10 Ekim 2019 Perşembe

Atlar, Eşekler, Develer

 

“Ve hayvanları yarattı; sizin için onlarda ısınma ve yararlar vardır ve onlardan yemektesiniz. Akşamları getirir, sabahları götürürken onlarda sizin için bir güzellik vardır. Kendisine ulaşmadan canlarınızın yarısının telef olacağı şehirlere ağırlıklarınızı taşırlar. Şüphesiz Rabbiniz şefkatli ve merhâmetlidir. Onlara binmeniz ve süs için atları, katırları ve merkepleri (yarattı). Ve daha sizlerin bilmediğiniz neleri yaratmaktadır-yaratıyor (Nâhl 5-8).

 

Modernizm; normâl, doğal, fıtrî ve klâsik olandan nefret eder ve onu “modern olan” ile yâni yeni ve sûni olan ile değiştirmek ister. Modernizm târihi, “doğal, normâl ve fıtrî olanın, sûni olanla değiştirilmesinin târihi”dir. Aslında bu bağlamda modernizm bir sapmadır. Çünkü doğal, normâl ve fıtrî olan “asıl olan”dır. Sûnî olan ise bunların yerine ikâme edilmiş olan şeydir. İşte Dünyâ ve insanlık son 200 yıldır bu sapmanın etkisi ve kuşatması altındadır.

 

Allah; doğal, normâl ve fıtrî olandan yanadır. Zâten tüm kâinâtı da buna göre ve buna uygun olarak yaratmıştır. Zîrâ doğal, normâl ve fıtrî olan tam da şuur-irâde sâhibi olan insana göredir. Kâinât ve sünnetullah sûnî ve sahte olanı barındırmaz yada o şeyin işleyişi hem düzgün olmaz hem de zararlı sonuç verir. O hâlde sûnîliğin ideolojisi olan modernizm, sünnetullaha aykırılığı nedeniyle Allah’a karşı bir isyân şeklidir.

 

Modern, “çabuk eskiyen ve değişen” demek iken, klâsik, “değerini hiç-bir zaman yitirmeyen” anlamındadır. Klâsik olanın üzerinden uzun zaman geçmiş olsa bile değerini ve etkisini yitirmez ve kullanılmaya devâm eder. Modern olan ise kullanışsızdır ve çabuk eskir. Üstelik modern olandan çabuk bıkılır. Çünkü popülerdir yâni o anda halkın zevkine sunulmuştur ve kısa zamanda aşırı kullanılarak ve eskitilerek ya çöpe atılır yada eskimesi yâni klâsik hâle gelmesi beklenir ve bir zaman sonra yeniden gündeme getirilmek üzere saklanır. Fakat hiç-bir zaman klâsik gibi etkili olmaz. Zîrâ modern-popüler olan, geçici olarak üretilmiştir ve makine üretimi olduğu için ona bir rûh da katılmamıştır. O hâlde modern olan ile klâsik olan arasındaki en önemli fark, “modern olanda bir rûh olmadığından dolayı etkisi çok çabuk geçerken, klâsik olan ise, “rûh ile yoğrulmuş ve bezenmiş” olduğundan dolayı, uzun zaman boyunca özelliğini, etkisini ve estetiğini koruması”dır. Modern; “lâik-seküler-demokratik-kapitâlist-liberâl-konformist olmak” demek iken; klâsik, “doğal, normâl ve fıtrî olmak, din-merkezli olmak” demektir.

 

Klâsik toplum, “tarım ve küçük esnaf topluluğu”dur. Modernizm, ticâretin ve vahşî kapitâlizmin tarıma olan üstünlüğüdür. Tarım toplumundan sanâyi-ticâret toplumuna bir evrilmedir modernizm. Fakat bu durum insanları genel anlamda mutlu-huzurlu etmemiştir ve etmemektedir. Tarım göz-ardı edilince, ihtiyâcımız olan tarım ürünleri da çeşitli katkılar ve GDO ile ifsâd olmuştur-olmaktadır. “Yediğimizin-içtiğimizin zehir olması” modernizm yüzündendir. Oysa klâsik tarımda ve de hayvancılıkta her-şey doğal ve normâldir. Bu nedenle de her-şeyin doğal bir kokusu ve tadı vardır, bu koku ve tat hiç-bir zaman bozulmaz.

 

İslâm’ın sosyâl yönü ancak, tarım-hayvancılık toplumunda ortaya konulabilir ve insanlar en ideâl sosyâl hayâtı ancak böyle bir toplumda yaşayabilirler. Normâl, doğal ve fıtrî olan budur. Modernite ve onun ortaya koydukları şeyler ise bir fitne ve ifsâdın sonucudur. Bu nedenle modernite ifsâdı sürekli arttırmaktadır ve ne yapılırsa-yapılsın bunun durdurulması imkânsızdır. Zîrâ modernite nefis-merkezlidir. Nefis ise sürekli olarak azgınlığı ister. O hâlde modernite nefsi kışkırtacak şeyler ortaya koymaktan başka bir şey yapamaz. Onun özünde küresel iyiliğe uygun bir meyil yoktur.  

 

Klâsik olana geri dönmek gerekir. Klâsik olana geri dönmek, tabî ki de mutlak bir dönüş olmayacaktır. Klâsik olana dönmek, “doğal ve normâl olana dönmek” demektir. Zâten -modern insan hâriç- hayvan ve bitkisel hayat, varlığını klâsik olarak sürdürmektedir. Fakat insanlar bunu değiştirmek istemektedir. Sâdece insanlar klâsik bir hayat yaşamıyor. İnsan tabî ki bâzı gelişmeler yapacaktır, bu nedenle de “mutlak klâsik” olandan yâni “mutlak doğal olan”dan çıkacaktır ama bu, “klâsikten yâni doğal ve normâl olandan tümden çıkmak” anlamına gelmemelidir. O hâlde klâsiğe normâl bir dönüş olmalıdır.

 

Bir müslüman için, şeytanın iktidârını çok sağlamca kurduğu modern dönemde yada özellikle son 50-60 yılda yaşıyor olmaktan memnun olmak çok büyük bir sorundur. Klâsik dönemde yaşamak, günümüzden bakınca bir zorluk içeriyor gibi görünse de, aslında bu hem “görece bir zorluk”tur, hem de “doğal bir zorluk”tur. Doğal olunca, kolaylığı da yanında getirmektedir.  

 

Modernizm bir “makine uygarlığı”dır. Bu nedenle de “doğal” değildir. İnsanlar klâsik zamanlarda her alanda doğal âlet ve araçlar kullanırlarken, modernitede ise makine ürünü olan mekanik âlet ve araçlar kullanırlar. Üstelik bunu klâsik olana göre “gelişmişlik” olarak görürler ve gösterirler. Meselâ klâsik dönemde insanlar taşıma ve ulaşım için hayvanları (atlar, eşekler ve develer) kullanırken, şimdi ise araba, tren, gemi ve uçak kullanmaktadırlar. Bu araçlarla daha fazla ve daha çabuk taşıma ve ulaşım yapılabilmektedir ama bu doğru ve iyi midir?. Biz diyoruz ki, “doğal değilse doğru da değildir”. Hattâ doğala, normâle ve fıtrata uygun değilse o şey kışkırtılmaya uygundur ve bu nedenle de sapmayı berâberinde getirir. İşte bu nedenle biz taşıma ve ulaşımda kullanılan motorlu-elektrikli araçlar (arabalar, trenler, uçaklar, gemiler) yerine, atların, eşeklerin ve develerin kullanılmasını doğru ve iyi buluyor ve hem insanın rûhuna hem de Dünyâ’nın formatına motorlu araçların değil bu hayvanların uygun olduğunu söylüyoruz. Tabi böyle bir değişimin olacağını beklemiyoruz. Bizimkisi, atlar, eşekler ve develer üzerinden, klâsik olanın daha iyi ve üstün olduğunun tespitini yapmaktır. 

 

Bilindiği gibi; araba, uçak, tren ve gemiler Allah tarafından yaratılmadığı için daha ilk başta, herkesin alabilmesinin mümkün olmadığı araçlardır. Alındığında da hem ciddî paralar harcanır hem de alındıktan sonra da masrafları olur bu araçların. Meselâ arabaları ele alalım.. Bir araba “sıfır” yada ikinci el olarak ilk alındığında belli bir ücret ödendikten sonra bir de, ârıza yapmasalar bile belli zamanlarda rutin bakımları ve vergileri için de epey bir harcama yapmak gerekir. Bir arabanın yıllık bakımı, 10 yıllık bakımı vs. bir-çok masrafı vardır. Yağ, filtre, lastik, yedek parçalar, tâmirat vs. için sürekli masrafları olur. Bu nedenle insanlar arabalarını da “fazladan bir çocuk” olarak görürler. Bu masraflarla da bitmez; bir de taşıt vergisi, zorunlu trafik sigortası, kasko, vize ve ufak-tefek kırtasiye masrafları vardır ki bu çoğu araç-sâhibi için aslında ağır bir yüktür. Üstelik bu araçlar, belli bir süre sonra hurdaya ayrılmak zorundadır. Çünkü hem “metal yorgunluğu” nedeniyle hem de sünnetullah gereği, kullanılan şey mutlakâ belli bir zaman sonra eskimeye başlayacağından ve entropi nedeniyle “en kullanışsız hâle” geleceğinden dolayı en sonunda hiç kullanılamaz hâle gelir ve çöpe gider. Mekanik motorlu araçlar bu nedenle kapitâl-liberâl sistem için “bulunmaz nîmetler”dir. İşin kötü yanı, bu araçlar çok gürültülüdür ve insanları çok rahatsız eder. Bu araçların üzerinde gitmesi için yapılan yollar zamanla yetmez, devlete de yük olur. Yine, egzoz gazından çıkan hava hem çevreyi ve zamanla Dünyâ’yı kirletir hem de insanları zehirler.

 

Modern insan artık bu araçlara çok alışmıştır ve mesâfeler de klâsik dönemlerdeki gibi yakın değildir. Şehirler büyümüştür ve bir yerden bir yere gidip-gelmek bu araçlar olmadan zor olur. Gerçi tıkanan trafikte bu araçlarla yol almak da ölüm-zulümdür. Netîcede bu araçların bâzı yararları vardır ama zararları da vardır ki aslında zararları daha çoktur. İnsanlar alıştıkları için bu araçların olmamasını düşün(e)mezler. O yüzden de yararlarının zararlarından daha fazla olduğunu kabûl ederler.

 

Oysa Allah’ın yarattığı atlar, eşekler ve develer öyle midir?. Tabi ki de hayır!. Onları Allah bedâvaya yaratmıştır ve doğada bulunabilirler ve insanlar onları kendilerine alıştırabilirler. Doğada bulunamayıp da yetiştiricilerden almak istenildiğinde de yüksek ücret ödemeye gerek yoktur. Pahalı değildirler. Hem noter masrafı da olmaz. Meselâ sıfır bir araba alana kadar, en iyilerinden olmak üzere 50-60 tâne eşek ve at, yada 15-20 tâne deve alınabilir. Bu hayvanların bakımı da çok kolaydır. Hattâ aslında kendi kendilerine bakabilirler. Doğadan otlarını ve sularını bulabilirler ki başka da bir şeye ihtiyaç duymazlar aslında. Barınaklarını sağlam ve korunaklı yaptıktan sonra onlar için yeterlidir. Doğadan yada en fazla tarladan Allah’ın yağmurlarıyla sulanıp büyümüş otlar ve samanlarla beslenirler ve Allah’ın bedavaya verdiği suları içerler. Gitmek için kendilerine özel yol istemezler. Doğal yollar onlar için yeterlidir ve laka, yokuş, rampa, bozuk yol vs. dinlemezler. Her türlü yola kolay ayak uydururlar. Yokuş yukarı çıkarken geri kaydırmazlar. Bir nevî “yokuş desteği” vardır. Kolay-kolay hasta da olmazlar, yâni ârıza yapmazlar. İnsanları en olmadık yerde yolda bırakmazlar. Antifiriz istemez, donmaz, yanmaz ve harâret yapmâzlar. En fazla ayaklarına nal çakılması yada nalın çivilerinin yenilenmesi gerekir. Bâzen hastalansalar da çok fazla olmayan ücretlerle veterinerlere baktırılarak tedâvileri yapılır. Aslında onlar bâzı hastalıklarının tedâvilerini doğadan karşıladıklarıyla siz farkına varmadan yaparlar. Aylık ve yıllık bakımları yoktur. Vergisi-algısı yoktur. Vergi, vize, sigorta, kasko vs. istemezler. Yedek parçaya ihtiyaç duymazlar. Hem sizi taşırlar hem de yüklerinizi. Park sorunları da yoktur. Atlar ve eşekler binmek ve yük taşımak için yaratılmıştır ama develer aynı-zamanda yenebilir de. Fiyatları zâten bu nedenle ata-eşeğe göre biraz daha yüksektir. Egzoz gazı çıkarmazlar. Normâl “canlı gazı” çıkarırlar sâdece. Tersleri olur fakat o da bir süre kokar ama o bile ısıtma gibi bâzı şeyler için kullanılır. Trafik oluşturmazlar ve trafiği tıkamazlar. Üstelik ses de yapmazlar. Tıkır-tıkır giderler. Çıkardıkları sesler insanlara komik gelebilir. İnsanlarla duygusal bir bağları da olur. Canlıdırlar ve insanlar onları dost edinip sevebilirler. Motorlu araçlar ise ruhtan yoksun olduğu için onları ne kadar okşasanız da size karşılık vermezler.

 

Atlar, eşekler ve develer, kendi-kendilerini çeşitli şekilde temizleyerek kirlerinden arındırırlar. Oysa ulaşım aracı olarak kullandıklarımızı sık-sık yıkamamız gerekir. Aksi-hâlde araçlarımız tozun-toprağın etkisiyle solmaya ve çürümeye başlayacaktır. Arabalar insanı en olmadık yerde yolda bırakabilirler. Bu nedenle çok da güvenilemez. Bir de sürekli olarak hareket etmesi için benzin-mazot gibi akaryakıt almak durumu vardır tabi. Devlet de bu durumu istismâr eder ve akaryakıta sürekli zam yapar. Mecbursunuz, arabanız varsa o benzini-mazotu kaç para olursa-olsun alacaksınız. Hele bir de araçların park sorunu yok mu, insanı çileden çıkarır.

 

Atlar, eşekler ve develer, -topraktan da olsa- bir yola bile gereksinim duymazlar. Dik ve bâkir yamaçlarda yada çölün kumluklarında kolayca yol alabilirler. Bu konuda 4X4 araçlardan bile daha üstündürler.

 

Atları, eşekleri ve develeri kullanmak için ehliyet ve ruhsata da gerek yoktur. Zîrâ gidilecek yere, siz atı, eşeği ve deveyi götürmekten ziyâde, o sizi götürür. Yolculuk sırasında yolu gözetlemek de gerekmez. Hattâ siz arkanızdaki bir yere uzun-uzun bakarken ve dağları kırları seyrederken bile bir sorun yaşanmaz ve atlar, eşekler ve develer yollarına devâm ederler. Yine, eşeklerin anırması çirkin bir sestir ama aslında doğal olduğu için çok da rahatsız edici değildir. Oysa arabalardan gelen korna sesleri insanı çileden çıkarır.

 

Motorlu araçları kullanırken uyumanız ve hattâ ufak bir dikkatsizlik yapmanız durumunda kazâ kaçınılmaz olur ve yaralanır yada hayâtınızı kaybedebilirsiniz. Îcâdından bêri otomobil, bu asırda cereyân eden bütün harplerde hayâtını kaybedenlerden daha fazla kişiyi öldürmüştür. Oysa eşek, at ve develer üzerinde uyusanız bile kazâ yapmazsınız ve o hayvanlar sizi gideceğiniz yere kadar siz uyurken bile götürebilirler. At yada eşeğin üzerinde ölseniz bile, at veyâ eşek, sizi öldüğünüz yerde bırakmaz da evinizin önüne kadar getirir. Hattâ ata, eşeğe ve deveye sarhoşken bile binilir. Bu hayvanlar sarhoş kişiyi evine kadar getirir. Çünkü bu hayvanlara sarhoşken bile binilebilir. Modern taşıtlar; at, eşek ve deve olmak üzere her çeşit hayvanın ölmesine de neden olurlar. Oysa atlar, eşekler ve develerle yapılan yolculuklarda yada taşımalarda kazâ sonucu bir hayvanın ölmesi pek mümkün değildir.

 

Atlar, eşekler ve develer, sizi ve yüklerinizi taşıdıktan sonra, develer size etlerini de sunarlar. (Bâzıları atların-eşeklerin etlerini de yerler). Yine öldüklerinde derilerinden de faydalanırsınız. İşin en mûcizevî yanı nedir biliyor musunuz?. Atlar, eşekler ve develer öldüklerinde sizi taşıtsız bırakmazlar ve kendi yerlerine doğurdukları yavrularını bırakarak size “son model” araç sağlamış olurlar. Hem de bunu her sene yaparlar. Günümüzde herkesin bir arabası-bineği yok ama eskiden herkesin bir atı, bir bineği mutlakâ vardı. Yâni bu hayvanlar size aslında kazandırırlar da. Onların doğurdukları fazla yavruları binmek ve yemek için satabilirsiniz. Böylece size kazanç da sağlamış olurlar. Bu hayvanlardan develer aynı anda etinden de faydalanılabilen ve kurbân edilebilen hayvanlardır:

 

“İri cüsseli develeri size Allah’ın işâretlerinden kıldık, sizler için onlarda bir hayır vardır. Öyleyse onlar bir dizi hâlinde (veyâ saf tutmuşcasına ayakta durup) boğazlanırken Allah’ın adını anın; yanları üzerine yattıkları zaman da onlardan yiyin, kanaatkâra ve isteyene yedirin. İşte böyle, onlara sizin için boyun eğdirdik, umulur ki şükredersiniz” (Hac36).

 

Âyetten anlıyoruz ki tüm doğal şeyler gibi bu hayvanlar da şükretmenin ve şükrü arttırmanın aracı da olabilirler.

 

Atlara, eşeklere ve develere binmek zevklidir de. İnsana zahmet vermezler. Yâni motorlu araçlar konforlu olduğu gibi bu hayvanlar da aslında konforludur. Zâten bakıldığında görülür ki Allah bu hayvanları tam da binmek için yaratmıştır. Ayrıca karizmatiktirler. O kızıl tüylü develer ve yağız atlar, karizmanın ve estetiğin sembôlüdürler. Hele o yağız atların şaha kalkması yok mu, hiç-bir zaman eskimez bir zevktir. Öyle ki insanları mest ederler:

 

 “Ve hayvanları yarattı; sizin için onlarda ısınma ve yararlar vardır ve onlardan yemektesiniz. Akşamları getirir, sabahları götürürken onlarda sizin için bir güzellik vardır. Kendisine ulaşmadan canlarınızın yarısının telef olacağı şehirlere ağırlıklarınızı taşırlar. Şüphesiz Rabbiniz şefkatli ve merhâmetlidir. Onlara binmeniz ve süs için atları, katırları ve merkebleri (yarattı). Ve daha sizlerin bilmediğiniz neleri yaratmaktadır” (Nâhl 5-8).

 

“Biz Davud’a Süleyman’ı armağan ettik. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (dâima Allah’a) yönelip-dönen biriydi. Hani ona akşama yakın, bir ayağını tırnağı üstüne diken, öbür üç ayağıyla toprağı kazıyan, yağız atlar sunulmuştu. O da demişti ki: ‘Gerçekten ben, mal (veyâ at) sevgisini Rabbimi zikretmekten dolayı tercih ettim’. Sonunda bu atlar (koştular ve toz) perdesinin arkasına saklandılar. ‘Onları bana geri getirin’ (dedi). Sonra bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı” (Sâd 30-33).

 

Evet, Allah’ın yaratması ile insanın yapması arasındaki fark işte bu kadar çoktur ve hattâ daha sayamadığımız bir-çok yönden atlar, eşekler ve develer lehine bâriz farklılıklar ve üstünlükler vardır. Fakat gelin görün ki, modern insan son model bir arabaya, uçağa, gemiye ve trene; hızından, iriliğinden ve parçalarından dolayı meftûn olmaktadır. Üstelik atları, eşekleri ve develeri ise kullanışsız görmektedir. Modernite, “üstün olanı aşağı, aşağı olanı üstün gösterme ideolojisi”dir. Zâten hayâtiyetini bu şekilde sağlar.  

 

Dünyâ’nın en doğal, normâl ve fıtrî olan durumuna göre yapılacak anlamlandırma en doğru anlamlandırma, yaşama da en doğru yaşama olacaktır. Zîrâ Kur’ân, doğal ve normâl olana göre inmiştir. Meselâ Kur’ân; “onlara karşı savaş atları hazırlayın” demekle, “en doğal, normâl, fıtrî ve dolayısı ile Dünyâ’da olabilecek en doğru yaşam-şeklinden bahsetmekte ve Allahuâlem bunun da; “tarım, hayvancılık ve küçük esnaf” şeklindeki yaşam-şekli” olduğu mesajını vermektedir ki, 1.400 yıl öncesi Hicaz’daki yaşam-şekli tam da böyledir. Modern Dünyâ’daki yaşam-şekli ise bir sapmadır ve büyük bir imtihandır. Modern yaşam-şekli, “küresel bir sapma”nın sonucudur. Fakat Allah bizi, iyiliklerle olduğu gibi, bizim ortaya çıkardığımız kötülükler üzerinden de imtihan eder:

 

“Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz bize döndürüleceksiniz” (Enbiyâ 35).

 

Tabî ki Allah’tan hep iyilik geleceği ve hiç-bir zaman şer gelmeyeceği için (Şûrâ 30), bahsedilen şer, bizim kendi ellerimizle ortaya çıkarttığımız “şer”dir.

 

Artık müslümanlar da referans olarak Kur’ân’ı, İslâm’ı, Peygamber’i, Sünnet’i ve doğal yaşamı değil de, modern ve mekanik dünyâyı referans-ölçü almaya başladılar ve işlerini buna göre yapmaya çalışıyorlar. Kur’ân’ı modern dünyâya uydurmaya çalışıyorlar. Oysa Kur’ân, “dinsiz dünyâ”yı Kur’ân’a, Allah’a ve doğala göre değiştirmek için vardır.

 

Meselâ deniyor ki, Kur’ân’da bahsedilen; “savaş için hazırlanılması istenen atlar” sözü artık, “savaş için tanklar hazırlayın” sözüne dönmüştür. Tabî ki günümüzde tanklara karşı atlarla savaşa çıkmayacağız ama, doğal ve normâl hayat, yâni Allah’ın istediği hayat da, “atların binek olarak kullanıldığı” hayattır. “Allah’ı referans almak” bu demektir.

 

“Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla, Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah’ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup-caydırasınız. Allah yolunda her ne infâk ederseniz, size eksiksiz olarak ödenir ve siz haksızlığa uğratılmazsınız” (Enfâl 60).

 

Bu âyet okunduğunda insanın aklına neden hemen tank ve top geliyor?. Modern hayat “doğal hayat”tan bir sapmadır ve bu sapmanın taraftarları üzerimize modern dünyânın ürettiği ağır silahlarla gelirken onlara karşı kılıç-kalkan ile çıkacak değiliz tabî ki. Fakat doğru ve doğal olan bu değildir. Bu ağır sapmadan zarar görmemek için biz de bu silahları edinmek zorundayız. Fakat Kur’ân’ın “atlar” dediğinden tankları ve topları anlamak zorunda değiliz. Çünkü Allah “en ideâl hayat-tarzı üzerinden” vahyini gönderir. Bu en ideâl hayat-tarzı ise; “tarım, hayvancılık ve küçük esnaf” şeklindeki, “barut, elektrik ve motorun olmadığı” bir yaşam-şeklidir. Mecbûren sâhip olmamız gereken tanklar, Enfâl 60. âyetteki: “Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın…” âyetinin karşılığı değildir; modern potansiyel düşmanların silahlarının karşılığıdır.

 

Modernizm “eski” olandan nefret eder ve eskiyi “ilkel” olarak görür. Meselâ “at”ları ele alalım.. Atlara şöyle karşıdan bakınca görülen şey; tam da insana göre, insan için yaratılmış, sırtı insanın oturmasına göre ayarlanmış, uzun yürüyüşlere ve koşulara müsâit olarak yaratıldığı görülür. Tam da insana uygun yaratılmıştır atlar. Üstelik masrafsızdırlar. Otla beslenirler ve dışkıları sorun teşkil etmez. İnsanla duygusal bağ kurabilirler. Üstelik kendileri artık iş yapamayacak hâle gelince yavrulayarak, yerine birden fazla atlar bırakırlar. Ölürlerken kendilerinin bir-çok sayıdaki “sıfır model”lerini vermişlerdir bile. Gerçi atlarda, eşeklerde ve develerde sıfır yaş çok da önemli değildir. Çok yaşlı olanlar hâriç, aslında atların, eşeklerin ve develerin orta yaşlıları daha iyi ve değerli olur. Fakat atlardan vazgeçilip onun yerine çeşitli modern taşıtlar üretildiğine ve Allah’ın da “görece” bunu istediği söylendiğine göre; Allah artık atlardan vazgeçmiş ve onun yerine araba, gemi, uçak, tren mi yaratmıştır?. Fakat atlar da hâlen yaratılıp durduklarına göre atların yaratılmasının devâm etmesini neye yoracağız?. Bu kadar at ne olacak?. İnsanlığın vâr-olduğu tüm zamanlarda vâr-olan ve insanların en yakın arkadaşı olan atlar ne işe yarar?. Atlar toptan itlâf mı edilecektir?. Çünkü sürekli olarak çoğalmaktadırlar. Türkiye’de yaklaşık 150.000 tâne at olduğu söyleniyor. Dünyâ’da 350’nin üzerinde at türü vardır. Şimdi bu kadar at ne olacak?. Bütün atları yarış-atı yapacak değilsiniz ya!. Kullanılmayan atlar ve de eşekler mecbûren sucuk ve sosis oluyor. Amacına uygun olarak kullanılmayan şey, amacına aykırı bir şekilde kullanılmaya başlar çünkü. 100 yıllık îcad ömrü olan otomobiller, insanlıkla yaşıt atlara tercih ediliyor ve otomobiller için 15-20 yıllık ömürler ipotek edilebilirken ve onlar için bir-çok masraflara girilirken; bir zamanlar insanların ellerinin bir uzantısı olan ve ekmek-su istemeyen masrafsız atlardan korkuluyor. Arabalar, uçaklar, trenler, tanklar, toplar vs. hep ağır bakım masrafları ve vergileri olan araçlardır. Oysa atların ve eşeklerin hiç-bir masrafları yoktur. Kezâ develer de böyledir.. Lütfi Bergen, “Atlar Boşuna Yaratılmamıştır” yazısında şunları söyler:

 

“Seküler zamanlar için seküler vahiy indirilmez. Vahiy indirildiğinde bir sonraki peygambere değin geçerli olan ahkâm, din belirlenir. Kur’ân hatem’ûl enbiyâ olan Hz. Peygamber’e indirildiğine göre ‘tamamlanmış’ bir kitaptır. Seküler zamanları da kapsayan hükümlerle gelir. Kur’ân şimdiki döneme indirilseydi bu dönemin şartlarına göre indirilmezdi. Kur’ân milâdi 610 yılında indirilmeye başlanmıştır. Allah katında zaman bizim yaşadığımız zaman değildir. Bu nedenle Kur’ân’ı Allah'ın insanlıkla zamansız konuşması olarak görmek kaçınılmazdır.

 

‘Kur’ân bu-gün inseydi bu-günün şartlarına göre inerdi, zîrâ o zamanki toplumla bu zamanki toplumun kavrayış ve yaşayışı bir değil’ şeklindeki ifâde şu nedenle eksik bir çıkarıma dayanıyor: Hz. Peygamber’in yaşadığı dönemde Roma ve Îran uygarlıkları bulunuyordu. Dolayısıyla inen vahiy o çağda yaşayan ‘ileri’ uygarlıkları da kendine muhâtap edinmişti. Hz. Peygamber’in yaşadığı zamanı ‘ilkel’ görmek Hz. Peygamber’i bedevi sayan batı tasavvurunun (oryantâlizmin) yeniden üretilmesi demektir.

 

Kur’ân’ın bin türlü tefsiri yapılabilir. Diğer taraftan Kur’ân’ın sentetik, toplumdan-topluma değişebilen, zamandan-zamana değişebilen bir vahiy olduğunu düşünmek Kur’ân’a müdâhale etmektir. Kur’ân kendisine şeytanların dokunamadığını beyân etmektedir. Bu nedenle o çağlar-üstüdür. Bu-gün inseydi ve tıpkı Mûsa’ya verildiği gibi ‘levha’ olarak yeryüzüne bırakılsaydı 610 yılında indiği gibi indirilecekti. Kur’ân bu-gün inseydi ‘mercedes’ demeyecekti. Otomobilden de bahsetmeyecekti. Kur’ân’ın binek olarak hayvanlardan bahsetmesi bilinçli bir tercihtir. İnsanın ‘zamânın şartları’ diyerek ululadığı şey paganizmdir. Kur’ân’ın binek olarak at’ı (hayvanları) öne sürmesi tarım-toplumunun, insanlığın görmüş ve göreceği en üst îmar-bereket-umran seviyesi olmasındandır. Otomobil kıtlıktır. Atlar boşuna yaratılmamıştır.

 

İnsanın asfalt gibi bir malzeme üretmesi, atom bombasını îcâdı, betona yaslanarak ev-binâlar yapması Allah’ın murâdı değildir. Tabiatı bozmak insanın bozgunculuğuna ilişkin bir sapmadır. Bu nedenle yaşadığımız Dünyâ’nın koşullarına göre ‘vahyin kendini ayarlayacağını’ düşünmek, Allah'ın zamânın peşinde koştuğunu söylemekten farksızdır”.

 

Şu âyet, devri geçmiş bir âyet değildir: “Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla, Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah’ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup-caydırasınız. Allah yolunda her ne infâk ederseniz, size eksiksiz olarak ödenir ve siz haksızlığa uğratılmazsınız” (Enfâl 60).

 

Çünkü o zaman şu âyette bahsedilen atlar da modern taşıtlar şeklinde yorumlanmalıdır:

 

“Kadınlara, oğullara, kantar-kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara süslü ve çekici kılındı. Bunlar, dünyâ hayâtının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katındadır” (Âl-i İmran 14).

 

Tabî ki şu-anda modern silahlara karşı kılıç-kalkanla ve taşla-sopayla meydana çıkacak değiliz. Gerçi Gazze’de tanklara taşla ve sapanla karşı çıkan çocukları da gördük. Onların yaptıkları şeyler boşuna yapılmış şeyler değildir. 15 Temmuz’da da insanlar tankları, “önlerine yatarak” durdurmuşlardı ve o koca tanklar bir işe yaramamıştı. Demek istediğimiz, eğer îman varsa tankı da alt eder topu da. Fakat insanlar îmânı hesâba katmıyorlar ve sırf maddî üstünlüğe bakıyorlar. Mehmet Akif bir şiirinde îmânın önemini şu şekilde dile getirir: “Garbın âfakını sarmışsa çelik zırhlı duvar, benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var. Ulusun korkma!, nasıl böyle bir îmânı boğar, ‘medeniyyet’ dediğin tek dişi kalmış canavar?”. Biz de modern silahlar edinmeliyiz. Fakat bu durum bir sapmanın (modernizm) sonucu olarak böyledir. Yoksa modern silahlar meşrû ve iyi olduğu için değil.

 

Bir de şu var ki; düşmana karşı attığınız şeyi siz değil de “Allah atarsa” eğer (Enfâl 17), ne attığınızın önemi yoktur. Attığınız o şey mutlakâ düşmanı helâk eder.

 

Aç kalındığında domuz da yenir. Mecbûriyet karşısında olağan-üstü çâreler aranır. Fakat bu çâreler geçicidir ve doğal-normâl-fıtrî değildir. Bunun gibi; Kur’ân’ın “savaş için besili atlar hazırlayın“ âyetinden anlaşılacak olan şey “tank”lar değildir. Günümüzde bize karşı tanklarla savaşanlara karşı tabî ki biz de tank temin edip karşı çıkacağız ama bu, Kur’ân’da atların yerine tankların anlaşılması ve konulması anlamına gelmez. Biz tankları geçici olarak, aynen domuz örneğindeki gibi, olağan-üstü ve ârızî durumu atlatana kadar kullanacağız. Yoksa insan için en ideâl hayat-şekli, tarım-hayvancılık ve küçük esnaf-zanaatkâr şeklindeki, doğala, fıtrata ve normâle uygun olan yaşam-şeklidir. Allah bu nedenle, modern dönemi de içerek şekilde bir ifâde kullanmayıp, “atlar” diyor, atlardan bahsediyor. Çünkü atlar boşuna yaratılmamıştır.

 

 Kur’ân’da bahsedilen “savaş atları”nın günümüzde tanklar olarak yorumlanması gerektiğinin delîli nedir?. Başka bir Kur’ân âyeti yada sünnet mi?. Hayır. Öyleyse bu delil “modern dünyâ”dır. Fakat o zaman da Kur’ân “nesne”, modern dünyâ “özne” olmuş olmuyor mu?. İyi de biz âhirette Kur’ân’dan sorulmayacak mıydık?. Yoksa herkes kendi yaşadığı kendine göre “modern” olan zamandan mı sorulacak?. Fakat bunun bir delîli yoktur ki!. O hâlde diyeceğiz ki: “en ideâl hayat-şekli, atların binek olarak kullanıldığı, tarım, hayvancılık ve küçük esnaf-zanaatkâr topluluğudur”. Kur’ân’daki atları da modern zamanlarda yorumlamayacağız. Çünkü onlar, tarım toplumunun binekleridir. Kur’ân’daki “savaş atları”nı, bir-gün gelip de Dünyâ’nın altı üstüne geldiği zaman ve artık hiç-bir teknoloji işe yaramadığında yorumlayacağız. Şimdi ise, bize tankla saldıranlara karşı biz de benzer silahlarla karşılık vereceğiz ve saldıracağız, o kadar. Gerçi hâlen at kullanan kavimler vardır, Orta-Asya steplerinde olduğu gibi. Oradaki insanlara bu âyeti duyduklarında tank ve top anlamazlar. Çünkü bu âyet onlara gâyet açık gelecektir. Kur’ân’ı sâdece modern dünyânın kitabı gibi öğrenmek yanlıştır. Kur’ân geçmişi de, ileriyi de kapsar. İleride ne olacağını bilemeyeceğimiz için Kur’ân’ın âyetlerinin ileriye uygun olup-olmayacağını da bilemeyiz. Tüm zamanları kuşatamadığımız için Kur’ân’ı mutlak anlamda bilip yorumlayamayız. Allah’ın bizi nelerle imtihan edeceğini bilemeyiz. 

 

Peygamberimiz: “Dikkat edin!; kuvvet atmaktır, kuvvet atmaktır, kuvvet atmaktır” buyurur. Fakat bu “atmak”, “atom bombası atmak” değildir elbette. İlk başta “ok atmak”tır, sonra da, zamânın getirdiği yıkıcı güce sâhip silahları -mecbûriyetten ve geçici olarak- atmak olabilir.

 

Peki dünyâ ülkeleri moderniteden kopmayı düşünmüyorsa ve istemiyorsa ve de sürekli olarak o silahlara ve teknolojiye sâhip olacak ise ne olacak?. İşte o zaman da şunu öneriyoruz. O silahlar ve modern bilim ve teknoloji, sâdece devleti ve o konuda çalışanları ilgilendirecek ve genel halk ise klâsik bir hayat yaşamaya devâm edecek. Yâni halk devletin elinde modern silahlar ve teknolojinin olduğunu bilecek elbette ama bu “geçici modernlik” durumu devlete has ve caydırıcılık unsuru olarak kalacaktır. 

 

Tabi biz geçici olarak düşmanın silahıyla silahlanmakla berâber, yine de düşmana benzemeyeceğiz. Bunu yapabilmek için, düşmanın silahı ile silahlanmak ameliyesi “geçici” olmak zorundadır. Zîrâ düşmanın silahı, gayri İslâmî bir zihin yapısıyla üretildiği için, kendinden bir zulüm potansiyeline sâhiptir. O hâlde düşmanın silahını sürekli elde tutmak risklidir ve çok da uzun olmayan bir vâdede zulme dönüşebilir. Bu durum, aslında düşmanın her silahı ile de silahlanmak zorunda olmadığımızı ve silahlanmamamız gerektiğini idrâk ettirir. Üstelik bu silahlar ille de kullanılacak diye bir şey yoktur. Belki de bu silahları bulundurmak, sâdece “caydırıcılık” için önemlidir.

 

Müslümanlar açıkça, “modern dünyâya uymayan âyetleri, ‘hükmü geçmiştir’ diye ya yok sayacağız yada aşırı zorlayarak modern dünyâya uydurmaya çalışacağız” diyorlar ve başlıyorlar modern dünyâya uymayan Kur’ân âyetlerinin dokümanlarını çıkarmaya. Kimi âyetleri “hükmü geçmiştir” diye “târihi eser” olarak 1.400 yıl öncesine gönderirken, kimi âyetleri de, modern dünyâya uydurmak için, canını çıkarırcasına aşırı yoruma tâbi tutuyorlar. Üstelik böyle yapmayı bir vazîfe telâkki ediyorlar. Oysa Allah vahyini; insana, doğaya, normâle en uygun olan dünyânın durumuna göre indirir. Bu “en uygun durum” ise, “tarım toplumu”dur. “Tarım, hayvancılık ve küçük esnaf-zanaatkâr toplumu”dur. İnsanlar ancak böyle bir toplumda mutlu ve huzurlu olabilirler ve “insan” gibi yaşayarak sağlam bir idrâke ve gerçek tatmine de ancak böyle bir dünyâda erebilirler.

 

Modern insan; bir cep telefonuna, kendisini uzak diyarlara bir-kaç saatte taşıyan uçağa, televizyona, arabalara vs. modern teknolojik araçlara mest oluyor ve  referans olarak artık hep modern dünyâyı alıyor. Modern dünyâyı referans edinmeyenleri ise; bağnaz, yobaz, isyankâr, câhil, gerici ve hattâ artık “terörist” îlân ediyor. Hâlbuki mevcut modern dünyânın gidişâtı hiç de iyi değildir. Cehennem, modern dünyâyı ve modern insanı kuşatmış olduğu hâlde, modern dünyânın en ileri gelişmişlik düzeyinde olduğu saçmalığını ağızlarında geveleyip duruyorlar. Aykut Erdoğdu bu konuda şöyle der:

 

“İnsanlık karanlık çağa giriyor. Teknoloji hızla ilerken medeniyet geriliyor. Teknoloji hayâtımızı kolaylaştırırken rûhumuzu çalıyor. Artık yeni şiirler yazılmıyor. Yüreğimizi yakan türkülerin hepsi geçmişten. Tiyatro can çekişiyor. Yeni slogan bile bulamıyoruz. Ama otomobillerimizin konforu arttı. El çırpınca ışıklar yanıyor. Yoksulluğumuzun gece-kondulardan zenginliğimizin sitelerine, plâzalarına, akıllı evlerine taşınıyoruz.

 

Teknoloji, insana olan ihtiyâcı azaltıyor. Eskiden bizim yaptığımız işleri, hatâsız bir biçimde yazılımlar ve robotlar yapıyor. Muhâsebeci yerine muhâsebe yazılımları var. Avukatlar yerine hukuk yazılımları gelişiyor. Doktorların yerini test cihazları almaya başladı. İşçilerden çok daha güçlü makineler 7/24 yük taşıyor. Yazılımlar ve robotlar insanoğlundan çok daha düşük mâliyetlerle çok daha fazla üretiyor. Ama bizler yâni işsiz bırakılan insanların bu üretileni tüketecek geliri yok. Bu yüzden batı’lı ekonomistler şu günlerde insanların üzerine helikopterlerden para saçmaktan bahsediyorlar”.

 

Dünyâ son 200 yıldır çok gürültülüdür ve gürültünün şiddeti gün geçtikçe artmaktadır. Bu gürültünün nedeni, motorlu araçlar ve taşıtlardır. Oysa klâsik dönemde gürültü yoktu. Hz. Nûh’un Gemisi çok da gürültülü değildi. Taşıt olarak kullanılan atlar, eşekler ve develer, ses çıkarsalar da “gürültü” yapmıyorlardı.

 

Evet; gürültü, sapmanın boyutunu gösterir. Ne kadar çok gürültü varsa o oranda sapma vardır. Çünkü gürültü doğal, normâl ve fıtrî değildir. Doğal, normâl ve fıtrî olmayan ise yanlıştır ve doğru olandan bir sapmadır.

 

Noah Harari atlar konusunda şunları söyler:

 

“Atlar, öyle yada böyle bir bilinç-sâhibiydiler; sâhiplerini tanırlar, evlerini kendileri bulurlar, kızgınlık veyâ keyiflerini belli ederler, sıcaklık ve sevgi gösterirlerdi. Ama biz arabaları tercih ettik. Çünkü arabalar, daha çok yükü daha uzun mesâfelere taşıyorlardı.

 

Atların Sanâyi Devrimi’yle birlikte değişen kaderini kendimize hatırlatmalıyız. Sıradan bir çiftlik-atı, koku alabilip insanları tanıyabilir, çitlerden atlayabilir, herhangi bir Ford modelinden yada milyon dolarlık Lamborghini’den çok daha fazlasını yapabilir. Buna rağmen otomobiller hepi-topu bir avuç şeyi iyi yaptıkları için değil, sistemin beklentilerini karşılayabildikleri için atların yerini almayı başardılar. Motorlu taşıtlar at-arabalarının yerini aldığında atların sürümünü yükseltmedik, onları emekliye ayırdık”.

 

Modernizm bir sömürü uygarlığıdır. En çok da insanı olmak üzere her-şeyi sömürür. Kullanımını iptâl ettiği eşeklerin yerine insanları koymuştur ve insanları “eşek gibi” çalıştırmakta, at gibi koşturtmaktadır. Modernizm, “eşek gibi” çalışıp, “köpek gibi” itaat edip, “domuz gibi” yeme uygarlığıdır. Seküler modern sisteme göre insan; “eşek gibi çalışıp, köpek gibi itaat edip, domuz gibi yemek için” yaratılmıştır. Bu “eşekler”in bâzıları fiyakalıdır ama onlar da “eşek”tirler. Zîrâ eşeğe altın semer vurulsa da eşek eşektir. Modern hayatta “eşek”ler ikiye ayrılır; 1-Normâl semer vurulmuş eşekler, 2-Altın semer vurulmuş eşekler. Böyle olmasının nedeni, insanların Kitab’ı yüklenmemeleridir. Kitab’ı yüklenmeyen eşekler, “aslandan kaçan ürkmüş yaban eşekleri” (Müddesir 50) gibi olurlar. “Kitap yüklenen insan” olunmadığında mecbûren “kitap yüklenmiş eşekler” olunur. Böyle olunca da semer vuran çok olur.

 

“Tezek kokusu mu, yoksa egzoz dumanı mı daha zararlıdır” diye bir soru sorulsa, herkes egzos kokusunun daha zararlı olduğunu söyler. Aslında tezek kokusunun çok da bir zararı yoktur. Fakat modern kentlerde egzoz-gazı altında hem boğulan hem de kansere yakalanma riski çok daha fazla artan insanlar, yine de tezek kokusundan kaçıp egzos kokusuyla kuşatılmış olan kentlere gelmek için can atıyorlar. Buna hem siyâsi-ekonomik-sosyâl projeler, hem de “nefsin kışkır(t)ma isteği” yön veriyor.   

 

Modernite bir “işsizlik uygarlığı”dır fakat modern dünyâda en çok işsiz kalanlar da atlar ve eşeklerdir. Modernite bir-çok insan gibi bu hayvanları da işsiz ve âtıl bırakmıştır. Motorun gelişmesiyle birlikte hayvan nüfûsu da bu gelişmelerden nasibini almıştı. Britanya’da 1.900 yılında tramvayları çekmek için 36.000 tâne at kullanılırken, bu sayı 1.914 yılında sâdece 900’dü.

   

Modern zamanlarda yaşadığımız için mecbûren mücâdelemizi de modern hayatta yapacağız ve imtihanımızı da modern hayatta vereceğiz. Fakat bir tercihim olsaydı ve gözlerimi kapayıp-açtığımda istediğim zamâna gidebilecek olsaydım, İslâm’ın Dünyâ’ya hâkim olduğu, barutun, elektriğin ve motorun bulunmadığı klâsik zamanlardan bir zamâna gidivermeyi isterdim.  

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Hazîran 2019

 

 

 

Devamını Oku »

Mağlûbiyet Fıkhı




“Eğer bir yara aldıysanız, o kavme de benzeri bir yara değmiştir. İşte o günleri biz insanlar arasında devrettirip dururuz. Bu, Allah’ın îman edenleri belirtip-ayırması ve sizden şâhidler (veyâ şehidler) edinmesi içindir. Allah, zulmedenleri sevmez” (Âl-i İmran 140).

Hayat, imtihanın bir gereği olarak inişli-çıkışlıdır. Fakat sürekli olarak alçalışta gitmemesi gerekir. Zîrâ insan bu Dünyâ’ya acı çekmek, zulüm görmek için gelmemiştir. Gerçi zâlimler ve zâlim düzenler sürekli olarak bunu sağlamaya çalışıyorlar. İnsanların büyük çoğunluğunun sürekli alçalmasını ve hayâtın kıyısında-kenarında yaşamasını istiyor ve bunun için çalışıyorlarken, kendilerinin ise sürekli olarak yükselişte olması ve hayâtın tam merkezinde olmaları için çalışıyorlar. Tabi bu çalışmalar Allah’ın sünnetullahını aşamaz ve blôke edemez. Zulüm belli bir kritik eşiği aştığında ardından helâkı getirir:

“Bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz zaman, onun ‘varlık ve güç-sâhibi önde gelenlerine’ emrederiz, böylelikle onda bozgunculuk çıkarırlar. Artık onun üzerine söz hak olur da, onu kökünden darmadağın ederiz” (İsrâ 16).

Her dâim gâlip olan sâdece Allah’tır. İnsanlar ise, inişli-çıkışlı bir hayat yaşarlar imtihanın gereği olarak. Hattâ peygamberlerin bile görevlerini yaparlarken inişli-çıkışlı bir yaşamları olmuştur. Zîrâ peygamberler olağan-üstü insanlar değillerdir ki sürekli gâlip gelsinler. Hattâ bâzen dünyâ-plânında başarılı olamamışlar ve Hz. Zekeriyyâ ve Yahyâ gibi katledilmişler, Hz. Yûnus gibi kızarak görev yerlerini terk etmişler, Yûsuf gibi zindanlara düşmüşler, Eyyûb gibi hastalıklara dûçar olmuşlar ve çeşitli mahrûmiyetler yaşamışlardır. Peygamberimiz de meselâ Bedir’de gâlip olurken, Uhud’da bozgun yaşamıştır. Tabi müslümanlar daha çok “gâlip” durumda olmalıdırlar yada bunun için gayret etmelidirler. Zîrâ müslümanlar, Allah’ın emirlerine göre hareket ederler-etmelidirler.

Peygamberlerin yaşadıkları inişli-çıkışlı hayatlar ve olaylar bize, gâlibiyet durumunda nasıl yaşanması gerektiğini söylediği gibi, mağlûbiyet durumunda da nasıl yaşanması gerektiğini göstermek içindir. Zîrâ imtihan insanın son nefesine ve Dünyâ’nın sonuna kadar devâm edecektir. Dolayısı ile gâlibiyetler ve mağlûbiyetler hep olacaktır.

Tabi İslâm, yeryüzünde de aynen göklerdeki gibi, tam da Allah’ın istediği ve emrettiği gibi bir düzen kurulmasını ve bu düzenin sürekli hâkim olmasını ister. Allah rabliğini hiç kimseye vermek istemez çünkü. Yeryüzüne sürekli olarak O hâkim olmak ister. Zîrâ tüm varlığı O yaratmıştır. O hâlde mü’minlere düşen görev, bu uğurda ilk önce kendi iç âlemlerini, yaşayışlarını değiştirip düzeltmeleri, sonra da en yakınlarından başlayarak çevrelerini uyarmalı, onları bilinçlendirerek ve en nihâyetinde peygamberlerin örnekliği gibi bir örneklikle mücâhede-mücâdele ederek Allah’ın dînini yeryüzüne hâkim kılmaya yâni gâlip olmaya çalışmalıdırlar.

Bu bağlamda; müslümanlar arada inişli zamanlar olsa da, bin küsur yıllık bir zamanda genelde gâlibiyet hâlinde yaşamışlardır ve bu nedenle gâlibiyet hâlinde yaşamayı iyi bilmektedirler. Gâlip iken neler yaptıkları târihen bilinebilmektedir. Yâni “gâlibiyet fıkhı” bellidir. Gâlibiyet zamanlarının sonuçları olan sanat ve kültür örnekleri günümüze ulaşmıştır en azından. Bunlara bakarak bile gâlibiyet fıkhını anlayabiliriz. Fakat 1800’lü yıllardan sonra iş tersine dönmüş ve gâlibiyet sarsılmaya ve mağlûbiyete dönmüştür. Şu-anda ise artık mağlûbiyet içindedirler. Yâni Dünyâ’ya artık müslümanlar hâkim değildir ve dünyâ, müslümanların düşüncelerine, kültürlerine, ürünlerine, sanatlarına ve en önemlisi de kânunlarına göre yönetilmemektedir. Müslümanlar Dünyâ’nın dışında kaldıkları için gâlipleri taklit etmektedirler ve mevcut Dünyâ’ya uygun bir fıkıh oluşturamamaktadırlar. Bir “mağlûbiyet fıkhı” oluşturamamaktadırlar. Yâni aslında bir “mağlûbiyet fıkhı” olamaz-olmamalıdır. Zîrâ müslümanların fıkhı vahiyden kopuk olamaz ve Allah mağlûp edilemez. O hâlde söz-konusu olan mağlûbiyet fıkhı, “İslâm’ın mağlûbiyeti” ile ilgili değil, “müslümanların mağlûbiyeti” ile ilgilidir.

Müslümanlar modern zamanlarda mağlûp durumdadırlar ve bu nedenle bir mağlûbiyet fıkhı oluşturmaları gerekir. Bu fıkıh, mağlûbiyetten gâlibiyete yönelik bir fıkıh olmalıdır. Müslümanlar hem şeytana karşı çıkarak iç-âlemlerini-nefislerini alt etmeli, hem de dış düşmanlara ve Allah’ın kânunlarından başka kânunlarla Dünyâ’nın yönetilmesine ve yönlendirilmesine karşı çıkmalıdırlar. Bunu, iç-âlemlerini diriltmeden yapamazlar. Bu nedenle mağlûbiyet fıkhında müslümanlar ilk önce iç-âlemlerini bu mağlûbiyet ortamında nasıl değiştirip vahiy-merkezli inşâ edeceklerini ve örnek insanlar hâline geleceklerini bilmeli ve bunu uygulamalıdırlar. Bu tabî ki zor bir iştir ve bir süreç alacaktır. Bu konuda en iyi yardımcı, vahyin aydınlığı ve peygamberlerin örnekliğidir. Başka çâremiz yoktur. Çünkü peygamberler ve Peygamberimiz, yenilgi ve zor durumlar da yaşamışlardır ve böyle durumlarda ne yapılacağını ve nasıl bir tavır takınılacağının örneğini de en ideâl bir şekilde göstermişlerdir.

O hâlde mağlûbiyet fıkhı Kur’ân ve Sünnet-merkezli olacaktır. Modern hayâtın sistemini çok iyi tanıdıktan ve bildikten sonra bu sistemin hem yanlışlarını hem de zayıf yönleri tespit edilecek ve Kur’ân ile önce iç-âlemde sonra da dış-âlemde değiştirilecektir. Tabi bunun için çok dirâyetli şahsiyetler bulunmalıdır. Zîrâ büyük bedeller ödemek gerekecektir. Adanmış insanlar yetiştirilmesi gerekecektir. Bu da büyük vazgeçişleri berâberinde getirir. Bunu yapmak için “kerîm öfke”lere “kutsal hedefler”e sâhip olan lîder ve kurucu bir toplum gerekir. Toplumları sürükleyecek bir lîder ve toplum olmadığında ve kurulmadığında bireysel dindarlıklar devâm edecek ve iç-âlemlerde bir miktar yol alınabilse bile, dış-âlem şeytan-merkezli tâğutların kontrôlünde kalmaya devâm edecektir ki “mağlûbiyet” budur.

Bu değiştirmeyi bir mağlûbiyet fıkhı oluşturarak ve gayret ederek ya mü’min insanlar yapacaklar ve sonuçta sâdece zâlimler yok olacak; yada cehâletin, şirkin ve de dolayısı ile zulmün kritik eşiği aşıldığında sünnetullah devreye girecek ve kurunun yanında “yaş” da yanacaktır. Gerçi o zaman “yaş” olanlar o kadar “yaş” olmayacaklardır. Bu nedenle Allah ve Peygamber bizi “hayat verecek şey”e çağırdığında buna mutlakâ icâbet etmemiz gerekir:

“Ey îman edenler!, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’a ve Resûlü’ne icâbet edin. Ve bilin ki muhakkak Allah, kişi ile kâlbi arasına girer ve siz gerçekten O’na götürülüp toplanacaksınız” (Enfâl 24).

Aksi-hâlde dediğimiz gibi sünnetullah gereği kurunun yanında yaş da yanacaktır:

“Ve sizlerden yalnızca zulmedenlere isâbet etmekle kalmayan bir fitneden korkup-sakının. Bilin ki, gerçekten Allah (cezâ ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır” (Enfâl 25).

O hâlde, ilk önce bir mağlûbiyet içinde olduğumuzun bilincine varacağız, sonra da bir mağlûbiyet fıkhı oluşturacağız -ki bu fıkıh “geçici bir fıkıh” olacaktır-, sonra bu fıkha göre mağlûbiyetten gâlibiyete doğru gitmenin sürecini yaşayacağız. Nihâyet ahlâk timsâli bir toplum olacağız ve Allah’ın yardımını hak edince, O da bize bir toplum-devlet-medeniyet nasip edecek. Aksi-hâlde insanlığın bir kısmı madden olmasa da mânen sıkıntılar içinde kalarak mutsuz ve umutsuz olurken, diğer bir kısım insanlarsa, madden ve mânen yokluğun ve zulmün ızdırâbı içinde mutsuz ve umutsuzca kıvranmaya devâm edecektir.

Fıkhımızı Allah’ın vahyi olan Kur’ân değil de şeytanın evliyâları olan tâğutlar belirlediğinde, “insan” olarak yaşayamayacağımız gibi, hakkıyla “müslüman-mü’min” olarak da yaşayamayız.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ocak 2018





Devamını Oku »

27 Eylül 2019 Cuma

Âhiret Bilinci ve Îmânı Üzerine




“Onlar, dünyâ hayâtından (yalnızca) dışta olanı (zâhiri) bilirler. Âhiretten ise gâfil olanlardır” (Rûm 7).

Îman etmek, “âhiret kaygısı duymak” demektir. Îman; “Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve âhiret gününe kayıtsız-şartsız teslim olmak ve hayatta da buna göre amelde-eylemde bulunmak” demektir.

Peygamberimiz, Allah’ı kabûl etmeyen değil, âhireti kabûl etmeyen (En-âm 29) bir topluma gönderilmiştir. Âhireti inkâr etmek ise, aslında “gaybı inkâr etmek” anlamına gelir. Çünkü gaybın bir rüknünü dâhi kabûl etmemek ve inkâr etmek, “gaybı tümden inkâr etmek” anlamına gelir. Kezâ âhireti inkâr, gaybı inkârdır, gaybı inkâr ise “Allah’ı, cenneti-cehennemi, melekleri ve vahyi inkâr etmek yada bunlardan şüpheye düşmek” demektir.

Âhirete îman; insanlığın, hakkın, hakîkatin ve adâletin garantisidir. Çünkü insan ancak ölüm-ötesi ve sorgusu inancı olduğunda kendini istediğini yapmaktan geri çekebilir ve çeşitli günahlar ve fitnelerden uzak kalabilir. Akıl-merkezli pozitif seküler sistem ise, Allah-âhiret-cehennem korkusu ve “cenneti hak etmek” inancını blôke ettiğinden dolayı, insanların çirkefliğin her türlüsüne mâruz kalması kaçınılmaz oluyor. Çünkü insana “dur” diyecek îmandan kaynaklanan bir iç güç iptâl olmuş oluyor. Sonuçta da insanın kırmızı çizgisi siliniyor ve nefsinin ve hevâ-hevesinin doğrultusunda yapmayacağı şey kalmıyor ki serbest kalan nefs ancak fitne üretir ve ekini ve nesli ifsâd eder. Âhiretten şüphesi olan inançsız insanlar da, “Dünyâ’da ne kadar rahat edersem, âhirette de o kadar rahat ederim” düşüncesine kapılıyor. Modern insanın unuttuğu şey şudur: İslâm’da “günah işleme özgürlüğü” vardır ama, Dünyâ’da ve âhirette o günaha cezâ kesmek de vardır.

Modern insan din-merkezliliği terk-edip akıl-merkezliliğe dönünce ve akla aykırı olan yada akılla açıklanamayan şeyi kabul etmeyince, âhirete îman zayıflamış ve âhiret kaygısı bitme noktasına gelmiş oluyor yada bitiyor. Böylece âhiret bilgi ve bilinci yâni âhirete îman zayıflığı yada âhiretin inkârı, insanın kırmızı çizgisini iptâl etmiş yada göreceli hâle getirmiş oluyor. Sonuçta da insanı kötülüklerden uzak tutacak bir etken kalmıyor. Netîcede de modern insanın hedefi, “nefsinin doğrultusunda her-şeyi sınırsızca yapmak” oluyor.  

Akıl sınırlıdır. Modern insan aklı ne kadar sınırsız görse de aklın bir sınırı vardır ve akıl gayb konusunda çâresizdir. Bu sebeple âhireti ve gaybı inkâr eder. Akıl-merkezli düşünce âhireti ve gaybı kabûl etmez. Akıl ve akletmek, kişiyi ancak îmânın kapısına kadar getirip bırakır ve artık o noktada kişi, îmânın kendisine mutlakâ yükleyeceği bedeli kabûl ederek yada etmeyerek, îman eder yada îman etmez.

Gaybın ne olduğuna dirâyetle ve akıl yürütmeyle ulaşılamaz. Âhiret de gayb olduğundan dolayı, akıl âhiret konusunda da onu inkâr etmekten başka bir fikir ortaya koyamaz. Gaybın bilgisi, sâdece Allah’ın bildirdiği kadardır. Şu âyetler, akıl yoluyla gaybın bilinemeyeceğini ve aklın sınırının “gaybın kapısı” olduğunu söyler:

“Allah sizi gayb üzerine muttalî kılacak değildir” (Âl-i İmran 179).

“Size Allah’ın hazîneleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorum ve ben size bir meleğim de demiyorum. Ben, bana vahyedilenden başkasına uymam” (En-âm 50).

“Gaybın anahtarları O’nun katındadır, O’ndan başka hiç kimse gaybı bilmez” (En-âm 59).

“Onlar, Rablerine karşı gayb ile (O’nu görmedikleri hâlde) bir haşyet içindedirler ve onlar, kıyâmet saatinden içleri titremekte olanlardır” (Enbiyâ 49).

“Sen, yalnızca gayb ile Rablerinden ‘içleri titreyerek-korkmakta’ olanları ve dosdoğru namazı kılanları uyarırsın” (Fatır 18).

“Gerçek şu ki, Rablerinden gayb ile (O’nu görmedikleri hâlde) içleri titreyerek-korkanlara gelince; onlar için bir mağfiret (bağışlanma) ve büyük bir ecir vardır” (Mülk 12).

“O, gaybı bilendir. Kendi gaybını (görülmez bilgi hazînesini) kimseye açık tutmaz (ona muttalî kılmaz)” (Cin 26).

Öyleyse, dünyâ-hayâtına karşılık âhireti satın alanlar, Allah yolunda savaşsınlar; kim Allah yolunda savaşırken, öldürülür yada galip gelirse ona büyük bir ecir vereceğiz. (Nîsâ 74).

Âhireti inkâr edenler, bir “iç buhrân” olarak Dünyâ’da sıkıntı çekecekleri gibi, âhirette ise acı azâba uğrayacaklardır. Kur’ân’a baktığımızda onların âhiretteki hâlleri şu şekilde olacaktır:

“Ateşin üstünde durdurulduklarında onları bir görsen; derler ki: ‘Keşke (Dünyâ’ya bir daha) geri çevrilseydik de Rabbimizin âyetlerini yalanlamasaydık ve mü’minlerden olsaydık’. Hayır, önceden saklı tuttukları kendilerine açıklandı. Şâyet (Dünyâ’ya) geri çevrilseler bile, kendisinden sakındırıldıkları şeylere şüphesiz yine döneceklerdir. Çünkü onlar, gerçekten yalancıdırlar. Onlar dediler ki: ‘Bu dünyâ-hayâtımızdan başkası yoktur. Ve bizler diriltilecek değiliz’. Rablerinin karşısında durdurulduklarında onları bir görsen: (Allah:) ‘Bu, gerçek değil mi?’ dedi. Onlar: ‘Evet, Rabbimiz hakkı için’ dediler. (Allah:) ‘Öyleyse inkâr ettikleriniz nedeniyle azâbı tadın’ dedi. Allah’a kavuşmayı yalan sayanlar, doğrusu hüsrâna uğramışlardır. Öyle ki, saat (kıyâmet günü) apansız onlara geliverince, günahlarını sırtlarına yüklenerek: ‘Onda (Dünyâ’da) sorumsuzca yaptıklarımızdan dolayı yazıklar olsun bize…’ derler. Dikkat edin, o işleyip-yüklendikleri ne kötüdür” (En-âm 27-31).

Hâlbuki âhiret bilgi-bilincine ve îmânına sahip olanlar, âhirete îman ettikleri için vazgeçilmesi gerekenlerden kolayca vazgeçebilirler. Dünyâ’nın nîmetleri ve zevkleri onları Allah’tan ve âhiretten alıkoymaz ve âhirete îman, insanın Dünyâ’da mü’mince yaşamasını sağlar ve kolaylaştırır:

“(Öyle) adamlar ki, ne ticâret, ne alış-veriş onları Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten tutkuya kaptırıp alıkoymaz; onlar, kâlplerin ve gözlerin inkılâba uğrayacağı (dehşetten allak-bullak olacağı) günden korkarlar” (Nûr 37).

Âhireti inkâr eden kişi, İslâm’ın dediklerini niye yapsın?. Yeme-içmeden kesilmek, tüm zevklerden gerektiğinde Allah için uzaklaşmak ancak âhiret bilinci ve îmânı sâyesinde olur. Allah, Fussilet Sûresi’nin 7. âyetinde: “Onlar zekâtı vermezler; âhireti inkâr edenler de onlardır” denir. Âhireti inkâr edenin zekât vermesi mantıksız olur. Çünkü karşılığını alamayacağını düşünür. Bu nedenle de Allah’ın rızâsını önemsemez. Âhireti inkâr edenler, hiçbir ibâdeti yapmazlar. Allah adına, hak ve hakîkat adına hiçbir şey yapmazlar. 

Meselâ Nâhl Sûresi 71. âyeti ele alalım. Bu âyette: “Allah rızıkta kiminizi kiminize üstün kıldı; üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altında bulunanlara onda eşit olacak şekilde çevirip-verici değildirler. Şimdi Allah’ın nîmetini inkar mı ediyorlar?” denir. Âhireti inkâr edenler yada âhiretten şüphesi olanlar için bu âyeti uygulamak kadar akıl-mantık dışı bir şey olmaz. Dünyâ’da keyfince ve istediği gibi yaşamak varken, adam niye -hem de eşit olacak şekilde- malını paylaşsın ki?. Fakat işte âhiret bilinci ve inancı mü’minlere bunu yaptırır ve yaptırmıştır da.

Âhiret îmânı ve bilinci olmayanlar, Kur’ân’ı da tam anlamıyla içselleştiremezler. Zîrâ aralarına bir “perde” girer:

“Kur’ân okuduğun zaman seninle âhirete inanmayanlar arasında görünmez bir perde kıldık” (İsrâ 45).

Âhiret îmânı ve bilinci, kişinin Dünyâ’da hakka yönelik davranışlarıyla kendini gösterir. Âhiret bilinci ve îmânı ne kadar sağlamsa, davranışlar da o kadar sağlam ve İslâm’a uygun olur. Aksi-hâlde sürekli bir kuşku durumu ortaya çıkar:

“Hayır!; onların âhiret konusundaki bilgileri ard-arda toplanıp pekiştirildi. Hayır!; onlar bundan bir kuşku içindedirler. Hayır!; onlar bundan yana kördürler” (Neml 66).

Mü’minler ise âhirete “kesin olarak” inanırlar:

“Ve onlar, sana indirilene, senden önce indirilenlere îman ederler ve âhirete de kesin bir bilgiyle inanırlar” (Bakara 4).

“Ki onlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve onlar, âhirete kesin bilgiyle îman ederler” (Neml 3).

Âhiret bilinci ve îmânı, kişinin hayâtına anlam katar ve yapılan her-şey anlamlı olur. Çünkü her yaptıkları Allah’lı olur. Üstelik âhiret bilinci ve îmânı, kişiye bir güven, bir huzûr ve bir umut verir. Âhirete îman, âhiret-merkezli yaşamakla olur. “Âhirette hesap verileceği bilinciyle yaşamaktır” âhirete îman.
 
Âhiret bilinci ve inancı olmadığında “sonuna kadar” adâletli olmak mantıksızdır.

Çok dürüst insanlar vardır. Çok sıkı dürüsttürler. Fakat bu kişiler âhireti inkâr ediyorlarsa (ki âhireti inkâr ettiği hâlde dürüst bilinenler vardır) bu kişiler dürüstlüğü nereye kadar sürdürebilirler?. Çünkü öyle bir noktaya gelinmiştir ki o noktada dürüstlük yapmak anlamsızlaşır âhireti kabûl etmeyenler için. Dürüstlük ile ahlâk arasında bir çizgi vardır. Şöyle ki; bu kişiler gerçekten de dürüst davranıyor olabilirler fakat “sonuna kadar giden bir dürüstlük” değildir bu. Diyelim ki bu kişinin, canından çok sevdiği ve hiç kıyamadığı bir yakını; (meselâ oğlu, kızı veyâ eşi) birini öldürse ve bunu sâdece o dürüst denilen kişinin kendisi görmüş olsa ve eğer, şikâyet etmediği takdirde o çok sevdiği kişiye ömrü boyunca bir şey olmayacağı belli olsa ve olaya şâhit olan bu dürüst kişi âhirete de inanmıyorsa, bu durumda o çok sevdiği biricik yakınını şikâyet edebilir mi?. Yapması gereken şeyi yapabilir mi?. Onun ömür-boyu hapiste kalmasına göz yumabilir mi?, yada îdâm edilmesine?. Sâdece “dürüstlüğü”nden dolayı bunu yapabilir mi?. %99.99 yap(a)maz. Çünkü tek-dünyâlı. Âhirete inanmadığı için vereceği bir hesap olacağına da inanmıyor. O hâlde o dürüst dediğimiz kişilerin dürüstlüğü, “sınırlı bir dürüstlük”tür. “Etik”i vardır ama “ahlâk”ı yoktur. Ahlâk, ancak dinden-inançtan neş’et eder. Fakat en çok da “âhirete inanç”tır kişiyi sonuna kadar ahlâklı kılacak olan. En ahlâklı kişi, kimse görmediğinde de herkesin yanında gibi hareket eder. Zîrâ kimse görmese de Allah’ın gördüğünün bilincindedir. Ahlâklı-mü’min kişi, yaptığını Allah’ın huzûrunda yaptığının farkındadır. Âhiret inancının kazandırmış olduğu edeb-ahlâk bilinci mü’mini adâletten saptıramaz:

“Ey îman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şâhidler olarak adâleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adâletten dönüp hevâ (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) yada yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır” (Nîsâ 135).

Âhiret bilincine ve îmânına çok sıkı sâhip olan Peygamberimiz, sonuna kadar dürüst olabilir ve olmuştur da. “Hırsızlık yapan kızım Fâtıma da olsa elini keserdim” demiştir:

“Sizden önceki milletler şu sebeple yok olup gittiler: Aralarından soylu, mevkî ve makam sâhibi biri hırsızlık yapınca onu bırakıverirler, zayıf ve kimsesiz biri hırsızlık yapınca da onu hemen cezâlandırırlardı. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fâtıma hırsızlık yapsaydı, elbette onun da elini keserdim”. 
(Buhârî, Enbiyâ 54, Megâzî 53, Hudûd 11, 12; Müslim, Hudûd 8, 9. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Hudûd 4; Tirmizî, Hudûd 6; Nesâî, Sârik 6; İbni Mâce, Hudûd 6).

Âhireti inkâr edenler ise, ne kadar dürüst olurlarsa-olsunlar bunu yapamazlar. Zîrâ onlar, âhireti inkâr ettikleri için amansız bir Dünyâ sevgisine sâhiptirler:

“Gerçek şu ki bunlar, çarçabuk geçmekte olan (Dünyâ’y)ı seviyorlar. Önlerinde bulunan ağır bir günü bırakıyorlar” (İnsan 27).

“Bilin ki, (âhireti hesâba katmayan) dünyâ-hayâtı ancak bir oyun, ‘(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama’, bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir ‘çoğalma-tutkusu’dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veyâ kâfirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Âhirette ise şiddetli bir azab; Allah’tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rızâ) vardır. Dünyâ-hayâtı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir” (Hadîd 20).

Âhireti inkâr, deizm ile sonuçlanır. Deizm âhireti inkar etmenin bir sonucudur. Zâten deizmde gayb konusunda sâdece kuru-kuruya bir -sözde- Allah inancı vardır.

Derdi Dünyâ olanın Dünyâ kadar derdi olur. Derdi âhiret olanın önemsiz dertlerini Allah dert olmaktan çıkarır. Âhiretteki “büyük gelecek” için hiç kaygı duymayanlar, Dünyâ’daki “küçük gelecekler” için bunalımdan-bunalıma sürüklenmek zorunda kalırlar. Âhireti unutanlar Dünyâ’ya kitlenirler ve Dünyâ hengâmesinde kaybolurlar. Zîrâ âhirete îman etmeyenler, Dünyâ’yı riske atamazlar.

Âhiret bilinci ve korkusu olmadığında, insanın yapmayacağı pislik yoktur. Allah’a ve âhirete inanmayanlar “sözünü tutmak” gibi bir sorumluluk duymazlar. Âhiretin delîli bu Dünyâ ve kâinattır. Âhiret-merkezli yaşamayanlar, “Dünyâ ile cezâ”landırılırlar.

İki çeşit insan vardır. Bu insan tipleri, hayâtı hangi merkezde yaşadığına göre ayrılır: 1-Dünyâ-merkezli yaşamayı seçenler. 2-Âhiret-merkezli yaşamayı seçenler. Âhiret-merkezli yaşamayı seçenler Dünyâ’dan nasiplenebilirler, fakat Dünyâ-merkezli yaşamı seçenler Dünyâ’dan sınırlı bir şekilde de olsa faydalansalar da, âhiretten nasipleri yoktur.

Mutlak bilgi, hem Dünyâ’da hem de âhirette geçerli olan bilgidir. O hâlde kâinâta âit olan bilgi “mutlak” değildir. Vahiy bilgisi, insanın kâinatta ulaşabileceği en doğru bilgidir?.

Allah’a, âhirete, gayba îmandan anlık bir gaflette bile, îmâna aykırı, felsefî sözlerle ifâde edilmiş bir sürü cümle kurulabilir. Bu sözleri Şeytan ilhâm edecektir.

Rönesans yâni “yeniden doğuş”, âhiretin yâni hak olan “yeniden doğuş”un inkârıdır. Bu nedenle âhireti inkâr edenler cenneti bu Dünyâ’da kurmak isterler. Fakat sâdece kendileri için. “Diğerleri” için ise Dünyâ’da cehennemi kurmaktadırlar. Mazlumların ve mâsumların dünyâsını cehenneme çevirirler.

Modern yeryüzü cennetine yüz çevirmeyenler, âhiretteki ebedî cennete ulaşamazlar. Dünyâ hayâtını âhirete tercih etmek günah ve suçtur. Bu suçun bir cezâsı vardır ve bu suçun cezâsı bizzat o şeyin kendisidir. Yâni âhirete rağmen Dünyâ’yı tercih etmek bir cezâdır ve cezânın başlangıcıdır.

Terâzi burada bozulduğunda âhirette de bozulur.

Kapitâlizme göre âhirette ilk sorulacak soru: “Dünyâ’da kaç para kazandın?” sorusudur.

Dünyâ’yı “mal” toplamakla geçirenler, âhireti “nal” toplamakla geçirirler. Sorumluluktan ancak, âhirete kadar kaçılabilir.

Allah rızâsı için yapılmayan işlerin âhirette kişiye bir faydası olmaz. Tâğutların ifsâd ettiği Dünyâ’dan en az zarar görenler tâğutlar oluyor. Çünkü onlar “zarârın kralı”nı âhirette göreceklerdir.

Dünyâ’yı dibine kadar yaşama hırsı, âhiret şüphesinden kaynaklanır. Dünyâ’ya bağlılığın derecesi, “âhiret bilinci ve îmânı”nın zayıflığıyla ters orantılır.

Vatan sevgisi, Dünyâ sevgisidir. Aşırı Dünyâ sevgisi, âhiret sevgisizliğinden kaynaklanır. Dünyâ’yı sorgulamayanlar, âhireti sorgulamaya başlarlar. Haz-merkezli mevcut Dünyâ’dan şüphelenmeyenler, âhiretten şüphelenmeye başlarlar.

Ölüm korkusunu nötralize edecek tek şey, âhiret inancıdır.

Dünyâ’da Allah’ın hükümleriyle hükmetmeyenler, âhirette Allah’ın ağır hükümlerine mâruz kalırlar.

Dünyâ’nın geçici bir imtihan alanı, âhiret ve cennetin ise ebedî bir saadet yurdu olduğuna inanan bir mü’minin “kaybedeceği” bir şey yoktur.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Mayıs 2019


Devamını Oku »

4 Eylül 2019 Çarşamba

İslâm’a Dâvet


“Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O hidâyete erenleri de en iyi bilendir” (Nâhl 125).

 

Târih boyunca tebliğ ve dâvetin yapılmadığı bir zaman olmamıştır. Bu dâvet gerek sözlü, gerekse de amel-eylem şeklinde yapılmıştır. Dâvet ya hakka, yada bâtıla olur. Allah ilk baştan beri sürekli olarak hakka yâni İslâm’a dâvet edilmesi için insanlar arasından peygamberler seçmiş ve gönderdiği vahiylerin doğrultusunda insanların hakka dâvet edilmesini emretmiştir. Zîrâ Allah, insanların hak dâveti gönül rızâsıyla kabûl etmesini ister ki, bu da anacak zihinlerin ve kâlplerin, dâveti beğenip kabûl etmesiyle olur. Zâten bu nedenle Allah “dinde zorluk yoktur” der ki bu zorluk, “insanları dîne sokma aşaması”ndadır. İnsanlar dîne gönülsüz olarak zorla sokulduğunda tebliğ ve dâvet işe yaramaz ve blôke olmuş olur. Çünkü zorla olunca “anlamsız” da olur. Tabi, İslâm’ı gönülden kabûl edenler, İslâm’ın, bir “imtihan olarak” sunduğu sorumlulukları ve zorlukları da kabûl etmiş olacaklarından dolayı, zorlamanın olmaması, sâdece “İslâm’ı kabûl aşaması”ndadır.

 

Hakka dâvetin gönül rızâsıyla olması şartken, bâtıla dâvet ise, gerek zorlamayla gerekse de “zorunlu bırakmakla” oluyor. İnsanlar ya zorlamadan, ya cehâletten yada bâtılın ayarttığı nefislerin meylinden dolayı bâtıla olan dâveti seve-seve kabûl etmişlerdir.

 

Târih hakka ve bâtıla yapılan dâvetin târihidir. Fakat bu iki dâvette bir fark vardır. Bâtılın dâveti Dünyâ ile sınırlı olduğundan aslında dâvet, maddeye yapılmaktadır. Bâtılın dâvetinin başarılı(!) olmasının nedeni ise, dâvetin maddeye ve dolayısı ile Dünyâ’ya meyyâl olan nefse uygun olmasındandır. Oysa İslâm’ın dâveti, kâlplerin şifâsı ve huzûrundan başka; zorluğa, sorumluluğa, vazgeçmeye, canlarla ve mallarla bu uğurda cihad etmeye dayanır. Çünkü İslâm sâdece iç-âlemi inşâ eden bir “gönül dîni” olmadığından ve dış-âlemin de İslâmlaştırılmasını hedefleyip emrettiğinden ve de bâtılın da Dünyâ’nın İslâm-merkezli olmasını kabul etmemesinden dolayı bir çatışmanın, bir savaşın olması kaçınılmazdır. Bu da insanların, icâbında her-şeylerini ortaya koymalarını gerektirmektedir. İşte bundan dolayı târih boyunca hakkın dâvetine uyan ve hakkın tarafında olanlar az, bâtılın dâvetine uyarak bâtılın tarafında olanlar ise çok olmuşlardır. Fakat Allah katında ölçü azlık-çokluk değildir. Allah itaate, kâlplere, samîmiyete, gayrete, ehliyet ve liyâkate bakar:

 

“Talût, orduyla birlikte ayrıldığında dedi ki: ‘Doğrusu Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim ondan içerse, artık o benden değildir ve kim de -eliyle bir avuç alanlar hâriç- onu tadmazsa bendendir’. Küçük bir bölümü hâriç (hepsi sudan) içti. O, kendisiyle berâber îman edenlerle (ırmağı) geçince onlar (geride kalanlar): ‘Bugün bizim Calût’a ve ordusuna karşı (koyacak) gücümüz yok’ dediler. (O zaman) Muhakkak Allah’a kavuşacaklarını umanlar (şöyle) dediler: Nice küçük topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah’ın izniyle gâlib gelmiştir; Allah sabredenlerle berâberdir” (Bakara 249).

 

Peygamberimiz’in ve sahabenin zamânını ve mücâdelesini aslâ hafife almıyorum ve hattâ onların ortaya koyduğu ve Kur’ân’ın “güzel örneklik (Ahzâb 21) dediği örnekliğin “aşılamaz bir örneklik” olduğunu savunuyorum. Fakat Dünyâ’da modernite ile birlikte öyle bir değişim oldu ki, insanlık târihinde daha önce böyle bir değişim görülmediği gibi, böyle bir değişimi düşünen de olmamıştı. Zîrâ eski insanlar hiç-bir zaman mutlak anlamda hem dinden hem de “normâl, fıtrî ve doğal olan”dan kopmayı düşünmemişti. Çünkü böyle bir şeyin doğala, normâle ve fıtrata aykırı olduğunun bilincindeydiler ve modern zamanlarda olduğu gibi bir sapmanın, “kendi ayağına kurşun sıkmak” anlamına geleceğinin farkındaydılar.

 

Fakat devran döndü ve öyle bir zaman geldi ki, insanların çoğu doğal, normâl ve fıtrî olandan saptılar. Evet bu bir sapmaydı ve hattâ bu sapma, insanoğlunun târihte gerçekleştirdiği en ağır ve yıkıcı sapmadır. İşte bu sapmanın olduğu Dünyâ artık havaya-suya ve taşa-toprağa da bulaştı ve her-şeyi ifsâd etti. Tabi en çok da, tek bilinç sâhibi varlık olan insanı ifsâd etti. Öyle ki, artık ne tarafa baksanız insandan kaynaklanan bir sapmışlığını yada bu sapmadan kaynaklanan sapıklıkları görürsünüz.

 

İşte bundan dolayı İslâmî bilgi ve bilince sâhip olan kişilerin, çok gayretli, ciddî, samîmi ve özverili bir şekilde ve apaçık olarak, net bir dille ve kesin bir şekilde tebliğ ve dâvette bulunması gerekmektedir ve hattâ bu, “olmazsa-olmaz” bir duruma gelmiştir. Öyle ki, belki de bu gayret ve atak artık müslümanların ve de insanlığın “son şansı” olacaktır. Zîrâ insanlık geri çıkılması imkânsız bir uçuruma doğru hızla yuvarlanmakta ve farkında olmadan kıyâmeti celb-etmektedir. Bu nedenle bahsettiğimiz bilinçli mü’min toplum, “müslümanım” diyenler de dâhil insanların her kesiminden herkesi apaçık bir şekilde İslâm’a dâvet etmesi gerekmektedir. Bu dâvet yazılı, sözlü ve “örneklik” şeklinde her türlü yapılmalıdır...

 

Ateistlere, Deistlere ve Agnostiklere Dâvet

 

Ateistlere; çelişkinin ve kendini aldatmanın en büyük şekli olan inançsızlık inatçılığından vazgeçmelerini ve şu mükemmel düzene sâhip olan kâinâtın, bir Yaratıcı (Allah) olmadan açıklanamayacağı gerçeğini çok net ve apaçık bir şekilde anlatmak-hatırlatmak ve kendilerini hemen bugün ve şu-anda İslâm’a dâvet etmeye başlamak gerekmektedir.

 

Deistlere; Allah’ın hiç-bir zaman amaçsız ve anlamsız bir yaratmada bulunmadığını, Yaratan’ın aslâ yarattıklarını başıboş bırakmayacağını ve yarattıkları üzerinde mutlakâ her an denetim hâlinde olduğunu, hiç kıvırmadan, tâvizsiz ve apaçık bir şekilde ve de kesin bir dille anlatmak, kendilerini hemen bugün ve şu-anda İslâm’a dâvet etmeye başlamak gerekmektedir.

 

Agnostiklere; her-şeyin Allah’a dayandığı ve Allah’ın bize bildirdiği gibi olduğunu, insan aklının almadığı (çünkü aklın da bir sınırı vardır) konularda Allah’a tevekkül etmekten başka yapacak bir şeyin olmadığı, insanın bilemediği şeylerde “bilinemezci” olmayı bırakıp “Allah’ın bildirdiği kadarıyla” yetinmeyi ve bildirmediği konularda da “Allâhuâlem” demeyi ve zâten bilmenin de bu demek olduğunu çok net ve apaçık bir şekilde anlatmak ve vahiy-merkezli bir bilme, bilinç ve amel-eylem yoluna girmeyi anlatmak ve kendilerini hemen bugün ve şu-anda İslâm’a dâvet etmeye başlamak gerekmektedir.

 

Lâik ve Seküler Olanlara Dâvet

 

Lâiklere; Allah’ın sâdece göklerin değil, yeryüzünün ve de insanın da Yaratıcısı olduğu, bu nedenle de, “yaratmak kime âitse hükmetmenin de O’na âit olduğu” gerçeği çok net bir şekilde ve kesin bir dille anlatılmalı, Allah’ın hükmünün sâdece göklerle sınırlı olmadığı ve yeryüzünde de mutlakâ O’nun hükümleriyle hükmetmek gerektiği, aksi-halde sürekli bir kaos içinde yaşamak zorunda kalınacağı; Allah’ı hayâtın her alanında merkeze almak gerektiğinin tebliği apaçık ve çok net bir şekilde yapılmalı, zâten İslâm’ın da bu demek olduğunu söylemek kendilerini hemen bugün ve şu-anda İslâm’a dâvet etmeye başlamak gerekmektedir.

 

Seküler olanlara; varlığın sâdece Dünyâ’dan ve maddeden ibâret olmadığını, insanın mânevî ve meta-fizik bir yönünün de olduğu hatırlatılmalı, insanın “üstün” yanı olan mânevi yönünü yok saymanın varlığın kaosa sürüklenmesine neden olduğunu apaçık anlatmalı; zâten insanı “insan” yapan farkın, bu bilince sâhip olmakla anlam kazanacağını, maddî âlemin, meta-fizik âlemin sâdece bir “dipnotu” kadar bir değeri bulunduğu, Dünyâ’yı madde-merkezlilikten âhiret-merkezliliğe çevirmek gerektiğini kesin ve tâvizsiz bir dille söylemeli, bu gerçeği çok net ifâdelerle anlatmalı ve kendilerini hemen bugün ve şu-anda İslâm’a dâvet etmeye başlamak gerekmektedir.

 

Kapitâlistlere Dâvet

 

Kapitâlistlere; nefsin özlemlerinin ve arzularının yâni ihtirasların sınırsız olmasına rağmen, aslında ihtiyaçların ve Dünyâ’nın bir sınırı olduğu hatırlatılmalı, Dünyâ’da açlığa, susuzluğa, evsizliğe, çıplaklığa ve tüm adâletsizliklere ve de sapıklıklara neden olan şeyin kapitâlist sistem olduğu sert ve kesin bir şekilde söylenmeli, mülkün gerçek sâhibinin Allah olduğu (lehûl mülk) ve Allah’ın bu mülkü tüm insanlar için eşit (Fussilet 10 ve Nâhl 71) yarattığını, bu eşitliğin sağlanmasının ise, “imtihanın gereği olarak” mülkün zenginler aracılığı ile dağıtılarak sağlanması gerektiği, servetin kendilerinde tekelleştiği kişiler, bu serveti Allah’ın emrettiği şekilde dağıtmadıklarında, Dünyâ’da yada Dünyâ’da olmazsa kesin olarak âhirette Kârun misâli “acı bir son” beklediği anlatılmalı, kendilerini hemen bugün ve şu-anda İslâm’a dâvet etmeye başlamak gerekmektedir.

 

Muhâfazakârlara Dâvet

 

Muhâfazakârlara; İslâm’ı atalarından, çok üstün görüp ilahlaştırdıkları birilerinden, Kur’ân ve Sünnet yerine, uydurmalardan ve rivâyetlerden öğrendikleri için büyük yanlışlıklar içinde oldukları, bu nedenle de Dünyâ’da adâletin bir türlü sağlanamadığı, bu durumun sürmesinin muhâfazakârların sâbit bir düşünceye ve amel-eyleme sâhip olmasından kaynaklandığı çok açık ve kesin bir şekilde anlatılmalı; peygamberlerin ilk mücâdele ettikleri kişilerin muhâfazakârlar olduğu ve hattâ Mekke’lilerin de muhâfazakârlar olduğu; statükoyu-sistemi körü-körüne ve kendi çıkarını düşünerek savunmanın adâletsizliği, şirki ve dolayısı ile zulmü açığa çıkarıp sürdürdüğü çok net bir şekilde anlatılmalı, eskide yaşanmış belli bir dönemin özlemiyle ve o günlerin tekrar geleceği umûduyla yaşamanın ve bu düşünceyle hareket etmenin târihte hiç-bir zaman fayda getirmediğini, o güzel günlerin benzerini İslâm-merkezli olarak günümüze taşımak gerektiğini ve bunun için de Kur’ân ve Sünnet temelli bir yola girilmesi gerektiği, eğer İslâm’ın özüne dönülmezse “yanan ateş”in bir gün mutlakâ kendilerini de yakacağını, zâten târihte bunun bir-çok örneğinin olduğu söylenmeli, kendilerini hemen bugün ve şu-anda İslâm’a dâvet etmeye başlamak gerekmektedir.

 

Müslümanlara(!) Dâvet

 

Evet, dâvet en çok da modern müslümanlara yapılmalıdır. Çünkü artık müslümanlar İslâm’ın hayattaki rôlünü yâni İslâm’ın o süper toplumunu, devletini medeniyetini, adâletini unutarak, tam aksi istikâmette, şeytanın vahyettiği ve tâğutların yerel taşeronları da kullanarak tertipleyip düzenlediği modern Dünyâ’nın dayatmalarına göre hareket etmektedirler. Hem de bunu, “İslâm’ın da zâten böyle bir Dünyâ istediği”ni zannederek yapmaktadırlar.

 

Müslüman târikatçılara, tasavvufçulara, cemaatlere, vakıflara, derneklere ve tüm müslüman toplumlara; atalarını, şeyhlerini, lîderlerini, ölmüşleri, bunların yazdığı ve kutsallaştırıp kurallaştırdığı kitapları, dayattıkları kendi hayat-tarzlarını din yapmaktan vazgeçmelerini, sâdece Allah’ın dediği gibi yâni Kur’ân’ın emrettiği ve Peygamber’in gösterdiği gibi düşünmelerini ve buna göre hareket etmeleri gerektiği, yoksa eski kavimlerin sapıklığı gibi; küfre, şirke, adâletsizliğe ve dolayısı zulme düşeceklerini tatlı-sert ama apaçık, çok net ve tâvizsiz bir şekilde anlatmalı, kendilerini hemen bugün ve şu-anda İslâm’a dâvet etmeye başlamak gerekmektedir.

 

Mü’minlere Dâvet

 

Mü’minlere ise, tebliğ ve dâvetin hiç aksamadan devâm etmesi gerektiği, yanlışların düzeltilmesi ve yeni yapılacakların plânları tebliğ edilmeli ve hatırlatılmalı, birlikte ve dayanışma hâlinde üstün gayret göstererek dâvete devâm edilmesi, bu yolda Kur’ân’ı bilgi ve bilincin kaynağı, sünneti ise amel ve eylemin kaynağı olarak merkeze almanın şart olduğu hatırlatması yapılmalı ve mü’min toplum birbirini teşvik ederek şevklendirmelidir. Peygamber’in insanları İslâm’a dâvet etmesi Kur’ân’ın bir emridir. Bu yoldaki metodu ve tarzı ise Sünnet’tir. Bu yolda sonuna kadar gidilmesi ve tebliğ ve dâvetin farklı bir aşamaya geçene kadar canla-başla sürdürülerek çalışmaya devâm edilmesi gerektiği hatırlatılarak Asr Sûresi mü’minler arasında çok okunan, çok düşünülen ve uygulanan bir sûre hâline getirilmelidir. Zîrâ bu yolda en çok ihtiyaç duyulacak şey, “hakkın ve sabrın tavsiyesi” olacaktı.  

 

Bu iş çok kolay bir iş değildir. Fakat imkânsız da değildir. Burada amaç, Allah’ın emrini yerine getirmek ve samîmiyeti-ciddiyeti göstererek îmânı kanıtlamak ve böylece Allah’ın yardımını celb-edebilmektir. Yoksa târih boyunca tebliğ ve dâvet çalışmaları istenilen ve beklenen sonucu vermemiştir. Fakat tebliğ ve dâvet ile nice insanlar dâvete icâbet edecekler, İslâm’ın sunduğu hak yola girecekler ve bu minvâlde hayatlarını sürdürmeye başlayacaklardır. Üstelik gayretli, samîmi, ciddî ve yılmadan yapılan çalışmalarda Allah mutlakâ yardımını ulaştıracaktır. Modern insan, “Allah’ın yardımı”nı hiç hesâba katmamaktadır. Bundan vazgeçilmeli ve Allah’ın her zaman ve her an bizimle olduğu bilinci ve inancı sağlanmalıdır. Çünkü bu, mü’minlere direnç ve güç verecektir.

 

Bu işin sonunda belki de tek bir mağaraya sığacak kadar, tek bir gemiyi dolduracak kadar ve hattâ Hz. İbrâhim örneğinde olduğu gibi, bir-kaç kişilik bir kazanım olacaktır. Fakat Allah’ın emrini yerine getiren insanlar, aynen Peygamberimiz ve sahabe gibi Dünyâ’ya öyle bir iz bırakacak ve belki de Allah’ın izniyle öyle bir inkılap başlatacaklardır ki, Dünyâ yeniden İslâm’ın nûruyla aydınlanacak ve zulmün yerine adâlet ikâme edilecektir. O hâlde tebliğ ve dâvet çalışmaları yeterli sonuç vermese de, Allah bizi “farklı bir yol”a sokana kadar tebliğ ve dâvete devam edilecektir. Aynen Hz. Nûh’un yaptığı gibi:

 

 “Dedi ki: Rabbim, gerçekten kavmimi gece ve gündüz dâvet edip-durdum. Fakat dâvet etmem, bir kaçıştan başkasını arttırmadı. Doğrusu ben, onları bağışlaman için her dâvet edişimde, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler ve büyüklük tasladıkça büyüklük gösterip-direttiler. Sonra onları açıktan açığa dâvet ettim. Daha sonra (dâvâmı) onlara açıkça îlân ettim ve kendilerine gizli-gizli yollarla yanaşmak istedim” (Nûh 5-9).

 

Kâlpler Allah’ın elindedir ve Allah, İslâm’a, hakka ve hakîkate lâyık bulduğu insanları kendi yoluna ulaştıracaktır. Tabi bunda da mü’minlerri vesîle kılacaktır. Mü’minler tebliğ ve dâveti canla-başla yapacaklar ve modern Dünyâ’da bu işin sonuç verme ihtimâli az olduğu için, “niye uğraşıyorsunuz ki” diyenlere şu âyeti söyleyeceklerdir:

 

“Onlardan bir topluluk: ‘Allah’ın helâk etmek veya şiddetli bir azâba uğratmak istediği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?’ dediğinde; ‘Rabbinize karşı bir özür için ve bir ihtimâl sakınabilirler, diye’ dediler” (A’raf 164).

 

Mü’minlerin şu-an için yapacağı şey; vahiy-merkezli olarak çok üstün gayret ve azim göstermek, bilgi-bilinç ve tebliğ-dâvet süreci başlatmak, zamanla bir İslâm toplumu oluşturmaya çalışmak ve bir “fark” ortaya koymaktır. Dünyâ’yı beşerî ve bâtıl-merkezlilikten “Allah-merkezliliğe” çevirmenin başlangıcı ve yolu budur Allâhuâlem.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ekim 2018

 

 


Devamını Oku »