8 Kasım 2020 Pazar

Zümer 15. Âyet Üzerine

 

“Siz, O’nun dışında dilediklerinize ibâdet edin. De ki: Gerçekten hüsrâna uğrayanlar, kıyâmet günü hem kendilerini, hem yakınlarını hüsrâna uğratanlardır. Haberiniz olsun; bu apaçık olan hüsrânın kendisidir” (Zümer 15).

 

Âyet, “kendinize istediğiniz bir tanrıyı seçin” diyor. Tabi zımnen; “Allah’tan başka seçeceğiniz tanrılar ve ilahlar, aslâ Allah gibi kudretli, Allah gibi merhâmetli, Allah gibi rahmân ve rahîm, Allah gibi âdil, Allah gibi yaratıcı olmayacaklardır. Zîrâ Allah’tan başka seçeceğiniz ilahlar “gerçek ilah” değil, “sahte tanrılar” olacaktır ki insanlık târihi boyunca bu sahte tanrılar “putlar” olarak şirkin, küfrün ve zulmün konusu olmuşlardır.

 

“Lâilâheillallah”, “Allah’tan başka ilah yoktur”. Bu söz, aslında “Allah’tan başka gerçek anlamda bir ilah yoktur” demektir. İnsanların klâsik ve modern zamanlarda seçtikleri Allah’tan başka ilahlar, onları kurtaramamış ve onlara gerçek anlamda bir iyilik getirememişlerdir. Onlar ancak insanların kendi-kendilerini kandırmalarına sebep olmuştur.

 

İnsanların varlık içinde ilahlaştırmadığı ve tanrı olarak tapmadığı nerdeyse hiç-bir şey kalmamıştır. Yıldızlar, Güneş, Ay, gezegenler, göğün kendisi, dağlar, denizler, taşlar, toprak, ağaçlar, bitkiler, hayvanlar, doğa olayları ve insanlar ve insanların ortaya koyduğu gayr-ı İslâmî düşünceler, fikirler, ideolojiler ve ürettikleri şeyler olmak üzere neredeyse ilah edinmedikleri ve tanrı diye tapmadıkları bir şey kalmamıştır ki işin garibi, insanların ilah ve tanrı edinerek taptıkları tüm şeyler, Allah’ın eşsiz yaratma sanatıyla yarattığı varlıklardır ve o varlıklar Allah’a kul olmakta yâni O’nun yasalarına göre hareket etmekte en küçük bir tereddüt ve yılma göstermezler. İnsanların târih boyunca ilah edindikleri yaratılmış canlı-cansız varlıklar, (insan hariç) âlemlerin rabbi olan Allah’a kusursuz bir şekilde kulluk yapan varlıklardır. Onlar kendilerine kulluk yapılmasını ve kendilerinin ilahlaştırılmasını zinhar kabûl etmezler ve tüm varlıklarıyla Allah’ı işâret ederler ve âdeta “Allah’tan başka ilah yoktur ve biz O’nun sadık kullarıyız” diye haykırmaktadırlar işiten kulaklara.

 

İşin bir başka ilginç yanı şudur ki; insanlar içinden, Allah’tan başka ilah olmadığı düşüncesine dayalı olarak Kur’ân’ı okuyup da, O’ndan başka tanrı edinenler yada O’ndan başka tanrı edinenlere hoşgörü duyanların olmasıdır. Bunlar kendilerinin doğru yolda gittiğini sanan ve kendilerinin de müslümanlardan olduğunu zanneden câhiller ve ahmaklardır. Allah’ın yıkıp yok etmek istediği soyut ve somut tüm ilahları, aşırı yorumla sürekli tâvizlerle yeniden tanrılaştırıyorlar ve onlara ya tapıyorlar yada tapanlara arka çıkıyorlar. Meselâ lâik-seküler-liberâl-kapitâlist-feminist-emperyâl-modern zulüm sistemlerinin tüm zulümlerine katlanıyorlar ve onlara karşı hiç-bir ses yükseltmiyorlar. Hattâ tam-aksine, onları “insanın ortaya çıkardığı en ileri düşünceler” olarak görüyorlar ve bunu her fırsatta söylüyorlar. Oysa bunlar Allah’tan gayrı soyut ve somut ilahlardır ki Allah onları yıkmak  ve yok etmek için Kur’ân’ı ve peygamberleri göndermiş ve emirler vermiştir. Peygamberler de zâten tüm gayretleriyle bunun mücâdelesini vermişlerdir. Hiç-bir peygamber kâfir, müşrik ve zâlimlerin bu tanrılaştırmalarına karşı tâviz vermemiş ve onların sahte ilahlar olduğunu söylemekten çekinmemiştir. Hattâ onlarla mücâdele etmiş ve bâzı peygamberler onları yenip yok etmiştir. Zâten peygamberlerin görevleri ve insanlara güzel örnek olmaları en çok da bu alandadır.

 

Sâdece fikrî sapkınlara değil, fikri doğru olsa bile duruşu yanlış olanlara da Kur’ân kendini kapatır. Kur’ân’ın kendini kapattığı kişiler ondan faydalanamazlar yada Kur’ân kendini onlara kapattığı için onu okudukça yanlış yollara saparlar. Kur’ân’ın kendini kapattığı insanlar, “sâdece Allah’ı ilah edinmek”ten saparlar ve her-şeyi Allah-ilah-tanrı olarak görmeye ve göstermeye başlarlar. Bu zamanla öyle bir hâle gelir ki, “her-şey Allah’tır ve O’ndan başka varlık ve mevcut yoktur” düşüncesine ulaşırlar tasavvuf aracılığıyla. Tasavvufa göre her-şey Allah’tır yâni ilahtır. Böyle olunca tasavvufa göre şirk, küfür ve zulüm imkânsız olur. Çünkü Allah’tan başka varlık olmadığında günah işleyecek, küfre, şirke ve zulme düşecek bir varlık kalmaz. Zîrâ her-şeyin fâili O’dur ve O, günahtan, şirkten, küfürden ve zulümden beridir. Oysa bu düşünce “sınırsız bir şirk” düşüncesidir.

 

Allah’ı “tek ilah” olarak kabûl ettiğinizce, anayasanız Kur’ân, örnekliğiniz “Peygamberimiz’in güzel örnekliği” demek olan Sünnet olur. Fakat Allah’ı tek ilah olarak kabûl etmeyip de yanına bir çok ortaklar ve başka-başka ilahlar-tanrılar koyduğunuzda, her isim, her ideoloji, her izm, her felsefe, her bilimsel veri ve her düşünce tanrınız olur. Artık kimden ne duysanız vahiy olarak algılarsınız ve onu tâkip etmeye başlarsınız. Tâ ki yeni bir ilahtan yeni bire şey duyana kadar. Tabi bu ilahların sözcülüğünü yapanları da Peygamber îlân edersiniz.

 

Her-şeyi Allah yarattığı için Allah her-şeye karışır. Allah’tan başka her-şeye karışmaya güç yetirebilecek bir İlah yoktur. Fakat O’ndan başka ilahlar seçenler, Allah’ı hiç-bir işlerine karıştırmazlar, zîrâ onlar her işlerinde kendi ilahlarına göre hareket ederler. Allah’ı ise sâdece “göklerin müdürü” olarak görürler. Allah’ı göklere hapsetmelerinin nedeni, göklere ilişecek imkân ve güçlerinin olmaması nedeniyledir. Allah’ı aslâ yere indirmezler de yerde ilah kendileri olur ve başlarlar şeytana, nefislerine, ilahlarına ve keyiflerine göre kânunlar koymaya ve bu kânunlarla hükmetmeye. Diyarbakırlı Ramazan Hoca bu bağlamda şunları söyler:

 

“Kendinize bir ilah seçeceksiniz, ya Allah’ı ilah olarak seçeceksiniz yada diğerlerini. Allah Kur’ân’da, ‘ben iki ilah kabûl etmiyorum, tek ilah olacak’ diyor. Peygamberimiz’i Allah ‘seçtiği’ için biz o’na uymak ve onu önder olarak kabûl etmek zorundayız. Bütün peygamberlerin ilk ve ortak mesajı kelime-i tevhidtir. Tevhid; Allah’tan başka hiç-bir ilah, hiç-bir kânun ve kânun koyucu, hiç-bir otorite tanımayan, hiç-bir yol ve yordamı kabûl etmeyen, Allah’ın tek ilahlığına ve otoritesine çağıran sistemin adıdır. Çünkü îman ile küfür bir-arada olmaz. Hz. Ali, İslâm’ı kabûl edip namaz kılmak isteğinde, Peygamberimiz; ‘ilk önce git Lât ve Uzza’yı inkâr et de gel’ demiştir. Zîrâ Allah’a îman etmek ‘sâdece O’na’ kulluk yapmayı gerektirir. Sâdece Allah’ı kabûl etmek yolu ise çetin bir yoldur. Seyyid Kutub, ‘elini-ayağını-gözünü seven bu yola girmesin’ der. Müslümansanız Allah’ı ‘tek ilah’, Peygamber’i de ‘tek önder’ olarak kabûl etmek zorundasınız. Müslümanın İslâm’dan başka siyâsi görüşü ve ayrı bir dîni olamaz. Allah insana kolay gösterip zoru vermez, zoru gösterip kolay vermez. Kur’ân, ebedî bir hayâtın programıdır”.

 

İnsanlık târihi, tek ilah olan Allah ve bunu savunan mü’minlerle, başta şeytanı ve nefislerini olmak üzere her-şeyi ilah edinenler arasındaki savaştır. “Allah tek ilahtır” diyenler bunu söylemekle tüm zamanlarda haklı ve gâlip olmuşlardır. Çünkü îman edenler ve îmanlarına göre yaşayanlar her zaman üstündür. Dünyâ’da “Allah tek ilahtır ve diğerleri sahte ilahcıklardır” diyenler, bunu söyledikleri, buna inandıkları ve buna göre yaşadıkları için hep üstün olmuşlardır. Üstünlük “Allah’a göre olan üstünlük”tür. Bu üstünlük, âhirette “somut bir üstünlük” olarak görülecektir.

 

Allah’tan başka sahte ilahlardan bir ilah seçmek, hem Dünyâ’da hem de âhirette apaçık bir hüsrandır vesselam.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Mayıs 2020

 

 

 

 

Devamını Oku »

1 Kasım 2020 Pazar

İslâm’ın ve Îman Etmenin Ne Demek Olduğunu Bilme(me)k

 

“De ki: Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, hayâtım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır” (En-âm 162).

 

“Mü’min; ilâhî nizâma samîmiyetle inanan; müslüman ise, “o nizâma teslim olan/uyan kimse” demektir”. Îman etmek ve İslâm olmak “kayıtsız-şartsız mü’min ve müslüman olmak” demektir. Müslüman olmak aslında sâdece dil ile yapılan bir tekrar değildir. Sâdece dil ile “müslüman oldum” ve “îman ettim” demekle olunuveren bir şey değildir İslâm. Îman etmek ve müslüman olmak da yine, müslüman olarak bilinen bir ana-babadan doğmakla olacak şey değildir. Müslüman bir ana-babadan doğmanın gerçek anlamda müslüman olmak ve îman etmek için avantajı olabilir tabi. Lâkin bu yeterli değildir.

 

Müslümanlar yada müslüman coğrafyalarda yaşayanlar, îman etmenin ve müslüman olmanın ne demek olduğunu bilmemektedirler. Müslüman olarak bilinen bir anne-babadan doğunca müslüman olunduğunu zannetmektedirler. Türk ana-babadan doğunca Türk olunduğu gibi, müslüman olan anne-babadan doğunca da müslüman olunuyor ve Allah’a îman ettiğini söyledikten sonra iş bitiyor zannediyorlar. Sorulduğunda “müslümanım” demek, bir şey için “çok şükür” demek, selam verip almak ve bâzı müslüman etkinliklerine katılmak müslüman olmak için yeterli olur zannediliyor. Birileri de, “doğduğuna inandığın gibi öleceğine de inanacan o kadar” diyerek absürd bir laf kullanınca iş tamam oluyor ve îman ettiğini zannediyor. Bâzıları da sâdece “îman ettim” demekle müslüman olunabileceğini sanıyor. Oysa Kur’ân buna karşı çıkıyor:

 

“İnsanlar, (sâdece) ‘îman ettik’ diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebût 2).

 

Söz ile yâni “müslümanım” demekle müslüman olunmaz, “müslümanlık yapmak”la müslüman olunur.

 

Yine kendilerini dindar olarak görenler ve insanlar tarafından “iyi müslüman” olarak görülenler de; beş vakit namazı kılıp, Ramazan’da oruç tutup, emellilikte para varsa hacca gidip, kurban kesip, zekât adına üç-beş kuruş dağıtınca ve hanımlarının başları da kapalı olunca mü’minlik tamam oluyor zannediyorlar. İyi de 600 küsur sayfadan oluşan Kur’ân ne anlatıyor ki onca sayfada?. Peygamber 23 yıllık hayâtı boyunca sâdece İslâm’ın  5 şartından ve îmânın 6 şartından mı bahsetmiş?. Tamam; 5 vakit namaz kılarsanız, oruç tutup zekatınızı verirseniz müslüman olarak kabûl edilirsiniz, fakat bu sizin gerçekten İslâm’ı bildiğiniz ve hakkıyla îman ettiğiniz anlamına gelmez. Kur’ân bu konuda şöyle der:

 

“Bedeviler, ‘îman ettik’ dediler. De ki: Siz îman etmediniz; ancak İslâm (müslüman veyâ teslim) olduk deyin. Îman henüz kâlplerinize girmiş değildir. Eğer Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederseniz, O, sizin amellerinizden hiç-bir şeyi eksiltmez. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir” (Hucurât 14).

 

Demek ki îman etmek Allah’a ve Resûlüne kayıtsız-şartsız itaat etmekten geçiyor. İnandığını söylemek ve zannetmekle, inanmak ve îman etmek çok ayrı şeylerdir.

 

Birileri de İslâm’ı ve îmanı yanlış biliyor ve ruhçuluk yaparak, egzotik şeylerden bahsederek dîne uyduğunu, bâzıları da mistik-bâtınî tasavvufun uydurma ve zırvalıklarını dinleyince iş bitiyor zannediyor. Bir başka kesim de sarık cübbe takınca, baston ve tesbih taşıyınca müslüman olduk ve îman ettik sanıyor. Başka birileri şeyhlerine, efendilerine, hoca-efendilerine ve lîderlerine yalakalık yapmayı îman etmek ve müslüman olmak zannediyor. Yine birileri de modernist olmayı, târihselci olmayı, liberâl olmayı, kapitâlist olmayı müslümanlık olarak görüyor. “Kâinât imamı” olarak gördükleri imamlarının hatırı için ne kadar kurnaz ve şerefsiz olunursa o kadar iyi müslüman olduğunu zannedenler de vardır.    

 

İslâm’ı ve îmânı sâdece bilmek de yeterli değildir. Onu yaşamadan hakkıyla bilmek ve idrâk etmek mümkün değildir zâten. Eğer olsaydı bilgi anlamında İslâm’ın her-şeyini bilen oryantâlistler en iyi müslüman ve mü’min olurlardı. Hâlbuki bir-çoğu şerefsiz İslâm düşmanıdır. Bu düşmanlık İslâm’ın mistik tarafına değil, sosyâl, siyâsi ve ekonomik yönleriyle ilgilidir.

 

Bir de sözde müslüman iktidarları destekleyip onlara oy verince müslüman olduğunu ve îman ettiğini zanneden ahmaklar var. Demokrasiyi, lâikliği, sekülerizmi, liberâl kapitâlizmi savununca iyi müslüman olduğunu zanneden kâfir ve müşrikleri ise hiç saymaya değmez.

 

Îman etmekle müslüman olmak arasında da fark vardır. Îman kâlp işi olduğu hâlde, İslâm daha çok îmânın amel olarak dışarıya yansımasını ifâde eder. Normâlde bu şekilde olması gerekir. Fakat modern zamanlarda, “îman olsun da, İslâm olmasın”, yâni “îman olsun ama amel olmasa da olur” düşüncesi öne çıkarılmıştır. Ilımlı-modern-demokratik-liberâl îman denen bu îman düşüncesine göre; “ben de inanıyorum” deyince sanki iş bitiyor gibi konuşuyorlar. Şu âyetler buna îtirâz ediyor:

 

“İnsanlar, (sâdece) ‘îman ettik’ diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?. Andolsun, onlardan öncekileri sınadık; Allah, gerçekten doğruları da bilmekte ve gerçekten yalancıları da bilmektedir” (Ankebût 2-3).

 

“Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hâli başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?. Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, berâberindeki mü’minlerle; Allah’ın yardımı ne zaman? diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır” (Bakara 214).

 

“Yoksa siz, içinizden cihad edenleri ve Allah’tan ve Resûlü’nden ve mü’minlerden başka sır-dostu edinmeyenleri Allah bilip (ortaya) çıkarmadan bırakılıvereceğinizi mi sandınız?. Allah yaptıklarınızdan haberdardır” (Tevbe 16).

 

Târih boyunca olduğu gibi günümüzde de kendilerini müslüman olarak bilenler aslında İslâm’ın ve îman etmenin ne demek olduğunu bilmiyorlar. Müslüman olmak, kıyısından-köşesinden ve namaz-zekat olunca da “siyâseten” kabûl ediliyor ama, Allah’a îman tam bir teslîmiyet ve adanma gerektirir. İslâm, Peygamber zamânında, İslâm olmanın ve îman etmenin ne demek olduğunu hakkıyla bilenler tarafında ancak hakkıyla yaşanmıştır. Bu güzel örnekler gibi olmayanlar ise “olmasa da olur” diyerek aslında tüm zamanlarda çıkarlarının peşinden gitmişlerdir. İslâm ve îman için kıllarını kıpırdatmayanların İslâm olmanın ve îman etmenin ne demek olduğunu bildiklerini söylemek mümkün değildir. Zâten onlar samîmi de değildirler ve İslâm’a ve îmâna göre değil, Dünyâ’ya ve nefse göre yaşarlar. Oysa îman etmek ve İslâm olmak, kendini Allah yoluna adamak demektir ki Kur’ân bunu şu şekilde söyler:

 

“De ki: Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, dirimim ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır” (En-am 162).

 

Îman etmek, bilinçli bir şekilde olur ancak. İnsan neye îman ettiğini bilmelidir. Kişi kısaca, namaz, oruç, zekât ile İslâm âilesine siyâseten kabûl edilebilir ama, bu gerçekten “îman etmiş olmak” demek değildir. Aslında tüm zamanlarda ve günümüzde müslümanların çoğunun müslümanlığı böyle bir müslümanlardır.

 

Îman etmek, vazgeçmeyi gerektirir. Allah için vazgeçmek; nefsinden, malından-mülkünden-canından vs. îman etmek bunları da gerektirebilir. Peygamber ve sahabe örnekliğinde bu görülmüştür ki Kur’ân bize onları örnek gösterir:

 

“Andolsun, sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde ‘güzel bir örnek’ vardır” (Ahzâb 21).

 

Kur’ân’ı hiç okumadan, dinlemeden hakkıyla müslümanlık olmayacağı gibi, îman etmek de mümkün değildir. Çünkü bir kere insan neye îman edeceğini bilmelidir. Kendini müslüman olarak görenlere ve gerçekten îman ettiğini zannedenlere neye îman ettiğini sorsak herhâlde cevap olarak “Allah’a” derler. Oysa Allah’a îman etmek önemlidir ama îman “Allah’a îman” dâhil gaybın tamâmına îmandır. Meselâ “âhirete îman”dır. Âhirete gerçekten îman etmek önemlidir. Kur’ân’a îman etmek; “Kur’ân’a göre hareket etmek ve Peygamber’i örnek almak” demektir.

 

Allah’a îman etmek önemlidir ama aslında âhirete îman etmek daha önemli olabilir. Çünkü kendini müslüman görmesine rağmen her türlü şerefsizliği bile yapanlara sorsan “Allah’a îman ediyorum” der ve bunda samîmi de olabilirler. Allah îmanları elbette boşa çıkaracak değildir. Fakat bu kişi âhirete de gerçekten inanıyor ve sorgudan-hesaptan korkuyor, çekiniyor ve hayatta ona göre davranıyor mu?. Çoğunluğa baktığımızda hayır!. Kur’ân’ın emir ve yasaklarına harfiyyen uyanlar ne kadar da azdır. Çünkü İslâm olmanın ve îman etmenin ne olduğu bilinmiyor. Atasından ne gördüyse o..

 

Türkiye’de son 50 yılda insanlar müslümanlığı, sağ partilerden ve nurculardan ve târikatlardan öğrendiler. Onlar da insanlara Kur’ân ve Sünnet’te olmayan ve Kur’ân’a ve Sünnet’’e aykırı olan uydurmaları ve zırvalıkları anlattı ve öğrettiler; “şu kadar sayıda şu sözü söylediğinizde tüm günahlarınız affolur” dediler. İnsanlar da kolayına geldiği ve bir bedeli olmadığı için onlara inandılar. Onların anlattıklarını din olarak benimsediler. Yine mübârek gün ve geceler(!) de câmiye gidip okunan mevlidi dinlediğinde ve bir-kaç rekat namaz kıldığında, gelmiş-geçmiş tüm günahlarının affolduğuna inandılar ve böylece gönül rahatlığı ile yeni günahlar ve haramlar işlemeye yöneldiler. Bir-çoğu da şefaat edileceğini zannederek her türlü günahının bir şeyhe bağlanıldığında affolunacağına inandı. “Ne de olsa şeyhimiz var, bizi kurtaracak” dediler. İslâm’ın ve îman etmenin ne  olduğunu Kur’ân’dan ve de sahih Sünnet’ten öğrenmeyince böyle oldu.  

 

Her türlü küfür, şirk, adâletsizlik, ahlâksızlık ve zulüm içindeyken bir insan nasıl müslüman olabilir ve nasıl îman etmiş olarak kabûl edilir?. İslâm olmak ve îman etmek bu kadar ucuz mudur?. İslâm olmak ve îman etmek zâten tüm bu hurâfelere ve zırvalıklara bir son vermek için değil miydi?. Hakkıyla müslüman olmak ve gerçekten îman etmek hiç işine gelmeyen kişiler, îman ettiğini ve müslüman olduğunu zannetmekten başka bir şey yapmıyorlar. Allah için ne yaptınız da îman ettiğinizi sanıyorsunuz?. Allah için, hak ve hakîkat için hangi zorluğu göze aldınız?, neyden vazgeçtiniz?. Modernitenin şirkine, küfrüne, kapitâlist-liberâl-şerefsiz-zâlim ideolojilerine hangi eleştiriyi yaptınız ve ne demeye cesâret gösterdiniz de kendinizi müslüman olmuş ve îman etmiş olarak görüyorsunuz?.

 

Modern müslümanların çoğu “Allah’a ancak ortak koşarak inanırlar” denilen kişilerdir. Kur’ân’ın bu konudaki ifâdesi şu şekildedir:

 

“Onların çoğu Allah’a îman etmezler de ancak şirk katıp-dururlar” (Yûsuf 106).  

 

Ey müslüman olduğunu ve îman ettiğini zannedenler!. Siz îman etmeyi ve müslüman olmayı oyuncak mı sanıyorsunuz?. Peygamber’in belini büken neydi ki?; çok oruç tutmak ve çok namaz kılmak mı?. Kendinizi etliye-sütlüye karışmayınca îman etmiş olarak mı görüyorsunuz?. Sıvışmakla müslümanlık aynı şey değildir. Kurnaz olmakla, malı-mülkü çoğalma yarışına kapılmakla îmân etmek aynı şey değildir ve aslâ bir-arada olmaz. Îman etmek ve müslüman olmak, Dünyâ’da helâl olandan yiyip-içip-giyinmek-gezmek-yaşamak ama, haramdan-günahtan-küfürden-şirkten-adâletsizlikten-bencillikten-korkaklıktan ve zulümden uzak durmaktır.

 

Şirk ve küfür, “Allah’ın kânunları yerine beşerin kânunlarını din yapmak” demektir. Beşerin kânunlarını desteklemek ve onlarda bir güç vehmetmek şirktir, küfürdür. Siz Allah’ın kânunlarına aykırı olmasına rağmen onların çıkarlarına ve keyiflerine göre belirledikleri kânunlara göre hareket etmekle müslüman olduğunuzu ve îman ettiğinizi mi zannediyorsunuz?. Ucundan-kıyısından îman edince ve göstermelik müslümanlık yapınca oluyor mu zannediyorsunuz?:

 

“İnsanlardan kimi, Allah’a bir ucundan ibâdet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isâbet edecek olursa yüzü-üstü dönüverir. O, Dünyâ’yı kaybetmiştir, âhireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır” (Hac 11).

 

“Asra andolsun!; Gerçekten insan, ziyandadır. Ancak îman edip sâlih amellerde bulunanlar, bir-birlerine hakkı tavsiye edenler ve bir-birlerine sabrı tavsiye edenler başka” (Asr Sûresi).

 

Din/İslâm, neyin söylendiği ile değil, neyin göze alındığı ile ilgilenir. Hakkıyla îman etmiş ve ölmeyi bile göze almış birine hiç kimse bir şey yapamaz. Onu hiç-bir şeyle korkutamaz. Hak olanı bilip-bilmemekten ziyâde, hak olanın, kişinin işine gelip-gelmemesi önemlidir. Hakkı göze alıp-alamama önemlidir. Hak uğruna ödenecek bedelleri göze almak önemlidir. İslâm olmayı ve îman etmeyi göze almaktır İslâm olmak ve îman etmek. Eğer göze alamıyorsanız.. bırakın gitsin!.

 

İslâm hakkıyla teslim olmak ve Allah’ın emir ve yasaklarına kayıtsız-şartsız hakkıyla uymaktır. Îman, “gabya yâni Allah’a-meleklere-vahye-âhirete îman”dır ve peygambere sorgusuz-suâlsiz itaâttir:

 

“Hayır öyle değil; Rabbine andolsun, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiç-bir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça îman etmiş olmazlar” (Nîsâ 65).

 

İşte mü’minin dilinden düşürmemesi ve eyleme dökmesi gereken âyet:

 

“De ki: Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, hayâtım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır” (En-am 162).

 

Ey müslümanlık iddiâsında bulunanlar!; İslâm, “nefsinize uymayan” ve “işinize gelmeyen” şeylerden oluşur; İslâm, göze alamadığınız şeylerin toplamıdır vesselam.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Nîsan 2020

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

26 Ekim 2020 Pazartesi

Modern Müslümanlık Yada Dudak Tiryâkiliği

 


“Ancak îman edip sâlih amellerde bulunanlar, bir-birlerine hakkı tavsiye edenler ve bir-birlerine sabrı tavsiye edenler başka” (Asr 3).

 

İçe çekilen duman mı, yoksa dışa üflenen duman mı insanı daha çok rahatsız eder?. Peki ya din?. İçine çekince mi yoksa dudakta kalınca mı daha etkilidir?. İçe çekilmeyen ve iç-âlemi inşâ etmeyen din, dudaklardan ve boğazdan aşağıya inmez, ciğere ve kâlbe sirâyet etmez. Böyle olunca da din “sindirilmiş” olmaz. Dudaklarda ve ağızda kalır. Böylece dudak tiryâkiliği başlar.

 

Dudak tiryâkiliğinin pek bir bedeli yoktur. Elini-konu bile oynatmaya gerek olmaz. Dudakta kalan öylece orada kalır. Hiç-bir zaman ciğere ve kâlbe inmez ve kana karışmaz. Böyle olunca da ciğerleri ve kâlbi etkileyecek söylemler ve eylemler görülmez dudak tiryâkiliğinde. Hep aynı şeyler hırıltı şeklinde çıkar iki dudak arasından. Bir söz kişinin neresinden çıkarsa karşıdaki kişinin de orasına gireceği için, dudaktan çıkanlar dudaktan aşağı inmez. Böylece bir dudak alışkanlığı olmuş olur.   

 

“İçine çekmeden dışarıya üflenen din”dir insana en çok zarar veren. Yâni içeride yaşandıktan sonra dışarıya sirâyet etmeyen ve sâdece ağızda dolaşan din. İçine çekip de onun tadını, etkisini ve coşkusunu hissetmeyenler, ancak ağızlarının ucuyla dinden bahsederler. Yapmayacakları şeyleri söyler dururlar. Dudak tiryâkiliği, yapılmayacak şeylerin söz-konusu edilmesidir. Zîrâ dudakta kalan ve içe sirâyet etmemiş olan dînin yaptırım gücü olmaz ve lafta kalır.

 

İnsanlar, dîni içlerine çekmeden dışarıya üflemeye çalışıyorlar. Yâni dîn ile hâllenmeden sâdece lafını ediyorlar. Zâten din hakkında en çok da dudak tiryâkileri konuşur. Lafları sözleri hiç bitmez. Bunlar dudak tiryâkisi olmuşlardır. Fakat şu da var ki, dînin bilgisi din değildir. Hiç-bir şeyin “sâdece bilgisi” o şeyin kendisi değildir. Îmânın bilgisi îman değildir meselâ. Îman, hayatta görülmedikçe îman edildiği belli olmaz.

 

Görenler-duyanlar dudak tiryâkilerini dindar zanneder. Bir şeyler söylemektedirler ama söyledikleri sözler dudaklarında gevelediklerinden başkası değildir. Çünkü ses içeriden yâni ciğerden ve kâlpten gelmiyor ki!. Ağzı ve dudağı olan konuşuyor. Ciğerinden üflemiyorlar, çünkü ciğerlerine çekmemişlerdir. Sigarada öyledir ya. Sigara, dudak tiryâkilerinin sürekli olarak dudaklarındadır. Onu geveler dururlar. Dudak tiryâkisi, biri bitince diğerini koyar dudak arasına. Dudaklarının arasından sürekli olarak duman tütüyor ya; insanlar “tamam” diyor. Duman çıkıyorsa ateş vardır. Hani “ateş olmayan yerden duman tütmez” misâli. Zîrâ insan duyduğundan ziyâde gördüğüne inanır. Gerçi duyduğunu çok da değerlendir(e)mez.

 

İşte bu nedenle dudak tiryâkileri çok daha popülerdirler. Çünkü onlar bir risk olduğunda geveledikleri şeyi dudaklarının bir tarafından diğerine alıverirler. Böylece “şüpheli” olmaktan kurtuluverirler ve hattâ onlardan şüphe edenlerle birlik olurlar. O yüzden sistem onları öne çıkarır ve örnek gösterir. Der ki: “İşte siz de böyle olun. Din dudaklarınızın arasından içeriye girmesin ve derinlere inmesin”. Bunlar oturdukları yerden duman yada din tüttürürler. Onlarda “kâl” çoktur ama “hâl” yoktur. Çünkü sisteme uygun olan “kâl”in bir bedeli yoktur ama İslâm ile hâllenmenin bedeli ağırdır. İnsanın belini büker, saçlarını beyazlatır. Din dudaklarından aşağı inmediği için din onların ağızlarında ve dudaklarında eğreti durur, sırıtır. Zâten yüzlerine de yansımamıştır söyledikleri. Zîrâ yapmadıklarını ve yapmayacaklarını söylemektedirler:

 

“Ey îman edenler!; yapmayacağınız şeyi neden söylersiniz?. Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında bir gazab (konusu olması) bakımından büyüdü büyük bir suç teşkil etti” (Saff 2-3).

 

Dudak tiryâkiliğinde duman yada din dudaktan içeriye inmeyecektir. Onların niyeti zâten dumanı ciğerlerine çekmek değildir. Din adına konuşurlar fakat dîn için bir şey yapmazlar. Dîni dudak tiryâkiliğinden ibâret zannederler. Onlar sürekli olarak konuşmak ve dinlenilmek isterler. Fakat bir eleştiri, îtirâz, isyân yükseltemedikleri gibi, iş dîne uygun amel-eylem ve gayrete gelince yerlerinde çakılırlar ve sus-pus olurlar. “Bu zamanda devrim yapacak hâlimiz yok ya” derler. Tabî ki de yoktur. Çünkü içlerine inmemiş olan din onlara o enerjiyi ve hâli vermez. Esâsen dudaklarda kalan din, kişiyi hâlsiz bırakır. Bu yüzden ellerinden geleni de yap(a)mazlar. Bir eleştiri de mi yapamıyorsunuz peki?. Belki de buğz bile edemiyorlar. Çünkü onu yaptıklarında bile içeriye bir miktar duman kaçar ve öksürtür, rahatsız eder. Bunlar dudak tiryâkileridir ve nasıl ki dumanla sâdece dudaklarının ucuyla ilgiliyseler, din ile de öyledir; ucundan-kıyısından ilgilidirler:

 

“İnsanlardan kimi, Allah’a bir ucundan ibâdet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isâbet edecek olursa yüzü-üstü dönüverir. O, Dünyâ’yı kaybetmiştir, âhireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır” (Hac 11).

 

Kendileri dudak tiryâkisi oldukları gibi, başkalarına da dudak tiryâkisi olmayı söylerler ve bu şekilde kalmalarını öğütlerler. Sürekli olarak dumanı yâni dîni içe çekmenin zararlarından bahsederler. Dumanı içe çekmenin bedeli vardır çünkü. Fakat bedel ödenmediğinde dudak tiryâkiliğinden kurtulunamaz ki!. Dumanı yada aslında dîni içlerine çekenleri ve dolayısı ile dudaklarından değil de içlerinden dışarıya üfleyenleri ve içlerinden gelen bir dürtüyle amel-eylemde bulunanları aşırı, yobaz ve terörist olarak yaftalarlar. Zîrâ dîni içlerine çekip de iç-âlemlerini aydınlatan, sonra da (din sâdece iç-âlemde kalamayacağı için) dîni dış-âleme yansıtanlar, dudak tiryâkilerinin yanlışlarını ve ciddiyetsizliklerini hatırlatırlar.

 

Dudak tiryâkiliği “sâdece îman etmek ama îmâna uygun davranmamak ve yaşamamak” gibidir. Dudak tiryâkileri îman ettiklerini söylemelerine rağmen din için, Allah için ve hak-hakîkat için kıllarını bile kıpırdatmazlar. Böyle bir niyetleri de yoktur. Zâten dudak tiryâkileri ellerini çok da kullanmazlar. Dînin sâdece dudak tiryâkiliğinden ibâret olduğunu zannedenler şu âyeti duymaktan hoşlanmazlar:

 

“İnsanlar, (sâdece) ‘îman ettik’ diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebût 2).

 

Âyet; “sâdece dudak tiryâkisi kalarak kurtulmazsınız” demektedir.

 

Evet, dudak tiryâkiliği dînin dudaklardan, dilden ve boğazdan aşağı inmeyecek şekilde sâdece lafta ve sözde kalmasıdır. Oysa dîni içlerine çekenler ve içlerini onunla inşâ edenler, daha sonra da din ile dış-âlemi de inşâ etmenin yoluna koyulurlar. Çünkü onlar dudak tiryâkisi değildirler. Onların dinleri dudaklarında kalmayıp ciğerlerine ve kâlplerine inmiştir. Sonra da oradan coşkuyla hayâta yansımaktadır.

 

Modernizm müslümanlardan sâdece dudak tiryâkisi olmalarını istemekte ve beklemektedir. Dînin boğazdan aşağı inmesini “riskli” görüp kötülemekte ve buna şiddetle karşı durmaktadırlar. Mü’minleri dudak tiryâkiliğinden ayıracak olan şey, her türlü bedeli göze alarak iç-âlemi ve sonra da dış-âlemi inşâ etmek, göklerdeki düzenin aynısını Dünyâ’da ve insanlar arasında da kurmaktır. Aksi-hâlde Dünyâ’da dudak tiryâkisi olanlar, âhirette de ateşin tiryâkisi olurlar.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Temmuz 2020

 

 

 

 

Devamını Oku »

25 Ekim 2020 Pazar

Akıl ve Takvâ


“… O, aklını kullanmayanların üzerine iğrenç bir pislik kılar” (Yûnus 100).

 

“Ey insanlar!; gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve ‘birbirinizi tanımanız ve tanışmanız’ için sizi halklar ve kabîleler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerîm) olanınız, (ırk, renk, soy ve servetçe değil) takvâca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haber alandır” (Hucurât 13).

 

 Takvâ, literatürde “korkmak” ve “sakınmak” (ittekullâh) olarak bilinir. Fakat aslında takvâ, “sorumluluk bilinci, sorumluluğun bilincinde olmak, duyarlı olmak” anlamındadır. Bunun için illâ ki “Allah’tan korkmak” (haşyet) ve sakınmak gerekir. Aksi-hâlde insanı sorumlu olmaya iletecek gerçek bir etken olmaz. Takvâ İslâm ile birlikte, “Allah korkusuyla korunmak ve korumak” anlamına gelmiştir. Takvâ Kurân’dan önce “yılan-çıyan korkusu” anlamındaydı. İslâm ile birlikte “Allah karşısında haşyet duymak ve bu haşyetten dolayı sorumluluğu kuşanmak ve buna göre hareket etmek” anlamını kazandı. Tabi bunun için de “donanımlı olmak” gerekir. İnsana bu donanımı kazandıracak olan şey, okumak ve ibâdet ile bilgi-bilinç sâhibi olmak ve bu bilinç ile dik bir duruş ve direniş göstermektir. Bunu hakkıyla yapabilmek için ise, vazgeçebilmek, gayret ve azim sâhibi olmak ve adanmışlık şarttır. İşte takvâ bu özellikleri kuşanmanın adıdır. Yoksa pasif bir hâlde hiç-bir şey yapmadan takvâlı olunmaz. Sorumlulukları yerine getirmeden takvâlı olmak imkânsızdır. İşte bu nedenle Allah cenneti, takvâyı kuşananlara verecektir:

 

Takvâ “sorumluluk bilinci” ve “bu bilince göre yaşamak” anlamındayken, modernite bir “sorumsuzluk uygarlığı”dır. Sorumsuz olmayı sorumlu (takvâlı) olmaya üstün tutar. Bir insanı İslâm’a dâhil eden şey, İslâm-öncesi takvâsıdır yâni sorumluluk bilincidir. Çünkü takvâlı olanlar es geç(e)mezler. Modernite ise sorumsuzluğu seven insanları bekler. Sorumluluktan korkan insanlar modernizmi pek severler. Modernite bir “takvâsızlık uygarlığı”dır. 

 

Havf “dünyevî korku”dur. Haşyet ise “Allah’ın sevgisini-yardımını kaybetme korkusu”dur. Allah’tan haşyet eden, O’ndan uzak düşmeme, rızâsından ayrılmama çabası içinde olur. Haşyet ve havf korkuyu ifâde eder. Bu iki korku arasındaki fark, ikisinin birlikte kullanıldığı şu âyette çok güzel ifâde edilir:

 

“Ve onlar Allah’ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi ulaştırırlar. Rablerinden içleri saygı ile titrer (yahşevne), kötü hesaptan korkarlar (yehâfûne)” (Ra’d 21).

 

Haşyetin en güzel anlatıldığı âyetlerden birisi Yâsîn 11. âyettir:

 

“Sen ancak, zikre (Kur’ân’a) uyan ve gayb ile Rahmân olan (Allah’)a (karşı) içi titreyerek korku duyan kimseyi uyarırsın. İşte böylesini, bir bağışlanma ve üstün bir ecirle müjdele” (Yâsîn 11).

 

Takvâ “Allah korkusu”dur. Allah’tan ne kadar çok korkarsanız (haşyet) o kadar çok korunursunuz. Allah korkusundan kastımız “haşyet”tir. Haşyet ise, “havf” ile aynı anlamda değildir. Havf, cehâletten, haşyet ise bilgi ve bilinçten dolayı duyulan korkudur. Haşyet, “Allah’tan sakınmama ihtimâli korkusu”dur. “Allah’ı unutma korkusu”. İnsan Allah’tan başkasından (yılan, çıyan, vs.) “havf korkusu” duyabilir, ama haşyet “sâdece Allah karşısında duyulan korku ve sakınma”dır. Havf cehâletten, haşyet ise ilimden ve takvâdan kaynaklanır. Bu nedenle insanlar içinde Allah’tan en çok âlimler haşyet duyarlar. Câhiller haşyet duymazlar, onları korkutan “havf”tır. Havf, “ödleklik”, haşyet ise, “Allah sevgisinden mahrûm kalma endişesi”dir. Cennet korkaklara değil, Allah korkusu olanlara yâni takvâlılara has kılınmıştır:

 

“O cennet; biz, kullarımızdan takvâ sâhibi olanları (ona) vârisçi kılacağız” (Meryem 63).

 

Takvâ müslümanların “bağışıklık sistemi”dir. Lâkin modernitenin etkisiyle müslümanların “mânevî bağışıklık sistemleri (takvâları)” zayıfladı ve çökmeye yüz tuttu. Modernite bu bağışıklığı zayıflatmış ve çökertmiştir. Artık modern insan her türlü kişisel, toplumsal ve sosyâl hastalıklara dûçâr olmuştur. Bağışıklık sitemi ancak takvâ ile desteklendiğinde yeniden gücüne kavuşabilir. Zîrâ takva “takviye”dir. O takviye olmadan sistemin güçlenmesi ve hastalıkları yenmesi imkânsızdır.

 

Takvâ azaldığında yada kaybolduğunda kavmiyetçilik başlar. Müslümanların asâleti damarlarındaki kanda değil, takvâsındadır. Kureyşliler, “Kureyşli” olmayı büyük bir ayrıcalık olarak görüyorlardı. Peygamberimiz ise ayrıcalığı, takvâya bağladı. Takvâlı olanlar Allah katında “ayrıcalıklı” olanlardır ve ancak onlar ayrıcalıklıdır. Zîrâ üstünlük başka hiç-bir şeyde değil, sâdece takvâdadır. Takvada yarışmayanlar başka şeylerde yarışmaya başlar. Allah bu nedenle yarışın sâdece takvâda yapılmasını ister:

 

“Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakîler için hazırlanmıştır” (Âl-i İmran 133).

 

Takvâ; “Kur’ân’ı güzel okuma yarışması” değil, “Kur’ân’ı güzel yaşama yarışması”dır. Zîrâ Allah’ın “takvâda yarışın” dediği şey budur.

 

Fakat ne yazık ki müslümanlar takvâdan vazgeçip hazza kapıldılar. Bu durum “târihin sonu” anlamına gelir. Târihin sonu, takvânın tümden kaybolup sorumsuzluğun ve de hazzın Dünyâ’ya hâkim olmasıyla gelecektir. Yoksa lâik-seküler-liberâl-demokrasiyle târihin sonu gelmez ve gelmemiştir. Bu son, kendini takvânın azalması ve bitmesiyle göstermeye başlamıştır. 

 

Modernite takvânın yerine aklı koymuştur. Öyle ki modernite “insanın ve aklın ilahlaştırılması” demektir. Üstünlük ölçüsü “takvâ” olmaktan çıkarılmış ve akla verilmiştir. Oysa Allah katında üstün olanlar “takvâca üstün olanlar”dır, “akılca üstün olanlar” değil. Kur’ân üstünlüğün takvâda olduğundan bahseder. Gerçek üstünlüğün “takvâda üstünlük” olduğunu söyler:

 

“…Allah katında sizin en üstün (kerîm) olanınız, (ırk, renk, soy ve servetçe [ve imajca] değil) takvâca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haber alandır” (Hucurât 13).

 

Demek ki üstünlük, akıl ve imaj ile değil, îman ve takvâ ile oluyormuş. Üstün olanlar, “Allah’a göre üstün olanlar”dır. Bu nedenle -Allah’ın dediği gibi- kim daha takvâlı ise, o daha üstündür. Allah, “sonsuz ebedî nîmet diyârı” olan cennete, “aklı yüksek” olanları değil, “îmânı ve takvâsı yüksek” olanları alacaktır. Akıl zâten dünyâlıktır ki aklın Dünyâ’da da ölüme kadar süreceği garantili ve hattâ mümkün de değildir. Yaşlılıkla birlikte genellikle akıl azalır ve hattâ işletilemez hâle gelir. Zâten ölümle de sıfırlanır. Fakat takvâ, kişiyi âhirete ve cennete taşır. İnsan, bildiklerini gün gelir “bilmez” durumuna gelebilir ama yaptıklarını “yapmamış” durumuna gelemez. Cenneti hakkedecek olanlar ise, aklını takvâ ile işletenler ve takvâlı davrananlar olacaktır.

 

Modern dünyâda akıl takvânın önüne geçirilmiştir, zekîce davrananların hepsi aynı-zamanda akıllı da sanılmakta, akılca üstün olanın ise, îman ve takvâca da üstün olduğu zannedilmektedir. Oysa aklı nefsinin kontrôlünde ve yönlendirmesinde olanların takvâsı yok demektir. Takvâsı olmayanlar ise insanlar arasında “üstün” tutulsalar da, Allah katında üstün değillerdir. Çünkü Allah katında en üstün olanlar “takvâlı olanlar”dır.   

 

Her tâviz, takvâdan bir parça azaltır. Nefsin kontrôlü ve yönlendirmesinde olan akla göre" hareket etmek ise büyük bir tâvizdir ve takvâyı zayıflatan en etkili şey işte budur. 

 

Allah “takvâda yarışın” derken, birileri, Allah’tan başkalarına “tapma”da yarışıyorlar. Şirkte, küfürde ve dolayısı ile zulümde yarışıyor. Bir şirk ve küfür yarışı var ki, modern insan bu yarışta öne geçmek için her-şeyi yapıyor.

 

İslâm’a göre “üstünlük” takvâda iken; lâik-seküler-kapitâlist-liberâl-bireyci-demokratik-emperyâlist sistemde üstünlük “tüketim”dedir. En çok tüketenler en akıllı ve en üstün kişiler olarak kabûl edilir. Bu da, “en çok parası olanlar yâni en zengin olanlar en üstün kişilerdir” anlamına gelir.

 

En takvâlı kişi, hayâta en çok müdâhale eden kişidir. Şeytanla ve nefsiyle en çok mücâhede edenler ve tâğutlarla en çok mücâdele edenler en takvâlı olanlardır. En çok da, “İslâmî sorumluluk” alanlar en takvâlı olanlardır. Oysa nefislerini kışkırtanlara ve nefislerini ilahlaştırıp ona uyanlara göre en üstün olanlar, “akıllarını şeytanın, nefislerinin ve tâğutların denetimine vermiş olanlar”dır. Zîrâ hazzın en kalitelisi ve kesintisizi oradadır. Takvâ “harekete geçirici”yken, nefsin güdümündeki akıl, insanı yerine mıhlar. Çünkü takvâsızdır, bu nedenle de sorumsuzdur ve sorumluluk almaz. Takvâlıların çoğu sorumluluk bilincinden dolayı hareket hâlinde görülürken, akıllıların(!) çoğu yerlerine mıhlanmışlardır.

 

İhlâs ile söylenmeyen söz ve takvâ ile yapılmayan iş etki etmez. Nefse göre işletilen akılla yapılan işler saman alevi gibidir, kısa süreliğine parlar ve söner gider.  

 

Kur’ân’ı takvâsız okumak, amel-eyleme dönük olmayacak şekilde, “ruhsuz bir şekilde okumak” demektir. Rûh, amele-eyleme döndüğü anda açığa çıkar. Takvâsız Kur’ân okumaları nefse ve tâğutlara hizmet eder. “Kur’âncılık” denen takvâsızlık, bu yüzden moderniteye kul-köle olmuştur ve olmaktadır.  

 

İslâm-târihi boyunca üstünlük ölçüsü takvâydı. Moderniteyle birlikte Allah, âhiret, Kitap, peygamber ve îman-amel değersiz görülmeye başlayınca, takvâ yerine insan ve akıl üstün tutulmaya başlandı. Üstünlük ölçüsü akıl oldu. Akla Kur’ân çok önem verir ve Yûnus 100. âyet, aklın işletilmemesini bir felâket olarak görür. Fakat bu, aklın şaşmaz bir terâzi olduğu anlamına gelmez. Aklın da bir sınırı vardır ve akıl sınıra ulaştığında orada “takvâlı îman” devreye girer. Akıl eğer rûhun ve vahyin yönlendirmesinde değil de nefsin yönlendirmesindeyse, o zaman akıl insana en olmadık zulümleri ve sapıklıkları bile yaptırır ki modernizm ile mânâdan koparılıp maddeye ve nefse bağlanan akıl, Dünyâ’yı “güzelleştiriyorum” diye madden ve mânen ifsâd etmiştir ve etmektedir. Akla şeytan ve nefs yön gösterdiğinde o akıl ancak fitne üretir ve ifsâd eder. Fakat akıl fıtratla uyumlu ve vahyin kılavuzluğunda olunca insanın takvâsının artmasına destek olur ve Dünyâ’yı da “cennetin bir şûbesi”ne çevirir. Böylece insanlar insanca yaşamanın ne olduğunu görürler.

 

Modernite ile birlikte ilahlaştırılan ve sonsuz güç-sâhibi îlân edilen akıl takvâdan üstün tutulmaktadır. Oysa akıl ancak takvâlı olanların elinde fıtrata, doğala ve normâle uygun olarak işletilip iyiyi açığa çıkarabilir. Aksi-takdirde takvâdan kopuk akıl sapmaya başlar. Modernizm târihi, takvâsız aklın sapmasının târihidir.

 

Modernite ile birlikte vahiyden kopmuş olan akıl takvâyı değersizleştirmiş ve çıkarı öne çıkarmıştır. Yâni sorumluluk almayı değersizleştirirken, sorumsuzluğu, bireyciliği, bencilliği ve “bana ne”ciliği öne çıkarmıştır. Allah’sız akıl öne çıkarılınca modern insan da insâniyetini kaybetmiştir ve hayvâniyetin tüm özelliklerini takınmaya başlamıştır. Takvâyı terk etmiş olan sorumsuz modern insan, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” düşüncesindedir. Gününü gün etmenin ve kesintisiz bir hazzın peşindedir. Zîrâ takvâdan kopmuştur ve hazza kilitlenmiştir. Takvâdan ayrılanların yapacağı şey nefsi kışkırtmak ve hazza kilitlenmekten başkası değildir. Bunu vahiyden yâni Allah’tan kopuk ve nefsinin kuşatmasında olan aklıyla yapmaktadır ki ona artık “akıl” demek de doğru olmaz. Akıl, İslâm-merkezli kullanılmadığında “akıl” olmaktan çıkar ve nefsin yönlendirdiği bir zekâya dönüşür. Artık akıllı davranmak değil “zeki olmak” önemli hâle gelir. Çünkü gerçek anlamda akıllı olmak takvâlı olmayı gerektirir.

 

Ölümle yok olmayan şey takvâdır. İnsan takvâsını yada takvâsızlığını götürür âhirete ve orada değerlendirme ona göre yapılır. Dünyâ’da üstün bir akıl sâhibi olsanız bile bu aklı vahiy-merkezli kullanmadıysanız yâni aklınız takvânızı, takvânız da aklınızı arttırmamışsa hiç-bir işe yaramaz ve aklını nefsine bağlamış olanlarla birlikte cehennemi boylarsınız.

 

Akıl sınırlı ve noksan olduğundan dolayı, akıl ile elde edilen bilgiler de noksan olur. Bunun için aklın, varlığın hakîkatini idrâk etmesi ve ona şâmil olması mümkün değildir. O hâlde akıl, son sınıra kadar kullanılmaya uygun değildir.

 

İslâm’da aklı kullanmak çok önemlidir fakat İslâm, akıldan ziyâde “takvâ yolu”dur. Bu nedenle yaratılıştan aklı ve zekâsı üstün olanlar avantajlı değildirler. Kendi çapında takvâya göre kim daha uygun yaşıyorsa, Allah’a göre üstün olan odur. Takvâ merkeze alındığında üstünlüğün ölçüsü Dünyâ değil Allah rızâsı olur; fakat akıl merkeze alındığında üstünlüğün ölçüsü maddî varlık ve sayı-miktar çokluğu olur.

 

İslâm’ı en iyi yaşayacak olanlar ve yaşayanlar, akıllı olanlardan ziyâde takvâlı olanlardır. Akıl ille de îmâna ulaştırmaz ama takvâ mutlakâ îmâna ulaştırır ki aslında takvâlı  olanlar ve sorumluluk bilincine sâhip olanlar bir şekilde îmâna ulaşırlar.

 

İslâm’da “akla aykırı” bir-çok söz ve uygulama vardır. Fakat bunlar takvâya ve îmâna aslâ aykırı değildir. Aşırı sıcak ve uzun yaz günlerinde yaklaşık 17 saat oruç tutmak akla uygun değildir fakat takvâlı ve îmanlı olanlar için bu bir sorun teşkil etmez. Onlar zâten oruç tutmak için Ramazan’ı da beklemezler. Zîrâ takvâ, sürekli olarak uyanık olma duygusu kazandırır ve bunun için de namaz ve oruçla yardım istenir:

 

“Ey îman edenler, sabırla ve namazla yardım dileyin. Gerçekten Allah, sabredenlerle berâberdir” (Bakara 153).

 

Akıl ise akla uymayan şeyleri eleştirmekle günlerini geçirir. Modernitenin ağır kuşatmasıyla gardı düşen müslümanlar da, serbest kalıp nefsinin kontrôlüne giren akıllarıyla değerlendirdikleri için İslâm’ı bir-çok açıdan eleştirmeye, îtirâz, isyân ve en sonunda da inkâr etmeye başladılar. Nefsin kontrôlündeki takvâsız aklın inkâr süreci şu şekilde işler: İlk önce vahyin indiği ortamı ve toplumun kendine-özgü yaşam-tarzını eleştirir. Sonra uydurmalar ve zırvalıklara düşman olur ki bunda haklıdır, daha sonra bu uydurmalar ve zırvalıklara düşman olunca artık hadislerin hiç-birisi için temyize gitmez ve tüm hadisleri ve ardından Kur’ân’ın “en ideâl pratiklik” olarak söylediği ve “güzel örneklik” dediği Sünnet’i inkâr etmeye başlar. Yâni aslında vahyin pratikliğini inkâr eder. Sünnet’i inkâr edince Peygamber’i de inkâr etmek zor olmaz. Vahyin en ideâl kavli ve fiîli örnekliği inkâr edilince, moderne uymayan ve moderniteyle apaçık çelişen ve modernizme aykırı düşen âyetler aşırı yoruma tâbi tutulmaya başlanır. Öyle ki en sonunda o âyetler moderniteye uydurulur. Fakat o âyetler artık özgünlüğünü kaybetmiştir. Metin başka bir şey söylerken, metinden anlaşılan şey bambaşka bir hâle gelir ki bu anlam moderniteye tam uygun bir anlamdır.

 

Tabi inkâr durduğu yerde durmayacağı için ve Allah’tan kopuk akıl şeytanın ve nefsin eline geçtiğinden dolayı, artık akıl uslanmaz ve Kur’ân’ın âyetlerini de inkâr etmeyi mantıklı görür ve âyetler inkâr edilmeye başlanır. Modernler tarafından kutsallaştırılmış olan matematiğe uymuyor diye 19.cular Tevbe Sûresi’nin son iki âyetini küstahca  inkâr ve iptâl ederler. Üstelik iyi bir şey yaptığını zanneden bu ahmaklar bu yaptıklarıyla övünürler. Çünkü akıllarını sözde işletmişlerdir ya(!). Oysa işlettiklerini sandıkları akıl aslında nefsin kuşatmasındaki takvâsız akıldır. Böyle olunca da aslında akıllarını değil, nefislerini işletmiş ve kışkırtmış olurlar.

 

Ardından târihselciler gelir ve Medenî âyetlerin tümünü inkâr ederler. Zîrâ amel-eylem içeren Medenî âyetler meftûn ve râm oldukları moderniteye uygun düşmemektedir. Nefsin iti-köpeği olmuş olan modern akıl, moderniteye uymayan Medenî âyetleri inkâr eder. Mekkî âyetlerin bile sâdece ahlâk ve biraz da ibâdetle ilgili âyetlerini alırlar ki aslında nefisleri ondan bile râzı değildir ve Kur’ân’ı tümden târihe hapsetmek isterler. Çünkü bunlar takvâlarını kaybetmişlerdir ve takvâlarını kaybedince îman ve ahlâklarını da kaybetmiş olmuşlardır. Zîrâ âyetleri inkâr etmenin başka bir açıklaması olamaz.

 

Takvâsız akıl, İslâm’ı târihe, kâlplere, zihinlere, vicdanlara ve dört duvar arasına hapsetmek (ki aslında ona bile râzı olmaz da, işi, Kur’ân’ı tümden iptâl etmeye kadar vardırır) gibi bir terbiyesizliği yapmaktan çekinmez. Bu aslında takvâsızlığın bir cezâsıdır. Artık takvâsız akıl şunu düşünmeye başlar: “Peygamber’in, Kur’ân’ın ve İslâm’ın devri bitti ve geçti gitti. Mevcut dünyâ’ya ve ideolojiye uygun olarak yeni şeyler söylemek lâzım. 1.400 yıldır aynı şeyi okuyup konuşmanın ve uygulamayı istemenin hiç-bir mânâsı yoktur”. O zaman aynı şey “kurucu lîder”in ilke ve inkılâpları için de geçerlidir. 100 yıldır takvâ sâhiplerine dayatılıp onları boğan bu ilke ve inkılâplar ne zamana kadar sürecek ki?. Ey târihselciler ve de bâzı evrenselciler!; gerçekten samîmiyseniz ve aklınıza uyuyorsanız hadi “kurucu lîder”in ilke ve inkılâplarının da artık târihte kaldığını söylesenize!. Buna cesâretimiz var mı?. Nefsinin iti-köpeği olmuş aklınız bunu uygun görmüyor mu?. Mutlak diri olan Allah’ın Kitab’ına karşı yaptığınız küstahlığı, ölmüş-gitmiş birinin ilke ve inkılâpları için de yapabilir misiniz?. Tabî de ki hayır!. Çünkü siz “aklımızı kullanıyoruz” diye takvânızı sıfırlamış ve aslında nefsinizle baş-başa kalmış ve ona esir olmuş samîmiyetsiz ve gayr-ı ciddî korkaklarsınız.  

 

Ziya Paşa; “gökten bir kazâ (âfet) indiğinde, kör ve sağır olurlar tüm akıllılar” der. Akıl her zaman doğru ve mâkûl bir düşünce ortaya koyamaz. Yüksek bir aklı olmasına rağmen Platon, Devlet’inde “öjeni” ve “kast sistemini” savunmuştur. Aklı vahiyle inşâ olmamış olduğu için bu sonuçlara ulaşmıştır. Zîrâ vahiy-merkezli kullanılmayan akıl takvâdan kopuk olacağı için şeytanın kontrôlüne girer ve fitne çıkarıp ifsâd eder. 

 

Aklı, olması gerektiği gibi işletebilecek tek etken takvâdır. Takvâlı olanlar akıllarını en iyi şekilde işletirler ve işlettikleri akılları hem kendilerini hem de Dünyâ’yı aydınlatır. Akıldan vazgeçmiş olanlarla, akıllarını ilahlaştırmış olanların her ikisi de akıllarını olması gerektiği gibi kullanmıyorlar demektir. Çünkü akıl ancak takvâ ile birleştiğinde en doğru şekilde işletilebilir. Hem takvâsız akıl hem de akılsız takvâ çok da işe yaramaz ve kişiyi kurtarmaz yada kurtuluşu riske sokar. İki durumda da şeytan, bir tarafa sağdan yaklaşırken diğerlerine ise soldan yaklaşmış olur.

 

Kur’ân, takvânın kontrôlündeki bir aklı ortaya çıkarmak ister. Zîrâ ancak bu akıl ile Dünyâ adâlet, hak, hakîkat, ahlâk, merhâmet ve vicdan-merkezli olarak inşâ edilebilecektir. Takvâdan kopuk akıl ise aynen günümüzde olduğu gibi, ekini ve nesli yâni Dünyâ’yı ifsâd edecektir. Takvâ ile akıl birbirinden koptuğunda büyük bir fitne (modernite) çıkıp Dünyâ ifsâd olurken, takvâ ile akıl birleştiğinde ise Dünyâ “cennetin bir şûbesi”ne dönecek ve Dünyâ’dan cennete bir köprü kurulacaktır. İslâm’ın hedefi budur. İşte bu nedenle Kur’ân sorar:

 

“Böylece Biz, onlara, onların içinde, onlardan resûl gönderdik, ‘Allah’a kul olsunlar’ diye. Sizin, O’ndan başka İlâhınız yoktur. Hâlâ takvâ sahibi olmayacak mısınız” (Mü’minûn 32).

 

Akıl, şeytânî-nefsî-beşerî telakkilerle aklımıza tapmak için değil, bize aklı veren Allah’a tapmak ve O’nun dediği yoldan gitmek içindir verilmiştir.

 

Takvâ, "mânevî bağışıklık sistemi"dir. Mânevi bağışıklık sistemi yâni takvâsı zayıf yada çökmüş olanlar, günahlara karşı korunmasız kalmış olurlar.

 

Allah aklı kullanmayı ama “vahiy-merkezli kullanmayı” emreder. Fakat aklı kullanmak, takvâyı azaltmamalı yada engellememelidir. Çünkü Allah âhirette insanların takvâsına bakarak yargılamayı yapar. Peygamberimiz bu konuda şöyle der: “Allah, sizin dış görünüşünüze ve mallarınıza bakmaz. O, sâdece sizin kâlplerinize ve işlerinize bakar”.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ocak 2020

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »