11 Eylül 2016 Pazar

Îmânın Şartı Kaçtır?


“Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, (1) Allah’a, (2) âhiret gününe, (3) meleklere, (4) Kitaba ve (5) peygamberlere îman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefâ gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttakî olanlar da bunlardır” (Bakara 177).

 

“Ey îman edenler, Allah’a, elçisine, elçisine indirdiği kitaba ve bundan önce indirdiği kitaba îman edin. Kim (1) Allah’ı, (2) meleklerini, (3) kitaplarını, (4) elçilerini ve (5) âhiret gününü inkâr ederse, şüphesiz uzak bir sapıklıkla sapıtmıştır” (Nîsâ 136).

 

İslâm’ın temel kaynağı olan Kur’ân’da îmânın şartları arasında “kadere îman”dan söz edilmemesine rağmen müslümanlar “kadere îman” maddesini eklemişlerdir. Bu madde Kur’ân’a değil, Cibril Hadisi denilen hadise dayanmaktadır. Abdullah b. Ömer’in, babası Hz. Ömer’den naklettiği bu hadis şöyledir:

 

“Bir gün Resûlullah (s.a.s.)’in yanında bulunduğumuz sırada âniden yanımıza, elbisesi bembeyaz, saçı simsiyah bir zât çıkageldi. Üzerinde yolculuk eseri görülmüyor, bizden de kendisini kimse tanımıyordu. Doğru Peygamber (s.a.s.)’in yanına oturdu ve dizlerini onun dizlerine dayadı. Ellerini de uylukları üzerine koydu. Ve: ‘Ya Muhammed!; bana İslâm’ın ne olduğunu söyle?’ dedi. Resûlullah (s.a.s.): ‘İslâm; Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in de Allah'ın Resûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman ve gücün yeterse Beyt’i hac etmendir’ buyurdu. O zât: ‘Doğru söyledin’ dedi. Babam dedi ki: ‘Biz buna hayret ettik. Zîrâ hem soruyor, hem de tasdik ediyordu’. O zât; ‘bana îmandan haber ver?’ dedi. Resûlullah (s.a.s.): Âllah’a, Allah’ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe inanman, bir de kadere, hayrına şerrine inanmandır’ buyurdu. O zât yine: ‘Doğru söyledin’. dedi. Bu sefer: ‘Bana ihsandan haber ver?’ dedi. Resûlullah (s.a.s.): Allah’a O’nu görüyormuşsun gibi ibâdet etmendir. Çünkü her ne kadar sen onu görmüyorsan da o seni muhakkak görür’ buyurdu. O zât: “Bana kıyâmetten haber ver?’ dedi. Resûlullah (s.a.s.): ‘Bu meselede kendisine sorulan, sorandan daha çok bilgi sâhibi değildir’ buyurdular. ‘O hâlde bana alâmetlerinden haber ver’ dedi. Peygamber (s.a.s.): ‘Câriyenin kendi sâhibesini doğurması ve yalın ayak, çıplak, yoksul koyun çobanlarının binâ yapmakta birbirleriyle yarış ettiklerini görmendir’ buyurdu. Babam dedi ki: ‘Bundan sonra o zât gitti. Ben bir süre bekledim. Sonunda Allah Resûlü bana: ‘Ya Ömer!. O soru soran zâtın kim olduğunu biliyor musun?’ dedi. ‘Allah ve Rasûlü bilir’ dedim. O Cibrîl’di. Size dîninizi öğretmeye gelmişti’ buyurdular” (Buhârî, Îman 1; Müslim, Îman 1).

 

İslâm’da bâzı formülleştirmeler vardır. İslâm’ın şartı, îmânın şartı, 32 farz, 54 farz, orucun şartı, namazın-abdestin-haccın şartları, farzları vs. Bunlar, İslâm târihi boyunca birilerinin bâzen işe de yarayan formülleştirmeleridir. Fakat formülleştirmelerin şöyle bir sakıncası vardır ki; insanlar formülleştirilen şeyleri mutlak-doğru ve eksiksiz-kusursuz zannederler. Bu sâdece dînî alanda değil, bilim alanında da öyledir. Bir bilimsel formül varsa, artık o formül eleştirinin ve îtirâzın konusu olmaktan çıkar ve o formül doğrultusunda düşünülür. Okullarda o formül ezberletilir, o formül hakkındaki yazılar ve kitaplar yazılır ve hattâ kabûl edilmiş o formüle îtirâz edenler espri konusu yapılır.  

 

Aslında bilimsel formüllerin çoğu, formülleri ortaya atanlar tarafından, bir şeyi açıklamakta yetersiz kaldıklarında ortaya attıkları yöntemlerdir. Yaptıkları hesaplar bir türlü tutmayınca formülün ara bir yerine bir sâbite eklerler ve formül yerine oturur. İstenilen ve arzu edilen şey ortaya konana kadar araya sokuşturulan sâbiteler, özel yasâlar, kurallar, ilkelerle ortaya atılan formül düzenlenir ve ideâl(!) hâle getirilir. Bu bâzen bilime aykırı olarak, matematiğe aykırı olarak da yapılır. Burada önemli olan şey, çağın seküler idrâkine uygun olan sâbiteyi-formülü her ne pahasına olursa-olsun oluşturabilmektir.

 

İşte aynen bunun gibi; dînî alanda da insanların anlayışlarını şekillendirmek için de bâzı formülleştirmeler yapılır. İnsanlar bir şeyi çok fazla eleştirip îtirâz ediyorsa, hemen bir klişe söz, sükseli bir düşünce, bir örnek şahsiyetin fikri, olmadı uydurma rivâyetlerle kişilerin tasavvurları ve düşünceleri şekillendirilir. Meselâ aslında Peygamberimiz ve halifeler zamânında hutbe Cumâ namazının arkasından okunduğu hâlde, Emeviler zamânında ehl-i beyte yapılan küfür nedeniyle, o zamana kadar yaşamış olan sahabeler hutbeyi dinlemeden çıkıp gidiyorlardı ve halk da “sahabe çıkarsa ben de çıkarım” diyerek onlar da hutbeyi dinlemeden çıkıp mescidi terk ediyorlardı. Böylece devletin istediği şekilde zihinlerin inşâ olması gerçekleşemiyordu. Zîrâ o dönemde hutbe, “medya” işlevi görüyordu. Bunun çâresi olarak Emevi zihniyeti bir-kaç hadis uydurarak ve yalanlar söyleyerek, Peygamberin hutbeyi namazdan önce uyguladığı, hutbeyi dinlemenin farz olduğu, hattâ hutbe sırasında konuşmanın büyük günah olduğu ve üç kere üst-üste Cumâ’ya gelmeyip de hutbeyi dinlemeyenlerin nikahının düşeceği yalanı profesyonel bir şekilde açıklandı. Âlimler öldürülmüş yada sindirilmiş olduğundan ve de devletin baskısı ve devleti destekleyen yalakalar nedeniyle bu yalan kabûl edildi. Böylece günümüzde de hâlen devâm eden şekilde hutbe namazın önüne alınmış oldu ve artık bu îtikâdın bir konusu hâline geldi.

 

Bu durum sâdece hutbe için değil, dînin çok çeşitli alanlarında da yapıldı ve yapılıyor. Kur’ân ve sünnet-merkezli düşünme şeklinden uzaklaştırılınca ve yiğitlik de bir kenara bırakılınca münâfıklara gün doğar ve onlar dîni-siyâseti-iktisâdı diledikleri gibi şekillendirebilirler. İşte; formülleştirilen “îmânın şartı” konusu da bu yolla olmuştur. Îmânın şartı yüzlerce sayıda olmasına rağmen bunu 6 ile sınırlandırmışlardır. Fazla îman, şerefsizler için sorun olur çünkü. Îmânın şartını 6 ile sınırlandırmak yanlıştır fakat aslında burada daha önemli olan bir yanlış vardır ki bu; İslâm’da olmamasına rağmen îman sınıflandırmasına altıncı bir şartın eklenmiş olmasıdır. İslâm’da, sünnette-Kur’ân’da olmayan ve hattâ İslâm’ın-Kur’ân’ın-Peygamberin zulmün kaynağı olarak görüp yıktığı bir madde eklenmiştir ve bu madde hâlen de geçerli olan ve kabûl etmeyenlerin zındık-kâfir-îmansız îlân edildiği bir maddedir. Bu madde; “kadere îman” maddesidir.

 

Bu maddeye göre Allah, kâinatta olmuş ve olacak her şeyin ne zaman, nasıl, nerede, niçin, olacağını ve bir şeyin geleceğini ve geçmişini ezelden bilip, levh-i mahfuzunda takdir etmesi ve yazmıştır. Allah tabî ki de en ince ayrıntısına kadar her şeyi bilir. Fakat bu bizi ilgilendirmez. Allah’ın bu bilgiye sâhip olması bizim inancımıza göre yaşamamızı etkilemez çünkü. Zîrâ biz her şeyi bilmiyoruz. Bu madde şöyle ifâde edilir: “Kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna îman etmek, kabûl etmek. (Ve bil kaderi hayrîhi ve şerrîhi minallâhi tealâ). İyi de bu inanış nereden gelmiş?. Bir şeyin “inancın konusu” olması için vahyî bir dayanağı olması gerekmez mi?. O hâlde bunun bir inanç olması için müslümanların bu inancın kaynağını Kur’ân’da bulmaları şart değil midir?. Böyle bir inanç Kur’ân’da olmadığı gibi, Kur’ân zâten bu inancı yıkmaya gelmiştir. Yazının başında verdiğimiz iki âyet îmânın ana şartlarını sayarken “kadere îman” maddesine yer vermez. Niçin?. Çünkü müslümanlarda olsa da İslâm’da öyle bir inanç şekli yoktur. Hattâ İslâm ve Peygamber, bu inanışı yıkmak için vardırlar. Zîrâ “kadere îman” denilen şey bir zulüm şeklidir.

 

Kaderin neyine îman edilecek?. Kader nedir?. Kader, Allah’ın bir şeyi yada kişiyi yaratmadan önce onun nasıl bir hayat yaşayacağı, başına nelerin geleceği, nasıl biri olacağı yâni tipi ve karakterinin nasıl olacağı, “sâid” mi olacağı “şâki” mi olacağı, kaşı-gözü, boyu-posunun nasıl olacağının belirlenmiş olması demek değildir. Bizim fizîki özelliğimizi, Dünyâ’nın neresinde, kimin evladı olarak ve hangi zamanda doğacağımızı biz belirleyemeyiz ve bunu Allah belirler. Fakat bu durum bizim buna îman etmemizi gerektirmez ki. Meselâ ben, müslüman-türk-Türkiye’li-erkek olarak doğmaktan ve ana-babamdan memnunum ama ben bunu kadere îman konusu yapmam ki?. Kaderle alâkası yoktur çünkü. Bu Allah’ın bir dilemesidir. Zâten hiç-bir insan bağlı bulunduğu kavimden olduğuna yanıp yakılmaz. Yine hiç kimse erkek yada kız doğduğuna üzülmez. Bunlar kadere îmânın konusu değildir. Kadere îmânın konusu yapılan şeyler, insanların bir kısmının zor bir hayat yaşarken, diğer bir kısmının çok kolay ve rahat bir hayat yaşamasıyla ilgilidir. Bir de orta-hallî yaşayanlar vardır tabi. İşte bu durum Allah’ın dilemesiyle olmamaktadır.Tam aksine; Allah’ın dilemesine aykırı davranmaktan dolayı olmaktadır. Allah yaratmayı doğal yapar ve yarattıklarında aşırı farklı uç durumlar olmaz. İnsanları da birini çok zor bir hayat yaşayacağı şekilde, diğerini de zenginlik içinde, kolay, rahat ve zevk içinde yaşayacağı şekilde yaratmaz. Böyle bir arzusu yoktur Allah’ın. İmtihana mebnî olarak ve fesatlığa yol asmayacak oranda bâzı küçük farklılıklar olur sâdece. Zâten İslâm’da “rızıkta eşitlik” ilkesi vardır. Makam-mevki ve beceriler farklı olsa da, yaratılmış olan tüm insanlar aynı rızklardan faydalanabilecek şekilde olmalıdır. Birileri yerken diğerlerinin ona hasret kalması ve bunun “kadere îman” bağlamında normâl karşılanması vicdansızlıktır, adâletsizliktir ve şerefsizliktir. Böyle bir farkı normâl görenler, “ben yiyeyim de gerisi ne olursa olsun” demiş olurlar. Allah böyle bir eşitsizliği zinhar kabûl etmiyor ve hattâ bu ayar bir şekilde bozulmuşsa ve “birileri yiyip birileri bakar” hâle gelinmişse bunun nefse en ağır gelecek şekilde ayarlanmasını emrediyor:

 

“Allah rızıkta kiminizi kiminize üstün kıldı; üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altında bulunanlara onda eşit olacak şekilde çevirip-verici değildirler. Şimdi Allah'ın nîmetini inkâr mı ediyorlar?” (Nâhl 71).

 

Kadere îman diye uydurulmuş olan bu madde, zâlimler tarafından uydurulmuştur. Bu madde, durumları gâyet yerinde olanlar tarafından baş ütüne konulmuş, ezilenler tarafından ise ilk başta bir îtirâz ve isyân konusu olsa da, zamanla “pes” edilerek îman umdesi yapılmıştır. Zayıf ve ezilmişlere, kendilerinden kaynaklanan kötü durumlarından şöyle bir silkinip kurtulmak varken, “kader” diyerek işin içinden sıyrılmak çok daha kolay ve câzip gelmiştir-gelmektedir. Zîrâ buna karşı çıkmak, îcabında malını ve canını kaybetmeye bile neden olabilecektir. Fakat bu onursuzlaşmamak için şarttır. Bu kişiler buna rağmen çok zor bir hayat yaşasa ve ezilip dursa da ve onuru pahasına da olsa buna karşı çıkmamakta ve sıkıntılı bir hayâtı tercih etmektedir. Zamanla bu duruma alıştıktan sonra artık kadere îman etmiştir ve kadere îman etmeyi “Allah’a itaat” olarak görmeye başlamıştır. Birileri onlara, “ne kadar sabrederseniz o kadar îmanlı olacağını” söylemiştir. Böylece kendilerine karşı yapılacak olası bir eleştiri, îtirâz ve isyânın önünü baştan kesmiş oluyorlar. Bunu siyâsi nedenlerle de yapanlar olmuştur. İslâm’da her melânetin altından Emeviler çıkar. Bu maddeyi de Emeviler uydurmuşlardır. Tabi İslâm-öncesi temellerine başvurarak. Emeviler’in, günahlarını örtmek için uydurdukları-uydurttukları bir konudur kadere îman. Kedi çıkarlarına ve inanışlarına göre ortaya oydukları siyâset, birilerine ve dîne büyük zararlar veriyordu ve bu nedenle büyük sesler çıkıyordu. İşte bunun önüne geçmek için akla ziyan söylemlerle oluşturmuşlardır bu kadere îman denilen uydurmasyonu. Meselâ Yezid, kadere îman inancına göre şöyle bir şey söyleyebilmiştir:

 

Hz. Hüseyin Kerbelâ’da öldürülüp şehit edilince kesik başı Yezid’in yanına getiriliyor ve önüne atılıyor. Hz. Hüseyin’in kızı Zeyneb de o sırada oradadır. Zeyneb “ona nasıl kıydın” deyince, Yezid; elindeki sopayla Hz. Hüseyin’in dudaklarına vurarak, “onu Allah öldürdü” diyebilmiştir. Yezid’in komutanı-vâlisi İbn-i Ziyad, Zeyneb’e; “bak, Allah babana ne yaptı” demiştir. Yâni birleri, “kadere îman” ederek, kendi yaptıkları şerefsizliği Allah’ın üstüne atmıştır-atmaktadır.

 

İnsanları pasifleştiren bir maddedir bu. Böylece insanların elini-ayağını bağlıyor. Tevekkül etmekle kadere îman karıştırılıyor. Tevessül, sebeplere başvurduktan ve bir işi yaptıktan sonra sonucunu Allah’a bırakmaktır. Kadere îman etmesi istenilen kişiler, durumu kötü ve zor olanlardır genelde. Zîrâ durumu iyi olanlar için kadere îman etmenin bir zorluğu yoktur. Oturdukları yerden kadere bol-bol îman edebilirler. Bu nedenle kadere îmâmı en çok, durumu zor olmayanlar ve genel anlamda iyi bir hayat sürenler çok fazla savunurlar. Bir de, kötü durumda olmalarına rağmen bu durumu değiştirmek için çaba harcamak istemeyenler. O nedenle kadere îman denildiğinde bilin ki büyük oranda “kötü bir kader”den bahsediliyordur. Durumu iyi olanlar, çok zor bir hayatları olanlardan o kötü kadere katlanmasını istiyorlar ki isyân edip de onların durumlarını da bozmasınlar. “İyi kader”e katlanmanın zâten bir zorluğu yoktur. Kadere îman ile halkı gütmek çok kolay oluyor. Fakat bu durum “Allah ile aldatmak”tır. Kur’ân bunu şu şekilde söyler ve insanları sakındırır:

 

“..Şüphesiz Allah'ın vaâdi haktır. Artık dünyâ-hayâtı sizi aldatmaya sürüklemesin ve aldatıcı(lar) da sizi Allah ile aldatmasın” (Lokman 33).

 

Peygamberimiz bir soruya cevap olarak bir hadisinde îmânı şöyle târif eder: “Îman; Allah’a, meleklerine, kitaplarına, bütün elçilerine ve öldükten sonra dirileceğine inanmandır”. (Buharî, Îmân babı, Hadis no. 48).

 

“Hayrın da şerrin de ezelde belirlendiği ve iyi ve kötü olarak başımıza gelen ve gelecek olan her-şeyin ezelde yazılan şey olduğu” şeklindeki kader inancı yanlış yada sorunludur. Hâlbuki şöyle dense mesele belki daha iyi anlaşılır ve yanlış düzeltilmiş olur: “Hayır da şer de; hayrı yada şerri, kulun istemesi, ona yönelmesi ve hayırda yada şerde ısrâr etmesinin sonucunda Allah’ın hayrın da şerrin de ortaya çıkmasına izin vermesidir”. Tabi Allah şerden râzı değildir.   

 

Başımıza gelen iyiliklerin tamâmı Allah’tandır. Başımıza gelen kötülüklerin ise tamâmı kendi yüzümüzdendir. Kendi ellerimizin yaptıkları nedeniyledir. Allah sâdece, kötü seçimimize “râzı olmayarak” izin verir. Kadere îman maddesinde söylendiği gibi başımıza gelen her şey fakat özellikle de kötü şeyler Allah tarafından bir-zaman önce yazılmış değildir. Allah hiç-bir kimseye; “şu adam şu yaşa gelince evlensin, şu yaşta trafik kazâsında felç kalsın, yada şu yaşta büyük para kazansın da işleri yolunda gitsin, sâid olsun, şâki olsun, yâni îmanlı yada îmansız olsun” diye yazmamıştır. Kader, “Allah’ın yazısı” değil, yasalarıdır. Bardağı elinizden bırakırsanız kırılır. O hâlde kader, cam eşyâlar yüksekten bırakılınca yerçekimi etkisiyle düşerler ve cam malzemeler bu düşmenin etkisiyle kırılırlar” anlamına gelir. Buzda yatılırsa hasta olunur. Meselâ Allah benim için; “19 yaşında Romatoid Artrit hastalığına yakalansın ve 10-15 sene sonra çalışamayacak duruma gelsin, zor bir hayâtı olsun, ağrılar içinde kıvransın, fakat rahmetimizden de bir mâlûllük emekliği alsın ve belki çok da uzun olmayan bir hayat yaşasın” diye bir yazı yazmamıştır. Fakat Allah ilkeleri koymuştur. Demiştir ki: “vücut direnci zayıf olanlar şöyle-şöyle yapacak olurlarsa Romatoid Artrit hastalığına yakalanırlar ve çok zor bir hayatları olur. Bu nedenle böyleleri şöyle-şöyle önlem almalıdırlar. Aksi-takdirde başlarına hastalık gelmesi yüksek ihtimâldir. İşte bu nedenle başımdaki bu zorluk Allah’ın bana önceki bir zamanda yazmış olduğu bir “yazı” değil, gerek kişisel yanlış yaşantım, gerekse toplumsal yanlışlıklar nedeniyledir. Yâni kendi ellerimin yaptıkları nedeniyle başıma bu kötü iş gelmiştir.

 

Kişilerin görünüşte kendi ellerinde olmayan nedenlerle başlarına gelen kötülükler bile bilinen anlamda kader değildir. Meselâ bir kişinin başına yolda giderken yukarıdan bir saksı düşse ve o kişi bu nedenle yaralansa, bu o kişinin suçu değildir, saksıyı oraya koyanların aymazlığı nedeniyledir. Fakat insan toplumsal bir varlık olduğu için bu kötü durumun nedeni yine insandır. Başımıza gelen iyiliklerin Allah’tan, kötülüklerin ise kendimizden olduğu Kur’ân’da çok açık bir şekilde ifâde edilir:

 

“Sana iyilikten her ne gelirse Allah’tandır, kötülükten de sana ne gelirse o da kendindendir. Biz seni insanlara bir elçi olarak gönderdik; şâhid olarak Allah yeter” (Nîsâ 79).

 

“Size isâbet eden her musîbet, (ancak) ellerinizin kazandığı dolayısıyladır. (Allah,) Çoğunu da affeder” (Şûrâ 30).

 

Evet; “kadere îman”, “Allah’ın yasalarını tanımak ve ona göre davranmak” demektir.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Eylül 2016

 

 

 

Devamını Oku »

Bilgi ve Bilinç



“Kör olanla (basîretle) gören bir değildir” (Fâtır 19).

Bilgi: “İnsan aklının erebileceği olgu, gerçek ve ilkelerin bütününe verilen ad, malûmat. Öğrenme, araştırma veya gözlem-yolu ile elde edilen gerçek, malûmat, vukuf” (TDK).

Bilinç: “İnsanın kendisini ve çevresini tanıma yeteneği, şuur. Algı ve bilgilerin zihinde (ve de kâlpte H.G.) duru ve aydınlık olarak izlenme süreci, şuur” (TDK).

Bilinç-şuur, “basîretli görüş”tür, takvâdır. Bilinçsiz bilgide ise “basîret” yoktur. Bir şeyin ayrıntıları görülür ve bilinir fakat onun arka-plânındaki hakîkat, bilince dönüşmemiş salt bilgi ile görülemez. Bilgi, bir şeyin sâdece bilgisidir, kendisi değil. Kendisi olması için bilgiden sonra bilinç de olması gerekir ki bilgiden murâd da zâten kişiyi bilince ulaştırmasıdır. Dünyâ’nın şu-andaki hâl-i pür melâlinin nedeni, aşırı bir bilgi ve mâlûmât olmasına rağmen bilinçten mahrum insanların çok fazlalaşmasıdır. Bilgide kalınıyor ve bilince geçilemiyor. Bilince geçilemediği için amele-eyleme hiç geçilemiyor. Zîrâ bilince geçmek için bir “adanma” gerekiyor. Bu adanma biraz da “Dünyâ’yı ıskalamak” anlamına geldiği için pek de tâlibi olmuyor. Çünkü âhirete îman azalmıştır ve “Dünyâ’dan vazgeçme”nin, “âhireti kazanmak” demek olduğu düşüncesi geçerliliğini kaybetmiş durumdadır.

Bilgili olmak, “bilgi-sâhibi olmak” demekken; bilinçli-şuurlu olmak, “takvâlı olmak” demektir. Takvâ, “sorumluluk sâhibi olmak”, bu “sorumluluktan dolayı sakınmak, korkmak (haşyet)” demektir. Bilinçli olanlar ancak, bu sorumluluğa sâhip olurlar. Bu sorumluluk, kişiyi bilinçli yapar. Çünkü bilgi kişisel-bireysel-bencil iken ve sâdece Dünyâ ile alâkalı iken; bilinç, hem Dünyâ ile hem de âhiretle ilgilidir ve tüm toplumu gözetir. Farklılığı ve üstünlüğü buradan gelir. Bilgi-sâhibi bir sorumluluk hissetmez iken, bilinç-sâhipleri sürekli iliklerinde hissederler o sorumluluğu. Çünkü bilinç-sâhipleri sâdece zihinle değil, kâlp ile meşgûldürler ve kâlbi sürekli beslemektedirler ibâdetlerle ve İslâmî amel ve eylemlerle. Namaz, bilinci hem açığa çıkarır, hem de diri tutar. Mü’minler sürekli olarak Allah’ın huzûrunda durarak O’na; “sâdece Senden yardım isteyeceğim” diyerek bilince ererler ve bu bilinci diri tutarlar. Bilinç zâten onları bir zaman sonra da amel-eyleme yönlendirir.

Kur’ân sürekli olarak “şuuruna varmazlar”, “akletmezler” diyerek eleştirir günahkârları. Bu kişiler arasında bilgili ve hattâ aşırı bilgili kişiler de vardır. Amr bin Hişam, aşırı bilgili bir kişiydi ve insanlar ona Ebul Hikem, yâni “hikmetin (bilgeliğin) babası” diyorlardı. Fakat müslümanlar ona Ebu Cehil=Cehâletin babası demişlerdir. Çünkü Ebu Cehil, çok bilgili de olsa “kendisini” bilmiyordu, yâni bilinçli değildi. Zîrâ kendini Allah’a değil, putlara ve mevcut sisteme adamıştı. Adamayı yanlış yapmıştı. Zâten bir insan kendini Allah’a adamazsa mutlakâ başka birine yada başka bir şeye adar.

Allah, şuursuz olanları cezâlandıracağını söyler Kur’ân’da. Aslında şuursuzluğun Dünyâ’daki cezâsı şuursuz olarak kalmaktır. Kişi şuurlu olmazsa Allah da onu şuursuz bırakır. Âhirette ise şuursuzluktan dolayı yaptıklarının ve yapmadıklarının cezâsını çeker. Azâba müstehak olanlar bilgili de olsa bilinçsiz-şuursuz olanlardır. Zîrâ bilgi, insanı kötülüklerden uzaklaştırmıyor ama şuur-bilinç uzaklaştırıyor ve onu amele-eyleme geçirerek sevâbın zirvesine taşıyor.

Tabi bilgi arttıkça bilinçlenme de ortaya çıkar ve bilinç artar. Rolan Mousnier:

“Bilincimizdeki ilerleme, bilgimizdeki ilerlemeyle değişir” der.

Bilince ulaşmanın yolu bilgidir fakat bu, bilince ulaşmada tek yol değildir. Çünkü o bilgi “aşırı bilgi” olarak ortaya çıksa da bilinç yine olmayabilir. Bilinci kazandıran şey başka bir şeydir. Mânevi olan şeydir. Maddî değildir. Zîrâ maddede bilinç-şuur yoktur. Bu nedenle de bilgi kişiye bilgi verir ama bilinç vermez. Bilince bilgiden başka, sabır ve namazla, ibâdetlerle, vazgeçmek ile, sebat etmekle, paylaşmakla, edip-eylemekle, malını vermekle, cihad ile, savaşmakla erilir. Oturulup durulan yerde bilgiye erişilse bile bilince erişilemez. Eğer oturulup durulan yerde bilince de erişilebilseydi, bilinç, kişiyi mutlakâ amele-eyleme sevk edeceğinden dolayı, “oturan” kimse olmazdı. Bu nedenle Allah, oturanlarla cihad edenleri bir görmez ve cihad edenleri oturanlara üstün kılar:

“Mü’minlerden, özür olmaksızın oturanlar ile, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler eşit değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri oturanlara göre derece olarak üstün kılmıştır. Tümüne güzelliği (cenneti) vâdetmiştir; ancak Allah, cihad edenleri oturanlara göre büyük bir ecirle üstün kılmıştır” (Nîsâ 95).

Bilgi oturtur ve oturduğu yere mıhlar kişiyi; bilinç ise yerinde durdurmaz ona sâhip olanı.

Bir şeyin bilgisi o şeyin kendisi değildir. Bilinç bilincin bilgisi değildir, kendisidir. Bilinç, bilginin gerçeğidir. Bilince erilmedikçe bilgi sanal ve geçici olmaktan kurtulamaz ve gerçekliğe dönüşemez.

Bilgi ile bilinç karıştırılıyor. Biz Peygamberden bile daha bilgili olabiliriz ama bu çok da önemli değildir. Önemli olan bilinçtir ve biz Peygamberden daha bilinçli olamayız. Allah bize çok bilgili olan Ebu Cehil’i değil, âlemlere rahmet bilinç-sâhibi Peygamberimiz’i örnek edinmemizi söyleyerek bilinci bilginin önüne geçirmiştir.

Dünyâ, bilgi ile değil, bilinç ile insanca yaşanan bir yere dönebilir ancak. Bilim de insanlığa gerçek anlamda bir yarar sağlayamaz ve de sağlamamıştır-sağlamamaktadır. Işık-hızını bilmenin insanlığa nasıl bir katkısı olacak ki?. Işığın hızını bilmek değil, ışığın Allah’tan olduğunu bilmek olumlu katkı yapar insanlığa. Işığın hızını ve daha bir-çok bilimsel bilgi-sâhibi olanların Dünyâ’yı getirdiği hâle baksanıza!. Suyun, formûl olarak H2O (iki hidrojen bir oksijen) olduğunu bilmenin insanlığa hiç-bir faydası yoktur.
O kadar bilgi işe yaramıyor. Neden?. Çünkü bilince dönüşmemiştir. Hiç-bir bilgi bilince dönmedikçe gerçek anlamda işe yaramaz. Hattâ yapıcı değil yıkıcı olur. Hâlbuki bilinç-sâhibi olanlar ayrıntılı bilgiye ulaşan bilinç ile Dünya’yı bir barış yurduna çevirebiliyorlar. Bilgi eylemden üstün tutulduğunda bu sonuca varılır tabi. Hakkın yolunda gidenler, o yolda sâdece bilgileri değil, eylemleri ile gittiler. Eylem ise bilginin değil, bilincin bir sonucudur.

Kur’ân’ın sâdece bilgisine sâhip olmak da bir çözüm ortaya koymuyor. Belki de çözümsüzlük ortaya koyuyor. Kur’ân’ı nicelik olarak Peygamber’den ve sahabeden daha çok bilenler ne yapıyor?. Şeytanın ve tâğutun kuyruğuna takılıyorlar ve onlara alan açarak “kulluk” yapıyorlar. Hâlbuki nitelikli bilgiye sâhip olanlar, tâğûti sistemleri yıkmak için gelmişlerdi. Modern zamanda yaşayan bizler Kur’ân hakkında mâlûmat olarak Peygamber’den ve sahabeden nicelik olarak daha fazla bilgiye sâhip olabiliriz belki ama fazla bir bilgiye sâhip oluyoruz da ne oluyor?. Ona bakarsanız lânetli şeytan çok daha fazla bir bilgiye sâhiptir. Fakat bilgiye sâhip olmasına rağmen bilince sâhip olmadığı için Allah’ın emrini dinlemedi de kendi bilgisi ile bir kıyaslama yaptı ve emre itaat etmeyip ebedî cehennemlik oldu. Bilgiye şeytan gibi sâhip olup da işin gereğini yapmamak şeytanlaşmaktır. O hâlde önemli olan bilinçtir. Amele-eyleme sevk-eden bilinç.  

Bilmek “yapmamak” iken, bilinç “yapmak”tır. Kişiyi ıslah eden bilgi değil bilinçtir. Hz. Ali: “Seni ıslah etmeyen bilgi sapıklıktır” der.

Peygamberler ve onların tâbileri olanlar çok fazla bilgi-sâhibi olmasalar da çok fazla bilinç-sâhibi idiler ve her-şeyden önemlisi delikanlıydılar. Hiç-bir bilgi, delikanlılığa ulaştırmaz. İnsan, bilgisi ile Allah için ölmeyi göze alamaz ama bilinç-sâhibi olanlar için amaç Allah yolunda olmak ve ölmektir.

Tabî ki eğitim de önemlidir fakat salt eğitim-merkezli bir din değildir İslâm, mücâhede ve mücâdele dînidir. Zîrâ bu, kişiyi daha “yeterli” kılar. Malcom X için şunlar söylenir:

“Malcolm, eğitim görmemişti ve herhangi bir konuda uzman değildi. Ama samîmi idi. Ve bu samîmiyet, onu bu mücâdelede yeterli kılıyordu. Malcolm’un adâlet, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik için verdiği mücâdele, onun şehâdetiyle yeni bir boyut kazanır. Malcolm çok iyi bir hatipti. Ama şehâdeti ile gerçekleştirdiği hitâp, hayattayken gerçekleştirdiği hitaptan çok daha yaygın ve etkili olacaktı”.

İslâm, tüm insanları “allâme” yapmaya gelmiş bir din değildir. Bilgili insandan ziyâde bilinçli insan ister Allah. Bilince giden yol ille de bilgiden geçmez. O “davranışla” alâkalıdır. Nice “bilgisizler” vardır ki şahsiyet sâhibi iken, nice “bilgililer” de vardır ki şerefsizin önde gidenleridirler.

Kitap orada duruyor zâten. Onu ezberlemenin ne mânâsı var?. Gerekirse açılıp bakılır. Fakat eylem yapılmadığında onun telâfisi olmaz. Eylemin kazası olmaz. Seyyid Kutup “Yoldaki İşâretler”de:

“İlk dönemin örnek nesli Kur’ân’a kültürü geliştirme, bilgi edinme, haz duyup tatmin olma gibi maksatlarla yaklaşmazlardı. Onlar gerek kendileri ve gerekse içinde yaşadıkları cemiyet hakkında ve bu cemiyet içinde uygulanacak olan hayat-tarzının nasıl olması gerektiği hakkında ve Allah’ın emrini öğrenmek üzere Kur’ân’ı ele alırlardı. Söz-konusu emri de, savaş alanında aldığı emri derhâl uygulayan bir ordu gibi, duyar-duymaz tatbik üzre alırlardı. Bu şuur, ‘uygulamak üzere öğrenme’ şuuru-bilincidir” der.

Hiç şüphesiz Kur’ân, hazînelerini ona ancak bu şuurla yaklaşanlara açar:

“Kendilerine verdiğimiz Kitabı gereği gibi okuyanlar, işte ona îman edenler bunlardır. Kim onu inkâr ederse, artık onlar hüsrâna uğrayanların ta kendileridir” (Bakara 121).

Mehmet Pamak:

“Evet onlar, o ilk Kur’ân nesli, Kur’ân’ı haz duymak için, bilgili adam olmak için, fıkıh dağarcığını şişirmek için okumadılar. İlim-adamı olmak, kariyer yapmak, yazar olmak, bilgili adam olup nutuk atmak için okumadılar. Onlar Kur’ân’ı, Kur’ân’ın da Bakara 121’de ifâde ettiği gibi, hakkıyla okudular. Yâni öğüt almak, anlamak ve ‘yaşamak amaçlı’ olarak okudular. Ölüm gelmeden imtihan kitabını, imtihan dünyâsındaki hayâtını bir-an önce Allah’ın emirlerine uydurmak, hayâtına dâir fıkhını öğrenip ona göre yaşamak için okudular” der.

Bilgi, “zamânın bilgisi”dir, bilinç ise zamanlar-üstüdür. Bilgi “günün bilgisi”ni verebilir ancak. Dünyâ’nın gidişâtını, İslâm’ı ancak, modern hayattan etkilenmeden kabûl eden ve eyleme döken mü’minler değiştirebilirler.

Bilgi de önemlidir tabi. Kişiyi bilince ulaştırmada çok yardımcı olur. Bilgi ve bilinç olmadığında olan şey taklit, cehâlet ve komedidir. Bilgi ve bilinçten yoksun olanlar, okunan Kur’ân’ın ne dediğini anlamazlar da, Kur’ân meselâ boşanma hukûkundan bahsederken bile hüngür-hüngür ağlarlar. Bu durum, bilinçten başka bilgiden de yoksun olmanın bir cezâsıdır.

Bilinçli insan yanlışa kaymaktan çok büyük ölçüde korunmuş olan insandır; fakat bilgisini bilince dönüştürememiş olanlar, küçük bir çıkar durumunda bile bâtıla kayabilirler. Ercüment Özkan:

“Bir dönem bir olmuş, berâber hareket etmiş birileri, mevzî değiştirdikten sonra; ‘âbi, biz yine eskisi gibiyiz, seninle farklı düşünmüyoruz, ama n’apalım bize teklif getiriyorlar!’ dediklerinde; Peki, ben de buradayım, bana niye teklif getir(e)miyorlar. Siz, o çitin/bağın etrâfında dolanırsanız, kur yaparsanız elbette size de teklif ederler, bağlama çekerler, bağlarlar” der.

İslâm âlemi, bilgiden sonra bilince geçmedikçe ve bilincin aydınlığında amel ve eylemde bulunmadıkça mazlûmiyetten kurtulamayacak ve zor ve onursuzca bir hayat yaşamaya devâm edecektir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Eylül 2016


Devamını Oku »

10 Eylül 2016 Cumartesi

İslâm Devleti Olmadığında..



“Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet-yönet ve onların arzularına uyma!. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmalarına dikkat et. Eğer (Allah’ın hükümlerinden) yüz çevirirlerse bil ki (bununla) Allah ancak günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister. İnsanların bir-çoğu da zâten fâsıktırlar (yoldan çıkmışlardır). Yoksa onlar câhiliyye (İslâm-dışı) yönetim mi istiyorlar?. İyi anlayan bir topluma göre hükmü bakımından Allah’tan daha iyi kim vardır?” (Mâide 49-50).

Dünyâ bir imtihan dünyâsıdır ve insanların ortaya çıkardığı zorluklar olmasa bile doğal olan zorluklar her zaman vâr olmuştur ve bundan sonra da vâr olmaya devâm edecektir. Zâten aksi kıyâmet olurdu. Bu zorluklar bizim için aynı-zamanda nîmettir de. Güneş’in sıcaklığı bir zorluktur fakat Güneş bir nîmet ve rahmettir. Su, rüzgâr, toprak, dağ, taş, deniz, hayvan, bitki vs. her-şey bizim için hem bir zorluğu içerir, hem de bizim için olmazsa-olmaz bir rahmettir. İnsanlık târihine baktığımızda, genelde sürekli olarak doğal zorluklardan başka, insanların ortaya çıkarmış olduğu zorluklarla uğraşıldığı görülür. Bu zorluklar mecbûri değildir ve Allah’tan gelmez. Zîrâ dediğimiz gibi; Allah’ın yaratmasında asıl olan rahmettir ve doğal zorluklar bile bizi hem inşâ edip insan kılar, hem de o zorluklar “doğal” olduğundan, içinde nîmeti ve zevki de taşır. Zorlanarak yapılan işin arkasından dinlenmek ne kadar da hoştur. Bir zorluğun üstesinden gelmenin mutluluğu.. Yâni Allah’ın yaratmasında kötülük yoktur. Doğal olmayan zorluklar ise kendi ellerimizin yaptıkları nedeniyledir:

“Sana iyilikten her ne gelirse Allah’tandır, kötülükten de sana ne gelirse o da kendindendir… (Nîsâ 79).

“Size isâbet eden her musîbet, (ancak) ellerinizin kazandığı dolayısıyladır. (Allah,) Çoğunu da affeder” (Şûrâ 30).

İşte; insanların ortaya çıkardığı zorluklar olmadığında, Dünyâ çok daha güzel ve hoş bir şekilde yaşanacak ve bu zorluklarla uğraşılmadığından, insanların insânî yönleri çok daha fazla açığa çıkacak ve mutlu-huzurlu bir hayat yaşanacaktır. Üstelik ne devlet halka, ne de halk devlete düşmanlık yapmayacak, böylece Dünyâ cennetin bir şûbesi olacaktır. Zâten İslâm’ın amacı ve vahyin gönderiliş sebebi, yeryüzünde de aynen göklerde olduğu gibi bir düzen kurulmasıdır. Böyle bir düzen kurulduğunda göklerin âhengi yeryüzüne de yansıyacaktır. Allah bu amacı gerçekleştirmek için insanlar arasından seçtiği birine peygamberlik vermiş ve ona vahyetmiştir. Bu vahye tam anlamıyla uyulduğunda ve Peygamber örnekliği tâkip edildiğinde, kaos yok olacak, Dünyâ’da da göklerdeki gibi bir düzen kurularak insanlar mutlu-huzurlu yaşayabileceklerdir. İşte bu nedenle bu düzenin olması için olmazsa-olmaz şart İslâm Devleti’dir. İslâm Devleti vâr olduğu müddetçe bu düzen sürüp gidecek, İslâm Devleti olmadığındaysa yeniden zorluklar başlayacak ve Dünyâ bir kaos ortamına dönüşecektir. O hâlde İslâm Devleti’nin olmaması felâketlerin başlangıcıdır.

Bir devletin yozlaşmamasının ve uzun süre sağlam durabilmesinin yolu, yönetiminin İslâm’i olması ve devletin liyâkatli-ehliyetli kişiler tarafından yönetilmesidir. Toplumda ille de oligarşik yönetim biçimlerinin değil, alttan gelen iyi yetişmiş ahlâklı kişilerin yönetimin başına geçmesi-geçirilmesi önemlidir. Sürekli olarak alttan gelenler olunca, onlar da tâze heyecanlarıyla devleti canlı tutarak devâm ettirebileceklerdir. Zîrâ bu kişiler henüz modern etkilere mâruz kalmamışlardır ve buna ancak hayatlarının sonunda mâruz kalabileceklerinden, modern etkiler onları sarsmayacaktır.

İslâm Devleti cennetin bir şûbesi gibi olabilir, yâni “cennet gibi” olabilir deyim olarak. Fakat kesinlikle cennet olamaz. Aksi-hâlde Dünyâ, imtihan dünyâsı olmaktan çıkardı. Peygamberimizin; “Devletle cennet birleştirilemez” dediği bir hadisinden bahsedilir. Peki İslâm Devleti olduğunda ne olur, olmadığında ne olur?...

İslâm Devleti olduğu müddetçe işler yolunda gidecek, İslâm Devleti olmadığındaysa her çeşit karışıklık ayyuka çıkacaktır.

İslâm Devleti olmadığında “millî devletçikler” olur. Yâni İslâm ile birlikte millî devletçikler olmuyor, ancak İslâm Devleti olmadığında ortaya çıkıyor bu millî devletçikler.

İslâm Devleti olmadığında yaratmak Allah’a âit olsa da emretmek ona âit olmaz. Oysa Kur’ân’da şöyle denir:

“Gerçekten Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istivâ eden Allah’tır. Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten, Güneş’e, Ay’a ve yıldızlara kendi buyruğuyla baş eğdirendir. Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca) O’nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir” (A’raf 54).

İslâm Devleti olmadığında müslümanlar(!) devletin başı ve yöneticileri de olsa gayr-ı İslâmî sistem yürürlükten kalkmaz. O hâlde İslâm Devleti olmadığında şirk sistemini yürütenler müslümanların bizzat kendileri olacaktır.

İslâm Devleti olmadığında Allah’ın sözü-hükümleri geri plâna atılır ve hattâ iptâl edilirken, şeytanın-tâğutların-küfrün hükümleri ilk plâna alınır ve hâkim olur. Hâlbuki Allah kendi sözünün ilk plânda olmasını ister:

“Fitne kalmayıncaya ve dînin hepsi Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Şâyet vazgeçecek olurlarsa, şüphesiz Allah, yaptıklarını görendir” (Enfâl 39).

İslâm Devleti olmadığında “demokrasi devleti” olur. Demokrasi, doğrunun “çok olan”ın dediği gibi olduğunu, üstünlüğün mal ve mevkide olduğuna inananların sistemidir.

İslâm Devleti olmadığında adâletsizliğin diğer adı olan lâiklik ortaya çıkar. Çünkü lâiklik, işe Allah’ı-dîni-İslâm’ı karıştırmaz. İslâm’ı karıştırmadığı için, adâleti karıştırmamış olacaktır. Zîrâ adâlet İslâm’dan neş’et eder. Yâni İslâm Devleti olmadığında lâik devlet olacak ve bu devlet halkın büyük kesimi için dert olurken, küçük bir azınlık için mutluluk kaynağı hâline gelecektir. Bilinçsiz orta kesim (orta direk) olanlar da mutlu azınlık için paratoner işlevi göreceklerdir.

İslâm Devleti olmadığında, müslümanların yaşadığı devletler, tâğutların hüküm sürdüğü “büyük” devletler tarafından şamar-oğlanına çevrilecektir. Şeytan tâğutlara fısıldadığında ve büyük devletler bir çıkar sevdâsına düştüklerinde, müslümanların yaşadığı parçalanmış küçük devletlere akın edecek ve onları yağmalayacaklardır. Bu devletler onlara hiç-bir ses çıkar(a)mayacak ve biraz da bu ezikliğin ve onursuzluğun etkisiyle, onların yaptıklarını övebileceklerdir. Böylece utanç verici bir duruma düşeceklerdir. Çünkü İslâm Devleti olmadığında bu devletler büyük devletlerin ideolojileri ile yönetildiklerinden onlara kul-köle olacaklar yada olmaya devâm edebileceklerdir.

İslâm Devleti olmadığında, insanların yiyip-içtikleri-giydikleri, eşyâları, hayvanları, ekinleri ve çoluk-çocuğu fıtrata aykırı olarak değişecek ve ifsâd olacaktır. Çünkü İslâm Devleti olmadığında tâğutların devletleri olacaktır ve tâğutlar iş-başına geçtiklerinde nesli ve ekini mahvedeceklerdir:

 “O, iş-başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helâk etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez” (Bakara 205).

İslâm Devleti olmadığında insanlar her ne kadar “tahsil” yapsalar da, cehâletten kurtulamazlar. Zîrâ bir, “kendini kaybetme hâli” içine düşerler ve bu şekilde yaşarlar. İslâm Devleti olmadığında toplumda ağır bir düzensizlik olur. Hiç-bir şekilde fıtrata-doğaya yâni İslâm’a uygun bir işleri ve işleyişleri olmaz. Yeme-içme-giyinmeleri değişir; yatma-kalkma zamanları farklılaşır; düşünceleri ve konuşmaları başkalaşır; saygı-sevgi kalmaz; güven sıfırlanır ve korkak-tembel-pısırık-ukalâ-terbiyesiz insanlar çıkar ortaya. Evlenmeler gecikir ve hattâ hiç olmaz, evlenmeler zorlaşırken boşanmalar çok kolaylaşır; insanlar hiç-bir şeyden tatmin olamadıklarından şeytanın pençesine düşerek çirkefçe işler yapmaya başlarlar; en olmadık şeyler normâlleşir. İnsanlar kadın-erkek evden uzaklaşmaya başlarlar. Bunun “fıtrî intikâmı”; ev-dışında doğmak ve ev-dışında ölmek (hastâne) olarak görülür. Âileler dağılır, çekirdek âileye dönüşür ve hattâ daha sonra da bireylere kadar parçalanma devâm eder. Birey de kendi içinde çeşitli parçalanmalar yaşar ve parçalanmanın sonu bir-türlü gelmek bilmez.

İslâm Devleti olmadığında Dünyâ bir savaş alanıdır. Çok silaha sâhip olanlar az silaha sâhip olanlara sürekli olarak saldırır. İnsanların büyük çoğunluğu mazlûmiyet içinde berbat bir hayat yaşar, tabi buna “yaşamak” denilirse.  

İslâm Devleti olmadığında, birileri tokluktan ölürken, yâni yiyip içmekten dolayı ölürken; diğer kısım yiyip-içememekten dolayı ölür. Açlıktan ölür, susuzluktan ölür. Açlığa bağlı hastalıklar çoğalır ve çok verimli topraklarda yaşamalarına rağmen aç-sefil bir hayat sürerler, daha doğrusu bir hayat yaşayamazlar.

İslâm Devleti olmadığında, halkın savaşıp can vererek kazandığı topraklarda tâğutların şerefsiz yalakaları hüküm sürer. Onlar hem tâğutları hem de kendilerini beslerler bu yolla. Halk bu şerefsizlerden sürekli olarak ihânet görür. Bunlar yüzünden devlet ve halk bir-türlü toparlanıp güçlenemez.

İslâm Devleti olmadığında sosyâl adâletsizlik ayyuka çıkar. Birileri hiç çalışıp-çabalamadan malı götürürken, halkın büyük kısmı canı çıkarcasına çalışmasına rağmen ay sonunu ya zor getirir yada getiremez de borca girer ve sürekli borç içinde yaşar. Bu durum borçlu kişiyi esir alır. Artık bu kişi borcuna göre bir hayat yaşadığı için özgür olamaz ve köle durumuna düşer.  

İslâm Devleti olmadığında din bozulur ve değişir. Hakîki vahiy-merkezli din yerine, uydurma zırvalıklar din olarak kabûl edilir. “İndirilmiş din” sindirilirken, “uydurulmuş din” aşırı desteklenerek öne çıkarılır. Fakat bu uydurulmuş dinden hiç-bir zaman bir hayır çıkmaz ve de zâten bu dîni uyduranlar ve destekleyenler, bu uydurma dîni din için değil, nefs için yapmışlardır-yapmaktadırlar. Bu durum uzun zamanlar böyle sürüp gidince, uydurma dînin taraftarları uydurulmuş dîni hakîki din zannederek bu dîni koşulsuz olarak kabûl etmeye başlarlar ve “hak din” yerine bâtıl bir din peydâh olur. Dîne karşı bir din çıkar ortaya. Dîne karşı ortaya çıkan bu din ve dinlerin en birinci hedefi, halkı câhil bırakmaktır.  

İslâm Devleti’nin olduğu yerde, cemaat-târikat-mezhep vs. olmaz. Çünkü bunlar, “gerçek bir İslâm”ın yaşanmadığı ve İslâm devletinin olmadığı yerlerde ortaya çıkarlar. Bu oluşumların ortaya çıkış sebebi; İslâm-Kur’ân bilincinin olmaması ve bu bağlamda bir İslâm Devleti’nin yokluğudur. İslâm’da devlet içinde devlet olmaz. Kur’ân/sünnet-merkezli bir İslâm bilinci ve İslâm Devleti, dînin bizâtihi uygulayıcısı olduğundan, diğerlerine ihtiyaç olmaz. Peygamberimiz döneminde bu tarz oluşumların ortaya çıkmamış olmasının nedeni, İslâm’ın en ideâl bir şekilde hayatın tam ortasında yaşanıyor oluşu idi.

İslâm Devleti olmadığında, üstte söylediklerimiz ortaya çıkacağından; merhâmetli-vicdanlı-azimli-vefâkâr-gadan alan-cömert-cesâretli-dirâyetli-akıllı-sâdık-delikanlı insanlar ve toplumlar yerine; korkak-pısırık-tembel-câhil-açgözlü-kibirli-fesat-cimri-müsrif-kıskanç-nankör-hâin-şerefsiz insanlar ve toplumlar çıkar ortaya.

İslâm Devleti olmadığında sürekli darbe yada darbe girişimi olur. Tâğutlar devletleri darbelerle sömürür ve yönetirler. İstedikleri kişileri darbelerden sonra başa geçirirler ve artık o ülke ve devlet, darbeci tâğutların güdümüne girer. İslâm Devleti’nde ise kendi içinde bir darbe girişimi olmaz. 20. yüzyılın başlarına kadar İslâm ülkelerinde bir devrim olmamıştır. Zîrâ müslümanlar devrimi kime ve ne için yapacaklardı ki?. Zâten bir İslâm Devleti ve Kur’ân-merkezli yada en azından vahye aykırı olmayan kânunlarla yönetilen devlet(ler) vardır. İslâm Devleti olduğunda devrime gerek yoktur. İsyân olsa da devrim olmaz.

Evet; İslâm Devleti’nin olmaması bir felâkettir ve olası felâketler saydıklarımızın çok üstünde ve sayıda gerçekleşir.

Müslümanlar İslâm Devleti’ni bir “amaç” olarak değil, hakîkatin ortaya konmasında bir “araç” olarak kullanacaklardır. Bu araç tabî ki de çok önemli ve olmazsa-olmaz bir araçtır. Bu aracı kullanacak olanlar, müslümanlar içindeki mazlum ve sâlih kullar olacaktır. Allah sâlih kullara, tüm zamanlarda olduğu gibi İslâm Devleti vaâd etmiştir:

“Andolsun, biz Zikir’den sonra Zebur’da da: ‘Şüphesiz Arz’a sâlih kullarım vâris olacaktır’ diye yazdık” (Enbiyâ 105).

“Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mîrasçılar kılmak istiyoruz” (Kasas 5).

“Allah, içinizden îman edenlere ve sâlih amellerde bulunanlara va’detmiştir: Hiç-şüphesiz onlardan öncekileri nasıl “güç ve iktidâr sâhibi” kıldıysa, onları da yeryüzünde “güç ve iktidâr sâhibi” kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibâdet ederler ve bana hiç-bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fâsıktır” (Nûr 55).

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Eylül 2016
















Devamını Oku »

Söz Mü Üstündür, Kredi Kartı Mı?


“Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir” (İsrâ 34).

 

“Ahidleştiğiniz zaman, Allah’ın ahdini yerine getirin, pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın; çünkü Allah’ı üzerinize kefil kılmışsınızdır. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı bilir” (Nâhl 91).

 

Modern zamanlarda, artık sözlerin bir kıymetinin kalmadığı, “söz” ile bir işin yapılmadığı ve zâten sözün resmen de bir geçerliliği olmadığı için, insanlar artık birbirlerine güvenmez olmuşlar, çek-senet-noter-imzâ vs. gibi çeşitli şekillerde işlerini sağlama almaya(!) çalışmaktadırlar. Fakat bu kadar önleme rağmen bunlar da işe yaramamakta, mahkemeler; karşılıksız çekler, ödenmemiş senetler, kredi-kartı borçları dâvâları ile neredeyse kilitlenmiş ve tıkanmış hâle gelmiştir. O kadar modern ve resmî “garantiye alma” yöntemleri beş para etmiyor ve bu önlemler sağlam bir sözün yerini zinhar tutmuyor.

 

Sözün bir değerinin kalmaması 1950’li yıllarla birlikte başlamış olsa da, etkisi daha çok 1980’li yılların sonunda çift-blôklu yapı dağılıp kapitâlizmin egemen olduğu dünyâda görüldü ve yaygınlaştı. Özellikle belli bir yaşın üstündekiler bu durumdan dolayı çok sıkıntı çekmektedirler. Zîrâ onlar gençliklerinde ve orta yaşlarda işlerini yaparken -her ne kadar senet yapılsa da- söze bakıyorlardı ve sözün o dönemlerde bir geçerliliği vardı. Fakat artık deverân dönmüş ve söz etkisini yitirmiştir. Belli bir yaşın üstündeki insanlar, bir zaman önce alış-veriş yada anlaşmada söz ile birbirlerini bağlamışlar ama aradan uzun yıllar geçip sözün bir hükmü kalmayınca ve “öyle konuşmamış mıydık?”, “şöyle-şöyle demiştik ya” gibi sözlerin bir işe yaramadığı görünce hem çok kızıyorlar hem de üzülüyorlar.

 

Hikâyeye göre; “bir adam yaşlı birisinden borç para istemiş. O da vermiş fakat yaşlı adam; ‘bir sâniye’ demiş, ‘inancınız var mı, inanır mısınız?’. Borç isteyen kişi; ‘evet, inanırım’ demiş. Yaşlı adam da ‘tamam’ demiş adam. Borç isteyen adam; “peki, niye sordun?’ deyince, yaşlı adam ‘senin parayı geri getirmen için garanti arıyorum’ demiş”. Banka sisteminden önce durum böyleydi. Yâni bir inancın varsa aldığın borç parayı geri getirebilirsin.

 

Evet, bu durumun ağır mağdurları 2. dünyâ savaşı öncesi ve 1950’li yıllardan önce doğanlardır. Çünkü onlar çocukluklarında, atalarından hep böyle görmüşler, gençliklerinde ve hattâ kısmen 80’lere kadar hayatlarında hep sözlerle işlerini yürütmüşleridir. Artık sözün para etmediğini görmeye anlam veremiyorlar ve bunu çok abes karşılıyorlar. “Öyle konuşmuştuk ve söz vermiştik ya” sözünün bir geçerliliği olmaması onlar için çok anlamsız oluyor ve bu durum onlarda büyük bir sıkıntı yapıyor. Zâten yaşlıların çabuk dolandırılması, hâlen devâm eden “söze olan güven”lerindendir. Yaşlılar sözün hâlâ geçerli olduğunu düşünerek dolandırıcı şerefsizlere güvenmektedirler. Tabi bu durum artık sözün değerini yaşlılar nezdinde de düşürmekte ve yok etmektedir.

 

Söz vermek ve sözü yerine getirme şuuru öylesine derin ve sağlam olmalıdır ki kişi verdiği sözü yerine getiremeyeceği endişesiyle tir-tir titremeli ve geceleri uyuyamamalıdır. Hâlbuki insanlar artık verdiği sözü hiç tınlamamakta fakat iş kredi-kartı ekstresini ödemeye gelince, bir yerlerini yırtmaktadırlar ve zâten çoğu kişi de gününden önce öder kredi-kartı borcunu. İmzâlanan senet, yada “kart geçmek, verilen söz Allah adına olsa da Allah’ın dediğini yaparak söz vermekten daha üstün duruma gelmiştir. Tabi alış-veriş için verilen sözün bir değeri olmayınca, zamanla “sözün en büyüğü” olan “Lâilâheillâllah” sözünün de bir değeri olmamaya başlıyor. Bu durumda Lâilâheillâllah sözü bir klişe, bir gelenek olarak söylenmeye devâm ediyor. Bu nedenle “lâilâhe” demeden “illâllah” deniyor ve kelimenin ilk bölümü çıkartılıyor. Böylece “lâ” denilmesi gerekenlerin tamâmı orta yerde iktidârını kurmuş oluyor. Sözün bir değerinin kalmamış olması, en büyük söz olan Lâilâheillâllah sözünün ve “gâlû belâ” sözünün de bir değeri olmuyor ve îmanlar flûlaşıp kayboluyor. Sözün değerinin düşmesi yada kalmaması, îmânın değerinin düşmesi yada kalmaması anlamına geliyor.

 

Hâlbuki verilen söz “îman” içeren bir söz ise, bu, kredi-kartından, çekten, senetten çok daha sağlamdır. Zîrâ verilen söz “Allah adına” verilmiş olduğundan, îmânın verdiği söz çok sağlam olur ve bu sözden hiç kimse dönemez. Kredi-kartı, çek ve senetlere bir-sürü hîle karıştırılır ama bir mü’minin Allah adına verdiği söze hiç-bir zaman hîle karıştırılamaz.

 

Peygamberler sözü tutmada örnek şahsiyetlerdir. Onlar söze sadık kalmada zirve şahsiyetlerdir:

 

“Hani biz peygamberlerden kesin sözlerini almıştık; senden, Nûh’tan, İbrâhim’den, Mûsâ’dan ve Meryem oğlu Îsâ’dan. Biz onlardan sapasağlam bir söz almıştık” (Ahzab 7).

 

Mü’min demek, “verdiği sözü yerine getiren” demektir ve Allah sözlerine sâdık olanları çok sever:

 

“Onlar Allah’ın ahdini yerine getirirler ve verdikleri kesin sözü (mîsâkı) bozmazlar” (Ra’d 20).

 

“Hayır; kim ahdine vefâ eder ve sakınırsa şüphesiz Allah da sakınanları sever” (Âl-i İmran 76).

 

Çek-senet yüzünden hapse girenlerin sayısı o kadar artmıştır ki, devlet artık çek-senetten dolayı hapse girmeyi iptâl etmiştir. Hattâ icrâ nedeniyle dağılan yuvalar o kadar çoğalmıştır ki, artık evdeki değerli olmayan eşyâların alınması yasaklanmak zorunda kalınmıştır.

 

Allah ahidlerini-sözlerini bozanların îman etmemiş olduğunu söyler:

 

“Ne zaman bir ahidde bulundularsa, içlerinden bir bölümü onu bozmadı mı?. Hayır, onların çoğu îman etmezler” (Bakara 100).

 

Kur’ân’a göre, verilen söze sadâkat göstermemek yeryüzünde bozgunculuk çıkartmak anlamına gelir:

 

“Ki (bunlar) Allah’ın ahdini, onu kesin olarak onayladıktan sonra bozarlar. Allah’ın kendisiyle birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar. Kayba uğrayanlar, işte bunlardır” (Bakara 27).

 

Mü’minler yapmayacakları şeyin sözünü vermedikleri gibi, yapmayacakları şeyleri konuşmaktan bile men edilmişlerdir:

 

“Ey îman edenler, yapmayacağınız şeyi neden söylersiniz?. Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında bir gazap (konusu olması) bakımından büyüdü (büyük bir suç teşkil etti)” (Saff 2-3).

 

Verilen sözün yerine getirilmemesi ve sözün tutulmaması fâsıklık (yoldan çıkma) olarak gösterilir Kur’ân’da:

 

“Onların çoğunda ‘verdikleri söze bağlılık’ görmedik, ama onların çoğunu fâsıklar (yoldan çıkanlar) olarak gördük” (A’raf 102).

 

“Sözleşmeler sözlü değil, kesinlikle yazılı olmalıdır, sözlü anlaşmaların bir değeri yoktur” düşüncesine karşı şunu söylemek istiyoruz; Bu denilen şey modern zamanlarda doğru ve geçerli olsa da, İslâm devleti-ülkesi-medeniyeti için mecbûri bir geçerliliği yoktur. Bilindiği gibi Allah’a da söz verilir. Fakat Allah ile yazılı sözleşmeler yapılamayacağına göre, Allah’a nasıl söz verilecek ve bu söz nasıl bağlayıcı olacak?. Demek ki yazılı sözleşme şart değilmiş. Evet, gerçek sözleşme “söz” ile olandır. Kur’ân’da “ticâretinizi, anlaşmalarınızı yazıya geçirin” diyor fakat, bunu  mü’minler arasında olası bir anlaşmazlık çıkmasın diye söylüyor. Yoksa mü’minlere yakışan, unutmaya karşı önlem olarak bir-iki şâhidin de bulunduğu bir ortamda verilen sözdür.

 

Lâkin; artık günümüzde özellikle belli yaşın üstündekilere (üzülerek) anlaşmalarını-sözleşmelerini yazılı olarak yapmalarını tavsiye ediyoruz. Böylece olası kötü durumlarla karşılaşılmamış olacaktır. Zîrâ modern zamanlarda söz geçersizdir. Fakat birbirlerine çok güvenen insanlar olursa o zaman başkadır tabi.

 

Peygamberimiz, sözünde durmayanları münâfık olarak îlân etmiştir. Ebû Hüreyre’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu:

 

“Münâfığın alâmeti üçtür: Konuşunca yalan söyler. Söz verince sözünde durmaz. Kendisine bir şey emânet edilince hıyânet eder” (Buhârî, Îmân 24, Şehâdât 28, Vesâyâ 8, Edeb 69; Müslim, Îmân 107-108. Ayrıca bk. Tirmizî, Îmân 14; Nesâî, Îmân 20).

 

Mehmet Âkif Ersoy söze büyük kıymet veren biriydi. Hattâ sözünü tutmayana insan nazarıyla bakmazmış. Şöyle bir olay yaşanmış:

 

Üsküdar’da ikâmet ederken, Çengelköy’de oturan bir arkadaşıyla Pazar günü buluşmak üzere sözleşmişler. Ama Pazar günü İstanbul’da öyle bir ayaz olmuştu ki, yer-gök donmuş sanki. Ulaşım araçlarının hiç-biri çalışmıyormuş. Ama Âkif söz vermiş bir kere. Arkadaşından emânet aldığı bineğe biner ve Çengelköy’ün yolunu tutar. Yağmur ve fırtınaya rağmen Çengelköy’e varır, sırılsıklamdır. Kapıyı çalar, karşısına evin hizmetçisi çıkar. Hizmetçi, ev-sâhibinin komşuya gittiğini söyler. Âkif’i içeriye alıp efendiye haber verecektir. Âkif kabûl etmez. “Havanın biraz soğuk olmasına bakarak benim sözümü tutmayacağımı düşünen bir insanın evine misâfir olamam” der. Tekrar o yağmur ve fırtınada Üsküdar’a döner. “Benim verdiğim sözde durmamam için, ya ayağa kalkamayacak kadar hasta olmam, yada ölmem gerekir” diyen biridir Âkif.

 

Hâlâ insanlar “söz-leşme” yaparlar, yaptıkları anlaşmaya “sözleşme” derler. Bu, sözün sağlamlığını gösterir.

 

Sözün bir değerinin kalmaması, insanlar arasındaki güvenin de bitmesine neden oldu-oluyor. Öyle ki ana, baba ve kardeşler arasında bile artık birbirlerine güven kalmadı. Birbirlerine senet imzâlatanlar var. Sözün değerini yitirmesinden kaynaklanan nedenlerle birbirlerini öldürenler ayyuka çıktı.

 

Modern zamanlarda “üstün” kabûl edilen insan, “sözüne sâdık olan” değil, “kredi-kartı limiti yüksek olan insan”dır. Eğer kredi-kartı limitiniz yeterliyse yada sınırsızsa “üstün insan” oluyorsunuz. Hâlbuki üstünlük sâdece takvâdadır. Takvâlı olmak ise, kredi-kartı limitinin yüksek olması ile değil, sadâkat ile kazanılır. Sadâkatin ilk göstergesi de “doğru sözlü olmak” ve “sözünü tutmak”tır.   

 

Sözün mü yoksa kredi kartının mı üstün olduğu, insanların hangisine önem verdiği ve hangisini üstün tuttuğu ile alâkalıdır. Mü’minlerin sözü, âmentüleri gibidir., sözlerinin arkasında dururlar. Modernizmde ise kredi-kartı âmentü ve îman unsuru hâline getirilerek üstün tutulup güvenilmektedir. Kredi kelimesi “credo”dan gelir ve “dinlerin inanç esaslarının kalıp hâle getirilip anlatıldığı küçük eserlere” Credo=Amentü denir.

 

Evet; artık kredi-kartına olan güven, -hâşâ- Allah’a olan güvenden daha etkili hâle geldi. Allah’ı şâhit tutarak; “vallâhi bir hafta sonra vereceğim” sözünün bir önemi olmazken; “post makinesi”nden onay alan kredi-kartı, olması gerekenden çok daha fazla değer kazandı. Hâlbuki söz Allah’ın sözü iken, kredi-kartı -tâbir-i câizse- tâğutun sözüdür. O hâlde sözün gücü karşısında gücün sözü (kredi-kartı) arasında olan bir mücâdele vardır. Modern zamanlarda “sözün gücü” kaybolmaya yüz tutmuş ve “gücün sözü” ise aşırı değer kazanmıştır. Mü’minlerin görevi bunu tersine çevirerek sözün gücünü gücün sözünün üstüne çıkartmaktır. Yada şöyle de diyebiliriz: “Sahte güç” sâhibi olanların sözünü değil, Gerçek Güç Sâhibi Olan’ın sözünü üstün görmeliyiz.

 

Vel hâsıl kelâm; kredi kartları, modernizmin muskalarıdır.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Eylül 2016

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

7 Eylül 2016 Çarşamba

Sorular


2X2 cennette de 4 mü eder?.

Acı mı daha gerçektir, acının yokluğu mu?.

Ağır gaflet hâlindeki bir toplum için, “sarsıcı” ve “rahatsız edici” olmayan yazılar ve paylaşımlar ne işe yarar?.

Aklı erdiği hâlde eli ermeyenler mi daha değerlidir, yoksa aklı ermediği hâlde eli erenler mi daha değerlidir?.

Allah’ın vâr olmaması ne demektir?.

Altının demirden gerçekten daha değerli olduğunun delili nedir?.

Ameller niyetlere göredir, peki niyetler neye göredir?.

Ankara İlahiyat’ın (Ankara Okulu) tezgâhından geçmiş olanlar, bir süre sonra neden sapıtmaya başlıyorlar?.

Atatürk heykeli mi daha değerlidir, yoksa bir insan mı?.

Bedenin köleliği mi daha kötüdür; yoksa rûhun köleliği mi?.

Bilim, insanların ihtiyaçlarının sonucunda mı, yoksa ihtiraslarının sonucunda mı ortaya çıkar?.

Bir “şehâdet sırası” olsaydı, o sıraya girer miydiniz?.

Bir insanın, bildiklerine aykırı yaşamasına ne denir?.

Bir sabah kalktığınızda Dünyâ’nın her yerinde, Kur’ân, sayfalardan-zihinlerden-hâfızalardan silinmiş olsa ne yapardınız?.

Bir şey “kötü” değilse “iyi”nidir?.

Bir şeyin “şeriata uygun olması” ile, “şeriata aykırı olmaması” aynı şey midir?.

Bir şeyin görünüşü, o şeyin kendisi midir?.

Bir şeyin soyut değil de, somut anlamda “insanla alâkalı” olması ne demektir?. O alâka insanın neresiyle alâkalıdır?.

Bu-gün Allah için ne yaptın?.

Cennete gitmek ister misiniz?. Fakat unutmayın ki, bunun için ölmeniz gerekiyor.

Din ile ilgisi olmayanlara bu ilgisizliği hatırlatıldığında neden bozulurlar ki?.   

Din ve devlet karşı-karşıya gelince hangisini seçersiniz?.

Düşünmek ne ile alâkalıdır?. Beyin ile alâkalı ise, beyne düşünme komutunu kim yada ne veriyor?. 

Eğer Dünyâ’da insan ürünü olan tüm îcatlar bir âfetle yok olsa, meselâ mağmanın lavları onları eritip yok etse ve bu şekilde bin yıl yaşansa, bin yıl sonra insanlar bilim ve teknolojiyi yine aynı çizgide mi ilerletirler ve yine aynı şeyleri mi keşfedip îcat ederlerdi?.

Ey müslümanlar!, samîmice cevap verin; devletlerin yasaları mı daha üstündür; yoksa Kur’ân’ın yâni Allah’ın yasaları mı?.

Ey müslümanlar!, tâğutlar-zâlimler size ne yaparlarsa eleştiri, îtirâz ve isyâna kalkarsınız?.

Ey müslümanlar!; bir “şehâdet sırası” olsaydı, o sıraya girer miydiniz?.

Farkında olmadığınız bir yanlışın içinde olmuş olabilir misiniz?

Geri kalmışlık, neyden geri kalmışlıktır?.

Hayvanlar insandan önce yaratıldıysa, koyun ve keçilerin kılları-yünleri uzadıkça ne oluyordu?.

Her meâl bir tahriftir (yada her meâlde bir tahrif vardır) denilebilir mi?.

İçe çekilen duman mı, yoksa dışa üflenen duman mı insanı daha çok rahatsız eder?.

İknâ olduğumuz şeye kâlbimizle mi, yoksa nefsimizle mi iknâ olduğumuzu nasıl anlarız?.

İnsanlara; “sizin paradan daha değerli olan neyiniz var?” diye sormak lâzım

İslâm’ı hakkıyla yaşayan ve zamanla güçlenmiş bir İslâm devleti, Türkiye’yi fethetmeye gelse ve kapıya dayansa, Türkiye’li “tevhîdî müslümanlar”ın yapması gereken şey nedir?. 

İyi paketlenmiş yalan mı, yoksa kötü paketlenmiş doğru mu daha değerlidir?.

İyi paketlenmiş yalanı mı; kötü paketlenmiş doğruyu mu tercih edersiniz?.

Kesin ve mutlak anlamda bilinemeyecek olan şeyi inkâr etmek mi, yoksa o şeye îman etmek mi daha mantıklıdır?. 

Kişiyi zarâra sokacak bir alış-veriş yapabilir misiniz?.

Kitap yüklenmiş “eşekler” mi üstündür; kitabı yüklenmemiş “eşekler” mi?.

Kul-hakkı yemeden zengin olunabilir mi?.

Kur’ân mı daha üstündür; Nutuk mu?.

Kur’ân, “anlayarak” okunduğundan bêri, ümmette olumlu yönde bir değişme oldu mu?.

Kur’ân’ın anayasa ve kânun kitabı olmasını, yâni Kur’ân’a göre yaşamayı ister misiniz?.

Kurtuluş Savaşı, neyden kurtulmanın savaşıdır?.

Mars’ta da bir Âdem ile Havvâ yaratılmış olsa, 1.000 sene sonra ne olurdu?.

Mezarını ziyâret edeceğiniz hiç-bir tanıdığınızın olmamasını ister miydiniz?.

Modern Türkiye’yi kurmuş olana rükû-secde ediliyor da, “Kâinâtı Kurmuş Olan”a niye rükû ve secde edilmiyor?.

Modern-bilimin klâsik bilimden yada bilimsizlikten daha iyi olduğunun delîli nedir?.

Ne olduğunu kesin olarak bildiğin şeyler içinde senden daha üstün olan bir şey var mı?.

Nefsimize-duygularımıza aykırı davranan şey nedir?.

Ölmekten niçin korkulur?.

Peygamberimiz “pek büyük bir ahlâk üzere olması”na (Kalem 4) rağmen, vahiy o’na niye geldi?. Allah o’ndan ne istiyordu ki?. Kur’ân insandan ne ister?.

Samanı süte dönüştürecek bir makine yapabilir misiniz?.

Soru: Tüm çağlara hitâp eden Kur’ân’da bulunan Kâfirûn Sûresi’nin günümüz Türkiye’sindeki karşılığı nedir ve bu sûrenin muhâtabı kimlerdir?.

Sümer tabletleri mi, yoksa bilgisayar tabletleri mi daha ileri bir gelişmişliktir?.

Şehit olmak ister misiniz?.

Tek-başına bir şey yapmamakla; 100 kişiyle bir şey yapmamak arasında ne fark vardır?.

Tüm kâinât materyâlini dev bir süpürge ile süpürdüğümüzde geriye ne kalır?.

Tüm maddî imkânlarınız sizden alınsa elinizde ne kalır?.

Tüm yaşamını köle olarak geçiren insanın imtihanı nedir?.

Vahyin bilgisi ve bilinciyle tanışmış ve bu yolda bir yol almış kişilerin, amel-eylem, yeme-içme, giyim, müzik, konuşma vs. alışkanlıkları da değişmeli değil midir?.

Vatan hâini olmak mı daha kötüdür, “din hâini” olmak mı?.

Vücûdumuzdaki tüm kanı değiştirdiğimizde, kan-bağımız olanlarla aramızdaki kan-bağı biter mi?.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir. 

 

Hârûn Görmüş

Eylül 2016 (ilk taslak)

 

 

Devamını Oku »