13 Temmuz 2016 Çarşamba

Kur’ân’ın Öne Çıkarılan ve Unutulan Kavramları


“…Yoksa siz, Kitabın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz?. Artık sizden böyle yapanların dünyâ-hayâtındaki cezâsı aşağılık olmaktan başka değildir; kıyâmet gününde de azâbın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir” (Bakara 85).

Müslümanlar, Dünyâ’da hâkimiyetlerini ve etkilerini kaybettikten sonra öz-güvenlerini de yitirdiler ve düşünceleri de İslâm aleyhine ve modernizm lehine değişti. Zamanla bu düşünüş-şekli yer etti ve müslümanlar artık İslâm’ın-Kur’ân’ın ana-kavramlarını dile getirmekten çekinir, korkar ve utanır oldular. Hattâ bu kavramları kullananları şiddet yanlısı ve terörist olarak görmeye bile başladılar. Oysa bu kavramlar İslâm’ın-Kur’ân’ın ana-kavramları ve prensipleridir. Müslümanlar bu kavramları çok-çok ender, o da aşırı yoruma tâbi tuttuktan sonra kullanarak batı’ya ve modernizme şirin gözükmenin hesâbını ve çabasını yapmaya başladılar. Tabi bu kavramların yerine, modernizme aykırı düşmeyecek ve küresel tâğutları kızdırmayacak kavramlara yöneldiler ve o kavramları o kadar çok araştırdılar, incelediler ve konuştular ki, en fazla 2-3 anlama sâhip olan kavramlara bir-çok yeni anlamlar yüklediler-yüklüyorlar. Meselâ “salât” kavramına 18 ayrı anlam yüklemişlerdir ki bu aslında salâtı anlaşılmaz yapıyor, askıya alıyor ve salât hayattan uzak tutulmuş hattâ çıkarılmış oluyor. Bir kavramın o kadar çok anlamının olması, “anlamının olmaması” demektir ve bu kadar fazla anlam bir çelişkidir, zenginlik değil. Zâten arapça gibi zengin bire dilin buna ihtiyâcı yoktur ve o anlamları veren başka kelimeler vardır. Salât kavramı “pratiğe dökülmediği için” ona sonsuz anlamlar yükleniyor.

Müslümanlar modernizme kapıldıktan ve onunla “dost” olduktan sonra şu kavramları öne çıkarmaya başladılar..

Abd; Kul, köle. Terim olarak da “Allah’ın kulu” demektir. Meselâ Abdullah, “Allah’a kul olan” demektir. Fakat “kul” kelimesi modernizme aykırı gibi durduğundan hemen ona aşırı yorumlar yaparak “abd” kavramına farklı anlamlar yüklenmeye çalışılıyor. Allah, Mekke müşrikleri arasında müşrik kodamanlara yapılan köleliği yâni “abd”liği vahiy ile değiştirmiş ve “kula kulluk” olarak kullanılan abd kavramını, Allah’a olan teslîmiyetin ifâdesi olarak söylemiştir. Abd=âbid, “sâdece Allah’a kul olan” anlamındadır. Fakat sâdece Allah’a kul olmak, “Allah’tan başkalarına kul olmamak” anlamını da içinde taşıdığından, Allah’tan başkalarına kulluğa bir îtirâzı da berâberinde getirir. Bu nedenle bir “kula kulluk sistemi” olan modernist/kapitâlist/neo-liberâlist/demokratik sistemler, bu tarz bir “abd”liği yâni kendilerine yapılmasını istedikleri kulluğu-köleliği engelleyen bu kavramı beğenmiyorlar ve batı hayrânı ve sempatizanı olanlar da onların tam da istedikleri şekilde kavramı aşırı yoruma tâbi tutarak, Allah ile birlikte, sisteme, lîdere, konjonktüre “abd”lik yâni kulluk-kölelik olarak anlaşılmaya meyyâl olan yorumlamalar yapıyorlar ve böylece hem şirke düşüyorlar hem de mevcut modern sistem tasavvurlarda ve eylemlerde meşrûlaşıyor. “Abd”liği sâdece Allah’a yapınca sorun olarak görülüyor, ama “abd”liği sâdece ABD’ye yapınca sorun olmuyor: “Sâdece Allah anıldığı zaman, âhirete inanmayanların kâlbi öfkeyle kabarır. Oysa O’ndan başkaları anıldığında hemen sevince kapılırlar” (Zümer 45). İstenilen şey, ABD’ye abd olmak. Sâdece Allah’a kul olmayanlar, Allah’tan başkalarına kukla olurlar.

Kıraat; Modern müslüman, kıraatten sâdece okumayı anlayarak kavramın anlamını daraltıyor ve “pasif bir okuma” anlamına getiriyor. Kur’ân’ı arapçasından okumayı “okuma” saymayarak ve ona “tilâvet” diyerek “anlamadan okuma”yı yanlış bulanlar, anlayarak okuyunca da kızdıkları kişilerden farklı davranmıyorlar ki!. Tilâvet edenler anlamadan okuyorlar ve hiç-bir şey yapmıyorlarken, sözde kıraat edenler de anlayarak okuyorlar ama yine bir şey yapmıyorlar. Kur’ân son yıllarda daha fazla “anlaşılarak” okunuyor fakat başta müslümanlar olmak üzere mazlumların mazlûmiyetleri mi bitiyor, daha iyi bir Dünyâ mı şekilleniyor sanki?. Anladınız da ne oldu?. “Anlamadan okuyarak” bir şey yapmamakla, “anlayarak okuyarak” bir şey yapmamak aynı şeydir. Tabî ki anlayarak okumak amele-eyleme geçmeye daha müsâit hâle getirir insanı ama harekete geçirici etken o değildir. Anlayarak okumak, “anlayarak tilâvet etmek” demektir. Oysa kıraatin okumaktan başka “çağrı” ve “dâvet” anlamları da vardır. Kıraat, “çağrı” anlamına da gelir. Meselâ köylerde düğün davetiyesi dağıtanlara “oku dağıtıyor” denir. Yâni düğüne dâvet ve çağrıdır yaptıkları. Birisine okuması için bir şey veriliyorsa, aslında “yapması” için bir şey verilmiş demektir. Dolayısıyla kıraat, okumadan başka aynı-zamanda dâvet etme ve çağırma demektir de. Modern dönemlerde en çok unutulan şey ise dâvet ve çağrıdır. İslâm’a dâvet. Tabi bu dâvetin yapılması için ilk başta kişinin bir şuura ve amele sâhip olması gerekir.

Salât; 18 anlamı olduğunu söyleyerek salâtı salataya çeviriyorlar. Aslında salâtın sâdece 3 anlamı vardır. Namaz, duâ ve yardım-destek. Namazı hakkıyla kılıp da sözlü duâya durmayanlar ve arkasından da Peygamberin misyonuna destek vererek ameli duâya yönelmeyenler, salâta bir çok anlamlar verme telâşına düşmektedirler. Bakın; yaşanmayan, amele-eyleme dönük olmayan yâni hayatta yaşana-gelen bir şey olmadığında o şeye verilen anlamların sonu gelmez. Salât yaşanmıyor, hayatta görünür değil. Böyle olduğu için de sürekli yeni anlamlar yükleniyor ve bu anlamlar onu hayattan dışlamaya devâm ediyor. Yaşamdan yırtılıp anlama yamanıyor. Bu-gün 18 anlamı olan salât, bir süre sonra 30 anlama da ulaşabilir. 1.000 anlama da ulaşsa boştur. Bir şeyin anlamının çoğalması demek, onun yaşanmıyor oluşunun delilidir. Yaşanmış olsa zâten herkes onun anlamını yaşana-gelmiş bir şey olmasından dolayı pratik hayatta görür ve bilir. Bu nedenle de ona yeni anlamlar yüklemeye ihtiyaç olmaz. Meselâ namaz kılan birinin ne yaptığı sorgulanmaz. Yaptığı şey zâten bellidir, görülüp durulan ve bilinip durulan şeydir. O artık sorgulanmaz. Fakat namaz kılınmadığında namazın yâni salâtın ne olduğu ile ilgili tutarlı-tutarsız bir-sürü anlam çıkar ortaya.

Salâta, “bağlılık”, “yakınlık” gibi anlamlar da verilemez. Çünkü bu tarz anlamlar “pasif anlamlar”dır, yâni amelden-eylemden uzak anlamlardır. Kur’ân’da ise tek bir tâne bile pasif anlamı olan kelime ve âyet yoktur.

Kur’ân’ın bir de gündem edilmeyen ve hattâ unutulan kavramları vardır ki şunlardır:

Îman; Direkt kâlp ile alâkalı. Kâlbe dokunduğunda oluşuveren yada canlanıveren şey. Îman ile birlikte amele-eyleme geçiveren. Hem de her-şeyinden vazgeçecek şekilde. Zâten îmânın diğer adı ameldir. Îman amele dönmediğinde “tam îman” değildir. O bir iddiadır sâdece ve isbâtı amele-eyleme geçmeden yapılamaz. Fakat modernizm, İslâm’ın hareketsiz şeklini sevdiğinden ve amel-eylem tarafından korktuğundan, modern müslümanlar da îmânın sâdece sözle ifâdesini ele alırlar. İmân hakkında kitaplar yazarlar, kavram sohbetleri yaparlar ama îmanlarında en ufak bir artış olmaz. Zîrâ îmânın bilgisi îman değildir. Îmânın bilgisidir sâdece. Îmânın artması yada güçlenmesi için amel-eylem hâlinde olması gerekir. Hattâ kanımca îman en fazla savaş meydanında artar ve kuvvetlenir. Öyle ki ölüme bile seve-seve koşturur insanı.

Câhiliye; İslâm’a göre sürekli olarak iki toplum bulunur: İslâm toplumu ve câhiliye toplumu. Fakat modern dünyâda İslâm toplumu câhiliye toplumu; câhiliye toplumu ise İslâm toplumu olarak gösteriliyor ve müslümanlar da bunun böyle olduğunu zannediyor. Bu durumdan ise müslümanlardan başka zarar gören yok. İşte bunu tersine çevirmenin yolu hak ve bâtıl toplumun yâni İslâm ve câhiliye toplumunun ayrılmasıdır. Bu ayrılış, ilk başta vahiy/sünnet-merkezli bir zihnî-kâlbî ayrılışla başlayacak, daha sonra da eylemde görülecek bir ayrılışla devâm edecektir. En sonunda da Dünyâ-çapında hak-bâtıl olarak açığa çıkacaktır. Böylece hak ne imiş, bâtıl-câhiliye ne imiş herkes açıkça görecek. Seyyid Kutub:

“Câhiliye sâdece, yaşanmış bir târihi dönem değildir. İnsanın insana kulluğu söz-konusu olan bütün hayat-sistemleri ve nizamları câhiliyedir. Bugün yeryüzünde egemen olan bütün hayat-sistemleri ve düzenleri istisnâsız olarak bu kapsamın içindedirler. Beşerin tâbi olduğu bugünkü sistemlerin tümünde, insanlar; düşüncelerini, ilkelerini, ölçülerini, değerlerini şeriat ve kânunlarını gelenek ve göreneklerini kendileri gibi insanlardan alıyorlar. Bu durum, her yönüyle câhiliyenin ta kendisidir. Bâzısının bâzısını Allah (Subhânehu ve Tealâ)’dan başka rabler edinmesiyle, beşerin beşere kulluğu esâsına dayanan câhiliye... İslâm ise, insanların düşüncelerini, ilkelerini, ölçülerini, değerlerini, şeriat ve kânunlarını, gelenek ve göreneklerini aldıkları yegâne mercî Allah olduğundan, beşerin beşere kulluk yapmaktan kurtulduğu biricik sistemdir.

Câhiliye, belli bir zamâna özgü târihi bir dönem değildir. O, bir durum ve vaziyettir. Ve câhiliye bugün, yeryüzünün her tarafını sarmıştır. Bütün gruplar, ideolojiler, mezhepler, düzenler ve rejimler, Allah’ın kullar üzerindeki mutlak hâkimiyetini reddederek, kulların kullara hâkimiyeti esâsı üzerine kâim olmuşlardır. Bütün sistemler, insanın görüşü olmakla, insanı ilahlaştırmışlardır. Dolayısıyla insanlara hükmetmek için indirilen ilâhi şeriat, hayattan uzaklaştırılmıştır. Bu nizamların şeklî görünümleri, amblemleri, işâretleri, isimleri, sıfatları, taraftarları ve metodları farklı da olsa, Allah’tan başkasının uydurması olmaları bakımından aynı karakteri paylaşmaktadırlar. Hepsi de câhiliye vasfıyla belirginleşmektedir. Buna göre, yeryüzünün câhiliye tarafından istilâ edildiği, beşerin hayâtına câhiliyenin hükmettiği ve İslâm’ın hayattan uzaklaştırılıp, sâdece ismen vâr olduğu açıkça anlaşılmaktadır” der.

İslâm, câhili sistemi düzeltip güncelleştirmeye gelmemiştir, tam-aksine, bir zulüm sistemi olan bu câhili sistemi yıkıp yerine ilâhi sistemi yerleştirmek için ve Dünyâ’da hak-hakîkat, adâlet-eşitlik ortamını kurmak için gelmiştir. Cehâlet, (câhiliye) “körü-körüne olan bağlılık” demektir.

Tâğut; “Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi?. Bunlar, tâğut’un önünde muhâkeme olmayı istemektedirler; oysa onu reddetmekle emrolunmuşlardır. Şeytan onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister” (Nîsâ 60).

Peki “tâğut” nedir?. Ferhat Maviyıldırım yazısında “tâğut” hakkında şunları yazar:

“Azgın, sapık, kötülük ve sapıklık önderi, zorba, şeytan, put, put-hâne, kâhin, sihirbaz. Allah’ın hükümlerine sırt çeviren kişi ve kuruluşların tümü. Arapça “Teğa” kökünden türetilmiş olup kelimenin masdarı olan “Tuğyan” Allah Teâlâ’ya isyân etmek anlamına gelmektedir. Allah’ın indirdiği hükümlere muhâlif olan ve onların yerine geçmek üzere hükümler îcad eden her varlık tâğuttur. Tâğut, Allah (c.c)’a karşı isyân etmekle berâber, O’nun kullarını kendisine kul edinmek gayretinde olandır. Bu ise şeytan, papaz, dînî veya siyâsî lîder veyâhut da kral olabilir. Bu sebepten dolayı bir insanın müslüman olabilmesi için tâğutu reddetmesi gerekmektedir.

Bu-gün yer-yüzünde yürürlükte olan rejimlerin (siyâset) hepsi, beşerî rejimlerdir ve hükümlerini kendileri koymaktadırlar. Dolayısıyla da Allah (c.c)’ın hükümlerine muhâlefet etmektedirler. O hâlde bu rejimlerin hepsi “tâğut” olarak isimlenir. Hattâ kitlelere “en câzip ve hüsn-ü kabûl gören bir rejim” olarak tanıtılan demokratik ve lâik rejimler de tâğut hükmündedir. Her ne şekilde olursa-olsun, insanlar tarafından konulmuş ve Allah (c.c)’ın hükümlerine muhâlefet eden hükümler “tâğut” olarak isimlendirilirler”.
Dâvâ-adamı olamayanlar, tâğutların adamı olurlar. Şirk; Allah’ın ekmeğini yiyip, şeytana-tâğuta kulluk yapmaktır. Tâğuta isyân (küfr) etmeyenler, Allah’a isyân etmeye başlarlar.

“Hak ile bâtıl apaçık meydana çıkmıştır. Kim tâğutu inkâr eder ve Allah’a îman ederse o, muhakkak kopması mümkün olmayan sağlam kulba yapışmış olur” (Bakara 256).

Şirk; “Hiç şüphesiz, Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında kalanlardan ise, (onlardan) dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır” (Nîsâ 116).

Kâinâtı, Dünyâ’yı ve insanı Allah yaratacak, fakat Dünyâ’yı “keyiflerine göre çıkardıkları kânunlarla” insanlar yönetecek. Yok öyle yağma!. Yaratan kim ise, mülkün sâhibi de odur. Mülkün sâhibi kim ise, tasarruf da ona âittir. İnsanlar, yaptığı dandik bir resme bile müdâhale ettirmezken, en ufak bir şeyde kendisine karışılmasına bile izin vermezken, irâdesinin yok sayılmasına katlanamazken; âlemlerin rabbi olan Allah’ın irâdesinin yeryüzünde hâkim olmasını istemiyor. İyi de Allah bunu kabûl etmez ki. Siz -hâşâ- yaratıcı olsanız böyle bir şeyi kabûl eder misiniz?. Hem âlemleri yaratacaksınız, hem de yarattığınız varlıklar içindeki âciz bir varlık olan insan, sizin hükümlerinizi ve düzenlemelerinizi kabûl etmeyecek ve bu tarz düzenlemeleri gericilik, radikâllik ve câhillik olarak görecek. Bunu hiç kimse kabûl etmeyeceği gibi, âlemlerin yaratıcısı ve rabbi olan Allah da kabûl etmez elbet. Zâten bunu, “şirk” olarak söyler ve affedilmeyecek bir cezâ olarak îlan eder. İnsanlar buna rağmen şirki değil de “kul hakkı” denen günahın affedilmeyecek olan günah olduğunu zannedenler. Tabi, insan şirk içinde yüzerken şirkin affedilmeyecek bir günah olduğunu nasıl söylesin?. Onun yerine “kul hakkı” denen günahı koyar. İyi de kulun hakkı nedir ki?; Allah hak alacaklısına âhirette kendisini rahatlatacak bir şey verse, o kişi hemen hakkını helâl ediverir. Peki Allah’ın hakkını helâl etmesi için Allah’a kim ne verebilir ki?. İşte Allah bu nedenle, şirkten vazgeçerek tevhid yoluna girmeyenleri aslâ affetmeyecektir. 

Allah’tan başka kânun-kural koyucuların ve vahye aykırı düzenleme yapanların onaylanması, onları rab edinme demektir ve şirk işte budur: Allah’tan başkasını rab edinmek.

Modern zamanlarda, demokrasi-kapitâlizm-komünizm-liberâlizm ile ve diğer “izm”ler ile koşulan şirkler ayyuka çıkmıştır. Demokrasi, Allah’ın dîninden çıkıp kulların dînine bir geçiştir. Artık kânunlar, kurallar Allah tarafından değil, çoğu câhil ve zâlim olan beşer tarafından belirlenecektir. İşte şirk budur: Allah’a kul olmayı bırakıp, kula kul olmak. Kulun hevâ ve hevesine göre hükmettiği bir Dünyâ’ya râzı olmak.

Şirk, “mutlak olanı (tevhid) yok saymasa da izâfileştirmek, hakîkati göreceli kılmak” demektir.

Allah’ın affetmeyeceği günah-suç şirktir. Kişi ölürken şirk içinde olursa ebedî cehennemliktir. Âlemlerin rabbi yaratıcısı olan Allah tabî ki de şirki affetmeyecektir. Zâten devletler de öyle değil mi?. Kendilerine şirk koşulmasını bağışlamıyorlar. Devlet; ana umdeleri, ilkeleri, kânunlarında en ufak bir değişiklik istemiyor ve hattâ böyle bir değişik için bir teklifte bile bulunulmasına izin verilmiyor ve zâten kânunda da yasaklanmış. Hattâ ve hattâ, bu tarz tartışmaların gündeme gelmesi bile birilerini çok fenâ kızdırıyor. Anayasanın 4. maddesinde şöyle denir:

“Anayasanın 1’inci maddesindeki devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2’nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3’üncü maddesindeki hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez”.

Allah’tan bağımsız “iş yapma isteği” şirktir. Bu nedenle İslâm’ın bir, “şirk ortamı fıkhı” yoktur.

Lâ ilâhe illallah=Allah’tan başka ilah yoktur sözü Dünyâ’ya hâkim kılınmadıkça şirk bitmeyecek ve dolayısıyla da hiç-bir zulüm, acı, feryat, çığlık, savaş, adâletsizlik giderilemeyecektir. 

Ya İslâm yada câhiliye… Ya îman yada küfür… Ya Allah’ın hükmü yada câhiliyenin hükmü… Ya tevhid yada şirk.

İnfâk; Modern müslümanın en çok yıkıldığı yer. Her-şeyi yapsalar da hakkıyla infâkı yapamıyorlar. Mal canın yongası ya, canını al malını alma. 40/1’i bile veremiyor. 40/1’in 40/1’ini zor veriyor. Hâlbuki îmandan sonra infâk gelir. Îmânın ilk isbâtı. Peygamber ve sahabe örnekliğinde bu vardır. Başta Peygamberimiz olmak üzere mallarının neredeyse tamâmını bu yolda harcayanlar olmuştur. İslâm-kardeşliği bu şekilde kuruldu. Başka türlü olamazdı zâten. Şimdi neden ümmet bir kardeşlik kuramıyor. Çünkü bir kesim israf hâlindeyken diğer kesim yiyecek ekmek, içecek su bulamıyor. Aşırı bir gelir uçurumu var ümmet içinde ve hattâ iki kardeş arasında bile. Bu sorun aşılmadan başka sorunların aşılması çok zor ve hattâ imkânsız. Çünkü samîmi bir birliktelik oluş(a)maz. Adâletin olmadığı yerde samîmi birliktelikler oluşamaz. Îmânın isbâtı infâk ile yapılmalıdır ilk başta. Namaz kılmanın tamamlanması infâk ile olur. Namaz, infâk ile tamamlanır. Bu nedenle Kur’ân boyunca “namaz kılanlar ve zekat verenler” denir. Bu kavram nerdeyse dile getirilmeyen bir kavram oldu çıktı. Çünkü modern müslümanlar “zekatını verirse Kârun gibi olmayı” meşrû görmeye başladılar. Tabi Kârun gibi olunca da kazancını kendinden biliyor. “Kafayı çalıştırdım” diyor. Tâ ki farkında olsun yada olmasın, aşağılık bir şekilde yerin dibine geçinceye kadar sürecek olan bir aldanışla.

Hicret; Îmânı ettin, infâkı yaptın, sıra geldi hicrete. Vazgeçişin zirvelerinden biri hattâ zirvesi. Hicrî takvim bir “vazgeçiş takvimi”dir. Anadan, babadan, yardan, çoluk-çocuktan, maldan-mülkten-ticâretten, evlerden-hayvanlardan vs. Allah için vazgeçebilir misiniz?. Bu kavram İslâm’ın ana kavramlarından biridir ama modern zamanlarda en çok unutulan kavramdır. Bu kavramdan bahsedildiğinde bir de kalkıp diyorlar ki; “ne yâni; şimdi Arabistan’a gidip Mekke’den Medîne’ye mi hicret edecez?, ha ha ha!”. Lan …! sen daha namaz için yatağından hicret edemiyorsun. Oruç için yeme-içmeden hicret edemiyorsun. Sen kim, Mekke’den Medîne’ye hicret etmek kim. Sen hicret edecek adam mısın lan?. Sen hicreti ne zannediyorsun?. Bir gezi programı mı, bir turistik tur mu?. Hicret, îmânın isbâtıdır. İkinci isbâtı. Hicret için ille de bir yerden bir yere gitmek gerekmez. Hicret bir vazgeçiştir. Allah’ın yasaklarından hakkıyla uzak durmak da bir hicrettir.

Cihad; Sus, aman ha!. Cihad; modern zamanlarda bu kelimeyi söylemek bile neredeyse suç olacak. Bu kelimeyi duyan kişi şöyle bir irkiliyor. Oysa İslâm demek cihad demektir. Kişinin nefsiyle başlayan cihadı; “kâfirlerle, münâfıklarla, zâlimlerle olan cihad”a doğru kademe-kademe gider. Cihadsız İslâm olmaz ve zâten tek hak din olan İslâm’ın diğer adı cihaddır. Bâtıl dinler, cihadları olmadığı için bâtıldırlar. Modernistler ve tâğutlar sürekli olarak bir ülkeye savaş açmaktadırlar. Bakınca görürsünüz ki modern batı ve batı düşüncesine sâhip olan kesimler sürekli olarak birileriyle savaş (cihad değil) hâlindedirler. Buna hiç ara vermiyorlar. Fakat onların savaşları bâtıl merkezlidir ve bâtıl bir hedef içindir. Oysa cihad kutsaldır. İlâhidir. “Allah için”dir. Kula-kulluğu bitirip “hakka kulluğu” getirmek için yapılır. Zulmü ve zâlimi ber-tarâf edip mazlumu kurtarmak ve mustazafları yeryüzüne hâkim kılmak için (Kasas 5) yapılır. Sürekli çıkarları için savaşan tâğutlar, müslümanların “hakkı ortaya koymak” için savaşmalarını istemiyorlar ve bunu önlemek için cihad kavramını öcü gibi gösteriyorlar. Cihaddan bahsedene kötü-kötü bakılıyor ve “terörist mi lan bu” şüphesiyle yaklaşılıyor. Modern müslümanlar ise cihad için sâdece, biraz da sırıtarak; “nefisle yapılan cihad, yâni mücâdeledir” diyorlar. Cihad, nefisle cihaddan başlar ama kâfirle ve zâlimle cihada kadar gider. Hattâ cihad daha çok zâlimle yapılan cihaddır ki insan zâlimlerden kurtulup nefsiyle cihad etmeye fırsat bulabilsin. Bu bağlamda, savaştan dönerken “şimdi küçük cihaddan büyük cihada gidiyoruz” sözü uydurma bir sözdür. Zâlimle cihad etmeyi güyâ küçük göstermektir amaçlanan. Bunu söyleyenlerin nefsiyle cihad yapmak hoşlarına bile gider ama zâlimle cihad etmek denilince yüzlerinin rengi atar. Zâlimle cihad kazanılmadan nefisle cihad “mutlak anlamda” kazanılamaz. Fakat zâlimle cihad etmek için de ilk başta cihadla nefsi epey bi hırpalamak gerekir. Netîcede cihad, İslâm’ın unutturulan temel kavramlarından birisidir ve îmânın güçlü bir isbâtıdır.

Şehâdet; İşte mü’minin yakalayacağı zirve burasıdır. Îman, şehâdet isbâtıyla kemâle erer. “İşte şimdi kazandım” sözü boş bir söz değildir. Şehâdet bir kazançtır ve modernizm “ölüm korkusunun ayyuka çıktığı zamanlar” olduğundan ve “bin yıl yaşamak isteyenler”in cirit attığı bir Dünyâ’da şehâdet kavramı bırakın konuşulmayı, îmâsının bile yapılmasından hoşlanılmayan bir kavram olmuştur. Hâlbuki şehâdet, “hayâtı taçlandırmak”tır. Allah şehitleri ölü olarak bile saymıyor. “Onlara ölüler demeyin” diyor. Şehâdet sâdece ölerek gerçekleşmez tabi. Allah yolunda îman-infâk-hicret-cihad yaparak ve bu uğurda gayret sarf-ederek yaşadıktan sonra yatağında ölmek de kişiyi şehâdete ulaştırabilir. Yalnız bu, İslâm’a adanmış olan bir ömrün sonunda olur. Allah için hayattan vazgeçmekle: “Öyleyse, dünyâ-hayâtına karşılık âhireti satın alanlar, Allah yolunda savaşsınlar; kim Allah yolunda savaşırken, öldürülür yada gâlip gelirse ona büyük bir ecir vereceğiz” (Nîsâ 74).

Peki bir-anda şehit olunur mu?, o da ayrı bir konu. Şehâdet, İslâm’i-ilâhi bilince erilip, hayât-boyu Allah yolunda olmanın ve ölmenin bir sonucudur. Allah’tan başka yollarda ölmek, bâzen “kahramanlık ve yiğitlik” olarak kabûl edilebilse de, bu şekilde ölenler genelde “şehit” olmazlar. Zâten bu tarz ölümler için şehâdete bir ön-ek kullanılır; “demokrasi şehidi”, “basın şehidi”, “vatan şehidi” vs. gibi.

Şükrü Hüseyinoğlu şehâdet hakkında şunları söyler:

“Müslümanların târihinde bir-çok Kur’ânî kavramın anlam daraltılmasına yâhut daha da kötüsü anlam saptırmasına mâruz kaldığını biliyoruz. Şehâdet kavramının da anlam daraltılmasına mâruz kalan Kur’ân öğretileri arasında olduğunu görmekteyiz. Hayat rehberimizde, hayâtı baştan sona kuşatıcı bir formda “Âlemlerin Rabbi için olmak” karşılığında kullanılan bu kavram ve türevleri, târih içinde “Allah için ölmek” anlamıyla sınırlandırılmıştır. Günümüzde de bu yanlış algı ve anlayış yaşatılmaya devâm edilmektedir. Rabbimiz hayâtı ve ölümü kimlerin daha güzel amellerde bulunacağını sınamak için vâr ettiğini bildirmekte (Mülk 2) ve îman akdiyle kendisine yönelenler için şu istikâmeti öngörmektedir:

“De ki: Benim namazım, ibâdetlerim, hayâtım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir” (En-âm 162).

İşte şehâdet mefhumu, tam da bu âyet-i kerimede ifâde olunan istikâmeti ifâde eden bir hayat çizgisidir. Kısaca, “âlemlerin Rabbi Allah için olmak” bilinci ve hayâtı bu bilinçle inşâ etmektir. Allah yolunda yaşamak ve bu yol üzere ölmektir. Allah yolunda ölümü göze almak, gerektiğinde Rabbâni ölçü ve ilkeler için canı ortaya koymak muhakkak ki şehâdetin en ileri noktasıdır. Lâkin, şehâdeti Allah yolunda ölmekle sınırlandırmak son derece yanlıştır. Allah yolunda ölmek, Allah yolunda olmanın bir cüzüdür.

Allah yolunda öldürülenler gibi, Allah yolunda yaşayanlar ve bu yaşantı üzere ölüm kendilerini bulanlar da şehâdet makâmındadırlar. Kur’ân ıstılâhında şehâdetin karşılığı böyledir. Zâten Kur’ân’da Allah yolunda öldürülen mü’minler övülmekle ve onlara ölüler demek yasaklanmakla birlikte (Bkz. Âl-i İmran 169), “şehid” nitelemesi hassaten, Allah yolunda can fedâ eden bu bahtiyarlar için kullanılmaz. Daha kapsamlı olarak, hayâtını bir bütün olarak Allah’ın yoluna şâhid kılanlar için kullanılır ki, “Allah yolunda öldürülenler” de zâten bu kapsamda yer almaktadır. Müslümanın yeryüzündeki sosyâl misyonu şehâdettir:

“İşte böylece sizin insanlığa şâhidler (şuhedâ) olmanız, Resûlün de size şâhid (şehid) olması için sizi mûtedil bir ümmet kıldık...” (Bakara 143).

Allah yolunda ölmek/öldürülmek, bu yolda olmanın tabii sonucudur”.

Şehit olmak o kadar kolay değildir. Şehitliğe adım-adım yürünür. Allah yolunda olan ancak, Allah yolunda ölür-şehit olur.

Şehâdet bir ölümsüzlüktür:

“Ve sakın Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin; hayır onlar diridirler. Fakat siz bunun şuurunda değilsiniz” (Bakara 154).

Evet; Abd-Salât-Kıraat gibi modern zamanlarda aşırı yoruma tâbi tutularak anlam kaymasına uğratılan kavramlar da Kur’ân’ın yâni bizim kavramlarımızdır. Tabî ki onlara da sâhip çıkacağız. Fakat unutturulan ve İslâm’ın ana kavramları olan ve İslâm’ın prensiplerini belirleyen kavramları da yeniden gündeme taşımalıyız. O unutulan kavramlardır başta Peygamberi ve sahabeyi üstün kılan ve bir medeniyeti başlatan.

Îman-infâk-hicret-cihad-şehâdet.. Sâdece bu kavramlar bile yeter müslümanların perişân ve utanç verici durumdan kurtulmaları için.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Temmuz 2016




Devamını Oku »

Tasavvuf ve Şizofreni


“De ki: Hak geldi, bâtıl yok oldu. Hiç şüphesiz bâtıl yok olucudur” (İsrâ 81).

İslâm, ilk-insanla başlayan bir dindir ve Allah katında İslâm’dan başka hak-din yoktur. Hak-din zannedilen Hristiyanlık, Yahudilik vs. ya hakîkati büyük ölçüde tahrif edilmiş, yada sonradan düzenlenmiş olan ve içinde vahiyler de bulunan fakat fesada uğratılmış olduğundan dolayı bâtıla kaymış olan dinlerdir. Yâni bu dinler “hak” özelliğini kaybetmişlerdir. Tüm peygamberler -ki buna Hz. Mûsâ ve Îsâ da dâhildir- İslâm peygamberidir ve dinleri de İslâm’dır. İslâm, sâdece Hz. Muhammed’in peygamberliğini yaptığı dîne has bir isim değildir, o, “Allah’ın dîni”nin adıdır. Allah bu dîni sünnetullaha göre ve sünnetullaha uygun olarak göndermiştir ki Allah’ın sünnetinde bir değişiklik olmaz zâten:

“Allah’ın önceden geçenler hakkındaki kânunu budur. Allah’ın kânununda aslâ bir değişiklik bulamazsın” (Ahzâb 62).

Allah, İslâm’ın insanlar tarafından her tahrif edilişinde peygamberler ve vahiyler göndererek dînini tahrifattan kurtarmış ve güncellemiştir. En son olarak da kalıcı bir vahiy göndererek ve seçtiği Peygamber ile bir sünnet ortaya koyarak vahyini tamamlamıştır. İslâm dîninin insanlar tarafından tahrif edilmesinin nedeni, insanda bulunan ve şeytan tarafından uyarılan nefsin vermiş olduğu dürtülerdir. Dünyâ bir “imtihan dünyâsı”dır ve bu imtihanı kazanacak olanlar âhirette ebedî huzûru hak edecek ve o huzûra kavuşacaklardır. Bilindiği gibi hiç-bir imtihan kolay değildir. Yâni Dünyâ zor bir imtihan alanıdır. Fakat şöyle de bir kolaylık vardır ki Allah, insanı hem bu imtihana uygun olarak yaratmıştır hem de imtihanda çıkacak soruları ve cevapları da vermiştir. İnsana ise sâdece çıkacak soruları ve cevapları çalışmak ve benimsemek düşer. Fakat insanlar çok tembel, çok zâlim, çok câhildir. Bu nedenle insanlar bu imtihandan kurtulmak için çeşitli çâreler aramışlar ve zamanla o çârelere inanmaya ve hattâ o sözde çâreleri din edinmeye başlamışlardır. İşte tasavvuf da; hem Dünyâ’nın doğal zorluklarından hem de Allah’ın insana imtihan gereği yüklediği sorumluluktan kurtulmak için şeytanın telkinleriyle uydurulmuş olan bir felsefe yada bâtıl bir dindir. Bu felsefeyi güyâ meşrûlaştırmak için İslâm’dan bâzı âyetleri yanlış çevirerek ve işlerine gelen bâzı uydurma hadis ve rivâyetleri kullanarak ve felsefelerinin içine sokarak bir dayanağı olduğunu göstermeye çalışmaktadırlar.

İslâm’da adına tasavvuf denen bâtıniliğin ortaya çıkış nedeninin, Dünyâ’nın ve İslâm’ın görece zorluklarından kurtulmak isteyen bir duygu ve düşünce olduğunu düşünüyoruz. Yâni, İslâm’ın fetihleri sonucunda ayrıcalıklarını kaybeden ve bâtıl dinlerine çok sıkı bağlı olanların askerî olarak karşı koyamadığı İslâm’a, “içerden bir zarar vermek istemesi plânı” diyebiliriz. Hem İslâm’i iktidârın, hem de vicdânın baskısından bir şekilde kurtulmak için şeytanın fısıltılarıyla oluşturulan düşüncelerin bir toplamıdır tasavvuf. Fakat şu da var ki; Allah katında tek din İslâm olduğundan ve İslâm’dan başkası bâtıl olmaya mahkûm olacağından, tasavvufun önerileri ve düşünceleri de mecbûren bâtıl oluyor. Çünkü İslâm’a rağmen bir hakîkat arayışı bâtıldır. Bu durumda, İslâm’a karşı oluşturulmaya çalışılan tasavvuf bâtıl oluyor ve tüm bâtıl dinler ve düşünceler gibi çelişkiler ve yanlışlar, sapıklıklar, hattâ komikliklerle doludur. Normâl insan aklının alamayacağı komikliklere sâhip ve ancak çocuklara anlatılabilecek fantastik hikâyeler gibi masallar içermektedir. 500 km. uzaktaki bir kişinin odun keserken baltasının kırılması üzerine, diğer kişinin 500 km. beriden savurduğu baltanın, baltası kırılan kişinin ayağını önüne düşmesi; şeyhini “karısının üstünde” görünce gördüğü şeyin gerçek olmayıp “zâhiri” olduğunu ve şeyhinin sürekli bâtınî âlemlerde gezdiğinden, bâtınî âlemin zâhirde gördüğü gibi olmadığı ve dolayısı ile şeyhini suçlayamayacağıJ; “yanımdan karımı kaçırsalar bir şey diyemem, çünkü yapıp-eden Allah’tır” diyenler (lâ fâile illallah); kendini peygamberlerden, meleklerden ve hattâ Allah’tan üstün görenler; şeytanı, Firavun’u ve Kur’ân’da anlatılan İslâm’ın meşhûr düşmanlarını günahsız bir îman âbidesi gibi sunanlar; kâinâtı elinde tesbih gibi oynadığını zannedenler ve buna inananlar; şeyhinin kendisi hakkında her şeyi bildiğini düşünenler ve ona râbıta ederek açık bir şirke düşenler; eşiyle birlikte olmak için bile efendisinden izin isteyenler; sükseli ama çok saçma bir sözü anlamadığı ve içi kabûl etmediği hâlde sürekli dile getirenler ve daha saymakla bitmeyecek bir-çok saçma, sapık, yalan-dolan sözler, düşünceler ve inanışlar var.

Tasavvufun temeli; cinler, halüsinasyon/serap, hipnoz, kâhinlik vs.’dir. Bu kişiler büyülenmiş yada hipnoz hâlindedirler. Zîrâ akıllarını blôke etmişlerdir. Artık ne dense ve söylense kabûlleridir. Zâten başka türlü tasavvufun zorvalıkları kabûl edilemezdi.  

Tasavvufun, bâtıniliğin saçma-sapan düşünceleri, sözleri, anlatımları, hocalarımızın-üstatlarımızın derlemiş olduğu kitaplarda ayrıntısıyla işlenmiş hâldedir. (Meselâ Ercüment Özkan, İbrâhim Sarmış, Celâleddin Vatandaş) Bu tarz kitapların okunmasını şiddetle tavsiye ediyoruz. Fakat bizim söylemek istediğimiz şey şudur ki; bu tarz saçma-sapık anlatılara inanmak, ancak ve ancak bir hastalığın neticesinde olabilir: Şizofreni.. Fizîki-zihnî-ruhsal yapısına uygun olmayan bir çocukluk yaşamış, hayatta zor travmalarla karşılaşmış, fantastik zihne sâhip, aynı-zamanda da tembel, korkak, pısırık, dağınık, kıçını zorlamayı sevmeyen -çünkü bâzı târikatlarda zorluklara girilmesi istense de, felsefî tasavvufta kimse kimseden bir zorluğa girmesini istemez- kişilerin ve hayatta bir “yer” edinememiş olanların sığındığı çürük bir limandır tasavvuf. Bu kişiler tasavvufa girince tasavvufun yalan-dolanları ve saçmalarıyla iyice zıvanadan çıkıyorlar ve şeytan-merkezli tasavvuf etkisiyle şizofrenik bir hâl almaya başlıyorlar. Artık gerçek olmayan şeyleri mutlak gerçek şeylermiş gibi kabûl edebiliyorlar. Meselâ efendilerinin kendilerine havadan ve hevâdan verdiği mânevî makam-mevkî, onları farklı hâl ve tavırlara sokuyor ve hiç kimsenin umurunda olmadıkları hâlde kendilerini toplumun ayrıcalıklısı gibi görebiliyorlar. Bunun nedeni, gerçek hayattan kopmuş olmalarıdır. Tasavvuf kişileri gerçek hayattan koparıyor ve onları bir yalan içinde yaşatıyor. Zâten TDK sözlüğünde şizofreni; “gerçeklerle olan ilişkilerin büyük ölçüde azalması, düşünce, duygu ve davranış alanlarında önemli bozulmaların ortaya çıkması gibi belirtiler gösteren bir ruh hastalığı” olarak târif edilir.

Bâtıniliği tasavvuf adı altında ortaya atanlar, yukarıda söylediğimiz gibi; İslâm’a yenilmiş olan ve çıkarlarına tam uygun eski sapık dinlerinin aşırı bağlısı olan ayrıcalıklı kişilerdir. Onların hedefi, kendi sapık dinlerine uygun olarak İslâm’ı içten çürütecek bir felsefî sitem ortaya koymak ve böylece İslâm’ı daha doğrusu müslümanları zayıflatıp yıkmak istemeleridir. Bunu ilk zamanlar, İslâm hayâtın tam ortasında güçlü bir şekilde durduğundan başaramamış olsalar da, attıkları fitne 4-5 asır sonra işe yaramaya başlayacaktır. Ercüment Özkan:

“Küfür, İslâm’dan intikâmını tasavvuf yoluyla almıştır. Kurdun kuzu postuna bürünmesi gibi, tasavvuf da şirk anlayışını İslâm postuna bürüyerek halka sunmuştur” der.

Öyle ki tasavvufun sözde büyüklerinden olan Celâleddin Rûmi; Müslüman kadınlara-kızlara tecâvüz eden, çoluğu-çocuğu kılıçtan geçirip mallarını yağma eden moğolları bir kurtarıcı gibi görmüş ve hattâ moğol komutanını “ermiş bir kişi” gibi gösterdikten sonra Cengiz Han’ı da peygamber îlân etmiştir. Tüm bunlar şizofrenik bir davranışın ve psikolojik bir bozukluğun işâretidir. Stockholm Sendromu’nda olduğu gibi, tecâvüzsüne âşık olan bir tutum takınıyorlar. Ne de olsa sapık inanışlarına göre yapan-eden -hâşâ- Allah’tır. Bu düşünceye göre zâlimlerin piri -hâşâ sümme hâşâ- Allah oluyor. Üstelik böyle bilmeyi ve inanmayı “tevhid” olarak görüyorlar bu anlayışa ulaşmış olanları kendi aralarında üstün kişiler (hatm-i merâtip) olarak kabûl ediyorlar.

Tasavvuf bağlılarına bakılınca hiç de sözlendiği yada bilindiği gibi sessiz, sâkin, hoşgörülü birileri olmadığı görülüyor. Psikopat bir yapıya sâhipler. Hemen hepsi çok sinirli ve kendi düşüncelerine sağlam delillerle karşı çıkanları neredeyse boğup öldürüverecekler. Öyle sanıldığı gibi “aşk adamı” falan da değiller. Celâleddin Rûmi; birbirilerini seven Kimyâ Hâtun’la oğlu Alâaddin’e düşmanlık derecesinde karşı çıkarak Kimyâ Hâtun’u Şems’e peşkeş çekmişti. Aşka hürmeti falan yoktu yâni. Zâten onlar “sevgi” yerine “aşk” sözünü kullanırlar ki aşk da şizofrenik bir durumun tezâhürüdür. Zîrâ aşkta bir “kendini kaybetme hâli” vardır ki tasavvufçular bu durumu üstün bir özellik gibi sunarak şizofreniyi ayyuka çıkarırlar. Sevgiye ve sevgi için özveriye canımız fedâ; lâkin bir psikolojik bozukluk, bir travma olan aşk yüzünden perişân olmayı en üstün insanlık durumu gibi göstermek normâl bir insan davranışı değildir ve gerçeklik dışında yaşamak (şizofreni) demektir bu. Kendinde olamama yâni sarhoşluk hâlini, insan-ı kâmilin hâli gibi gösteriyorlar ve anlatıyorlar. İyi de insan-ı kâmilin pîri olan Peygamberimiz’de bu tarz tutumlar görülmüş müdür ki?.

Akıl sağlığı yerinde, duygu durumu normâl olan bir psikolog-psikiyatrist, tasavvufçuların arasına katılsa ve onları dinlese, ağır bir depresyon içinde olduklarını görürdü ve bu rûhi çöküntüden kurtulmanın çok-çok zor olduğunu düşünürdü.

Tasavvuf müntesipleri, aynı-zamanda şizofrenik bir belirti olarak Yaygın Anksiyete Bozukluğu’na sâhiptirler. Bir yazıda bu bozukluğu olan kişiler için şunlar söylenir:

Gerçek bir neden yokken yada nedeni olsa bile durumla uygunsuz olan, aşırı olan denetlenemeyen nitelikteki endişe hastalığın temel belirtisidir. Çoğu-zaman kişi endişelerinin aşırı olduğunun farkındadır, ancak endişelenmelerini denetleyemezler ve bir-türlü sâkinleşemezler. Çevrelerinde “aşırı evhamlı” olarak tanınırlar. Yorgunluk, dikkat bozukluğu ve konsantrasyon güçlüğü, en ufak sesle kolayca irkilme, uykuya dalamama ve gece sık-sık uyanma diğer önemli belirtilerdir”.

Neden böyledir?: Çünkü gittikleri yol bâtıldır. Gittikleri yol ne kendi iç âlemlerini düzeltip onları ferahlatır ve vahyin enerjisi ile canlandırır, ne de Dünyâ’daki bir zorluğa-zulme karşı bir şey yaptırır. Tasavvuf, insanı içten-içe tüketen sapık bir felsefedir. Kişinin beynini yer ve işlemez hâle getirir. Kişiyi; aptallaştırır, korkaklaştır, tembelleştirir (lâ fâile illallah), vurdum-duymaz bir hâle getirir. Fakat bunlar insanı insan yapan özellikler olduğundan, bu olumsuzluklara kapılmış olanlar, insanlığını Allah’ın istediği ve düzenlediği gibi yaşayamadıklarından, rûhi ve ardından da fizîki hastalıklara dûçar olurlar. Hiç kimseye güvenememe, bir-türlü tatmin olamama, sürekli sonsuz sorular vs. Artık bu duruma gelmiş olan tasavvufçular, dînin en ufak bir sözünden bile rahatsız olarak dîni-Kur’ân’ı takmamaya başlarlar ve sâdece kendilerine gelen sözde “tecelliler”e göre düşünürler ve konuşurlar. Fakat tecelli zannettikleri o şeylerin şeytanın fısıltıları olduğunu bile idrâk edemezler. Zâten tecelli ve ilham, oturulup dururken gelmez; düşünülüp dururken yada amel-eylem hâlindeyken gelir. Şeytanın fısıltılarını “vahiy” zannedenler bile vardır, zîrâ “gerçek”ten kopmuşlardır ve paranoid şizofreni durumu baş göstermiştir. Bu şizofreni şekli şöyle târif edilir:   

“Şizofrenin bir alt-tipidir. Bu tip, şizofreninin en çok görülen tipidir. Bu şizofreni alt-tipinde, bâzen dîne aşırı düşkünlük, meta-fizik, filozofik yada cinsel uğraşlar görülebilir. Rahatsızlığı kabûl etmez, belirtileri gizlemeye çalışır, sanrıları yüzünden savunmaya geçer ve toplumdan uzaklaşırlar. Düşünce bozuklukları baskındır. Kötülük görme sanrıları, büyüklük sanrıları, etkilenme fikir ve sanrıları, alınganlık, kuşkuculuk bu türde sık görülen düşünce bozukluklarıdır. Başlangıcı genellikle yavaş ve daha geç yaştadır”.

Böyle bir duruma gelmiş olan kişi artık tasavvuf sohbetlerine şizofrenik durumunun bir güdüsü ve vehmiyle alışkanlık olarak devâm eder. Tasavvuf bir çeşit alışkanlık yapar. Aynen tüm bâtılların ve zararlıların yaptığı alışkanlık gibi. Böylece “günlük tasavvuf sözleri” dinlemek ihtiyâcı hisseder. Zîrâ hiç-bir zaman gerçek bir cevap alamaz. Tatmin olamaz bu nedenle. Sigara gibi; içip bitirdikten bir-süre sonra tekrar sigara içme isteği duyulmasına benzer. Artık günde 1-2 paket tasavvuf zırvalığı dinlemek zorunda kalır. Duydukları, kişiyi gerçek anlamda rahatlatmaz, onu inşâ etmez ve sorularına gerçek cevaplar veremez. Amele-eyleme dönük değildir çünkü. Amele-eyleme dönük olmadığında ve dönmediğinde söz bitmez ve uzar gider. Anlamsız tekrarlar deverân eder durur. Bu nedenle kişi artık sürekli olarak tasavvufu tâkip eder ama gün geçtikçe durumu ağırlaşır. Bâtıl olanın özelliği budur zîrâ. Tam; “buldum, tamam artık” dediği anda, cevap veremediği bir soru, bir düşünce yada söz ile çöküverir. Bulduğunu zannettiği cevap vahiy-merkezli değil şeytan-merkezli olduğundan yanlış ve bâtıl bir cevaptır ve bâtılın ömrü en fazla 1 gündür. Şeytan ise ayartmalardan başkasını vaat etmez kişiye. Bundan kurtulmanın çâresi olarak da kendisine verilen makam-mevkilerle kendi-kendine övünür durur. Kendinde bulunduğunu zannettiği makam, gerçek değildir. Fakat o, başkalarına göre o sözde makâma sâhip olduğunu düşündüğünden, kendi-kendine bir şizofreni hâli yaşar durur. O makamları kimse takmaz ve önemsemez aslında. Tasavvufçular kendi içlerinde toplu olarak yaşadıkları şizofreniyi hep birlikte sürdürür giderler. “Toplu şizofreni hâli” oluşur. Bu-arada hayat da hızla ilerlemektedir ve “kaçınılmaz son” yaklaşmaktadır. Tasavvuf melâneti ile Dünyâ’da kendilerini felâkete sürükleyen bu kişiler, âhirette de “kaybedenler”den olacaktır. Fakat şu unutulmasın ki dünyâ-hayâtının ızdırâbı, âhiretin yanında hiç-bir şey değildir.

Evet; bu şizofreniden ve maddî-mânevi hastalıktan kurtulmanın en iyi ilacı vahiydir. Vahiy-merkezli ve âhiret kaygılı bir hayat yaşanmadıkça bu berbat durumdan kurtulmak imkânsızdır. Lâkin bu durumdan kurtulmak mümkündür ve birazcık bedel ödeyerek bu durumdan kurtulabilinir ve gerçek hayâtın içinde inançlı bir şahsiyet olarak mücâdele-mücâhede edilebilir. İnsanın normâl ve doğal durumu buna uygundur.

En büyük yardımcı Allah’ın rahmeti ve vahiy olacaktır.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Temmuz 2016

















Devamını Oku »

1 Temmuz 2016 Cuma

Kur’ân Ölülere Okunmaz Mı?



“(Kur’ân,) Diri olanları uyarıp korkutmak ve kâfirlerin üzerine sözün hak olması için (indirilmiştir)” (Yâsin 70).

Âyetin de açıkça söylediği gibi; Kur’ân, dirileri uyarmak için, dolayısıyla dirilere yâni henüz ölmemiş olanlara okunmak için gönderilmiştir. Fakat “diri”den kastın ne olduğunu sorduğumuzda, bu “diri”lerin “biyolojik diriler” mi, yoksa “mânen diriler” mi olduğu sorusu da gündeme geliyor. Eğer dirilerden kasıt biyolojik diriler ise ve Kur’ân bunlara okunduğunda bir yararı olmayacaksa bu okuma boşuna bir okuma olmaz mı?. Kur’ân boşa okunacak bir kitap mıdır ki?. O hâlde Kur’ân’ın “diri”lerden kastı, “mânen diriler” olmalıdır. Zîrâ biyolojik olarak diri olmasına rağmen mânen ölü olanlara Kur’ân’ın bir yararı olmaz-olmuyor. Bu durumda Yâsin Sûresi 70. âyetinin bahsettiği diriler, “hatırlatmanın ve uyarmanın fayda verebileceği diriler” olmalıdır. Zâten mânen ölü olanlara Kur’ân’ın bir faydası olmayacağından, Kur’ân bir ayırım yapmamızı istiyor:

“Öğüt yararlı olacaksa öğüt ver” (A’lâ 9).

Âyete göre öğüt yâni Kur’ân, herkese değil, bâzılarına yarar verir. O hâlde Kur’ân, yararlı olacağı düşünülen dirilere okunmalıdır.

Peki ölmüş olanlara da okunur mu Kur’ân?. Meselâ şu âyetleri ele alalım:

“…Hem bana, hem anne ve babana şükret, dönüş yalnız banadır” (Lokman 14).

“Biz insana, anne ve babasına (karşı) güzelliği (ilke edinmesini) tavsiye ettik” (Ankebût 8).

“Rabbenâgfirlî ve li vâlideyye ve lil mu’minîne yevme yekûmul hisâb”. “Rabbimiz, hesâbın yapılacağı gün, beni, anne-babamı ve mü’minleri bağışla” (İbrâhim 41).

Peygamberimizden de şu hadis gelmiştir:

“Bir kul öldüğü zaman, amelinin sevâbı kesilir. Ancak (hayrın devamlı olması ve faydasının kesilmemesi sebebiyle) şu üç şeyin sevâbı kesilmez: Sadaka-i Câriye (müslümanların yararlanması için bir şeyi Allah rızâsı için vakfetmek gibi); faydalı ilim (insanlara Allah rızâsı için dînî ilimleri öğretmek veyâ bunun için kitap yazmak gibi); kendisine duâ eden hayırlı evlât (insan vefât ettikten sonra arkasında kendisine rahmet ve mağfiretle duâ eden birisini bıraktığı zaman, o evlâdın duâsı, yabancı bir kimsenin duâsından daha çok kabûle şâyandır)” (Müslim; hadis no:1631).

Görüldüğü gibi Kur’ân şu duâyı öğretiyor: “Rabbimiz, hesâbın yapılacağı gün, beni, anne-babamı ve mü’minleri bağışla” (İbrâhim 41). Bu duâ kimin için yapılıyor?. Sâdece diri olan yâni henüz ölmemiş ana-babalara mı?. Yoksa ölmüş olan ana-babalara mı?. Yada şöyle soralım: Anne-babası ölmüş olan kişilere bu âyetlerin söylediği ve emrettiği bir şey yok mu?. Bu âyetler anne-babası ölmüş olanları kapsamıyor mu?. Sâdece anne-babası hayatta olanlar mı ana-babalarına duâ edebilirler ve Kur’ân okuyabilirler?. Hele ki bu anne-babalar müşrik olmadığı bilinen insanlar ise. Kur’ân, müşriklere duâ edilmesini yasaklar, velev ki o müşrik kişi ana-babası yada çocuğu olsun:

“(Babacığım!) Sana selam olsun, ben senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim” (Meryem 47).

“Babamı bağışla, o gerçekten sapıklığa düşenlerdendir” (Şuârâ 86).

“Muhakkak ki ben senin için mağfiret dileyeceğim” (Mümtehine 4).

Aşağıdaki âyetler, kâfirler için mağfiret/af duâsının yapılmasının câiz olmadığına delâlet etmektedir:

“Şu muhakkak ki Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez” (Nîsâ 48).

“Onlardan ölen hiç-bir kimsenin cenâze namazını kılma ve kabri başında duâ etmek üzere durma. Çünkü onlar Allah’ı ve Resûlünü tanımadılar ve yoldan çıkmış olarak öldüler” (Tevbe 84).

“Kâfir olarak ölüp de cehennemlik oldukları kendilerine belli olduktan sonra, akrabâ bile olsalar, müşriklerin affedilmelerini istemek, ne Peygamberin, ne de mü’minlerin yapacağı bir iş değildir” (Tevbe 113).

“İbrâhim’in, babası için af dilemesi, sırf ona yaptığı vaadi yerine getirmek için olmuştu. Fakat onun Allah düşmanı olduğu kendisine belli olunca, onunla ilgisini kesti. Gerçekten İbrâhim çok yumuşak huylu ve pek sabırlı idi” (Tevbe 114).

Üstteki âyetler, kişinin hayatta olan yada ölen anne-babası için eğer müşrik değillerse duâ etmeyi yasaklamıyor. Fakat onlar müşrikler ise bırakın duâ etmeyi, cenâze namazının kılınması yasaklandığı gibi, kabri başında bile bulunulmaması emrediliyor. Âyetler bir ayırım yapıyor; mü’min-müşrik ayrımı. “Müşrik ise duâ etme” diyor. Fakat buradan; “müşrik değilse duâ edebilirsin” anlamı da çıkıyor. Yâni ölmüş olanlar içinde duâ edilmemesi gerekenler, müşrik olarak ölenlerdir. Müşrik olmayanlara ise, -ister hayatta olsunlar isterse ölmüş olsunlar- duâ edilebileceğini yasaklayan bir emir yoktur ve tam tersine peygamberler tarafından ana-babaya edilen duâlar var. En bilineni her-gün namazlarda okunan İbrâhim Sûresi 41. âyettir.

Şimdi; ölen yakınlarımıza, anne-babamıza -müşrik değillerse- duâ edebiliyoruz. İyi de Kur’ân bize sâdece emir ve yasakları değil, duâ etmeyi de öğretiyor. Yâni Kur’ân’dan öğrendiğimiz ve üstte yazdığımız duâlarla ölmüş olan ana-babamıza, atalarımıza, yakınlarımıza duâ ediyoruz-edebiliriz. Fakat bu durumda onlara Kur’ân okumuş oluyoruz. Kur’ân’daki duâ âyetleri de Kur’ân’dır zîrâ. Onlara ettiğimiz duâlar Kur’ân’da var çünkü. O hâlde ölülere Kur’ân’daki duâlarla duâ ederek Kur’ân okunabiliyor.

Bir de “rûhuna Fâtiha okumak” denen bir uygulama vardır ki, kanımca bunda bir yanlışlık yoktur. Mustafa Öztürk, “ölülere Kur’ân okunması” hakkında şunları söyler:

“Dînî alandaki pek çok konuda geleneksel kabûllere olumsuz bakan çağdaş yaklaşımın duâ ve sevap niyetiyle Kur’ân okunması konusunda sıklıkla öne sürdüğü îtiraz gerekçelerinden biri, “Kur’ân duâ niyetiyle okunup ölülerin ruhlarına sevap bağışlanması gibi maksatlarla nâzil olmuş bir kelam değildir” şeklinde formüle edilir. “Kur’ân’ın ölülere değil, dirilere okunması gerektiği”ne ilişkin görüş çerçevesinde kimi zaman vecîze gibi dillendirilen gerekçelerden biri de, Yâsîn 36/70. âyetteki “diri olan kimseleri uyarman için…” ifâdesidir. Ancak Kur’ân’daki pek-çok âyette mü’minler “diri”, kâfirler ve müşrikler “ölü” diye nitelendirilir. Neml 27/80, Rûm 30/52 ve Fâtır 35/22 gibi âyetler dikkate alındığında “ölü” ve “ölülük” tâbirlerinin, “hak ve hakîkati idrâk yetisi körelmişlik hâli”ni ifâde ettiği anlaşılır. Dolayısıyla Yâsîn 36/70. âyette geçen “hayy”(diri) kelimesi de, istiâre yoluyla; “kemâl-i akıl, aklıselim ve sağduyu sâhibi kimse” anlamına gelir ve dolayısıyla “men kâne hayyen” (diri olan kimseler) ifâdesi bir teşbih-i beliğ olarak, “idrâki açık ve canlı kimse” gibi bir anlam içerir.

Başta Haşr 59/10 ve İbrâhim 14/41. âyetler olmak üzere Kur’ân’daki bir-çok âyette, müslümanların hem kendileri, hem anne-babaları, hem mü’minler ve hem de kendilerinden önce gelip geçen din kardeşleri için Allah’a duâ ettikleri ve hattâ bu minvâlde duâ etmeleri gerektiği bildirilir. Özellikle İbrâhim 14/41. ayetteki, “Rabbimiz, beni, ana-babamı kıyâmet günü mağfiret eyle” ifâdesi çok dikkat çekicidir. Bize göre bu âyet Allah’tan af ve mağfiret talebiyle Kur’ân okunmasının meşrûiyetine dâir en güçlü delillerden biridir. Kur’ân okumak sûretiyle Allah’tan talep edilen af ve mağfiretin karşılık bulup-bulmayacağı biz kulların bilebileceği bir şey değildir. Konunun bu tarafı hukûkullahla ilgilidir. Kur’ân tilâvetinin sevap olarak ölüye ulaşacağı yönündeki görüş, sonuçta engin ilâhî rahmete ilişkin bir ümit ve beklentinin yansımasıdır. Bu konuda başvurulan delil ise kıyastır. En’âm 6/12. âyette: “Rahmeti kendine ilke edindi” ve A’râf 7/156. ayette: “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır” buyuran Cenâb-ı Hak, mü’min kullarına hitâben duâlara icâbet edeceğini de bildirdiğine göre, O’na yönelik en güzel duâ ve niyazların yine O’nun kelâmıyla yapılması kuşkusuz daha uygundur. Bize kendi kelâmında nasıl duâ edeceğimizi öğreten Cenâb-ı Hakk’ın duâ âyetlerini okuduğumuz zaman O’nun nezdinde karşılık bulacağı umulur”.

Bir de Allah yolunda ölenler yâni şehitler vardır ki, Allah onlara “ölüler” dememizi yasaklıyor:

“Ve sakın Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin; hayır onlar diridirler. Fakat siz bunun şuurunda değilsiniz” (Bakara 154).

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ‘ölüler’ saymayın. Hayır, onlar, Rableri katında diridirler, rızıklanmaktadırlar” (Âl-i İmran 169).

Bu âyetlere göre Allah yolunda ölenler ölü değildirler, o hâlde diridirler. Bizim şuurunda olamayacağımız şekilde diridirler. Bu kişiler ölü olmadıklarına yâni diri olduklarına göre onlara Kur’ân okunabilir. Fakat bu kişiler aslında biyolojik olarak ölüdürler. Biyolojik olarak ölü olmalarına rağmen mânen diri (şehit) olanları Allah ölü saymıyor. Onların diri olduğunu söylendiğine ve Yâsin 70’e göre Kur’ân dirilere okunduğuna göre, o şehit olan dirilere -biyolojik olarak ölmüş olmalarına rağmen- Kur’ân okunabilir. Yâni onlara duâ edilebilir. Bu durumda; “biyolojik olarak ölmüş olanlara duâ edilebilir, yâni Kur’ân okunabilir, fakat mânen ölü olanlara ve müşriklere okunmaz” anlamı çıkıyor.

Duâ da âyettir ve Kur’ân’da yaklaşık 150 tâne duâ âyeti vardır. “Bu duâların-âyetlerin hepsi de mânen diri olan ölmüşlere yâni biyolojik olarak ölmüş olanlara okunabilir” sonucu çıkıyor. Fakat; Kur’ân bir “ölüler kitabı” değildir. Yerine göre ölülere duâ edilebilir yâni Kur’ân okunabilirse de, Kur’ân’ın asıl hedefi, Kur’ân’ı, madden ve mânen hayatta olanlara okuyup onları diriltmek ve onlarla Dünyâ’yı yeniden İslâm’laştırmaktır.

En doğrusunu sâdece Allah bilir

Hârûn Görmüş
Temmuz 2016













Devamını Oku »

Kadının Çalışma(ma)sı Üzerine


“Evlerinizde vakarla-oturun (evlerinizi karargâh edinin), ilk câhiliye (kadınları)nın süslerini açığa vurması gibi, siz de süslerinizi açığa vurmayın; namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, Allah’a ve elçisine itaat edin. Ey Ehl-i Beyt, gerçekten Allah, sizden kiri (günah ve çirkinliği) gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister. Evlerinizde okunmakta olan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah lâtiftir, haberdâr olandır” (Ahzab 33-34).

 

Şeytânî-tâğûtî modern bir proje olarak, kadınlara -sözde- hak ve özgürlük(!) verilmesiyle birlikte kadının ev-dışına çıkarak sâbit bir işte çalışmaya başlaması, fıtrata yâni yaratılış amacına uygun değildir ve zâten bundan en çok da yine kadının kendisi zarar görü(yo)r. Zîrâ kadın, “erkek gibi” değildir ve kendi evindeki günlük işler yada tarlasında yılda 15-20 günlük bir çalışma dışında, dışarıdaki sâbit bir iş için her-gün çoluğu-çocuğu bırakarak sabahın erken saatlerinde yollara düşmesi hiç de normâl değildir.

 

Bu yazıyı yazmamın nedeni, bir sabah erken saatlerde ana-cadde üzerinde, işe giden ve işe gitmek için otobüs bekleyen insanların içinde, kadınların sayısının erkeklerin sayısından daha fazla olmasını görmemdi. Baktığımda ve düşündüğümde; “bunların içinde bebekleri yada küçük çocukları olan yok mu ki?” diye kendi-kendime sorup düşünürken yazdığım bir yazıdır bu. Tabi bu duruma ciddî ve sert eleştirilerim var. Zîrâ bu durum hiç de normâl ve doğal değil ve tam-aksine bir çeşit zulümdür.   

 

Modern çalışma hayâtında; daha az îtirâz eden, direktifleri tam olarak yerine getiren ve de bunu düşük bir ücretle yapmayı kabûl edebilen kadınlar tercih ediliyor. Zâten artık makineler nedeniyle kol-kas gücüne de fazla gerek kalmadığından dolayı, çalışan kadın sayısı erkek sayısını yakın zamanda geçecek gibi görünüyor. TÜİK verilerine göre kadınlar Türkiye nüfûsunun yaklaşık yarısını oluşturuyor. Türkiye’de 80 milyon nüfûsun yarısını yâni 40 milyonunu kadınlar oluşturuyor. Türkiye’deki 20-64 yaş grubundaki her 100 kadından 30-35’i iş-gücüne katılıyor. Türkiye’deki 15 ve daha yukarı yaştaki kadınların yaklaşık 10 milyonu ev dışında işe gidiyor. Yine 1 milyona yakın kadın da iş arıyor. İşin garibi, bu çalışan kadınların ve iş arayan kadınların yarısı -yemek yapmayı bile öğren(e)mediği için- ev işlerini bilmiyor. Bir evi idâre edecek kapasitede değiller ve bu nedenle de çalışmayla birlikte yine de maddî-mânevi olarak anne-baba desteğine muhtaçlar.

 

“Kadın çalışmalı”, “bu devirde kadının bir maaşı ve bir evi olacak” ve “kadın kendi ayakları üzerinde durabilecek” düşüncesine sâhip olan “çalışan kadınlar” yine de mutlu değiller ve mutsuzların oranı sürekli yükseliyor. Yaşam Memnûniyeti Araştırması sonuçlarına göre; mutlu olduğunu beyân eden bireylerin oranı 2013 yılında %59 iken, 2014 yılında bu oran %56,3’e düştü, 2016 da ise %50 ye. Bu hızla artmaktadır. Yâni çalışan kadınların yarısı mutsuz. Mutlu olanlar da ya kolay ve ferah işyerlerinde çalışan ve bol tâtili olan devlet mêmurları yada “yönetici” olarak çalışan kadınlardır.

 

Çalışan kadın, çalışmayan kadına göre 3 kat daha fazla harcama yapıyor ve yapılan bu harcamaların %90’ı isrâf, yâni “olmasa da olur” cinsindendir. Fakat kadınlar; “çalışıyorum, almaya hakkım var” diyerek, alma dürtüsüne erkeklere göre daha fazla meyyâl olduklarından dolayı çok fazla ve gereksiz harcamalar yapabiliyorlar. Kadın çalışmaya bir başladığında, giyim-kuşam hemen değişmeye başlıyor ve buna uygun olarak da düzenli olarak kuâföre gitmeye de başladığından, bir de “kuâför masrafı” çıkıyor. Para kazanmanın vermiş olduğu o duygu, ona harcama hakkı olduğunu söylüyor ve hiç de ihtiyaç duymadığı şeylere kolayca para harcayabiliyor. Oysa ki erkekler böyle değildir ve çoğunlukla israftan kaçınırlar ve “eve daha fazla para götürme”nin derdindedirler. Erkeğin fıtratında vardır bu. Kendisine yaratılıştan verilen “evin reisi” görevini hakkıyla yerine getirmek ister. Fakat kadının iş-hayâtına atılmasıyla birlikte bu da değişmeye başlıyor ve erkek de bu israfçılar kervanına katılabiliyor.

 

Kadınlar iki gün çalışsa, kazandığı paraya dayanarak erkeğe ve çocuklara tavır alabiliyor, fakat erkek kırk yıl çalışsa da bunu öne çıkarmaz ve işyerinde yaşadığı sıkıntılardan evdeki kadının da çocukların da haberi olmaz. Çünkü erkek bunları söz-konusu etmez. Zâten çalışmanın getirdiği sıkıntılara-güçlüklere katlanarak eve ekmek getirmek onu mutlu eder. Bir kaynakta bir hadis merkezinde şunlar söylenir:

 

“Ebu Hureyre (r.a.)dan rivâyete göre Peygamberimiz buyurdular ki: ‘Kadınla dört şey için evlenilir: Malı için, soyu için, güzelliği ve dîni için. Sen dindar olanını seç ki; elin bol olsun, yâni evinde ve yaşantında bereket ve huzûr bulasın’ (Buhârî, Nikah:15; Ebu Davûd, Nikah:2). 

 

Kadının evi, en iyi tahassungâhdır, yâni en sağlam sığınaktır. Bu-gün acaba kadınlar gerçekten bir ihtiyaç nedeniyle mi çalışıyorlar?. Evet, elbette ihtiyaç ve geçim sıkıntısı nedeniyle çalışmak zorunda kalan kadınlar var. Ama ne yazık ki bugün kadınların büyük bir çoğunluğu, ihtiyaçtan değil, daha rahat bir yaşam ve lüks için çalışmayı tercih etmektedirler. Dikkat edin, ‘daha mutlu yaşamak için’ demiyorum, ‘daha zengin yaşamak için’ diyorum. Modern hayâtın ve tüketim toplumunun bir zorlaması olarak bu sorun ortaya çıkıyor. Kadın çalışmalı ki, kocasına bağımlı olmasın, ‘güçlü’ olsun, kocasına diş geçirebilsin. ‘Sen de çalış ki, almak istediklerini daha rahat al, harcamalarını düşünmeden yap’.

 

Tüm bunlar, tüm bu fısıltılar acaba âile mutluluğuna mı hizmet ediyor, yoksa âile huzursuzluklarına mı?. Parasal anlamda güçlenen kadın, kocasına karşı itaatkârsız oluyor. ‘Sen de çalışıyorsun, ben de çalışıyorum’ düşüncesi kadını eşine karşı isyankârlığa sevk ediyor. Ve şu bir gerçek ki çalışan kadının kazandığı ancak kendi masrafını karşılıyor. Yâni aslında eve pek bir şey getirdiği yok. Çalışmanın ona yüklediği yeni masraflar, kadının kazancını ‘sıfır’ ediyor. Kadın yorulduğu ve kaybettikleriyle kalıyor.

 

Değerlerimizi kaybediyoruz, yozlaşıyoruz. Bereket kavramını unuttuk. Sâdece matematiğe inanır olduk. Evli çiftler nasıl hesap yapıyorlar?. Bir maaş bir maaştır, iki maaş iki maaştır. Hâlbuki tek maaş, iki maaştan daha bereketli olabiliyor. İki maaş bir eve yetmeyebiliyor ama tek maaş evi gül gibi geçindirebiliyor. Çünkü ne kadar dikkat etse de kadın, işyerinde dînî kurallara tam riâyet edemeyebiliyor. Bu da kazancın bereketini alıp götürüyor. Bir de çift maaş, harcama, borca girme cesâreti veriyor. ‘İki maaş var, hadi ev alalım, şunu alalım, taksitle öderiz’. Sonuç: Ödenmesi gereken taksitler, sonu gelmeyen borçlar, çocuklar için kreş parası.. Hani daha rahat bir yaşam için kadın çalışıyordu?.

 

Şu bir gerçek ki, kadının en rahat edeceği, huzûru bulacağı yer, evidir. Dîni yaşaması, iffetini muhâfaza etmesi evinde kolaydır. İş hayâtı, çalışma hayâtı tüm zorlukları ile kadını çemberine alır ve görevlerini yapamaz hâle getirir. Namaz, vaktinde kılınamaz, nâfile ibâdetler yok olacak kadar azalır. Ne diye Allah’ın yüklemediği bir vazîfeyi üzerimize alalım ki?. Kadının rahat ve huzurlu olması, ‘evin rahat ve huzurlu olması’ demektir.

 

Yorucu bir işte çalışan kadın eve yorgun gelmekte, istese de kocasıyla ve çocuklarıyla yeterince ilgilenememektedir. İşinden dolayı oluşabilecek stres ve sıkıntıyı diğer âile fertlerine de ister-istemez hissettirdiğinde âile-huzûru bozulmaktadır. Ev-işlerini yapmak, yemek pişirmek gibi işleri rahat-rahat yapamayan kadın, sürekli bir koşuşturmanın içine girmektedir. Kadın zâten hem bedenen hem de rûhen genel olarak erkeklerden zayıftır, bir de hem işini hem evini tam olarak idâre etmeye çalışması onu çok yıpratmaktadır. Kadına bu kadar yük yüklemek doğru değildir. Erkekler eşlerini yorgun, bitkin, hayattan bezmiş bir şekilde görmek istemezler. Kadın kocasını kendisinden râzı edemiyorsa, dünyâları kazansa ne faydası olur?.

 

Bir de meselenin ekonomik boyutu vardır. Her çalışan kadın, çalışması gereken bir erkeğin yerine çalışıyor demektir. Elbette sâdece kadının yapabileceği işlerden bahsetmiyorum. Bugün işsizliğin bu denli yüksek olmasının başlıca sebebi, kadının çalışmasıdır. Maaşsız onca ev varken, bir eve iki maaş girmektedir. Ne yazık ki çalışan kadının kaybettikleri kazandıklarından daha fazla olmaktadır. Bu nedenle, dînî kurallara uymak şartıyla kadının çalışmasında dînen engel olmasa dâhi kadının çalışmasını yukarıda izahâtını yaptığımız çeşitli nedenlerden ötürü tavsiye etmeyiz. Allah Teâlâ hiç-bir kadını çalışma mecbûriyetinde bırakmasın. Âmin”.

 

Kadınlar çalıştığında kazandığından fazlasını harcıyor. Evde kalsa toplam para daha fazla yetecek. Zîra kapitalizm, “ne kadar kazancın varsa o kadar masrafın artar” yalanını söyleyerek insanları kandırıyor ve insanlar da “ne de olsa çalışıyoruz” diyerek fazla harcama yapıyorlar ve zamanla harcamaya alışıyorlar ve sonuçta hiç de ihtiyaçları olmayan şeyleri, “geleceklerini ipotek ederek” yâni kredi-kartı ile alıyorlar ve fâize de bulaşarak kapitâlizme hizmet (kulluk) etmiş oluyorlar.

 

Kadın çalışsa da yine para yetmez, çünkü İslâmî duyarlılığı olan kadın, para kazandığında hem zekatını verme, hem de kurban kesme vs. sorumluluğunu üzerine almış olur. 

 

Kapitâlizmin en sevdiği çekirdek âile şekli şudur: “Büyük âileden uzak bir yerde yaşayan tek çocuklu karı-koca mêmur, iki maaş ile birlikte eve giren parayla ev-araba-eşyâ vs. her-şeyin sıfırını alan, AVM’lerden çıkamayan ve bol para harcayan âileler”. Zâten kapitâlizmi büyük oranda da bu anlayıştaki ve yaşayıştaki âileler diri tutuyor. İleriki zamanlarda bu çekirdek âilenin işleyişi şu şekilde oluyor: “Erkek işe, kadın işe, çocuk kreşe.

 

Bir de ana-okulu var tabi; sanki ana-okula gitmek bir mârifetmiş gibi çocuklarını ana-okula göndermekle iftihâr edenler var. Ana-okulu “ana/anne-okulu” değil ki!. Ana-okulu evdir. Çocuğun evi. Yâni “annenin olduğu yer”. Okulda öğretmen var, anne değil ve o öğretmen iyi birisi olsa bile çocuğun hiç-bir şeyi değildir. Bu nedenle de çocuğa belli bir sınırda şefkat ve merhâmet gösterebilir. Çocuğun anası, öz-anasıdır ve çocuğu en iyi şekilde, en çok merhâmet, şefkat, azim ve fedâkârlığı o göstereceğinden dolayı, öz-anası yetiştirebilir. Modern sistem, kadını çalışmaya yöneltmekle çocuğu ana-baba şefkatinden ve sevgisinden ayırmış oluyor ve  bunu için elinden geleni yapıyor.

 

Bir yazıda şöyle denir: “Bakıcı” diye ‘kirâlık anne’ tutan kariyerist anneler suçluluk duygusunu yenmek için evlâdını hediyeye boğuyor. Çocuklarına daha çok sevgi verseler, onlarla daha çok zaman geçirselerdi harcanmayan bakıcı parası ve hediye masrafları yüzünden kapitâlizm kan kaybederdi”. Kapitalist sistem, eğer kadınlar evlerinde daha çok tüketecek ve daha çok para harcayacak olsaydı, onların kapının önüne bile çıkmasına izin vermezdi.

 

Tesettür ile kadının çalışması arasında da bir tezat vardır. Bu nedenle çalışan kadınların tesettürden tâviz vermeleri söz-konusu oluyor. Zâten başörtüsü ve tesettür kıyâfetlerinin emre uygun olmayan bir şekilde renk, biçim, marka, bağlanış ve giyiş şekilleri, çalışan tesettürlü kadınlar-kızlar tarafından yada onların talebiyle oluşturulmuştur. İlk başta rahat çalışabilmek(!) için bağlayış-giyiş şekilleri değiştirilen kıyâfetler, zamanla absürdleşmeye doğru gitmiştir. Amacı vücut hatlarının belli olmasını engellemek olan tesettür kıyâfetleri, son 10-15 yıldır tam-aksi bir amaca hizmet etmektedir. Ayrıca; tesettürlü olması farz olan kadınların işe gittiklerini kabûl ettiğimizde, özellikle yaz günlerinde tesettür kıyâfetlerinin içinde bir zorluk olur. Ne de olsa en az iki kat bir elbise söz-konusudur. Bu bile kadının çalışması ile tesettürün bir-arada olmasına aykırıdır. Oysa çalışmayan kadın sâdece bakkal, çarşı, pazar gibi yerlere kısa bir süre için gidip gelecek ve evinde daha rahat elbiseleriyle bir sıkıntıya mâruz kalmayacaktır. Demek ki çalışan müslüman kadın, çalıştığı işyerinde Allah’a kulluğunu ya hakkıyla yerine getiremeyecek yada o kulluğu belki de hiç yap(a)mayacaktır.

 

Bilindiği gibi ev-işi hiç de kolay bir şey değildir ve ev-işinden başka, yemek yapmak, çocuklarla ilgilenmek vs. işler de kadının görevidir. Çünkü kadının fıtratı buna uygundur. Tüm bu ağır ev-işlerini ve idâresini yapan kadın “çalışmıyor” ve “çalışmayan kadın” olarak lanse ediliyor. Hattâ öyle bir duruma gelindi ki, çalışmayan kızlar ve hanımlar artık “ev kızıyım” yada “ev hanımıyım” demeye utanıyorlar ve onun yerine, ya doğru-düzgün çalışmadıkları işlerinden, ya seneler önce çalıştıkları yerlerdeki görevlerinden yada mêzun oldukları okullardaki bölümü söyleyerek sanki bir kariyer sâhibi olduklarını göstermeye çalışıyorlar. Çünkü “çalışmıyorum” cevâbı karşı tarafın ve çevrenin sûni şaşkınlıklarına neden oluyor ve çalışmamak bir utanç olarak görülüyor ve gösteriliyor. Yâni aslında kadının çalışması yada çalıştırılması “utanılacak” bir şeyken, kadının çalışmaması utanılacak bir şey gibi gösteriliyor. Çalışmayan kadın hayâta 1-0 yenik başlamış olarak kabûl ediliyor ve “sahte şerefsiz suratlar”la kadının çalışmamasına üzülüyormuş gibi yapılıyor.

 

Kadın evde çalışınca “çalışan” olmuyor ama dışarıda, -bir köpeğe bile yetmeyecek asgarî ücretle- köle gibi çalışınca “çalıştı” oluyor. Yâni kendi evindeki ev-işlerini yapınca “çalışmıyor” oluyor ama başkalarının evlerini temizlediklerinde ve işlerini yaptıklarında “çalışıyor” oluyorlar. Aynı işi kendi evinde yapınca “iş” olmuyor, fakat başkasının evinde yapınca “iş” kabûl ediliyor. Biraz yüksek maaşlı çalışan kadınlar evlerine ücretli kadın tutabiliyorlar ama az maaşlı kadınlar işten gelince bir de kendi evlerindeki işleri yapmak zorunda kaldıklarından, insanlık târihinde hiç görülmemiş şekilde bir zulme mâruz kalıyorlar, daha doğrusu mâruz bırakılıyorlar.

 

Kadınlar için ev-dışındaki sâbit bir işte çalışmak “modern” dönemin bir uygulamasıdır ve aslında “modern bir proje”dir. 100-150 yıldır uygulanmaktadır. (En fazla Sanâyi Devrimi [1760] ile birlikte başlamıştır). Bundan önce kadınlar ve hattâ erkeklerin çoğu kendi işleri dışında başkalarının işlerinde çalışmazlardı. Eskiden kadınlar köylerde (imece hâriç) sâdece kendi işlerini yaparlardı. Şimdiki kadınlar ise işyerlerinde hem başkalarının işlerini, hem de eve dönünce kendi ev-işlerini yapmak zorunda bırakılmaktadır. Tabî ki kadınlar bu nedenle fizîki ve psikolojik olarak çökmekte ve fizikî ve psikolojik anlamda büyük zarar görmektedirler. Üstelik çocuklar da bu durumdan çok fazla etkilenmektedirler.

 

Çalışan kadın kocasına karşı çok aksi davranabiliyor ve kazandığı parayla kocasına hava atmaya başlayabiliyor. Fıtratları bozulmuş olan layt ve kılıbık erkekler buna aldırış etmese de normâl ve doğallığını kaybetmemiş olan erkekler bu duruma tahammül edemiyor ve şiddet içeren “başka yollara” başvuruyorlar. Üç-beş kuruş para kazandı diye evde kocasına rest çeken kadın, işyerindeki erkek patronuna karşı nerdeyse köle gibi hareket ediyor. Yâni sorun erkeklere karşı bir tavır takınma değil. Kocaya karşı tavır alma; tabî ki “fakir” kocaya karşı alınan bir tavırdır bu. Bundan sonra ne oluyor?. Ya boşanmalar artıyor, çoluk-çocuk ortada kalıyor ve toplumun yapısı bozuluyor, yada erkekler kadını dövüyor, öldürüyor ve kadın mezara, erkek hapis-hâneye, çocuklar da çocuk yurduna-yuvasına gitmek zorunda kalıyorlar. Anne-baba sevgi ve şefkatinden mahrûm yetişen çocukların olduğu bir toplum tabî ki de batışa doğru sürükleniyor.

 

Kadınların çalışması erkeklerin sorumluluklarını unutturuyor ve erkekleri sorumsuz yapıyor. Ayrıca evin geçimini sağlamakla yükümlü olan erkekleri işsiz bırakıyor. Artık bir evde kadının çalışıp da erkeğin çocuklara bakması normâl hâle gelmeye başladı. Çünkü rôller değişti. Evin reisi kadın oldu ve bu rôl değişikliği erkekleri komplekse sokuyor, sinirlendiriyor ve en ufak bir olumsuz durumda da “kas gücünün hâlâ geçerli olduğu” açığa çıkıyor.

 

Kadının doğal ve fıtrî olan özellikleri vardır. Şefkati-merhâmeti çok fazladır, hattâ şefkat ve merhâmeti tek çocuğu fazla-fazla gelecek orandadır. Bu nedenle tek çocuklu âilelerde tek çocuğa fazla gelen şefkatten dolayı çocuklar farklı negatif huylar ediniyorlar. Özgüvenleri eksik kalıyor. Kadın, şefkat ve merhâmetini normâl bir yaşta paylaşmaya başlamalıdır ve bu “fazla merhâmet ve şefkat” de çok fazla çocuğa yeteceğinden, 2, 3 ve daha fazla çocuğu olmalıdır kadının.

 

Diyorlar ki; “artık kadınlar da erkeklerin yaptığı her işi yapabiliyorlar”. Sanki iyi bir şey söylüyorlarmış gibi bunu övüne-övüne dile getiriyorlar ve acınacak durumlarına gülüyorlar. Oysa şu bir gerçektir ki, erkekler her işi kadınlardan daha iyi yaparlar. Buna yemek yapmak ve ev temizliği vs. gibi işler de dâhildir. Çünkü erkeğin iş için direnci ve kuvveti daha fazladır. Bir işin yapılmasında direnç çok önemlidir. Direnç düşünce işin kalitesi de düşüyor ve “kötü iş” açığa çıkıyor doğal olarak. Fakat kadında; erkekte olmayan, Allah tarafından verilmiş bâzı özellikler ve duygular vardır. Vicdan, merhâmet, şefkat ve bâzı refleksler vardır kadında. Meselâ birisiyle konuşurken yada televizyon izlerken çocuğunu uyutmuş olan kadın, çocuğun ufak bir hareketlenmesinde, plânlanmamış bir şekilde çocuğa eliyle küçük dokunuşlar yapar ve çocuk yeniden uykuya dalar. Bunu yaptığının kadın da farkında değildir. O, Allah tarafından kadına verilmiş ve meleke hâline gelmiş bir duygu, bir reflekstir.

 

“Kadın da her işi yapar” diyorlar. Peki bu kadın hiç hâmile olmayacak mı?. O zaman her işi nasıl yapacak?. Bu, hâmile kadınlara yapılan bir zulüm olmaz mı?.

 

Kadına “ille de çalışmalı” diyenler, aslında kadının evde kalmasından rahatsız olup onu dışarı çekmek isteyenlerdir. Zîrâ ürettikleri ürünlerin çok büyük çoğunluğu kadınlara hitâp ediyor. “Çalışan ve para kazanan kadın” bu ürünleri mutlakâ satın alacaktır. Dolayısı ile kadının çalışmasını en çok isteyen ve bunu zorlayan etken, kapitâlist zihniyettir.

 

Aslında İslâm’da bir “kadın sorunu” yoktur, İslâm târihinde de olmamıştır yada böyle bir mesele ortaya çıkmamıştır. Kadın sorununu ortaya çıkaranlar modeernsit-kapitâlistlerdir. Onlar bu sûni sorunu, kendilerine “yağlı müşteri” olacak kadınları dışarıya çıkarmak için ortaya atmışlardır. Ali Bulaç bu bağlamda şunları söyler:

 

“Çoğunluğuyla feministlerin müslüman toplumun kadını hakkındaki bilgileri, uluorta batı kültüründen söz eden yan aydınlarımızın bilgileri oranındadır. Ama yine de bu, batı modernizminin ve yerli kapitâlizmin bundan rahatsız olmasına engel teşkil etmez. Çünkü bizi asıl evlerimizde, mutfağımızda avlamak isteyen batı modernizmi, müslüman kadının geleneksel kimliğini kökten değiştirmedikçe, ürettiği yararlı-yararsız her ürünün kolay-kolay alıcı bulamayacağını ve evlerimize sokamayacağını çok iyi bilir. Yine o  bilir ki, bizim geleneksel toplumumuzda, S. Hüseyin Nasr’ın güzel deyimiyle ‘kadın evin kraliçesidir’ ve erkek eve konuk gibi gelir. ‘Yuvayı yapan dişi kuştur’ özdeyişi, derin ve kapsamlı bir toplumsal rôl ve sorumluluğu ifâde eder”.

 

Evet; başta da söylediğimiz gibi, kapitâlist-modernist sistemin iş-gücünde kadını tercih etmesinin sebebi; kadının “ucuz iş-gücü” olması, verilen tâlimatları îtirazsız bir şekilde ses çıkarmadan yerine getirmesi, müşteriyi bağlamak ve “şerefsizce niyetler” içindir. Bu durum kapitâlizmin ve liberâl ekonominin yâni şeytanın tam da istediği şeydir.

 

Kadınların periyodik olarak yaşadıkları “özel durumları” da onların sistemli çalışmalarına uygun değildir. Böyle dönemlerde kadınlar huzurlu olamazlar ki rahat çalışabilsinler.

 

İş, “adam işi”dir. O yüzden daha düne kadar “iş-adamı” tâbiri kullanılırken, bir feminist ve liberâl-kapitâlist proje kapsamında kadınlar evden çıkarılınca ve kadınlar da bâzı işlere atılınca bu ifâde değiştirildi. Artık “iş-adamı” ifâdesi kadınlar tarafından bir hakâret kelimesi olarak görülmekte ve onun yerine de, -başka bir çirkeflik ve sapıklık uygulaması olan “cinsiyet eşitliği projesi” kapsamında- “iş-insanı” ifâdesi getirildi. Bu ifâde, işin (ki bu iş ev-dışı iştir) erkeğe has olması gerektiğinin altını oymaktadır.

 

Kadının çalışması kadının fıtratını bozunca, bu bozulma kadının fizîki yapısına da sirâyet ediyor ve çalışan kadın bir-süre sonra erkeksileşiyor. Kadın normâl-doğal-fıtrî olan hâlinden çıkıp ev-dışı işlerde çalışmaya başlayınca bir süre sonra hâl ve hareketlerinde erkekleşme yönünde bir değişme oluyor. Zâten; çalışan, sürekli erkekler arasında bulunan, erkek gibi giyinen, sigara içen, spor yapan, “anne” ol(a)mayan, çok okuyan kadınlar ve çok fazla araba kullanan kadınlar erkeksileşiyor. Esâsen kadın, evden dışarıya gereğinden fazla çıktığında erkeksileşmeye başlıyor. Çünkü kadının normâl-doğal-fıtrî durumuna aykırıdır bunlar. Zîrâ kadın, erkek kadar sorumluluk sâhibi değildir.

 

İslâm’da mehrin ve nafakanın şart koşulmasının nedeni, “kadın çalış(a)mayacağı” içindir. Yoksa kadın da çalışıp para biriktirdiğinde, erkeğin kadına mehir ve nafaka vermesi saçma ve anlamsız olurdu. Öyle ya; erkek kadına mehri niçin veriyor?. Eğer kadın da çalışacaksa ya mehir olmasın yada kim daha zenginse mehri o versin. Yâni kadın daha zenginse erkeğe mehir versin. Fakat İslâm’da evin ve kadının geçimi erkeğe âit olduğu için kadın çalışmakla yükümlü değildir. Kadın, boşanma yada kocasının ölümü durumunda, tekrar evlenene kadar yada olağan-üstü bir durum için harcamak veyâ dul kaldığında geçimini sağlamada sıkıntıya girmemesi için kendisine evlenirken verilen mehri ve boşandıktan sonra kendisine belli bir süreliğine verilecek olan nafakasını kullanacaktır.  

 

Fıtrî, doğal ve normâl olan şey, kadının ev-içinde, erkeğin de ev-dışında çalışmasıdır ki eskiler bunu kadın için “iç-işleri bakanı” olarak ifâde ederler. Bâzı kaynaklarda, Peygamberimizin, “evin iç-işlerini kızı Hz. Fâtıma’ya, dış-işlerini ise damâdı Hz. Ali’ye yüklemiş olması” rivâyetleri vardır. (İbn Ebî Şeybe, Musannef, X/165, No: 9118; XIII/284, No: 16355; Ömer Nasûhî Bilmen, Hukuk-i İslâmiyye, II/484). Bu durum Kur’ân’da şu şekilde belirtilir:

 

“Erkekler, kadınlar üzerinde hâkim dururlar, çünkü bir kere Allah birini diğerinden üstün yaratmış ve bir de erkekler mallarından harcamaktadırlar. Bunun için iyi kadınlar itaatkârdırlar. Allah’ın korumasını emrettiği şeyleri, kocalarının yokluğunda da korurlar...” (Nîsâ 34).

 

Bu âyette de açıkça görüldüğü gibi, erkek “kavvam”=”yönetici” olduğundan dolayı kadın kocasına “itaat etmek” mecbûriyetindedir. Kocası izin vermeyince, Kur’ân’ın bu hükmüne göre kadın zâten çalışma hakkına sâhip olamaz. Öyleyse en iyi kadın, “içinde Allah korkusu ve itaati olan, hayatta da (mâkûl noktada) erkeğe itaat eden kadındır” denilse yeridir. Zâten İslâm’a göre koca, müslüman kadını çalışmaya zorlayamaz, bu büyük bir zulüm olur. Müslüman kadın da kocasının rızâsı olmadan çalışamaz, bu da büyük bir vebâl olur.

 

İbn-i Ömer, Allah Resûlünün şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürülerinizden sorumlusunuz. Yönetici çobandır. Erkek âilesinin çobanıdır. Hepiniz çobansınız ve idâreniz altında bulunanlardan sorumlusunuz!”.

 

Çalışan kadın zamanla “geleneksel sorumluluklar”ını bırakır ve “modern sorumluluklar” edinir. Fakat bu tarz bir yaşam-şekli kadını aslâ mutlu ve huzurlu etmez. Tam-aksine onu yorar ve hattâ çalışan kadının bu nedenle o “kadınsal bakışları ve hareketleri” bile değişmeye başlar.

 

Tabî ki toplumda “sâdece kadınların” yapması gereken işler de vardır. Bâzı “kadın hastalıkları” için bayan doktorlar olması, doğumda ebeler ve ölümde kadınları yıkamak için “kadın gassal”lar vb. gibi. Fakat bu durum, bu kadınların haftanın 7 gününde tüm gün boyunca çalışması gerekeceği anlamına gelmez. Yarı-zamanlı ve dönüşümlü bir çalışma takvimi uygulanabilir. Kadınların yapacağı bu işler için gerekli olan kadın iş-gücü ihtiyâcı -Türkiye çapında söyleyecek olursak- en fazla 10-15 bin kişi olabilir. Bunlar da yarım gün ve dönüşümlü olarak çalışmalıdırlar.  

 

Kızlar için söylenip durulan; “çalışın da hayâtınızı kurtarın” sözü yanlıştır. Doğrusu şudur: “Ey kızlar!; çalışarak ve fıtratınıza aykırı davranarak hayâtınızı karartmayın”.

 

Vel hâsıl kelam; kadının çalışmaması, çalışmasından daha hayırlıdır.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Temmuz 2016

 

Devamını Oku »

Kur’ân Bağımlılığı



“Şüphesiz, bu Kur’ân, en doğru yola iletir ve sâlih amellerde bulunan mü’minlere, onlar için gerçekten büyük bir ecir olduğunu müjde verir” (İsrâ 9).

İnsanlar, kendisinde bulunan nefsî-şeytâni yön nedeniyle diğer canlılardan ayrı olarak bâzı bağımlılıklara müptelâ olurlar. Bu bağımlıklar; sigara, içki, uyuşturucu, kumar, fâiz, zinâ, yalan-dolan, iftirâ, fuhşiyât vs. gibi çeşitli bağımlılıklardır ve bu bağımlıkların aklen, dînen ve vicdânen kötü ve zararlı oldukları ortadır. Nefs, bu sayılanlara meyyâldir ve bu nedenle de insan çabuk bağımlı olur bunlara. Bir de vicdânın bağımlı olduğu şeyler vardır ki, bunlar da; merhâmet, şefkât, hak-hakîkat, adâlet, iyilik vs.’dir. Vicdan bu bağımlılıklara meyyâldir ve böyle olması hem iyi hem de yararlıdır. İnsan işte bu şekilde negatif ve pozitif özelliklere ve bağımlılıklara sâhiptir. Fakat “hikmet gereği” şöyle bir şey vardır ki; temize karışan pislik o şeyi pis kılarken, pisliğe karışan temizlik o şeyi temiz kılmıyor. Bu nedenle bir pisliği temizlemek için pisliğin tamâmının pis ilan edilip yok edilmesi gerekiyor. Lâkin bunun yapılması için “sultan bir güç”e sâhip olunması gerekiyor ki, bu da ancak bir bağımlılık sâyesinde kazanılabilir: Kur’ân bağımlılığı..

Kur’ân’ın bağımlısı olmak, onu sâdece orijinâl metninden tilâvet etmekle (okumak değil) olmaz. Zîrâ tilâvet, bir bağımlılıktan çok, alışkanlıktır. “Olmasa da olur” cinsinden yada belli zamanlarda yapılan. Zâten o alışkanlık, okuyanın ve dinleyenlerin ruhlarına hoş bir sedâ verse, bir huzûr oluşturarak kişiyi relâks etse de, ortadaki bir sorunu giderecek etkiyi yapmaz. Oysa kıraat ederek yâni idrak ederek, fıkh ederek yapılacak bir okuma, “sorunu-zulmü bertarâf etmeye bir giriş” olacaktır. Zîrâ idrâk-merkezli Kur’ân okuma bağımlılığı, hemen arkasından amel-eylem olarak tezâhür edecektir. Çünkü, bu tarz okuma, sâdece dilde kalmayıp, vahyin nûrunu ciğere ve oradan da kâlbe taşıyacak ve “akleden kâlp”, o nûr ve kudretle zihni-vicdânı, diriltecek ve ellere ve dizlere bir dermân gelecektir. Bu durumda da artık amel kaçınılmaz olacaktır. Fakat bunun için ilk önce sıkı bir “Kur’ân bağımlısı” olmak gerekir; Peygamberimiz gibi..

Bilindiği gibi Peygamberimiz, Mekke’nin en vicdanlı-merhâmetli kişisi olmasına rağmen, hem ne yapacağını bilmiyordu, hem de zihnine-idrâkine-dizine dermân ve kudret verecek vahiyden mahrumdu. Bu nedenle de hem Mekke’nin hem de Dünyâ’nın mevcut kötü durumundan dolayı depreşen vicdânı, merhâmeti ve kerîm öfkesi, onu ancak Hira’ya kadar çıkarabiliyordu. Buradan anlaşılıyor ki, vahye bağımlı olmak için, ilk önce mevcuttan ve zulümden rahatsız olup, vicdânın titremesi ve öfkenin kabarması gerekir. Kerîm bir öfkeye sahip olan vahiy, bir eleştiri-îtirâz-isyân ve kerîm öfkelere sâhip olmayanları diriltemez. Onlar onu sâdece bir sözlük-lûgat-ansiklopedi gibi kullanıp, sâdece okuyup anlamakla (“okuduktan sonra anlamak” ne demekse?) ilgilenirler ve “değişen” bir şey olmaz ve mazlumun iniltileri göklere çıkar ve hattâ gökleri deler geçer.

“Sizden; hayra çağıran, iyiliği (mârufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır” (Âl-i İmran 104).

Kur’ân bağımlılığı, îman ve “amel-eylem bağımlılığı”dır. Amele dönmeyen Kur’ân ilgileri, bağımlılık değil, alışkanlıktır. Hattâ belki de geçimlik. Zîrâ bu alışkanlık sâhiplerinin herhangi bir amelde, eylemde, eleştiride, îtirazda ve isyanda bulundukları görülmemektedir. Tam aksine, mevcudun onaylamasını sözde vahiy-merkezli yapmanın yoluna düşmüşlerdir. Oysa Hira’da vahyi alan Peygamberimiz hemen harekete geçmiş ve “hakkıyla olan dâvet”e başlamıştı. Kur’ân’ı duyan sahabeler, vahyi anında idrâk etmişler ve kısa zamanda onun bağımlısı olmuşlardı. Bu bağlılığa ilk önce ve en çok da; üstün idrâk sâhipleri ve zulüm altında inleyenler katılmıştı. Vahiy onları hemen îman-amel-eylem yoluna sokmuş ve vazgeçişler yapmaya sevk-etmişti. Zîrâ Kur’ân bağımlılığının bir sonraki aşaması vazgeçiş yoluna girmektir. Her şeylerinden; mal -mülk, atalar, kavimler, ticâret ve hattâ âilelerinden bile vazgeçecek bir yola koyulabilmişlerdi. Eski dinlerinden bir çırpıda vazgeçebilmişlerdi. Hani; kötü bağımlılık sâhipleri, meselâ uyuşturucu müptelâları, bağımlılıktan doğan a-normâl durumlarda, hiç-bir şeyleri gözleri görmez de en yakınlarından bile vazgeçerler ya.. işte Kur’ân’a-vahye bağımlı olanlar da böyledir. Yalnız şöyle bir fark vardır ki; kötü bağımlılıklar sâhiplerinin bağımlı olduğu pislikler, onların zihinlerini, omuriliklerini, kas-iskelet sistemlerini felç ederken; vahiy bağımlılığı; merhâmeti, vicdânı azmi, cehdi canlandırır ve diriltir. Aradaki “sonsuz fark” budur.

Peki Peygamberimizi ve sahabeyi böyle bir eyleme-amele sevk-eden vahiy, modern insanı ve müslümanı niye benzer bir amel ve eyleme sevk-etmiyor?. Ne fark var?. Fark şu ki; -istisnâları saymazsak- modern insan ve müslüman Kur’ân’a bağımlı değil, sâdece âşina. Yâni Kur’ân’ın âlimi değil, entelektüeli. Vahyin eylemcisi değil, sâdece sözcüsü. Hem de eyleme dönme düşüncesinin olmamasından dolayı, parantez-merkezli bir layt-ılımlı düşünceye dâvet eden sözcülük. Bir türlü amele-eyleme dönmeyen ve dönmesinin seslendirilmediği bir sözcülük. Kur’ân’ı tilâvet ile sâdece göz ve dil-merkezli okumanın farklı bir versiyonundan başkası yapılmıyor. Biri Arapça, diğeri meselâ Türkçe. Ne fark ediyor?. Hiç-bir şey. Zîrâ her türlü çirkeflik ve zulüm devâm ediyor.

Kur’ân bağımlılığı diğer tüm bağımlıkları yok eden bir bağımlıktır. İnsanı her şeye bağımlı olmaktan kurtaran bir bağımlılık: “De ki: ‘Hak geldi, bâtıl yok oldu. Hiç şüphesiz bâtıl yok olucudur” (İsrâ 81). İnsan, Kur’ân’a bağımlı olmadığında bağımlı olduğu şeylerin sayısı sonsuz olur. Öyle ki; vâr olmayan hayâli şeylerin bile bağımlısı olunabiliyor. Vahye bağımlı olmak kişiyi özgürleştirir ve sâdece Allah’a bağımlı yapar. Zâten özgürlük budur: Sâdece Allah’a bağlı-bağımlı olmak. Tüm bağımlılıklar yâni kölelikler ortadan kalkar böylece. Kur’ân bağımlılığı, tüm modern sûni bağımlıkları yok eder. Hem Kur’ân’a hem de modern ideolojilere, düşüncelere, yeme-içmeye, giyinip-kuşanmaya, hâl-tavra ve konuşmaya aynı anda bağımlı olunamaz. Bunu kabûl etmek, münâfıklığı kabûl etmek demek olur ki, maalesef modern zamanlar, “gizli münâfıklığın” ayyuka çıktığı zamanlardır. “Kurban olduğum Kur’ân” söylemi, sâdece bir söylemdir ve de boş bir söylemdir. Bir şeyin bilgisi kendisi değildir, bilgisidir sâdece. Bir şeyin söylemi, eylemi demek değildir zîrâ. Eylemi varsa söylemine gerek yoktur zâten. Bu nedenle Kur’ân bağımlılığı, söylem ile değil, eylem-amel ile ilgilidir büyük ölçüde.

Peygamberimiz ilk önce kendisinden başlayarak Kur’ân bağımlısı bir toplum oluşturmuş ve Dünyâ’nın ilâhi yönde değişmesini başlatmıştır. Unutmayalım ki Kur’ân; zamâna ve coğrafyaya değil, insana inmiştir. Tüm zamanların insanına. Peygamberimiz ve asr-ı saadet toplumu bir örnekliktir tabî ki. Modern zamanların insanına da hitâp eden Kur’ân, bu zamanda da ilâhi yönde değişiklikler beklemektedir. Bu nedenle; Kur’ân’a olan alışkanlıkları birer bağımlılığa dönüştürerek o bağımlılığın vermiş olduğu güç ve kudret ile eyleme-amele dönmek ve Dünyâ’yı, tüm göklerde olduğu gibi yeniden “İlâhi olan”a bağlamanın zamânı gelmiştir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Temmuz 2016

Devamını Oku »