10 Mayıs 2019 Cuma

Domuz ve Domuz Ürünlerini Kullan(ma)mak Üzerine


“De ki: ‘Bana vahyolunanlar içinde, yiyen bir kimsenin yiyeceği (şeyler) için, ölü-eti, dökülen kan, domuz eti -ki bu gerçekten murdardır- yada Allah’tan başkası adına kesilmiş bir fısk dışında, haram kılınmış bir şey bulmuyorum. Kim kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı-karşıya kalırsa, -saldırmamak ve haddi aşmamak şartıyla- (bu sayılanlardan ölmeyecek kadar yiyebilir). Şüphesiz Rabbin bağışlayandır, esirgeyendir” (En-âm 145).

 

Bir yazıda domuz etinin neden yenmemesi gerektiği şöyle açıklanır:

 

“Âyette haram olan yiyecekler için geçen “murdar” (pis) ifâdesinin pek çok hikmeti vardır. Çünkü domuz-eti gerçekten insan vücûduna zarar verecek özelliklere sâhiptir. Örneğin domuz-eti çok yağlıdır, yenildiği takdirde bu yağ kana geçer. Kandaki bu fazla miktardaki yağ atar-damarların sertleşmesine, tansiyon yükselmesine ve kâlp enfarktüsüne sebep olur. Ayrıca domuz-yağı içerisinde “sutoksin” denilen zehirli maddenin dışarı atılması için, lenf bezlerinin normâle göre daha fazla çalışması gerekir. Bu durum özellikle çocuklarda lenf düğümlerinin iltihaplanması ve şişmesi şeklinde kendini gösterir. Bunların dışında domuz-eti bol miktarda kükürt içerir. Vücûda fazla miktarda alınan kükürt; kıkırdak, kas ve sinirlere oturarak eklemlerde iltihaplanma, kireçlenme ve bel fıtığı gibi çeşitli hastalıklara yol açar. Bütün bunların yanında çeşitli deri hastalıkları ve trişin gibi (trişin sadece domuz yoluyla geçer ve insanlarda öldürücü bir durum meydana getirir) ciddî hastalıklara da sebep olmaktadır.

 

Domuz-eti yenmesinin sağlığa zararlı pek çok yönü bulunmaktadır. Bu zararlar geçmiş dönemlerde olduğu gibi, alınan her türlü tedbire rağmen günümüzde de söz-konusudur. Her-şeyden evvel domuz, her ne kadar çiftliklerde, bakımlı ortamlarda yetiştirilirse-yetiştirilsin, kendi pisliğini yiyen bir hayvandır. Gerek pislikle beslenmesi gerekse biyolojik yapısı nedeniyle domuzun bünyesi diğer hayvanlara oranla çok fazla miktarlarda antikor üretir. Yine domuzun vücûdunda diğer hayvanlara ve insana oranla çok yüksek dozda büyüme hormonu üretilir. Doğal olarak bu yüksek dozdaki antikorlar ve büyüme hormonu, dolaşım yoluyla domuzun kas dokusuna da geçerek birikir. Bunun yanı-sıra domuz-eti çok yüksek oranlarda kolesterôl ve lipid içerir. Bunların sonucunda tüm bu aşırı düzeydeki antikorlar, hormonlar, kolesterôl ve lipidlerle yüklü olan domuz-etinin insan sağlığı açısından önemli bir tehdit olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır.

 

Bunların dışında, domuz-etindeki sağlığa zararlı maddelerden biri de “trişin” parazitidir. İnsan vücûduna girdiğinde doğrudan kâlp kaslarına yerleşerek ölümcül tehlike oluşturan trişin parazitine domuz-etinde sıklıkla rastlanmaktadır. Günümüz teknolojisiyle trişinli domuzları teknik olarak tespit etmek mümkünse de önceki asırlarda böyle bir yöntem bilinmiyordu. Bu nedenle, domuz-eti yiyen herkes için trişin parazitini kapma ve ölümle karşı-karşıya kalma riski vardı. Görüldüğü gibi, insana zarar verecek olan yiyeceklerin haram kılınması da insanlara sunulmuş bir kolaylık ve korumadır”.

 

“İnsan yediğidir” denir. Ne yerse ona göre söyler ve amel-eylemde bulunur. Yedikleri, insanın karakterini şekillendirir. Domuz-eti (ve de ürünleri) insanın mayasını bozar. İnsanın huyunu, karakterini bozar. Lâkin domuzun yasak-haram olmasının gerçek nedeni mikroplar değil, “Allah’ın haram kılması”dır Aksi-hâlde domuz-etini ve domuzun diğer ürünlerini mikroplardan arındırdığımızda, domuz yenebilecek hâle gelirdi. Zâten; “ateş, domuzdaki mikropları öldürür, bu nedenle de pişen domuz-eti yenebilir” diyenler vardır. Allah, domuz etinin haram kılınmasının nedeni olarak sâdece “pistir” (rics) der. Pis olması tabî ki de maddî yapısıyla da ilgilidir. Fakat nasıl bir pisliği olduğu ne âyetin ilk indiği zamanlarda, ne de modern zamanlarda çok da net değildir. Öyleyse domuz-etinin haram kılınmasının ilk nedeni, Allah’ın “pistir” diyerek haram kılmış olmasıdır. Kur’ân-ı Kerim’de Allah:

 

“Ey îman edenler!, size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin…” (Bakara 172) der. Domuz ise “pis” olduğu için haramdır.

 

Domuzun en önemli özelliği “çöpçü hayvan” olmasıdır. Domuz, yemede-içmede bir ayrım yapmıyor. Bu ayrımı yapmaması, mümeyyiz (mümeyyiz= iyiyi-kötüyü fark edip ayıran) bir yapısının olmamasıyla alâkalıdır. Çünkü çoğu hayvan her-şeyi yiyip-içmez. İnsan, varlık içinde mümeyyiz akla sâhip olan tek varlıktır ve mümeyyiz aklını kullanmaması, her türlü pisliğe mahkûm eder insanı (Yûnus 100). İşte, insanlar böyle bir ayrım yapmayan ve her-şeyi yiyip-içen domuzun etini ve diğer ürünlerini kullandığında, “insan yediğidir” kuralına göre, bu özellikler insana da bulaşacak ve insan mümeyyiz aklını kullanamayacak ve her türlü pisliğe dûçar olacaktır. Domuz-etini yemek ve diğer ürünlerini kullanmak, zamanla insanları domuzlaştıracaktır ki modern dönemde bu durum çok net görülebilmektedir. 

 

Peki domuzun eti pistir ve bu nedenle haramdır da, domuzun eti dışındaki yerleri, yâni derisi, kılı-tüyü, tırnağı, yağı da haram değil midir?. Eti pis ve haram olanın diğer taraflarının da pis ve haram olmaması düşünülebilir mi?. Diyorlar ki, “eğer domuzun eti dışındaki yerler de pis ve haram olsaydı Allah bunu söylerdi. Kur’ân’a ilâve yapmak yanlıştır”. Kur’ân hakkındaki bu düşünce “modern” bir düşüncedir ve fitne üretmektedir. “Kur’ân’da her-şey söylenmiştir” düşüncesiyle irtibatlandırılarak domuz ürünleri hakkında böyle bir yargıya varılıyor. Oysa Kur’ân’ın “her-şey” dediği, “tüm her-şey” değildir. Bir âyetle bu konuyu açalım:

 

“Ey îman edenler!, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın). Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın (arkasından çekiştirmesin.) Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini (meyteten) yemeyi sever mi?. İşte, bundan tiksindiniz. Allah’tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabûl edendir, çok esirgeyendir” (Hucûrat 12).

 

Allah, gıybet yapmayı, kişinin ölmüş olan kardeşinin etini (yada leşini) yemesine benzetiyor. Peki buradan, “kardeşin ölüsünün sâdece etini yeme”ği mi anlamalıyız?. Meselâ saçlarını, derisini, tırnaklarını, yağlarını, kemiklerini yemeyi anlamayacak mıyız?. Tüm bunlar da “leş”in parçaları değil midir?. Ölen kardeşin eti tiksindiricidir de diğer tarafları tiksindirici değil midir?. Öyleyse Allah diğer taraflarını söylememekle, yâni ayrıntı verip, ölen kardeşin; “etini, tırnakları, saçlarını, kemiklerini yemek gibidir” demeyerek bir eksiklik mi yapmıştır?. Allah kitabı olan Kur’ân aptallara ve akılsızlara mı gelmiştir ki her ayrıntıyı detayıyla versin. İnsan “leb” deyince leblebiyi anlayabilecek bir varlıktır. Akıl dene şey buna yarar zâten.

 

Evet; insanlar domuz-etini zinhar yemiyorlar ama, sürekli gıyb-et ederek “ölmüş kardeşlerinin etini” yemekten hiç korkmuyorlar. Öyle ki, “gıyb-et obezi” olmuş durumdalar.

 

Domuzun sâdece eti değil, her-şeyi haramdır. Fakat domuz, doğada bulunan hâliyle haram değildir. “Domuz” değil, domuzun eti-sütü, kılı-tüyü, kemiği-tırnağı ve derisidir haram olan. Bunları insanların kullanması haramdır. “Hayvan” olarak domuz haram değildir. Çünkü domuzu da Allah yaratmıştır ve bu nedenle domuz da mükemmel bir yaratılışa sâhiptir. Domuz ve ürünleri yenildiğinde ve kullanıldığında haram olur, yoksa yenilmediğinde ve kullanılmadığında domuz da Allah’ın yarattığı bir mahlûktur.

 

Tabi, zarûret hâlinde domuzun eti gibi; yağı, derisi, kılı, kemiği de ölçüyü aşmayacak oranda kullanılabilir. Bu bağlamda şunlar söylenmiştir:

 

“İmameyn (İmam Ebû Yûsuf ve Muhammed) ile İmam-ı Şâfiî’ye göre, hınzırın kıllarından badana fırçası yapılması ve bununla ayakkabı dikilmesi câizdir. Hattâ bu kıldan bir miktar, az bir su içine düşecek olsa, İmam-ı Muhammed o suyu temizlikten çıkarmaz. Çünkü bu kılların alelıtlak (umumî olarak) istifâdeye müsâde edilmesi taharetine (temizliğine) delildir. Fakat İmam-ı ebû Yûsuf’a göre, bu istimâl (domuz kılından yapılan fırçaları kullanmak) hakkındaki müsâde bir zarûrete mebnîdir. Suya düşmesi hâline şâmil değildir”. Dürer’de bildirildiğine göre, İmam-ı Muhammed, domuz kılının temiz olduğuna zaruretten dolayı cevaz vermiştir. Çünkü ayakkabıcıların onu kullanmaya ihtiyacı vardır. Allâme Makdisî, ‘Bizim zamanımızda ayakkabıcıların buna ihtiyaçları kalmamıştır. Bundan dolayı temizliğine hüküm vermeye sebep olan zarûret ortadan kalktığı için, kullanılması câiz değildir’ demiştir.

 

Her ne kadar İmam-ı Şâfiî ve İmameyn zarûri hâllerde domuz kılının kullanılmasına cevaz veriyorsa da bundan iki asır önce yaşayan allâme Makdisî bu zarûretin ortadan kalktığını söylemektedir. Çünkü o işi görecek başka âletler bulunmuş ve kullanılmıştır. Zamânımızda ise böyle bir zarûretten bahsetmek ve kullanmak için çâre aramak imkânı, hâliyle ortadan kalkmaktadır. Çünkü tekniğin getirdiği yenilikler sayesinde, bir-çok mâmûl sûni maddelerden yapılmaktadır. Bu, her türlü işte kullanılan fırçalar için de söz-konusudur. Bunun için, şüphe ve tereddüte düşmeden, sûni maddelerden yapılmış olan fırçaları kullanmak en iyisidir. Kıldan yapılan fırçaların bazılarında domuz-kılının kullanıldığı bâzı îmâlâtçılar tarafından bildirilmektedir. Bundan dolayı, her türlü fırçalarda, bilhassa sakal ve diş fırçalarında sûni olanını tercih etmekte fayda vardır. Artık bir zarûretten bahsetmek mümkün olmadığı için, domuz-kılından yapıldığı bilinen sakal fırçasını kullanmak uygun olmaz”.

 

Modern müslümanlar domuz-eti ve yağını yemiyorlar ama, domuzdan yapılan ve “jelatin” katkılı süt ürünlerini yiyorlar, domuzdan üretilen ilaç kapsüllerini ilaçla birlikte kullanırlar -ki kapsüller jelatinden üretilir- (gerçi “film tabletler”e de domuz bulaşmış durumda), domuz kılından yapılan taraklar, makyaj malzemeleri ve araç-gereçleri, tıraş fırçaları ve berber-kuaför malzemeleri, elbise-ayakkabı fırçaları, domuz derisinden yapılan çantalar, cüzdanlar, ayakkabılar vs. bir-çok ürünü kullanmaktan çekinmiyorlar. Domuzdan yapılan ürünleri kullanmaktan çekinmiyorlar. Yine domuzun yağından çok korkan ve “aslandan kaçan yaban eşekleri” gibi kaçanlar, işi büyü yapmaya gelince domuzun yağını olarak kullanmaktan çekinmiyorlar ve bir ciddiyetsizlik gösteriyorlar.

 

Günlük kullandığımız bir-çok ürünlerde de domuz vardır. Oje, ruj, krem, sabun, çikolata, margarin, sakız gibi yenilen ve kullanılan şeylerde ve temizlik maddelerinde hem alkôl hem de domuz katkısı olup-olmadığına dikkat edilmelidir. Yine; Et, kıyma, sucuk, salam, sosis alırken buna dikkat edilmelidir. Domuzun alımı-satımı, beslenmesi, domuzla ilgili işlerde çalışılması ve hattâ domuz ve ürünlerini satan kişilere dükkânların kirâya verilemesi bile doğru değildir. Zîrâ domuz katkılı ürünler bu şekilde yayılmakta ve kullanılması normâlleşmektedir. Eğer bir zarûret yoksa, kâlp kapakçığı gibi -ki çoğu domuzdan yapılıyor- kullanılması da doğru değildir.

 

Câbir anlatıyor: “Mekke’nin fethedildiği sene Hz. Peygamber (aleyhissâlatu vesselâm)’i Mekke’de işittim, şöyle buyuruyordu: “Cenâb-ı Allah; içki, ölmüş hayvan, domuz ve putun alım-satımını yasakladı”. Bunun üzerine: “Ey Allah’ın Resûlü, “ölmüş hayvanların iç yağı hakkında ne buyurursunuz, zîra onunla gemiler yağlanır, derilere sürülür, kandiller aydınlatılır” dendi. Cevâben: “O (nun satışı) haramdır” buyurdu ve ilâve etti: “Allah Yahudilerin canını alsın. Allah onlara ölmüş hayvanların iç yağını haram kıldığı vakit bu yağı erittiler, sonra satıp parasını yediler” (Buhârî, Büyû 112, Meğâzî 50; Müslim, Müsâkât 71 (1581); Ebu Dâvud, Büyû 66 (3486); Tirmizî, Büyû 93, (7, 309-310); İbnu Mâce, Ticarât 11, (2167).

 

Allah’ın bir şeyi haram kılması ille de onun zararlı olmasından değil, imtihan içindir. Bu imtihan şekli belki de Hz. Âdem ve Havvâ ile başlar. Cennette yasaklanan ağacın ne ağacı olduğu ve neden yasaklandığı bilinmemektedir. Çünkü önemli olan, Allah’ın ona “dokunmayın” demesidir. Bunu imtihan olarak yapmıştır.

 

Başta domuz-eti olmak üzere domuz ürünlerini kullanmak, ancak ve ancak bir zarûret hâlinde mümkün olabilir ki o da sınırlı olarak ve zarûret miktarınca kullanılabilir:

 

“O, size ölüyü (leşi) kanı, domuz-etini ve Allah’tan başkası adına kesilmiş olan (hayvan)ı kesin olarak haram kıldı. Fakat kim kaçınılmaz olarak muhtaç kalırsa, taşkınlık yapmamak ve haddi aşmamak şartıyla (ölmeyecek oranda yiyebilir), ona bir günah yoktur. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir” (Bakara 173).

 

İnsanlar yediklerine göre hareket ederler. Bu nedenle bir şeyin hem temiz olması, hem de helâl olması önemlidir. Meselâ bir şey helâl ama temiz değilse, o şeyin yenmesi yasak ve haram olduğu gibi; aynı şekilde, bir şey temiz ama helâl değilse, yine haramdır. Temiz olmayanlar daha çok maddî yönü olumsuz anlamda etkilerken, helâl olmayanlar da daha çok mânevî yönü olumsuz etkiler. Helâl olmayan ve meselâ bir çalıntı şeyi yemek yada kullanmak, kişinin mânevî yanını olumsuz yönde etkileyecektir. Meselâ hırsızlıkla elde edilmiş bir eti yemek, o et temiz olduğundan dolayı vücûda yapması gereken olumlu etkiyi yapacaktır ama, yiyenin mânevî yönü çok olumsuz şekilde değişecek ve zamanla çirkef bir insan(!) olup çıkacaktır. Bu nedenle Kur’ân’da, yiyecek-içeceklerin ve tabî ki kullanılan diğer şeylerin, hem temiz hem de helâl olması şart koşulur:   

 

“Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helâl ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır” (Bakara 168).

 

Yine maddî ve mânevî olarak temiz bir insan kalabilmek için bâzı şeyleri yemekten kaçmak gerekmektedir. Bunlar Kur’ân’da şu âyetlerle belirlenmiştir:

 

“Ölü-eti, kan, domuz-eti, Allah’tan başkası adına kesilen, boğulmuş, vurulmuş, yüksek bir yerden düşmüş, boynuzlanmış, yırtıcı hayvan tarafından yenmiş, -(henüz canlıyken yetişip) kestikleriniz hâriç,- dikili taşlar üzerine boğazlanan (hayvanlar) ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. Bunlar fısktır (günahla yoldan sapmadır.) Bugün inkâra sapanlar, sizin dininizden (dîninizi yıkmaktan) umut kesmişlerdir; artık onlardan korkmayın benden korkun. Bugün size dîninizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nîmetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçip-beğendim. Kim ‘şiddetli bir açlıkta kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı-karşıya kalırsa’ -günaha eğilim göstermeksizin- (bu haram saydıklarımızdan yetecek kadar yiyebilir.) Çünkü Allah bağışlayandır, esirgeyendir” (Mâide 3).

 

“O, size ancak ölüyü, kanı, domuz-etini ve Allah’tan başkası adına kesilmiş olan (hayvan)ı haram kıldı. Fakat kim mecbur kalırsa, saldırmamak ve sınırı aşmamak üzere (yiyebilir). Çünkü gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir” (Nahl 115).

 

Tevrat’la amel edeceğine söz verip de “Cumartesi Yasağı”nı çiğneyerek sözünden dönen yahudiler, “maymun ve domuz” oldular, domuzlaştılar. Peki şimdi müslüman(!) olarak sözümüzde durmadığımız için, biz de “maymun ve domuz” mu oluyoruz ve zamanla domuzlaşıyor muyuz acaba?. Allah’a verdikleri “söz”ü tutmayanlar maymunlaşırlar ve de domuzlaşırlar:

 

“De ki: ‘Allah katında, ‘kesinleşmiş bir cezâ olarak’ bundan daha kötüsünü haber vereyim mi?. Allah’ın kendisine lânet ettiği, ona karşı gazablandığı ve onlardan maymunlar ve domuzlar kıldığı ile tâğuta tapanlar; işte bunlar, yerleri daha kötü ve dümdüz yoldan daha çok sapmışlardır” (Mâide 60).

 

Türklerin domuz yememe davranışı, İslâm’dan ziyâde, eski Türklerin zâten eskiden bêri domuz yemediklerinden dolayıdır. Hattâ Türkler domuzu aşağılayıcı bir söz olarak kullanmışlar ve bâzı kavimlere domuz anlamına gelen isimler vermişlerdir. Teoman Duralı şöyle der:

 

“Topluluklar dışlarında kalanları, komşu olanları küçümsemek maksadıyla rezil adlar vermişlerdir, meselâ Eski Türklerde  domuz yasaktı, tabuydu. Komşuları Tunguzlar domuz eti yediklerinden onlara domuz demişlerdir ve o ad öyle kalmıştır. Tunguz tonguzdan gelir. Domuzun eski Türkçesi tonguzdur ve domuz bu kelimeden geliyor. Türkler müslüman olmadan önce de domuz yemiyorlardı, tuhaf bir tesâdüf, o sebeple İslâm âleminde en tutarlıca domuzu yemeyenler Türklerdir. Hiç kesinlikle dokunmazlar. Öbürlerinde bu kadar sıkı değildir”.

 

Herodot da, Türk yada Türklerle akrabâ oldukları kabûl edilen İskitlerin de domuzdan uzak durduklarını ve domuz kurbân etmek bir yana, domuzu topraklarında bile beslemelerinin söz-konusu olmadığını söyler.

 

Domuz-eti ve ürünleri tüm zamanlarda haram kılınmıştı. Tevrat’ta da domuz yasaklanmıştır:

 

“Domuz geviş getirmez; o size mundardır; onun etinden yemeyeceksiniz ve leşlerine dokunmayacaksınız” (Tesniye 14/8).

 

“Domuz-eti yiyenler beni öfkelendirirler” (İşaya 65)

 

“Domuz-eti ve mekruh şeyler ve fare yiyenler…’” (İşaya 66/17).

 

Domuz, Hıristiyanlıkta da yasaktır. İncil de şöyle denir:

 

“Mukaddes olanı köpeklerinize vermeyin ve incilerinizi domuzların önüne atmayın” (Matta 7/6, 8/31-33)

 

“Mundar ruhlar çıkıp domuzlara girdiler…” (Markos 5/13).

 

Müslüman olduğu hâlde, gerek cehâletten gerekse de umursamazlıktan dolayı ama domuzun haram olduğunu bildiği hâlde berberlerin sabun sürerek kullandıkları domuz kılından îmâl edilmiş sakal fırçasını kullanmakta bir sakınca görmemeleri ve traş olanın bu duruma îtirâz etmemesi, bu ürünlerin kullanılmasını meşrûlaştırmakta ve yaygınlaştırmaktadır.

 

Yine; boyacıların meslek icâbı kullandıkları fırçaların menşei’ni (domuz kılından yapılmış olduğunu) araştırmadan kullanmaları; Fırıncıların pidelerin üzerine yumurta sürmekte kullandıkları fırçaların menşei’ni (domuz kılından yapılmış olduğunu) araştırmadan kullanmaları; Kadınların kullandıkları ruj ve el kremleri üretiminde kullanılan domuz jelatinlerinin mevcûdiyetinin kimseyi rahatsız etmemesi ve dikkat çekmemesi vs. müslüman bir toplum için çok garip ve üzücü bir durumdur. Zâten artık, yeme-içmesine çok dikkat etmesi gereken Müslümanlar tarafından, GDO denilen, genetiği değişmiş ve sözde ıslah edilmiş..! (buğday, un, mısır, meyve vs.. gibi) ürünlerin fütursuzca tüketimi de önemsenmiyor ve bunların üretim ve tüketiminin hızlanması da, insanlar üzerindeki maddî ve mânevî olumsuz etkilerine rağmen umursanmıyor.

 

Domuz yâni “hınzır” için; “Sâdece ‘çiftlik domuzları’ yenmez, fakat ‘yaban domuzları’ temizdir ve yenebilir” diyenler olduğu gibi, “Kur’ân’da yasaklanan et, domuz=hınzır eti değil, ‘bozuk et’tir ve hınzır ‘bozuk et’ demektir, zâten Allah kötü-pis yaratık yaratmaz” diyorlar. O hâlde Allah’ın yarattığı her-şey yenebilir mi?. Çünkü bu, “yenmeyecek hiç-bir şey yoktur” anlamına gelir. Uzakdoğu ülkeleri gibi, kedi köpek ve her türlü böcek de yenebilmelidir. Yeter ki henüz bozulmamış olsun. Kur’ân’ı aşırı yoruma tâbi tuttuğunuzda yemeyeceğiniz … kalmaz.

 

“Protein değeri en düşük et, domuz etidir” denir ve hayvanların etlerindeki protein miktârı şöyle verilir:

 

Sığır:18.11

Dana:18.86

Koyun:16.27

Tavşan:22.05

Tavuk:18.46

Ördek:21.53

Domuz:14.43.

 

Zâten domuzun çoğu yağa gider. 150 kg. domuzun 75 kilosu yağdır. Yâni domuzun pek de besleyici değeri yoktur. O nedenle sürekli ve bolca tüketilir ve yine de tam anlamıyla doyurmaz da insanı şişirir durur.

 

Bâzıları, “içki sofrasında domuz eti yememeyi” dindarlık zannediyor. Domuz sınırsızlığı bir sembolüdür. Çünkü domuz ne bulsa yer. Her konuda sınırsızlaşanlar ve domuz gibi yaşayanlar niceleri vardır ki, domuz yememekle iftihar ederler. Haz-merkezli ve sınırsızca yaşamayı seçenler, domuz-etini yemeseler de domuzluktan kurtulamazlar.

 

Ne ilginçtir ki, modern Dünyâ’da domuzluğu (sınırsız tüketim) en üst seviyede gerçekleştiren kişiler, “en üstün kişiler” olarak kabûl ediliyor. Zîrâ modernizm bir “sınırsızlık uygarlığı”dır. Zâten batı uygarlığı, kendileri gibi sınırsız bir hayat-modelini benimsemeyenlere yâni kendileri gibi domuzlaşmayanlara ve domuzlaşmayı kabûl etmeyenlere saldırır ve Dünyâ’yı “yaşanmaz bir yer” hâline getirir. Çünkü batı’nın domuzlaşmış olanları, “domuzlaşmadan” geçinirler. Ne kadar çok insan domuzlaşırsa, o oranda zenginliklerini ve de domuzluklarını yâni sınırsızlıklarını kolayca ve rahatça, tam da şeytanın ve nefislerini istediği gibi yaşayabileceklerdir.

 

“Sen onların dinlerine uymadıkça, yahudi ve hristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olmazlar. De ki: ‘Şüphesiz doğru yol, Allah’ın (gösterdiği) yoludur’. Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların hevâ (istek ve arzu)larına uyacak olursan, senin için Allah’tan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı” (Bakara 120).

 

“Onların dinlerine girinceye-uyuncaya kadar” âyetinin bir anlamı da; “domuz-eti yiyene ve domuz ürünlerini kullanana kadar”dır.

 

Domuz, sınırsızlığı ifâde eder. Domuzun yemede hiç-bir sınırı yoktur, cinsellikte hiç-bir sınırı yoktur. Bu nedenle domuz yasağı aslında “domuzlaşma yasağı” yâni “sınırsızlaşma yasağı”dır. İslâm ise, bir “sınırlar dîni”dir. Bu sınırlar, “Allah’ın koyduğu sınırlar”dır. 

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ocak 2018

 

 

Devamını Oku »

“Kutsala Sövmek” Üzerine



“Kim izzeti istiyorsa, artık bütün izzet Allah’ındır. Güzel söz O’na yükselir, sâlih amel de onu yükseltir. Kötülükleri tasarlayıp düzenleyenler ise; onlar için şiddetli bir azab vardır. Onların tasarladıkları boşa çıkıp bozulur” (Fâtır 10).

Sövmek: “Onur kırıcı, çoğu basmakalıp kaba sözler söylemek, küfretmek” anlamındadır (TDK). Aslında sövgü, “küfür” ile direkt değil, dolaylı yoldan anlamdaş olabilir. Zîrâ küfür, “örtmek” mânâsında olup; “dînin, hakkın ve hakîkatin üstünü örterek inkâr etmek” demektir. Sövgüde, sövülen şey güyâ değersizleştirilerek ve ona olan meyil engellenerek “üstünü örtmek” anlamında “küfür” olabilir. O hâlde sövgü küfre yol açacaktır.

“Dinde ikrah (çirkinlik-iğrençlik-baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tâğutu tanımayıp (tâğuta küfredip=yekfur bit tâgûti) Allah’a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir” (Bakara 256).

Bu âyet “tâğuta küfretmekten” bahseder ki, bu küfür, “sövgü” şeklinde ana-avrat şeklinde bir sövgü değil, “üstünü örtmek, etkisizleştirmek” anlamında yapılan bir küfürdür. Yâni “küfre küfretmek”tir. Tâğut, küfrün (şirk) temsilcisi olduğundan, âyette tâğutun küfrünün örtülmesinden bahsediliyor. Bu örtme ise tabî ki “hakkın gelip bâtılı yok etmesi”yle olacaktır. Tâğutla küfürleşmek, sövgü yarışına girmek demek değildir.

Zamânımızda sövmek çok sıradanlaştı ve sövgüler çok çeşitlendi. Öyle ki, nokta-virgül-bağlaç gibi kullanılmaya başladı. Artık sâdece erkekler de değil, kızlar da çok sövmeye başladı ve hattâ sövmek ve sövgü kelimelerini-cümlelerini kullanmak bir ilgi çekicilik, bir îtibar kazanmak olarak kullanılıyor. Birileri sövmeyi kızlara-kadınlara ve küçük çocuklara daha çok yakıştırıyor.

Sövgü kelimeleri ve cümleleri, aslında herkes için anlamlı olmayabiliyor. Meselâ küçük çocuklara küfür ettiriliyor ama çocuk ne dediğini bilmiyor ki!. Yada başka ülkedeki bir kişi, duyduğu o sözlere bir anlam veremiyor. Bir keresinde Türklerden biri yabancı ülkeden birine çok kullanılan sövgü içeren bir söz söylemiş, karşıdaki bu sözün ne anlama geldiğini anlamadığı için “ne olmuş ki … ” demişti. Yâni sövgü cümleleri aslında temelde anlamsızdır ve toplumun yada kişilerin o cümlelere verdiği anlamdır sövgüyü var kılan kılan şey.

Sövgünün tüm Dünyâ ve tüm insanlar için ortak yanı, sövgü cümlelerinin bir hakareti taşımasıdır. Meselâ dilinizi anlamayan yada kulakları duymayan birine sinirli bir yüz ifâdesiyle ve öfkeliymiş gibi yaparak “domates biber patlıcan” kelimelerini, biraz da elleri karşı tarafa sallayarak ve bağırarak söylediğinizde, karşı taraf kendisine sövüldüğünü anlar ve tepki verir ve kızmayan başlar. Zâten dilsizler de sövebilirler ve bunu bu tarz hareketleriyle gösterirler. O hâlde sövgü cümlesinin seslendirilmesi bile gerekmiyor. Demek ki kişi, cümleleri seslendirmeden de sövebilir. Aslında “testi, içindekini sızdırır” sözüne göre insan da söverek, içinde taşıdığı küfrü-sövgüyü seslendirmektedir. Yâni içindekini dışa yansıtmaktadır. O hâlde sövgü, ağız alışkanlığı ile yapılan basit sövgüler için değil ama, ağır sövgüler yâni kutsala yapılan sövgüler, “dil ucundan” yapılan değil, içten gelen bir şeydir. Sövgü, için dışa sızmasıdır. İçinizde ne barındırıyorsanız, dışa onu sızdırırsınız. İşte Allah bu nedenle kâlbin dilin, sürekli olarak Allah’ın zikri (Kur’ân) ile meşgûl edilmesini ister ve emreder.  

Ne yazık ki zamânımızda çok ağır sövgüler yapılıyor ve bu sövgüler çeşitli söylemlerle çok çirkin bir şekilde seslendiriliyor. Hem de ağız alışkanlığına dönmüş durumda. Adamın en sıradan yaptığı sövgü Allah’a yaptığı sövgü=küfür hâline geldi. Sanki çok normâl bir şey söylüyormuş gibi, çarşıda-pazarda, okulda-işte vs. her yerde ağzında sürekli -başta Allah’a olmak üzere-, kutsala yaptığı sövgüler var. Kutsala yapılan bu sövgüler, en çok da inançlı olanları incitiyor ve tiksindiriyor doğal olarak. Sövgücüler kendi aralarında tartışıyorlar yada kavga ediyorlar ama birbirlerine değil de, Allah’a, Peygamber’e, dîne, îmâna, Kitab’a yâni kutsal olana sövüyorlar. Dillere pelesenk olmuş durumda.

Kutsal olana yapılan sövgü, aslında “gayb”a yapılan sövgüdür. Gayb ise insanın ne olduğunu bilemeyeceği bir alandır. Bu nedenle gayb ancak îmânın yada inkârın konusu olabilir. İşte gabya sövünce, gaybın bir çeşit inkârı yapılmış oluyor. Çünkü değersizleştiriliyor. Sövgü, sövülen şeyi değersizleştirmek için yapılır. Yoksa bir anla ifâde etmez. Fakat şu da var ki, insan bil(e)mediği şeyi değersizleştiremez. Gaybın konusu olan kutsallarla sövenler, aslında neye sövdüklerini bilmiyorlar. O sövdüklerinin aslının ne olduğunu bilmiyorlar. Bu nedenle de yapılan sövgü kutsal olan ulaşamaz. Yâni aslında Allah’a sövülemez. Zâten baştaki âyette de söylediğimiz gibi, “O’na sâdece güzel sözler ulaşır ve o güzel sözleri de sâlih ameller yükseltir”. Demek ki “güzel söz” olmayan sövgüler, çirkin amellerin bir sonucudur. Çirkin amellerde bulunanlar, çirkin sözler etmekten de çekinmezler. Fakat ameli güzel olanın sözü de güzel olur ve sâlih amelle desteklenirse Allah’a ulaşır.

Allah; küfrü, sövgüyü, kötü sözü hiç sevmez. Öyle ki, kâfirlerin putlarına ve taptıklarına bile sövmeyi yasaklar. Çünkü sövgüye karşı bir sövgü olmasın ister:

“Allah’tan başka yalvarıp-yakardıklarına (taptıklarına) sövmeyin (lâ tesubbû); sonra onlar da haddi aşarak bilmeksizin Allah’a söverler (yesubbû allâhe). İşte böyle, biz her ümmete yaptıklarını süslü (çekici) gösterdik, sonra onların son varışları Rablerinedir. O, yaptıklarını onlara haber verecektir” (En-âm 108).

Sövgünün cezâsı, daha Dünyâ’da başlar ve “sövme”nin bizzat kendisi cezâdır. Bir şeyin ödülü de cezâsı da kendi türünden olur. Fakat sürekli sövgü hâlinde bulunanlar ve Allah’a sövenler, hayatlarını da bu doğrultuda sürdüreceklerinden dolayı âhirette azaba düşeceklerdir.  

O hâlde yapılması gereken şey, “sövgüye karşı sövgü” değildir. Sövgüye meydan vermemek, bunu hem uyararak, hem ne kadar çirkin olduğunu göstererek, kınayarak bundan vazgeçirmeye çalışmakla, hem de kânun ile yasaklayıp cezâlandırmakla azaltabilir ve ortadan kaldırılabiliriz. Zâten sövgü, bir çeşit alışkanlıktır ve sövdükçe sövülür. Fakat sövmekten vazgeçildiğinde artık sövmekten vazgeçilmeye başlanır.

Özellikle kutsal olana ve en çok da Allah’a yapılan sövgüler, başta inançlılar olmak üzere bir-çok kişiyi incitmekte ve tiksindirmektedir. İnsanlığa yakışmayacak ve hattâ kişiyi insanlığından çıkaracak bir davranıştır bu. Çünkü yaratılmışlar içinde bir tek insan söver. Eğer bâzı konuşabilen kuş cinslerine öğretilmediyse hiç-bir hayvan sövmez. Zâten o hayvanlar da ne dediklerini bilmezler o sövgü cümlelerini seslendirirken. Cinlerin kâfirleri ise, farklı bir yapıda olduklarından, bu sövgü cümlelerini seslendiremezler ama Allah’a karşı kâfir olarak küfretmiş olurlar.

İnsan, sevdiğine, bağlı olduğuna, inandığına sövemez, sövmemelidir. Bunu ağız alışkanlığı ile bile yapmamalıdır ve o kötü alışkanlıktan bir-an önce kurtulmalıdır ki bunun çâresi, dediğimiz gibi sövmekten vazgeçmek ve ağzı daha farklı kelimelere-cümlelerle alıştırmakla olur. Açıkçası bâzen, insanlardan öyle çirkin sözler-sövgüler-küfürler duyuyorum ki, bu sözler karşısında şeytanın bile bi-ince ürperdiğini zannediyorum. Çünkü şeytan Allah’tan korkar ve bu nedenle de ona sövemez. Yâni kutsala yapılan en ağır sövgü olan Allah’a sövmeyi şeytan bile bizzat yapmaz. Fakat bunu yapması için insana fısıldar ki Allah’a sövmeyi azmettirmek de Allah’a sövmek kadar kötüdür:

Ey insanlar!, yeryüzünde olan şeyleri helâl ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır. O, size yalnızca, kötülüğü, çirkin-hayâsızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder” (Bakara 168-169).

Âyette, kötü sözün nedeni olarak, “helâl ve temiz olmayan şeylerin yenilmesi”ni söyler. Zîrâ “insan yediğidir” denir. Helâl ve temiz yiyenler haram sözler etmezler, etmemelidirler. İnsan, yediğine göre söz ve amel eder. O hâlde kötü sözden ve sövgüden kurtulmanın yollarından biri de, helâl yiyeceklerdir. “Acaba günümüzde sövgülerin bu kadar çok ve ağır olmasının nedeni, yediğimize-içtiğimize dikkat etmememiz ve helâl ve temiz olmayan yiyecekler yememiz ve içmemiz midir?” diye düşünüyorum zaman-zaman.

Sövgü şeklinde değil ama “kötü” sözün söylenme hakkı sâdece mazlumlara verilmiştir:

“Allah, zulme uğrayanlar dışında, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez. Allah işitendir, bilendir” (Nîsâ 148). Fakat: “Bir hayrı açıklar yada gizli tutarsanız veyâ bir kötülüğü bağışlarsanız, şüphesiz Allah, affedicidir, güç yetirendir” (Nîsâ 149) âyeti de hemen arkasından yetişir ve kötü söz bertarâf edilmek istenir.

Mü’minlerin alâmet-i fârikalarından biri de, kötü sözden uzak durduktan sonra, sözün en güzeline uymalarıdır:

“Ki onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah’ın kendilerini hidâyete erdirdiği kimselerdir ve onlar, temiz akıl-sâhipleridir” (Zümer 18).

Peygamberimiz sövgüyü ve kötü sözü çok çirkin görür ve şunları söyler:

“Mü’min dil uzatıcı değildir, lânet okuyucu değildir, kötü iş yapan değildir, kötü söz söyleyen değildir” (Tirmizî, Kadir, 1978).

“Mümin çok kınayan, çok lânet eden, hayâsız, pis ve çirkin konuşan kimse değildir” (Tirmizi, Birr, 48).

“İnsanlar diliyle söylediklerinden başka bir şey yüzünden yüz-üstü ateşe atılırlar mı?” (Tirmizi).

“Abdullah b. Amr’dan nakledildiğine göre, Allah Resûlü şöyle buyurmuştur: “Büyük günahların en büyüklerinden birisi kişinin ana-babasına lânet etmesidir. ‘Ey Allah’ın elçisi! Nasıl olur da kişi ana-babasına lânet eder!’ denilince Peygamberimiz, “bir adam, başka bir adamın babasına söver, o da onun babasına ve annesine söver” buyurdu” (Buhârî, Edeb, 4.)

Peygamberimiz, bırakın dirilere sövmeyi, ölülere bile sövülmemesini tavsiye eder:

“Ölülere sövmeyiniz. Çünkü onlar, önden göndermiş oldukları amellerinin karşılıklarına ulaşmışlardır” (Buhâri, Cenâiz, 97).

“Kötü söz sâhibine âittir. Sâhibinin ne olduğunu gösterir. Sövenler içlerini söze dökerler. Sövgüler, kişinin karakterini belli eder. O hâlde söz, kişinin kendisidir.

Küfür ve sövgü zamânımızdaki gibi “rengârenk” olsa ve profesyonelce yapılsa da küfür ve sövgüdür. Amel, sözü şekillendirdiği gibi söz de ameli şekillendirir. Dolayısı ile başta Allah’a olmak üzere, kutsala, gabya, değerlere, insanlara yapılan sövgüler, sövgücülerin amelini-eylemini de şekillendirerek cehennemi hak edecek fiillerde bulunmaya yöneltecektir. Zîrâ kişinin zikri ne ise fikri de odur, fikri ne ise ona göre amelde-eylemde bulunur.

O hâlde yapılması gereken şey, “küfre küfretmek” yâni sövgünün ve küfrün üstünü çeşitli yollarla “örtmek” olmalıdır.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ocak 2018



Devamını Oku »

Zinâ




“Zinâya yaklaşmayın, gerçekten o, ‘çirkin bir hayâsızlık’ ve kötü bir yoldur” (İsrâ 32).

Bir yoruma göre âyetteki “yaklaşmayın” ifâdesi, “zinâya götürecek sebeplerden, hareket ve işlerden sakının, yabancı kadınları düşünmeyin, onlarla konuşmayın, onların seslerini dinlemeyin, onlara bakmayın, onlarla tokalaşmayın” demektir.

İnsanlar tüm zamanlarda 2S ve 2Ş şeklinde formûle edilen, servet-siyâset ve şehvet-şöhret olarak 4 ana-nedenden dolayı saparlar. Bunlardan şehvet yâni “cinsel istek”, ancak meşrû olursa sorun olmaz. Gayr-ı meşrû cinsellik, yâni zinâ ise, tüm zamanlar boyunca günah sayılmış, hem din tarafından haram kılınmış ve hem de din ve devlet tarafından yasaklanmıştır. Fakat buna rağmen zinâ günahı çok fazla işlenmiştir-işlenmektedir. Bu nedenle de Kur’ân’da, bırakın zinâyı yapmayı, “zinâya yaklaşmayın bile” uyarısı yapılır. Zinâ şehvetin bir kışkırtması olarak, gayr-ı meşrû yoldan şehveti tatmin etmek ve zevk için yapılan günahtır. Zâten zinânın yapılması için ona “yaklaşmak” yeterlidir. Çünkü yaklaşınca zinâ yapmamak neredeyse imkânsızdır. Zinâ ânından kendini korumak için herhâlde Hz. Yûsuf gibi olmak lâzımdır ki böyle bir irâdeye sâhip olmak çok üstün bir vasıf olmasına rağmen, bu irâdeye sâhip olmak için ödenmesi gereken bedelleri ödemeyi herkes göze almaz.  

Zinâ: “Aralarında evlilik-bağı olmayan kişiler arasındaki cinsel ilişki” demektir (TDK).

İslâm’a göre neslin ve toplumun soyca ve ahlâkça korunması için cinsel ilişkinin mutlakâ nikah-bağı ile birleşmiş kişiler arasında olması gerekir. Evlilik-dışı ilişkiler kesinlikle yasak ve haramdır İslâm’da. Zâten buna, “kendini bilen” toplumlar da sıcak bakmaz ve psikolojik bir baskı uygulanır durur. Peygamberimiz, dînin korunması ile gayr-ı meşrû evlilik arasındaki ilişkiyi şu şekilde kurmuştur: “Sâliha bir kadına kavuşan, dînin yarısını korumuş olur. Geri kalan yarısında da Allah’tan korksun!” (Taberâni).

Özellikle kadınlara zinâ iftirâsının öyle kolayına yapılmasına izin vermez Kur’ân. Bir kadına zinâ isnâdında bulunan birinin bunu ispatlamasını ister. Üstelik zinâ isnâdı yapıp da bunu ispatlayamayanlara da ayrıca bir cezâ öngörülür:

“Kadınlarınızdan fuhuş yapanların aleyhinde olmak üzere içinizden dört şâhid tutun. Eğer şehâdet ederlerse, onları, ölüm alıp götürünceye veya Allah onlara bir yol kılıncaya kadar evlerde alıkoyun” (Nîsâ 15).

“Korunan (iffetli) kadınlara (zinâ suçu) atan, sonra dört şâhid getirmeyenlere de seksen değnek vurun ve onların şâhidliklerini ebedî olarak kabûl etmeyin. Onlar fâsık olanlardır” (Nûr 4).

“İslâm’da bekâr ve işsiz kalmak suçtur” denir. Bekârların ve işsizlerin işe ve evliliğe kavuşması tüm İslâm toplumunun sorumluluğundadır. Zîrâ İslâm kişileri işsiz ve rızıksız bırakmadığı gibi, doğal bir ihtiyaç olan cinsel ihtiyâcın da meşrû bir şekilde karşılanmasını emreder. Hattâ Peygamberimiz de: “Evlenmeye gücü yeten evlensin!. Evlenmek gözü haramdan korur. Herhangi bir sebeple evlenemeyen oruç tutsun! Çünkü oruç şehveti kırar” (Diyâ) der.

Bir başka pasajda da:

“Evlenmek benim sünnetimdir. Kim benim bu sünnetimle amel etmezse benim yolumda olmamış olur. Evleniniz!. Çünkü ben diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar ederim. Evlenmeye imkân bulamayan oruç tutsun. Çünkü oruç şehveti kırar” (İbn Ma’ce, Nikâh 1) der.

Kur’ân’da ise, evlenmek için yeterli şartları olmayanlara yada hiç evlenemeyenlere şu tavsiye yapılır:

“Nikâh (imkânı) bulamayanlar, Allah onları kendi fazlından zenginleştirinceye kadar iffetli davransınlar” (Nûr 33).

“İçinizden özgür mü’min kadınları nikâhlamaya güç yetiremeyenler, o zaman sağ ellerinizin mâlik olduğu inanmış câriyelerinizden (alsın.) Allah îmânınızı en iyi bilendir. Siz birbirinizdensiniz. Öyleyse onları, fuhuşta bulunmayan, iffetli ve gizlice dostlar edinmemişler olarak velilerinin izniyle nikâhlayın. Onlara ücretlerini (mehirlerini) mâruf (güzel ve örfe uygun) bir şekilde verin. Evlendikten sonra, fuhuş yapacak olurlarsa, özgür kadınlar üzerindeki cezânın yarısı(nı uygulayın.) Bu, sizden günaha sapmaktan endişe edip korkanlar içindir. Sabrederseniz sizin için daha hayırlıdır. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir” (Nîsâ 25).

Görüldüğü gib, hiç-bir tâviz verilmiyor ve “bekâr adamsın”, “bir kereden bir şey olmaz”, “Allah affeder” gibi sözler söylenmiyor. Zinâda bekâr yada evli olmak, zinânın zinâ olmasını ve zinâya verilen cezâyı değiştirmez. Bâzı uydurma rivâyetler ve modern düşünceler bunu mümkün görüyorlar ama Kur’ân zinâ konusunda evli-bekâr ayrımı yapmayarak genel bir ifâde kullanır ve zinâyı yapan kim olursa-olsun aynı cezâyı öngörür:

“Zinâ eden kadın ve zinâ eden erkeğin her birine yüzer değnek (celde) vurun. Eğer Allah’a ve âhiret gününe îman ediyorsanız, onlara Allah’ın dîni(ni uygulama) konusunda sizi bir acıma tutmasın; onlara uygulanan cezâya mü’minlerden bir grup da şâhit olsun. Zinâ eden erkek, zinâ eden yada müşrik olan bir kadından başkasını nikâhlayamaz; zinâ eden kadını da zinâ eden yada müşrik olan bir erkekten başkası nikâhlayamaz. Bu, mü’minlere haram kılınmıştır. Korunan (iffetli) kadınlara (zinâ suçu) atan, sonra dört şâhid getirmeyenlere de seksen değnek vurun ve onların şâhidliklerini ebedî olarak kabûl etmeyin. Onlar fâsık olanlardır. Ancak bundan sonra tevbe eden ve sâlihçe davrananlar hâriç. Çünkü gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir” (Nûr 2-5).

Eşlerine zinâ suçu isnat edenlerin kendilerinden başka şâhitleri yoksa ve eşler bu isnatta kararlıysa Kur’ân şöyle bir çözüm üretir:

“Kendi eşlerine (zinâ suçu) atan ve kendileri dışında şâhidleri bulunmayanlar ise, onlardan da her birinin şâhidliği, Allah adına dört (kere yemin) ile kendisinin hiç şüphesiz doğru söyleyenlerden olduğuna şâhidlik etmektir. Beşinci (yemini) ise, eğer yalan söyleyenlerdense, Allah’ın lânetinin muhakkak kendi üzerinde olması(nı kabûl etmesi)dir. Onun (kadının) da dört kere Allah adına (yeminle) onun (kocasının) hiç şüphesiz yalan söyleyenlerden olduğuna şâhidlik etmesi kendisinden cezâyı uzaklaştırır. Beşinci (yemini) ise, eğer o (kocası) doğru söylüyor ise, Allah’ın gazâbının muhakkak kendi üzerinde olması(nı kabûl etmesi)dır. Eğer Allah’ın üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı ve Allah gerçekten tevbeleri kabûl eden hüküm ve hikmet sâhibi olmasaydı (ne yapardınız)?” (Nûr 6-10).

Modern dönemde bilimsel bir yöntem kullanılarak, bu dört şâhit için, AGCT kısaltmasıyla, Adenin (Adenine), Guanin (Guanine), Sitozin (Cytosine), Timin (Tymine) denilen DNA molekülleri üzerine yapılan tetkik ile, eşlerin DNA moleküllerine yabancı bir molekül grubunun karışmış olup-olmadığına bakılabiliyor. Tabi bu Kur’ân’ın rûhuna ne kadar uygundur tartışması yapılabilir ve yapılmalıdır da. Çünkü eşleri böyle bir tetkik yapmaya dâvet etmek de “güven zedelenmesi” ortaya çıkararak evliliğe zarar verebilir.

Kuran, mü’minlerin özelliklerinden bahsederken, şirk, katl ve zinâyı birlikte kullanmakla, zinânın da bunlar kadar ağır sonuçları olduğunu söyler gibidir:

“Ve onlar, Allah ile berâber başka bir ilah’a tapmazlar. Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler ve zinâ etmezler. Kim bunları yaparsa ‘ağır bir cezâ ile’ karşılaşır” (Furkân 68).

Allah, Peygamberimiz’e, kadınlardan kendisine biat edeceklerden olmak üzere bâzı şartlar koşar ki, bu şartlardan biri de zinâ yapmamalarıdır:

“Ey Peygamber!, mü’min kadınlar, Allah’a hiç-bir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zinâ etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleri ve ayakları arasında bir iftirâ düzüp-uydurmamak (gayr-ı meşrû bir çocuğu kocalarına dayandırmamak), ma’ruf (iyi, güzel ve yararlı bir iş) konusunda isyân etmemek üzere, sana biat etmek amacıyla geldikleri zaman, onların biatlarını kabûl et ve onlar için Allah’tan mağfiret iste. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir” (Mümtehine 12).

Kişi zinâ yapmanın haram olduğunu bildiği halde zinâ yapmaktan kendini koruyamıyor, hatta halk arasında zinâ yapana; çapkın, hovarda gibi unvan verilmek sûreti ile zinâ basite indirgeniyor. Zinâ yapanlar cünüp gezmenin doğru olmadığına inandığı için gusül etmeyi ertelemiyor ama zinânın haram olduğunu kabûl edip de ondan uzak durmuyor. Hele modern zamânın modern insanları artık şu sözleri çok rahat ve kolay bir şekilde söyleyebiliyor: “Beden benim değil mi, istediğimi yaparım, kim karışır, sana ne, cinsel ihtiyâcımı istediğim gibi karşılarım”. Bunun gibi câhilce ve sapıkça sözlerle savruluyorlar.

Modern dönmede evliliklerin gecikmesinin yada ertelenmesinin de, evliliklerin sona ermesinin de ana-nedenlerinden biri zinâdır. Modern gençlik düşünüyor; “evim var, arabam var, işim var, sağlığım yerinde, yeme-içme sorunum da yok, öyleyse niye evleneyim, niye böyle bir sorumluluğun ve yükün altına gireyim ki?” diyor. Evli olanlar da aynı şeyleri düşünerek; “boşansam da sorun olmaz” düşüncesiyle çok kolay boşanabiliyor. Özellikle de duyguları çok güçlü olan ve onları kontrôl etmekte zorlanan kadınların aşırı serbest bırakılması bunu fazlalaştırıyor. Zâten boşanma oranlarının artmasında etken olan ana-neden budur. Boşanma dâvâlarını açanların %80’i kadınlardır. Boşanan bu kadınlar genelde bir daha da evlenmeyi düşünmüyorlar ve evlenemiyorlar da. Zîrâ maddî olarak modern hayat her-şeyi kolayca karşılayacakları ortam kendilerine sağlarken, cinsel ihtiyaçlarını da zinâ ile karşılayabiliyorlar. Zâten devlet de zinâya karışmıyor. Eğer dîni inancı da yoksa yada inancı sâdece “psikolojik bir inançsa”, zinâ yapmak ve her zaman farklı partnerle birlikte olmayı sorun olarak görmüyor ve hattâ ona göre böylesi daha da iyi ve zevklidir.

Zinânın ilk aşaması “göz”dür ve zinâ “göz zinâsı”yla başlar. Bu bağlamda, “güzele bakmak sevaptır” sözü yanlıştır ve belki de bu sözün doğrusu “güzel bakmak sevaptır” şeklindedir. Göz zinâsı zinâya dâvetiye çıkarır ve kişiyi maazallah zinâya yaklaştırır ve zinâyı işlettirir. O hâlde ilk başta yapılacak şey, “göze sahip çıkmak”tır. Peygamberimiz ile Hz. Ali bir-gün birlikte giderlerken, Hz Ali bir kadına bakmış ve daha sonra dönüp bir daha bakınca, Peygamberimiz: “Ey Ali, ilk bakış lehine, ikinci bakış aleyhinedir” demiştir. Zâten Kur’ân’da gözlerin yere indirilmesinden bahsedilir ki (Nûr 31) zinâ daha baştan engellenmiş olsun.

Peygamberimiz zinâ ilgili sözlerinin bâzıları şöyledir:

“Zinâ etmeyin, kadınlarınızın câzibesi güzelliği, çekiciliği, albenisi ve sevgisi gider, soğukluk başlar” (İ. Neccar).

“Zinâ fakirliğe yol açar” (Beyheki).

“Gençliğini zinâdan koruyan mü’min cennete girer” (Beyheki).

“Bir kadın, beş vakit namazını kılar, namusunu korur, kocası ile iyi geçinirse, dilediği kapıdan Cennete girer” (İbn-i Hibban).

“Bir yerde, zinâ ve ribâ çoğalırsa, o yerin halkı, belâya mâruz kalır” (Hakim).

“Kötü kadınlar çoğalıp, zinâ toplum içinde yayılırsa, halk, daha önce görülmemiş bulaşıcı hastalıklara mâruz kalır” (Beyheki).

“Siz iffetli olursanız, kadınlarınız da iffetli olur” (Hâkim).

“Nâmusunuzu koruyun, zinâ etmeyin!. Nâmusunu koruyana cennet vardır” (Hakim).

Vahye göre tüm zamanlarda “insanların uygulayabileceği” cezâ sayısı 4’tür. Bunlar şu şekildedir:

1.Öldürme
2-Hırsızlık
3-Zinâ
4-İftirâ

Zinâ: “Zinâ eden kadın ve zinâ eden erkeğin her birine yüzer değnek (celde) vurun. Eğer Allah’a ve âhiret gününe îman ediyorsanız, onlara Allah’ın dîni(ni uygulama) konusunda sizi bir acıma tutmasın; onlara uygulanan cezâya mü’minlerden bir grup da şâhit olsun” (Nûr 2).

İftirâ: “Korunan (iffetli) kadınlara (zinâ suçu) atan, sonra dört şâhit getirmeyenlere de seksen değnek vurun ve onların şâhitliklerini ebedî olarak kabûl etmeyin. Onlar fâsık olanlardır” (Nûr 4).

Evet; İslâm’da insanların tüm zamanlarda uygulayabileceği had cezâsı çeşidi 4’tür: Öldürme, hırsızlık, zinâ ve iftirâ. Âlimler bir de “içki içene de cezâ uygulanmalıdır” derler. İçki içene “iftirâ atma cezâsı” olan 80 değnek vurulur. Çünkü sarhoş adamın sarhoş kafayla iftirâ atması çok olasıdır. Fakat bu durum genelleştirilemez ve sarhoş olsa bile iftirâ attığı kesin olmalıdır. Peygamberimiz’in zinâ cezâsını belirleyen âyetler gelmeden önce Tevrat’ın hükmüyle hükmederek bir recm cezâsı uyguladığı söylense de İslâm’da recm cezâsı yoktur. Zâten İslâm’da kölelere cezâların yarısı uygulanır ki recme “yarı-cezâ” verilemez. “Yarı-ölüm” diye bir şey olamaz çünkü. 

Târihte zinâya bâzen de çok ağır cezâlar da verilmiştir ki meselâ “Cengiz Han Yasaları”nda zinânın cezâsı ölümdür. Cengiz Han Yasası’nın 1. ve 2. kânunları şu şekildedir:

1- Her kim zinâ ederse, kim olduğuna ve evli olup-olmadığına bakılmaksızın îdam edilir.

2- Livâta yapanlar îdam edilir.

Toplumun aşınmasını ve bozulmasını neden olan etkenlerin en önemlilerinden biri de zinânın serbest kalması, artması ve hattâ zıvanadan çıkmış olmasıdır. Buna İslâm-merkezli bir çözüm üretilmedikçe de bunu önüne geçilemeyecek ve toplum günden-güne yozlaşıp bozulacak ve ifsâd olacaktır. Bu nedenle siz en iyisi mi:

“Fuhşun açığına da, gizlisine de yaklaşmayın” (En-âm 151).

Evet; zinâ, hem haram hem yasak hem suç hem de ayıptır.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ocak 2018


Devamını Oku »