku »

7 Eylül 2020 Pazartesi

Evlilik ve Düğün Üzerine


İçinizde evli olmayanları, kölelerinizden ve câriyelerinizden salih olanları evlendirin. Eğer fakir iseler Allah, kendi fazlından onları zengin eder. Allah geniş (nîmet sâhibi)dir, bilendir” (Nûr 32).

 

Düğün, Uygurcada: Tügün-Tüg=Bağlamak. In=Düğme. “Düğme bağlamak” yada “düğüm atmak” anlamındadır.

 

Düğün, nikâhı insanlara duyurmak ve onları da nikâha şâhit olmaları için dâvet etmek, yapılan dâvetin sonucunda insanların bir-araya gelmesiyle yapılan kutlama ve etkinliklerdir. Peki etkinlik modern hayatta nasıldır ve İslâm’da nasıl olmalıdır?.

 

Düğünlerde çalgı ve müzik olabilir mi?. Olursa ne kadar olur?. Kur’ân bundan bahsetmiyor ve işi “meşrû örf”e bırakıyor gibidir. Hadislerde düğünü “def” ile bildirmekten bahsedilir:

 

“Haram olan nikâhla helâl olan nikâh arasındaki ayırıcı özellik, def çalmak ve evliliği/nikâhı duyurmaktır” (Tirmizî, Nikâh, 6; İbn Mâce, Nikâh, 20; Nesâî, Nikâh, 72).

 

“Nikâhı gizli değil, îlân ederek yapın. Kalabalık yerler olan mescitler gibi yerlerde kalabalıklarla yapın. Nikâh yapıldığı belli olması için de def çalın” (Tirmizî, Nikâh, 6).

 

Tabi bu, modern düğünlerde olduğu gibi kadın-erkek karışık şekilde ve çalgı-çengiyle düğün yapmak şeklinde değildir. Kanımca kadın-erkek ayrı bir yerlerde olarak, belli oranda müzik ve oynama olabilir. Ne de olsa neşeli ve hayırlı bir iş yapılmaktadır. Aşırı gidilmemek şartıyla müzik ve oynama meşrû bir şeydir.  

 

Evlilikte yaş, erkeğin ve kadının, bulûğa erdikten sonra, fizîken, aklen ve rûhen evliliğe hazır olması ile belirlenir. Bunun zamânı kişiden-kişiye değişebilir. Eğer her-şey uygun ve müsâit ise modernitenin belirlediği yaş kriteri beklenmek zorunda değildir. Modernite Yunan uygarlığına dayanır. Modern çağda medenî(!) kânunlar, kökenini Yunanda bulur. Evlilik kuralları bile Yunandan alınmıştır. Aristoteles’e göre evlilik için en uygun yaş, kızlar için yaklaşık 18, erkekler için 30 dolaylarıdır. Modernite de bunu kabûl etmiştir. 18 yaşından önce evlilik yasak olduğu gibi, konjonktür gereğince bir erkeğin 30 yaşından önce evlenebilmesi pek mümkün değildir.

 

Bilindiği gibi modern düğünler; kadın-erkek karışık şekilde, yüksek sesli müzik eşliğinde, sanki piyango çıkmış gibi kendinden geçercesine oynamalarla, üstelik açık-saçık diyebileceğimiz derecede kıyâfetlerle, şatafatlı ve pahalı düğün salonunda toplanarak yapılıyor. Modern düğünler israfla başlıyor ve israfla bitiyor. İlk başta yüksek ücretlere mâl olan gösterişli salonlar tutuluyor. Düğün sırasında ortaya çıkan müzik sesi, yanındaki kişiyle bile konuşup anlaşamayacak derecede yüksek oluyor. İnsanlar en şatafatlı ve gösterişli elbiselerini giyinip geliyorlar buralara ki aslında bu kıyâfetler genelde tesettüre uygun değildir ve aykırıdır.

 

İlginçtir, kentlerde-köylerde normâl günde giyimine-kuşamına dikkat eden kadınlar-kızlar, düğüne gittiğinde açılıp-saçılmaya başlıyorlar. Bir deniz, bir spor ve bir de düğün, kadınların-kızların rahatça açılıp-saçılmasına neden oluyor. İnsanlar spor yaparken, denizde ve düğünde açılıp-saçılmayı meşrû görüyorlar. Çünkü “iyi de bunlar her zaman olmuyor ki” deniyor. Her zaman olmayınca “uygunsuz”, “ayıp”, “günah” ve “haram” olmuş olmuyor sanki.

 

Düğünlerde ortaya bir-çok başka günah da çıkıyor. İlk başta modern düğünler israf ile başlıyor. Çok ağır masraflar yapılabiliyor. Köy yerlerinde bile inekler kesiliyor, altınlar dirseklere kadar takılıyor, çeşit-çeşit yemekler dökülüyor, çalgıcılar tutuluyor, silahlar patlatılıyor. Köyde pahalı salonlar tutularak masraf yapılamadığından dolayı bir nebze daha az israf oluyor. Fakat köylerde de düğünler üç gün sürüyor. Tabi meşrû âdetlere sözümüz yok. Kentlerde yapılan düğünlerde ise, eğer “nikah salonuyla” iş bitmiyorsa, israf denecek ölçüde aşırı masraflara kaçılıyor.

 

Yine düğünler içkili de olabiliyor. Dansözler ortaya çıkıp oynuyor. İçkinin vermiş olduğu sarhoşluktan dolayı kavgalar çıkıyor. Bu-arada namazlara ara verilmiş oluyor. Yine yoğun bir şekilde göz zinâsı işleniyor. Kur’ân bu konularda kesin yasak getiriyor ve şöyle diyor:

 

“Gerçekten şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi, Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?” (Mâide 91).

 

“Zinâya yaklaşmayın, gerçekten o, ‘çirkin bir hayâsızlık’ ve kötü bir yoldur” (İsrâ 32).

 

Zinâ “göz zinâsı”yla başlar. Bu nedenle görülecek yerler kapanmalı ve gözler yere indirilmelidir:

 

“Mü’min kadınlara söyle: ‘Gözlerini (harama çevirmekten) kaçındırsınlar ve ırzlarını korusunlar; süslerini açığa vurmasınlar, ancak kendiliğinden görüneni hâriç. Baş-örtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) koysunlar. Süslerini, kendi kocalarından yada babalarından yada oğullarından yada kocalarının oğullarından yada kendi kardeşlerinden yada kardeşlerinin oğullarından yada kız kardeşlerinin oğullarından yada kendi kadınlarından yada sağ ellerinin altında bulunanlardan yada kadına ihtiyacı olmayan (arzusuz veya iktidarsız) hizmetçilerden yada kadınların henüz mahrem yerlerini tanımayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Hep birlikte Allah’a tevbe edin ey mü’minler, umulur ki felah bulursunuz” (Nûr 31-32).

 

Düğünden önce; söz, nişan, kına gecesi, bekârlığa vedâ partisi, söz elbisesi, nişanlık, dâmatlık, gelinlik vs. bir-çok masraf yapılıyor. Düğünden sonra da balayı, tâtiller vs. Zâten evi hazırlamak için aşırı masraflar yapılmıştır. Ev için alınan ve hiç gereği olmayan şeyleri saymıyoruz bile. Havalı yerlerde yüksek ücretlerle çekilen ve albüm yapılan resimler cabası. Yâni kapitâlizm sürekli olarak yeni bir şey çıkarıyor.

 

İşin en gıcık olduğum yanı da, bâzılarının bağıra-bağıra îlân ederek yaptıkları takı töreni. Bağıra-bağıra, amcasından!, yengesinden!, dayısından! vs. şeklinde takılan takılar. Bağırılmasa bile kamera herkesin ne taktığını an-an kayıt altına alıyor. Belki o anda yakın akrabâdan birinin durumu müsâit olmayabilir ve bu nedenle de altın-gümüş takamıyor olabilir. Takılanları kişi-kişi yazıyorlar, o ne taktı, bu ne  taktı diye. Bir de takılan takıyı “borç” olarak düşünmeleri ve bu sefer onun düğünü olduğunda da “o bize şunu takmıştı, mecbur biz de ondan takacağız” muhabbetleri. Zâten düğün-sâhibinin elinde liste var. Takılacak altın ve paraların miktârı neredeyse belli. İyi de kardeşim, karşılığını bekliyorsan takı takma o zaman. Takı işi bir yardımlaşma olmalıdır ve karşılık beklenmemelidir. Adamın durumu müsâitse zâten takacağını takar.

 

Geç evlilik yapan çok yakın bir akrabam, kısa bir zaman önce anneme şöyle demişti: “Biz size toplamda üç tâne çeyrek taktık, siz ise şimdiye kadar bir tâne taktınız. Ben şimdi evleniyorum, iki tâne çeyrek altın borcunuz var” demişti. 1997 yılında taktığı çeyrek altını kayıt altına almış meğerse. Bu kişi diğer kuzenine ise; “biz size altın bilezik taktık, şimdiye kadar evlenmedim diye yanına kâr mı kalacak mı zannettin, bileğim 21 numara, bileziği bekliyorum, takacaksınız” demişti de emr-i vâki yapmıştı. İyi de belki o kişinin durumu şu-an için o bileziği almaya ve takmaya müsâit değil. Ne yapacaksınız şimdi, eve icrâ mı göndereceksiniz takıyı takmazsa?. 25 sene önce takıyı takarken “aynısını geri takacasın” diye senet mi imzalamıştınız?.

 

Bahsettiğim akrabâm, ben evlenirken bana 1997 yılında taktığı çeyrek altının aynısını şimdi yâni 2020 yılında istiyor. İyi ama 1997 yılında çeyrek altın 2.250 TL idi ve asgarî ücret 48.000 TL idi. Yâni asgarî ücretle 21 tâne çeyrek altın alınabiliyordu. O zamanlar çeyrek altın para bile değildi. Herkes kolayca takabiliyordu. Oysa şimdi (2020 Ağustos) çeyrek altın 750 TL ve asgarî ücret ise 2.300 TL. Yâni asgarî ücretle 3 tâne bile çeyrek altın alınamıyor. Çeyrek altının değeri çok fazla artmış. Zâten bu nedenle kimse altın takamıyor yada çeyreğin de çeyreğini takıyor. Şimdi iki tâne çeyrek altın borcumuz varsa, asgarî ücretin yarısından fazlasını yâni maaşın yarısından fazlasını senin için mi harcamamız mı gerekecek?. Bunu normâl mi görüyorsunuz yâni? Peki asgarî ücretle geçinen bir kişi iki tâne çeyreği takınca yâni maaşının yarısından fazlasını takıya verdiğinde ay sonunu nasıl getirecek?. Bu nasıl bir düşünce ve âdet!.

 

Benim hayâlimdeki düğüne göre bir düğün şu şekilde olmalıdır.. Birbirlerini beğenip uygun gören taraflar anlaştıktan sonra kız isteme olmalı, kız verildikten bir-kaç gün sonra taraflar kendi aralarında sembôlik bir yüzükle söz yapılmalı ve kısa süre sonra da yine âileler arasında ve yakın akrabânın katılımıyla bir nişan yapılmalıdır. Nişanda öyle çok masrafa da gerek yoktur. Takı olarak bir nişan yüzüğü bunun için yeterlidir. Nişanlıların sürekli buluşup da gezmesi uygun değildir. Yanlarında bir yakınları olduğunda gezme olabilir. İslâm devletinde yaşamadığımız için nişanlılıkta dînî nikâh yapılması kanımca uygun değildir. Çünkü bir anlamı olmaz. Zâten nişanlılık süresi de fazla uzatılmamalıdır. Düğün târihi belli olduktan sonra uygun bir ev ve eşyâ alınıp ev hazırlanmalı, gelinin mehri erkek tarafından sözleşildiği miktarda verilmeli, elbiseler, kıyâfetler ve gerekli şeyler alınmalıdır. Nikâhtan bir gün önce kadınlar kendi aralarında geleneksel olarak kınalarını yakıp abartmadan müzik ve oynamalar yapabilirler. Tabi bunu erkelerin de ayrı bir yerde yapmalarında bir sakınca yoktur. Akrabaların ve yakınların şâhitliğinde nikâh salonunda yapılan resmî nikâhtan sonra bir salonda toplanılıp yemek ve ikramlar yapılmalıdır. Yakınların şâhitliğinde bilen birinin yapacağı dînî nikâh ile birlikte nikâh tamamlanmış olur. Yâni düğün için toplanmak “nikahın ve evliliğin şâhitliği” içindir. Herkes bilmelidir ki düğünlerine geldikleri kişiler artık evlidir. Bu nedenle tebrikler ve kutlamalar yapılmalı fakat takı töreni yapılmayıp ve takı takılmayıp düğün bitmelidir. Hattâ dâvetiye yada duyuruya “takı merâsimi yapılmayacak ve takı takılmayacaktır” diye yazılmalıdır. Çünkü ister-istemez takı takan, kendi çocuğu yada yakını evlendiğinde, takı taktığı kimseden aynısını yada benzer bir takıyı beklemekte, kişinin durumu müsâit olmadığından dolayı takı takamayınca da yüzler asılmakta ve dedikodu ve gıybet gırla gitmektedir. Belki sâdece çok yakın akrabalar ve gelin ile damâdın samîmi tanıdıkları, çok değerli olmayan takılar takmaları yada evlerinde eksik eşyâ hediyesi olarak yardımcı olmaları uygun olur.

 

Bu-arada şunu da söyleyelim ki, müslümanlar çalgılı-çengili düğünlere “dîne uygun değil” diye gitmiyorlar. Bu elbette doğru bir tutumdur fakat mü’minlik açısından yeterli değildir. Düğünü nikâh salonlarında yapmak da İslâm açısından çok uygun değildir. Meselâ İslâm’a aykırı söylem ve uygulamaların yapıldığı, seküler-lâik-demokratik idârenin kontrôlündeki, yönetimindeki ve yönlendirmesindeki câmilere (protesto edildiğinden dolayı) gitmek nasıl ki doğru ve uygun değilse; yine, aynı mercîlerin yönettiği ve idâre ettiği, üstelik İslâmî uygulamaya birebir aykırı olan (düğün salonuna alternatif olarak) resmî nikâh salonlarına gitmek de uygun değildir. Çünkü lâik devletin idâresindeki câmilere gitmek nasıl ki “lâik sistemi desteklemek” anlamına geliyorsa, aynı-şekilde; lâik idâre tarafından gayr-i İslâmî bir nikâhın yapıldığı nikâh salonlarına gitmek de “lâik sistemi desteklemek” anlamına gelir. Bu nedenle gelin-damat ve iki şâhit, müftülerin kıyacağı resmî nikâhlarını daha önceden yaptırıp, târif ettiğimiz tarzda bir düğün yapmaları uygundur.

 

Düğünde gelinin ille de beyaz gelinlik giymesi ve damâdın kravat-papyon ve takım elbise giymesi zarûri değildir. İsteyen giyebilir fakat bunlar isrâfa kaçacak kadar olmamalıdır. İnsanlar sizin evlendiğinizi bilmeli ve görmelidirler ama bunu insanların gözlerine sokarcasına sözle, sesle ve görüntüyle vurgulamak doğru değildir. Yapılan düğünün ve nikâhın fotoğraflarını internette ve sosyâl medyada paylaşmanın anlamı ve gereği yoktur. Yine yapılan düğünler insanları rahatsız edecek etkinlikte olmamalıdır. Adamlar gecenin 2’sinde gelenekleri icâbınca davul-zurna çalıyorlar ve insanları uykularından uyarıyorlar. Bebekler bağıra-bağıra uyanıyor. Bunlar boş şeylerdir.

 

Düğünden hâtıra kalsın diye abartmadan fotoğraf ve video çekimi yapılabilir. Fakat bunu hem internet ve sosyâl medyada paylaşmak doğru değildir, hem de lüks ve pahalı fotoğraf çekimlerine gerek yoktur.

 

İslâmî anlayışta gelin ve gelin tarafı, dâmat ve dâmat tarafı aşırı masrafa girmeden ve isrâfa kaçmadan bu işi yapmalı ve bitirmelidirler. Tabî ki yapılması gerekenler yapılacak ve masraf edilmesi gerekiyorsa edilecektir. İsraftan fazlaca bahsetmemiz cimrilikten değil, düğünlerin bir israf etkinliği hâline gelmesinden ve bunu eleştirdiğimizden dolayıdır. Dünyâ’da açlıktan-susuzluktan ölen insanların olduğu düşünüldüğünde düğünleri abartmak hem dîne uygun değildir hem de insanlık olarak doğru bir davranış olmaz. Düğünlerde yapılan israf haddi çok fazla aşmıştır.

 

Modern insan üç şeye çok önem vermektedir. Doğuma, evlenmeye-düğüne ve ölüme. Bunlardan başka zamanda insanlar ne yapıyor ne ediyor kimsenin umurunda bile değildir. Fakat insanlar, doğum, ölüm ve düğüne gitmeyi olmazsa-olmaz olarak kabûl ediyor ve iki eli kanda da olsa mutlakâ gidiyor. Gitmediğinde ve gidemediğinde büyük bir günah işlediğini ve ayıp ettiğini düşünüyor.

 

Modern gençlik, evlenmek konusunda kılı kırk yarıyor. İstekleri ve düğün için hayâlleri bir türlü bitmiyor. Düğünden sonra da hiç-bir şey “istediği gibi olmamış” oluyor. Bir türlü tatmin olmuyor. Çünkü israfta tatmin olmaz. İsraf bir tatminsizlik hastalığıdır.

 

Modern gençlik evliliğe gereğinden çok fazla değer katıyor ve bu nedenle de hayâlindeki gibi olmayacak olunca evlenmeyi geciktiriyor yada iptâl ediyor. Çünkü masallardaki gibi güzel-yakışıklı bir kız-erkek ve düğün-evlilik düşlüyorlar. Oysa evlilik çok doğal bir şeydir. Bâzı masraflar ve sorumluluklar vardır tabi ama evlilik ve evlenmek çok da zor bir şey değildir. Bir keresinde bir arkadaşım, Afrika’lı bir gence, “sizin oralarda evlilik nasıl oluyor, evlenmek zor mu?” dediğinde, Afrika’lı genç şöyle demiş; “evlenmeyi istediğinde bu isteğini sabahleyin gidip âilenin büyüğüne söylüyorsun. Âilenin büyüğü hemen bir-kaç yere haber salıyor ve bir kız bulunuyor ve kız-erkek görüşüyor. Birbirlerini beğendiklerinde ve evlenmeyi kabûl ettiklerinde, hemen kız isteniyor ve mehir kesiliyor. Akşama doğru gelin çadırı kuruluyor ve dâvetlilere yemek veriliyor. Nikâh kıyılıp gelin ve damat çadırlarına giriyor ve evlenmiş oluyorlar” demiş. Yâni sabah bekâr olanlar akşam olunca evlenmiş olabiliyor.

 

Modern insanlar -ki buna müslümanlar da dâhildir-, evlenme söz-konusu olduğunda evleneceği kişinin dînini-îmânını-amelini değil de burcunu soruyor. “Hangi burçtansınız” diye soruyorlar. Ne fark eder ki!. Ne önemi var?. Burçları ölçü alıyorlar. Eş adayının öncelikle burcunu sormakta, burçların uyum ve uyumsuzluğuna göre karar vermektedirler. Eş adayındaki dînî düşünceye değil de, burcunun uygun olup-olmadığına bakarak karar verme yoluna giriyorlar. Yine, damâdın evinin, arabasının ve iyi bir gelire sâhip işinin olup-olmadığına bakıyorlar. İyi de genç yaşta biri bunları ne zaman yapmış olsun ki!. Önemli olan, erkeğin evini geçindirmek için kararlı olmasıdır. Allah’ın ve dînin kurallarına göre değil de, burçların uyumu ve belediye başkanının verdiği onayı ve de malın-mülkün çokluğunu baz alarak evlenenler, içeriksizlikten ve bereketsizlikten dolayı kısa zamanda soluğu mahkemelerde alıyorlar ve boşanıyorlar.  

 

Modern kentlerde yapılan modern evlilikler ise, aman aman!. Evlenmek ha!.. Sorumluluğu sevmeyen gençler evlenmeyi hem erteliyorlar hem de onu gözlerinde çok büyütüyorlar. Kusursuz ve eksiksiz “masal gibi” bir düğün ve evlilik istiyorlar. Zorunlu eğitimden dolayı bir mesleği olmayan vasıfsız gençler, yeterli gelire sâhip olmadığından dolayı evlenmek onlar için hayâl oluyor. İsrâf ile yapılan evlilikler, isrâf ile başladığından dolayı bir bereketsizlik oluyor ve her-şey zirvede yaşanıp da gerçek hayatta zorluklarla karşılaşılınca ve evliliğin heyecânı da gidince yâni aşk bitince tartışmalar-kavgalar başlıyor ve en küçük bir sorunda eşler soluğu mahkemede alıyorlar ve boşanıyorlar. Şatafatla yapılan evlilikler, “basit boşanmalar”la sonuçlanıyor.

 

Açıkçası bu bahsettiğimiz yada benzer düğün-tarzı dışındaki düğünlerin meşrûiyeti çok tartışılır. Hattâ kanımca bu tarzın dışındaki düğünler birer “âyin olarak icrâ edilmektedir. Öyle ki her-şey inceden-inceye düşünülmüştür ve sanki hayattaki en önemli ve olmazsa-olmaz bir şey gibi görülmektedir ve uygulanmaktadır. Olmazsa-olmaz olan şey ancak âyin ve ibâdet olabilir. Coşarak, cezbeye gelerek ve kendinden geçerek yapılan hakâretler ancak ibâdetlerde-ayinlerde olur.

 

İslâm bir “denge dîni”dir. Mü’minler yapılması gereken her-şeyi yapar ama abartmaz ve aslâ isrâfa kaç(a)maz. Önemli olan insanca ve İslâm’ca yaşayacak eşlerin isrâfa kaçmadan evliliklerini-düğünlerini yapmalı ve insanca-müslümanca yaşamalıdırlar. Başından sonuna kadar süreç bu şekilde işlemelidir.

 

Eskiden “nikâhta kerâmet var” derlerdi. Şimdi ise nikâhta isrâf vardır. İslâm’da düğün bir gösteriş değil, “hayırlı bir iş”tir. İsrâf ile değil, “denge” ile başlar ve dengeli bir şekilde ölünceye kadar devâm eder Allah’ın izniyle.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Şubat 2020

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

30 Ağustos 2020 Pazar

Çalışan Anneler ve Zulüm

 

“Evlerinizde vakarla-oturun (evlerinizi karargâh edinin), ilk câhiliye (kadınları)nın süslerini açığa vurması gibi, siz de süslerinizi açığa vurmayın; namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, Allah’a ve elçisine itaat edin..” (Ahzâb 33).

 

Allah, kadınları oturmaya uygun yaratmıştır. Oturmak için en iyi yer ise evdir. Kadınların fizîkî yapıları oturmaya, erkeklere göre daha uygundur. Kalça, yağ ve kas yapıları, kadınların uzun süre oturmasına uygundur. Erkek ise uzunca bir süre otursa, hemen kemikleri batmaya, pişikler oluşmaya başlar ve uzun süre oturamazlar. Zâten kadınların kolesterôl oranları erkeklerden fazla olsa da sorun teşkil etmez. Kadınlar yüksek kolesterôlü daha iyi tolere edebilirler. Erkeklerde genel kolesterôl 200 iken kadınlarda 250 olması normâl görülür. Çünkü kadınlar kolesterôle daha dayanıklıdır. Zîrâ kadınların, ev-merkezli bir hayatları olması gerektiği için, oturmaya uygun yaratılmışlardır. Tabi bu “oturma”, “vakarlı bir oturma” olmalıdır. 

 

Modern çalışma hayâtında; daha az îtirâz eden, direktifleri tam olarak yerine getiren ve de bunu düşük bir ücretle yapmayı kabûl edebilen kadınlar tercih ediliyor. Zâten artık makineler nedeniyle kol-kas gücüne de fazla gerek kalmadığından dolayı, çalışan kadın sayısı erkek sayısını yakın zamanda geçecek gibi görünüyor.

 

Mesele şu ki, kadın çalıştığında masrafı artıyor. Çalışan kadın, çalışmayan kadına göre 3 kat daha fazla harcama yapabiliyor ve yapılan bu harcamaların %90’ı isrâf, yâni “olmasa da olur” cinsindendir.

 

Kadınlar çalıştığında kazandığından fazlasını harcıyor. Evde kalsa toplam para daha fazla yetecek. Zîra kapitalizm, “ne kadar kazancın varsa o kadar masrafın artar” yalanını söyleyerek insanları kandırıyor ve insanlar da “ne de olsa çalışıyoruz” diyerek fazla harcama yapıyorlar ve zamanla harcamaya alışıyorlar ve sonuçta hiç de ihtiyaçları olmayan şeyleri, “geleceklerini ipotek ederek” yâni kredi-kartı ile alıyorlar ve fâize de bulaşarak kapitâlizme hizmet (kulluk) etmiş oluyorlar. Bu nedenle kadın çalışsa da yine para yetmez, çünkü İslâmî duyarlılığı olan kadın, para kazandığında hem zekatını verme, hem kurban kesme hem de hac vs. gibi ibâdetlerin sorumluluğunu üzerine almış olur.

 

Kadınlar için ev dışındaki sâbit bir işte çalışmak “modern” dönemin bir uygulamasıdır ve aslında “modern bir proje”dir. 100-150 yıldır uygulanmaktadır. Bundan önce kadınlar ve hattâ erkeklerin çoğu kendi işleri dışında başkalarının işlerinde çalışmazlardı. Eskiden kadınlar köylerde (imece hâriç) sâdece kendi işlerini yaparlardı. Şimdiki kadınlar ise işyerlerinde hem başkalarının işlerini, hem de eve dönünce kendi işlerini yapmak zorunda kalmaktadırlar. Tabî ki kadınlar bu nedenle fizîki ve psikolojik olarak çökmekte ve fizikî ve psikolojik anlamda büyük zarar (zulüm) görmektedirler.

 

Modernite, anneliği küçümsemiş ve sonunda “eziklik” olarak göstermiştir. Modernite için bu olmazsa-olmaz bir şeydir. Zîrâ modernite, hâkimiyetini “kadının evden çıkması ve dışarı olması” sûretiyle devâm ettirebilmektedir. Aliya İzzetbegoviç, “annelik” hakkında şunları söyler:

 

Uygarlık bilhassa analığı küçük düşürmüştür. Satış, mankenlik, mürebbiyelik, sekreterlik, temizlik işleri gibi meslekleri ‘analık vazîfesine tercih etmiştir. Uygarlık analığı kölelik’ îlân ederek kadına ondan kurtulmayı vaâd etmiştir. Ne kadar kadını âilesinden ve çocuklarından ayırarak (onlar ‘kurtararak’ diyor) mêmur veyâ işçi yaptığını iftiharla belirtiyor. Öbür tarafta kültür ezelden beri anneyi yüceltmiş; onu bir sembôl, bir sır yapmış, mukaddes kılmış, en güzel şiirler, en müessir sesler, en güzel resim ve heykeller ona ithaf edilmiştir.

 

Kadına “ille de çalışmalı” diyenler, aslında kadının evde kalmasından rahatsız olup onu dışarı çekmek istiyorlar. Zîrâ ürettikleri ürünlerin çok büyük çoğunluğu kadınlara hitâp ediyor. “Çalışan ve para kazanan kadın” bu ürünleri mutlakâ satın alacaktır. Dolayısı ile kadının çalışmasını en çok isteyen ve bunu zorlayan etken, kapitâlist zihniyettir. Ahmet Hakan Çakıcı, iş-hayâtına özellikle kadınların alınması ile ilgili şunları söyler:

 

“Noah Harari; ‘İş bulabilenler, daha çok kadınlar olacak’ der. Çünkü çalışan kadın kapitâlizmin olmazsa-olmazlarından. Kadın sanâyiye girdiğinde işçi-açığını kapatıp işsiz bir sınıfın oluşturulabilmesini sağlıyor. İşçi arzının artması maaşları düşürüyor. Düşen maaşlarla sermâye, bir kişinin ücreti ile iki kişiyi üstelik daha uzun mesâilerle çalıştırabiliyor. Kadın çalışınca ev-içi ekonomi diye bir şey kalmıyor; ev bütünüyle dışarıya bağımlı hâle geliyor. Kozmetikten estetiğe, konfeksiyondan hazır yemeğe, kreşlerden huzur-evlerine kadar bir-çok sektör canlanıyor ve böylece kadın sermâyeden aldığını hemen geri iâde etmiş oluyor. Ancak bunlar geçmiş dönem kapitâlizm eleştirileri. Şimdi ise kadının iş dünyâsında olmasını, kadının iş-dünyasında olduğunda erkekle uzun süreli berâberliği götürebilme yeteneğinin azalması ve çok daha az çocuk yapması nedeni ile istiyorlar. Üstelik ‘kadının güçlenince’ babasına ve kocasına karşı güçlenmiş oluyor, ‘egemene karşı’ değil. Kocasından yada babasından kopan kadınlar egemen/patron/âmir karşısında çok daha itaatkârlar ve emirleri erkeklere oranla çok daha az sorguluyorlar. Egemenlerin düşündükleri dünyâda kadın; evi, işi, ekonomiyi, -izin verilirse- çocuğu tek başına (yalnızlık içinde) yüklenecek gibi duruyor. Yâni kadınlara ağır hayat şartlarında, yalnızlık ve depresyon hapları ile donatılmış bir hayat öngörülüyor”.

 

Evet; kapitâlist-modernist sistemin iş-gücünde kadını tercih etmesinin sebebi; kadının “ucuz iş-gücü” olması, verilen tâlimatları îtirazsız bir şekilde ses çıkarmadan yerine getirmesi, müşteriyi bağlamak ve bâzen de “şerefsizce niyetler” içindir. Bu durum kapitâlizmin ve liberâl ekonominin yâni şeytanın tam da istediği şeydir.

 

Tabî ki toplumda “sâdece kadınların” yapması gereken işler de vardır. Bâzı “kadın hastalıkları” için bayan doktorlar-hemşîreler olması, doğumda ebeler ve ölümde kadınları yıkamak için “kadın gassal”lar vb. gibi. Fakat bu durum, bu kadınların haftanın 7 gününde tüm gün boyunca çalışması gerekeceği anlamına gelmez. Yarı-zamanlı ve dönüşümlü bir çalışma takvimi uygulanabilir. Kadınların yapacağı bu işler için gerekli olan kadın iş-gücü ihtiyâcı, Türkiye çapında söyleyecek olursak, en fazla 10-15.000 bin kişi olabilir. Bunlar da yarım gün ve dönüşümlü olarak çalışmalıdırlar.

 

Moderniteye göre kadın evde çalışınca “çalışan” olmuyor ama dışarıda, -bir köpeğe bile yetmeyecek asgarî ücretle- köle gibi çalışınca “çalıştı” oluyor. Yâni kendi evindeki ev işlerini yapınca “çalışmıyor” oluyor ama başkalarının evlerini temizlediklerinde ve işlerini yaptıklarında “çalışıyor” oluyorlar. Aynı işi kendi evinde yapında “iş” olmuyor, fakat başkasının evinde yapınca “iş” kabûl ediliyor. Biraz yüksek maaşlı çalışan kadınlar evlerine ücretli kadın tutabiliyorlar ama az maaşlı kadınlar işten gelince bir de kendi evlerindeki işleri yapmak zorunda kaldıklarından, insanlık târihinde hiç görülmemiş şekilde bir zulme mâruz kalıyorlar, daha doğrusu mâruz bırakılıyorlar.

 

Bu yazıda asıl dikkat çekmek istediğimiz şey, çalışan çocuklu kadınların, çocuklarına baktırdıkları bakıcılara yaptıkları haksızlıktır. Çocuklarını anne yada kaynanasına bırakmak durumu olmayan çalışan çocuklu kadınlar, çocuklarına baktırmak için mecbûren bakıcı bir kadın buluyorlar ve belli bir ücretle çocuklarına baktırıyorlar. Fakat burada %99 oranında bir haksızlık, adâletsizlik ve sömürü dolayısı ile zulüm yapılmaktadır.  

 

Örneğimizi, çalışan ilk ve orta derecedeki mêmurlar üzerinden yaptığımızda; yeni mêmur olmuş bir bayan mêmurun 2020 Hazîran îtibârıyla maaşı 4.000 TL civârındadır. Bu kişinin bir tâne çocuğu olduğu düşünüldüğünde ve çocuk 1-1,5 yaşına geldiğinde annenin artık görevine dönmesi gerektiğini düşündüğümüzde, çocuğunu ya annesi veyâ kaynanasına bırakarak belli bir yaşa gelmiş olan bu kişilere yük olacak ve onları zora sokacak, yada -eğer ki farklı bir şehirde yaşıyor iseler bu kişilerin çocuğa bakmaları mümkün olmayacağından dolayı- bir bakıcı bulacak ve bakıcıya ücret karşılığında çocuğunu baktıracaktır. Fakat işte burada ya mantıksız bir şey yapılarak çalışan mêmur kadının maaşı çocuğun bakımı ve kadının kişisel masrafları için tükenecek, yada çocuğa bakacak olan kişiye ağır bir haksızlık yapılarak bakıcı sömürülecektir. Şöyle ki;

 

Net asgarî ücret, an îtibârıyla (2020) 2.324 TL’dir. 4857 sayılı iş kânununun 102. maddesine göre asgarî ücretin altında bir maaşla işçi çalıştırmak yasaktır. Zâten işçilerin ücretleri bankalar aracılığıyla ödenmek zorundadır. Bu da bu ücretlerin oranının kayıt altına alındığı anlamına gelir. Yine; SSK prim ödemelerinde herhangi bir indirim yada teşvikten yararlanılmıyorsa, ödenmesi gereken tutar yaklaşık 950 TL’dir. İşveren yâni çalışan anne, çocuğuna baktırdığı kadının sigorta primlerini düzenli olarak ödüyorsa ve herhangi bir geçmiş prim borcu yoksa %5’lik indirimden faydalanabilmektedir. Bu durumda ödenmesi gerek prim tutarı yaklaşık 850 TL civârındadır. SSK primi ile birlikte bakıcının-işçinin masrafı 3.175 TL’ye çıkmaktadır. İşçinin ayrıca yıllık izinleri ve hastâne rapor ve özel izin durumları da vardır.

 

Bu durumda, çalışan anne, 4.000 TL’lik maaşının 3.175 TL’sini bakıcıya vermesi gerekir. Bu parayı ödedikten sonra geriye kalan para 850 TL’dir ki bu para, çalışan kadının yol, yemek, giysi vs. masraflarını karşılayamaz. Çalışan kadın, emzirme ve çocuğa göstermesi gereken diğer ilgiler için işyerinde normâlden daha fazla bulunup da mesâi de yapamayacağından dolayı gelirini arttırmayacaktır. O hâlde çalışan kadının kazancından çok gideri olacaktır. Çalışan kadınlar bu nedenle doğala, normâle ve fıtrata aykırı olarak, hem evliliklerini ertelemekte, evlendiklerinde ise çocuk doğurmayı geciktirmekte, yada tek çocukla idâre etmektedirler. Fakat bu da soruna yeterli derecede çâre olmamaktadır. Çünkü bakıcıya gerek duyulmadığında bile kreş, anaokulu vs. gibi yerlerde ve ileride de özel okullarda çocuğun masrafları katlanarak artacaktır.

 

Bu durumda çalışan çocuklu kadınlar ne yapmalıdırlar?. İşte burada yapılacak ve çoğunlukla yaptıkları şey, yasalara aykırı iş yapıp, çocuğuna baktırmak için bakıcıya, asgarî ücretin çok daha altında bir maaşla bakacak bir bakıcı bulmak olacaktır ki, işsizliğin çok fazla olduğu ve geçimin alabildiğine zorlaştığı yerlerde 1.000 TL.ye bile çalışacak bakıcı bulmak zor olmayacaktır. Üstelik bu kişinin SSK’sını da ödemeyecektir. Hattâ bunu düşünmeyecektir bile. Bu durum aslında “bakıcılık yapacak olanların zor durumlarından istifâde edilmesi” anlamına gelir. Aslında yasal olmamasına rağmen, bir şikâyet de yoksa modern devlet de bunu görmezden gelmektedir. Çünkü modern seküler devlet fıtrata ve dîne karşı olduğu ve bâtılın peşine takıldığı için ve hem kadını alabildiğince iş hâyatına sokmak istemekte, hem de zâten patronların da bunun benzerini yapmasına izin vermektedir. İşverenler işsizliğin çok olmasından faydalanmaktadırlar ve işsizliğin artmasını hem desteklemekte hem de istismâr etmektedirler. Zâten işsizlik, işverenin sigortası durumuna gelmiştir. Böylece işçi fiyatlarını şerefsizce; “işine gelirse çalışırsın” diyerek istedikleri gibi düzenleyebilmektedirler. Modern kölelik böylece el altından yürütülmektedir. İşte çalışan anneler de bu zulme ortak olmakta ve bu kahpe sistemi desteklemektedirler.

 

  Bu durum, “çalışan kadınlar”ın yanında çalışan bakıcıların sömürülmesi demektir. Bu durum kânunlara aykırı olduğu gibi, aslında dînen de hem günah hem de haramdır. Hattâ ayıptır da. Zîrâ insan, kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmaktadır. Bu da bencillik ve acımasızlık yapmak anlamına gelir.

 

O hâlde kânunlara da aykırı bir şekilde çocuğa bakması için işçi çalıştırmak hem yasak hem günah hem de ayıptır. İslâm’da bu iş çok sıkı tutulur. Hattâ öyle âyetler vardır ki, modern müslümanların çoğu bu âyetlerden haberdar değildir. Meselâ şu âyet karşısında modern müslümanlar ve çalışan ve bakıcı çalıştıran müslüman anneler ne düşüneceklerdir:

 

 “Allah rızıkta kiminizi kiminize üstün kıldı; üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altında bulunanlara (yâni işçilerine) onda eşit olacak şekilde çevirip-verici değildirler. Şimdi Allah’ın nîmetini inkâr mı ediyorlar?” (Nâhl 71).

 

Âyet açıkça; “ellerinde fazla mal-para bulunanlar, bu fazla malı-parayı, köleleri yada işçileriyle eşitleninceye kadar dağıtıp vermek zorundadırlar. Aksi-hâlde o nîmeti inkâr etmiş olurlar” diyor. Bu âyet nefse ağır gelen bir âyettir. Fakat, yaratmayı Allah yaptığı için, mülk de emir de O’na âittir. O hâlde O’na îman edip Kur’ân’a bağlananlar bu âyete uymak zorundadırlar. Hiç öyle aşırı yorumlamaya giderek âyete farklı bir mânâ verilmeye çalışılmasın. Âyet çok açık. Allah’ın murâdı, “rızkta eşitlik” sağlamaktır.

 

Düşünsenize; birisi temel ihtiyaçlarını çok rahat karşılayabilirken, diğeri ay-sonunu nasıl getireceğinin hesâbını yapıp duruyor. Temel ihtiyacını karşılayabilecek seviyede bir geliri yok. Hâlbuki her-gün işe gidip-geliyor. Üstelik yanında çalıştığı kişiden daha ağır şartlarda çalışıyor fakat yanında çalıştığı kişi gönlünce yaşayabiliyorken, işçi ise tamı-tamına yetirebilmenin derdindedir.

 

İşte İslâm dîni bunu değiştirmek ister ve zâten ana-amaçlarından biri de budur. Köle de efendi de temel ihtiyaçlarını aynı şekilde karşılayabilmelidir. Hz. Ömer döneminde genelkurmay başkanı ile onun yâveri aynı maaşı alıyordu. Zâten bir yolculuk sırasında efendi ile köle, deveye sırayla biniyorlardı. Peygamberimiz de: “Elinizin altındakiler (köleler, hizmetliler, çalışanlar) sizin kardeşlerinizdir; Allah onları size emânet etmiştir. Şu-hâlde kimin yanında bu şekilde kardeşi bulunuyorsa ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onlara ya güçlerinin yetmeyeceği ağır işler yüklemeyin veyâ yüklerseniz siz de yardım edin” (Buhârî, “Îmân”, 22; Müslim, “Eymân”, 40) diyerek “rızıkta eşitliğin” emrini verir ve uygulamasını yapar.

 

Buna rağmen ille de çalışmak isteyen çocuklu kadınlar yasaklara ve günaha aldırmayarak, çocuğuna çok düşük bir ücretle baktırmaktan çekinmeyecek ve çocuğunun bakıcısına zulmedecektir. Zâten başta ABD ve Avrupa’da da durum böyle olduğu için ya Avro-Amerika baz alınmakta ve zulüm güyâ meşrûlaştırılarak kolayca sürdürülmekte, yada çocuklara bakanlara ödenecek “yasaların gösterdiği” maaşlardan sonra kendi maaşlarından geriye pek bir şey kalmayacağından dolayı kadınlar ya hiç evlenmemekte yada evliliği geciktirerek fıtratlarına aykırı hareket etmektedirler. Üstelik doğal cinsi ihtiyaçları da gayrı meşrû bir yoldan karşılamanın kapısı açılmaktadır. Evli olanlar da çocuk yapmamakta yada çocuk yapmayı geciktirmektedir. Bu durum, pek-çok sorunu yanında getiren “tek çocuklu âileler”in çoğalmasına neden olmaktadır. Ne yazık ki bu yaşam tarzı Türkiye’de ve müslüman ülkelerde de yaygınlaşmaya başlamıştır. Dünyâ’nın ifsâd olmasının bir nedeni budur.

 

Yine bu durum yâni kadının çalışması, toplumda insanları bâriz bir şekilde ayrıştırmaktadır. Sistem, çalışan kadını “acımasız” yapmaktadır. Zîrâ aksi-hâlde bir mantıksızlık olacaktır. Kadının çalışmasının da bir anlamı kalmayacaktır. Sonuçta acımasız ve bencil anneler ortaya çıkmakta ve bu tüm toplumda yaygınlaşmaktadır. Acımasızlaşan çalışan kadınlar, işsizliği kullanmakta ve geçim sıkıntısı nedeniyle iş arayanların zor durumlarını kullanarak çok düşük ücretlere insanları râzı edebilmektedirler. Üstelik çalışan kadınların pek-çoğu çalıştırdıkları bakıcılara sâdece çocuk bakımını değil, ev işlerini ve yemek yapmayı da şart koşmaktadırlar. Böylece ortaya modern bir kölelik şekli çıkmaktadır.

 

Peki bunu yaparlarken yâni kendilerinin aslâ kabûl etmeyeceği ücretlerle ve şartlarla kadınları çalıştırmaya hiç utanmıyorlar mı?. Bu ne densizliktir ve bu nasıl bir bencilliktir?. Kendilerine böyle bir şey yapılmasını isterler mi?. Devlet çok sıkı tedbirler alsa ve asgarî ücret meselâ 2.500 TL olsa ve SSK şart koşulsa ve sıkı bir şekilde denetlense ve kânunlara uymayanlara ağır cezâlar verilse, bu durumda çalışan kadınlar ne yapacaklardır?. Fıtrata, doğala, normâle, toplumsal duruma ve en önemlisi de sünnetullaha (Allah’ın değişmez yasalara) bâriz bir şekilde aykırı olan kadının çalışması, -çok zorunlu birkaç şart hâriç- zulümden başka nedir ki?. Üstelik çalışan kadın çocuğunu yaşlanmış ve tâkatten düşmüş annesi yada kaynanasına bırakmış olsa bile, eve gelince bir de evinin işini yapmak zorunda kalarak kendine de zulmetmiş oluyor. Çünkü yüksek maaşlı olmayan kadınlar bir de ev işlerini yaptırmak için kadın tutamayacaklardır. Böyle olunca da çalışan kadınlar ya çocuk işini erteleyebildiği kadar erteleyecek ve yine fıtratlarına zulmetmek zorunda kalacaklardır.

 

Çok iyi bilinen şey şudur ki; çalışan kadınlar, bütün gün işteki yorgunluğun üzerine Allah’ın günü evde yemek yapmak istemeyecekleri için ayın yarısında dışarından yemek ısmarlayacaklar ve hem fazla para harcamış hem de sağlıksız beslenmiş olacaklardır.

 

Peki tüm bunlar ne için?. Tüm bunlar, pohpohlanmaya çok müsâit olan ve nefisleri moderniteye çok uygun olan kadınların; küresel güçler, sermâyedarlar, küresel teorisyenler yâni “tâğutlar” tarafından ev-dışına çekilmek istenmesi nedeniyledir. Artık tüm kızlar okumaktadır ve dandik de olsa bir bölümü bitirmektedirler. Fakat bunların %90’ı iş bulamamakta, ama “üniversite bitirmiş” olmanın verdiği sahte kibirle ve havayla ne adam beğenmekte ne de iş beğenmektedirler. Bu nedenle de evlilikleri geciktirmekte yada iptâl etmektedirler. Küresel güçlerin istediği de zâten budur. Çünkü böylelikle bireyciliği yaygınlaştırarak, hem daha fazla kişi-başı tüketim artacak hem de bireyselleşmiş insanlar daha kolay yönetilebilecektir.

 

Çalışan annelerin içinde, maddî yetersizlik nedeniyle çalıştırmak için birini tutamayanlar, çalıştıkları için ancak hafta sonları evlerinde iş ve temizlik yapabildiklerinden dolayı, haftada bir gün evde kalan koca ve çocuklar bulunuyorken her tarafı kaldırıp camları-kapıları silemeye kalkışmaları evde bir huzursuzluk ve stres doğuruyor. Böylece çalışan anne, kendine zulmettikten başka, ev-halkına da zulmetmiş oluyor.

 

O hâlde kadınların çalışması hem kendilerine, hem âilelerine, hem topluma hem de dîne ve fıtrata karşı yapılan bir zulümdür. 80 milyonluk ülkeye sâdece 10-15 bin kişilik çalışan kadın gerekir ki bunlar da yarı-zamanlı çalışma şeklinde olmalıdır. Üstelik çalışacak bu kadınlar, önünde engeli olmayan kadınlardan seçilmelidir. Yâni ya bir-nedenle evlen(e)memiş, ya erken evlenip çocukları evlenip ayrılmış yada çocukları olmamış kişilerden olacaktır. Aksi-hâlde dediğimiz ve apaçık bir şekilde görüldüğü gibi, Dünyâ çalışan kadınlar tarafından ifsâd olacaktır ki bu ifsâd zâten yayılmaya başlamıştır bile.

 

Şu da var ki; “kadın mutlakâ çalışmalı” diyenler ve “ille de çalışacağım” diyen ortalama 3.000-4.000TL geliri olan kadınlar, mecbûren yeterince yada “sonuna kadar” dürüst olamayacaklar ve en nihâyet bir süre sonra da yaptıkları uygulamayı (yâni “yarı dürüstlüğü”) ölümüne savunmaya başlayacaklardır.

 

Çalışan annelerin çocukları, sabahları anne-babaları işe giderken babalarının işe gitmesine içerlemiyorlar fakat annelerinin evden çıkmasına çok içerliyorlar ve gitmelerinden dolayı kendilerini paralıyorlar. Sonuçta çocuklar, annelerinin çalışmasını kaldıramıyor. Böylelikle çalışan anneler işe gitmekle bakıcılara zulmettikten sonra, çocuklarına da zulmetmiş oluyorlar. O hâlde annelerin çalışması “çifte zulüm” oluyor.  

 

Çalışan anneler anneliği iyi bilmemektedirler. Çünkü işin pratiğini yapmamaktadırlar ve bu işi başkalarına devretmektedirler. Annelik bir meslektir. Üstelik bu meslek kadına ilk başta Allah tarafından öğretilmiş ve fıtratlarına yerleştirilmiştir. Sonra ise bir tecrübe olarak anneden kıza aktarıla-gelmiştir. İnsanlık târihi kadar eski bir meslektir annelik. O yüzden değeri ölçülemez. Zâten “cennetin annelerinin ayaklarının altında olması”nın nedeni de budur.   

 

Doğal ortamları olan evlerden çıkan kadınlar, Dünyâ’nın şeytan lehine bozulmasına neden olarak büyük bir zulmün tetikleyicisi ve sürdürücüsü olmuşlardır. Zîrâ kadın ev-dışına çıktığında ya eziyet görür, yada eziyet eder.

 

Çalışan anneler fıtratlarında olan o vicdânı, merhâmeti ve annelik duygusunu zamanla yitiriyorlar yada en azından bu duygular zamanla azalıyor. Kadınların kendi işleri dışında çalışması, Sanâyi Devrimi ile birlikte batı’da başladı. Batı’lı kadınlar o günden bu yana çalıştıkları için bu duygulardan neredeyse tamâmen uzaklaşmıştır. Muhammed İkbal bu nedenle; “batı’lı kadın kâlpsiz ve kadınlık duygularından mahrûmdur” der. Bu durum artık doğu’lu kadınlar için de geçerli olmaya başladı. Bu, kadınların hem kendi fıtratlarına, hem de çocuklarına yaptıkları bir zulümdür.

 

Modernizm anneliğin gözden düşürülmesidir. Modernite ve modern insan anneliği kötülemektedir. Hayati İnanç şöyle der:

 

“Ana-okullarında ‘ana’ yok, huzur-evlerinde huzûr yok. Annelik Dünyâ’nın en zor işidir. Kadının yapacağı hiç-bir iş ‘annelik’ten daha önemli olamaz. Cennet erkeklerin, kadınların ve babaların değil, annelerin ayağı altındadır. Beşiği sallayan, Dünyâ’yı da sallar. Ayağının altında cennet olan kadın hakkında ileri-geri konuşulmaz”.

 

Annelerin çalışmasıyla evler “akşam girilip yatılan ve sabah çıkılıp gidilen oteller” hâline gelmiştir. Baş-örtüsünün sistemin istediği tarzda “serbest” bırakılmasıyla kadınların yüksek okul ve çalışma hayâtına katılması kapitâlist-feminist bir projedir. Modern baş-örtüsü, ‘İslâmî tesettürün bir parçası” olmaktan çıktı ve modern kadın için “özgürlük simgesi” hâline geldi. Fakat bu özgürlük “ahlâk ve adâletten arındırılmış özgürlük”tür (emansipasyon). Modern kadın, mekânın modernleştirilmesinin (apartman) de sonucunda evi bir hapis-hâne gibi görmektedir. O yüzden kendini “dışarı” atmak istemektedir. Fakat kamusal alan da aslında bir “açık-hava hapis-hânesi”dir. Kamu kurumları ise tam bir hapis-hâne şeklindedir. Eskisi gibi tarlalarda açık-havada çalışmaya benzemez.

 

Kadının çalışması hiç-bir şekilde tam anlamıyla mahremiyet konusunu öteleyemez. Mahremiyeti önce tesettüre sonra da baş-örtüsüne indirgeyerek kadını kamusal hayâta taşımak, onun hem mahremiyetine hem de anneliğine zarar verir-verdi. Kadın evden ayrılınca aslında sâdece eşinden-çocuklarından değil, anne-baba, kaynana-kayınbaba ve hattâ komşularından ayrılmış olur. Çalışan kadının komşuluk ilişkileri otomatikman biter yada çok azalır. Abdurrahman Arslan bu konuda şunları söyler:

 

“Müslüman kadının, tesettürlü olduğunda kamusal alanda sanki her işi/şeyi yapabilme imkânını elde etmiş birisi gibi kendini görmekte oluşu, artık bugün yanlış bir şekilde kabûl gören bir kanaât hâlini almıştır. Cinsiyetten bağımsız rôl telâkkisine sâhip bu düşüncede bütün amel-biçimleri kadar beden de aslında baş-örtüsüne indirgenmiştir. Baş-örtüsünün serbestlik kazanması, hayâtın pratiğine bir tercih olarak katılmayıp muhâlefet eden müslüman kadının/evin nihâyette emeğin/üretimin tanımlanmış eril dünyâsına eklemlenmesinden başka bir şey olmadı. Nihâyette müslüman kadın murâdına erdi ve kapitâlizmin ‘çalışma dînine’ katılma imkânı bulmuş oldu.

 

Kapitâlizme âit bu telâkkinin önemli husûsiyeti, çalışmayı mekân ve zamânı olarak evin hâricinde, âile ve dinden bağımsız tanımlamasıdır. Haddizâtında bu, insanın sâhici sosyâl dünyâsı olan evi sâhipsiz/insansız bırakmış bir tanımdır. Batı-dışı toplumlarda ve tabî ki bilhassa müslüman dünyâda âile, kadın, kadının çalışması ve onun evle özdeşleşmiş rôlü sıkça bir ‘geri kalmışlık sorunu’ şeklinde ele alınır. Çağdaş müslüman kadın kadar erkek de gördükleri eğitime paralel olarak artık bugün meseleye bu zâviyeden bakmakta, böyle bakmaktan da bir türlü kurtulamamakta. Bilhassa yeni kuşaklar, ‘geleneksel’ diyerek damgaladıkları değerlerin değişmesi gerektiğine ve erkekle eşitliğin sağlanmasına vurgu yapmaktadır. Bu fikrin taşıyıcısı olan müslüman için kadın meselesi, bir ‘katılım’ meselesi olarak anlaşılmakta, bu yüzden de geleneksel kabûl edilen değerlerin değişmesiyle kadının erkek dünyâsına kolayca katılabileceği ve böylece eşitliğin sağlanacağına inanılmakta. Öte-yandan da aldığı eğitimin zorlayıcı teşvikine rağmen taşıdığı baş-örtüsünden dolayı mahrum bırakıldığına inanan müslüman kadın da aşırı şekilde çalışma isteği taşımaktadır. Dün mahrum bırakılmış olsa da aslında bu, günümüzün neo-liberâl siyâset ve kültürüne de uygun düşen bir taleptir. Müslüman kadın çalışma dolayısıyla evi terk etme isteğini meşrûlaştırmak üzere cinsiyet ve anneliği ertelemektedir. Zîrâ aldığı eğitimden dolayı ev, oryantâlist söylemi doğrular gibi onun için artık bir hapis-hâne görünümündedir. Kamusal alanın aslında duvarları olmayan bir hapis-hâne olduğunu anlayabilmesi için daha bir miktar zamânın geçmesi gerekecektir.

 

Eğitimli yeni kuşaklar, anneleri gibi olmak istemiyor. Ama onları güçlü âile/akrabâ bağları içinde, rûh sağlığı yerinde insanlar olarak yetiştirenlerin, evi kendisine yurt edinen anneleri olduğunu nedense unutuyorlar”.

 

Bir yazıda şunlar söylenir:

 

“Modern çağda kadınlar, gelenekleri terk etmeden zamâna ayak uydurmaya çalışan bireyler hâline dönüşüyor. Bir yandan geleneksel kalmaya çalışarak anne olan, evine bakan; bir yandan modern olmaya çabalayan, kariyer hedefleri olan kadınların yaşadığı bu çatışma âileler için zorlu bir gerilim hâline gelebiliyor. Mükemmel kariyer, mükemmel anne, mükemmel eş… Tüm bunlar kadınların kaldırabileceğinden çok daha fazla sorumluluk üstlenmesine bunun sonucunda da hem kendisini hem âile bireylerini mutsuz edecek tutumlar sergilemesine yol açıyor”.

 

Fakat buna rağmen kadınlar yine de işi bırakmayı ve çalışmamayı düşünmüyor. Zîrâ kapitâlist-modern hayat ve nefs onlara; ikinci bir ev, ikinci bir yazlık, sıfır ev, sıfır eşyâ, sıfır araba, kolejde okuyan çocuk ve bolluk içinde bir yaşam arzulatıyor. Bundan vazgeçemeyerek doğala, normâle ve fıtratlarına aykırı davranan anneler, mecbûren kendilerine zulmediyorlar.

 

Çalışan anneler; ya ev-hanımlığını terk edecek ve genelde haklarını tam olarak vermedikleri “ücretli ev hanımı” tutarak çalışanına zulmedecek, yada çalıştığı işinden sonra bir de evinde “ev-hanımlığı işi”ni de yaparak kendine zulmedecektir. O hâlde -çok özel şartlar dışında- kadınların çalışması mutlakâ zulümle sonuçlanacaktır.

 

Annelerin çalışmak, babaların ise yoğun olarak çalışmak zorunda kaldığı kapitâlist-seküler düzenlerde artık âile çocuk terbiyecisi” olma rôlünü büyük ölçüde kaybetmiştir. Okulların ise çocukları yetiştiremediği bal gibi ortadadır.

 

Kadının çalışması gerçekten hem kadın için hem de insanlığın gelişmesi için çok önemliyse, o zaman zenginlerin, devlet başkanlarının ve devlet adamlarının eşleri niye çalışmıyorlar?. Diğer kadınlar gibi sabah altıda-yedide kalksınlar, işlerine gitsinler ve akşama kadar çalışsınlar. Kadınların çalışması bu kadar önemliyse bahsettiğimiz kişilerin eşleri niye çalışmıyor ki?. Dünyâ’yı yönetenlerin eşlerinin çalışması söz-konusu bile edilmiyor; çok zenginlerin eşleri çalışmıyor, orta-hâllilerin eşleri ise kıyak işler yapıyorlar. Olan  garibanların hanımlarına oluyor. Zîrâ onlar en düşük ve ezici işlerde çalışmak zorunda bırakılıyorlar ve çalışmaya zorlanıyorlar. Demek ki “kadın çalışmalı, ayakları üzerinde durabilmelidir” denilen kadınlar, garibanların kadınlarıdır. Nerden baksanız tutarsızlık, nerden baksanız ahmakça, nerden baksanız zulüm.

 

Annelerin çalışması ve çalıştırılması, hiyerarşik bir zulüm sistemidir. Anneleri çalışmak zorunda bırakan ideolojiler, sistemler ve uygulamalar bu zulmü başlatmış, sonra da bu sistemlere uyan yada uymak zorunda kalan kadınlar da bu zulmü sürdürmüş ve sürdürmektedir.

 

Velhâsıl kelam; Kadının işyeri, evidir. İşyerini dışarıya taşımak, zulmü de mutlakâ yanında getirir. Zîrâ doğala, normâle ve fıtrata aykırı davranmak zulmü ateşlemek demektir.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir

 

Hârûn Görmüş

Hazîran 2019

Devamını Oku »