8 Mart 2016 Salı

Amacına Ulaşan Darbe: 28 Şubat


28 Şubat süreci, Necmettin Erbakan’ın başbakan, Tansu Çiller’in dış-işleri bakanı olduğu 28 Şubat 1997’de olağan-üstü toplanan Millî Güvenlik Kurulu toplantısı sonucu açıklanan kararlarla başlayan ve irticâya karşı, ordu ve bürokrasi merkezli süreç. 

28 Şubat’a neden 1960, 1971 ve 1980’deki gibi direkt “darbe” demiyorlar da “post-modern darbe” ve “süreç” diyorlar?. Çünkü bu darbe “modern” bir darbedir. Yâni modernlerin tertiplediği ve yoluna soktuğu bir darbedir. Evet; bu darbe “ülke-içi” olmaktan ziyâde “ülke-dışı” bir güdümlemeyle yapılmıştır. Modernlerin bu darbeyi plânlayıp eyleme sokmalarının nedeni, Yeni Dünyâ Düzeni ve Küresellik bağlamında modernizmin İslâm âlemine yerleştirilmesi ameliyesidir. Modernizmin yerleştirilmesi için olmazsa-olmaz olan şey, mecbûren “dîne ayar çekmek”tir. Dolayısı ile bu darbe “dîne ayar çekmek” için yapılmış bir darbedir. Çünkü ancak bu şekilde batı-merkezli bir sosyo-ekonomik kültür ihrâcı yapılabilecektir. Din, vahiy; hayat-merkezli olmaktan çıkarılarak, batı-merkezli yapılmadan, batının sosyo-ekonomik kültürü de ihraç edilemeyecektir zîrâ. Fakat öyle laik-seküler “beyaz türklerin” zannettiği gibi; dînin bertaraf edilmesi ve hayattan koparılması için değildir bu plân ve eylem. Tam-aksine; dîni, hayâtın tam da merkezine koymak fakat, Kur’ân’ın-vahyin târif ettiği gibi değil, modern batının târif ettiği ve istediği şekle koyduktan sonra hayâtın tam ortasına yerleştirmektir amaç. Zîrâ batı, dîne karşı açıktan yapılan hareketlerde bir başarı sağlayamadığı için, yâni onu dıştan yıkamadığı ve yıkamayacağını anladığından, içten bir çökertmeye mâruz bırakmak düşüncesiyle onu değiştirme amaçlı bir plân hazırlamış ve yürürlüğe koymuştur. Böylece dîni, daha doğrusu müslümanları kendi istediği şekle ve düşünceye sokacak ve kendi istediği gibi bir inancın yerleşmesini sağlayacaktır. Böyle istediği her-türlü ihrâcı yapabileceklerdir.

Plânı hazırlayan batı, plânın işlemesini elbette ülke içindeki ekonomik, sosyâl ve fikirsel iş-birlikçileri eliyle gerçekleştirecektir-gerçekleştirmiştir. Zâten ülke insanlarının kendi iç-dinamikleriyle yaptıkları bir hareket olduğunu düşünmeleri için böyle yapmak zorundadırlar. Bir-çok kişi, kesim ve kurumun bu darbenin amacından ve hazırlanışından haberdar olduğu biliniyor. Zâten ülke-içindeki iş-birlikçiler olmasa, ülkede dışarıdan bir darbe yapılması pek mümkün değildir. Bu yazıda biz darbenin öncesi, hazırlığı ve şeklinden ziyâde sonuçlarını konuşmak istiyoruz ki zâten sonuç, bir şeyin sebebini de gösterir. Şöyle ki:

Her ne kadar Türkiye’de Özal ile birlikte kapitâlizm kendini hissettirmeye başlamışsa da, müslümanların dinden kaynaklanan iç-enerjileri ve hedefleri henüz kaybolmamış, kendilerine yapılan en ufak bir müdâhaleye karşı “harekete” geçebilen bir yapıdadırlar. O dönemlerde bacılarının baş-örtülerine laf söyletmeyen; okullara alınmadıklarında haklarını güçlü bir şekilde savunan; ibâdetlerine, görünüşlerine, söylem ve eylemlerine dikkat eden; sohbet-ders halkalarını daha nitelikli ve disiplinli tâkip eden; Dünyâ’yı da gözetmekle berâber âhireti unutmayan; kanaatkâr ve hırsın ayyuka çıkmadığı müslümanların olduğu dönemlerdi kısmen de olsa. RP ile birlikte “bâzı hedefler ve heyecanlar” da vardı. Bu nedenle de bir “umut” ve bu umûdun vermiş olduğu bir cesâret vardı. Fakat “düğmeye” basıldı ve “modern darbe” başladı. Müslümanlar çeşitli kovuşturmalara uğradılar. Dövüldüler, sövüldüler, hapsedildiler, hakârete uğradılar ve çeşitli baskılara mâruz kaldılar. Tamam, eyvallah; bu baskılar kimi zaman çok ağır oldu ve katlanması kolay değildi, çok çileler-sıkıntılar yaşandı. Fakat bu durum dâvânın ve dînin doğasında vardır. Peygamberimiz ve sahabe de boykot yıllarında bir-çok sıkıntıya mâruz kalmıştı. Bilâl’in, Ammar’ın başına gelenler mâlûm. Kur’ân’daki şu âyetler konu ile ilgili olan âyetlerdir:

 İnsanlar, (sâdece) ‘îman ettik’ diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebût 1).

“Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hâli başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?. Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, berâberindeki mü’minlerle; “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyordu. Dikkat edin; şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır (Bakara 214).

“Kahrolsun Ashâb-ı Uhdud. Tutuşturucu-yakıt dolu o ateş. Hani kendileri (ateş hendeğinin) çevresinde oturmuşlardı. Ve mü’minlere yaptıklarını seyrediyorlardı. Onlardan, yalnızca ‘üstün ve güçlü olan’, öğülen Allah’a îman ettiklerinden dolayı intikam alıyorlardı” (Burûc 4-8

Bir rivâyette de Habbab İbn Eret (ra) şöyle nakleder:

“Müşriklerden gördüğümüz işkenceye dayanmamız zorlaştığı bir sırada Hz. Peygamber’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) varıp: “Bizim için Allah’tan yardım istemez misiniz?” deyince, o şöyle demişti: “Sizden önceki ümmetlerde îman eden bir çukura gömülür, testere ile ikiye biçilir, demir tırmıklarla eti kemiğinden sıyrılırdı da, bu işkenceler onları dinlerinden döndürmezdi. Allah adına yemin ederim ki Allah bu dîni başa çıkaracaktır; fakat siz acele ediyorsunuz” (Buhari, Menâkıbu’l-Ensâr).

Evet; 28 Şubat da o zamânın müslümanlarının bir imtihanıydı. Fakat kısmî direnişlerden başka geniş kitleler bu imtihanı veremediler-vermediler. İmtihanı veremeyince ne oldu?. Sınıfta kaldılar. Fakat sınıfta kalmaları onları “ateşleyip” o sınıfı tekrar okuyup geçmeyi düşündürtmedi ve artık “okumayı” bıraktılar. Okumayı bırakınca “yapmayı” da bıraktılar. Sonuçta da batının iş-birlikçileriyle birlikte hazırladığı plân dâhilinde şunlar oldu:

Müslümanlar artık “pes ederek” dîni hayâta aktarma düşüncesinden çok büyük oranda vazgeçtiler. Kişisel, hayâta yansımayan ve yansıtılmasının düşünülmesi bile yanlış sayılan toplum-cemaat yapılanmalarına dönüştüler. Bu yapıların adları “cemaat”ken, -batı adlandırmasıyla- “sivil toplum kuruluşları”na döndü. Kurdukları derneklerde vahyin hayâta-siyâsete dönük âyetlerini aşırı ya da târihsel yorumlara tâbi tutarak, zinhar şu-ana hitâp etmeyen yorumlara konu ettiler. “Müslüman zengin olmalı” sözünü motto yaptılar. Tabi artık din hayâta yansımayacağı ve sâdece kültürel bir etkinlik ve araştırma-inceleme konusu olduğu için, boş kalan zaman ve enerjiler maddiyatın arttırılması için sarf-edilir oldu ve müslümanlar bunun karşılığını gördüler kısa zamanda. 28 Şubat’ın siyâsi netîcesi olan AKP hükûmeti zâten “kendi zenginini” oluşturmaya başlamıştı bile.

Zenginlik ilk önce giyinişte kendini gösterir. Daha doğrusu maddî durum kendini ilk önce giyinişte gösterir. Kişi zenginleştikçe ya da fakirleştikçe kıyâfetleri değişir ilk başta. İşte müslümanlarda da bu oldu. Önceleri kentlerin büyük çarşı-pazarlarından, özellikle hanımların han-içi mağazalardan aldıkları tesettüre tam uygun; dikkat çekmeyen ve ince-dar-kısa-pahalı olmayan kıyâfetler; İslâm’ı (daha doğrusu müslümanı) kendi zihniyetlerine göre değiştirmek isteyen batının istediği gibi değiştirildi. Kıyâfetlerin şekli-şemâli değiştirildi ve artık dînin bir emri olarak tesettür kıyâfeti olarak giyilen (pardösü, baş-örtüsü), elbiseler, hem çok pahalı ve markalı, hem de vücutların “hatlarını” çıplaklıktan bile daha fazla belli eden kesim şekline dönüştü. Üstelik kıyâfetlerin markaları da “düşmanların” ürettikleridir. Fiyatları çok pahalı olan bu kıyâfetlerin markalarına bakar mısınız?: Vakko, Armine, Pierre Cardin, Bonasera. Fiyatı 1.000 TL’ye varan baş-örtüleri, İslâm’ın emrettiği değil, şeytan ve tağutların emrettiği baş-örtüleridir. Zâten sâdece başları örter, göğüs üzerine salınmaz bu örtüler. (yadribne bihumurihinne alâ cuyûbihin). Öyle bir duruma gelinmiştir ki, bu markalar olmadığında tesettüre girmeyi reddedenler bile vardır. İlle de o markalar dayatılır ve özendirilir.   

Yeme-içmede de aşırı özentiler çıkmaya başlamış ve klâsik yemekler beğenilmez olmuştur. Bir restorana girip de kuru fasulye-pilav sipârişi vermek, kara çarşaflı ve cüppeli bir müslümana bile ayıp gelebilmektedir. Marka tesettürlü bir bayanın ağzını yamultarak değişik bir ses tonuyla “dana karpaçyo istiyorum” demesi nasıl bir özentidir?. Açlıktan ot kaynatan ve ağaç kabuğu yiyen zulme uğramış müslüman kardeşleri varken ve acı ve feryatlarla yardım isterlerken, pahalı baş-örtüsü ve kıyâfetleriyle, üstelik umursamaz-kibirli bir tavırla son model bir jip ile gezmek nasıl bir iğrençlik ve …tir?. Müslüman kardeşinin yiyemediğini yiyen, giyemediğini giyen müslümanlar(!) var artık. İçecekleri de değişti tabi. “Dana karpaçyonun yanında ayran içecek değil ya!. Çok ayıp ve sıradan olur..

Müslümanları paraya yâni maddeye kitleyen AKP, yandaşları aracılığı ile hâlen bağlılarından ve destekçilerinden sürekli olarak “parayı tâkip” etmelerini, paranın peşinden gitmelerini alenî bir şekilde hiç de utanmadan söyleyebiliyor. Müslümanlar artık Kârun gibi olmanın hayâlini kuruyor. Zâten AKP’nin mânevi destekçileri; “zekatını verdikten sonra Kârun gibi olma”nın yolunu açmışlar. Bilmiyorlar ki zekat verildiğinde Kârun gibi olunmaz-olunamaz. Kârun gibi olanlar, zekatlarını vermedikleri ve infaklarını yapmadıkları için Kârun’laşmışlardır. Tabi böyle bir durumda ve konumda, kalkıp da her-şeyden vazgeçip Allah’ın en önemli emri ve vahyin en birinci hedefi olan adâleti gerçekleştirmek için İslâm Devleti’ni kurmak uğruna bedel ödemeyi göze alabilecek adamlar nasıl çıkacak ortaya?. Zâten artık bir İslâm Devleti’nden bahsedildiğinde rengi atan müslümanlar korku ve endişe ile, biraz da “bu adam kim” edâsıyla mal gibi bakıyorlar insanın yüzüne. Müslüman kardeşlerinin Dünyâ’nın çeşitli yerlerinde yaşadıkları acı-feryat-ölümleri için ise sâdece para yardımı göndermeyi gündeme alıyorlar. Onu da “online” olarak yapıyorlar. Çünkü şu âyeti çoktan unutmuşlar:

  Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: ‘Rabbimiz, bizi halkı zâlim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sâhib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla’ diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” (Nîsâ 75).

Maddî cihad ile başlayan bu savaş, ilmî ve siyâsi bir şekille sürmelidir ki peygamberin de gönderiliş amacı olan zulmün ber-taraf edilmesi gerçekleşebilsin. Fakat müslümanlar kafa-konforlarını ve mevcut görece iyi durumlarını bozmamak için âyetleri aşırı yoruma tâbi tutuyorlar ve olmadık anlamlar vererek o âyetleri tam da batı’nın ve nefislerinin istediği ölçüde farklı bir mânâya sokuyorlar. Bu sonuç onların “hareket”e geçmelerini engelliyor. Onları harekete geçirecek bilinçten bile mahrum bırakıyor ve neredeyse mazlum ümmeti batının peşine takılmadıkları için suçlayacak hâle geliyorlar. Belki de bir-çokları suçluyordur. Zâten bu nedenle demokrasiyi İslâm’ın yerine koyuyorlar ve İslâm Devleti yerine “Adâlet Devleti” denen ahmakça bir söylemde bulunuyorlar. Sanki İslâm Devleti olmadığında “adâlet devleti” olabilecekmiş gibi. Adâlet Devleti, İslâm Devleti’dir. Adâlet Devleti, İslâm Devleti’nin diğer bir adıdır zâten. Bu nedenle adâlet devleti, İslâm Devleti’nde olur ancak ve sâdece. İslâm’dan neş’et etmeyen bir adâlet olmaz-olamaz.

Kısaca 28 Şubat’tan sonra müslümanlar, haysiyetlerini, cesâretlerini, azimlerini, hayâllerini, umutlarını kaybetmiş ve batının kendilerine telkin ve empoze ettiği hayâllere ve umutlara kapılmış durumdadırlar. Demek istediğimiz o ki, tüm bu anlatılanlar ve anlatılmayan bir-çok olumsuz durumun nedeni, 28 Şubat sürecidir ve o süreç şu-an tam-gaz devâm etmektedir. Bakmayın siz öyle: “1.000 yıl sürecek dediler, 3-5 yılda bitirdik” demelerine. 28 Şubat’ın devâm ettiricisi kendileridir. Zâten bu, “görev olarak” verilmiştir onlara. Sâdece, içeriği yine batı’nın isteğine uygun olarak değiştirilmiş ve güyâ müslümanlar rahatlatılmıştır. Müslümanların mevcut durumlarına ve gidişâtına bakılarsa 28 Şubat süreci 1.000 yıl değil, kıyâmete kadar devâm edecek gibi gözüküyor (mâzallah). Çünkü tünelin sonunda bir “ışık” görünmüyor ve işin kötüsü de, tünelin ağzı bile kapanmaya yüz tutmuş.

BOP, Küresel Ilımlı İslâm Projesi, Yeni Dünyâ Düzeni, Küresellik, Demokrasi, Neo-liberâlizm, Kapitâlizm vs. şeytan-tağut işi ideolojiler Türkiye örnekliği üzerinden tüm İslâm âlemine yayılmak istenmektedir ve düğmeye çok daha önceden basılmış olmasına rağmen bu süreç etkin bir şekilde 28 Şubat ile başlamıştır ve hızla devâm ediyor. Müslümanlar görece mevcut iyi durumlarını göz-önünde tutarak “iyi ki de 28 Şubat oldu” diyecekler neredeyse. Belki de birileri diyordur. Müslümanlar(!) öyle bir korkmuşlar, öyle bir ürkmüşler ki; bir daha zinhar 28 Şubat öncesi zihniyete, düşünceye ve harekete dönmeyi düşünmüyorlar. Birileri de “korkuyla olmaz”, “korkutarak bir şey değiştirilemez” diyorlardı. O biçim olmuş işte!. İşte bu “korku”dur 28 Şubat’ı başarılı kılan. 28 Şubat’ı başarılı kılan şey, bu korku ve bu korkunun netîcesinde gerçekleşen; tam da şeytanın/tağutların/küresel sermâyedarların istediği ve beklediği şekildeki dönüşüm ve değişimdir. Bu korkudur müslümanı zıvanadan çıkaran ve Dünyâ’ya kilitleyen ve hayrân eden. İşte bu korkudur müslümanı yâni bizi şeytanın ve tağutların kölesi yapan. Hâlbuki kölelerin “zincirleri”nden başka kaybedecekleri bir-şeyleri yoktur.   

Laik/seküler/kemâlist kesim, yaşam-tarzlarının ellerinden alınacağı korkusuna kapılmasın boşuna. Tam-aksine müslümanlar onların yaşam tarzlarına dönüyorlar. Laiklerin asıl korkmaları gereken şey; 1980’lerde başlayan, cumhuriyet sürecinin onlara kazandırmış olduğu maddî zenginliği müslümanlara(!) kaptırmaktır. Zâten CHP-AKP kapışması da en temelde bu nedenledir. Çıkar-çatışmasıdır yâni. Kimsenin ideâlleri baş-tâcı yaptığı falan yok. Sımsıkı bağlı oldukları zannedilen ideolojileri, karşı tarafı yıpratmak ve yandaşlarını oyalamak için kullanıyorlar sâdece.

Vel hâsıl kelam; 28 Şubat amacına ulaşmış bir darbe ve ana-hedefine ulaşmak için hızla yol alan bir süreçtir. Bu süreç; müslümanların, “Allah’ın bir nîmeti olarak” acı azâbı görüp îman etmelerine ve îmanlarına yaraşır şekilde davranmalarına (amel-i sâlih) kadar devâm edecektir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Mart 2016



















Devamını Oku »

İslâm’ın Devlet Talebi Var Mı?



“Allah, içinizden îman edenlere ve sâlih amellerde bulunanlara va’detmiştir: Hiç-şüphesiz onlardan öncekileri nasıl “güç ve iktidâr sâhibi” kıldıysa, onları da yeryüzünde “güç ve iktidâr sâhibi” kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibâdet ederler ve bana hiç-bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fâsıktır” (Nûr 55).

Müslümanlar cihangir devletlerini ve İslâm Devleti anlayışlarını kaybettiklerinden beridir, mevzusunun yapılmasının bile abes olduğu konularda bitip-tükenmeyen tartışmalar yapmışlardır-yapıyorlar. İşte bu da o konulardan biridir: İslâm’ın devlet talebi var mı?. Bu soruyu Peygamberimize ve sahabeye sorsak, herhâlde yüzümüze şaşkın-şaşkın bakar ve; “herhâlde aklını kaybetmiş zavallı” derlerdi. Çünkü bu soru “modern telâkki”nin bir sorusudur ve bid’attır. Böyle bir sorunun sorulması hem anlamsız, hem ayıp, hem de ahmaklıktır. Zîrâ İslâm, “İslâm Devleti” demektir. En birinci amacı ve hedefi İslâm Devleti kurmak ve tüm Dünyâ’da bir İslâm Medeniyeti oluşturmak olan İslâm dîninin bir devlet talebi olup-olmadığını sorusuna verilecek ilk cevap; eyvaahh! demek olur. Çünkü eğer böyle bir soru soruluyorsa müslümanların perişân bir hâlde oldukları anlaşılır. Perişân hâlde olmayan müslümanların zâten sağlam bir devletleri vardır ki bu nedenle ezik bir hâlde değillerdir ve böyle absürd sorular sormuyorlardır. Dolayısı ile yazının başlığını biraz da utana-sıkıla koyduk.

Hemen söyleyelim ki İslâm’ın devlet talebi vardır ve hem de bu devlet “Dünyâ Devleti”, “Dünyâ İslâm Devleti” olmak şeklindedir. İslâm medeniyetinin geçmişinde “devlet-i ebed müddet” anlayışı bulunmaktadır. “Devlet-i ebed müddet” denilerek, âdetâ “ebedî sürecek devleti kurma” düşüncesi yatmaktadır. Buradaki ebediyetten kasıt, “devletin uzun ömürlü olması”dır. Nasıl ki göklerde İslâm tam olarak hakîmiyetini yürütüyorsa, yeryüzünde de tam adâletli olarak müslümanca bir yönetimin olması; zulmün olmaması ve bitmesi için şarttır ve bu nedenle de bir İslâm Devleti’nin bulunması elzemdir. Çünkü İslâm sâdece gönüllerde-zihinlerde tutulabilecek bir din değildir. İslâm bir hayat-dînidir. Salt bir ahlâk dîni değildir. Felsefe değildir. Sâdece bir söz ve sohbet dîni de değildir. İnsanlara “terapi” olsun için gönderilmemiştir sâdece. Hayattaki zulme yâni İslâm’sızlığa bir isyandır ve hayâtı aynen göklerde olduğu gibi İslâm’a yâni Allah’a göre düzenlemenin ve yönetmenin pratiğidir. Bu yönetim, bilgi-bilinç-eylem-devlet-medeniyet aşamalarıyla kendini gösterir.

“İslâm Devleti’ni yüreklerde kurun” söylemini çok yersiz ve boş buluyoruz. Çünkü dediğimiz gibi; İslâm sâdece yüreklere hapsedilebilecek bir din değildir ve sâdece yüreklerde kurulacak olan bir devletin; zulme uğrayan, aç, sefil, mağdur, mazlum insanlara hiç-bir faydası olmaz. Yüreklerdedir çünkü. Yüreklerde kurulmuş (ya da hapsedilmiş) olan devlet, bir mazlumun alnına doğru gelen bir kurşunu bile engelleyemez ve hattâ sektiremez. Hiç-bir yaraya merhem olmaz yâni. Böyle olunca da tağutların ekmeğine yağ sürer. Bu nedenle devleti sâdece gönüllerde kurmak yetmez. Fakat deniyorsa ki, “ilk-önce yüreklerde kurun”.. eyvallah, o zaman başka. İslâm Devleti ilk-önce yüreklerde kurulmalı ve bir-süre sonra bilinç ile beslenmiş bir devlet yeryüzünde kurulup hâkim duruma gelmelidir. Bilinç, samîmiyet ve gayret netîcesinde Allah’ın yardımı mutlakâ yetişecektir.   

İslâm dîni, budist şintoist, taoist vs. dinler gibi değildir. Hayâtın tam ortasına müdâhale etme emri olan bir dindir. Ömer Yılmaz:

“Devletin gerekliliği konusunda müslümanlar arasında ihtilaf olmadığından, târih boyunca müslümanlar devlet sâhibi ola-gelmişlerdir. İslâm şehirli-medenî bir dindir, şehir-medeniyet düzeni, devletsizlik fikrini devre-dışı bırakır. Devletsizlik olsa-olsa dağda, kırda, bayırda kendilerini mevcut sosyaliteden soyutlayan bir avuç insan arasında mümkün olabilir. İslâm hayâtın bütününü düzenler, hukuk vâzeder; nikâhtan alış-verişe, mîrastan savaş hukûkuna kadar hayâtın her alanını kapsayan hükümleri vardır. Hz. Muhammed, Medîne’de mescid, pazar, medrese kurmuş, dâvâları karâra bağlamış, diğer devlet reislerine mektuplar yazmış, zekât toplamış, ordu kurmuş, savaşa çıkmış, antlaşma imzalamıştır; buna rağmen “İslâm’da devlet yoktur, İslâm siyâsetle vs. ilgilenmez” demek, insan zekâsına hakârettir.

Devletsizlik fikrini savunanlar devletin arızî olduğunu, târihte sonradan ortaya çıktığını savunurlar; ilk insan topluluklarında devlet yoktur. Bu takdirde “ilk insan çıplaktı, hâliyle örtünmek de arızîdir” diye düşünülebilir, oysa örtünmenin arızî olması onun gereksiz, zararlı ya da yok edilmesi gereken bir şey olduğu anlamına gelmez; gerekli olduğu, ihtiyaç duyulduğu için insanlık örtünme yoluna gitmiştir. Köşede-bucakta ilkel yaşayan bir-takım kabîleler ve mutlak çıplaklaşma eğilimindeki batı toplumlarının bir bölümü dışında bu-gün insanlık şu veya bu şekilde örtünmektedir. Bu, şehir-medeniyet düzeninde kaçınılmaz olarak böyledir.

Batı, üç yüz yıldan fazladır müslümanların ensesinde boza pişirirken, batılı felsefelerin taşıyıcıları, tutunduğumuz son dalı da kesmeye çalışıyorlar. Onların hatırına Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olamayız. İslâm’ın varlığa, insana, hayâta, topluma, târihe bakışı farklıdır, bir başka deyişle İslâm, her açıdan farklı bir paradigma üzerine kuruludur; aklı-başında her müslüman için bu böyledir. Bu açıdan İslâm’ı devletten-siyâsetten, daha geniş plânda hayâtın herhangi bir alanından soyutlamaya yönelik yaklaşımlar, müslüman toplumlar için zararlıdır. Bu yaklaşımla güdülen amaç, yapmak, onarmak, ıslah etmek değil, yıkmak, bozmak, fesat çıkarmaktır. Târih boyunca devlet sâhibi ola-gelmiş bulunan müslümanlar devlet fikrinden vazgeçmeyecektir. Sorun devletin İslâmî bir bakış-açısı temelinde şekillenen farklı bir felsefî yaklaşımla modern devletten ayrı nasıl inşâ edileceği, nasıl olacağı, nasıl sınırlanacağıdır” der.

İslâm Devleti olmadığında doğal olarak tağutların devleti olacak ve onların bâtıl devletlerinin hükümleri yürürlükte olacaktır. Bir müslüman için bu hükümlere uymak düşünülemez. Zâten Peygamber de (s.a.v.) bu hükümlerin yerine Allah’ın hükümlerini yeryüzüne hâkim kılmak için seçilip gönderilmiştir. Tağutların hükümlerine karşı Kâfirûn Sûresi’nde şöyle denmiştir:

“De ki: ‘Ey kâfirler!, Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma siz tapacak değilsiniz. Ben de sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dîniniz size, benim dînim bana” (Kâfirûn 1-6).

Eee, peki kâfirlerin dînine (hayat-anlayışlarına, bakış-açılarına) tapmayınca yâni onlara uymayarak hükümlerini kabûl etmeyince neyi kabûl edeceğiz?. Tabî ki vahiyle bildirilen Allah’ın hükümlerini. Fakat bu hükümlerin uygulanacağı bir alan olmadığında bu hükümler nasıl hayat bulacak ve uygulanacak?. İşte devlet bu nedenle vardır. Allah’ın hükümlerinin uygulanması için devlet şarttır. Olmazsa-olmazdır.

Modern müslümanlar sürekli olarak zulmü ber-taraf etmesi mümkün olmayan çalışmalarda bulunuyorlar. Bu çalışma şekli otomatikman tağutlara alan açıyor. Zîrâ tağutlar bir îtiraz ile, bir isyân ile karşılaşmıyorlar. Müslümanların İslâm Devleti düşüncesinde olmayışları ve hattâ böyle bir düşünceden ürpermeleri onların îtiraz etmelerini önlüyor. Bu îtirâzı yapamayınca ve yapmayınca da, sürekli olarak teorik İslâm-Kur’ân çalışmaları yapıyorlar ki o çalışmaların bir sonunun gelmesi söz-konusu değildir. Hattâ bu tarz çalışmalar İslâm Devleti kurmanın önündeki en büyük engeldir. Hüseyin Alan bu konuda şöyle der:

“Sözümüz, rehberi peygamber olanların dikkatini çekmeye dâirdir. Devlet ve mülk konusunda işin temelini oluşturan rablik ve ilahlık bağlantısını anlayamamak, ya da dikkatlerden uzak tutmak, İslâm’ı, Kur’ân’ı ve peygamberin örnekliğini doğru anlamamaktır. Bu durumda modernizmle karşılaşan müslümanların modernizme karşı cevap üretirken “kaynağa dönüş”, “öze dönüş” ve “anlama” çabaları ve çağrıları, insan kalabalıklarını tevhîdi temelde yeniden örgütleme faaliyetlerine dönüşmeli, nihâyetinde İslâm Devleti kurma hedefinde buluşturmalıdır.

Devleti, mülkü merkeze almayan çabalar müslümanlara değil modernizme fayda sağlamakta, modernizm içinde mânevi hazzı sağlarken, dîni de ahlâkçılık dînine dönüştürmektedir. Çünkü bir müslüman’ın dünyâ-hayâtında varlık gerekçesi ve imtihan bilinci olarak nihâi amacı devlet kurmak, bu güç-mülk ve devletle fitneyi yeryüzünden kaldırmaktır. Bunun sonucunda dînini tam olarak yaşamak ve insanlara hak dâveti ulaştırmaktır.

Bu nedenle bir müslüman bilir ki, devleti olmayan müslüman, her tür tehlikeye açık durumda, sokakta çıplak ve korumasız kalan insan gibidir. Çünkü o şartlarda dînini, neslini ve aklını koruyamaz. Nihâyet kenti, toplumu ve devleti dönüştüremeyen müslüman, bu nedenle kendini dönüşmüş, dînini değiştirmiş, kavmi içinde helâk olanlarla birlik olmaya râzı olmuş hâlde bulur.

Buna rağmen özne rôlüne soyunan günümüz insanının kaynağı yeniden okuma adına, geleneğe karşı durarak vâr olma çabası doğru rotayı tâkip etmemektedir. Kaynağa dönüş, yeniden anlama ve eğitim çalışmaları, devlet ve mülk gerçeğine temâs etmediği, bunu gündem ederek aşmaya ve yapılanmaya çalışmadığı her durumda, detaylarda boğularak modern kalmaya mahkûmdur. Modernin içinden, modern düşünüş ve parametrelerle gelenek eleştirisine dayalı vâr oluş, modern akledişle üretilen her bilgi, türedilik üretecek, küreselliğin içinde sistemi besleyen sonuçlara yol açacaktır.

Diğer taraftan, devlet ve mülk konusunu eksene almadan, konuyla bağlantılı donanıma sâhip olmayı düşünmeden, bu uğurda eksiğini-gediğinin hâlletmeye çabalamadan, olup-bitenlere bigâne kalarak teolojik tartışmalarla rahatlamayı kâr saymak gibi bir anlayışın önünün açıldığına da şâhit olmaktayız. Geleneğimizde gördüğümüz hâricilik, tekfircilik ve elfâz-ı küfür bahsinin yeniden canlandırılması bu. Devlet ve mülk sâhipliğiyle mücâdeleyi merkeze alması gerekenler, onun yerine selâmı yaygınlaştırmak, Allah’ın kullarına hakîkati tebliğ etmekle sorumlu olduğu ahâliyle teolojik kavgayı sürdürerek hedef-şaşkınlığı yaşamaktadır. Dolayısıyla enerjisini, bilgisini, neslini doğru hedef yerine modernizme sunmaktadır. 

Nitekim küresel sistem, devlet ve mülk konusuna temâs etmeden yapılan Kur’ân çalışmalarının sözcülerine ve ürünlerine geniş alanlar açmakta, teolojik tartışmalar yanında gelenek eleştirisini teşvik ederek bu anlayışın yaygınlaşmasını sağlamaktadır. Teolojik tartışma konuları, yeniden-yeniden anlama çabaları mâsûmâne niyetlerle devâm etse de, sistem bu gibilere kendi içinde meşrûiyet alanları sağlayarak nesilleri boşa çıkartmaktadır. Devletin stratejik aklı biliyor ki teolojik tartışma çerçevesini aşmayan yeni telâkki üretimleri, ne yapılması ve nasıl yapılması aşamasına geçemeyecektir. Buysa İslâm’ı ve müslümanlığı anlamanın önünde en büyük engel olmaya devâm edecektir.

Bir nakilde Hz. Peygamber’in bir-gün arkadaşlarıyla otururken şöyle söylediği belirtilir: “Bir zaman Sultan ile Kitab’ın ayrıştığını göreceksiniz. Sultan’dan yana olsanız ateşe gidersiniz. Kitap’tan yana olsanız, öldürüleceksiniz. ‘Öyle bir zamâna erişirsek ne yapalım ey Allah’ın elçisi’ diye sordular. ‘Kitap’tan yana olun’ dedi. ‘O nasıl olacak’ dediler. ‘Îsâ’nın şâhitlerinin yaptığını yapın’ dedi. ‘Onlar ne yaptılar ya Resûlullah’ diye sordular. ‘Kitaptan yana oldular, şehit edildiler’ dedi” (İbn-i Hacer, Heysemî, Taberânî)”.

Ali Bal:

“Yeryüzünde fitne kalmayınca ve din yalnızca Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın” (Bakara 193, Enfâl 39) âyetinden de anlaşılacağı gibi, İslâm, yeryüzünde barış ve adâletin hâkim olmasını amaçlayan ve bu nedenle yeryüzünde barış ve adâleti ortadan kaldırarak zulmü, ifsâdı, tuğyânı hâkim kılmaya çalışan küresel egemenlere, onların kurumsal varlıkları olan devletlerle ve paktlarla savaşmayı emreden bir dindir. İslâm, İslâm toplumu üzerinde referansları İslâm/Vahiy olmayan ideolojilerin ve onlara dayalı siyâsal sistemlerin/rejimlerin iktidâr olmasını kabûl etmez. Müslümanlar İslâm toplumu olarak kendi devlet örgütlenmelerini oluşturmadıkları sürece ‘tabiat boşluk kabûl etmez’ ilkesi gereği başka dünyâ-görüşleri/ideolojiler ve bu ideolojilere dayalı sistemler mevcut boşluğu dolduracaklardır.

Tevhid, şirk, tağut, cihad gibi temel İslâmî kavramları devre-dışı bırakan, “Muhâfazakâr İslâm”, “Ilımlı İslâm” gibi batı’cı, reel-politikçi, uzlaşmacı ve teslimiyetçi bir İslâmî form üzerinden İslâm Devleti kavramını mahkûm etmek insaflı bir tutum olmaz. Bu-günkü form, küresel hegemonyanın icâzeti ile devlet-erki eline teslim edilmiş sahte bir İslâm’cılığın devletçiliğine uyar ki, biz buna İslâm Devleti demiyoruz. Samîri’nin buzağısına uyan devlet işte bu devlettir ve Kur’ân, onu gönüllerine yerleştiren İsrâiloğullarına “müşrik” diyor.

Sözünü ettiğimiz İslâm Devleti’nin referansı Kur’ân’dır ve bu devlet, yönetme hırsıyla hareket edenlere imkân tanımaz. İslâm Devleti, On Emir’de kendisine “Öldürmeyeceksin” ilkesinin indirildiği Hz. Mûsa’yı, iki tarafı da dinlemeden karar verdiği için pişman olup Allah’tan af dileyen Hz. Davud’u, Kral-Peygamber olarak dönemin cihan devletini yönettiği halde karıncayı dâhi incitmeyen Hz. Süleyman’ı referans alan bir devlettir; Nemrutları, Firavunları, Kârunları referans alan bir devlet değil” der.

“Şüphesiz, Allah’ın sana gösterdiği gibi insanlar arasında hükmetmen için biz sana Kitabı hak olarak indirdik. (Sakın) hâinlerin savunucusu olma” (Nîsâ 105).

Şimdi bu âyet 1.400 yıl önce Peygamberimize hitâp ettiği gibi, şimdi de başta devlet yöneticilerine olmak üzere bana-bize de hitâp ediyor. Şu hâlde laikliğe göre bu hitâba kayıtsız kalmam isteniyor ve “devletsizlik” düşüncesi dayatılıyor. Îtiraz edince de terörist/aşırı vs. gibi yaftalamalar yapılıyor. Yâni İslâm Devleti talebinde bulunmak terörist îlan edilmek için yetiyor. Fakat bu durum müslümanı korkutamaz. Müslüman bilir ki İslâm’ın kendisine emrettiği ve kendisinden beklediği şeyler vardır ve bu beklentiler bir İslâm Devleti olmadığında gerçekleşemez. İslâm Devleti olmadığında din de yarım olur, akim kalır.  

Abdulhakim Beyazyüz:

 

“İslâm’ın devlet talebi var mıdır?” sorusuna doğru cevap vermek için, İslâm’ın fert ve topluluklardan/ümmetlerden neler istediğine bakmak gerekmektedir. İslâm dîni, müntesiplerinden Allah’ın rablığını/terbiye ediciliğini, daha önce verdikleri ahde (7/171)  sâdık kalarak kabûl etmelerini ve böylelikle kendisi için yaratıldıkları hilâfet görevini yerine getirmelerini, dolayısıyla rablerinin irâdesinin tecellileri olmalarını istemektedir. İnsanların bunu gerçekleştirmeleri için de tevhidi, adâleti ve paylaşımı, hukûkun üstünlüğünü ve barışı hayatlarının merkezine alıp, bunu yaymaya çalışmaları ve yanı-sıra bu değerleri referans alan diğer inananlarla velâyet hukûku içinde berâberce hareket etmelerinin gerektiği açıktır. Bu ise doğal olarak İslâm’ı referans alan bir siyâsal organizasyon içinde olmalarını gerektirecektir. Devlet en büyük siyâsal organizasyon olarak tanımlandığına göre, demek ki İslâm’ın müslümanlardan şartlarının ve imkânlarının izin vermesi durumunda, siyâsal örgütlenmelerini devlet düzeyine çıkarmalarını istediğini rahatlıkla söyleyebiliriz” der. 

Hüseyin Alan:

“Çağımız fesadın, nifakın ve şirkin yaygın şekilde egemen ve iktidâr olduğu bir çağdır. Bu çağın fitnesi ise: “devletin dini olmaz. Devletin, meliklerin ve kralların bir yolu ve dâvâsı yoktur. Din siyâsete, ekonomiye ve sosyâl örgütlenme alanına müdâhale etmemelidir. İslâm’ın da bir devlet talebi yoktur. Devlet tüm dinlere karşı nötr olmalıdır. Yâni devlet dinlere karşı eşit mesâfede durmalı, birini diğerine karşı “hak ve üstün” tutmamalıdır. Aksi-hâlde anarşi çıkar, kaos olur, din totaliter bir anlayışa ve dayatmaya dönüşür. Bu bakımdan devletin dîni adâlettir. Devlet başkanı âdil olduktan sonra, gayr-i müslim de olsa ona itaat edilmelidir”.

Bu şu demektir: “İslâm tek hak din değildir. İslâm diğer dinlere karşı üstün de değildir. İslâm ne kadar hakkı temsil ediyorsa, diğer dinler de aynı şekilde hakkı temsil etmektedir. O nedenle hak ve bâtıl ayırımı olmadığı gibi İslâm ve câhiliye ayırımı da yoktur. İslâm yönetemez. Allah, bu çağa emretmekten, bu çağı hidâyete ulaştırmaktan âcizdir. Kitabın emir ve yasaklar bildiren hükümleriyse târihseldir. O nedenle hükümler geçmiş şartlarla bağlı, o dönemi ilgilendiren boyutlarıyla değerlendirmelidir. Dînin evrensel olan ve günümüzde hâlâ geçerliliğini koruyan mesajıysa ahlâk, erdem, ibâdet ve mâneviyattır. Bu bakımdan din bireysel olup toplumsal alana karışmaz. Aksini söyleyenler dîni bozmakta, dîni siyâsete, dîni ekonomiye, dîni sosyâl hayâta âlet etmektedirler”. Özetle, “müslümanlar, diğer insanlardan ayrı bir ümmet değildirler” demektir. Görüldüğü üzere hak batılla karıştırılmaktadır.

İslâm, âhirette bulacağı karşılığa uygun biçimde dünyâ-hayâtı düzenlemeyi ifâde eder” der.

Abdurrahim Şen, güçlü bir devletin şart olduğundan bahsederken şunları söyler:

“Neden İslâm coğrafyası, emperyâlist devletlerin çıkar çatışmalarını, sömürme uğruna kanlı savaşlarını kolaylıkla sahneleyebildikleri bir saha hâline geldi?. Bu nasıl oluyor?. Çünkü bu kirli ve kanlı oyunlarını oynamalarına izin vermeyecek, koruyucu bir devlet yok. Müslümanların en şeni katliamlar sonrasında çâresizce duâya sığınmaları dâhi böyle bir çâresizliği ortaya koyuyor. Evet, bu oryantâlist söyleme teslîm olmuş kişiler, normâl işlerinde müslümanların sâdece duâya yeltenmeleri konusunda akıllarını harekete geçirerek ‘fiîli duâ, fiîli duâ’ diyorlar. Ama kendileri şu mezâlimler karşısında duâ ediyorlar, en iyi söz ustaları, Allah için, ‘bunun duâsı bir İslâm devletinizin olmasıdır’ demiyorlar. Düşünün bu insanlardan birinin bacasını alev sardığında 110’u, evine hırsız girdiğinde 155’i, herhangi bir yakınına tıbbî müdâhale gerektiğinde 112’yi aramıyor mu? arıyor. Yâni devlet kapısına gidiyor. Müslümanların kanları oluk-oluk akıtılırken, servetleri yağmalanırken, iffetleri kirletilirken, arşı titreten imdat çığlıklarını ulaştırabilecekleri bir devlet, bir ‘âcil hat’ yok. Şu pespâye mantığa bakın, şu mezâlimi yaşarken bile koruyucu kalkanın gerekli olmadığını şehvetle savunabiliyorlar. Dünyâ’da bugün 2 milyara yakın ümmet kendi coğrafyasında sürgünde yaşatılıyor. Kendi coğrafyasında, fakat yabancı hukuk ve siyâsî vesâyet altında. Bundan daha aşağılayıcı bir sürgün olabilir mi?. Bunlar bu ümmetin aydını, âlimi olamazlar. Ümmetle bağını kopartmış, hislerini kaybettiği için ümmetinin acılarını anlamıyorlar. Bakın, Gazali, Ebû Bekir el-Esam dışında İslâm mezhepleri içerisinden hilâfetin farz yâni devletin zorunlu olmadığını söyleyen bir-tek kişinin dâhi çıkmadığını söylüyor. Cürcani, Hilafet hakkında ‘dînin maksatlarının en mühim olanıdır. Zîrâ beş temel maksadı têmin edecek olan ahkâm ancak onun sayesinde uygulanabilir’ diyor”.

Kur’ân’da “devlet” kelimesi geçiyor mu?” diyorlar. “M-l-k” kökünden gelen “mülk” kelimesini âyetlerde “devlet” anlamında kullanılır; fakat “milk” olarak okunursa “mal” ve “servet” anlamındadır. Türkçe’ye her ikisi de (mal ve devlet) “mülk” olarak geçmiştir. Ama Arapçada “mülk” ve “milk” ayrıdır. Kur’an’da “mülk”, yâni “devlet” kavramı defâlarca kez geçer. Melik olarak anılan kişi, “mülkü idâre eden kral veyâ devlet başkanı”dır.

Şu da var ki; İslâm devletinden başka devlet olmaz. Çünkü Allah’ın hükmünden başka hüküm olmaz. İslâm devleti “Allah’ın krallığı”dır.

“İslâm’ın devlet talebinin olması” demek, “İslâm’ın iktidâr talebinin olması” demek”tir. “İslâm’ın devlet talebi yoktur” sözünü, “Kur’ân’da devlet kavramı yoktur” düşüncesinden yola çıkarak söylüyorlar. “Kur’ân’da geçen ‘deuleten’ kelimesi bildiğimiz anlamda devlet değildir” diyorlar. Yâni “Kur’ân’da ‘devlet’ kelimesi yoksa İslâm’ın devlet talebi de yoktur” demeye getiriyorlar. “Kur’ân’da olmayan şeyi hayatta da ortaya koyamazsınız” demeye getiriyorlar. Herkes Peygamber’den daha âlim ve sağlam mü’min olmuş sanki. Peygamber’in bir devlet kurduğu da gerçektir. O hâlde Peygamber Kur’ân’da olmayan bir şeyi mi yapmış ve de kendine göre mi hareket etmiştir?. Bu soruya da cevap verilmesi gerekir. Hayır, aslâ ve hâşâ!. Peygamber, devleti yâni iktidârı da Kur’ân’dan ilham alarak kurmuştur ki zâten Allah bunu bahsettiğimiz âyetlerle emreder.

İslâm Devleti olmadığında tağutların devleti ve kânunları olacağından, İslâm kânunları yok demektir. Hâlbuki Allah Kur’ân’da tağutların hükümleriyle amel edilmesini şirk olarak belirtir ve o hükümlerle amel edilmesini yasaklar:

“Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi? Bunlar, tağut’un önünde muhâkeme olmayı istemektedirler; oysa onu reddetmekle emrolunmuşlardır. Şeytan onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister” (Nîsâ 60).

“O, hükmüne kimseyi ortak etmez” (Kehf 26).

“Hüküm ancak Allah’ındır. O da, kendisinden başkasına kulluk yapmamanızı emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler” (Yûsuf 40).

“Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet-yönet ve onların arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmalarına dikkat et. Eğer (Allah’ın hükümlerinden) yüz çevirirlerse bil ki (bununla) Allah ancak günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister. İnsanların bir-çoğu da zâten fâsıktırlar (yoldan çıkmışlardır). Yoksa onlar câhiliyye (İslâm-dışı) yönetim mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre hükmü bakımından Allah’tan daha iyi kim vardır?” (Mâide 49-50).

Kur’ân devlet istiyor mu sorusunun cevâbı şu âyetlerdir:

“Bir vakit Mûsa halkına: “Ey halkım!” demişti, “Allah’ın size bahşettiği nîmetleri hatırlayın ki O, aranızdan peygamberler çıkarmış, sizi Melikler kılmış (kendi-kendinizin efendisi yapmış) ve Dünyâ’da başka hiç kimseye göstermediği lütfunu size göstermişti” (Mâide 20).

“Allah, içinizden îman edenlere ve sâlih amellerde bulunanlara va’detmiştir: Hiç-şüphesiz onlardan öncekileri nasıl “güç ve iktidâr sâhibi” kıldıysa, onları da yeryüzünde “güç ve iktidâr sâhibi” kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibâdet ederler ve bana hiç-bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fâsıktır” (Nûr 55).

“Andolsun, biz Zikir’den sonra Zebur’da da: Şüphesiz Arz’a sâlih kullarım vâris olacaktır diye yazdık” (Enbiyâ 105).

“Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mîrasçılar kılmak istiyoruz” (Kasas 5).

“Onlar o mü’minlerdir ki, eğer kendilerine yer-yüzünde bir iktidar mevkî verirsek namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler; iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar” (Hacc 41).

O sizi yeryüzünün halifeleri kıldı ve size verdikleriyle sizi denemek için kiminizi kiminize göre derecelerle yükseltti. Şüphesiz senin Rabbin, sonuçlandırması pek çabuk olandır ve şüphesiz O, bağışlayandır, esirgeyendir” (En-âm 165).

Dünyâ’yı cennetin bir şûbesi (cennet değil) yapmakla mükellefiz. Cennet Dünyâ’dan başlar zîrâ:

“Onlardan öylesi de vardır ki: ‘Rabbimiz, bize Dünyâ’da da iyilik ver, âhirette de iyilik (ver) ve bizi ateşin azâbından koru’ der” (Bakara 201).

“Allah selam yurduna (cennete) çağırıyor ve dilediğine de bir doğru yola hidâyet buyuruyor” (Yûnus 25).

“Ağızlarıyla Allah’ın nûrunu söndürmek istiyorlar. Oysa kâfirler istemese de Allah, kendi nûrunu tamamlamaktan başkasını istemiyor” (Tevbe 32).

“Onlar, Allah’ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa Allah, kendi nûrunu tamamlayıcıdır; kâfirler hoş görmese bile” (Saff 8).

Şu âyetler de, müslümanların yeryüzünde iktidar olmasından bahseden âyetlerdir: A’raf 56, 74, 85, 129; Enfâl 67; Yûnus 14; Kehf 84; Hac 41; Nur 55; Kasas 5; Fâtır 39; Sâd 26, Mü’min 29; Mâide 54-56; Tevbe 14.

Allah’ın nûru, bilgi-bilinç-eylem-devlet-medeniyet sürecinin sonunda, aynen göklerde olduğu gibi yeryüzünde de Allah’ın sözünün-emrinin hâkim olmasıdır. Zâten ancak bu şekilde Dünyâ cennetin bir “şûbesi” olabilir ve insanlar ancak İslâm Devleti ve Medeniyeti gerçekleştiğinde -Dünyâ’nın doğal zorlukları hâriç- diğer zorluklardan-zulümlerden kurtulabilir ve insan gibi yaşayıp mutlu-huzurlu olabilir.

Devlet; “dîn-u devlet”tir vesselam.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Mart 2016

Devamını Oku »

Sessizliğin İki Ucu


İnsanlar genelde sessiz ortamları severler. Hattâ bunun için bâzen şehirden epeyce uzak yerlere bile giderler yarım günlüğüne de olsa. Çünkü sessizlik “doğal” olandır ve insanı ancak doğal olan tam mânâsıyla rahatlatabilir. İnsan doğal olana ayarlıdır zîrâ. Doğal olan kendi başına bir huzur kaynağıdır. Öyle ki insanlar bâzen sessiz olmayan ortamlarda bulunduklarında bile rahatlamak için sessiz ortamları hayâl ederler ve o bile işe yarar ve kısmî bir rahatlama sağlar. Sessizliğin düşüncesi bile mutlu eder insanları.

Hele ki modern zamanlarda aşırı kalabalıklaşmış şehirlerde oluşan gürültü-kirliliği nedeniyle oluşan stresten ve huzursuzluktan, ancak sessiz ve doğal olan yerlerde kurtulunabilir. Aslında insanı rahatsız eden sesler “doğal olmayan” seslerdir. Zîrâ karga dâhil hiç-bir kuş-sesi (eğer kulağın dibinde değilse) insanı rahatsız etmez, aksine rahatlatır. Rüzgârın ve yağmurun sesi ne kadar da dinlendiricidir. Bir çakışta tüm şehri aydınlatan ve gürültüye boğan şimşek-yıldırım bile insanı ilk-başta korkutsa da, doğal olmayan sesler gibi rahatsız edici değildir.

Günümüzde modern kentler o kadar çok gürültülü hâle geldi ki, zâten doğru-düzgün iletişim kuramayan insanlar ve âile fertleri, gürültüden dolayı bir-birlerini iyi duyamıyorlar. Her-yer gürültülü çünkü. Bu nedenle de bir-birlerine bağırıyorlar. Üstüne bir de televizyon-bilgisayar sesleri eklenince herkes kendi gürültüsü içinde kayboluyor. Modern evlerde bu gürültülerden kurtulmak için PVC pencereler, çift camlar, yalıtımlar yapılıyor ve en azından evlerde huzurlu olmak isteniyor fakat burada da televizyonun gürültüsü sessizliğe izin vermiyor. İnsanların sessizlikten mahrum olması bir çok rahatsızlığı berâberinde getiriyor.

Sesli ortamlarda insan bir yere sığamıyor. Sesten kaçamıyor çünkü. Dar geliyor ona her-şey ve zamânın da bir bereketi kalmıyor. Gürültülü ortamlarda zaman çok çabuk geçiyor. Bu nedenle de modern ketlerde zamânın nasıl akıp gittiği hissedilemiyor. Bereketsizlik böyle oluşuyor.

Kemâl Sayar:

“Sessizlik mekânı genişletir ve zamânı yavaşlatır” der.

Aslında “ses” doğal olandır. Doğal olmayansa gürültüdür. Modern zamanlarda gürültüsüz bir yer bulunamıyor kentlerde. Kentli adam gürültüden dolayı konsantre olup da kendi içine dönemiyor ve kendini dinleyemiyor. Gürültü izin vermiyor çünkü. Peki gürültüden nasıl kurtulabiliriz?. Hiç öyle; “Arabaların kornalarına basmamalıyız; televizyon ve elektronik cihazların sesini fazla açmamalıyız; çok yüksek sesle konuşmamalıyız; falan denilmesin. Bunlar kısmi ve geçici çözüm(süzlük)ler. Yapılması gereken şey, mekânın değiştirilmesidir. Kentlerin şehirlere çevrilmesidir. Nüfûsu bir-kaç kente sıkıştırmaktan vazgeçmeli ve tüm ülkeye orantılı dağılmalıdır. Böylece sessizliğin doğal huzûru sağlanabilsin.

Ortamın sessizliğinin çözümlerini modernizmle birlikte sağlamak pek mümkün görünmüyor. Zâten bunun için çalışan kişiler de var.

Farklı bir açıdan bakarsak; sessizlik her zaman huzur verir mi?. Açıkçası bir sessizlik türü var ki bu sessizlik benim huzûrumu çok kaçırıyor. Bu sessizlik devâm ettikçe moralim bozuluyor. Kendimi bir paçavra gibi hissediyorum. Bu nedenle de bu sessizlik türünden kurtulmak için doğal sessiz alanlara kaçmak istiyorum. En azından “gözün görmediğine gönül katlanır” misâli. Peygamberimiz de aynısını yapmamış mıydı?. Onca zulme, acıya, çirkefliğe rağmen sessiz kalan insanların o boğucu sessizliğinden kurtulmak için, o çirkin sessizliğin ulaşamadığı Hira mağarasının doğal sessizliğine sığınmamış mıydı?. Bir sessizlikten başka bir sessizliğe kaçmamış mıydı?. Evet; kendisini çıldırtan o çirkef sessizlikten, Hira’nın buz gibi doğal sessizliğine kaçıyordu. Fakat bu geçici bir kurtuluştu. Çünkü o berbat sessizlik aşağıda hâlen devâm ediyordu. Peygamberi en çok üzen ve yıpratan şey ise, bu sessizliğe nasıl bir ses vermesi gerektiğini bilmemesiydi:

“Ve seni yol bilmez iken, doğru yola yöneltip iletmedi mi?” (Duha 7).

Allah o mâlûm sessizliğe karşı Hira’nın doğal sessizliğinde seslendi ona: Oku!; ya da duyur, bildir; dolayısı ile ses çıkar, gürültü yap!. Peygamberimiz: “Ben okuma bilmem” dedi, Yâni “nasıl farklı bir ses çıkaracağımı bilmiyorum” dedi. Zâten onu bir kat daha fazla hüzünlendiren şey de buydu. Bu uğursuz sessizliğe nasıl bir ses çıkartması gerektiği. Tüm bu sessizlik içinde gelen ve iliklerine işleyen bu sesle irkildi ve hemen ayrıldı oradan. Evine gidip örtüsünün altına girdi. Belki de örtüsünün altında bir sessizlik arıyordu. Fakat bu sessizlikten râzı olmayan Allah:

“Ey bürünüp örtünen, kalk (ve) bundan böyle uyar” (Müddesir 1-2) diyerek bu sessizliği bozmasını emretti. Peygamber artık nasıl bir ses çıkartacağını öğrenmiş oldu. Tüm Dünyâ’yı titretecek ve tüm diğer sesleri bastıracak bir ses-kaynağı bulmuştu. Bundan böyle Cebrâil ona seslendi, o da kavmi üzerinden tüm Dünyâ’ya. O ses öyle bir çınladı ki, Dünyâ’nın her yerine yayıldı. O sesle-sözle aydınlandı Dünyâ 1.000 yıl boyunca.

Şeytanın ve uşakları olan tağutların bu sesi çeşitli şekillerde bastırma deneyimleri en sonunda netîce verdi ve ürettikleri sûni sesler ile baskı altına aldılar bu sesi. Gerçi bu ses potansiyel olarak aynı güçte duruyordu. Ancak müslümanların sesi kısıldı. Müslümanlar o sûni sese karşı ses çıkaramaz oldular ve bir-zaman sonra artık o sese alıştılar, alışınca da o sûni sesi sevdiler ve onlar da aynı sesi çıkarmaya başladılar. Artık o sesin sâhiplerinin seslerini tekrâr etmekten başka bir şey yapamaz hâle geldiler. Allah’ın müslümanlara gönderdiği vahyin sesini sâdece melodik olarak, enstrümantâl olarak kulandılar-kullanıyorlar. Sesi duyulsa da sözü duyulmuyor artık Kur’ân’ın. Başka sesler ve sözlerle oyalanıyor müslümanlar.

Dillerinde vahyin sesi-sözü olmadığından, ellerinde de sünnetin gücü yok. Bir-türlü sesleri çıkmıyor. Karşı tarafın sesini bastıracak bir söz edemiyorlar. Onca gürültünün sesin arasında sessiz kalıyorlar. Sesi ve sözü ellerinde tutanlar, gücü de ellerinde tutuyorlar. Gücü ellerinde tutanlar vicdansız-merhâmetsiz olduklarından, sessiz kalanların üzerine çullanıyorlar ve eziyorlar onları ses çıkarmadıkları ve çıkarmayı düşünmedikleri için. Sessiz kalanlar da artık diğer sessiz kalanların feryatlarını bile duyamıyor. Hattâ  o feryatları da “doğal sesler” zannediyorlar. Dolayısı ile karşı bir ses vermiyorlar.

Sesleri kulakları tırmalayanlar sessizlerin üzerine her-türlü yükü yüklüyorlar da sessizlerin bu ağır yükten dolayı sesleri hattâ “gık”ları bile çıkmıyor. Gün geçtikçe yükleri artıyor. Ama “artık yeter!” bile diyemiyorlar. Eşek gibi yükleniyorlar yükü ve o yükün altındayken sesleri daha da bir kısılıyor. Yükleri arttıkça sesleri kısılıyor.

Oysa bizim 7 kat göklerden inmiş bir sözümüz var. Dağları bile yerinden oynatıp paramparça edecek güçte olan bir sesi var bu sözün:

“Şâyet biz bu Kur’ân’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, andolsun onu Allah korkusundan saygı ile baş eğmiş, parça-parça olmuş görürdün. İşte Biz, belki düşünürler diye, insanlara böyle örnekler veririz” (Haşr 21).

Ne duruyoruz o zaman?. Dağları yerlerinden sökecek sözün sesini kullansak ya!. Bir “Allâhuekber!” deyip de başlasak.. Yeniden hakkın sesi yükselse dağlarda, denizlerde, çöllerde ve şehir-merkezlerinde. Şeytanın sesinin, tağutların seslerinin bastırılmasının zamânı gelmedi mi daha?. Bir-şeyleri değiştirmek için ilk önce bir söz ve ses lâzım. O söz ve ses bize Allah tarafından gönderilmiş olarak duruyor. Muhtaç olduğumuz ses (kudret) 7 kat semâdan inmiş olan Kur’ân’da mevcuttur. O sesi ve sözü kullanmazsak hiç-bir şey değişmeyecek.

Malcom X:

“Hayâtımın erken dönemlerinde öğrendim ki eğer bir şeyi istiyorsan, biraz gürültü yapsan iyi olur” der.

O ilk ses, İkra! sözüyle başlayacak. Sonra çoğalacak ve tüm Dünyâ’yı saracak. O doğal sessizliğe, o huzurlu sessizliğe ulaşmak büyük seslenişlerle başlayacak. En nihâyetinde de (Allah’ın izniyle) sesin-sözün olmadığı o mutlak huzur diyârına (cennet) gideceğiz. Orayı kazanmak için bu Dünyâ’da biraz ses çıkaracağız ve gürültü yapacağız; eleştireceğiz; îtiraz edeceğiz; isyân edeceğiz; kıyâma kalkacağız. Bâtılın sesine karşı hakkın sesini haykıracağız. Huzur, sessizlik ve cennet istiyorsak biraz ses çıkarmamız gerekiyor vesselam.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Mart 2016



















Devamını Oku »

Ucundan-Kıyısından Îman Etmek


“İnsanlardan kimi, Allah’a bir ucundan ibâdet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isâbet edecek olursa yüzü-üstü dönüverir. O, Dünyâ’yı kaybetmiştir, âhireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır” (Hac 11).

Müslüman doğmak ile müslüman olmak arasında çok büyük fark vardır. İnsanlar müslüman bir ana-babadan doğduklarında otomatikman kendilerinin de müslüman olduklarını sanıyorlar. Gerçi her insan İslâm fıtratı ile doğar, ancak fıtrat, İslâm’ı seçmeye uygun olan potansiyeldir sâdece. Hâlbuki müslüman olmak bir “seçim” işidir ve bu seçim bulûğ çağında başlar tercihini yapmaya. Doğuştan müslüman olunmaz yâni. Fakat müslüman bir ana-babadan doğup İslâm’i bir ortamda yaşamanın potansiyel avantajları vardır.

Rûhun bir cinsiyeti, ırkı, dili, vs. yoktur. Bu nedenle de doğuştan ana-babasının dîninden olunmaz. Doğuştan ırklı olunur. Ana-babanın ırkından olunur. Meselâ doğuştan Türk, Arap, Fars, Alman, Fransız vs. olunabilir. Çünkü anne-babası da o ırktandır ve bunlar et-kemik-kan ve kültür ile alâkalıdır. Yâni bedenle alâkalıdır. Fakat din insanın her yönünü kapsar. Bu nedenle de dindar olmak için, meselâ müslüman olmak için o dîni bilmek, onu anlayıp idrâk etmek ve kabûl ettiğinde de emirlerini-nehiylerini uygulamak gerekir. Müslüman ülkelerde yaşayan insanlar “doğuştan müslüman” oldukları için hiç-bir emri ve nehyi yapmasalar da cennetlik olduklarını düşündüklerinden, dînin-İslâm’ın özüne inip de vahyi incelemezler ve onu tam anlamıyla idrâk edip de o yolda eylemde bulunmazlar. Yâni sâdece ucundan-kıyısından tutunurlar dîne. Hâlbuki Kur’ân bunu yeterli bulmuyor ve diyor ki:

“Ancak îman edip sâlih amellerde bulunanlar, bir-birlerine hakkı tavsiye edenler ve bir-birlerine sabrı tavsiye edenler başka” (Asr 3).

Kur’ân; “ey îman edenler ve sâlih amel işleyenler” der ve sonra ekler; “bir-birlerine sabrı ve hakkı tavsiye edenler”. Yâni, îman edip sâlih amel yolunda giderken sabırlı olup hakka uygun yol alınması tavsiye edilerek destekleşenler. Demek ki sâdece “îman ettim” demekle olmuyor. Sonra sâlih amel işlenilmeli ve bu yolda giderken “sabır ve hakkı tavsiye” unutulmamalıdır. Yine diğer bir âyette:

 “İnsanlar, (sâdece) ‘îman ettik’ diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebût 2) denir.

Bu nedenle âyetin de dediği gibi, sâdece “elhamdulillah müslümanım” demenin öyle çok da önemli bir yanı yoktur. Müslüman olunduğu söz ile olmaktan çok eylem ile gösterilmelidir ve dîne ucundan-kıyısından bağlı olanlar için bu çok büyük zorluktur. Din eylem ile ortaya konulmuşsa söz ile söylenmese de olur. İslâm’i eylemde bulunan kişilerin bir de “müslümanım” demesine gerek yoktur. Namaz kılan, oruç tutan, zekat veren insanın “müslümanım” demesine gerek yoktur aslında. Dilsiz olan yâni konuşamayan biri bunu yapamaz meselâ. Zâten “müslümanım” demek bir iddiâdır ve tüm iddiâlar ispat ister. İspâtın kendisi delile gerek bırakmaz. Bu ispâtın nasıl olacağını Kur’ân şöyle târif eder:

“Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere îman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefâ gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttakî olanlar da bunlardır” (Bakara 177).

Görüldüğü gibi âyette “müslüman olduğunu söyleyen” gibi bir ifâde kullanılmıyor. İyi bir müslümanın târifi eylem ve davranış üzerinden yapılıyor. Müslümanların çok büyük bölümü pasif ve “kültürel müslüman”dırlar. “Sözde müslüman”dırlar yâni. Bunu tümden kötü olarak görmüyoruz ve en azından o kültürde bulunmanın bile önemli olduğunu biliyoruz. Fakat İslâm aktif bir din olduğu için, bağlılarından da aktif olmalarını bekler. Aktif-iyi olmalarını bekler. Aktif-iyi olunmadığında pasiflik ve zamanla da kötülük oluşur zîrâ. Aktiflik, “aktif iyilik” demektir ki bedeli vardır. İşte o bedeli göze almaktır İslâm. Eylemi-ameli göze almaktır. Müslüman, “zor olana” tâlip olandır. O zorluk bâzen acıtıcıdır. Bâzen varını-yoğunu isteyebilir kişiden. Bâzen de hayâtını. Bu nedenle de dîne ucundan-kıyısından tutunanlar en ufak bir bedelle karşılaştıklarında imtihanı kaybederler. Ucundan-kıyısından îman etmek çok risklidir ve böyle bir îman bu kadar riski kaldırmaz. Çünkü ucundan-kıyısından îman etmek bir çeşit samîmiyetsizliktir ve samîmiyetsizlikle îmânın bir-arada bulunması imkânsızdır. Zâten böyle bir şey varsa, orada bir müslümandan değil, bir münâfıktan bahsediliyor demektir. Îman adamın belini büker, saçlarını beyazlatır. İşte bir ayet ve hadis:

O belini kıran yükü omuzlanmak..

“Ancak o, sarp yokuşa göğüs germedi. Sarp yokuşun ne olduğunu sana öğreten nedir?. Bir boynu çözmek (bir köleye özgürlük vermek)tir; Ya da açlık gününde doyurmaktır, Yakın olan bir yetimi, Veyâ sürünen bir yoksulu. Sonra îman edenlerden, sabrı bir-birlerine tavsiye edenlerden, merhâmeti bir-birlerine tavsiye edenlerden olmak. İşte bunlar, sağ yanın adamlarıdır (Ashab-ı Meymene)” (Beled 11-18).

Saçların ağarması…

Hz. Ebû Bekir (r.a.), Allah Rasûlü’ne sorar: “Yâ Rasûlullah!. Saçınızda ak görüyorum. Birden-bire ihtiyarladınız; bir derdiniz mi var?”. Ve iki cihan serveri cevap verir: “Beni Hûd, Vâkıa, Mürselât Sûreleri ihtiyarlattı” (Tirmizî, Tefsir 57). 

O yükün altına girilmediğinde bir samîmiyetten bahsedilemez. Rûhundan başka bedenine de etki etmeyen şey İslâm değildir. Hiç-bir peygamber göbeğini kaşıya-kaşıya peygamberlik yapmamıştır. Peygamberimiz de nice zorluklara katlanmış, aç ve açıkta kalmış, savaşmış ve yaralanmıştır. Bu uğurda vatanını-yurdunu terk etmiştir. Sahabe de aynı şekilde; büyük fedâkârlıklara katlanmıştır. Öyle ki ana-babasını, kardeşlerini, kavmini, malını-mülkünü bile terk edebilmiştir din ve îmânı uğruna. Bunlar ucundan-kıyısından îman etmekle olacak şey midir?. Ya şimdiki müslümanlar olarak biz?.. Neyden vazgeçebiliyoruz?. Nasıl bir fedâkârlıkta bulunabiliyoruz?. Bu dînin kurucuları göze aldıkları ve bedelini ödedikleri zorluklara boşu-boşuna mı katlanmışlardı?. Tabî ki de hayır!. O hâlde biz neye güvenerek, îman ettiğimizi söylediğimiz hâlde ufak-tefek şeyler için bile mızmızlanıyoruz?. Neye güveniyoruz?. Bir garantimiz mi var?. Cennetle mi müjdelendik?. Hristiyanlar gibi peygamberimiz bizim bedellerimizi ödedi de günahsız mı olduk?.

Hüseyin Alan:

“Mekke'de müslüman olmak; sıradan bir insan olarak, sıradan işlerle uğraşarak, sıradan hedeflere koşturarak sıradanlaşmaktan çıkıp, halife olduğunu hatırlamak, anılmaya değer olmak, kendinin farkında olmak, Rabb’inin büyüklüğünü tanıyıp yalnızca ona teslim olmak, büyük bir değişim yaşayarak büyük bir sevdâya, büyük bir dâvâya ve gerçek bir izzete sâhip olmak demekti.

Geçmişte de ve bu-gün de kalabalıkların arasında müslüman olanlar, olduğunu sananlar ve teslimiyetten karîneler gösterenler, kolayına veya öylesine müslümandırlar!. Önlerinde buldukları İslâm’a, hazırdan kondukları İslâm’a ve çevresine tâbî’dirler. Müslümanlıkları zorlu bir değişimin sonucu, kararlı bir tercihin sonucu, bir çabanın, bir gayretin, bir emeğin ve uğraşının dolayısı ile bir şeylerden vazgeçişin sonucu değil ve o nedenle bir şeye karşılık da değildir. Bunun içindir ki kolayına tartışıyor, kolayına uzlaşıyor, kolayına karıştırıyor, kolayına vaz geçiyor ve kolayına satıyor. Kolay elde ettiği dîninden, kolayına da ayrılıyor. Tıpkı elçinin gerçekten de yiğit olan dostları ve ilklerine (Allah selâmı cümlesinin üzerine olsun) rağmen, ardından gelen ve saptıran, sapan nicelerinin de yaptıkları gibi” der.

Din/İslâm, neyin söylendiği ile değil, neyin göze alındığı ile ilgilenir. Ölmeyi bile göze almış birine kimse bir şey yapamaz. Onu hiç-bir şeyle korkutamaz. Hak olanı bilip-bilmemekten ziyâde, hak olanın, kişinin işine gelip-gelmemesi önemlidir. Hakkı göze alıp-alamama önemlidir. Hak uğruna ödenecek bedelleri göze almak önemlidir. Eğer göze alamıyorsanız.. bırakın gitsin!.

Îman, “gabya yâni Allah’a-meleklere-vahye-âhirete îman”dır ve peygambere itaâttir:

“Hayır öyle değil; Rabbine andolsun, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiç-bir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça îman etmiş olmazlar” (Nîsâ 65).

İşte mü’minin dilinden düşürmemesi ve eyleme dökmesi gereken âyet:

“O’nun hiç-bir ortağı yoktur. Ben böyle emrolundum ve ben müslüman olanların ilkiyim. De ki: Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, hayâtım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır” (En-am 162-163).

Ey müslümanlık iddiâsında bulunanlar!; İslâm, “işinize gelmeyen” şeylerle çevrilidir; İslâm, göze alamadığınız şeylerin toplamıdır.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Mart 2016
Devamını Oku »

Maddenin Şirk Hâli: Termodinamiğin Birinci Yasası



“Allah ile berâber başka bir ilaha tapma!. O’ndan başka ilah yoktur. O’nun “yüzü”nden (zâtından) başka her-şey helâk olucudur. Hüküm O’nundur ve siz O’na döndürüleceksiniz” (Kasas 88).

“Üzerindeki her-şey yok olucudur; Celâl ve ikram sâhibi olan Rabbinin yüzü (kendisi) bâki kalacaktır” (Rahman 26-27).

Maddenin katı-sıvı-gaz hâli denen üç hâlinden başka, bir de plâzma hâli vardır. Biz bu yazıda maddenin bir de “beşinci” hâlinden bahsedeceğiz ki, maddenin bu hâli, “şirk hâli”dir.

Âyette; “Allah’tan başka ilah yoktur, bu sebeple Allah ile birlikte başka sözde-ilahlara, yâni “yok olmayacak zannedilen”lere tapmayın” deniliyor. Termodinamiğin 1. yasasına göre madde-enerji yok olmaz. O hâlde madde-enerji -hâşâ- ilah mıdır?. Yok olmayan şeye ne denir?. Allah’ı yok sayan modern-bilim, (insan mâbudsuz yapamayacağı için) kendisine yeni ve modern-popüler ilahlar buluyor ve o ilahlara sûni anlamlar yüklüyor ve madde ve enerji için diyor ki: “Yok olmaz”. Bu, madde ve enerjinin ilah olduğunu söylemek anlamına gelir. Zîrâ yok olmayacak olan, ebedî ve ezelî olandır ki bu sâdece Allah için geçerlidir. Bu durumda madde ve enerjinin yok olmayacağını kabûl etmek, madde-enerjiyi ilah kabûl edip tapmak anlamına gelmiyor mu?. Oysa Rahman 26-27’de de söylendiği gibi; “Allah’tan başka her-şey yok olucudur”.

Termodinamiğin 1. yasasına göre “enerji yoktan vâr edilemez ve yok edilemez, sâdece bir şekilden diğerine dönüşür” demek de, madde-enerjiyi ezeli ve ebedî îlan etmek demektir ki, ebedilik ancak Allah’a mahsustur.

Ali Fuat Demir:

“İlgili yasanın fiziksel ifâdesi şu şekildedir: ‘Elimizdeki enerjinin bir-kısmı ile iş yaparsak, geriye kalan enerji ile yaptığımız iş için harcadığımız enerjiyi toplarsak, başlangıçta sâhip olduğumuz enerjiye ulaşırız’.

Fakat bu önerme sâdece enerji için değil, bir-çok özel durum için geçerlidir. Örneğin cebimizdeki 10 liranın 4 lirasını kahve içmek için harcarsak, geriye 6 liramız kalır. Kahve için harcadığımız para ile, geriye kalan paramızı toplarsak ilk-başta sâhip olduğumuz parayı elde ederiz.

Enerjinin Korunumu Yasası bir yorumdur ve unutmamak gerekir ki, henüz teorik olarak kanıtlanamamıştır” der.

Bu yasa kabûl edildiğinde, “yoktan yaratılma” kabûl edilemez, çünkü varlık “yok olmayan ve “sürekli mevcut olan” bir enerji”den oluşur bu yasaya göre. Yok olmayacak olan şey “ilah” olacağına göre, bu yasaya göre madde ilahtır. Bir yazıda:

“Evrenin bir başlangıcı, sınırı, sâbit bir kütlesi var ise, maddenin korunumu kânununa göre bir kaynağı olması gerekir. Maddenin korunumu kânununu doğru yorumlarsanız, bu kaynağın kütlesiz bir enerji olması gerektiği sonucuna varırsınız. Bu enerji kütlesiz olduğundan sonsuz olmalı, ezelden gelip ebede gitmelidir” denir.  

Her nefis ya da şey ölümü tadacaktır. Madde ve enerji de ölümü yâni yok olmayı tadacaktır. Yapısı bozulmayacak olan yâni yok olmayacak olan bir-şey kalmayacaktır. Ölecek olan ise ezelî olamaz. Ancak ezelî olan yok olmaz. Tek Ezelî Olan vardır, o da Allah’tır. Allah’tan başka “bâki” yâni sonsuz yoktur, olamaz. Sâdece O’nun yüzü (zâtı?) bâki kalacaktır. Diğerleri “fâni” oldukları için “fan”=”yok” olacaklardır. Bir şeyin yok olmayacağını söylemek onun “mutlak” olduğunu söylemek demektir ki, şirk budur. İşte; Termodinamiğin 1. Yasası olan Madde-Enerjinin Korunumu Kânunu, madde-enerjinin yok olmayacağını söylemekle maddeyi-enerjiyi ilahlaştırmış ve şirke düşmüş oluyor.

Allah’tan başka her-şey yok olacaktır ve yok olmak zorundadır. Bahsedilen yok-oluş sâdece kıyamet zamânında değil, her-an olmaktadır. Meselâ teoriye göre büyük yıldızlar ömürlerinin sonunda içlerine çökerek ölçülemeyecek kadar büyük bir çekime mâruz kalırlar ve kara-delik hâline gelirler. Fakat kütleleri zamanla artan bu kara-delikler nihâyetinde kendi çekimlerine de dayanamayıp patlayıp yok olurlar.

Yok olmak, bir şeyin başka bir şeye dönmesi demek değildir. O başka bir konudur. Meselâ su, buhara ve enerjiye döner. Fakat kâinatın enerjisi sonsuz değildir ve yavaş-yavaş azalmaktadır ve sâdece Allah’ın bileceği bir zamanda da bitecektir.

Termodinamiğin 1.yasası olan Enerjinin Korunum Yasası’nın yanlış olduğu, Termodinamiğin 2. Yasası olan Entropi Yasası’yla ortaya çıkar. Termodinamiğin 2.yasası ihlâl edilmeden 1. yasa savunulamaz. Şöyle denir: “Termodinamiğin ikinci yasasına göre tersine işlemler gerçekleşemez. Meselâ siz bir bardağı düşürdünüz ve kırdınız. Kırılan parçalar geri gelip birleşemez. Entropi düzensizliği her zaman artar. Aslâ azalmaz. Bu yasaya göre devamlı olarak evrenin entropisi artmaktadır. Öyle bir entropi artışı olur ki, bir-zaman sonra artık entropi “geri dönüşüme” izin vermez. Bozuluş kaçınılmazdır ve en nihâyetinde de geri dönüşümü olmayacak olan bir nihâi bozulma gerçekleşecektir.

Kara-deliğe giren nesne kaybolduğu zaman onun entropisi de kaybolur ve bahsedilen yasa çiğnenmiş olur. Kara-delikler içine aldığı şeyi yok eder. Kara-delik yuttuğundan daha fazla kütle kaybettiği için eninde-sonunda yok olacaktır. Bir kara-delik yok olduğunda ona giren tüm her-şey de yok olmuş oluyor. Bu da “madde yok olamaz” ilkesine ters düşüyor. Tekillikte yer-çekimi sonsuza ulaşıyor. Bu yüzden tekilliğe ulaşan her-şey yok oluyor. Zâten tekillikte her-hangi bir yasa da kalmıyor.

Madde ile anti-madde çarpışırsa bir-birini yok eder. Eğer bir gökada başka bir gökada ile çarpışırsa bir-birlerini yok edeceklerdir. Burada bahsedilen “yok oluş”, o şeyin başka bir şeye ya da enerjiye dönmesi demek değildir. Anlatılamayan fakat gözlemlenen bir durum vardır ortada. Devir-dâim eden şeyin enerjisi, anlaşılamayacak şekilde yok oluyor. Meselâ iki bardak düşünün. Biri taşma seviyesinde su ile dolu olsun. Bu bardağı boş olan diğer bardağa dökelim, sonra tekrar aynı bardağa geri boşaltalım ve bunu sürekli tekrarlayalım. Beli bir denemeden sonra baktığımızda ilk-başta neredeyse taşma durumunda olan bardaktaki suyun, artık taşma noktasında olmadığını gözlemlemeye başlarız. Su buhar olarak yok olup gitmemiştir. Harekete yâni döngüye mâruz kaldığından harcanmıştır. Devinime mâruz kalan su “yok olmuş” yâni harcanmış olan sudur. Demek istediğimiz şu ki; hareket eden şey zamanla yok olur-oluyor. Meselâ zaman da harcanıyor ve yok oluyor. Zâten zaman hareketin-döngünün bir sonucudur. Hareket başladığında zaman başlar ve hemen ardından biraz önceki zaman yok olur.

Ezelî ve ebedî olan, aynı-zamanda “sonsuz olan” demektir. Oysa Allah’tan başka hiç-bir şey sonsuz değildir. Kaliforniya Berkeley Üniversitesi’nden bilim-insanı fizikçi Raphael Bousso ve arkadaşlarının ileri sürdüğü görüş şudur: “Evren sonsuz olamaz, şâyet evren sonsuz olursa, tüm fizik yasaları çöker”.

Einstein:

“Enerji meydana getiren kimyevî reaksiyonlarda küçük bir miktarda kütle kaybolmaktadır, ancak kaybolan kütleyi ölçebilecek hassas bir teknik mevcut değildir” der.

Allah kâinatı “hak” ile yaratmıştır fakat yaratılmış olanlar “el hak” değildir. Bu nedenle madde-enerji dayanıksız değildir. Madde sağlamdır; fakat bu sağlamlık hiç yıkılmayacak-bozulmayacak sağlamlıkta değildir. Her-şeyde olduğu gibi onun da bir süresi vardır ve o süreyi aşamaz. En nihâyetinde kıyâmete dayanamaz ve yok olur gider.

Maddenin yok olmayacağını söylemek, kâinâtın ezelî ve ebedî olduğunu söylemektir ki bu, kâinâtın -hâşâ- Allah olduğunu söylemek demektir (panteizm). Zîrâ yok olmayacak olan sâdece Allah’tır.

Evet; Madde ve enerji “mutlak gerçek” değildir ki yok olmasın. Madde ve enerji “hak”tır fakat “el hak” değildir. Hiç-bir şey O’nun kadar var değildir. Bu nedenle de yok olmayacak olan sâdece Mutlak Gerçek (El Hak) olandır ki O da Âlemlerin Rabbi Allah’tır.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Mart 2016














Devamını Oku »