21 Ekim 2016 Cuma

Sevgi ve Korku

 

“İnsanlar içinde, Allah’tan başkasını ‘eş ve ortak’ tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah’ı sever gibi severler. Îman edenlerin ise Allah’a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azâba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın vereceği azâbın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi” (Bakara 165).

 

“Ey îman edenler, Allah’tan nasıl korkup-sakınmak gerekiyorsa öylece korkup-sakının ve siz, ancak müslüman olmaktan başka (bir din ve tutum üzerinde) ölmeyin” (Âl-i İmran 102).

 

Sevgi ve korku, insanların iki ana-duygusudur. Düşünceleri, sözleri, davranışları hep bu iki duyguya göre oluşur. Neye-kime sevgi duyulduğu ve neyden-kimden korkulduğu, kişinin düşüncesini ve inancını da ortaya çıkarır. Bu bağlamda insanlar, “ya Allah korkusu ve sevgisi üzerinden” bir tasavvur-düşünce ve eylem-amel ortaya koyarlar; “yada “dünyevî sevgi ve korku üzerinden” bir tasavvur-düşünce ve amel-eylem ortaya koyarlar. Âhiret inancı olmayan yâni “tek-dünyâlı” olanlar tabî ki de dünyevî sevgi ve korkulara sâhiptirler ve onlarda uhrevî bir sevgi ve duygu yoktur. Fakat Allah-âhiret-kitap-din inancına sâhip olanlar yâni “iki-dünyâlı” olanlar hem dünyevî korkulara ve sevgilere, hem de uhrevî korkulara ve sevgilere sâhiptirler. Fakat dünyevî ve uhrevî sevgi ve korkularının derecesi aynı değildir. Meselâ hiç-bir şeyi “Allah’ı sever gibi” sevmedikleri gibi; hiç-bir şeyden Allah’tan korkar gibi korkmazlar. Kur’ân’da dünyevî korku “havf”, uhrevî korku “haşyet” olarak ifâde edilir. Haşyet, “içi titreyerek korkmak” anlamındadır. Istılahta; “Allah’ın sevgisini kaybetme korkusu”dur ki, sevgi ve korku birbirinin neden sonucu-oluyor burada. Mü’minler dünyevî hiç-bir şeyden haşyet derecesinde bir korku duymazlarken, dünyevî hiç-bir şeyi de Allah’ı sever gibi sevmezler.

 

Sevgi

 

“Allah’a ve âhiret gününe îman eden hiç-bir kavim (topluluk) bulamazsın ki, Allah’a ve elçisine başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşîretleri (soyları) olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kâlplerine îmânı yazmış ve onları kendinden bir rûh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orada süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan râzı olmuş, onlar da O’ndan râzı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah’ın fırkası olanlar, felâh (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir” (Mücâdile 22).

 

Âyet, mü’mince olan sevgi şeklini anlatıyor. Bu tür sevgide mü’minler Allah’tan râzı, Allah da onlardan râzıdır. Çünkü mü’minler, sevginin bedelini ödemişler ve Allah-merkezli olmayan sevgilerden, -isterse yakınları olsun- uzak durmuşlardır. Öyleyse sevgi, bir çeşit vazgeçiş içeriyor. “Yaradılanı severim, Yaradan’dan ötürü” sözü burada eksik kalıyor o hâlde. Çünkü Allah yaratılan her-şeyi ve herkesi sevmememizi emrederken, sevilecek-sevilmeyecek olanları bildirerek sevgiyi terbiye ediyor. Allah, sevgisi ilâhi-merkezli olanlara bir sevgi kılacaktır:

 

“Îman edenler ve sâlih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır” (Meryem 96).

 

Peygamberimiz, “insanlarla çok yakınlaşmayın, bir-gün gelir aranız bozulur; çok da uzaklaşmayın, bir-gün gelir yakınlaşır dost olursunuz” der. Peygamberimiz bu sözüyle ölçülü bir sevgi ve nefretten bahsediyor. Kur’ân bu konuda şöyle der.

 

“Belki Allah, sizlerle onlardan kendilerine karşı düşmanlık besledikleriniz arasında bir sevgi-bağı kılar. Allah güç yetirendir. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir” (Mümtehine 7).

 

Kur’ân’da aşırı mal sevgisi çirkin görülmüştür. Çünkü aşırı mal sevgisi kişiyi mutlakâ olumsuz etkiler:

 

“Muhakkak o, mal sevgisinden dolayı (bencil ve cimri tutumundan) çok katıdır” (Âdiyat 8).

 

Genellikle tasavvufçuların “ilâhi aşk” olarak kullandığı aşk, İslâm’da geçersizdir. Zîrâ aşk, olumlu bir yanı yoktur aşkın ve bir-nevî sarhoşluk hâlidir ve havf ve haşyetin yerine ikâme edilmiştir. Böylelikle sûni bir sevgi oluşturularak kimi sorumluluklar da göz-ardı edilebilmiştir. İslâm’ın önderleri ve örnekleri olan peygamberler içinde hiç âşık olan olmamıştır.

 

Allah, bırakın aşkı, kuru-kuruya olan sevgiye bile değer vermiyor ve bu sevginin hayattaki karşılığını eylemsel anlamda görmek istiyor:

 

“Ey îman edenler, içinizden kim dîninden geri döner (irtidât eder)se, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği, onların da kendisini sevdiği mü’minlere karşı alçak-gönüllü, kâfirlere karşı ise güçlü ve onurlu, Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir” (Mâide 54).

 

Görüldüğü gibi Allah bu âyette sevgi ve cihadı birbirinin neden-sonucu olarak göstermiştir. Bu tür bir sevgiye sâhip olanlar, mü’minlere karşı alçak-gönüllü iken, kâfirlere karşı şedidtirler. O hâlde Allah’ın bahsettiği sevgi, pasif değil “aktif bir sevgi”dir. Sevgi, aktif bir sevgidir.  

 

Sevgiyi bile abartmamak lâzım. “Sevgiyi (meveddet) ilahlaştırdınız” der âyet. Putları sevmek bir sevgi değil, isyândır ve bu isyânın sonu cehenneme çıkar:

 

“Dedi ki: ‘Siz gerçekten, Allah’ı bırakıp dünyâ-hayâtında aranızda bir sevgi-bağı olarak putları (ilahlar) edindiniz, (putlaştırıcı bir sevgi edindiniz). Sonra kıyâmet günü, kiminiz kiminizi inkâr edip-tanımayacak ve kiminiz kiminize lânet edeceksiniz. Barınma-yeriniz ateştir ve hiç bir yardımcınız yoktur” (Ankebût 25).

 

İslâm’da sevgi, aktif bir sevgidir. Kuru-kuruya olan bir sevgi-şekli değildir İslâm’daki sevgi şekli. Allah’ı sevmek demek, “Peygambere uymak” demektir:

 

“De ki: Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana uyun; Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayandır, esirgeyendir” (Âl-i İmrân 31)

 

Sevgi bile maddî olana olur. Maddî olmayana nasıl sevgi duyulabilir?. Maddî olmayana duyulan şey “saygı”dır. Sevilen bilinmediğinde, ona karşı hissedilen duyguya nasıl sevgi denebilir?. O’nun yaratışına karşı duyulan hayranlık başkadır. O yaratışa saygı duyulur ve hayret edilebilir. Dolayısı ile, sâdece yaratılmış olana sevgi duyulabilir. İnsan, dağ, deniz, toprak, çiçek, böcek vs. gibi şeylere karşı sevgi duyabilir ve bu doğaldır. Fakat bunlar maddî olanlardır. O hâlde O’na (Allah) sevgi duyulmaz, îmân edilir. Fakat Allah kullarını sevebilir. Sevgi, “üstün” olanın “düşük” olana, yada “aynı değerde” olanların bir-birlerine gösterdiği merhâmetten kaynaklanan bir duygudur. (Şehvetten kaynaklanana “aşk” denir). “Düşük” olanın “üstün” olana göstereceği duygu ise saygı ve îmandır. Îmân ise fiili olarak gösterilmedikçe ispatlanamaz. O hâlde Allah, kendisi için/adına bir şeyler yapıldığında “râzı” olur. İşte bu nedenlerle Allah’a aşk/sevgi duyulmaz, îmân edilir ve bu îmânın gereği olarak insana sevgi duyulur/duyulmalıdır. Özellikle mü’minlerin bir-birlerini sevmeleri gerekir. Gerçi kâfirlere karşı da şedid olmalıdırlar: (Mâide 54).

 

Sevgi boşlukta bir olgu değildir yâni. Aslında “korku”nun bir sonucudur. Kaybetme korkusunun. İnsan, kaybetmekten korktuklarını sever. Allah, “hiç-bir zaman kaybolmayacak Olan”dır. Sevgi eyleme-amele dönüktür ve ferâgat ile ispatlanır. Almaktan çok vermek ile alâkalıdır. Seve-seve vermekle.

 

Korku

 

“Allah’tan ‘içi titreyerek korkan’ (haşyet) öğüt alır-düşünür” (A’lâ 10).

 

Allah korkusu olmayanlar öğüt alamazlar. Öğüt, haşyetin bir sonucudur. Haşyet Allah’ın sevgisini kaybetme korkusudur. Bu korkuya sâhip olanlar vahye odaklanabilirler ve öğüt alırlar. Böyle bir sevgiye değil de dünyevî bir sevgiye ve korkuya sâhip olanların, bu sevgi ve korkudan dolayı algıları blôke olur ve öğüt alamazlar. Dünyevî sevgi ve korkular kişiye perde olurlar yâni. İlâhi sevgi ve korkularda ise böyle bir “perde” olmadığı gibi, tam-aksine, algıları açan bir korku ve sevgidir ilâhi sevgi ve korkular.

 

Dünyevî korkular, ilâhi korkuları yâni Allah korkusunu blôke etti öldürdü. Haşyetten ayrılanlar ve uzak kalanların kâlpleri katılaştı ve taş gibi oldu. Oysa nice taşlar vardır ki Allah korkusundan dolayı yarılıp içinden sular fışkırtırlar ve yuvarlanarak harekete geçerler:

 

“Bundan sonra kâlpleriniz yine katılaştı; taş gibi, hattâ daha katı. Çünkü taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır, ondan sular çıkar, öyleleri vardır ki Allah korkusuyla yuvarlanır. Allah yaptıklarınızdan habersiz (gâfil) değildir” (Bakara 74).

 

Allah korkusu, ilmin bir sonucu da olabilir ve hattâ Allah’tan en çok da âlimler korkarlar (haşyet). Çünkü âlimler hakkı tanırlar:

           

“Kulları içinde ise Allah'tan ancak âlim olanlar 'içleri titreyerek-korkar. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, bağışlayandır” (Fâtır 28).

 

 Kulları içinde ise Allah’tan ancak âlim olanlar içleri titreyerek-korkar”(haşyet) (Fâtır 28) diyen Kur’ân, Allah karşısında sevgiden ziyâde korkuyu öne çıkarmıştır. Bu nedenle “Allah korkusu”ndan bahsedilebilir fakat “Allah aşkı”ndan bahsedilemez. “Kulun Allah’ı sevmesi” anlamında bir Allah sevgisinden bahsedilebileceği bile bizce tartışma konusudur. Çünkü ne de olsa seven etken, sevilen edilgendir. Kulun Allah’ı sevmesi O’nu hâşâ edilgen durumuna sokmak anlamına gelebilir. Allah bizi sever, fakat kulun Allah’ı sevmesi konusu üzerinde konuşulmalıdır. “Hubb” kelimesi “sevgi”den ziyâde “bağlılık” anlamına gelir/gelmelidir. Kul Allah’a saygı duyabilir ve îman edebilir fakat sevgi duyamaz. Sevgi duyduğu şey, O’nun sanatı ve yarattıklardır. Zîrâ mahlûkat tam da bize göredir. Biz, bizimle aynı cevherden olanları ve bizimle aynı makamda yada daha düşük makamda olanları sevebiliriz. Peygamberimizin; “Uhud bizi sever, biz de Uhud’u severiz” sözü, bir sevgi-saygı” ilişkisidir. Yaratılışça daha düşük makamda olanlar bir üst makamda olanlara saygı duyabilirler sâdece. Taş-toprak-dağ-deniz gibi insana göre daha alt makamda olan varlıkların bize saygı duyması demek, “yaratılış olarak bize uygun yaratılması” demektir. Biz de, Allah’a “kul” olarak yaratılmış ve O’na îman etmek, O’ndan korkmak ve O’na saygı duymaya meyilli yaratıldık. Yaratılışımız buna uygundur yâni. Zâten aksi davranışlarda, yaratılışımıza aykırı davranmış olacağımız için günaha gireriz ve cezâya müstehâk oluruz. Yaratılışa aykırı davranmak bir-tek insana mahsustur. Meselâ hiç-bir cansız varlık yaratılışına aykırı davranmaz. Hiç-bir dağ, “artık bundan sonra ben dağ olmayacağım” diyemez. “Saygı da bir-tür sevgidir” diyenlere ise saygı duyuyoruz.

 

Züleyha, Hz. Yûsuf’un kendisine teslim olacağını düşünüyordu fakat bir şeyi ıskalıyordu: Allah korkusu. Şehvetten, aşktan, hattâ sevgiden bile önce gelen korku. Korkudur insanı takvâlı kılan ve bu nedenle de sakındıran. Haşyetten kaynaklanan bir tedirginlik. “Havf” değil, “haşyet”. Bu yüzden Yûsuf: “Rabbim, zindan, bunların beni kendisine çağırdıkları şeyden bana daha sevimlidir” dedi ve aşk yerine zindanı seçti. Tercihini birilerinin çok matah bir şeymiş gibi gösterdiği bir sapıklık hâli olan aşk lehine değil, “Yûsuf Medresesi” denilen zindan lehine kullanmıştı. Aleyhine gibi görünse de..

 

Mü’minler, haşyetten dolayı Allah yolunda mallarından ve canlarından vazgeçmekten çekinmezler ve bu bağlamda savaşmaktan korkmazlar:

 

“Onlar ki, insanlar onlara; “İnsanlar sizin için toplandılar; o hâlde onlardan korkun” dediklerinde bu, ancak onların îmânını artırır ve şöyle derler: “Allah bize yeter. O ne güzel vekildir” (Âl-i İmran 173).

 

İnsanlar âni bir hareketten, karanlıktan, yılandan-çıyandan, itten-köpekten korkabilirler bu korku doğal ve normâl bir korku olabilir. Bu korkular, bir refleksten yada yaşanmış kötü bir örneklik yüzünden olabilir. Bu korkular “havf” tâbir edilen refleksif korkular ise ve “haşyet” tâbir edilen derin korkular değilse çok da önemli değildir. Zâten çoğunlukla gelip geçicidir. Fakat bu korkular haşyet-vâri korkular ise orada büyük bir sorun var demektir. Zîrâ bu korkular nedeniyle şirke bile düşülme durumu olabilir. Bir şeyden Allah gibi korkmak, ona ortak koşmak anlamına geleceğinden, şirke düşülmüş olur. Nasıl ki Allah’tan başkasına güç vehmetmek şirk ise, Allah’tan başkasından haşyet derecesinde korkmak da şirke düşürür kişiyi.   

 

5 temel korku vardır. Bunlar: Ölüm korkusu; hastalanma korkusu; işsiz kalma korkusu; aç kalma korkusu; eleştirilme korkusu. Modern insan bu korkular ile güdümlenmiş ve kuşatılmış durumda. Bu 5 temel korku modern insana öğretilmiş ve öcü gibi gösterilmiş bir korkulardır. Modern insan bu korkuların kulu olmuş. Mü’min kişi ise, âhirete îmânından dolayı ölmekten; Şâfi olanın Allah olduğunu bildiğinden dolayı hastalanmaktan; rızkı verenin Rezzâk olan Allah olduğuna güvendiğinden dolayı işsiz kalmaktan; yediren ve içirenin Allah olduğuna kesin inanç duyduğundan dolayı aç kalmaktan; gerçek “bilen”in Allah olduğu ve bundan dolayı kendisinin “gerçek bilen” olmadığını kabûl ettiğinden dolayı da eleştirilmekten korkmaz. 

 

Modern zamanlarda müslümanlar da dâhil, insanlar çok korkak oldular. Nerdeyse gölgelerinden bile korkar hâle geldiler. Her-şeyden korkuyorlar. En çok da şiddetten ve savaştan. Durduk yerde hiç-kimse bir savaşın ve şiddetin olmasını istemez ve ölme riskinden dolayı da savaştan ve şiddetten korkabilir. Fakat, dîni-îmânı, şerefi-haysiyeti ayaklar altına alındığında da korkmaya devâm ediyor. Eskiden insanlar böyle aşağılanmaya kolay-kolay katlanamazlardı. O hâlde korku, delikanlılığı bitiren bir duygudur. Bu korkulara sâhip olanlar artık egemenlerin bir çeşit kölesi hâline gelebiliyorlar. Bu kölelik “açık Dünyâ köleliği” olduğu için kendilerini köle gibi görmeseler de, tâğutların (râhip ve ruhbanların) her dediğini yaparak, onların güdümüne girmektedirler bu korkular yüzünden. Onların istediği gibi yiyip-içmek, giyinip-kuşanmak, edip-eylemek, düşünmek-konuşmak, onlara köle olmak demektir. Üstelik bu kölelik bedâvaya yapılan bir kölelik. Tâğutların sorumluluğunu almadığı bir köleliktir. Çünkü eski köleliklerde, efendi, kölenin tüm ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlüydü. Köle kişi, hem kendisinin hem de âilesinin yeme-içme, giyim-kuşam, barınma vs. gibi ihtiyaçlarından emin idi. Zîrâ efendisi bu ihtiyaçların sigortasıydı. Modern zamanlarda ise kölelere (meselâ asgarî ücretlilere) kuru bir maaş veriyorlar ve “git ne yaparsan yap” diyorlar.

 

Savaş korkusu en büyük korkulardandır. Çünkü savaş demek, “ölüm riski” demektir. Fakat insanlar genelde ölümü akla getirirler de, zaferi yada şehâdeti akıllarına getirmezler. Zîrâ Allah’tan korkmadıkları ve âhirete îman etmedikleri için ölümden korkmaktadırlar:

 

“Kendilerine ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın, zekatı verin” denilmiş olanlara bakmaz mısın?. Şimdi onların üzerine savaş farz kılınınca içlerinden bir grup Allah’tan korkar gibi hattâ daha şiddetli bir korku ile insanlardan korkuyorlar. Bunlar “Ey Rabbimiz; üzerimize şu savaşı niye farz kıldın?. Ne olurdu bizi yakın bir târihe kadar geri bırakaydın!” demektedirler. Onlara de ki: “Dünyâ’nın zevki pek azdır. Âhiret ise sakınanlar için elbette daha hayırlıdır. Ve kıl kadar haksızlığa uğratılmayacaksınız. Nerede olursanız olun, sağlam kaleler içinde dâhi olsanız ölüm sizi bulacaktır” (Nîsâ 77).

 

Kur’ân boyunca bir-çok âyette Allah’tan başkasıyla değil, sâdece Allah’tan korkulması söylenir:

 

“Kavmi onunla tartışmaya girişti. Dedi ki: ‘Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz?. Hem sizin O’na ortak koştuklarınızdan ben korkmam; ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması başka. Rabbimin ilmi her-şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?. Siz, Allah’ın size haklarında hiç-bir hüküm indirmediği şeyleri O’na ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım?. Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki guruptan hangisi güvende olmaya daha layıktır?” (En-âm 80-81).

 

“Şeytan sizi kendi dostlarıyla korkutuyor, eğer îman etmiş iseniz onlardan korkmayın, benden korkun” (Âl-i İmran 175).

 

“…Sakın onlardan korkmayın. Yalnız benden korkun. Böylece size olan nîmetimi tamamlayayım da doğru yolu bulasınız” (Bakara 150).

 

“…Allah’tan korkun ve mü’minler yalnızca Allah’a güvensinler” (Mâide 11).

 

“İşte bu şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın, eğer mü’minlerseniz, Ben’den korkun” (Âl-i İmran 175).

 

 “İslâm’da aşk yoktur, sevgi vardır” Bilinen hiç-bir şey Allah’ın zâtı, yâni “mutlak varlığı” ile ilgili değildir. Bu bağlamda “sevgi” de Allah’ın zâtı ile ilgili değildir. Allah sevgiyi de yaratmıştır zîrâ. Allah’ın niteliğini yâni ayırıcı özelliğini bilemeyiz. Meselâ yaratmanın nasıl olduğunu bilmiyoruz. Modern zamanda aşırı öne çıkarılan sevgi, bencil bir sevgidir. Bu nedenle de sağlam olmuyor. Ölene kadar sürecek olan “sevgi”ler, bedeli ödenen sevgilerdir. Sevgi, hayranlığa dönüşünce egoist ve saldırgan olur. Vatan sevgisi, Dünyâ sevgisidir. Aşırı Dünyâ sevgisi, âhiret sevgisizliğinden kaynaklanır.

 

İnsanlar-müslümanlar cennete gitmekten korkuyorlar. Çünkü ölmekten, “Allah yolunda ölmek”ten korkuyorlar. Ölmeyi göze almış birineyse kimse bir-şey yapamaz. Onu hiç-bir şeyle  korkutamaz. Zîrâ o sâdece Allah’tan korkmaktadır. Ölüm korkusu, “ebedî yaşam”dan korkarak ve çekinerek, “geçici olan”da kalma isteğidir. Ölüm, ölüm korkusudur. Ölümden bu kadar korkulmasının nedeni, “gerçek hayatlar” yaşayamayışımızdır.  Ölümden korkanlar, hayâtı somut olarak yaşayamazlar.  

 

Bir şeyi yada bir kimseyi çok sevenler, o şeyden yada kişiden korkmadıkları için severler. Bir şeyden çok korkanlar ise, o şeyi yada kişiyi sevmediklerinden ama ondan çekindiklerinden ve ona saygı duyduklarından dolayı korkarlar. Sevgi ve korku bu sebeple bir “neden-sonuç”tur. Alâkasız şeyler değildirler.

 

Sevgi mutluluktan ziyâde mutsuzluk getirir. Çünkü sevgide “kaybetme korkusu” içkindir. İnsan, sevdiği kişiyi yada şeyi kaybetmekten çok korkar ve onu ne kadar çok seviyorsa o oranda fazla korkar. Sevgi ne kadar fazlalaşırsa ve artarsa kaybetme korkusu da o oranda fazlalaşır ve artar. Kaybetme korkusu insanda bir endişe ortaya çıkaracağı için, insanın sürekli mutlu olması yada mutluluğun amaç olması mümkün değildir.  

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ekim 2016

 

 

 

Devamını Oku »

20 Ekim 2016 Perşembe

Riskofobi


“Onlar, gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infâk ederler” (Bakara 3).

Âyet, gabya inananların dünyevî alanda kolay risk alabileceğini, bu nedenle de kolaylıkla mallarını infâk edebileceklerini söyler. Cimriler paralarını riske atamazlar. Cimriler Allah’ın emirleri konusunda da riske giremezler. En çok da infâk konusunda. Allah; “Size verdiklerimden infâk edin, Ben size karşılığını fazlasıyla veririm” demesine rağmen, “ya vermezse” düşüncesiyle riske edemiyorlar paralarını-mallarını. Hâlbuki riske edemedikleri malları onlara Allah vermişti. “O mallardan infâk edin diyor” ama infâk etmiyorlar. İnsanın hesâbı basit: 40 TL’den 1 TL’sini verirsem, geriye 39 TL kalır. Yâni para azalır. Fakat Allah’ın hesâbına göre 40 TL’den 1 TL çıkarsa geriye 400 TL kalır. İşte riskofobi’ye tutulmuş olanlar bu hesâbı anlayamazlar.

Riskofobi kavramını ben uydurdum. Başka biri kullanmış mı bilmiyorum. Riskofobi demek, “risk almaktan aşırı korkmak” anlamına geliyor. Bu fobiye yakalanmış olanlar hiç-bir riski alamazlar. Hattâ zamanla “risk” sözünden bile rahatsız olmaya başlarlar. Riskofobi en çok “gabya îmanla” açığa çıkar. Yâni gabya inanmak kişiye göre bir risktir. Şöyle derler: “ya yoksa”; yada “ya varsa”. Riskofobi, şüpheci bir insan çıkarır ortaya. Îmânın derecesi, gabya îman konusunun bir risk olup-olmadığını ortaya koyar. Eğer kişi îman ettikten sonra îmânına yaraşır sâlih ameller işlemiyorsa, zâten îmânı zayıftır ve bu yüzden şeytan ona sürekli olarak riskten bahsediyor demektir. Îman, amel demektir. Sâlih amele yöneltir. O hâlde gerçek îman riskten çok fazla etkilenmez ve kişi de riskofobiye tutulmaz. Bunun ispâtı da, îmânın sahih olduğunu gösteren amel-eylem hâlinde olmasıdır. Çünkü îmânı zayıf olanlara şeytan sürekli riskten bahseder ve artık kişide bir şüphe oluştuğu için zor olan hiç-bir şeyi yapmaz Allah için. Ona göre “belli değil”dir çünkü.

Bu kişiler müslüman olduğunu söylese de riskofobi nedeniyle namaz kılmaz, oruç tutmaz, hacca gitmez, zekat vermez, infâk etmez. Kısaca, yapılması gerekenleri yapmaz. Çünkü bunları “risk” olarak görür. Bu kişiler Allah için yapmadıklarını başkaları için de yapmayacaklarından, zamanla her-şeyden işkillenmeye başlarlar ve sürekli bir risk korkusu (riskofobi) içinde olarak yaşarlar. Hiç-bir şeyden emin olamazlar. Hayâtın her alanında bir şüphe, bir “acaba”, bir tatminsizlik içindedirler. En basit bir şey için bile karar veremezler. “Acaba riske mi atıyorum almakla-vermekle-söylemekle-yapmakla-etmekle” diye düşünürler. Tabi bu şekilde yaşayanlar mutsuz bir hayat sürerler. “Sanki göğe yükseliyormuş gibi sıkıntılı bir hayat yaşarlar”.

Bir rivâyete göre îmânından şüphe etmediğimiz sahabelerde de bir şüphe oluşmuş. Zaman-zaman kendilerine bir şüphe, bir vehim geliyormuş. Bunu Peygamberimize anlattıklarında Peygamberimiz; “bu duygu gidince îmânınızda bir eksilme oluyor mu?” diye sorunca, sahabelerden “hayır olmuyor” cevâbını alıyor ve “işte îman budur” diyor. Çünkü bu durum îmânın bir sınamasıdır. Şeytan vesvese veriyor ama güçlü bir îmâna sâhip olan sahabeler bu vesveseden etkilenmiyorlar. Îmanları sağlam duruyor. İşte bu tür îmanlar için bir “risk” yoktur. Zâten sahabeler de îmanlarına yaraşır amel-eylemde bulunmaya devâm ediyor.

Dünyâ, îman, Kur’ân ve âhiret, riske edilecek konular değildir. Yâni îman etmekle etmemek aynı değildir.

Risk, kişide bir şüphe oluşturur. Bu şüphe kişiyi bir iş yapmaktan yada o şeye îman etmekten vazgeçirebilir. Mekke müşrikleri, mevcut ekonomik düzenlerinin bozulmasından çok korkuyorlardı. Fakat bu uygulamaları ekonomik-ticâri anlamda adâletsiz bir durum meydana getirmişti. Peygamberimiz de bunu söyleyince ve Kur’ân, Allah’tan başka ilahlar olan putları yâni putlar üzerinden zenginleşenleri uyarmaya başlayınca, müşrikler Peygamberimize sözle ve eylemle karşı çıkmaya başladılar ve dinlerini yâni mevcut ekonomik durumlarını korumak için her türlü karşı çıkışı ortaya koydular. Çünkü büyük bir risk vardı. Zîrâ mallarının ellerinden çıkacağından korkuyorlardı. Diyorlardı ki:

“Dediler ki: ‘Eğer seninle birlikte hidâyete uyacak olursak, yerimizden (yurdumuzdan ve konumumuzdan) çekilip-kopartılırız’. Oysa biz onları, kendi katımızdan bir rızık olarak her-şeyin ürününün aktarılıp toplandığı, güvenli bir harem’de yerleşik kılmadık mı?. Fakat onların çoğu bilmiyorlar” (Kasas 57).

Fakat Allah onlara; “size bol nîmeti Ben verdim. Size, önemli bir kavşak-noktası olan Mekke Şehri’ni verdim. Sizi ticâri güvenliğe kavuşturdum ve siz de zenginleştiniz. Bâri bunun için vahyi ve Peygamberi dinleyin ve Bana ve Resûle îman edin. Çünkü şu-andaki mevcut durumunuz adâletsiz bir durumdur”. Bu, Kur’ân’da şöyle söylenir:

“(Hiç değilse kendilerini) Kureyş’i bir-araya getirip anlaştırdığı, yaz ve kış yolculuğunda onları (güvenliğe kavuşturduğu yada başkalarıyla) ısındırıp yakınlaştırdığı için, şu Ev’in (Kâbe) Rabbine kulluk etsinler; Ki O, kendilerini açlıktan (kurtarıp) doyuran ve korkudan güvenliğe kavuşturandır” (Kureyş 1-3).

İnsan riske meyilli olarak yaratılmıştır. Modern insan ise bırakın riski göze almayı, riskin sözünden bile tedirgin olup paniğe kapılıyor. Bu nedenle hiç-bir riske girmiyor. Riskofobi; korkak, ürkek, tembel, uyuşuk, a-sosyâl, keyfine-konforuna aşırı düşkün, düzensiz ve aşırı alıngan insanlar ortaya çıkardı. Çünkü riskofobiye tutulanlar insanlarla bir ilişki, bir arkadaşlık-dostluk kuramıyorlar. Zîrâ insanlara hiç güvenleri yoktur. Hattâ yolda karşılaştıkları bir tanıdıklarına, “acaba benden bir şey mi ister” düşüncesiyle yaklaşıyor ve bu yüzden a-normâl davranışlar ve hareketlerde bulunuyorlar. Riskofobi’ye tutulmuş olanlar, insanların hep onlar aleyhine düşündüklerini zannederler. Konuştukları kişiler sanki hep bir laf sokuyormuş gibi gelir onlara. Bu durum bir-zaman sonra şizofreniye bile dönüşebilir.  

Îman, “gabya îman”dır. Îmânı zayıf olanlar için meselâ âhirete îman etmek bir risktir. Fakat risk almadan herhangi bir işte başarıya ulaşılamayacağı gibi; îman konusunda da risk alınmadan ve o riskli îmânı bir-süre sonra sahih îmâna çevirmeden “güzel âkıbet”e kavuşulamaz. “Zafer”e ulaşılamaz.

Ticâret yâni alış-veriş de bir risktir. Hayat bir alış-veriş olduğundan, (çünkü hayâtı devâm ettiren nefes alıp-vermek de bir “alış-veriş”tir) risksiz bir dünyâ çok da anlamlı değildir.

Vivekananda:

“Hayânızda riskler alın. Eğer kazanırsanız lîderlik edersiniz. Eğer kaybederseniz rehberlik edersiniz” der.

Riskofobi modernizmin bir hastalığıdır. Modern insan hiç-bir şekilde risk almak istemiyor. Her-şeye çok kolay-yoldan ulaşmak istiyor. Buna; “her şeye kolayca ulaşanların” televizyonlardan reklâmı bolca yapılınca, herkes kendisinin de kolay-yoldan istediğine ulaşılabileceğini zannediyor ve risk alarak bir şey yap(a)mıyor. Böyle olunca da Dünyâ’ya ve âhirete yönelik işlerde başarılı olamıyor. Çünkü bu işlerde risk olduğundan ve bunlar çok da kolay işler olmadığından, kişi oturduğu yere çakılıp kalıyor, yeterince üstüne gidemiyor o işin. Bir “başarı-sistemi” olan modernizm, başarısızlığı çok aşırı bir şekilde cezâlandırıyor. Bu nedenle bir-kere başarısız olanlar artık kolay-kolay risk alamıyorlar. 

Kolay elde edilen fazla zevk vermez. Zor ve riskli olanlar daha çok tatmin edicidir. Ayrıca değeri de bilinir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ekim 2016
Devamını Oku »

Kibir


“Ve meleklere: ‘Âdem’e secde edin’ dedik. İblis hâriç (hepsi) secde ettiler. O ise, diretti ve kibirlendi, (böylece) kâfirlerden oldu” (Bakara 34).

Kibir; “Kendini büyük görme, başkalarından üstün tutma, büyüklenme” (TDK) demektir.

Müstekbirlerin (kibirlilerin) pîri “şeytan”dır. Tüm kibirliler kibirliliğini şeytandan mülhemle ve örnekle yaparlar. Şeytan müstekbirlere, aynen kendisi gibi kibre kapılmalarını telkin eder. Zîrâ Allah’a karşı gelmenin ve isyân etmenin en ileri şekli, kibir-sâhibi olmaktır. İblis’i “şeytan” yapan, Allah’ın “secde et” emrine, kibrinden dolayı karşı çıkmasıydı. Dikkat edilirse, belki binlerce yıl ibâdet hâlinde olan İblis, Allah’ın “Âdem’e secde et” şeklindeki tek bir emrine kibrinden dolayı uymayınca “şeytan” olmuş ve makâmından kovulmuştur. İblis’i şeytan yapıp onu ebedî cehennemlik bir kâfir yapan şey, “tek bir emre itaat etmeyişi” idi yâni. Allah’ın tek bir emrine bile itaat etmemek, kişiyi kibirli bir kâfir yapabiliyor demek ki.

Şeytan Allah’a düşmanlık yapamaz. Böyle bir gücü yoktur çünkü. Kendisini “şeytan” yapan neden olan “Âdem’e secde etmeyişi” idi. Bu yüzden Âdem’e-insana düşmandır o. Çünkü onu İblis iken şeytan yapan neden insandır. Bu nedenle insana “diriliş günü”ne kadar düşmandır. Öyleyse insanı yoldan çıkarmalıdır ki ondan intikâmını alsın. Bunun en kısa ve etkili yolu ise, insana kibir telkini yapmaktır. Onu müstekbirleştirmektir. Zâten ilk başta Hz. Âdem’i de “kibir” ile kandırmıştı:

“Derken şeytan, Âdem’in kafasını karıştırıp Âdem’e dedi ki; Ey Âdem, sana ebedilik ağacını (mülk-ü lâ yeblâ), yâni yok olmasından endişelenmeyeceğin bir mülkü göstereyim mi?” (Tâ-hâ 120).

Hz. Âdem, yok olmayacak bir duruma gelme kibrine kanarak şeytana uymuştu. Yok olmayacak olan tek varlığın Allah olduğunu unutuvermişti çünkü. Bu âyet şeytan ve insan arasında el-an devâm ede-gelen bir konuşmadır. Şeytan’ın bu vaâdine kapılan-kapılana.

 “(Allah) dedi: ‘Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?’ (İblis) dedi ki: ‘Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın’. (Allah:) Öyleyse oradan in, orda büyüklenmen senin (hakkın) olmaz. Hemen çık. Gerçekten sen, küçük düşenlerdensin” (A’raf 12-13)

İşte âyetlerde de gördüğümüz gibi, şeytan müstekbirlerin pîri ve efendisidir. Çünkü kibirlenmişti ve demişti ki: “Ben ondan üstünüm. Çünkü beni ateşten, onu topraktan yarattın”. Demek istiyor ki, ateş topraktan üstündür. İyi de neye göre?. Ateşin topraktan üstün olduğunu gösteren sâik (sebep) nedir?. Ateş topraktan neden üstün olsun ki?. Ateşin üstüne toprağı attın mı ateş-mateş kalmaz, söner gider. Yada ateş toprağı yakarak yok edebilir belki. Biri diğerinden üstün falan değildir bu nedenle.

Kibir en çok mülkiyette kendini gösterir. Zâten fakir olan kişi mü’minse ve eğer başka özellikleri yoksa niye kibirlensin ki?. Mehmet Durmuş:

“İnsanın topraktan yaratılmasına Kur’ân neden durmadan dikkat çeker acaba?. Bâzen de onun, bir damla sudan yaratılmışlığına değinir. Neden?. Çünkü insana, ‘sakın ola böbürlenme’ demektedir. Yürüyüşünde mütevâzi olmasını istemektedir. Çünkü dağlar insandan daha büyük, yeryüzü de ondan daha sağlamdır. Kısacası, insanın haddini bilmesi gerekmektedir. İşte bu, kişilik inşâsıdır. Topraktan/çamurdan yaratıldığını hiç aklından çıkartmayan insan, ‘küçük dağları ben yarattım’ havasında olamaz. Din, nerede bir muhtâç varsa, onu malımıza ortak etmektedir. Bu ortaklığın adına da tezkiye (zekât) demektedir. Malına fakirlerin ortak olduğunu bilen bir mü’min herhâlde müstekbirleşemez, tefâhur ve tekâsür peşinde olamaz” der.

Kibir sâhipleri uyarılara aldırmazlar. Çünkü kibirleri onları bundan engeller:

“Ona: ‘Allah’tan kork’ denildiğinde, büyüklük gurûru (kibir) onu günaha sürükler, kuşatır. Böylesine cehennem yeter; ne kötü bir yataktır o” (Bakara 206).

“Sonra bunların ardından Firavun’a ve onun önde gelen çevresine Mûsâ’yı ve Hârûn’u âyetlerimizle gönderdik. Fakat onlar büyüklendiler. Onlar suçlu-günahkâr bir kavimdi” (Yûnus 75).

Kibirlilerin gözünü ancak bir parça toprak doyurur, yâni ölümle birlikte kibirlerinden eser kalmaz. Fakat öldükten sonra da kurtulamaz ve cehenneme doğru yol alırlar. Kibirlilerin sonu cehennemdir. Zâten ancak cehennem onları yola getirir:

“Âyetlerimizi yalanlayanlar ve onlara karşı büyüklenenler, işte onlar ateşin arkadaşlarıdır; onda sonsuz olarak kalacaklardır” (A’raf 36).

“Öyleyse içinde ebedî kalıcılar olarak cehennemin kapılarından girin. Büyüklük taslayanların konaklama yeri ne kötüdür” (Nâhl 29).

Kibir, îmânın önündeki en büyük engeldir, kişiyi îmandan alıkoyar. Kibirliler kibirlerinden dolayı bir-türlü îman edemezler:

“Şüphesiz âyetlerimizi yalanlayanlar ve onlara karşı büyüklenenler, onlar için göğün kapıları açılmaz ve halat (yada deve) iğnenin deliğinden geçinceye kadar cennete giremezler. Biz suçlu-günahkârları işte böyle cezâlandırırız” (A’raf 40).

“Yeryüzünde haksız yere büyüklenenleri âyetlerimden engelleyeceğim. Onlar her âyeti görseler bile ona inanmazlar; dosdoğru yolu (rüşd yolunu) da görseler, yol olarak benimsemezler, azgınlık yolunu gördüklerinde ise onu yol olarak benimserler. Bu, onların âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gâfil olmaları dolayısıyladır” (A’raf 146).

Müstekbirler sıkıştıklarında hemen tehdide başlarlar. Zîrâ îmânın önünde duracak güçleri yoktur:

“Kavminin önde gelenlerinden büyüklük taslayanlar (müstekbirler) dediler ki: ‘Ey Şuayb, seni ve seninle birlikte îman edenleri ya ülkemizden sürüp-çıkaracağız veyâ mutlakâ bizim dînimize geri döneceksiniz’. (Şuayb:) ‘Biz istemesek de mi?’ dedi” (A’raf 88).

İlginçtir ki bâzen, büyük abdestlerini bile tutamayanlar, gözünün önünü görmeyenler bile kibirlenirler de kibirlenirler. Belki kibir, gerçek bir üstünlüğe sâhip ol(a)madıklarındadır. Zîrâ gerçekten üstün olanlar îmanlı-takvâlı mü’minlerdir:

“Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) îman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz” (Âl-i İmran 139).

“Ey insanlar!, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız ve tanışmanız için sizi halklar ve kabîleler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerîm) olanınız, (ırk, renk, soy ve servetçe değil) takvâca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haber alandır” (Hucurât 13).

Üstünlüğün takvâda olduğunu bilen mü’minler kibirli olmaktan korktukları için zinhar kibirli ol(a)mazlar ve kibirden sakınırlar. Bu bağlamda ibâdet etmekten gocunmazlar. Zâten üstün bir bilgiye ve güce sâhip olan melekler bile kibirli değillerdir:

“Şüphesiz Rabbinin katında olanlar, O’na ibâdet etmekten büyüklenmezler; O’nu tesbih ederler ve yalnız O’na secde ederler” (A’raf 206).

“Mesih ve yakınlaştırılmış (yüksek derece sâhibi) melekler, Allah’a kul olmaktan kesinlikle kaçınmazlar. Kim O’na ibâdet etmekten kaçınırsa ve büyüklenirse (bilmeli ki,) onların tümünü huzûrunda toplayacaktır. Ama îman edenler ve sâlih amellerde bulunanlar, onlara ecirlerini eksiksiz ödeyecek ve onlara kendi fazlından ekleyecektir de. Kaçınanlar ve büyüklenenler, onları acıklı bir azabla azablandıracaktır ve kendileri için Allah’tan başka bir (vekil) koruyucu dost ve yardımcı bulamayacaklardır” (Nîsâ 172-173).

Müstekbirler âhirete de inanamazlar. Çünkü Dünyâ’da zâten “üstün(!)” olduklarını düşünürler. Bu nedenle âhirette daha ne kadar üstün olabileceklerdir ki!. Oysa cennet, insanların eşit olduğu için birbirlerine üstünlük taslamalarının gereksiz ve anlamsız olduğu yerdir. Bu nedenle âhiret düşüncesinden nefret ederler:

“Sizin ilahınız tek bir ilahtır. Âhirete inanmayanların kâlpleri ise inkârcıdır ve onlar müstekbir (büyüklenmekte) olanlardır” (Nâhl 22).

Yahudileri “yahudi” yapan şey kibirleridir. Zannederler ki, kendileri Allah’ın biricik halkıdır, seçilmiş kavimdirler, bu nedenle “kibirli olma hakları” vardır. Hâlbuki Tevrat’ta buldukları bu söz, “tahrif olmuş olan Tevrat”ın uydurma sözüdür yada onların üstünlükleri, Hz. Mûsâ ve Hârûn’un zamânında, Firavun’a yâni bir müstekbire karşı olan üstünlüktür ki bu üstünlük, kibirden arınmış bir üstünlüktür. O zamanda yaşayan kibirsiz müslüman İsrâiloğulları, diğer toplumlara karşı üstündüler ama bu tüm zamanlar için geçerli değildir:

“Ey İsrâiloğulları, size bağışladığım nîmetimi ve sizi (bir dönem) âlemlere gerçekten üstün kıldığımı hatırlayın” (Bakara 122).

“Kitapta İsrâiloğullarına şu hükmü verdik: ‘Muhakkak siz yer(yüzün) de iki defâ bozgunculuk çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir azgınlıkla kibirlenip yükseleceksiniz” (İsrâ 4).

Kibirliler müşriktirler, zîrâ tevhidi idrâk edemezler. Zâten işlerine de gelmez:

“Çünkü onlara: ‘Allah’tan başka ilah yoktur’ denildiği zaman, büyüklük taslarlardı” (Sâffât 35).

Kibirliler çok kıskançtırlar. Peygamberimiz’in peygamberliğini kıskanmışlardı. Çünkü kendilerini ondan çok üstün görüyorlardı:

“Zikr (vahy) içimizden ona mı bırakıldı?. Hayır, o çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarıktır” (Kamer 25).

“Ve dediler ki: Bu Kur’ân, iki şehirden birinin büyük bir adamına indirilmeli değil miydi?” (Zuhrûf 31).

Hz. Lokman, oğluna tevâzu sâhibi bir mü’min kişilik olmanın yolunu öğretirken şöyle der:

“Hani Lukman oğluna -öğüt vererek- demişti ki; Ey oğlum, Allah’a şirk koşma. Şüphesiz şirk, gerçekten büyük bir zulümdür” (Lokman 13).

“Ey oğlum, (yaptığın iş) gerçekten bir hardal tânesi ağırlığında olsa da, (bu,) ister bir kaya parçasından yada göklerde veya yer(in derinliklerinde) de bulunsa bile, Allah onu getirir (açığa çıkarır). Şüphesiz Allah lâtif olandır, (her-şeyden) haberdardır. Ey oğlum, namazı dosdoğru kıl, mârufu emret, münkerden sakındır ve sana isâbet eden (musîbetler)e karşı sabret. Çünkü bunlar, azmedilmesi gereken işlerdendir. İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. Yürüyüşünde orta bir yol tut, sesinden de (yüksek perdeleri) eksilt. Çünkü, seslerin en çirkin olanı gerçekten eşeklerin sesidir” (Lokman 16-19).

“Yeryüzünde böbürlenerek yürüme; çünkü sen ne yeri yarabilirsin, ne dağlara boyca erişebilirsin” (İsrâ 37).

En büyük kibir, Allah’sız yaşamaktır. Allah’sız yaşamak, “Allah’ı hesâba katmadan” (lâik) yaşamak” demektir. Kibir, “kul”luğu kabûl edememekten doğar. Allah’a teslim olamayan, nefsine (kendisine) teslim olarak kibirlileşir, müstekbir olur.

Peygamberimiz de; “Kibir, hakkı inkâr ve insanları tahkîr etmektir” (Müslim, Îman, 147) der.

“Allah’a yalan uyduranların kıyâmet günü yüzlerinin simsiyah kesildiğini görürsün. Kibirlenenler için cehennemde bir yer yok mudur (sanıyorsun)?” (Zümer 60).

“Müstekbirlere karşı kibir sadakadır” denir. Tüm müstekbirler kibirlerini, Allah’tan rôl çalarak yaparlar ki, bu bir “ilahlık taslama” şeklidir.

Tek Mütekebbir olan Allah’tır. Kibriyâ sâhibidir O.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ekim 2016



Devamını Oku »

Şehâdet



 “Allah yolunda öldürülenleri sakın ‘ölüler’ saymayın. Hayır, onlar, Rableri katında diridirler, rızıklanmaktadırlar. Allah’ın kendi fazlından onlara verdikleriyle sevinç içindedirler. Onlara arkalarından henüz ulaşmayanlara müjdelemeyi isterler ki onlara hiç-bir korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır” (Âl-i İmran 169-170).

Şehâdet: “Tanıklık, şâhitlik, yüce bir amaç uğruna ölmek, şehit olmak” demektir.

Şehâdet=şehitlik, İslâm’ın bir aşamasıdır, son aşaması. Şehâdet bir “son” değildir, bir “aşama”dır, zîrâ şehâdet ile birlikte sonsuz cennet hayâtı başlar. Çünkü cennet hayâtı ebedî bir hayattır. Cennette şehitler, “en büyük şehit” olan Peygamberle komşu olacaklardır. Mü’minlerin hedefi, şehâdettir. Bu şehâdet, kılıç ile savaş meydanlarında da olabilir, kalem ile ilim-tebliğ-dâvet yolunda da. İlim yolunda olmak, sırça köşklerden çıkmamacasına olan bir yol değildir. Âlim, ilim için olanca gayretini sarf-ettikten sonra, tebliğ ve dâvet için de azâmi çabayı harcayan kişidir. İşte bu kişiler de, isterse ellerinde kılıç ile değil de kalem ile ölsünler, şehittirler ve şehitlerle birlikte olacaklardır Allah’ın izini ile. Allah, mü’minlerin içinden şehitler-şâhitler çıkmasını ister. Zâten Allah’ın Dünyâ’da hazırladığı imtihan, şehitler-şâhitler çıkması içindir:

“Eğer bir yara aldıysanız, o kavme de benzeri bir yara değmiştir. İşte o günleri biz onları insanlar arasında devrettirip dururuz. Bu, Allah’ın îman edenleri belirtip-ayırması ve sizden şâhidler (veya şehidler) edinmesi içindir. Allah, zulmedenleri sevmez” (Âl-i İmran 140).

İşte mü’minin yakalayacağı zirve burasıdır. Îman, şehâdet ispâtıyla kemâle erer. “İşte şimdi kazandım” sözü boş bir söz değildir. Şehâdet bir kazançtır ve modernizm bir “ölüm korkusunun ayyuka çıktığı zamanlar” olduğundan ve “bin yıl yaşamak isteyenler”in cirit attığı bir dünyâ’dır. Böyle bir dünyâ’da şehâdet kavramı bırakın konuşulmayı, îmâsının bile yapılmasından hoşlanılmayan bir kavram olmuştur. Hâlbuki şehâdet, hayâtı taçlandırmaktır. Allah şehitleri “ölü” olarak bile saymıyor. “Onlara ölüler demeyin” diyor. Şehâdet sâdece ölerek gerçekleşmez tabi. Allah yolunda îman-infâk-hicret-cihad-ilim yaparak ve bu uğurda gayret sarf-ederek yaşadıktan sonra yatağında ölmek de kişiyi şehâdete ulaştırabilir. Yalnız bu, İslâm’a adanmış olan bir ömrün sonunda olur. Allah için hayattan vazgeçmekle:

“Öyleyse, dünyâ-hayâtına karşılık âhireti satın alanlar, Allah yolunda savaşsınlar; kim Allah yolunda savaşırken öldürülür yada gâlip gelirse ona büyük bir ecir vereceğiz” (Nîsâ 74).

Şehâdet, “1.000 yıl yaşamak isteyenler”e karşı, “cennetteki ebedî yaşamı” seçmektir. Bu ebedî yaşama ulaşmanın en garantili yolu şehâdettir. Azaptan kurtulmanın garantisidir bu. Yoksa Dünyâ’da 1.000 yıl yaşamak azaptan kurtarmaz kişiyi:

“Andolsun, onları hayâta karşı (diğer) insanlardan ve şirk koşanlardan (bile) daha ihtiraslı bulursun. (Onlardan) her-biri, bin yıl yaşatılsın ister; oysa bunca yaşaması onu azaptan kurtarmaz. Allah, onların yapmakta olduklarını görendir” (Bakara 96).

Peki bir-anda şehit olunur mu?, o da ayrı bir konu. Şehâdet, İslâm’i-ilâhi bilince erilip, hayât-boyu Allah yolunda olmanın ve ölmenin bir sonucudur. Allah’tan başka yollarda ölmek, bâzen “kahramanlık” ve “yiğitlik” olarak kabûl edilebilse de, bu şekilde ölenler genelde “şehit” olmaz. Zâten bu tarz ölümler için şehâdete bir ön-ek kullanılır; “demokrasi şehidi”, “basın şehidi”, “vatan şehidi” vs. gibi. Şehit olmak o kadar kolay değildir. Şehitliğe adım-adım yürünür. Allah yolunda olanlar ancak, Allah yolunda ölür-şehit olur. Şükrü Hüseyinoğlu:

“Müslümanların târihinde bir-çok Kur’ânî kavramın anlam daraltılmasına yâhut daha da kötüsü anlam saptırmasına mâruz kaldığını biliyoruz. Şehâdet kavramının da anlam daraltılmasına mâruz kalan Kur’ân öğretileri arasında olduğunu görmekteyiz. Hayat rehberimizde, hayâtı baştan-sona kuşatıcı bir formda “Âlemlerin Rabbi için olmak” karşılığında kullanılan bu kavram ve türevleri, târih içinde “Allah için ölmek” anlamıyla sınırlandırılmıştır. Günümüzde de bu yanlış algı ve anlayış yaşatılmaya devâm edilmektedir. Rabbimiz hayâtı ve ölümü kimlerin daha güzel amellerde bulunacağını sınamak için vâr ettiğini bildirmekte (Mülk 2) ve îman akdiyle kendisine yönelenler için şu istikâmeti öngörmektedir: “De ki: Benim namazım, ibâdetlerim, hayâtım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir” (En-âm 162).  

İşte şehâdet mefhumu, tam da bu âyet-i kerimede ifâde olunan istikâmeti ifâde eden bir hayat çizgisidir. Kısaca, “âlemlerin Rabbi Allah için olmak” bilinci ve hayâtı bu bilinçle inşâ etmektir. Allah yolunda yaşamak ve bu yol üzere ölmektir. Allah yolunda ölümü göze almak, gerektiğinde Rabbâni ölçü ve ilkeler için canı ortaya koymak muhakkak ki şehâdetin en ileri noktasıdır. Lâkin, şehâdeti Allah yolunda ölmekle sınırlandırmak son derece yanlıştır. Allah yolunda ölmek, Allah yolunda olmanın bir cüzüdür.

Allah yolunda öldürülenler gibi, Allah yolunda yaşayanlar ve bu yaşantı üzere ölüm kendilerini bulanlar da şehâdet makâmındadırlar. Kur’ân ıstılâhında şehâdetin karşılığı böyledir. Zâten Kur’ân’da Allah yolunda öldürülen mü’minler övülmekle ve onlara “ölüler” demek yasaklanmakla birlikte (Bkz. Âl-i İmran 169), “şehid” nitelemesi hassaten, Allah yolunda can fedâ eden bu bahtiyarlar için kullanılmaz. Daha kapsamlı olarak, hayâtını bir bütün olarak Allah’ın yoluna şâhid kılanlar için kullanılır ki, “Allah yolunda öldürülenler” de zâten bu kapsamda yer almaktadır. Müslümanın yeryüzündeki sosyâl misyonu şehâdettir: “İşte böylece sizin insanlığa şâhidler (şuhedâ) olmanız, Resûlün de size şâhid (şehid) olması için sizi mûtedil bir ümmet kıldık...” (Bakara 143). Allah yolunda ölmek/öldürülmek, bu yolda olmanın tabii sonucudur” der.

Şehâdet bir “ölüm-şekli” değil, bir “ölümsüzlük-şekli”dir. Zîrâ şehitler ölümsüzdür. Allah bu nedenle şehitlere “ölü” denilmesini istemez:

“Ve sakın Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin; hayır onlar diridirler. Fakat siz bunun şuurunda değilsiniz” (Bakara 154).

Şehit Seyyid Kutub, şehâdetin de bir ispât ve amel olduğundan şu şekilde bahseder:

“Yazarlar çok büyük işler yapabilirler fakat bir şartla; fikirlerinin yaşaması için kendi nefislerini fedâ ederler, fikirlerinin yaşaması için kendi nefislerini fedâ ederlerse, fikirlerini elleriyle ve kanlarıyla beslerlerse, hak belledikleri sözün uğrunda kanlarını akıtırlarsa. Fikirlerimiz ve onları dışa aksettiren sözlerimiz ruhsuz ceset gibidirler. Onu ne zaman kanımızla ve canımızla sulayarak beslersek canlanır ve dirilerin zümresine girerler”.

“Allah, içinizden îman edenlere ve sâlih amellerde bulunanlara vaâdetmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ‘güç ve iktidar sâhibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ‘güç ve iktidar sâhibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibâdet ederler ve bana hiç-bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fâsıktır” (Nûr 55).

Tabi vaâd edilen bu hâkimiyet, cihad ve fetih olmadan ve cihad, fetih ve şehâdet ile tamamlanmadan sâdece ilmî faaliyetlerle ve basit iyiliklerle gerçekleşmez. Cihadın her türlüsü ciddî şekilde görünür olmadıkça bir devlet kurulup ümmete yol açılamaz ve bir İslâm medeniyeti oluşturulamaz. Samîmi duygularla, ciddiyetle ve direnişle yapılacak cehd-cihaddan sonra Allah’ın “zafer garantili yardımı” mutlakâ gelecektir. Tabi bu iş kolay değildir. Bu hedef uğruna nice gâziler olacağı gibi niceleri de şehâdeti tadacaktır. Hiç kimse şehitsiz-kansız-gürültüsüz-gayretsiz-emeksiz bir “selâmet dünyâsı” hayâl etmesin. Zîrâ bu, sünnetullaha terstir. Hem şehit olmak bir kayıp değil, tam-aksine meleklerin bile gıpta edeceği bir şeydir:

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ‘ölüler’ saymayın. Hayır, onlar, Rableri katında diridirler, rızıklanmaktadırlar” (Âl-i İmran 169).

En nihâyetinde insanların bir kısmının canlarından da vazgeçmesi gerekebilecektir (şehâdet). Zîrâ İslâm bir şâhitlik ve şehitlik dînidir. Aynen buna tâlip olan ve canlarından vazgeçen sahabelerde görüldüğü gibi. Tabî ki en büyük mükâfat, bu “vazgeçiş”i yapabilenler için olacaktır. Allah buna “büyük kurtuluş” der. İslâm ve Kur’ân baştan-sona cennet karşılığında bir vazgeçiş tavsiye eder. Vazgeçmek, Allah için maldan ve candan vazgeçmektir ki, şehâdet budur. Bunun zirve âyeti şudur:

“Hiç şüphesiz Allah, mü’minlerden -karşılığında onlara mutlakâ cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu,) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da O’nun üzerine gerçek olan bir vaâddir. Allah’tan daha çok ahdine vefâ gösterecek olan kimdir?. Şu hâlde yaptığınız bu alış-verişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte ‘büyük kurtuluş ve mutluluk’ budur” (Tevbe 111).

Şehit olmak sağlam bir îman, gayret, fedâkârlık ister. İnsanların çoğu bu azmi gösteremez. Bu nedenle şehit olmaktan çok korkanlar ve şehit olmadığına sevinenler de vardır:

“Ey îman edenler, (düşmanlarınıza karşı) tedbirinizi alın da savaşa bölük-bölük çıkın yada topluca çıkın. Şüphesiz içinizden ağır davrananlar vardır. Şâyet, size bir musîbet isâbet edecek olsa: ‘Doğrusu Allah, bana nîmet verdi, çünkü onlarla birlikte şehit olmadım’ der” (Nîsâ 71-72).

Oysa mü’minler tam-aksini düşünürler ve şöyle derler:

“Mü’minler (düşman) birliklerini gördükleri zaman ise (korkuya kapılmadan) dediler ki: ‘Bu, Allah’ın ve Resûlü’nün bize vaâdettiği şeydir; Allah ve Resûlü doğru söylemiştir’. Ve (bu,) yalnızca onların îmanlarını ve teslimiyetlerini arttırdı” (Ahzâb 22).

“De ki: Benim namazım, ibâdetlerim, hayâtım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir” (En-âm 162).

Mustafa İslamoğlu şehitlik ve şehâdet için şunları söyler:

“Peygamberimiz yatağında öldü. Peygamberimiz şehittir. Kur’ân söylüyor bunu. Şehâdet ile ölüm arasında doğrudan bir ilişki yok, şehâdet ile “nasıl yaşadığınız” arasında doğrudan bir ilişki var. Şehid olmak için ölmek zorunlu değildir. Yaşamak zorunludur. Allah yolunda yaşamak. Şehitleri herkesin üstüne çıkaran, ölümleri değil, ölüm-sebepleridir. Bir şehide kaç lira verirseniz şehit olur?. Şehitlerin mezarları, yaşadıkları yerdir. Şehitler ölmez çünkü. Şahâdet en büyük aşktır, şehit ise bu aşkını kanı ve canıyla ispât etmiştir. Kur’ân’da şehit, “hayâtını îmânına şâhit kılan” demektir. Kur’ân’da şehit kelimesi kullanılır, “şâhit” diye. Model, örnek, mostra demektir. Biz bugün şehidi, “Allah yolunda öldürülen”e diyoruz. Modernizm başka şeylere de diyor. Bu bağlamda modernizmin kullandığı şehit, “hayâtını îmânına şâhit kılanlardan” demek değildir. Peygamberimiz yatağında ölmesine rağmen Allah ona “şehit” der. Birinin “şehit” olması için Allah’ın o kişiye “şehit” demesi gerekir. Şehidi Allah belirler, Allah “şehit” der kişiye. İnsanın ise böyle bir hakkı yoktur. Allah da şehittir. Yâni mutlak-şâhittir. Şehit olmak için ölmek değil, yaşamak şarttır. Kadınlar her ay özel hâlleri dolayısı ile şehit olurlar”.

Şehâdet bir zaferdir. Zîrâ şehâdet, “Allah’ın emrine göre yaşayıp ölmek”tir. Bu anlamda tüm kâinât da Allah’ın emrine göre (şuursuz olarak) hareket ettiğinden dolayı “şuursuz şehittir”. Sâdece, “Allah yolunda olmayan insanlar” bundan müstesnâdır. Şehâdeti seç(e)meyenleri yâni Allah yolunda olmayanları ise alçakça bir ölüm bekler.

Bir soru ile bitirelim: Ey müslümanlar!; Bir “şehâdet sırası” olsaydı, o sıraya girer miydiniz?.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ekim 2016

Devamını Oku »