18 Mart 2020 Çarşamba

Madde ve Rûh




“Ona bir biçim verdiğimde ve ona rûhumdan üflediğimde hemen ona secde ederek (yere) kapanın” (Hicr 29).

“Onu bir biçime sokup, ona rûhumdan üflediğim zaman siz onun için hemen secdeye kapanın” (Sâd 72).

Madde: “Duyularla algılanabilen, bölünebilen, ağırlığı olan, yer kaplayan nesne”.

Rûh: “Dinlerin ve ruhçu felsefelerin insanın vücûdunda bulunduğunu kabûl ettikleri, yaşamın özü saydıkları, canlılığı sağlayan, maddesel olmayan varlık, ölümsüz sayılan töz, ilke”.

En kadim tartışmalardan biri de, madde ve rûh hakkındaki tartışmadır. Temel soru şudur: “İnsan hem maddî bedenden ve bir de ayrıca rûhtan mı oluşur yoksa rûh denilen şey aslında bedenin-beynin işlevinin bir sonucu, yansıması vs. midir?. Yâni rûh da eşyâ mıdır?.

Rûhun varlığı kabûl edildiğinde, birbirinden farklı iki cevherin nasıl ilişkiye geçtikleri, ruhların bedenlere nasıl girdikleri ve maddî bedenle nasıl bir bütünmüş gibi etkileşimde bulundukları îzah edilemez fakat rûh diye ayrı bir cevherin yokluğunda da beynin rûh ve bilinci ortaya nasıl çıkardığı da îzah edilemez, edilemiyor. Çünkü nöronların bilinçli bir şey ortaya çıkarması gerçekten de kabûl edilecek bir şey değildir. Çünkü nöronların hareket ettikleri bir beyne sâhip olan hayvanların, insan gibi bilinçli şeyler yaptıklarını göremiyoruz. Oysa “rûh sâyesinde bilinçli şeyler yapmak” düşüncesi kabûl edilebilir bir düşüncedir. Çünkü diğer iddiâ çok mantıksızdır ve sağduyuya da aykırıdır. Bu nedenle rûhun ayrı bir cevher olduğunu ve bilincin ruhtan kaynaklandığı iddiâsı, “tabula rasa” olan boş bir zihnin bile kolayca kabûl edebileceği bir iddiâdır.

Eğer ruhâ “bedenin işleyişinin bir sonucu olarak” madde diyeceksek, bu Feminizm açısından sorun olmayacaktır, kürtaj yapmak sorun olmayacaktır, çocuğu 2-3 yaşlarında kreşe, sonra ana-okula, 18 yaşına gelince de ayrı eve göndermek sorun olmayacaktır. Tabi ileride de çocuğun yaşlı ana-babasını huzur-evlerine göndermesi sorun teşkil etmeyecektir. Çünkü ne de olsa aradaki bağ sâdece maddî bir bağdır ve bu bağ maddî hayatla sınırlıdır. Ölünce her-şey biter.

“Rûh maddedir” dendiğinde “ölünce her-şey biter” düşüncesi normâlleşir, bu düşünce normalleştiğinde ise deizm “en popüler din” hâline gelir ki deizmden ateizme geçiş işten bile olmayacağı için insanlar kısa zamanda deistler ve ateistler olarak ikiye ayrılacaktır.

Rûhu iptâl edip inkâr ettiğimizde, Evrim Teorisi en popüler teorilerden biri olur ve Evrim Teorisi’ne inanmak “modern âmentü” hâline gelir. Rûhun ayrı bir cevher olduğu görüşünün yerini “tek cevherci” yaklaşımın almasında Evrim Teorisi’nin geniş kabûl görmesinin önemli etkisi vardır. Tabi bu-arada insanlar evlenmekten vazgeçerek gayri meşrû ilişkileri yaygınlaştırırlar ve hâmile kalındığında da kürtaj yapmak bir sorun olmayacağı (çünkü ne de olsa rûh diye mânevî bir şey yoktur!) için kürtajlar çoğalır. Tabi ceninlerden parfüm yapan kozmetikçiler buna çok sevineceklerdir. Çocuk yerine hayvan “beslenmeye” başlayacaktır. Çünkü insanda rûh olmadığı gibi hayvanda da yoktur, o zaman ne fark eder ki?, ha insan ha hayvan. İkisinden birini besle gitsin. Artık insanlar birbirlerine “kaç çocuğun var” diye değil, “kaç hayvanın var” ve “hangi hayvanları besliyorsun” diye sormaya başlayacaktır. Evlenmiş olanlar ise kırk yıl boyunca çocuk yapmayacak ama kırk tâne hayvan besleyeceklerdir. Çünkü insanı hayvandan ayıracak bir şey kalmayacaktır. Niçin sorumluluğu çok fazla olan çocuk yerine hayvan beslenmesin ki?.

Rûhun neliği gaybın konusudur ve bilinemez. Zâten Kur’ân da; “onun hakkında size az bir bilgi verilmiştir” der. Rûhun varlığı hissetmekle anlaşılır. Düşünen, akleden, duygulanan vs. soyut şeyleri değerlendiren şey rûhtur ve beyin değildir. Nöronların öyle bir yeteneği yoktur.

“Madde de rûhtur, çünkü enerjidir, arasında fark yoktur” deniyor. Oysa maddedeki enerjiyle rûhun enerjisi çok farklıdır ve ikisi aynı değildir. Rûh enerjisini dışarıdan almak zorunda bile değildir belki de. Madde ise, “tümden enerji” değildir ve E=mc2 doğru değildir. Madde, içinde enerji taşıyan bir varlıktır. Madde tümden enerjiye dönüştürülemez, içindeki enerji kullanılabilir sâdece. Meselâ odunu yakarsınız ve en sonunda onun enerjisi tükenir ve “madde” kısmı olan külü kalır. O kül aslâ yüzde yüz olarak enerjiye dönemez. Maddenin içindeki enerji tükendiğinde salt maddî yanı kalır. Madde tamâmıyla enerjiye dönüştürülemediği gibi enerji de maddeyi meydana getirmiş değildir ve zâten kâinatta bunun olduğunun bir örneği yoktur. Kâinatta enerjiden maddeye bir geçiş söz-konusu değildir ve bunun bir örneği de yoktur. Bu geçişin ve dönüşümün Big-Bang ile olduğunu söylüyorlar ki Big-Bang sâdece bir teori yada daha doğrusu hipotezdir ki masa-başında üretilmiş bir varsayımdan başkası değildir. Zâten Big-Bang’in deneyi de yapılamıyor ve yapılamaz. Enerjinin maddeleşmesinin bir örneği olmadığı için enerjinin soğuyarak yada yavaşlayarak maddeye dönüştüğünü söylemenin bir anlamı yoktur. Çünkü madde ayrı, enerji ayrı bir şeydir ve ayrı-ayrı olarak yaratılmıştır. Fakat enerji maddenin içinde potansiyel olarak bulunmaktadır. Enerji, maddenin içinde ve maddeye içkin olarak yaratılmıştır. Enerji maddenin içinde potansiyel olarak bulunur ve madde enerji değildir. Enerji de madde olamaz. Kullandıkça maddenin içindeki enerji biter. Meselâ bir pil enerji değildir ama içinde enerji taşır. Bu enerji pilin taşıyabileceği kadar bir enerjidir. Pilin içindeki enerji bitince geriye pilin kalıbını oluşturan madde kalır. Madde enerji değildir, “enerjiyi taşıyan” şeydir.

Flojiston hakkında şunlar söylenir: “Flojiston, yanabilen bütün cisimlerde bulunan yanıcı bir maddedir ve bir cismin yanması terkibinde bulunan flojistonu kaybetmesi’nden ibârettir. Bol flojiston ihtivâ eden maddeler kolay yanarlar ve yanma netîcesinde az miktarda bakiye, yâni kül bırakırlar”.

Rûh ise, neliğini bilemeyeceğimiz ama sürekli olarak hissettiğimiz şeydir. Zâten rûhun yaptıklarının madde ile yapılması mümkün olmadığı gibi, beyin araştırmalarında bilinci, şuuru, duyguyu ve hissi sağlayan maddî bir mekanizma da bulunamamıştır, bulunamaz da. Çünkü o ruhtandır ve rûh gaybın konusu olduğundan dolayı onun hakkında tatmin edici bir bilgiye ulaşılamaz.

Descartes, zihni, “maddî olmayan, mekândan bağımsız ve temel özelliği ‘düşünmek’ olan bir cevher” olarak tanımlar. Descartes, Dünyâ’da yaşayan varlıklardan sâdece insanın, madde dışında bir cevhere (zihne/rûha) sâhip olduğunu söyler. La Mettrie gibi filozoflar, Descartes’ın hayvanları birer makine gibi görmesinden etkilenerek, insanın da bu şekilde açıklanabileceğini, insanda maddî bedenden ayrı bir cevher tasavvur etmeye gerek olmadığını söylemişlerdir.

Rûhun maddî olduğunu ilk söyleyen kişi Leukippos ve Demokritos’tur. Her-şeyi atomlara bağlarlar ve “atomların hareketleri rûhu açığa çıkarır” derler. Demokritos’a göre atomlar ezelî ve ebedîdirler; her değişim ve oluşum bu atomların birleşmesi ve ayrılmasından ibârettir. Şeylerin farklılığı atomların sayı, büyüklük, biçim ve düzenlenişlerinin farklılığından kaynaklanır. Demokritos rûhun ince, düz, yuvarlak ve ateş atomlarına benzer atomlardan yapıldığını söyler. Sonuçta “rûh, bedendeki atomlardan daha farklı olan atomlardan oluşsa da ayrı bir cevher değildir” der.

Materyâlistlere göre insanın tüm özelliklerinin (düşünme, sevinç, acı gibi zihinsel özelliklerinin de) sâdece maddî cevher ile açıklanabilmesi görüşü, “hayvanlarda niçin ruhsal faaliyetler ve düşünceler açığı çıkmıyor” görüşüyle çürür. Çünkü binlerce çeşit ve milyarlarca sayıda hayvan vardır ama hiç-birinde ruhsal bir faaliyet gözlenmez.

h ve madde ayrıldığında, insan maddeyi mutlak olarak görmeye ve kabûl etmeye; rûhu ise inkâr etmeye başlar ki bu süreç Descartes ile başlamıştır. Maddeye aşırı yönelme, modernite ile birlikte rûhun ve meta-fiziğin inkâr edilmesine neden olmuştur.  

Rûh inkâr edildiğinde madde “ezelî” olarak kabûl edilmeye başlanır. Çünkü ortaya konan tüm mükemmellikleri güyâ madde açığa çıkarmıştır ve onun bir gün gelip de yok olması normâl olmaz. O hâlde madde ezelî olmalıdır yada en azından madde, o -sözde- ilk başladığı tekilliğe geri döner ve sonra yeni bir zamanda yeniden açığa çıkar ve yeni bir kâinat kurar. Çünkü madde hârikulâdedir ve zamanla en mükemmel şeyi bile ortaya koyabilecek güçte ve özelliktedir. Öyle ki en sonunda tanrı olur. Noah Harari’nin “hayvanlardan tanrılara” dediği şey budur. Bunun yerine “atomlardan tanrılara” deseydi de bir şey değişmezdi.

Termodinamiğin 1. Kânunu olan “Enerjinin Korunumu Yasası”nda madde rûhun yerine geçirilmiştir ve ölümsüz yapılmıştır. Termodinamiğin 1. yasasına göre “enerji yoktan vâr edilemez ve yok edilemez, sâdece bir şekilden diğerine dönüşür” demek, maddeyi-enerjiyi ezeli ve ebedî îlan etmek demektir ki, ebedilik ancak Allah’a mahsustur. Maddenin yok olmayacağını söylemek, kâinâtın ezelî ve ebedî olduğunu söylemektir ki bu, kâinâtın -hâşâ- Allah olduğunu söylemek demektir (panteizm). Zîrâ yok olmayacak olan sâdece Allah’tır. Madde ve enerji “mutlak gerçek” değildir ki yok olmasın. Madde ve enerji “hak”tır fakat “el hak” değildir. Hiç-bir şey Allah kadar var değildir. Bu nedenle de yok olmayacak olan sâdece Mutlak Gerçek (El Hak) olandır ki O da Bâkî olan Âlemlerin Rabbi Allah’tır.

Termodinamiğin 1.yasası olan Enerjinin Korunum Yasası’nın yanlış olduğu, Termodinamiğin 2. Yasası olan Entropi Yasası’yla ortaya çıkar. Termodinamiğin 2. Yasası ihlâl edilmeden 1. yasa savunulamaz. Şöyle denir: “Termodinamiğin ikinci yasasına göre tersine işlemler gerçekleşemez. Meselâ siz bir bardağı düşürdünüz ve kırdınız. Kırılan parçalar geri gelip birleşemez. Entropi düzensizliği her zaman artar. Aslâ azalmaz. Bu yasaya göre devamlı olarak evrenin entropisi artmaktadır. Öyle bir entropi artışı olur ki, bir-zaman sonra artık entropi ‘geri dönüşüme’ izin vermez. Bozuluş kaçınılmazdır ve en nihâyetinde de geri dönüşümü olmayacak olan bir nihâi bozulma gerçekleşecektir”.

Şu da var ki, rûh inkâr edildiğinde ve her-şey maddeyle alâkalandırıldığında, kutsal olan hiç-bir şeyin varlığına inanılmamaya başlanır. Rûh yoksa vahiy de yoktur, melek de yoktur, peygamberler de -hâşâ- yalancıdır ve vahiy kitaplarını kendileri yazmıştır. Âhiret yoktur ve cennet-cehennem de olamaz. Çünkü madden açıklanamaz. Ve en nihâyet Allah da yoktur. Maddî olmayan bir şey yoktur çünkü. Modernite Allah’ı işte bu düşünceyle öldürmüş(!)tür. İnkâr, domino taşları gibidir, birini yıktığınızda yâni inkâr ettiğinizde mutlakâ diğerleri de yıkılır ve inkâr edilmeye başlanır. İnkâr başladığı yerde durmaz ve sonuna kadar gider.

İster materyâlizmi savunan sosyâlizm olsun isterse kapitâlizm olsun, bunlar maddeden vazgeçemeyen iki sistem ve ideolojidir. Netîcede ikisi de madde-merkezlidir ve maddede buluşurlar. Maddeden vazgeçemedikleri için modernite denen şey madde-merkezli olmak zorunda kalmıştır. Her-şeyi maddîlikle öğrenmeye ve açıklamaya meyyâldirler. Böyle olunca rûh sinik kalmış ve inkâr edilmeye başlanmıştır. Hem modernite hem de pozitivizmde her-şey madde ile açıklanma yolunda olduğu için, bilinç, duygu, sevgi ve düşünce madde ile açıklanmaya çalışılmaktadır. Çünkü rûhun olması modernitenin işine gelmez. Zîrâ rûha inanıldığında rûha etki eden şeyler de kabûl edilmek zorunda olur ki bunlar başta Allah olmak üzere âhiret, kitap, vahiy, peygamber, melek vs.’dir. Rûh kabûl edilip de gaybın kabûl edilmemesi mümkün değildir ve anlamsızıdır. Bu durum modernitenin işine gelmediği için gaybı inkâr etmek istemekte ve bunun kestirme yolu olarak da rûhu inkâr yoluna girerek bilinci maddeye indirgemektedirler.

Rûhun aslında maddeden müteşekkil olduğu konusunun modern müslümanlar tarafından kabûl edilmeye başlaması modern bir olgudur ve İslâm târihinde çok uç istisnâlar dışında bunun örnekleri yoktur. Moderniteden aşırı etkilenerek modernitenin güdümüne giren modern akademisyenler bu işi köpürtmektedir. Meselâ Caner Taslaman: “Teizmi -birçok kişinin yaptığı gibi- dualizmle (çift cevher) özdeşleştirmek hatâlıdır ama materyâlizmi dualizm karşıtlığı ve tek cevher fikriyle özdeşleştirmek doğrudur” der. Fakat Kur’ân çalışmaları yaptığı için bu konuda agnostik -bilinemezci- kalmayı seçer.

Mesele şu ki, sâdece maddeyle, insan eliyle de olsa bir mükemmellik ortaya konamaz. Böyle bir örnek yoktur. Mükemmel olan “eskimez” olandır ve madde eskir ama rûh eskimez. Çünkü maddî değildir. Oysa madde ilk çıktığında etkileyici olsa da zamanla etkisini kaybeder ve çirkinleşir, özelliğini kaybeder. Zâten Entropi Kânunu’na göre her-şey zamanla bozulmaya ve ölmeye mahkûmdur. Oysa rûhun ortaya koydukları ölümsüzdür. Mükemmellik maddeden değil rûhtandır.

Bilincin kaynağını maddeye bağlamak, vahyin kaynağını da maddeye bağlamak olur ki o zaman da “Kur’ân Allah’tan değil, Muhammed’in kendi el yazmasıdır” düşüncesi(zliği) açığa çıkar mecbûren. Bu ise küfürdür. Üstelik vahyin îtibârı böylelikle azalır ve kaybolur gider. Dînin değeri biter ve artık onu tâkip eden kalmaz. Sonuçta da insan Allah’a inanmaya devâm ediyorsa deizm, etmiyorsa ateizm en yaygın iki din hâline gelir. Rûhun inkârı mecbûren deizmi ve ateizmi köpürtür, çoğaltır ve üstüne tüy diker.

Rûhu inkâr edip her-şeyi maddeye bağlayanlar olduğu gibi, maddeyi inkâr edip de her-şeyi rûha bağlayanlar da vardır. Berkeley bunlardan biridir ve maddenin gerçek bir varlığının olduğunun bir delîlinin olmadığını söyler ve o da maddeyi inkâr eder. Rûhu inkâr etmek karşı tarafta maddeyi inkâr etmeye dönüşür. Böylece “Allah bir şey yaratmamıştır” diye absürd bir düşünce açığa çıkar. Bir de “insanın da maddenin de bir rûhu vardır” diyen pagan ve animist görüş vardır ki bu görüş hem ruhçulara hem de materyâlistlere argüman sağlayabilir. Fakat rûh, nöronlar arasındaki elektrik sinyâllerin taşınmasının bir sonucu değildir.

Görüldüğü gibi her-şeyi maddeye bağlamanın sonuncunda her-şeyi rûha bağlamak ve her-şeyin bir rûhu olduğunu söylemek düşüncesi de açığa çıkıyor. Oysa madde ayrı, rûh ayrı bir cevher ve varlıktır. Madde Termodinamiğin İkinci Kânunu olan Entropi Kânunu’nda söylediğimiz gibi yok olmaya mahkûmdur. Rûh ise, “en sonunda her-şey yok olur, sâdece Allah’ın yüzü bâki kalır” âyetinde dendiği gibi yok olup gidebilir ama maddeden çok daha kıdemli ve uzun ömürlü olduğu gerçeği değişmeyecektir.

Modernite ve modern-bilim hiç-bir delîli olmamasına rağmen rûhu inkâr eder ve her-şeyi maddeye bağlar ki modern-bilim zâten hep bunu yapar. Elinde yeterli delil olmamasına rağmen masa-başında şeytanın vesveseleriyle ürettiği varsayımları din yapar.

Akıl gaybî bir şeydir ama akletmek beyin ile ilgilidir. Akıl beyni kullanır. (Gerçi Kur’ân; “akleden kâlp”ten bahseder). Rûh da beyin ile birlikte tüm vücûdu kullanır. O yüzden akıl yürüttükçe beyin daha çok ve iyi çalışır ve rûha etki yapar. Beyinin doğal olarak uyarılması, beynin aktivitesini arttıracağı için rûha daha fazla etki eder ve rûh da daha aktif olur. Rûh, bu kâinat formatında işlevini yapabilmesi için bir vücûda ve beyne ihtiyaç duyar. Böylece Allah’ın murâdı gerçekleşir ve imtihan devâm eder. Beyin olmadığında rûh işlevini bu formatta yapamaz ve özelliklerini ortaya koyamaz. Rûh olmadığındaysa beyin ya hiç çalışamaz yada hayvanlar gibi çalışır ve sâdece maddeye kitlenir ve güdüleriyle hareket eder.

Fedâkârâne, azimli ve adanmış bir şekilde yapılan işler hep ruhtan kaynaklanır ve rûhun ateşlemesiyle olur. Yoksa beyin böyle bir şey başlatmayı düşünemez. Rûhunu devreye sokmayan ve sâdece zekâsıyla iş yapanlar yetersiz bir dirâyette olurlar. İnançsız olununca o şey etkisiz de olur. Meselâ maçlarda oyuncular ruhlarının da ateşlemesiyle yeterli bir direnç gösteremediklerinde taraftarlar “ruhsuzlar” diye slogan atar. Oysa o anda sporcuların beyinleri yerindedir ve çalışmaktadır. İşte, bir ateşleme yaparak oyunculara güç veren şey o rûhtur. Bu durum aslında savaşlarda ve fedâkârca yapılan işlerde daha çok ve net olarak görülür. O anda beyin karârını değiştirmiş değildir ve zâten böyle bir özelliği de yoktur. O anda olan şey, rûhun devreye girmiş olmasıdır.

Beyne yapılan sûnî müdâhalelerle onun tat alması, işitmesi, koklaması etkinleştirilebilir ama düşünmesi, bilinçlenmesi ve duygulanması etkinleştirilemez. O bilinçli bir süreç içinde rûhun katkısıyla olabilir ancak. Tabi beyin sağlığı aynen tüm vücûdun sağlığında olduğu gibi, rûhun daha etkin olmasını sağlayacaktır. Beyin üzerindeki incelemeler, nöronların (sinir hücreleri) ve nöronların toplu fonksiyonlarının beyin işlevlerinin temeli olduğunu göstermektedir. Nöronlar beynin işlevini sağlayabilir ama bilincin işlevini sağlayamazlar. Bilinci oluşturamaz ve açığa çıkaramazlar. Zîrâ beyin ile ilgili bilgiler bilincin ve dolayısıyla da rûhun ne olduğu ile ilgili hiç-bir şey söyleyememektedir. Beyin ile ilgili bilgi ne kadar artarsa-artısın, bilincin ve rûhun ne olduğuyla ilgili bilgide artış olmayacak ve rûh hakkındaki bilgi “Allah’ın bildirdiği kadar” olmaya devâm edecektir.

Materyâlistler ve pozitivistler rûhun ne olduğunu bilmedikleri ve onu bulamadıkları için inkâr edebiliyorlar ama, bilincin ve rûhun beyinde bir yerlerde bulunamamasına ve hattâ ne olduğunun bile bilinememesine rağmen rûhun maddeden kaynaklandığı görüşünden vazgeçmiyorlar. Bu, Dünyâ’nın seküler-modern-profan bir eğilimde olmasından dolayıdır.

Rûh inkâr edildiğinde ne Allah’ın rûhtan bahseden âyetinin ne de Yûsuf peygamber’in gördüğü rüyâların bir değeri kalır. Çünkü rûh inkâr edildiğinde rüyâlar da beynin işlevinin bir sonucu olarak görülmektedir. Oysa Allah böyle demez:

“Allah, ölecekleri zaman canlarını alır; ölmeyeni de uykusunda (bir tür ölüme sokar). Böylece, kendisi hakkında ölüm karârı verilmiş olanı(n rûhunu) tutar, öbürüsünü ise adı konulmuş bir ecele kadar salıverir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten âyetler vardır” (Zümer 42).

“Onu bir biçime sokup, ona rûhumdan üflediğim zaman siz onun için hemen secdeye kapanın” (Sâd 72).

Evet; âyetler apaçıktır ve yoruma bile gerek yoktur. Rûhu maddeye indirgemek için bu âyetlerin aşırı şekilde yorumlanması gerekmektedir.

Rûh diye bir şeyin olmadığı ve rûhun aslında beynin işlevinin bir sonucu olarak “eşyâ” olduğunun kabûl edilmesi, beyin ile ilgili bilgilerin artmasından dolayı değil, materyâlist, seküler modernitenin ağır kuşatması ve ondan etkilenen insanların çoğalmasından dolayıdır. Yâni rûhun maddî olduğunu söylemek bilimsel bir şey bile değildir. Zâten materyâlist-pozitivist modern bilimsel çalışmaların, maddî doğa dışında bir varlık yokmuşçasına yapılması gerektiği söylenir. Modern bilimsel yöntem maddeci olduğu için rûh inkâr edilmektedir. Olan şey budur. Karl Popper’ın da dikkat çektiği gibi teorilerimiz, deneylerimizi öncelemekte ve bizim nereye nasıl baktığımızı belirlemektedir. “Maddî olayların sebebinin maddî olaylardan başkası olamayacağı”na dâir dogmatik ön-kabûl, zihinsel olayların madde-dışı cevherlerle ilişkilendirilmesini bir ön-kabûl olarak reddeder. Francis Crick: “Bilinç (yâni rûh H.G.) öyle bir konu ki sorunun ne olduğu üzerinde bile ortak görüş yoktur” der.

Rûhu inkâr ederek her-şeyi maddeye bağlamak, olan her-şeyin anlamsız olduğunu söylemek anlamına gelir. Çünkü madde kendi başına anlam üretecek bir şey değildir. Rûhun ve bilincin kaynağının madde ve beyin olduğu düşüncesini bırakın, onun ne olduğu bile bilinemediği gibi, o zâten herhangi bir şeye indirgenebilecek bir şey bile değildir. Rûh, indirgenemez komplekslikteki şeydir.

Rûh-bilinç beyne indirgendiğinde şu soru açığa çıkar: “Herkesin beyni benzer şekilde çalıştığına göre niçin insanların tüm görüşleri de benzer değildir?. Çünkü rûh denilen şey beynin yâni maddenin işlevinin bir sonucuysa, ortaya çıkan görüşler birbirine yüzde-yüz zıt olamaz. Herkes benzer fikirlere ve görüşlere sâhip olurdu. Çünkü zâten bilimin alanına giren her-şey “nesnel” olmak zorundadır.

Rûh ve dolayısıyla bilinç işin içine katılmadığında ve özel bir cevher olduğu kabûl edilmediğinde insan, “çok yetenekli bir hayvan” olmaktan başkası olmaz. Oysa rûh ve madde iki ayrı cevherdir ve “şey”dir ve birbirlerinden etkilenecek özelliktedirler. Bu onların aynı şey sanılmasına neden olmaktadır.

“Bütün, kendini oluşturan parçalardan daha fazla bir şeydir ve kendini oluşturan parçalarla açıklanamaz” sözüyle rûhu maddîleştiren bir teori de vardır ama unutulan şey şudur; bütün, madde-rûh bütünlüğüdür. Aksi-hâlde yarım kalır ve bilinçsiz-ruhsuz olur.

“Bilim henüz rûhun ve bilincin maddeden kaynaklı olduğu ve beynin işlevinin bir sonucu olduğunu gösteremedi ama, bilim geliştikçe ilerideki zamanlarda bunu kanıtlayacak ve gösterecektir” deniyor. Genelde bilimin ileride bir şeyi başaramayacağını iddiâ edenlere, son üç yüzyılda bilimin başarıları ve böylesi iddiâların sâhiplerinin hep yanıldıkları hatırlatılır. Fakat, bilimin de bir sınırı vardır ve zâten sâdece sınırı olan şey yâni madde üzerinde çalışabilir. Bilime konulmuş kırmızı çizgiler vardır ve rûh konusu da bilimin kırmızı çizgisidir. O çizgi bilimin sınırıdır ve o sınırı hiç-bir zaman aşamayacaktır. Varlığın formatı buna izin vermez çünkü. Bilimin araştıramayacağı şeyler de vardır. Meselâ mâvi renge iki kişi de “mâvi” diyebilir ama ikisinin de “mâvi” dediği rengin aynı olduğunun delîli yoktur. Çünkü bunun araştırması yapılamaz.

Materyâlist işlevselci yaklaşım, zihinsel olguları beyin içindeki nedensellik ilişkileri ile açıklar. Bu yaklaşımı benimseyenler, “bilgisayarlara uygun program yazılıp, yapay zekâ içinde benzer nedensellik ilişkileri kurulursa, insanların duygularının ve bilincinin aynısına yapay zekânın da sâhip olacağını” düşünürler. Rûh ve bilinç, indirgenemez komplekslikte bir yapıdır. Ne oldukları tam olarak bilinemeyeceği için yapay zekâ da düşünüldüğü anlamda hiç-bir zaman yapılamayacaktır. Zîrâ beyne indirgenemeyen bilinç ve rûh, bilgisayara da indirgenemez. Nörona indirgenemeyen rûh, elektronik devrelere de indirgenemez.

Beyinde (çünkü bilinç için en uygun yer orası olarak görülüyor) bilincin bulunabileceği de, rûhun ayrı bir cevher olduğu da araştırmayla değil inançla ilgilidir. Gayba inanmayanlar bilinci ve rûhu beyne indirgerler ve bilincin maddî olduğuna inanırlar yada inanmak isterler. Gaybı kabûl edenlerse rûhun dolayısıyla bilincin, “Allah’ın sâdece insana sunduğu özel bir cevher” olduğuna inanırlar. Sağduyuya uygun olan, “rûhun Allah tarafından sâdece insana verilmiş ve bizim neliğini tam olarak bilemeyeceğimiz özel bir cevher olduğu”dur.

Allah isterse bilinci maddenin bir sonucu olacak şekilde de yaratabilirdi. Bunu yapabilir ve gücü yeter. Çünkü O, yaratmanın her türünü bilir. Fakat yapmaz. Çünkü yapmamıştır. Allah kâinâtı gördüğümüz gibi yarattı. Farklı da yaratabilirdi ama yaratmadı. Çünkü bu şekilde yaratmıştır ve yaratmanın rajonu budur. Madde ve rûhu da “tek cevher” olarak yaratabilirdi ama yaratmadı. Onları iki ayrı cevher olarak yarattı. Çünkü bu işin rajonu budur.

Sessiz bir yerde gözlerimizi kapadığımızda sürekli olarak uyanık bulunan ve düşünüp duran, idrâk eden, anlamlandıran ve duygulanan şey nedir?. Bunâ; “beyindeki nöronların hareketlerinin bir sonucu” demek mi, yoksa; “Allah’ın sâdece insana verdiği rûh” demek mi daha çarpıcıdır ve insanı tatmin eder?. Rûhun, “beynin ve nöronların işlevinin bir sonucu olduğu” düşüncesi rûhu aslâ tatmin etmez, etmiyor, fakat nefsi kolayca tatmin eder. Nefis-merkezli bir uygarlık olan moderniteye gönül vermiş olanlar da bu nedenle rûhu maddeye indirgemekle tatmin olurlar yada tatmin olmak isterler.

Rûh maddeye indirgendiğinde; irâde, düşünce ve bilinç maddîleşmiş oluyor. Allah düşüncesi bile maddîleşmiş olur. Allah düşüncesinin “beyindeki nöronların aşırı yönlendirilmesiyle” ortaya çıktığı da söylenebilir böylece. Öyle ya, neliği hakkında net bir şey söylenemeyecek olan şey niçin beynin bize oynadığı bir oyun olmasın(!).. Rûhun maddeye indirgenmesi, “maddeden başka bir şey yoktur” düşüncesini açığa çıkartacaktır.

Dualist öğretilere en çok yöneltilen îtirazlardan biri olan, “farklı iki cevherin nasıl etkileşimde bulunduğu” ile ilgili soru gaybî bir konudur. Açıklanabilecek bir şey değildir. Daha doğrusu bu, meselâ Kur’ân’da açıklansaydı bile insan bunu idrâk edemezdi ve anlayamazdı. Çünkü “her-şeyin açıklaması yapılabilecek” diye bir şey yoktur. Meselâ Allah’ın nasıl olduğu, nasıl yarattığı, peygamberlerin vahyi nasıl aldığı da açıklanabilecek bir şey değildir. Peygamber bile belki, bunu birebir yaşamasına rağmen tam mânâsıyla açıklayamaz ve açıklamamıştır. Çünkü gaybî konular açıklaması yapılsa bile insanın idrâk edebileceği türden değildir. Bu nedenle gayba îman edilir. O hâlde bu, bilginin değil, inancın alanına girer. Allah bizim hem maddî bedenimizi yarattığını söylüyor ve hem de “rûh üfledim” diyor. Demek ki hem maddî yanımız var hem de rûhumuz vardır ve bunlar iki ayrı cevherdir. Allah hem maddeyi hem de rûhu yaratmıştır. Bu apaçık bellidir. Bu âlemde mevcut formatla anlaşılamayacak bir-çok konu vardır ve bu da onlardan biridir. İnsanın her düşündüğü olacak yada doğru diye bir şey yoktur. Bu konuyu irdelemek rûhu inkar etmekle sonuçlanır. Zîrâ gaybı didiklemek gaybın inkârıyla yada en azından agnostisizm ile sonuçlanır.

Rûh, rûhî şeyleri yapandır. Eli-ayağı vs. oynatmak rûhla ilgili değildir. Çünkü ellerini-ayaklarını hayvanlar da oynatırlar ki onlarda rûh yoktur. Rûh, düşündüren, anlamlandıran, bir fikir ortaya atan şeydir. “Bakmayı yapan” değil, “anlamlı bakmayı yapan” şeydir rûh. Varlığı maddeye bağlı değildir. Varlığı açıkça bilenen ve hissedilen fakat açıklanamayan şeydir. Biz sâdece onu kullanarak düşünür ve fikirler ortaya atarız, akletmeyi sağlayan şey odur, akıl odur, bilinç ondan çıkar. Rûh deney-üstüdür. 

Zihinsel aktiviteler beyinden kaynaklanır” denir (Epifenomen). Fakat bu sâdece bir iddiâdır ve o kadar yoğun uğraşlara rağmen bu iddiâyı kanıtlayacak tek bir gerçek argüman bile yoktur ve bu konuda küçük bir adım bile atılamamıştır ve atılamaz da.

Beyin sâhibi bir-çok canlı vardır ama sâdece insanda bilinç vardır. Bu, insanda bilinci otaya çıkaran ve neliğini bilemeyeceğimiz bir cevherin-etkenin olduğu anlamına gelir. O cevher ve etken rûhtur. Rûhumuza daha düşünür-düşünmez ulaşırız ve onunla bağlantı kurarız. Bu bağlantı özel bir bağlantıdır.

Teleskopla göklere bakarak Allah’ın bulunup görülemeyeceği gibi; mikroskopla beyne bakarak da rûh-bilinç bulunup görülemez. Çünkü rûh, görülecek cinsten değildir. Voltaire: “Dört bin ciltlik meta-fizik öğreti rûhun ne olduğunu öğretmez bize” der.

“Sana rûhtan sorarlar; de ki: ‘Rûh, Rabbimin emrindendir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir (İsrâ 85).

Rûh ve bilinç, bilimsel veyâ felsefî açıdan gösterilemeyebilir ama dînî açıdan gösterilebilir. Kur’ân’a göre insanda bir rûhun olduğu ve bunun bilinemeyecek olan bir şey olduğu sâbittir. Dînî açıdan rûhun varlığının kabûl edilmesi gerekir ki âyette bahsedilen rûhun maddeden ayrı bir varlık olduğu anlaşılıyor. Eğer bir maddeden başka bir de rûh varsa -ki inananlar için bu, âyetlerle sâbittir- o hâlde rûh maddeden farklıdır ve bilincin de kaynağıdır. Rûh, “madde-dışı soyut bir cevher”dir.

Rûh ve de bilinç, anlayan ve anlamlandıran, idrâk eden şeydir. Allah nasıl ki maddeyi yarattıysa rûhu da yaratmıştır. İkisi aynı şey değildir. Aralarında “derece” farkı değil, “mâhiyet” farkı, cevher farkı vardır. Allah nasıl ki maddeyi yaratmıştır, farklı ve bilemeyeceğimiz bir yaratılışla rûhu da yaratmıştır. Bu yüzden maddenin de rûhun da hakîkatini ancak O bilir. Her zaman diyoruz ya:

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ekim 2019
















Devamını Oku »

11 Mart 2020 Çarşamba

Ahkâf 20. Âyet Üzerine


“İnkâr edenler ateşe sunulacakları gün, (onlara şöyle denir:) Siz Dünyâ hayâtınızda bütün güzelliklerinizi ve zevklerinizi tüketip-yok ettiniz, onlarla yaşayıp-zevk sürdünüz. İşte yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz (istikbârınız) ve fâsıklıkta bulunmanızdan dolayı, bugün alçaltıcı bir azab ile cezâlandırılacaksınız” (Ahkâf 20).

 

Müslümanlar da dâhil insanlar, Dünyâ’da bulunmanın yegâne amacının, “Dünyâ’dan olabildiğince zevk almak” ve “Dünyâ’nın tadının çıkarmak” olduğunu zannediyor. Zevk içinde olan bir yaşam için ellerinden ne gelirse (meşrû yada gayr-ı meşrû) yapmayı göze alabiliyorlar. Öyle ki, bunun için birilerinin hayatını karartanlar bile var. Bunu sâdece zevk ve haz içinde yaşamak için yapıyorlar. Allah’ı, âhireti, dîni, mânâyı vs. hesâba katmayan birinin yapacağı başka bir şer yoktur zâten. Bu kişi Dünyâ’da zevkin ve hazzın her türlüsünü en uzun süre boyunca ve en ileri uçta yaşamak ister. Sürekli relaks, sürekli keyif, sürekli rahatlık şeklinde bir hayat yaşamak düşüncesi vardır âhireti hesâba katmayanlarda. Fakat ne yazık ki artık modernite ile birlikte bu istek (yada hastalık) tüm insanlara bulaştı. Artık âhiret inancı olduğunu söyleyen müslümanlar da dâhil herkes böyle bir hayat yaşamak için can atıyor. Üstelik böyle bir hayâtı yaşarken bir sınır ve engel de görmek istemiyorlar. Çünkü modern hayat; zorlukları, ölümü, âhireti, dîni, kitabı, peygamberi ve Allah’ı unutturuyor. Böyle olunca Allah da onlara kendini unutturuyor ve modern insana “Dünyâ’da haz ve zevk içinde yaşamak” düşüncesi ve isteğinden başka bir şey kalmıyor. Zîrâ sürekli ve kesintisiz olarak, nefsi kışkırtıp azdıracak üretimler ortaya çıkarılıyor. Modern insan bunları tüketmeye yetişemiyor ki, şöyle bir kafasını kaldırıp da gökyüzüne baksın ve sonra da: “Bu gökleri kim yarattı, ben niye varım, ne olacağım” gibi sorular sorsun. Yâni sürekli ve kesintisiz haz ve zevk içinde olmak insana insanlığını unutturuyor, hayvâniyetini hatırlatıyor. Modern hayat yada şeytan, insana insan olduğunu düşünme ve hatırlama fırsatını vermiyor. Sonunda da nefsi kışkırtılıp yoldan çıkmış olanlar insanlıktan da çıkmış oluyorlar.

 

Lâkin şöyle bir sorun var.. Bu Dünyâ’nın formatı herkesin bu şekilde yaşamasına hem uygun değil, hem de kaynaklar bu tür bir yaşam için yeterli değil. Yâni herkesin bu şekilde yaşayabilmesinin Dünyâ’da bir karşılığı yok. Böyle olunca da böyle bir hayâtı yaşamak bir yarışa dönüyor. Herkes birbiriyle böyle bir hayâtı kazanmak için kıyasıya yarışıyor. Fakat bu yarış hem âdil bir yarış değil, hem de kuralları çok acımasız ve merhâmetsiz. Böyle olunca insanlar merhâmetsiz, vicdansız ve acımasız olup çıkıyor. Sonuçta da bir “çark” ortaya çıkıyor ve birileri ve bunların soyları sürekli olarak o özlenen(!) hayatı yaşıyorlar ve diğer çoğunluk ise onlara kölelik yapıyor ve onların bu hayâtı en keyifli bir şekilde sürdürmeleri için çalışıyorlar. Buradaki sorun, zevk ve sefâ içinde bir yaşama ulaşamamak değil, bu tür hayâtı yaşayan mutlu azınlığın, mevcut hayât-şeklini sürdürebilmeleri için çoğunluğu tahakküm ve baskı altına almasıdır. İşin kötüsü, çoğunluk artık bundan memnun ve bir rahatsızlık duymamaya başladı. Çünkü birileri perişanlık içinde yaşarken, az sayıdaki mutlu(!) azınlığın uçlarda yaşaması normâl görülmeye başlandı ve zâten meşrûlaştırıldı da. Artık insanlara “örnek kişiler” olan peygamberler değil de, zevk ve sefâ içinde yaşayanlar örnek gösteriliyor ve herkes onlar gibi olmak için amansız bir yarışa giriyor. Aslında bu bir sürüklenmedir. Zîrâ liberâl-kapitâlizm işte bu yarış sâyesinde hayâtiyetini sürdürüyor. Maddeye olan tapınma kapitâlizme ha-bire kan pompalıyor. Tabi aslında asıl iktidârı şeytan sürüyor. Çünkü insan hakkında “onların çoğunu saptıracağım” sözü yerini bulmuş oluyor.

 

Bu dünyâ, müslüman için bir “imtihan dünyâsı”dır, “zevk ve sefâ sürme yeri” değil. Mü’minler için zevk ve sefâ sürmek cennette olacak inşaallah. İmtihanın olduğu yerde bir disiplin vardır, bir gerginlik ve zorluk. Hattâ vazgeçmek vardır. Zîrâ imtihan insanın sınırsız serbest davranmasına izin vermez. Çünkü imtihandadır ve bir yanlış yapmaması yada yaparsa hemen tevbe etmesi gerekir. Üstelik bu imtihan hayat-boyu devâm eder. Sonunda da imtihanın sonucuna göre, âhirette ya cennet nîmetleriyle yada cehennem ateşiyle karşılaşır. O hâlde inanan bir insan nasıl “imtihan yokmuş” gibi davranacak ve Dünyâ’da tatmadık zevk ve sürmedik sefâ bırakmamak için kendini yırtarcasına koşturacak?.

 

Aslında Dünyâ’da “sınırsızca” yaşamanın bir karşılığı yoktur. Sürekli eğlence ve haz içinde, sürekli relâks hâlinde yaşamanın Dünyâ’da karşılığı yoktur. Zîrâ bu, cennete özel bir yaşama-şeklidir. Dünyâ’nın formatı ise sınırsızca haz ve zevk içinde yaşamaya elverişli ve yeterli değildir. Zâten bakıldığında, Dünyâ’nın yarısı zevk ve sefâ içinde yaşadığı için Dünyâ’nın diğer yarısı sefâlet içinde kalmaktadır. Dünyâ’nın ve insanın formatı aslında şeytanın-nefsin emrettiği gibi yaşamaya müsâit değildir. Çünkü insan çok kırılgan bir varlıktır. Sürekli olarak ölüm, hastalık, işsizlik, eleştirilmek, aç kalmak, işsiz kalma korkuları -ki bunlar temel korkulardır- içinde yaşar ve bunlar sürekli olarak “Dünyâ’nın fâni olduğu” mesajını verir durur. İnsan sevdiklerini kaybedebilir, bir şeye morâli bozulabilir, işler yolunda gitmez vs. Bu nedenle de kesintisiz cennet-vâri bir Dünyâ-yaşamının olması imkânsızdır.

 

Dünyâ’da iki tür insan vardır: 1-Orta-hâlli ve onurlu bir hayat yaşamak isteyenler. 2-Refah ve zevk içinde yaşamak isteyenler. İşte modernite yoğunlaştıkça ikinci şıkkı seçenler çoğalıyor ve bu kişiler “Dünyâ’da tüm hazları zevkleri tatmak benim hakkım” diyor. Hazcılar gibi, gerçek olan tek şeyin haz ve zevk olduğunu zannediyor. Aslında orta-yollu yaşamak isteyen ama Dünyâ’da hiç-bir zorluk, hiç-bir sıkıntı ve morâl bozukluğu yaşamak istemeyenler de haz ve zevk içinde yaşamak istiyorlar demektir. Bunu sâdece daha düşük seviyede yaşamaya râzı oluyorlar, farkları bu. Fakat dediğimiz gibi, bu tür bir yaşamın Dünyâ’da bir karşılığı yoktur, zîrâ Dünyâ bir “imtihan dünyâsı”dır.

 

Kur’ân, âhiret hayâtı ve nîmetleri, Dünyâ hayâtı ve nîmetlerine oranla daha üstün olmasına rağmen Dünyâ’ya yönelen insanı ve âcil zevkleri tercih etme eğilimini (arzulara uyma) eleştirir:

 

“Hayır siz, dünyâ-hayâtını seçip üstün tutuyorsunuz. Âhiret ise daha hayırlı ve daha süreklidir” (A’lâ 16-17).

 

Hayır; siz çarçabuk geçmekte olanı (Dünyâ’yı) seviyorsunuz. Ve ahireti terk-edip bırakıyorsunuz” (Kıyâmet 20-21).

 

İnsanlar Dünyâ’yı ıskalamaktan ve haz ve zevklerden mahrum kalmaktan öyle çok korkuyorlar ki, onu en üst perdeden yada üst kademede yaşayamadıkları zaman ızdırap çekiyorlar. Her gün kalktıklarında, “acaba bugün nasıl haz ve zevkler yaşasam-yaşarım” diye düşünüyorlar. Çünkü bugün yeterince haz ve zevk almadan geçerse o günün onlar için büyük bir kayıp olacaktır. Modern insan sürekli olarak bedenine yatırım yapıyor. Tabi böyle olunca rûhu kararıyor ve köreliyor.

 

İslâm insanlara zevkten tamâmen kaçınılmasını emretmez, fakat ölçülü olmayı emreder:

 

“Ey Âdemoğulları, her mescid yanında ziynetlerinizi takının. Yiyin, için ve isrâf etmeyin. Çünkü O, isrâf edenleri sevmez” (Â’raf 31).

 

“Onlar, harcadıkları zaman, ne isrâf ederler, ne kısarlar; (harcamaları,) ikisi arasında orta bir yoldur” (Furkân 67).

 

Bu nedenle Allah nasıl ki ömrün haz ve zevk içinde geçirilerek, dinden, îmandan ve âhiretten bi-haber yaşamayı “hayvanlık” olarak görüyor ve yasaklıyorsa, tam tersi davranıp da her-şeyden uzaklaşarak hayâtını aşırı dînî yükümlülüklerle geçirip kendine-nefsine zulmedilmesini de yasaklar. Ebü’d-Derdâ önceleri ticâretle meşgûlken, İslâmiyet’i kabûl ettikten sonra ticâretle ibâdeti bir-arada yürütemeyeceğini anlayınca ticâreti bırakıp ibâdete yönelir. Bu konuda şöyle bir rivâyet vardır:

 

“Ebu’d-Derdâ, İslâm’la şereflendikten sonra Allah’a ibâdet dışında hiç-bir şeyle meşgûl olmamaya karar vermişti. Ticâreti bırakmış, hattâ âilesini dâhi ihmâl etmeye başlamıştı. Onun bu durumuna şâhit olan Selmân, kardeşi Ebu’d-Derdâ’yı şu sözlerle uyardı: ‘Rabbinin senin üzerinde hakkı vardır. Nefsinin senin üzerinde hakkı vardır. Âilenin senin üzerinde hakkı vardır. Şu-hâlde her hak-sâhibine hakkını ver!’. Ebu’d-Derdâ, Selmân’ın bu sözlerini Peygamber Efendimize aktarınca Allah Resûlü, ‘Selmân doğru söylemiş’ buyurdu (Buhârî, Savm, 51)”.

 

Evet; İslâm, biraz da, Dünyâ’nın ıskalanmasını emreder. Bunu, vazgeçme şeklinde, çeşitli eğlencelerden, hırstan, yeme-içmeden (oruç), uykudan (namaz-duâ-teheccüd), paradan-kazançtan verme (infâk) şeklinde yapar. Bu, bir çeşit “Dünyâ’yı ıskalamak” anlamına gelir. Fakat Dünyâ’yı ıskalamak birilerinin önerdiği ve birilerinin de yaptığı gibi yaparak uzlete çekilmek yâni Dünyâ’yı hepten ıskalayarak yâni terk ederek, elini-ayağını ondan tümüyle kesmek demek değildir ve zâten Allah bunu yasakladığı gibi  (Kasas 77), Peygamberimiz de böyle yapanlara kızmış ve biraz da sert bir şekilde onları uyarmıştır:

 

“Enes ibn-i Mâlik şöyle dedi: Peygamber (aleyhissalâtü vesselam) efendimizin nâfile ibâdetlerini öğrenmek üzere, üç kişilik bir grup, Peygamberimiz’in hanımlarının evlerine geldiler. Kendilerine Peygamberimiz’in ibâdetleri bildirilince, onlar bunu azımsadılar ve; ‘Allah’ın Resûlü nerede biz neredeyiz?. Onun geçmişteki ve gelecekteki günahları bağışlanmıştır’ dediler. İçlerinden biri: ‘Ben ömrümün sonuna kadar, bütün gece uyumaksızın namaz kılacağım’ dedi. Bir diğeri: ‘Ben de hayâtım boyunca gündüzleri oruç tutacağım ve oruçsuz gün geçirmeyeceğim’ dedi. Üçüncü kişi de: ‘Ben de sağ olduğum sürece kadınlardan uzak kalacak, aslâ evlenmeyeceğim’ diye söz verdi. Bir müddet sonra Peygamberimiz onlarla karşılaştı ve kendilerine şunları söyledi: ‘Biraz önce şöyle-şöyle diyen sizler misiniz?’ buyurdu. Onlar: ‘Evet ey Allah’ın elçisi’ dediler. Resûlullah: ‘Sizi uyarıyorum!; Allah’a yemin ederim ki, ben sizin Allah’tan en çok korkanınız ve O’na en saygılı olanınızım. Fakat ben bâzen oruç tutar, bâzen tutmam. Geceleri hem namaz kılar, hem de uyurum. Kadınlarla da evlenirim. Kim benim Sünnet’imden yüz çevirirse, o kimse benden değildir, benim Sünnet’imden yüz çeviren kimse benden değildir’ buyurdu” (Buhârî, Nikâh 1; Müslim, Nikâh 5).

 

“Allah nîmetini kullarının üzerinde görmek ister” sözü edilip duruyor. “Tabî ki; Allah nîmetini kullarının üzerinde görmek ister. Fakat nîmetini “sâdece bâzı kullarının üzerinde” değil, “tüm kullarının üzerinde” görmek ister. Allah’ın nîmeti tüm kullarının üzerinde benzer şekilde görünür hâle gelince, birilerine kıyasla mal toplama yarışı da olmayacaktır. Yarış sâdece takvâda yapılmaya başlayacaktır ki bu yarış ne güzel bir yarıştır.

 

Mal-mülk hırsı kişiyi mâneviyattan koparır. Zamanla o kişi Allah’ı da unutmaya başlar. Peygamberimiz: “Bir koyun sürüsü üzerine salıverilen iki aç kurdun o sürüye zarârı, kişinin mal ve makam hırsının dînine verdiği zarardan daha fazla değildir” demiştir.

 

İnanan insanlar Dünyâ’da nefislerinin istediği gibi bir hayat yaşayamazlar. Çünkü bu hayâtı yaşaması için gerekli olan parasını istediği gibi kullanamazlar. Zîrâ mülk Allah’ındır ve insan servetin sâhibi değil, emânetçisidir. Bu nedenle parasını istediği gibi kullanamaz. O yüzden de nefsinin istediği gibi bir hayâtı yaşaması söz-konusu olmaz. Müşrikler peygamberlere en çok bu nedenle karşı çıkmışlar ve şöyle demişlerdir:

 

 “Dediler ki: Ey Şuayb, atalarımızın taptığı şeyleri bırakmamızı yada mallarımız konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi senin namazın mı emrediyor?. Çünkü sen, gerçekte yumuşak huylu, aklı başında (reşid bir adam)sın” (Hûd 87).

 

Allah nasıl ki vahyin tek bir insan üzerinden diğer insanlara yayılmasını istiyorlarsa, mülkün de bâzı insanlar üzerinden infâk ve zekât ile yayılmasını ister. İşte bu nedenle de imtihanın gereği olarak bâzı insanların rızkını genişletir ve bâzılarınınkini de kısar:

 

“Allah dilediğine rızkı genişletir-yayar ve daraltır da. Onlar ise dünyâ hayâtına sevindiler. Oysaki dünyâ hayâtı, âhirette (ki sınırsız mutluluk yanında geçici) bir meta’dan başkası değildir” (Ra’d 26)

 

Sâdece Dünyâ’ya kilitlenenlerin âhiretten nasibi yoktur:

 

“…İnsanlardan öylesi vardır ki: ‘Rabbimiz, bize Dünyâ’da ver’ der; (böylelerinin) âhirette nasibi yoktur” (Bakara 200).

 

Modern Dünyâ’da “her-şeyi yapcan, tüm zevkleri tatcan âbi” sözü tavan yapıyor. Modern insan hiç-bir şeyden eksik kalmak istemiyor. Sâdece vahyi göz-ardı ediyor ve ıskalıyor. Hiç-bir şeyi göz-ardı etmek istemezken, Kur’ân’ı ve Sünnet’i rahatça göz-ardı edebiliyor ve bunlardan vazgeçebiliyor. Biliyor yada hissediyor ki, vahyi göz-ardı etmediğinde, Dünyâ’yı göz-ardı etmesi yâni ıskalaması gerekecektir. Bu nedenle de vahye hiç yanaşmıyor. Böyle olunca da Dünyâ’ya daha fazla sarılıyor ve hiç-bir şeyi ıskalamak istemiyor. Hattâ “Dünyâ’yı ıskalamak” gibi bir düşünce bile ürkütüyor onu. Hâlbuki Dünyâ, geçici olan bir yerdir ve ebedî huzûr diyârı ise âhiret yurdudur. O hâlde Dünyâ’nın bâzı şeylerini ıskalamaktan daha kötü olan şey, vahyin bir sûresini ve âyetini ıskalamaktır. Dünyâ’da bâzı yerleri görmemeniz yada Dünyâ’nın nîmetlerinden bâzılarını tatmamış olmanız size bir şey kaybettirmez ve zâten Dünyâ’nın her-şeyinden kam almaya da ömrünüz yetmez, fakat Kur’ân’ın bir âyetini bile ıskalamanız size bir-çok şey kaybettirir ve belki de sizi “ebedî mutluluk diyarı” olan cennetten mahrûm eder.

 

Mü’minler, Dünyâ’da, “cenneti anlamsızlaştıracak” şekilde yaşa(ya)mazlar. Biz Dünyâ’ya cennetteymiş gibi yaşamaya değil, “ebedî cennet hayâtında yaşamayı kazanmak için” geldik. Öyleyse ey mümin kişi!; Sen hem Allah’a ve Peygamber’e râm olmayı; hem  de bu Dünyâ’da “gönlünce” yaşayabilmeyi mi arzu ediyorsun?”. Vazgeç bundan:

 

“Bilin ki, dünyâ hayâtı ancak bir oyun, (eğlence türünden) tutkulu bir oyalama, bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir çoğalma-tutkusudur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veyâ kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Âhirette ise şiddetli bir azab; Allah’tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rızâ) vardır. Dünyâ hayâtı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir” (Hadîd 20).

 
“Ben İspanya’yı 3-F ile yönettim” sözü Franco’ya âittir. İspanya Kralı Franco’nun “3-F” formülü ile iktidârını uzun yıllar koruduğu söylenir. Nedir “3-F”?. “Fado-Fiesta-Futbol”. Yâni “müzik, tâtil-eğlence ve spor. Evet; bunlar kitlelerin afyonudur. Peki Salazar’ın “3-F”si nedir?. “Femini-Fiesta-Futbol”. Terimlerin tanımlarına bakıldığında şunlar görülür:
 
Fado:      Ucuz tüketilen müzik (pop, arabesk, vb).
Fiesta:    Şenlik veyâ eğlence.
Futbol:    Ayakla oynanan top oyunu.
Femini:   Kadın.
 
Bu sihirli “3-F” formülleri ile Franco “otuz yıl”, Salazar ise “kırk yıl” iktidarda kalmıştır. Franco ve Salazar insanların ellerine bir parmak bal çalmış ve insanlar o bir parmak balı yalaya-yalaya ömürlerini tüketirlerken, Franco ve Salazar ise yapacağını yapmıştır. Franco ve Salazar’ın bu taktiği modern iktidarlar tarafından hâlen kullanılmaya devâm ediliyor. İnsanlar haz ve zevk ile oyalanıp kandırılıyor.
 

Siyon Protokôlleri’nin 7. maddesinde de şöyle denir: “Kalabalıkların gözünü avama (sıradan halka) mahsus eğlencelere, oyunlara, ölçüsüz spor mücâdelelerine bağlamalı”.

 

İncil’de, “Kötü Zengin Kıssası” denilen şöyle bir kıssa anlatılır:

 

“Zengin bir adam vardı. Mor, ince keten giysiler giyer, bolluk içinde her gün eğlenirdi.

 

Her tarafı yara içinde olan Lazar adında yoksul bir adam bu zenginin kapısının önüne bırakılırdı; zenginin sofrasından düşen kırıntılarla karnını doyurmaya can atardı. Bir yandan da köpekler gelip onun yaralarını yalardı.

 

Bir gün yoksul adam öldü, melekler onu alıp İbrâhim’in yanına götürdüler. Sonra zengin adam da öldü ve gömüldü.

 

Ölüler diyârında ıstırap çeken zengin adam başını kaldırıp uzakta İbrâhim’i ve onun yanında Lazar’ı gördü.

 

‘Ey babamız İbrâhim, acı bana!’ diye seslendi. ‘Lazar’ı gönder de parmağının ucunu suya batırıp dilimi serinletsin. Bu alevlerin içinde azap çekiyorum’.

 

İbrâhim, ‘Oğlum’ dedi, ‘yaşamın boyunca senin iyilik payını, Lazar’ın da kötülük payını aldığını unutma. Şimdiyse o burada teselli ediliyor, sen de azap çekiyorsun’.

 

Üstelik, aramıza öyle bir uçurum kondu ki, ne buradan size gelmek isteyenler gelebilir, ne de oradan kimse bize gelebilir”. (Luka 16: 19-26).

 

İncil’de yine şöyle denir:

 

“Ama vay hâlinize, ey zenginler!, çünkü tesellinizi almış bulunuyorsunuz.

 

Vay hâlinize, şimdi karnı tok olan sizler!, çünkü açlık çekeceksiniz. Vay hâlinize, ey şimdi gülenler!, çünkü yas tutup ağlayacaksınız. (Luka 6: 24-25).

 

İmtihan, Dünyâ’da haz, zevk ve sefâ hâlinde yaşamayı engeller, fakat insanda bu arzu dinmez. Oysa imtihana göre Dünyâ’da zevk de olacaktır, zorluk ve acı da. Çünkü imtihan sâdece zevk içindeyken olmaz:

 

“(Ey mü’minler!); Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş kavimlerin başlarına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?. Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve onlar öyle sarsıldılar ki Peygamber ve onunla berâber îman edenler, nihâyet ‘Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?’ dediler. İşte o zaman (onlara): ‘Şüphesiz Allah’ın yardımı yakın’ (denildi)” (Bakara 214).

 

“(Tek başına yâni âhireti hesâba katmayan) bu dünyâ hayâtı, yalnızca bir oyun ve (eğlence türünden) tutkulu bir oyalanmadır. Gerçekten âhiret yurdu ise, asıl hayat odur. Bir bilselerdi” (Ankebût 64).

 

Evet; ölçülü yaşamamız gereken bu imtihan dünyâsında tüm hazları ve zevkleri tatmak ve tüketmek için heyecan ve hırsla ile koşturanlar sonunda tüm zevklerini tüketmiş olacaklar ve âhirette onlara ancak cehennem ateşi kalacaktır.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Aralık 2019

 

 

 

Devamını Oku »

5 Mart 2020 Perşembe

Anlamsızlık Girdabında Modern İnsan





“De ki: Davranış (ameller) bakımından en çok hüsrana uğrayacak olanları size haber vereyim mi?. Onların, dünyâ-hayâtındaki bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar. İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Artık onların yapıp-ettikleri boşa çıkmıştır, kıyâmet gününde onlar için bir tartı tutmayacağız” (Kehf 103-105).

Âyette, Allah’ı hesâba katmadan ve vahyi merkeze almadan yapılan işlerin boşa çıkacağı ve anlamsızlaşacağı söyleniyor. Çünkü “varlığı Yaratan”ı hesâba katmadan varlık hakkında düşünmek, konuşmak ve eylemde bulunmak çok anlamsızdır ve yapılanlar hem Dünyâ’da hem de âhirette boşa çıkar. Modern insan bu nedenle bir anlamsızlık girdabında çırpınıp durmaktadır. Anlamsızlık girdabı, “Allah’sızlık girdabı”dır. İnsanın yapacağı en anlamlı şey “îman edip sâlih amellerde bulunmak”tır. Allah’sızlık anlamsızlık, anlamsızlık da Allah’sızlıktır. Çünkü “Allah” demek “anlam” demek yada “anlam” demek “Allah” demektir. Bir şeye anlamı Allah katar. Aksi-hâlde o şey anlamsız olur ki, lâik-seküler insan Allah’ı hesâba katmadığı ve inkâr ettiği için anlamı da inkâr eder. Allahsız düşünmek ve iş yapmak, “anlamsız düşünmek ve iş yapmak” demektir. Allah’ın hesâba katılmadığı her-şey anlamsızlaşır ve boşa çıkar.

Anlamsızlık ruhsuzluktur. Ruhsuzca yapılan işlerde bir anlam aramak boşunadır ki ruhsuzca yapılan işler bu nedenle nefsî işlerdendir. Nefsî işler ancak kısa süreli hazlar verir ve sonunda insanı hazza bağımlı yapar. Böylece insan sürekli olarak haz içinde yaşama isteğine kapılır. Haz alamadığında buhrâna girer ve bu buhrân onu bâzen intihara kadar sürükler ki batı’lı modern insanın intihara aşırı meyli bu nedenledir. Çünkü insanı mutmain edecek tek şey, “anlamlı bir hayat” yaşamaktır ki bunun da yolu Allah ve vahiy-merkezli bir yaşam-şeklidir.

Anlamsızlık sahte ve yalan ile açığa çıkar. Hakta ve hakîkatte anlamsızlık olmaz. Doğal, normâl ve fıtrî bir yaşam-şeklinden koparak seküler-modern bir hayatı seçen ve bu hayat içinde yaşamak zorunda olan modern insan, anlamsızlık nedeniyle bunalımdan-bunalıma sürüklenip durmaktadır. Çünkü seküler-modern yaşam, anlamsız bir yaşam-şeklidir. Zîrâ modernite bir anlamsızlık sistemidir. 

Anlamsızlık, doğal, normâl ve fıtrî olandan kaçar. Çünkü acıdan, hüzünden ve doğal zorluktan nefret eder. Hâlbuki bunlar, insanı “insan” yapan duygulardır. Anlamsızlıktan kaçan insan böylece bir robota dönüşür ki ultra-modernitenin sürekli olarak robot, yapay-zekâ vs.den bahsetmesi, anlamsızlık girdabında sürüklenmesinin bir sonucudur. Merhâmetli, vicdanlı, fedâkâr ve îmanlı insanlar olmak için uğraşılacağına, robot ve yapay-zekâ yapma hayâlleri kurulmaktadır. Zîrâ anlam inkâr edilmekte ve anlamsızca şeyler yapılmaktadır.  

Modern mîmâri de anlamsızdır. Apartman denen yaşam alanlarında bir anlamın ortaya çıkması çok zordur. Zîrâ ruhsuz yapılardır bunlar ve rûhun olmadığı yerde anlam aramak abestir. Betonun içinde bir anlam aramak boşunadır. Orada ancak hazlar bulunur ve sürekli olarak haz içinde yaşanır. Zâten kapitâlist projenin amacı budur. Zîrâ haz içinde yaşamak, sürekli olarak tüketmeyi gerektirir. Sürekli tüketim, “sürekli üretim” yapanları çok memnun eder. Netîcede haz “anlam” zannedilmeye başlar. Bu bağlamda apartmanlar anlamın blôke edildiği yerdir.

Allah’sız anlam olmaz, zîrâ anlam demek Allah demektir. Yada Allah demek anlam demektir. O hâlde Allah’ın sözü olmadan anlam ortaya çıkmaz. Anlama ulaşmak için Allah’ın sözü olan vahiy şarttır ve en iyi anlamlandırma ancak vahiy-merkezli olarak yapılır ki peygamberler anlamlandırmanın en ideâl temsilcileridir. Demek ki Sünnet olmayınca anlam ete-kemiğe bürünüp de somutlaşamıyor.

Rûh anlam arar, nefsin güdümünde olmayan akıl da anlamsız şeylerden nefret eder. Anlamsızlık nefsin bir arzusudur. Tâbi nefsin güdümünde ve yönlendirmesindeki zekâ da öyle. Böylece her-şey anlamsızlıktan soyutlanacak ve nefis istediği hazzı yakalayacaktır. Gerçi nefis, “azdıkça azan” bir şeydir. Süreli azmak ister ve hep “bi-ilerisi”ni ister. En sonunda gide-gide kişiyi uçurumun kenarına kadar getirir. Uçurumun kenarına kadar geldiyseniz, büyük ihtimâlle anlamsızlık uçurumuna yuvarlanıp düşersiniz.

Allah’a, âhirete, meleklere, peygamberlere ve kitaplara îman etmeyenler yâni anlamdan yoksun olanlar, mecbûren Dünyâ hazlarını “din” yaparlar. Allah’ı “tek yasa koyucu” olarak kabûl etmeyenler, aslında Allah’ın ilahlığını tam anlamıyla kabûl etmemiş ve böylece bir anlamsızlık girdabına girmiş olurlar.

Eğer “Allah’ın dînini ve sözünü hayâta hâkim kılmak” mücâdelesi içinde olunmayacaksa, müslüman olmanın ne anlamı ve ne heyecânı vardır ki?. Hattâ Allah hesâba katılmadığında, insan insanlığından bile çıkmış olur. Çünkü insanı dağdan-taştan, topraktan-bitkiden ve hayvandan ayıran şey, “anlamlandırma yeteneği”dir. Bunu yapmadığında insan olmayanlardan bir farkı kalmaz. Zâten seküler-modern düşünce anlamsız yâni Allah’sız bir insan modeli ve tipi üretmek adına yapay zekâdan bahsedip durmaktadır. Yapay zekânın hiç-bir zaman ve aslâ yapamayacağı şey, anlamlandırmadır. Çünkü anlam beden ile değil, rûh ile ilgilidir. Nöronların hiç-bir farklı hareketi anlamlı bir düşünce ve hareket ortaya çıkaramaz. Çünkü ruhsuz bir anlamlandırma yeteneği hiç-bir şekilde ortaya çıkmaz.

Meselâ bir robota ağlamayı, gülmeyi, konuşmayı, üzülmeyi vs. öğretebilirsiniz ama o bunları hissetmeden ve anlamlandır(a)madan yapacaktır. Yâni o şeyin sâdece içeriksiz taklidini yapacaktır. Yaptığı şeyi hissetmesi imkânsızdır. O yüzden de “yapay-zekâ” ancak “çok üstün bir robot ve bilgisayar” olmaktan öteye gidemez. Yapay-zekâdan rûh sâhibi ve akıllı bir varlık hiç-bir zaman ortaya çıkmaz. Çünkü anlam maddî değildir. Anlamlandırma yeteneği, neliğini bilmediğimiz ve hiç-bir zaman da bilemeyeceğimiz “rûh”tan kaynaklanır. O rûh beynin işleyişinin bir sonucu değil, Allah’ın üflemesinin bir sonucudur. Moderniteye meftûn ve râm olmuş modern müslümanlar Kur’ân’ı istedikleri kadar bilim-teknoloji ve modernite-merkezli tefsir ve te’vil etme yoluna girerek rûhun ve bilincin maddîliğinden bahsetsinler, saçmalamaktan ve anlamsızca konuşmaktan öteye gidemeyeceklerdir.

Bir şeyi anlamış olmak, onu anlamlandırmakla olur. Anlam katamadığınız şeyi ezberleseniz de idrâk etmiş olmazsınız.

Anlamı hesâba katmadığınızda yasak ve harâm olan bir şeyi yiyip-içip kullanmak bedeninize fayda verebilir ama rûha ızdırâb verecektir. Çünkü nefis, anlamdan nefret ederken, rûh ise anlamsızlıktan nefret eder.

Bataklığın içindeyken “sinekler”le mücâdele etmek çok anlamsızdır. O bataklıktan kurtulmadan ne bataklık kurutulabilir ne de sineklerden kurtulunur. Sonuçta bataklıktaki sineklerle kıyâmete kadar anlamsızca uğraşılıp durulur. Zâten şeytan ve küresel tâğutlar anlamsızlıktan beslenirler. Zîrâ anlamsız hayat mecbûren hazlara dayanacaktır ve hazların sürekliliği için de sürekli bir tüketim yapılması gerekecektir. İşte bu, sürekli üretim yapan küresel güçlerin hayâtiyetini sağlayan ve devâm ettiren ana-etkendir. Şeytan da böylece murâdına erecek ve anlamsızlık girdabında boğulan insanı ayartmış olacaktır. 

Eğer çok sıkılıyorsanız, “anlamsız bir hayat yaşıyorsunuz” demektir. Anlamlı bir hayatta sıkılma olmaz. Zirâ anlamlı bir hayat yaşamak demek, “Allah’lı bir hayat yaşamak” demektir. Allah’lı olunca anlamsız olmaz. Çünkü anlamlı olunca kâlpler de Allah ile mutmain olmuş olur ve başka bir şeye ihtiyaç duyulmaz. Anlam, mü’minlerin hayâtını dolu-dolu yaşamasını sağlar. Anlamsız yaşayan insanlar ise buhrandan-buhrana sürüklenerek kesintisiz bir bunalım hâlinde olurlar. Çünkü kâlpler ancak Allah’ın zikri-vahyi ile mutmain olur. Kâlpler ancak anlam ile mutmain olur. Günde 40 kere okunan “iyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn” sözünün ne anlama geldiğini bilmeyenler, Allah’tan başka herkesten ve her-şeyden medet umarlar.

Bu anlamsızlık girdabında yaşayan modern müslümanlar, ha-bire “Kur’ân’ı anlama” peşinde koşuyorlar. Kur’ân’ı sürekli olarak okuyorlar ama bir türlü anlayamıyorlar. 1.400 yıldır 360.000 bin kez tefsiri yapılan Kur’ân anlaşılamadı gitti. Yâhu ne kadar zor, ne kadar anlaşılmaz(!) bir Kitap’mış bu böyle!.. Yok yok; öyle değil. Kur’ân’ın “yap” dediğini yapmayanlar yada yapmak istemeyenler, yâni aslında “yapmamak için” sözde “Kur’an’ı anlama” yoluna düşmüşlerdir. Kur’ân’ın nasıl anlaşılacağını daha doğrusu nasıl idrâk edileceğini mi soruyorsunuz?. Kur’ân en iyi şekilde, bir zulme “dur” derken anlaşılır. Can boğaza gelip dayanmışken anlaşılır:

“Mü’minler (düşman) birliklerini gördükleri zaman ise (korkuya kapılmadan) dediler ki: ‘Bu, Allah’ın ve Resûlü’nün bize vâdettiği şeydir; Allah ve Resûlü doğru söylemiştir’. Ve (bu,) yalnızca onların îmanlarını ve teslîmiyetlerini arttırdı” (Ahzâb 22).

Yâni Kur’ân’ın en ideâl tefsiri ve te’vili anlamlandırma içindeyken yapılır. Anlamlandırma ise dört duvar içinde kalarak olmaz. Meydana çıkmadan anlam(ı) olmaz. Bu yolda bizim en büyük ilham kaynağımız, anlamlandırmayı en iyi şekilde yapan “güzel örnekliklerimiz” peygamberlerdir. Zîrâ “Sünnet bir tecrübedir” ki Allah Kur’ân’da (Ahzâb 21) ondan “güzel örneklik” olarak söz eder. Sünnet “en güzel tecrübe” demektir. Tecrübe, anlamlandırma ameliyesinin bir sonucudur.

Kıyâmet kopmadıkça Kur’ân’ın anlamı tükenmez. Kur’ân âyetlerinin hakîkati ve en doğru anlamı, Peygamber’in pratiğe döktüğü gibidir. Kur’ân bir îman unsurudur. O nedenle Kur’ân’a îman etmek “gayba îman etmek” demektir. Çünkü îman, “gayba îman”dır. Gayb mutlak anlamda bilinemeyeceği için, sonuçta Kur’ân da mutlak anlamda bilinemez. Kur’ân dili ile fazla uğraşıldığında, yâni kelimenin kökeni fazla araştırıldığında, kelime, bütünlüğünden koparıldığı ve anlamsızlaştırıldığı için kelimenin ve sonuçta cümlenin anlamı değişiyor. Ortaya çıkan yeni anlam ise, “Kur’ân’ın asıl bilinmesi gereken gizli anlamı” zannediliyor. Kur’ân kelime ve kavramlarına, indiği dönemde olmayan anlamlar veriliyor. Zîrâ lûgat da gelişip değişiyor. “Yaşayan Sünnet’in olmaması bunu besliyor. Kur’ân üzerinde yapılan “derin kazılar”, “Kur’ân’ın altını oymak” anlamına gelir.

Kur’ân yapılması gerekeni apaçık söylüyor, fakat insan, emri yerine getireceğine, kelimenin yapısını incelemeye girişiyor. Sonunda da emri yerine getirmeyecek bir anlama ulaşıyor. Niye?. Çünkü Peygamber örnekliğini önemsemiyor. Kur’ân, meâlini-tefsirini okuyup anlamakla değil, rûhunu kavramakla yâni anlamlandırmakla idrâk edilebilir. Bunun için de, “kıvrak bir zekâ” değil, “akleden bir kâlp” ve meydana çıkmaya cesâret edecek bir “yürek” gereklidir.

Kur’ân’da “pasif anlamlar” yoktur. Bu nedenle Kur’ân’ı “anlayarak” okuduktan sonra anladıklarını hayâta geçirmeyenlerin, “anlamadan okuyanlar”dan farkı kalmaz. O da anlamsız bir şey olur. “Kur’ân’ı anlama usûlü” kitaplarının zâten kendileri anlaşılmazdır. Bir anlama-sorunu olmamasına rağmen, bu tarz kitaplar anlamayı daha da zorlaştırıyorlar. Vahyin anlamı, zaman, mekân ve coğrafyaya göre değişmez, fakat zaman, mekân ve coğrafyaya göre insanların anlayışları değişir.

Kur’ân’ın bir lafzı vardır bir de rûhu vardır. Lafız anlamayla, rûh idrâk ile alâkalıdır. Lafzını okuyarak anlarsınız fakat rûhunu idrâk etmek için gereken şey “samîmiyet”tir. Kur’ân’ın gerçek mânâsını samîmiyetten kaynaklanan bu idrâk verir. Kur’ân’ın en ideâl anlama şekli, Hz Muhammed’in anladığı ve açıkladığı gibi olan anlama şeklidir. Kur’ân’ın ideâl pratiği olan Sünnet’i terk edenler ve hesâba katmayanlar, ömürlerini boş yere ve anlamsızca “Kur’ân âyetlerinin anlamının ne olduğunu araştırmak”la tüketirler. Güzel örneklik (Ahzâb 21) göz-ardı edildiğinde, Kur’ân’ın anlamları izâfileşir. Güzel örneklik, en doğru anlayışın ve anlamlandırmanın pratikliğidir.

Akıl kullanılarak vahyin yorumu yapılabilir ve vahiy anlamlandırılabilir. Fakat vahiy, akıl-üstü bir öğretidir. Aksi-hâlde akıl, “vahiyden üstün” yada “vahiy ile aynı üstünlükte” olsaydı, akıl bir vahiy meydana getirebilirdi. Yâni insanlar, akıllarını kullanarak gerçek bir peygamber olabilirdi ve hak bir din kurabilir ve vahiy-merkezli bir kitaba sâhip olabilirdi. Oysa akıl anlamlandırmanın kaynağı değil, aracıdır. Anlamlandırma rûh ile ilgilidir ve nefse değil de rûha dayalı olan akıl, ideâl anlamlandırmayı yapacaktır.

Aklı ve düşünceyi Allah’tan bağımsızlaştırmak yâni anlamsızlaştırmak, seküler aklı ve düşünceyi ilahlaştırmak ve hatta “en yüce ilah yapmak” anlamına gelir. Allah’a esir (teslim) olmadan, gerçek anlamda özgür olamazsınız. Kültürü içinde yaşamadığınız şeyin, bilgisini de hakkıyla idrâk edemezsiniz. Bu nedenle de onu gerçek anlamda benimseyemezsiniz. Yâni anlamlandıramazsınız.

Bilim ile ispât edilemeyen bir şeyi yok saymak, “bilimi ilahlaştırmak” anlamına gelir. Modern-bilim, bir “anlamsızlaştırma ameliyesi”dir. Zîrâ modern bilim parçalayıcıdır. Parçalanan şey anlamsızlaşır. Hümanizme ve modern-bilime göre kâinatta bir “anlam” yoktur. Kâinâta o anlamı “modernleşmiş Homo Sapiens” verir. İnsanı ilah edinenler, evrensel anlamda “bir toz zerreciği”ni ilahlaştırmış olurlar. Modern-hümanist bilim, “evreni Allah’tan bağımsız olarak anlamlandırma(!)” öğretisidir. Modern teoriler ve modern hayat-tarzı, bir “anlamsızlaştırma ameliyesi”dir.

Modernizm, “açıklama”nın “anlamlandırma”ya üstün tutulmasıdır. Modernizm, bir “anlamsızlaştırma uygarlığı”dır. Modernite, anlamdan kopuk bir hayat önermesiyle insanları bunalıma soktu. Anlamı olmayan hayat-tarzları, kendi-kendilerini bitirmeye mahkûm ve mecburdur.

İslâm’da, dünyevî kavramların içi boşaltılarak içi İslâmî anlamlarla doldurulurken; sekülerizmde ise, İslâmî kavramların içi boşaltılarak içi dünyevî anlamlarla doldurulur. İslâm’ın kavramları, modernite nedeniyle “anlam genişlemesi”ne uğratılmakta ve bu da mânâyı değiştirmektedir. İslâm’ın kavramlarının hakîki mânâsına ulaşmak için, o kavramların anlamları İslâm’ın kendi iç-dinamiklerine göre belirlenmelidir.

Bir kötülüğe yapılan îtiraz, ancak “iyi” tarafından olursa anlamlı ve tutarlı olur. Yoksa kötüye, diğer bir kötülük tarafından yapılan îtiraz hem anlamsız, hem de tutarsızdır.

İslâm’ı bilmek, İslâm’ın “dâvâsını anlamak ve anlamlandırmak” demektir. Yaşana-gelen; ahlâkî, sosyâl, ekonomik ve siyâsal bir örnekliğin olmaması, vahyin gerçek anlamını perdeliyor. Varlığı Allah ile anlamayı ve açıklamayı zûl görenlere, varlığı anlamlandırmak için ne “zaman” yeter ne de “mekân”. Bu nedenle de “milyarlarca yıl”dan ve “sonsuz evrenler”den bahsedip duruyorlar. Fakat insanı bu da tatmin etmez. Çünkü, “Kâlpler ancak Allah’ın zikri ile tatmin bulur” (Ra’d 28).

Modernite bir anlamsızlık uygarlığıdır: Modern insan bu nedenle hep anlamdan kopuk şeyler yapar ve anlamsızlık onun için anlam hâline gelir. Apaçıktır ki, îmanlı bir yaşam, îmansız bir yaşamdan daha anlamlıdır. İnsanı gerçek anlamda mutmain edecek tek şey, Allah yolunca yapılan “cihad”tır.

Saat gece 12.00 yâni 24.00.’den yarım sâlise önce yada yarım sâlise sonrası arasında ne fark vardır?. Yada 24.00’den bir sâniye önce ve sonrası; 1 saat önce ve sonrası?. Koca bir hiç. Ancak 1 saat önce yada sonra zâten her-gün olan periyodik döngüler sebebiyle yıldızlara farklı bir açıdan bakarız sâdece. O hâlde günün 24.00’de bitmesinin ne anlamı vardır?. Hattâ yeni yılın girmesi için bile 24.00’ü bekliyorlar. Bu saatlerde olağan-üstü ve anlamlı bir şey olmuyor ki. İslâm’da ise gün, Güneş battığında biter. Hem de muazzam görünümlü anlamlı bir batış/bitiş şekliyle. Akşam-ezanı okunduğunda.. Zâten “gün”, Gün-eş’in “gün”üdür. Güneş battığında gün biter. “Batmak” ile “bitmek” aynı yazılır Arapçada. Gün-eşin batması, gün-ün bitmesidir.

Yerine daha iyisini yap(a)mayacaksanız, “yıkma”nın bir anlamı olmaz.

Hazda anlam yoktur ve zâten haz nefis ile ilgilidir. Anlam daha çok, acıda ve zorlukta bulunur. Bu bağlamda gözyaşı anlamlıdır. Gözyaşı “acının sıvı” hâlidir. Haz ile anlam aynı-anda birlikte bulunamaz. Hazza yöneldiğinizde anlamdan, anlama yöneldiğinizde de hazdan vazgeçmeniz yada en azından hazdan büyük ölçüde kısmanız gerekir.

Anlamlı yaşamak “sınırlı yaşamak”tır, sınırsız yaşam-biçimi, mutlakâ anlamsızlaşmayı da yanında getirir. Bu bağlamda oruç yâni sınırlı yiyip-içmek, “yemek”e anlam katar.

Niceliksel artışlar niteliklerde olumlu anlamda bir değişiklik yapmıyorsa, beş para etmez. Bu nedenle paranın hâkim olduğu yerde ne rûh kalır, ne anlam kalır ne de ahlâk kalır.

Allah’ın Âdem’i yaratmasına “kan döker” diyerek îtirâz eden meleklerin anlayamadıkları şey, Âdem’in anlamlandırma yeteneğinin olmasıydı. Âdem bu yetenekle her şeye isim koymuştur. Meleklerin o’na secde etmesinin nedeni budur. O-hâlde “anlamsızlık içinde yaşayan insana melekler secde etmiyor” demektir. Allah meleklere anlamlandırmanın üstünlüğünü bu şekilde göstermiştir.

Hak ile bâtıl arasındaki farkın anlamsızlaşması, bâtıla alan açarken, hakkı blôke eder. Böylece bir anlamsızlık ve ahlâksızlık ortaya çıkar. Çünkü anlamsızlığın sonu ahlâksızlıktır.

Kâlpler gerçek anlamda ne malla-mülkle-parayla, ne de makamla-kadın (yâni masa, kasa ve nîsâ) ile tatmin bulur. Kâlpler ancak ve ancak Allah’ın zikriyle; yâni ilim, amel ve eylem bütünlüğü ile tatmin bulur. Çünkü kâlpler ancak anlamlı olan ile huzûra kavuşur. Zîrâ ruhlar ve kâlpler anlamlandırılmış olana meyyâldir.

Yazacak şeyleri olmayanlar, anlamsız cümleler kurarlar. Kelimelerin rûhu yüreğe hitâp etmedikçe, lafızlar insanı harekete geçirmez.

Mevcut Dünyâ “anlamsız” bir Dünyâ’dır. Mü’minin bu anlamsız Dünyâ’ya anlam katması zorunluluğu vardır. Gerekirse bunu, Dünyâ’nın altını üstüne getirerek yapmalıdır. Modernitenin en son basamağı olan post-truth, anlamsızlığın alenî hâle getirilmesi ve anlamlılığın yok sayılmasıdır.

İnsanın dîni, varlığı onunla anlamlandırdığı “şey”dir. İnsanın başına gelebilecek en büyük felâket, anlamdan yâni dinden kopmasıdır. Hayâtınıza anlam katan bir hedef, ideâl ve amacınız yoksa; siz bir hayvansınız. Hattâ hayvandan da aşağı..

Kâfir-müşrik ve dolayısı ile zâlim olanlar anlamdan nefret ederler. Bu nedenle onlar Dünyâ’da anlamlı bir şekilde yaşayamazlar ve “tek-dünyâlı” yaşarlar. Mü’minler ise “iki dünyâlı”dırlar. Bu yüzden Dünyâ’da “cenneti anlamsızlaştıracak” şekilde yaşa(ya)mazlar.

Evet; modern insan, bahsettiğimiz anlamsızlıkların girdabında boğulmaktadır. Bu girdaptan ancak anlamlı bir hayat yaşamakla kurtulabilir ki bunun için de vahiy-merkezli bir düşünce ve amel-eylem olmazsa-olmaz şarttır. 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Kasım 2019














Devamını Oku »