10 Ekim 2019 Perşembe

Mağlûbiyet Fıkhı




“Eğer bir yara aldıysanız, o kavme de benzeri bir yara değmiştir. İşte o günleri biz insanlar arasında devrettirip dururuz. Bu, Allah’ın îman edenleri belirtip-ayırması ve sizden şâhidler (veyâ şehidler) edinmesi içindir. Allah, zulmedenleri sevmez” (Âl-i İmran 140).

Hayat, imtihanın bir gereği olarak inişli-çıkışlıdır. Fakat sürekli olarak alçalışta gitmemesi gerekir. Zîrâ insan bu Dünyâ’ya acı çekmek, zulüm görmek için gelmemiştir. Gerçi zâlimler ve zâlim düzenler sürekli olarak bunu sağlamaya çalışıyorlar. İnsanların büyük çoğunluğunun sürekli alçalmasını ve hayâtın kıyısında-kenarında yaşamasını istiyor ve bunun için çalışıyorlarken, kendilerinin ise sürekli olarak yükselişte olması ve hayâtın tam merkezinde olmaları için çalışıyorlar. Tabi bu çalışmalar Allah’ın sünnetullahını aşamaz ve blôke edemez. Zulüm belli bir kritik eşiği aştığında ardından helâkı getirir:

“Bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz zaman, onun ‘varlık ve güç-sâhibi önde gelenlerine’ emrederiz, böylelikle onda bozgunculuk çıkarırlar. Artık onun üzerine söz hak olur da, onu kökünden darmadağın ederiz” (İsrâ 16).

Her dâim gâlip olan sâdece Allah’tır. İnsanlar ise, inişli-çıkışlı bir hayat yaşarlar imtihanın gereği olarak. Hattâ peygamberlerin bile görevlerini yaparlarken inişli-çıkışlı bir yaşamları olmuştur. Zîrâ peygamberler olağan-üstü insanlar değillerdir ki sürekli gâlip gelsinler. Hattâ bâzen dünyâ-plânında başarılı olamamışlar ve Hz. Zekeriyyâ ve Yahyâ gibi katledilmişler, Hz. Yûnus gibi kızarak görev yerlerini terk etmişler, Yûsuf gibi zindanlara düşmüşler, Eyyûb gibi hastalıklara dûçar olmuşlar ve çeşitli mahrûmiyetler yaşamışlardır. Peygamberimiz de meselâ Bedir’de gâlip olurken, Uhud’da bozgun yaşamıştır. Tabi müslümanlar daha çok “gâlip” durumda olmalıdırlar yada bunun için gayret etmelidirler. Zîrâ müslümanlar, Allah’ın emirlerine göre hareket ederler-etmelidirler.

Peygamberlerin yaşadıkları inişli-çıkışlı hayatlar ve olaylar bize, gâlibiyet durumunda nasıl yaşanması gerektiğini söylediği gibi, mağlûbiyet durumunda da nasıl yaşanması gerektiğini göstermek içindir. Zîrâ imtihan insanın son nefesine ve Dünyâ’nın sonuna kadar devâm edecektir. Dolayısı ile gâlibiyetler ve mağlûbiyetler hep olacaktır.

Tabi İslâm, yeryüzünde de aynen göklerdeki gibi, tam da Allah’ın istediği ve emrettiği gibi bir düzen kurulmasını ve bu düzenin sürekli hâkim olmasını ister. Allah rabliğini hiç kimseye vermek istemez çünkü. Yeryüzüne sürekli olarak O hâkim olmak ister. Zîrâ tüm varlığı O yaratmıştır. O hâlde mü’minlere düşen görev, bu uğurda ilk önce kendi iç âlemlerini, yaşayışlarını değiştirip düzeltmeleri, sonra da en yakınlarından başlayarak çevrelerini uyarmalı, onları bilinçlendirerek ve en nihâyetinde peygamberlerin örnekliği gibi bir örneklikle mücâhede-mücâdele ederek Allah’ın dînini yeryüzüne hâkim kılmaya yâni gâlip olmaya çalışmalıdırlar.

Bu bağlamda; müslümanlar arada inişli zamanlar olsa da, bin küsur yıllık bir zamanda genelde gâlibiyet hâlinde yaşamışlardır ve bu nedenle gâlibiyet hâlinde yaşamayı iyi bilmektedirler. Gâlip iken neler yaptıkları târihen bilinebilmektedir. Yâni “gâlibiyet fıkhı” bellidir. Gâlibiyet zamanlarının sonuçları olan sanat ve kültür örnekleri günümüze ulaşmıştır en azından. Bunlara bakarak bile gâlibiyet fıkhını anlayabiliriz. Fakat 1800’lü yıllardan sonra iş tersine dönmüş ve gâlibiyet sarsılmaya ve mağlûbiyete dönmüştür. Şu-anda ise artık mağlûbiyet içindedirler. Yâni Dünyâ’ya artık müslümanlar hâkim değildir ve dünyâ, müslümanların düşüncelerine, kültürlerine, ürünlerine, sanatlarına ve en önemlisi de kânunlarına göre yönetilmemektedir. Müslümanlar Dünyâ’nın dışında kaldıkları için gâlipleri taklit etmektedirler ve mevcut Dünyâ’ya uygun bir fıkıh oluşturamamaktadırlar. Bir “mağlûbiyet fıkhı” oluşturamamaktadırlar. Yâni aslında bir “mağlûbiyet fıkhı” olamaz-olmamalıdır. Zîrâ müslümanların fıkhı vahiyden kopuk olamaz ve Allah mağlûp edilemez. O hâlde söz-konusu olan mağlûbiyet fıkhı, “İslâm’ın mağlûbiyeti” ile ilgili değil, “müslümanların mağlûbiyeti” ile ilgilidir.

Müslümanlar modern zamanlarda mağlûp durumdadırlar ve bu nedenle bir mağlûbiyet fıkhı oluşturmaları gerekir. Bu fıkıh, mağlûbiyetten gâlibiyete yönelik bir fıkıh olmalıdır. Müslümanlar hem şeytana karşı çıkarak iç-âlemlerini-nefislerini alt etmeli, hem de dış düşmanlara ve Allah’ın kânunlarından başka kânunlarla Dünyâ’nın yönetilmesine ve yönlendirilmesine karşı çıkmalıdırlar. Bunu, iç-âlemlerini diriltmeden yapamazlar. Bu nedenle mağlûbiyet fıkhında müslümanlar ilk önce iç-âlemlerini bu mağlûbiyet ortamında nasıl değiştirip vahiy-merkezli inşâ edeceklerini ve örnek insanlar hâline geleceklerini bilmeli ve bunu uygulamalıdırlar. Bu tabî ki zor bir iştir ve bir süreç alacaktır. Bu konuda en iyi yardımcı, vahyin aydınlığı ve peygamberlerin örnekliğidir. Başka çâremiz yoktur. Çünkü peygamberler ve Peygamberimiz, yenilgi ve zor durumlar da yaşamışlardır ve böyle durumlarda ne yapılacağını ve nasıl bir tavır takınılacağının örneğini de en ideâl bir şekilde göstermişlerdir.

O hâlde mağlûbiyet fıkhı Kur’ân ve Sünnet-merkezli olacaktır. Modern hayâtın sistemini çok iyi tanıdıktan ve bildikten sonra bu sistemin hem yanlışlarını hem de zayıf yönleri tespit edilecek ve Kur’ân ile önce iç-âlemde sonra da dış-âlemde değiştirilecektir. Tabi bunun için çok dirâyetli şahsiyetler bulunmalıdır. Zîrâ büyük bedeller ödemek gerekecektir. Adanmış insanlar yetiştirilmesi gerekecektir. Bu da büyük vazgeçişleri berâberinde getirir. Bunu yapmak için “kerîm öfke”lere “kutsal hedefler”e sâhip olan lîder ve kurucu bir toplum gerekir. Toplumları sürükleyecek bir lîder ve toplum olmadığında ve kurulmadığında bireysel dindarlıklar devâm edecek ve iç-âlemlerde bir miktar yol alınabilse bile, dış-âlem şeytan-merkezli tâğutların kontrôlünde kalmaya devâm edecektir ki “mağlûbiyet” budur.

Bu değiştirmeyi bir mağlûbiyet fıkhı oluşturarak ve gayret ederek ya mü’min insanlar yapacaklar ve sonuçta sâdece zâlimler yok olacak; yada cehâletin, şirkin ve de dolayısı ile zulmün kritik eşiği aşıldığında sünnetullah devreye girecek ve kurunun yanında “yaş” da yanacaktır. Gerçi o zaman “yaş” olanlar o kadar “yaş” olmayacaklardır. Bu nedenle Allah ve Peygamber bizi “hayat verecek şey”e çağırdığında buna mutlakâ icâbet etmemiz gerekir:

“Ey îman edenler!, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’a ve Resûlü’ne icâbet edin. Ve bilin ki muhakkak Allah, kişi ile kâlbi arasına girer ve siz gerçekten O’na götürülüp toplanacaksınız” (Enfâl 24).

Aksi-hâlde dediğimiz gibi sünnetullah gereği kurunun yanında yaş da yanacaktır:

“Ve sizlerden yalnızca zulmedenlere isâbet etmekle kalmayan bir fitneden korkup-sakının. Bilin ki, gerçekten Allah (cezâ ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır” (Enfâl 25).

O hâlde, ilk önce bir mağlûbiyet içinde olduğumuzun bilincine varacağız, sonra da bir mağlûbiyet fıkhı oluşturacağız -ki bu fıkıh “geçici bir fıkıh” olacaktır-, sonra bu fıkha göre mağlûbiyetten gâlibiyete doğru gitmenin sürecini yaşayacağız. Nihâyet ahlâk timsâli bir toplum olacağız ve Allah’ın yardımını hak edince, O da bize bir toplum-devlet-medeniyet nasip edecek. Aksi-hâlde insanlığın bir kısmı madden olmasa da mânen sıkıntılar içinde kalarak mutsuz ve umutsuz olurken, diğer bir kısım insanlarsa, madden ve mânen yokluğun ve zulmün ızdırâbı içinde mutsuz ve umutsuzca kıvranmaya devâm edecektir.

Fıkhımızı Allah’ın vahyi olan Kur’ân değil de şeytanın evliyâları olan tâğutlar belirlediğinde, “insan” olarak yaşayamayacağımız gibi, hakkıyla “müslüman-mü’min” olarak da yaşayamayız.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ocak 2018





Devamını Oku »

27 Eylül 2019 Cuma

Âhiret Bilinci ve Îmânı Üzerine




“Onlar, dünyâ hayâtından (yalnızca) dışta olanı (zâhiri) bilirler. Âhiretten ise gâfil olanlardır” (Rûm 7).

Îman etmek, “âhiret kaygısı duymak” demektir. Îman; “Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve âhiret gününe kayıtsız-şartsız teslim olmak ve hayatta da buna göre amelde-eylemde bulunmak” demektir.

Peygamberimiz, Allah’ı kabûl etmeyen değil, âhireti kabûl etmeyen (En-âm 29) bir topluma gönderilmiştir. Âhireti inkâr etmek ise, aslında “gaybı inkâr etmek” anlamına gelir. Çünkü gaybın bir rüknünü dâhi kabûl etmemek ve inkâr etmek, “gaybı tümden inkâr etmek” anlamına gelir. Kezâ âhireti inkâr, gaybı inkârdır, gaybı inkâr ise “Allah’ı, cenneti-cehennemi, melekleri ve vahyi inkâr etmek yada bunlardan şüpheye düşmek” demektir.

Âhirete îman; insanlığın, hakkın, hakîkatin ve adâletin garantisidir. Çünkü insan ancak ölüm-ötesi ve sorgusu inancı olduğunda kendini istediğini yapmaktan geri çekebilir ve çeşitli günahlar ve fitnelerden uzak kalabilir. Akıl-merkezli pozitif seküler sistem ise, Allah-âhiret-cehennem korkusu ve “cenneti hak etmek” inancını blôke ettiğinden dolayı, insanların çirkefliğin her türlüsüne mâruz kalması kaçınılmaz oluyor. Çünkü insana “dur” diyecek îmandan kaynaklanan bir iç güç iptâl olmuş oluyor. Sonuçta da insanın kırmızı çizgisi siliniyor ve nefsinin ve hevâ-hevesinin doğrultusunda yapmayacağı şey kalmıyor ki serbest kalan nefs ancak fitne üretir ve ekini ve nesli ifsâd eder. Âhiretten şüphesi olan inançsız insanlar da, “Dünyâ’da ne kadar rahat edersem, âhirette de o kadar rahat ederim” düşüncesine kapılıyor. Modern insanın unuttuğu şey şudur: İslâm’da “günah işleme özgürlüğü” vardır ama, Dünyâ’da ve âhirette o günaha cezâ kesmek de vardır.

Modern insan din-merkezliliği terk-edip akıl-merkezliliğe dönünce ve akla aykırı olan yada akılla açıklanamayan şeyi kabul etmeyince, âhirete îman zayıflamış ve âhiret kaygısı bitme noktasına gelmiş oluyor yada bitiyor. Böylece âhiret bilgi ve bilinci yâni âhirete îman zayıflığı yada âhiretin inkârı, insanın kırmızı çizgisini iptâl etmiş yada göreceli hâle getirmiş oluyor. Sonuçta da insanı kötülüklerden uzak tutacak bir etken kalmıyor. Netîcede de modern insanın hedefi, “nefsinin doğrultusunda her-şeyi sınırsızca yapmak” oluyor.  

Akıl sınırlıdır. Modern insan aklı ne kadar sınırsız görse de aklın bir sınırı vardır ve akıl gayb konusunda çâresizdir. Bu sebeple âhireti ve gaybı inkâr eder. Akıl-merkezli düşünce âhireti ve gaybı kabûl etmez. Akıl ve akletmek, kişiyi ancak îmânın kapısına kadar getirip bırakır ve artık o noktada kişi, îmânın kendisine mutlakâ yükleyeceği bedeli kabûl ederek yada etmeyerek, îman eder yada îman etmez.

Gaybın ne olduğuna dirâyetle ve akıl yürütmeyle ulaşılamaz. Âhiret de gayb olduğundan dolayı, akıl âhiret konusunda da onu inkâr etmekten başka bir fikir ortaya koyamaz. Gaybın bilgisi, sâdece Allah’ın bildirdiği kadardır. Şu âyetler, akıl yoluyla gaybın bilinemeyeceğini ve aklın sınırının “gaybın kapısı” olduğunu söyler:

“Allah sizi gayb üzerine muttalî kılacak değildir” (Âl-i İmran 179).

“Size Allah’ın hazîneleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorum ve ben size bir meleğim de demiyorum. Ben, bana vahyedilenden başkasına uymam” (En-âm 50).

“Gaybın anahtarları O’nun katındadır, O’ndan başka hiç kimse gaybı bilmez” (En-âm 59).

“Onlar, Rablerine karşı gayb ile (O’nu görmedikleri hâlde) bir haşyet içindedirler ve onlar, kıyâmet saatinden içleri titremekte olanlardır” (Enbiyâ 49).

“Sen, yalnızca gayb ile Rablerinden ‘içleri titreyerek-korkmakta’ olanları ve dosdoğru namazı kılanları uyarırsın” (Fatır 18).

“Gerçek şu ki, Rablerinden gayb ile (O’nu görmedikleri hâlde) içleri titreyerek-korkanlara gelince; onlar için bir mağfiret (bağışlanma) ve büyük bir ecir vardır” (Mülk 12).

“O, gaybı bilendir. Kendi gaybını (görülmez bilgi hazînesini) kimseye açık tutmaz (ona muttalî kılmaz)” (Cin 26).

Öyleyse, dünyâ-hayâtına karşılık âhireti satın alanlar, Allah yolunda savaşsınlar; kim Allah yolunda savaşırken, öldürülür yada galip gelirse ona büyük bir ecir vereceğiz. (Nîsâ 74).

Âhireti inkâr edenler, bir “iç buhrân” olarak Dünyâ’da sıkıntı çekecekleri gibi, âhirette ise acı azâba uğrayacaklardır. Kur’ân’a baktığımızda onların âhiretteki hâlleri şu şekilde olacaktır:

“Ateşin üstünde durdurulduklarında onları bir görsen; derler ki: ‘Keşke (Dünyâ’ya bir daha) geri çevrilseydik de Rabbimizin âyetlerini yalanlamasaydık ve mü’minlerden olsaydık’. Hayır, önceden saklı tuttukları kendilerine açıklandı. Şâyet (Dünyâ’ya) geri çevrilseler bile, kendisinden sakındırıldıkları şeylere şüphesiz yine döneceklerdir. Çünkü onlar, gerçekten yalancıdırlar. Onlar dediler ki: ‘Bu dünyâ-hayâtımızdan başkası yoktur. Ve bizler diriltilecek değiliz’. Rablerinin karşısında durdurulduklarında onları bir görsen: (Allah:) ‘Bu, gerçek değil mi?’ dedi. Onlar: ‘Evet, Rabbimiz hakkı için’ dediler. (Allah:) ‘Öyleyse inkâr ettikleriniz nedeniyle azâbı tadın’ dedi. Allah’a kavuşmayı yalan sayanlar, doğrusu hüsrâna uğramışlardır. Öyle ki, saat (kıyâmet günü) apansız onlara geliverince, günahlarını sırtlarına yüklenerek: ‘Onda (Dünyâ’da) sorumsuzca yaptıklarımızdan dolayı yazıklar olsun bize…’ derler. Dikkat edin, o işleyip-yüklendikleri ne kötüdür” (En-âm 27-31).

Hâlbuki âhiret bilgi-bilincine ve îmânına sahip olanlar, âhirete îman ettikleri için vazgeçilmesi gerekenlerden kolayca vazgeçebilirler. Dünyâ’nın nîmetleri ve zevkleri onları Allah’tan ve âhiretten alıkoymaz ve âhirete îman, insanın Dünyâ’da mü’mince yaşamasını sağlar ve kolaylaştırır:

“(Öyle) adamlar ki, ne ticâret, ne alış-veriş onları Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten tutkuya kaptırıp alıkoymaz; onlar, kâlplerin ve gözlerin inkılâba uğrayacağı (dehşetten allak-bullak olacağı) günden korkarlar” (Nûr 37).

Âhireti inkâr eden kişi, İslâm’ın dediklerini niye yapsın?. Yeme-içmeden kesilmek, tüm zevklerden gerektiğinde Allah için uzaklaşmak ancak âhiret bilinci ve îmânı sâyesinde olur. Allah, Fussilet Sûresi’nin 7. âyetinde: “Onlar zekâtı vermezler; âhireti inkâr edenler de onlardır” denir. Âhireti inkâr edenin zekât vermesi mantıksız olur. Çünkü karşılığını alamayacağını düşünür. Bu nedenle de Allah’ın rızâsını önemsemez. Âhireti inkâr edenler, hiçbir ibâdeti yapmazlar. Allah adına, hak ve hakîkat adına hiçbir şey yapmazlar. 

Meselâ Nâhl Sûresi 71. âyeti ele alalım. Bu âyette: “Allah rızıkta kiminizi kiminize üstün kıldı; üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altında bulunanlara onda eşit olacak şekilde çevirip-verici değildirler. Şimdi Allah’ın nîmetini inkar mı ediyorlar?” denir. Âhireti inkâr edenler yada âhiretten şüphesi olanlar için bu âyeti uygulamak kadar akıl-mantık dışı bir şey olmaz. Dünyâ’da keyfince ve istediği gibi yaşamak varken, adam niye -hem de eşit olacak şekilde- malını paylaşsın ki?. Fakat işte âhiret bilinci ve inancı mü’minlere bunu yaptırır ve yaptırmıştır da.

Âhiret îmânı ve bilinci olmayanlar, Kur’ân’ı da tam anlamıyla içselleştiremezler. Zîrâ aralarına bir “perde” girer:

“Kur’ân okuduğun zaman seninle âhirete inanmayanlar arasında görünmez bir perde kıldık” (İsrâ 45).

Âhiret îmânı ve bilinci, kişinin Dünyâ’da hakka yönelik davranışlarıyla kendini gösterir. Âhiret bilinci ve îmânı ne kadar sağlamsa, davranışlar da o kadar sağlam ve İslâm’a uygun olur. Aksi-hâlde sürekli bir kuşku durumu ortaya çıkar:

“Hayır!; onların âhiret konusundaki bilgileri ard-arda toplanıp pekiştirildi. Hayır!; onlar bundan bir kuşku içindedirler. Hayır!; onlar bundan yana kördürler” (Neml 66).

Mü’minler ise âhirete “kesin olarak” inanırlar:

“Ve onlar, sana indirilene, senden önce indirilenlere îman ederler ve âhirete de kesin bir bilgiyle inanırlar” (Bakara 4).

“Ki onlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve onlar, âhirete kesin bilgiyle îman ederler” (Neml 3).

Âhiret bilinci ve îmânı, kişinin hayâtına anlam katar ve yapılan her-şey anlamlı olur. Çünkü her yaptıkları Allah’lı olur. Üstelik âhiret bilinci ve îmânı, kişiye bir güven, bir huzûr ve bir umut verir. Âhirete îman, âhiret-merkezli yaşamakla olur. “Âhirette hesap verileceği bilinciyle yaşamaktır” âhirete îman.
 
Âhiret bilinci ve inancı olmadığında “sonuna kadar” adâletli olmak mantıksızdır.

Çok dürüst insanlar vardır. Çok sıkı dürüsttürler. Fakat bu kişiler âhireti inkâr ediyorlarsa (ki âhireti inkâr ettiği hâlde dürüst bilinenler vardır) bu kişiler dürüstlüğü nereye kadar sürdürebilirler?. Çünkü öyle bir noktaya gelinmiştir ki o noktada dürüstlük yapmak anlamsızlaşır âhireti kabûl etmeyenler için. Dürüstlük ile ahlâk arasında bir çizgi vardır. Şöyle ki; bu kişiler gerçekten de dürüst davranıyor olabilirler fakat “sonuna kadar giden bir dürüstlük” değildir bu. Diyelim ki bu kişinin, canından çok sevdiği ve hiç kıyamadığı bir yakını; (meselâ oğlu, kızı veyâ eşi) birini öldürse ve bunu sâdece o dürüst denilen kişinin kendisi görmüş olsa ve eğer, şikâyet etmediği takdirde o çok sevdiği kişiye ömrü boyunca bir şey olmayacağı belli olsa ve olaya şâhit olan bu dürüst kişi âhirete de inanmıyorsa, bu durumda o çok sevdiği biricik yakınını şikâyet edebilir mi?. Yapması gereken şeyi yapabilir mi?. Onun ömür-boyu hapiste kalmasına göz yumabilir mi?, yada îdâm edilmesine?. Sâdece “dürüstlüğü”nden dolayı bunu yapabilir mi?. %99.99 yap(a)maz. Çünkü tek-dünyâlı. Âhirete inanmadığı için vereceği bir hesap olacağına da inanmıyor. O hâlde o dürüst dediğimiz kişilerin dürüstlüğü, “sınırlı bir dürüstlük”tür. “Etik”i vardır ama “ahlâk”ı yoktur. Ahlâk, ancak dinden-inançtan neş’et eder. Fakat en çok da “âhirete inanç”tır kişiyi sonuna kadar ahlâklı kılacak olan. En ahlâklı kişi, kimse görmediğinde de herkesin yanında gibi hareket eder. Zîrâ kimse görmese de Allah’ın gördüğünün bilincindedir. Ahlâklı-mü’min kişi, yaptığını Allah’ın huzûrunda yaptığının farkındadır. Âhiret inancının kazandırmış olduğu edeb-ahlâk bilinci mü’mini adâletten saptıramaz:

“Ey îman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şâhidler olarak adâleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adâletten dönüp hevâ (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) yada yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır” (Nîsâ 135).

Âhiret bilincine ve îmânına çok sıkı sâhip olan Peygamberimiz, sonuna kadar dürüst olabilir ve olmuştur da. “Hırsızlık yapan kızım Fâtıma da olsa elini keserdim” demiştir:

“Sizden önceki milletler şu sebeple yok olup gittiler: Aralarından soylu, mevkî ve makam sâhibi biri hırsızlık yapınca onu bırakıverirler, zayıf ve kimsesiz biri hırsızlık yapınca da onu hemen cezâlandırırlardı. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fâtıma hırsızlık yapsaydı, elbette onun da elini keserdim”. 
(Buhârî, Enbiyâ 54, Megâzî 53, Hudûd 11, 12; Müslim, Hudûd 8, 9. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Hudûd 4; Tirmizî, Hudûd 6; Nesâî, Sârik 6; İbni Mâce, Hudûd 6).

Âhireti inkâr edenler ise, ne kadar dürüst olurlarsa-olsunlar bunu yapamazlar. Zîrâ onlar, âhireti inkâr ettikleri için amansız bir Dünyâ sevgisine sâhiptirler:

“Gerçek şu ki bunlar, çarçabuk geçmekte olan (Dünyâ’y)ı seviyorlar. Önlerinde bulunan ağır bir günü bırakıyorlar” (İnsan 27).

“Bilin ki, (âhireti hesâba katmayan) dünyâ-hayâtı ancak bir oyun, ‘(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama’, bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir ‘çoğalma-tutkusu’dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veyâ kâfirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Âhirette ise şiddetli bir azab; Allah’tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rızâ) vardır. Dünyâ-hayâtı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir” (Hadîd 20).

Âhireti inkâr, deizm ile sonuçlanır. Deizm âhireti inkar etmenin bir sonucudur. Zâten deizmde gayb konusunda sâdece kuru-kuruya bir -sözde- Allah inancı vardır.

Derdi Dünyâ olanın Dünyâ kadar derdi olur. Derdi âhiret olanın önemsiz dertlerini Allah dert olmaktan çıkarır. Âhiretteki “büyük gelecek” için hiç kaygı duymayanlar, Dünyâ’daki “küçük gelecekler” için bunalımdan-bunalıma sürüklenmek zorunda kalırlar. Âhireti unutanlar Dünyâ’ya kitlenirler ve Dünyâ hengâmesinde kaybolurlar. Zîrâ âhirete îman etmeyenler, Dünyâ’yı riske atamazlar.

Âhiret bilinci ve korkusu olmadığında, insanın yapmayacağı pislik yoktur. Allah’a ve âhirete inanmayanlar “sözünü tutmak” gibi bir sorumluluk duymazlar. Âhiretin delîli bu Dünyâ ve kâinattır. Âhiret-merkezli yaşamayanlar, “Dünyâ ile cezâ”landırılırlar.

İki çeşit insan vardır. Bu insan tipleri, hayâtı hangi merkezde yaşadığına göre ayrılır: 1-Dünyâ-merkezli yaşamayı seçenler. 2-Âhiret-merkezli yaşamayı seçenler. Âhiret-merkezli yaşamayı seçenler Dünyâ’dan nasiplenebilirler, fakat Dünyâ-merkezli yaşamı seçenler Dünyâ’dan sınırlı bir şekilde de olsa faydalansalar da, âhiretten nasipleri yoktur.

Mutlak bilgi, hem Dünyâ’da hem de âhirette geçerli olan bilgidir. O hâlde kâinâta âit olan bilgi “mutlak” değildir. Vahiy bilgisi, insanın kâinatta ulaşabileceği en doğru bilgidir?.

Allah’a, âhirete, gayba îmandan anlık bir gaflette bile, îmâna aykırı, felsefî sözlerle ifâde edilmiş bir sürü cümle kurulabilir. Bu sözleri Şeytan ilhâm edecektir.

Rönesans yâni “yeniden doğuş”, âhiretin yâni hak olan “yeniden doğuş”un inkârıdır. Bu nedenle âhireti inkâr edenler cenneti bu Dünyâ’da kurmak isterler. Fakat sâdece kendileri için. “Diğerleri” için ise Dünyâ’da cehennemi kurmaktadırlar. Mazlumların ve mâsumların dünyâsını cehenneme çevirirler.

Modern yeryüzü cennetine yüz çevirmeyenler, âhiretteki ebedî cennete ulaşamazlar. Dünyâ hayâtını âhirete tercih etmek günah ve suçtur. Bu suçun bir cezâsı vardır ve bu suçun cezâsı bizzat o şeyin kendisidir. Yâni âhirete rağmen Dünyâ’yı tercih etmek bir cezâdır ve cezânın başlangıcıdır.

Terâzi burada bozulduğunda âhirette de bozulur.

Kapitâlizme göre âhirette ilk sorulacak soru: “Dünyâ’da kaç para kazandın?” sorusudur.

Dünyâ’yı “mal” toplamakla geçirenler, âhireti “nal” toplamakla geçirirler. Sorumluluktan ancak, âhirete kadar kaçılabilir.

Allah rızâsı için yapılmayan işlerin âhirette kişiye bir faydası olmaz. Tâğutların ifsâd ettiği Dünyâ’dan en az zarar görenler tâğutlar oluyor. Çünkü onlar “zarârın kralı”nı âhirette göreceklerdir.

Dünyâ’yı dibine kadar yaşama hırsı, âhiret şüphesinden kaynaklanır. Dünyâ’ya bağlılığın derecesi, “âhiret bilinci ve îmânı”nın zayıflığıyla ters orantılır.

Vatan sevgisi, Dünyâ sevgisidir. Aşırı Dünyâ sevgisi, âhiret sevgisizliğinden kaynaklanır. Dünyâ’yı sorgulamayanlar, âhireti sorgulamaya başlarlar. Haz-merkezli mevcut Dünyâ’dan şüphelenmeyenler, âhiretten şüphelenmeye başlarlar.

Ölüm korkusunu nötralize edecek tek şey, âhiret inancıdır.

Dünyâ’da Allah’ın hükümleriyle hükmetmeyenler, âhirette Allah’ın ağır hükümlerine mâruz kalırlar.

Dünyâ’nın geçici bir imtihan alanı, âhiret ve cennetin ise ebedî bir saadet yurdu olduğuna inanan bir mü’minin “kaybedeceği” bir şey yoktur.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Mayıs 2019


Devamını Oku »

4 Eylül 2019 Çarşamba

İslâm’a Dâvet


“Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O hidâyete erenleri de en iyi bilendir” (Nâhl 125).

 

Târih boyunca tebliğ ve dâvetin yapılmadığı bir zaman olmamıştır. Bu dâvet gerek sözlü, gerekse de amel-eylem şeklinde yapılmıştır. Dâvet ya hakka, yada bâtıla olur. Allah ilk baştan beri sürekli olarak hakka yâni İslâm’a dâvet edilmesi için insanlar arasından peygamberler seçmiş ve gönderdiği vahiylerin doğrultusunda insanların hakka dâvet edilmesini emretmiştir. Zîrâ Allah, insanların hak dâveti gönül rızâsıyla kabûl etmesini ister ki, bu da anacak zihinlerin ve kâlplerin, dâveti beğenip kabûl etmesiyle olur. Zâten bu nedenle Allah “dinde zorluk yoktur” der ki bu zorluk, “insanları dîne sokma aşaması”ndadır. İnsanlar dîne gönülsüz olarak zorla sokulduğunda tebliğ ve dâvet işe yaramaz ve blôke olmuş olur. Çünkü zorla olunca “anlamsız” da olur. Tabi, İslâm’ı gönülden kabûl edenler, İslâm’ın, bir “imtihan olarak” sunduğu sorumlulukları ve zorlukları da kabûl etmiş olacaklarından dolayı, zorlamanın olmaması, sâdece “İslâm’ı kabûl aşaması”ndadır.

 

Hakka dâvetin gönül rızâsıyla olması şartken, bâtıla dâvet ise, gerek zorlamayla gerekse de “zorunlu bırakmakla” oluyor. İnsanlar ya zorlamadan, ya cehâletten yada bâtılın ayarttığı nefislerin meylinden dolayı bâtıla olan dâveti seve-seve kabûl etmişlerdir.

 

Târih hakka ve bâtıla yapılan dâvetin târihidir. Fakat bu iki dâvette bir fark vardır. Bâtılın dâveti Dünyâ ile sınırlı olduğundan aslında dâvet, maddeye yapılmaktadır. Bâtılın dâvetinin başarılı(!) olmasının nedeni ise, dâvetin maddeye ve dolayısı ile Dünyâ’ya meyyâl olan nefse uygun olmasındandır. Oysa İslâm’ın dâveti, kâlplerin şifâsı ve huzûrundan başka; zorluğa, sorumluluğa, vazgeçmeye, canlarla ve mallarla bu uğurda cihad etmeye dayanır. Çünkü İslâm sâdece iç-âlemi inşâ eden bir “gönül dîni” olmadığından ve dış-âlemin de İslâmlaştırılmasını hedefleyip emrettiğinden ve de bâtılın da Dünyâ’nın İslâm-merkezli olmasını kabul etmemesinden dolayı bir çatışmanın, bir savaşın olması kaçınılmazdır. Bu da insanların, icâbında her-şeylerini ortaya koymalarını gerektirmektedir. İşte bundan dolayı târih boyunca hakkın dâvetine uyan ve hakkın tarafında olanlar az, bâtılın dâvetine uyarak bâtılın tarafında olanlar ise çok olmuşlardır. Fakat Allah katında ölçü azlık-çokluk değildir. Allah itaate, kâlplere, samîmiyete, gayrete, ehliyet ve liyâkate bakar:

 

“Talût, orduyla birlikte ayrıldığında dedi ki: ‘Doğrusu Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim ondan içerse, artık o benden değildir ve kim de -eliyle bir avuç alanlar hâriç- onu tadmazsa bendendir’. Küçük bir bölümü hâriç (hepsi sudan) içti. O, kendisiyle berâber îman edenlerle (ırmağı) geçince onlar (geride kalanlar): ‘Bugün bizim Calût’a ve ordusuna karşı (koyacak) gücümüz yok’ dediler. (O zaman) Muhakkak Allah’a kavuşacaklarını umanlar (şöyle) dediler: Nice küçük topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah’ın izniyle gâlib gelmiştir; Allah sabredenlerle berâberdir” (Bakara 249).

 

Peygamberimiz’in ve sahabenin zamânını ve mücâdelesini aslâ hafife almıyorum ve hattâ onların ortaya koyduğu ve Kur’ân’ın “güzel örneklik (Ahzâb 21) dediği örnekliğin “aşılamaz bir örneklik” olduğunu savunuyorum. Fakat Dünyâ’da modernite ile birlikte öyle bir değişim oldu ki, insanlık târihinde daha önce böyle bir değişim görülmediği gibi, böyle bir değişimi düşünen de olmamıştı. Zîrâ eski insanlar hiç-bir zaman mutlak anlamda hem dinden hem de “normâl, fıtrî ve doğal olan”dan kopmayı düşünmemişti. Çünkü böyle bir şeyin doğala, normâle ve fıtrata aykırı olduğunun bilincindeydiler ve modern zamanlarda olduğu gibi bir sapmanın, “kendi ayağına kurşun sıkmak” anlamına geleceğinin farkındaydılar.

 

Fakat devran döndü ve öyle bir zaman geldi ki, insanların çoğu doğal, normâl ve fıtrî olandan saptılar. Evet bu bir sapmaydı ve hattâ bu sapma, insanoğlunun târihte gerçekleştirdiği en ağır ve yıkıcı sapmadır. İşte bu sapmanın olduğu Dünyâ artık havaya-suya ve taşa-toprağa da bulaştı ve her-şeyi ifsâd etti. Tabi en çok da, tek bilinç sâhibi varlık olan insanı ifsâd etti. Öyle ki, artık ne tarafa baksanız insandan kaynaklanan bir sapmışlığını yada bu sapmadan kaynaklanan sapıklıkları görürsünüz.

 

İşte bundan dolayı İslâmî bilgi ve bilince sâhip olan kişilerin, çok gayretli, ciddî, samîmi ve özverili bir şekilde ve apaçık olarak, net bir dille ve kesin bir şekilde tebliğ ve dâvette bulunması gerekmektedir ve hattâ bu, “olmazsa-olmaz” bir duruma gelmiştir. Öyle ki, belki de bu gayret ve atak artık müslümanların ve de insanlığın “son şansı” olacaktır. Zîrâ insanlık geri çıkılması imkânsız bir uçuruma doğru hızla yuvarlanmakta ve farkında olmadan kıyâmeti celb-etmektedir. Bu nedenle bahsettiğimiz bilinçli mü’min toplum, “müslümanım” diyenler de dâhil insanların her kesiminden herkesi apaçık bir şekilde İslâm’a dâvet etmesi gerekmektedir. Bu dâvet yazılı, sözlü ve “örneklik” şeklinde her türlü yapılmalıdır...

 

Ateistlere, Deistlere ve Agnostiklere Dâvet

 

Ateistlere; çelişkinin ve kendini aldatmanın en büyük şekli olan inançsızlık inatçılığından vazgeçmelerini ve şu mükemmel düzene sâhip olan kâinâtın, bir Yaratıcı (Allah) olmadan açıklanamayacağı gerçeğini çok net ve apaçık bir şekilde anlatmak-hatırlatmak ve kendilerini hemen bugün ve şu-anda İslâm’a dâvet etmeye başlamak gerekmektedir.

 

Deistlere; Allah’ın hiç-bir zaman amaçsız ve anlamsız bir yaratmada bulunmadığını, Yaratan’ın aslâ yarattıklarını başıboş bırakmayacağını ve yarattıkları üzerinde mutlakâ her an denetim hâlinde olduğunu, hiç kıvırmadan, tâvizsiz ve apaçık bir şekilde ve de kesin bir dille anlatmak, kendilerini hemen bugün ve şu-anda İslâm’a dâvet etmeye başlamak gerekmektedir.

 

Agnostiklere; her-şeyin Allah’a dayandığı ve Allah’ın bize bildirdiği gibi olduğunu, insan aklının almadığı (çünkü aklın da bir sınırı vardır) konularda Allah’a tevekkül etmekten başka yapacak bir şeyin olmadığı, insanın bilemediği şeylerde “bilinemezci” olmayı bırakıp “Allah’ın bildirdiği kadarıyla” yetinmeyi ve bildirmediği konularda da “Allâhuâlem” demeyi ve zâten bilmenin de bu demek olduğunu çok net ve apaçık bir şekilde anlatmak ve vahiy-merkezli bir bilme, bilinç ve amel-eylem yoluna girmeyi anlatmak ve kendilerini hemen bugün ve şu-anda İslâm’a dâvet etmeye başlamak gerekmektedir.

 

Lâik ve Seküler Olanlara Dâvet

 

Lâiklere; Allah’ın sâdece göklerin değil, yeryüzünün ve de insanın da Yaratıcısı olduğu, bu nedenle de, “yaratmak kime âitse hükmetmenin de O’na âit olduğu” gerçeği çok net bir şekilde ve kesin bir dille anlatılmalı, Allah’ın hükmünün sâdece göklerle sınırlı olmadığı ve yeryüzünde de mutlakâ O’nun hükümleriyle hükmetmek gerektiği, aksi-halde sürekli bir kaos içinde yaşamak zorunda kalınacağı; Allah’ı hayâtın her alanında merkeze almak gerektiğinin tebliği apaçık ve çok net bir şekilde yapılmalı, zâten İslâm’ın da bu demek olduğunu söylemek kendilerini hemen bugün ve şu-anda İslâm’a dâvet etmeye başlamak gerekmektedir.

 

Seküler olanlara; varlığın sâdece Dünyâ’dan ve maddeden ibâret olmadığını, insanın mânevî ve meta-fizik bir yönünün de olduğu hatırlatılmalı, insanın “üstün” yanı olan mânevi yönünü yok saymanın varlığın kaosa sürüklenmesine neden olduğunu apaçık anlatmalı; zâten insanı “insan” yapan farkın, bu bilince sâhip olmakla anlam kazanacağını, maddî âlemin, meta-fizik âlemin sâdece bir “dipnotu” kadar bir değeri bulunduğu, Dünyâ’yı madde-merkezlilikten âhiret-merkezliliğe çevirmek gerektiğini kesin ve tâvizsiz bir dille söylemeli, bu gerçeği çok net ifâdelerle anlatmalı ve kendilerini hemen bugün ve şu-anda İslâm’a dâvet etmeye başlamak gerekmektedir.

 

Kapitâlistlere Dâvet

 

Kapitâlistlere; nefsin özlemlerinin ve arzularının yâni ihtirasların sınırsız olmasına rağmen, aslında ihtiyaçların ve Dünyâ’nın bir sınırı olduğu hatırlatılmalı, Dünyâ’da açlığa, susuzluğa, evsizliğe, çıplaklığa ve tüm adâletsizliklere ve de sapıklıklara neden olan şeyin kapitâlist sistem olduğu sert ve kesin bir şekilde söylenmeli, mülkün gerçek sâhibinin Allah olduğu (lehûl mülk) ve Allah’ın bu mülkü tüm insanlar için eşit (Fussilet 10 ve Nâhl 71) yarattığını, bu eşitliğin sağlanmasının ise, “imtihanın gereği olarak” mülkün zenginler aracılığı ile dağıtılarak sağlanması gerektiği, servetin kendilerinde tekelleştiği kişiler, bu serveti Allah’ın emrettiği şekilde dağıtmadıklarında, Dünyâ’da yada Dünyâ’da olmazsa kesin olarak âhirette Kârun misâli “acı bir son” beklediği anlatılmalı, kendilerini hemen bugün ve şu-anda İslâm’a dâvet etmeye başlamak gerekmektedir.

 

Muhâfazakârlara Dâvet

 

Muhâfazakârlara; İslâm’ı atalarından, çok üstün görüp ilahlaştırdıkları birilerinden, Kur’ân ve Sünnet yerine, uydurmalardan ve rivâyetlerden öğrendikleri için büyük yanlışlıklar içinde oldukları, bu nedenle de Dünyâ’da adâletin bir türlü sağlanamadığı, bu durumun sürmesinin muhâfazakârların sâbit bir düşünceye ve amel-eyleme sâhip olmasından kaynaklandığı çok açık ve kesin bir şekilde anlatılmalı; peygamberlerin ilk mücâdele ettikleri kişilerin muhâfazakârlar olduğu ve hattâ Mekke’lilerin de muhâfazakârlar olduğu; statükoyu-sistemi körü-körüne ve kendi çıkarını düşünerek savunmanın adâletsizliği, şirki ve dolayısı ile zulmü açığa çıkarıp sürdürdüğü çok net bir şekilde anlatılmalı, eskide yaşanmış belli bir dönemin özlemiyle ve o günlerin tekrar geleceği umûduyla yaşamanın ve bu düşünceyle hareket etmenin târihte hiç-bir zaman fayda getirmediğini, o güzel günlerin benzerini İslâm-merkezli olarak günümüze taşımak gerektiğini ve bunun için de Kur’ân ve Sünnet temelli bir yola girilmesi gerektiği, eğer İslâm’ın özüne dönülmezse “yanan ateş”in bir gün mutlakâ kendilerini de yakacağını, zâten târihte bunun bir-çok örneğinin olduğu söylenmeli, kendilerini hemen bugün ve şu-anda İslâm’a dâvet etmeye başlamak gerekmektedir.

 

Müslümanlara(!) Dâvet

 

Evet, dâvet en çok da modern müslümanlara yapılmalıdır. Çünkü artık müslümanlar İslâm’ın hayattaki rôlünü yâni İslâm’ın o süper toplumunu, devletini medeniyetini, adâletini unutarak, tam aksi istikâmette, şeytanın vahyettiği ve tâğutların yerel taşeronları da kullanarak tertipleyip düzenlediği modern Dünyâ’nın dayatmalarına göre hareket etmektedirler. Hem de bunu, “İslâm’ın da zâten böyle bir Dünyâ istediği”ni zannederek yapmaktadırlar.

 

Müslüman târikatçılara, tasavvufçulara, cemaatlere, vakıflara, derneklere ve tüm müslüman toplumlara; atalarını, şeyhlerini, lîderlerini, ölmüşleri, bunların yazdığı ve kutsallaştırıp kurallaştırdığı kitapları, dayattıkları kendi hayat-tarzlarını din yapmaktan vazgeçmelerini, sâdece Allah’ın dediği gibi yâni Kur’ân’ın emrettiği ve Peygamber’in gösterdiği gibi düşünmelerini ve buna göre hareket etmeleri gerektiği, yoksa eski kavimlerin sapıklığı gibi; küfre, şirke, adâletsizliğe ve dolayısı zulme düşeceklerini tatlı-sert ama apaçık, çok net ve tâvizsiz bir şekilde anlatmalı, kendilerini hemen bugün ve şu-anda İslâm’a dâvet etmeye başlamak gerekmektedir.

 

Mü’minlere Dâvet

 

Mü’minlere ise, tebliğ ve dâvetin hiç aksamadan devâm etmesi gerektiği, yanlışların düzeltilmesi ve yeni yapılacakların plânları tebliğ edilmeli ve hatırlatılmalı, birlikte ve dayanışma hâlinde üstün gayret göstererek dâvete devâm edilmesi, bu yolda Kur’ân’ı bilgi ve bilincin kaynağı, sünneti ise amel ve eylemin kaynağı olarak merkeze almanın şart olduğu hatırlatması yapılmalı ve mü’min toplum birbirini teşvik ederek şevklendirmelidir. Peygamber’in insanları İslâm’a dâvet etmesi Kur’ân’ın bir emridir. Bu yoldaki metodu ve tarzı ise Sünnet’tir. Bu yolda sonuna kadar gidilmesi ve tebliğ ve dâvetin farklı bir aşamaya geçene kadar canla-başla sürdürülerek çalışmaya devâm edilmesi gerektiği hatırlatılarak Asr Sûresi mü’minler arasında çok okunan, çok düşünülen ve uygulanan bir sûre hâline getirilmelidir. Zîrâ bu yolda en çok ihtiyaç duyulacak şey, “hakkın ve sabrın tavsiyesi” olacaktı.  

 

Bu iş çok kolay bir iş değildir. Fakat imkânsız da değildir. Burada amaç, Allah’ın emrini yerine getirmek ve samîmiyeti-ciddiyeti göstererek îmânı kanıtlamak ve böylece Allah’ın yardımını celb-edebilmektir. Yoksa târih boyunca tebliğ ve dâvet çalışmaları istenilen ve beklenen sonucu vermemiştir. Fakat tebliğ ve dâvet ile nice insanlar dâvete icâbet edecekler, İslâm’ın sunduğu hak yola girecekler ve bu minvâlde hayatlarını sürdürmeye başlayacaklardır. Üstelik gayretli, samîmi, ciddî ve yılmadan yapılan çalışmalarda Allah mutlakâ yardımını ulaştıracaktır. Modern insan, “Allah’ın yardımı”nı hiç hesâba katmamaktadır. Bundan vazgeçilmeli ve Allah’ın her zaman ve her an bizimle olduğu bilinci ve inancı sağlanmalıdır. Çünkü bu, mü’minlere direnç ve güç verecektir.

 

Bu işin sonunda belki de tek bir mağaraya sığacak kadar, tek bir gemiyi dolduracak kadar ve hattâ Hz. İbrâhim örneğinde olduğu gibi, bir-kaç kişilik bir kazanım olacaktır. Fakat Allah’ın emrini yerine getiren insanlar, aynen Peygamberimiz ve sahabe gibi Dünyâ’ya öyle bir iz bırakacak ve belki de Allah’ın izniyle öyle bir inkılap başlatacaklardır ki, Dünyâ yeniden İslâm’ın nûruyla aydınlanacak ve zulmün yerine adâlet ikâme edilecektir. O hâlde tebliğ ve dâvet çalışmaları yeterli sonuç vermese de, Allah bizi “farklı bir yol”a sokana kadar tebliğ ve dâvete devam edilecektir. Aynen Hz. Nûh’un yaptığı gibi:

 

 “Dedi ki: Rabbim, gerçekten kavmimi gece ve gündüz dâvet edip-durdum. Fakat dâvet etmem, bir kaçıştan başkasını arttırmadı. Doğrusu ben, onları bağışlaman için her dâvet edişimde, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler ve büyüklük tasladıkça büyüklük gösterip-direttiler. Sonra onları açıktan açığa dâvet ettim. Daha sonra (dâvâmı) onlara açıkça îlân ettim ve kendilerine gizli-gizli yollarla yanaşmak istedim” (Nûh 5-9).

 

Kâlpler Allah’ın elindedir ve Allah, İslâm’a, hakka ve hakîkate lâyık bulduğu insanları kendi yoluna ulaştıracaktır. Tabi bunda da mü’minlerri vesîle kılacaktır. Mü’minler tebliğ ve dâveti canla-başla yapacaklar ve modern Dünyâ’da bu işin sonuç verme ihtimâli az olduğu için, “niye uğraşıyorsunuz ki” diyenlere şu âyeti söyleyeceklerdir:

 

“Onlardan bir topluluk: ‘Allah’ın helâk etmek veya şiddetli bir azâba uğratmak istediği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?’ dediğinde; ‘Rabbinize karşı bir özür için ve bir ihtimâl sakınabilirler, diye’ dediler” (A’raf 164).

 

Mü’minlerin şu-an için yapacağı şey; vahiy-merkezli olarak çok üstün gayret ve azim göstermek, bilgi-bilinç ve tebliğ-dâvet süreci başlatmak, zamanla bir İslâm toplumu oluşturmaya çalışmak ve bir “fark” ortaya koymaktır. Dünyâ’yı beşerî ve bâtıl-merkezlilikten “Allah-merkezliliğe” çevirmenin başlangıcı ve yolu budur Allâhuâlem.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ekim 2018

 

 


Devamını Oku »

25 Ağustos 2019 Pazar

Vahyi Mânâya İndirgemek



“Onu (Kur’ân’ı, kavrayıp belletmek için) aceleye kapılıp dilini onunla hareket ettirip-durma. Şüphesiz, onu toplamak ve onu (sana) okutmak bize âit (bir iş)tir.. Şu hâlde, Biz onu okuduğumuz zaman, sen de okunuşunu izle. Sonra muhakkak onu açıklamak Bize âit (bir iş)tir” (Kıyâmet 16-19).

Tek “hak din” İslâm’dır. İslâm, târihin çeşitli zamanlarında, peygamber gönderilen toplumlar tarafından farklı isimlerle anılmış olsa da, peygamberler tek bir dînin tebliğini yapmışlardır ki, o dînin adı İslâm’dır. İslâm, Allah’ın kâinâtı yönettiği sistemin adıdır. Dünyâ-dışı kâinatta her-şey Allah’ın istediği gibi yâni İslâm’a göre olur. Çünkü kâinatta -insan hâriç- her-şey İslâm’a yâni sünnetullaha uyar. Kâinatta sâdece insanlar; aralarındaki sosyâl, kültürel, ekonomik ve en önemlisi de siyâsî alanlarda İslâm’a uymazlar. Zîrâ İslâm, adâlet ve tevhid-merkezli bir din olduğundan dolayı hiç-bir yolsuzluğa izin vermez ve sıkı bir kontrôl uygular. İşte bu sıkı kontrôl, nefsini ve çıkarını “din” yapmış olanlar yada İslâm’ın sıkı kontrôlünden bunalıp da özgürleşmek isteyenler tarafından sürekli olarak tahrif edilmek istenmiş, bu uğurda İslâm’ı, vahyi, kitabı ve “peygamber örneklikleri”ni aşırı yoruma tâbi tutarak, bâtıl arzulara uymak ve uyarlamak için saptırmışlardır. Zâten İslâm’ın “imtihan” dediği şey, işte bu tür şeytânî ayartmalara kanmamak ve kanmış olanların kurduğu sistemleri yıkıp, yerine hak-hakîkat ve adâlet-eşitlik yâni tevhid-merkezli İslâm’ı yerleştirmek; küfür, şirk ve zulümden arındırılmış olan tevhid dînini hâkim kılma gayreti ve mücâdelesidir. Peygamberler hep bunun için gönderilmişlerdir.

İşte, hak din olan İslâm’ın bu kontrôlünden kurtulmak isteyenlerin en çok yaptığı şey, İslâm’ın vahyini, aşırı zorlama yorumlarla anlamından saptırmak, anlamsızlaştırmak, nefse, çıkara ve mevcut seküler sistemlere uyarlamaktır ki, bu, şeytanın isteği, telkini ve emri doğrultusunda yapılan yorumlara göre olmuştur-olmaktadır. Vahiy tüm zamanlarda özünden saptırılmak istenmiştir ve de bunu yapmak isteyenler zaman-zaman başarılı da olmuşlardır. Zâten bu saptırmalarla yozlaşıp bozulan dînî düşüncenin yeniden düzeltilmesi için Allah peyderpey peygamberler göndermiş ve dînî düşünceyi (yâni dîni) düzeltip yoluna koymuştur. En sonunda da Peygamberimiz Hz. Muhammed’e gönderdiği mücmel kitabı vahyederek dînini tamamlamış ve kıyâmete kadar geçerli olacak olan Dîn’i ve Kitab’ı ortaya konmuştur. Bu Kitap hem kağıtlarda hem de zihinlerde kayıt altına da alındığından dolayı tahrif edilememiştir. Zîrâ tüm Dünyâ’daki Kur’ân metinleri ve kitapları tıpa-tıp aynıdır.

Peki tüm Dünyâ’da harfi-harfine aynı olan ve hattâ hafızlar tarafından da noktası-virgülüne kadar ezberlenmiş olan Kur’ân, ona düşman olanlar tarafından nasıl tahrif edilecek ve arzulara uygun hâle getirilebilecektir?. Böyle bir şey mümkün müdür?. Çünkü Kur’ân’ın içinden bir harf dâhi alınsa hemen belli oluyor. Yine, içine ilâve bir “nokta” konulsa bile o nokta sırıtıyor ve hemen belli oluyor. Zîrâ Kur’ân “korunmuş” bir Kitap’tır. İşte Kur’ân metin olarak tahrife uygun olmadığı için değiştirilemeyince, çâre olarak, tüm târih boyunca ama özellikle de modern zamanlarda “aşırı yorum” imdâda yetişmiştir. Artık önüne gelen, Kur’ân’ı, yine Kur’ân’ın kendisinden yâni lâfzından-metninden kopuk bir şekilde aşırı yorumlamaya tâbi tutmaktadır ki, aşırı yorumu eleştirenler bile bunu yapıyor. Apaçık olan Kur’ân âyetlerini aşırı yoruma tâbi tutunca, yeni yorumlarla varılan sonuçlar, Kur’ân’ın apaçık metnine ve sözlerine bile aykırı olmuştur ve olmaktadır. Fakat insanlar arzularının kontrôlüne girdiklerinden ve bu nedenle de vahye teslim olamamalarından dolayı bunu görememekte yada görmek istememektedirler. Bu yüzden de bâtıl teorilere kolayca kapılmakta ve bu teorileri ısrarla savunmaya devâm edebilmektedirler.

Bu uğurda bir-çok alanda sonsuz yorumlar yapılmıştır ama biz bu yazıda, Kur’ân’ın yâni vahyin, Peygamberimiz’e ve diğer peygamberlere “sâdece mânâ ile mi yoksa lafız ve mânâsıyla birlikte” mi geldiği konusunu işleyeceğiz.

Son 200 yıldır insanları madden ve mânen aşırı baskı ve kuşatma altına alan modernite, bu kuşatmanın sonunda kişilerin beyinlerini ve kâlplerini dumura uğratmıştır. Moderniteye meftûn olanlar ve modernite tarafından savrulanlar, İslâm’ı moderniteye uygun olarak aşırı bir şekilde yorumlamakta ve savunmaktadırlar. Bu savunucular arasında, eskinin “mücâhit” müslümanları(!) bile vardır. Üstelik, bu müslümanlar arasında “Kur’ân âlimi” diye bilinenleri de bulunuyor. İşte mevcut modern baskının ve ağır kuşatmanın karşısında komplekse kapılanlar ve eziklik hissedenler, bu kompleksten ve eziklikten kurtulmak için, Kur’ân’ı moderniteye uydurmanın yoluna düşmüşler ve bu uğurda olmadık sapıklıkları gündem etmişlerdir. Kur’ân’ı târihe hapsetmeler, modernizme uydurmalar, konjonktüre ve modern bilime göre yorumlamalar hep, “Kur’ân’ı teslîmiyetsiz okumaların” ve “bâtıl karşısında dik duramayışın” bir sonucudur. Niceleri bu yolda dökülmüş ve hattâ haysiyetini ve şerefini kaybetmiştir.

İşte bu saptırmalardan ve tahriflerden biri de, vahyin peygamberlere ve Peygamberimiz’e “sâdece mânâsı ile geldiği, lafzının ise Peygamber’in kendi derlemesi ve yorumlaması olduğu” sapık söylemidir. Hemen söyleyelim ki bu, derin bir sapma ve ağır bir küfürdür. Bu bâtıl düşünceye göre, Allah, Peygamber’e vahyi, “o’nun kâlbini genişletecek şekilde”, sâdece mânâsıyla göndermiştir. Hattâ bâzıları zıvanadan çıkarak, “Allah’ın gönderdiği bir şey yoktur, Peygamber derinlikli ve yoğun bir hâldeyken ‘vahyi alır’ duruma gelmiştir” diyenler de vardır. Diyorlar ki; “Peygamber de içine doğan bu mânâyı derleyerek ve yorumlayarak kelimelere dökmüş ve halka tebliğ etmiştir”. Dolayısı ile şu sonuca varıyorlar: “Kur’ân, Peygamber’in içine doğan mânâları kelimelere dökmesi şeklindedir ki, bu derlemede bir-çok yanlışlar ve çelişkiler de olabilir ve vardır da. Peygamberin o günkü psikolojik hâli bu derlemeyi ve yorumu farklılaştırıp çelişkili hâle getirebilmiştir”. Yâni -hâşâ- Peygamber’in yorumladığı ve derlediği vahiy, o’nun, vahyin geldiği yada açıldığı günkü psikolojisine göre belirlenmiştir. Sâkin bir gününde ise, içindeki mânâyı yumuşak ve hoşgörülü olarak yorumlamış ve barıştan, affetmekten ve cennetten bahsetmiş, fakat öfkeli bir gününde ise, savaşmaktan, öldürmekten ve cehennemden bahsetmiştir. -Hâşâ- Peygamber’i dengesiz bir insan konumuna getirmişlerdir böylece. Yâni din ve halk, onun insafına bırakılmıştır bu mantığa ve düşünceye göre. Bu düşüncenin sonunda söyleyecekleri şey şu olacaktır: “O hâlde, vahiy târihseldir ve târihsel olduğu için sâdece ahlâkî ilkelerinden sorumlu oluruz, onun dışındaki âyetler ise târihte kaldığından dolayı bize hitâp etmemektedir. Buna göre biz de artık bu ahlâkî ilkeleri temel alarak günümüze göre yorumlamalar ve derlemeler yapabiliriz ve hattâ yeni hükümler de koyabiliriz, Kur’ân’ı metin olarak değilse bile tefsir ve anlayış olarak ‘çağa uygun’ hâle getirebiliriz”. Bu düşünce “Kur’ân’ı ahlâkiliğe hapsetmek” demektir ki, Kur’ân bütünselliğinden bakıldığında Kur’ân’ın salt ahlâkî bir metin ve İslâm’ın da salt ahlâkî bir din olmadığı görülür.

Vahyi yâni Allah’ın emirlerini-nehiylerini aşırı yoruma tâbi tutmak şeytan ile başlamıştır ve şeytan, Allah’ın apaçık “secde et” emrine karşı hemen karşı çıkıp; “ben ondan üstünüm, çünkü beni ateşten, o’nu ise topraktan yarattın” gibi absürd bir yorum yapmıştır. Absürd bir yorumdur, zîrâ ateşin topraktan üstün olduğuna dâir bir delil yoktur. Şeytanı “şeytan” yapan ve onu bulunduğu mevkîden indiren, nihâyetinde de onu ebedi bir lânete uğratan şeyin sebebi budur. Şeytan bu kovulmanın sonucunda Allah’â; “kullarını olmadık kuruntulara düşüreceğim” diye söz vererek insana düşman olmuş ve insanı saptırmayı şiâr edinmiştir. Bu konuda -Allah’ın sâlih kulları hâriç- başarılı olduğu gün gibi ortadadır. Zîrâ şeytanın başlattığı bu yolda niceleri yoldan çıkarak sapmış ve ebedî cehennemi hak etmiştir.

Vahyi aşırı yorumlamaya tâbi tutma tüm peygamberler sonrası zamanlarda yapılmış ve bu yorumlamalar; dünyevîlik lehine, madde lehine, arzular lehine, sanılar lehine, ve mevcut sistem ve konjonktür lehine olmuştur. Ahlâk, hak, hakîkat, adâlet, eşitlik ve tevhid lehine olmamıştır hiç-bir zaman. Çünkü zâten Kur’ân apaçıklığı aşırı yoruma gerek bırakmamaktadır. Aşırı yorumlama peşinde olanlar hep, “iyi bir şey yapıyorum” zannına kapılmıştır ve bundan dolayı da çoğu gittiği bâtıl yoldan dön(e)memiştir.

Târih boyunca mistisizm, bâtınîlik, düâlizm, çok tanrıcılık, putperestlik, gök-tanrı inancı, tabiata tapmak, kişilere tapmak merkezli olan bu yorumlamalar, İslâm ile birlikte bâtınîlik, mistisizm ve genel isimlendirmeyle “tasavvuf” ile yapılmış ve söylenen şey genel anlamda, “burada söylenmek istenen şey, lafzın dediği değil, mânânın dediği şekilde şu-şu şekildedir” tarzında olmuştur. Oysa yapılan yorumlar vahyin apaçık söylemine açıkça aykırıdır ki, bu yorumlar zâten peygamberlerin sözlerine ve örnek yaşamlarına da aykırılık içermektedir. Tabi aşırı yorumcular, Peygamber’in sözlerini de tahrif etmiş yada o’nun adına “hadis” adı altında sonsuz sözler uydurmuşlardır. Tabi bizzat Peygamber de din hakkında konuşmuş ve vahyi tebliği ederken yorumlarda bulunmuştur. Bu konuşmaları içeren “sahih hadisler de vardır. Peygamber’e isnât edilen uydurmaların ilhâmını şeytan verirken, bu sözleri söylemek için alanı açanlar da küresel tâğutlar ve onların yerel taşeronları olmuştur ve bu bugün de aynen devâm etmektedir.

Târih boyunca aşırı yorumlarla yapılan vahyin tahrifi, İslâm’ın hâkim bir din ve sistem, İslâm devletinin ise cihangir bir devlet olma özelliğinin zayıfladığı yada bu özelliğini yitirdiği zamanlarda yapılmıştır. İslâm târihinde tüm fitneler ve ifsâd, İslâm’ın (daha doğrusu müslümanların) hâkimiyetini yitirdiği ve bâtılın hâkim olduğu zamanlarda meydana çıkmıştır.

 İşte son 200 yıldır modernite karşısında hâkimiyetini yitiren ve komplekse kapılıp “ezik” hâle gelen vahyin mensupları, dîni yâni hakkı-hakîkati, adâleti ve eşitliği ikinci plâna atarak, moderniteyi “din” edinmişler ve bunun sonucunda, değiştirilemeyecek olan vahyin metnini ve Peygamber’in “güzel örnekliği”ni de, “vicdanları rahatsız ettiğinden dolayı” aşırı yoruma boğarak tahrif etmeye ve unutturmaya çalışmaktadırlar. Bu uğurda yapmak istedikleri şey; vahyin yâni Kur’ân’ın o kendine has özelliğini, değiştirilemezliğini, “tüm zamanların ve mekânların kitabı” olduğunu, hak ve hakîkatin biricik kaynağı olduğu gerçeğini baltalamak, gayr-i İslâmî düzenlerin tek düşmanı olan vahyin-Kur’ân’ın yapısını bozarak, insanların zihinlerindeki vahiy anlayışını yıkmak ve değiştirmektir. Bu uğurda ilk yapılması gereken şey ise, vahyin pratikliğini yâni “Peygamber’in güzel örnekliğini” göz-ardı ederek ve güyâ önemsizleştirip gündem-dışı ederek târihselleştirmek yâni o örnekliği târihe hapsetmek, (ki bunda başarılı olmuşlardır) ondan sonra da vahyin yapısını bozmaktır. Tabi bundan sonra da bozulan vahyi, nefislerine, çıkarlarına ve arzularına göre yeniden ama tam da şeytana, tâğutlara, moderniteye, çağa, maddeye, Dünyâ’ya uygun olarak yorumlamaktır. Böylece ortaya yeni bir “din” çıkacaktır ki bu din elbette “insanın kafa ve beden konforunu bozmayacak” bir din olacaktır.

Şu çok açıktır ki, İslâm ile modern telâkki birbiriyle aslâ uyuşmaz. Fakat modernite günümüzde tüm Dünyâ’da hâkim durumdadır ve tüm Dünyâ’yı ağır bir baskı ve kuşatma altına almıştır. İşte gerek bu kuşatmanın ağır etkisiyle gerekse de modernitenin nefse tam uygunluğu ve bunun birilerinin çok hoşuna gitmesi nedeniyle, modernitenin tek yada en güçlü karşıtı olan İslâm’ı ve onun ana-kaynağı olan Kur’ân’ı tahrif etmek modernler için elzem olmaktadır.

1.400 yıl boyunca âlimler vahyin “hem mânâ hem de lafız olarak” Peygamberimiz’e vahyedildiğini kabûl etmişler ve söylemişlerdir. Bu hususta müslümanlar arasında en küçük bir ihtilâf yoktur. Fakat “modern müslümanlar” arasında vardır. Târih boyunca müslümanlar ve sözde müslümanlar vahyin nasıl gediği konusunda ve Allah’ın ve melek Cebrâil’in, Peygamberimiz’le nasıl iletişim kurduğu konusunda farklı görüşler ortaya koymuşlardır. Bu görüşler iki ana başlık altında şu şekildedir:

1-Cebrâil, vahyi yâni Kur’ân’ı doğrudan Allah’tan, hem mânâ hem de lafzıyla birlikte almış ve Peygamberimiz’e de hem mânâ hem de lafzıyla birlikte iletmiştir.

2-Cebrâil, vahyi Peygamberimiz’e “sâdece mânâ olarak” iletmiştir ve Peygamberimiz de bu mânâyı yorumlayarak ve derleyerek lafza ve sonra da metne dökmüştür.

Tabî ki doğru olan birinci yorumdur. İkinci yoruma “kelâm-ı nefsi” denir ki bu; “Allah’ın kelâm sıfatının harf ve ses içerisine sokulmadan yâni kelâm-ı lafzî hâlini almadan önceki hâli” demektir. Bu konuda yapılmış diğer yorumlar ise bu iki ana yorumun yorumlarıdır. Meselâ şöyle derler: “Cebrâil denen şey de zâten, Allah’ın, Peygamber’in gönlünde açtığı bir ilham merkezidir ve bu merkez mânâlarla dolunca, otomatikman Peygamber’in ‘kâlbinden zihnine doğru’ vahiy gelmeye başlamasıdır”. Diğer yorumlar da benzer yorumlardır ki bunların sonu gelmez.   

Vahiy, hem lafız hem de mâna ile birlikte iner. Mânâ lafzın içinde mündemiçtir. Samîmi bir şekilde lafzı okuyanlar mânâyı da lafzın içinde bulurlar. Bu nedenle mânâyı vermek için lafzı aşırı yorumlamaya gerek yoktur. O mânâ, lafzın sürekli okunmasıyla açığa çıkar ve kâlbe yerleşir. Ali Akın: “Vahiyle gelen şey, sınırları belli bir mânâ ve kalıbı belli bir lafız olduğu için, ifâdesi hiç değişiklik kabûl etmez. Uzunluğuna veyâ kısalığına müdâhale edilemez, olduğu gibi yazılması zorunludur” der.

Vahyin sâdece mânâ ile geldiğini, lafızla gelemeyeceğini, çünkü “vahyeden Allah ile vahyi alan Peygamber arasında ontolojik bakımdan tek bir benzerlik dâhi bulunmaz” denir. Vahiy mânâ ve lafız olarak birlikte verildiğinde, lafzın ille de dışarıdan duyulacak şekilde sesli bir şekilde gelmesi gerekmez. Nitekim rûyâlarımızda bize konuşulduğunda, yanımızda olanlar o sesi duymazlar. Lafzı duymamaları, rûyâda bir konuşmanın olmadığı anlamına gelmez. Üstelik o konuşma, anlamı ve mânâsı olan bir konuşmadır.  

Modern zamanlarda bu düşüncenin bayraktarlığını yapan en ünlü kişi, Pakistan’lı yazar Fazlur Rahman olmuştur. Türkiye’de ise bu düşünce en çok, Fazlur Rahman’ın çıraklığını yapan Ankara İlâhiyat’ın medyatik hocaları tarafından dile getirilmektedir. Ankara İlâhiyatın (Ankara Okulu) tezgâhından geçmiş olan medyatik ilâhiyatçıların, vahyin bütünlüğü merkezinde, “onun bir hayat rehberi, sosyâl, kültürel, ekonomik ve siyâsi bir kılavuz olduğuna îman edip kabûl etmek” noktasında büyük sorunları vardır. Belki de bunun nedeni, Ankara Okulu’nun “lâikliğin bayraktarlığını yapması için kurulmuş ve temelinin bu bilinçle atılmış olmasından” dolayıdır. Bâtıl sistemin merkezine yakın olmak her zaman “sorun” olmuştur.

Fazlur Rahman: “Kur’ân hem tamâmıyla Allah Kelâmı’dır, hem de olağan anlamda tamâmıyla Hz. Muhammed’in kelâmıdır” der. Hattâ Fazlur Rahman, vahyi getirenin melek Cebrâil olmadığını söyler ve Hz. Peygamber’e vahiy getirenin melek olmadığını güyâ ispatlamak amacıyla: “Dediler ki: Bu elçiye ne oluyor ki, yemek yemekte ve pazarlarda dolaşmaktadır?. Ona, kendisiyle birlikte uyarıcı olacak bir melek indirilmesi gerekmez miydi?” (Furkân 7) âyetini sözde delil olarak getirir.

Yine; “Hz. Muhammed kendini -şuurlu olmasa da- peygamber olmak için hazırladı. Çünkü doğuştan onda insanların karşılaştıkları ahlâkî çöküntülere karşı yüksek bir duyarlılık vardı” der. Oysa Kur’ân’da açıkça şöyle denir:

“Kitabın sana ulaştırılacağını umûd etmezdin; (bu,) Rabbinden ancak bir rahmettir. Öyleyse sakın kâfirlere arka olma!” (Kasas 86).

Abdulkadir Yılan, Fazlur Rahman’ın, vahyi “dışsal” değil “içsel” kabûl etmesinden şu şekilde söz eder:

“Fazlur Rahman’a göre bütün vahyî tecrübeler temelde rûhîdir. Peygamber’in ‘beni’, bütün hazır bulunuşluğuyla genişler ve hakîkati içsel olarak alır. Bu alış ne kendisinin ne de vahiy temsilcisinin fiziksel bir gidiş-gelişi değildir. Ancak fiziksel bir gidiş-geliş olmasa da ‘hakîkat’ Peygamber’in öznel hislerinin ötesinde aşkın bir kaynağa âittir. Böylelikle Peygamber, ilâhi âlem ile kâlbî bir bağlantı kurmuş ve ‘Emrin Rûhu’nun kendisinde oluşturduğu idrâk ile küllî ahlâkî buyrukları anlamış olur”.

İyi de bu niye oluyor yada niye her-an olmuyordu?. Niçin bir “fetret dönemi” oldu da vahiy bir süreliğine kesildi?. Eğer vahiy, Peygamber’in içinde oluşuveren bir şey yada kurduğu bir bağlantı ise, Peygamberimiz hayâtı boyunca içinden çıkamadığı konularda neyi bekledi?. “İçindeki ses” ona tam da çok ihtiyaç olduğunda fısıldamamaya mı başladı?. Zâten Mekke’nin müşrikleri de böyle demiyor muydu: “Cini onu yalnız bıraktı”. Çünkü vahiy zaman-zaman kesiliyordu ve tam da bir sorunun sorulduğu anda yada bir sorunun çıktığı anda gelmeyebiliyordu “imtihan” nedeniyle. Abdulkadir Yılan da bunu eleştirerek şöyle der:

“Fazlur Rahman, rûhun, Peygamber’in kâlbinde oluşan ve ihtiyaç olduğu zaman vahiy şekline dönüşen bir ‘meleke’ olarak yorumlanabileceğini söylemiştir. Ancak ‘Fetret-i vahiy’ sürecindeki Peygamber’in hâlet-i rûhiyesini, İfk Hadisesi sonrası Peygamber’in vahyi beklemesini ve Peygamber’in hatâlarından dolayı vahiy yoluyla uyarılmasını bu durumda nasıl açıklarız?”.

Bu düşünceye göre Kur’ân, “Allah’ın kitabı” değil de “Muhammed’in kitabı” oluyor ki, bunu söyleyenler zımnen şunu demiş oluyorlar: “Hz. Muhammed de bir insan olduğu için hatâ yapması çok muhtemeldir ve de bir-çok hâtâ yapmıştır, o hâlde bu hatâları kabûl etmek ve hayâtımızı bu hatâlara göre şekillendirmek doğru değildir. Artık vahyin temel ilkelerine uyduktan sonra göre biz de yeni derlemeler ve yorumlar yapabiliriz. Çünkü ne de olsa Peygamber de, kâlbinde oluşan mânâları lafza ve dile dökmüştür. Vahyin, kişinin kâlbinde mânâlanması ve dilinde lafza dönmesi konusunda Fazlur Rahman’ın görüşü özetle şu şekildedir:

“Hz. Peygamber’le Kur’ân arasındaki ilişki hârici ve mekanik olmayıp ‘kâlp ile anlam ilişkisi’dir. Bu; ‘vahyin anlam olarak Peygamber’in kâlbine indiği, onun dili ve kelimeleriyle ifâdeye döküldüğü’ anlamına gelir. Allah, Rûh’ûl Emin’i yâni Cebrâil’i Peygamber’e gönderip, onda bir ‘meleke’ oluşturmuştur. Bu, Peygamber’in bilincini, zihnini, kâlbini, iç-benini genişletti. Böylelikle Peygamber, ilâhi âlem ile kâlbî bir bağlantı kurmuş ve Emrin Rûhu’nun kendisinde oluşturduğu idrâk ile küllî ahlâkî buyrukları anlamış oldu”.

Böyle olduğunda peygamberlik bir mesleğe döner. Yeteneği olan herkes, kâlbini mânâ üretimine hazır hâle getirir ve kâlbindeki mânâyı lafızlara yâni âyetlere dökebilir ki, zâten bu bâtıl ve sapık düşünceyi savunanlar bunu söylemektedir ve bu, tam da liberâl modernitenin istediği şeydir. Bu, “modern bâtınîlik”tir. Zâten “klâsik bâtınîlik” denilen melânet de, vahyin mânâya indirgenmesi nedeniyle ortaya çıkmıştır. Bizim tasavvufçular da, “tecelli” adı altında, aldıkları vahiyleri “zevk” ile topluma sunarlar ve peygamberlik taslarlar.

Adam sormaz mı?. Peygamber bunun için niye kırk yaşını bekledi ki?. Zâten o “el emin” olan biriydi. Kâlbi her zaman mânâları üretirdi ve bu mânâları da istediği zaman lafza ve dile dökebilirdi.

Peki “hadis” denen sözleri de nûr ile aydınlanmış kâlbinden derledikleri midir?. Çünkü gelenekçiler ve hadisçiler böyle söylüyorlar?. Hadisler niçin o kâlbî açılımın derlemeleri olmasın ki?. Böyle olunca hadisleri de “mutlak bağlayıcı” kabûl etmemek için bir nedenimiz kalmaz çünkü.

Niyazi Beki, “vahyi mânâya indirgemek” konusunda eleştirilerini şu şekilde sıralar:

“Hâkka Sûresi’nde: ‘Hiç şüphesiz o (Kur’ân), şerefli bir elçinin kesin sözüdür. O, bir şâirin sözü değildir. Ne kadar az inanıyorsunuz?’ (Hâkka 40-41) ifâdesine yer verilmesi, âyetin Hz. Muhammed’den (a.s.m.) bahsettiğinin bir delîlidir. Yâni insan sözü değildir. ‘Ve gerçekten sana daha önceden hikâyelerini anlattığımız elçilere, anlatmadığımız elçilere (vahyettik). Allah, Mûsâ ile de konuştu’ (Nîsâ 164). (Bu âyet, Allah’ın, peygamberlerle konuştuğunun yâni lafzıyla ve mânâsıyla vahiy gönderdiğinin delilidir H.G.).

Kur’ân’da Hz. Peygamber’e (a.s.m.) hitâben ‘de ki’ anlamına gelen ‘kul’ kelimesi 300’den fazla kullanılmıştır. Bu ifâdede dışarıdan bir emir söz-konusudur. Hâlbuki elçiler, kendilerini gönderenlerin söylediklerini farklı bir tarzda ifâde ederler. Meselâ: Biri diğerine, ‘git, filân adama de ki: ‘Allah birdir’ dese, elçi olan kimse, vardığı yerde herhâlde aynı cümleyi tekrarlamaz; aksine eğer gönderen kimseyi de işe katarsa, ‘beni gönderen kimse, Allah’ın bir olduğunu size söylememi istedi’ der.

İbn Muğire’nin, ‘bu Kur’ân, insan sözünden başka bir şey değil’ şeklindeki sözünü hatırlatan Yüce Allah, böyle söylemenin büyük bir suç unsuru teşkil ettiğini ve büyük bir iftirâ olduğunu, bu sebeple de dehşet verici bir cezâyı hak ettiğini ifâde etmek üzere: ‘Ben onu Sakar’a [Cehennem’e] sokacağım’ buyurmuştur. Bu da Kur’ân’ın, Hz. Muhammed dâhil hiç-bir insanın sözü olmadığını ortaya koymaktadır. Bütün bu deliller gösteriyor ki: ‘Gerçekten o (Kur’ân), âlemlerin Rabbinin (bir) indirmesidir. Onu Rûhû'l-emin (Cebrâil) indirdi. Uyarıcılardan olman için, senin kâlbinin üzerine (indirmiştir). Apaçık Arapça bir dille’ (Şuârâ 192-195)”.

“Ona bir melek indirilseydi ya” âyetini, “melekle gelmedi”ye yoruyorlar. Zamânında yahudiler de âyetlerin, nefislerine, çıkarlarına yada statükoya ve konjonktüre uygun olmamasından dolayı Melek Cebrâil’e düşman olmuşlardı. Çünkü vahyi getiren Cebrâil işlerini-dümenlerini bozuyordu. Oysa vahiy mânâya indirildiğinde kutsal kitaplar da peygamberlerin bir yorumu olacaktı ki o zaman da insanlar onu istedikleri gibi yorumlayabilecek yâni tahrif edebileceklerdi. Zâten yahudilerin yaptıkları tahrifler bu yolla olmuştur. Cebrâil’e düşmanlıklarının sebebi, vahyin sağlamlığıdır:

“Her kim Allah’a, meleklerine, elçilerine, Cibril’e ve Mikâil’e düşman ise, artık şüphesiz Allah da kâfirlerin düşmanıdır” (Bakara 98).

Şaban Ali Düzgün, Fazlur Rahman’a özenerek; “Böylece sana emrimizden bir rûh vahyettik” (Şûrâ 52) âyetini, “biz sana emrimizin rûhunu vahyettik” şeklinde değiştirir. Kur’ân’ın; “Onlardan öyleleri vardır ki, dillerini kitaba doğru eğip bükerler, siz onu (bu okur göründüklerini) kitaptan sanasınız diye. Oysa o kitaptan değildir. ‘Bu Allah katındandır’ derler. Oysa o, Allah katından değildir. Kendileri de bildikleri hâlde Allah’a karşı (böyle) yalan söylerler” (Âl-i İmran 78) âyeti bu şekilde tezâhür eder.

Vahiy, Cebrâil’in, Allah’tan alıp -Peygamberimiz arap olduğu için- arapça bir lafızla Peygamberimiz’e bildirdiği ve o’nun da kâlbine kazınan bir hitaptır. Kelâm, onu ilk söyleyenindir; onu tebliğ edenin değil.

Peki Peygamberimiz vahyi nasıl alırdı?. Bu konuda, konuyla ilgili hadisler bize yardımcı olacaktır..

1-Hz. Âişe (r.a.) şöyle buyurmuştur: Hâris bin Hişâm (r.a) Resûlullah (s.a.v) Efendimiz’e: “Yâ Resûlullah, sana vahiy nasıl gelir?” diye sordu. Resûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdular: “Bâzen bana çıngırak sesi gibi gelir ki bana en ağır geleni de budur. Benden o hâl zâil olur-olmaz (meleğin) bana söylediğini iyice bellemiş olurum. Bâzen Melek bana bir insan olarak temessül eder. Benimle konuşur. Ben de söylediğini iyice bellerim”.

2-Hz. Âişe (r.a) şöyle buyurur: “Resûlullah (s.a.v) Efendimiz’i soğuğu pek şiddetli bir günde kendisine vahiy nâzil olurken görmüştüm. (İşte böylesine soğuk bir günde bile) kendisinden o hâl geçtiği vakit şakaklarından şapır-şapır ter akardı” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 2)

3-Ümmü’l-Mü’minîn Âişe (r.a) şöyle buyurmuştur: “Resûlullah (s.a.v) Efendimiz’in ilk vahiy başlangıcı uykuda sâlih (sâdık) rûyâ görmekle olmuştur. Hiç-bir rûyâ görmezdi ki sabah aydınlığı gibi vâzıh ve âşikâr zuhûr etmesin. Ondan sonra kâlbine yalnızlık muhabbeti ilkâ olundu. Artık Hırâ dağındaki mağara içinde halvete çekilip orada ehlinin yanına gelinceye kadar adedi muayyen günlerde ibâdet ederdi. O günler için yanına azık da alırdı. Sonra Hz. Hatîce’nin yanına dönüp bir o kadar zaman için yine azık tedârik ederdi. Nihâyet Resûlullah (s.a.v) Efendimiz’e birgün Ğâr-ı Hırâ’da bulunduğu sırada emr-i Hak (yâni vahiy) geldi. Şöyle ki Ona Melek gelip “Oku!” dedi. O da “Ben okumak bilmem!” cevâbını verdi. Allah Resûlü (s.a.v) Efendimiz hâdisenin devâmını şöyle anlattılar:

“O zaman Melek beni alıp tâkâtim kesilinceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp yine “Oku!” dedi. Ben de ona “Okumak bilmem!” dedim. Yine beni alıp ikinci defâ tâkâtim kesilinceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp yine “Oku!” dedi. Ben de “Okumak bilmem!” dedim. Nihâyet beni yine alıp üçüncü defâ sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp: “Mahlûkâtı yaratan Rabb-i Celîl’inin ism-i şerifiyle oku!. O Rabb-i Azîm ki insanı bir alâktan yarattı. Her hâlde oku ki senin Rabbin kalemle yazı yazmayı tâlim eden, keremine nihâyet olmayan Allahu Zü’l-Celâl’dir” (Alâk Sûresi) dedi.

4-Câbir bin Abdullah el-Ensârî (r.a) vahyin ilk gelişi ve fetrete girmesiyle alâkalı şöyle demiştir:

“Resûlullâh Efendimiz (s.a.v) fetret-i vahiyden bahsederken söz arasında buyurdular ki: “Ben bir gün yürürken birdenbire gökyüzü tarafından bir ses işittim. Başımı kaldırdım. Bir de baktım ki Hırâ’da bana gelen Melek (yâni Cibrîl aleyhi’s-selâm) semâ ile arz arasında bir kürsî üzerinde oturmuş. Pek ziyâde korktum. (Evime) dönüp: “Beni örtün, beni örtün!” dedim. Bunun üzerine Allâh Teâlâ Hazretleri’nin “Ey örtüye bürünen Resûlüm, kalk da inzâr et!. Rabbinin azâmet ve kibriyâsından bahset. Elbiseni pâk ve mutahhar tut. Putlara ibâdet necâsetini terk etmende dâim ol!” âyetlerini inzâl buyurdu. Artık vahiy kızıştı da ardı-arası kesilmedi” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 3).

5-İbn-i Abbâs (r.a); “Sana nâzil olan Kur’ân âyetlerini nazmı ile unutmayayım diye acele edip Cibrîl tilâvetini tamamlamadan hemen lisânını ve dudaklarını kımıldatmaya başlama!” âyet-i kerimesi hakkında şöyle buyurmuştur: “Resûlullah Efendimiz (s.a.v) nâzil olan âyet-i kerimeleri derhal ezberlemek için kendisini meşakkate sokar ve bundan dolayı çok kereler mübârek dudaklarını kımıldatırlardı. Bunun üzerine Allâh Teâlâ Hazretleri O’na: “Sana nâzil olan Kur’ân âyetlerini nazmı ile unutmayayım diye acele edip Cibrîl daha tilâvetini tamamlamadan hemen lisânını ve dudaklarını kımıldatmaya başlama!. Kur’ân’ı sadrında cem etmek (toplamak) ve Sana tilâvet ettirmek Biz’e âittir. Cibrîl’in lisânıyla Kur’ân’ı Sana okuduğumuzda Sen yalnız dinle!. Ondan sonra onu anlatıp belletmek yine Biz’e âittir” âyet-i kerimelerini inzâl eyledi.

İşte bundan sonra Resûlullâh (s.a.v) Efendimiz’e ne zaman Cibrîl (a.s) gelirse sükût buyurup onu dinlerlerdi. Cibrîl (a.s) gidince getirmiş olduğu âyet-i kerimeleri o nasıl tilâvet etmişse Nebiyy-i Muhterem (s.a.v) de öylece tilâvet ederlerdi. (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 4).

Şu âyetler, vahyin peygamberlere hem lafızlarıyla hem de mânâlarıyla, melek Cebrâil tarafından getirildiğinin delilidir..

“Bunlar, gayb haberlerindendir; bunları sana vahyediyoruz. Onlardan hangisi Meryem’i sorumluluğuna alacak diye kalemleriyle kur’a atarlarken sen yanlarında değildin; çekişirlerken de yanlarında değildin” (Âl-i İmran 44).

“Size Allah’ın hazîneleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorum ve ben size bir meleğim de demiyorum. Ben, bana vahyedilenden başkasına uymam. De ki: ‘Kör olanla, gören bir olur mu?. Yine de düşünmeyecek misiniz?” (En-âm 50).

“Allah’a karşı yalan uydurup iftira düzenden veyâ kendisine hiç-bir şey vahyolunmamışken ‘bana da vahy geldi’ diyen ve ‘Allah’ın indirdiğinin bir benzerini de ben indireceğim’ diyenden daha zâlim kimdir?. Sen bu zâlimleri, ölümün ‘şiddetli sarsıntıları’ sırasında meleklerin ellerini uzatarak onlara: ‘Canlarınızı (bu kıskıvrak yakalanıştan) çıkarın, bugün Allah’a karşı haksız olanı söylediğiniz ve O’nun âyetlerinden büyüklenerek (yüz çevirmeniz) dolayısıyla alçaltıcı bir azapla karşılık göreceksiniz’ (dediklerinde) bir görsen” (En-âm 93).

“Rabbinden sana vahyedilene uy. O’ndan başka İlah yoktur. Ve müşriklerden yüz çevir” (En-âm 106).

“Onlara bir âyet getirmediğin zaman: ‘Sen onu (inmeyen âyeti) derleyip-toplasana’ derler. De ki: ‘Ben, yalnızca bana Rabbimden vahyolunana uyarım. Bu, Rabbinizden olan basîretlerdir; îman edecek bir topluluk için bir hidâyet ve bir rahmettir” (A’raf 203).

“İçlerinden bir adama: ‘İnsanları uyar ve îman edenlere, muhakkak kendileri için Rableri Katında ‘gerçek bir makam’ olduğunu müjde ver’ diye vahyetmemiz, insanlara şaşırtıcı mı geldi?. İnkâr edenler: ‘Gerçekten bu, açıkça bir büyücüdür’ dediler” Yûnus 2).

“Onlara âyetlerimiz apaçık belgeler olarak okunduğunda, bizimle karşılaşmayı ummayanlar, derler ki: ‘Bundan başka bir Kur’ân getir veya onu değiştir’. De ki: ‘Benim onu kendi nefsimin bir öngörmesi olarak değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, yalnızca bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyân edersem, gerçekten ben, büyük günün azâbından korkarım” (Yûnus 15).

“Şimdi onların: ‘Ona bir hazîne indirilmeli veyâ onunla birlikte bir melek gelmeli değil miydi?’ demeleri dolayısıyla göğsün daralıp sana vahyolunanlardan bir kısmını terk mi edeceksin?. Sen yalnızca bir uyarıcısın. Allah her-şeye vekildir” (Hûd 12).

“Sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bunları sen ve kavmin bundan önce bilmiyordun. Şu hâlde sabret. Şüphesiz (güzel olan) sonuç takvâ sâhiplerinindir” (Hûd 49).

“Onlar neredeyse, sana vahyettiğimizden başkasını Bize karşı düzüp uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi; o zaman seni dost edineceklerdi” (İsrâ 73).

“Ben seni seçmiş bulunuyorum; bundan böyle vahyolunanı dinle” (Tâ-hâ 13).

“Hak olan, biricik hükümdâr olan Allah Yücedir. O’nun vahyi sana gelip-tamamlanmadan evvel, Kur’ân’ı (okumada) acele etme ve de ki: Rabbim, ilmimi arttır” (Tâ-hâ 114).

 “De ki: ‘Eğer ben sapacak olsam, artık kendi nefsim aleyhine sapmış olurum; eğer hidâyeti bulacak olsam, bu da Rabbimin bana vahyetmekte olduğu (Kur’ân) sâyesindedir. Şüphesiz O, işitendir, yakın olandır” (Sebe’ 50).

“Kendinden öncekini doğrulayıcı olarak sana Kitap’tan vahyettiğimiz gerçeğin ta kendisidir. Şüphesiz Allah, elbette haber alandır, görendir” (Fâtır 31).

“Bana ancak, yalnızca apaçık bir uyarıcı olduğum vahyolunmaktadır” (Sâd 70).

“Ben ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim. Bana yalnızca, sizin İlahınızın bir tek İlah olduğu vahyolunur. Öyleyse O’na yönelin ve O’ndan mağfiret dileyin. Vay hâline o müşriklerin” (Fussilet 6).

“Böylece sana emrimizden bir rûh vahyettik. Sen, kitap nedir, îman nedir bilmiyordun. Ancak Biz onu bir nûr kıldık; onunla kullarımızdan dilediklerimizi hidâyete erdiririz. Şüphesiz sen, dosdoğru olan bir yola yöneltip-iletiyorsun” (Şûrâ 52).

“Ben elçilerden bir türedi değilim, bana ve size ne yapılacağını da bilemiyorum. Ben, yalnızca bana vahyedilmekte olana uyuyorum ve ben, apaçık bir uyarıcıdan başkası değilim” (Ahkâf 9).

Rasyonâlizme göre vahiy, “insanın Tanrı’ya ilişkin arayışının bir sonucu oluşan bilgiler bütünü”dür. Akıl ile din -sözde- uzlaştırılınca, din ortadan kalkar. Akla bire-bir uygun olan bir vahiy varsa, vahye gerek yoktur. Çünkü akıl da bire-bir vahye uygun görülünce, akıldan sâdır olan her-şey de vahiy gibi olur. Varılan yer artık “deizm”dir. Akıl kullanılarak vahyin yorumu yapılabilir ve vahiy anlamlandırılabilir. Fakat vahiy, akıl-üstü bir öğretidir. Aksi-hâlde akıl, “vahiyden üstün” yada “vahiy ile aynı üstünlükte” olsaydı, akıl bir vahiy meydana getirebilirdi. Yâni insanlar, akıllarını kullanarak gerçek bir peygamber olabilirdi ve hak bir din kurabilir ve vahiy-merkezli bir kitaba sâhip olabilirdi.
 
Allah’ın bizden istediği şey, “gayba îman” ve Dünyâ’da, îmâna taâlluk eden aklın vahiy-merkezli kullanılarak Dünyâ’yı bu minvâlde inşâ etmemizdir. Sorun; bir kesimin hem gaybı hem de Dünyâ’yı “salt îman” ile, diğer kesimin ise “salt akılla” idrâk ve idâre etme düşüncesidir. “Vahye gerek yoktur, akıl en iyi yolu bulur” deniyor. Fakat vahiy her zaman, aklın ortaya koyduğu kötülükleri düzeltmek için gelmiştir.

Allah’ın dînini hayâta hâkim kılmak adına vahiy-merkezli amel ve eylemde olunmadıkça, “temiz” kalmak imkânsızdır. Anlayışı vahiy ile değiştirmek, davranışı da vahiy ile değiştirmeyi gerektirir. İşte peygamberler bunun için gönderilirler.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Aralık 2018

Devamını Oku »