24 Mayıs 2022 Salı

Allah’ı Merkeze Almak, İnsanı Merkeze Almak

 

“(Yer) üzerindeki her-şey yok olucudur; Celâl ve ikrâm sâhibi olan Rabbinin yüzü (kendisi) bâkî kalacaktır” (Rahmân 26-27).

 

Bu âyete göre biz merkeze, “fânî olan”ı değil, “Bâkî Olan”ı alırız ki bâkî olan tek varlık Allah’tır. İslâm, “Allah’ın merkeze alınması dâvâsı”dır. Zâten insanlık târihi, merkeze insanın mı yoksa Allah’ın mı alınacağının düşünsel ve eylemsel alandaki savaşımın târihidir. Allah, seçtiği elçiler ve gönderdiği vahiyler ile merkeze mutlak anlamda Allah’ın alınmasını emreder. Zîrâ küfür, şirk ve zulüm, “merkeze Allah yerine insanın, aklın, maddenin yâni Allah’tan gayrı şeylerin ve kişilerin alınması” demektir.

 

İnsanlık dönemleri 2’ye ayrılır: 1-Allah’ın merkeze alındığı dönemler; 2-İnsanın merkeze alındığı dönemler. Aslında târih boyunca, merkezde Allah olduğu söylenmiş olsa da eylemde hep insan merkeze alınmış ve “belirleyici” hep insan olmuştur. Bu durum sâdece peygamberler ve onlardan hemen sonra devâm eden kısa sürelerde değişmiş ve “mutlak anlamda” merkeze Allah alınmıştır. Tabi modernizme gelene kadar Allah, merkezde olmasa da merkeze yakın olmuştur yada en azından, ucundan-kıyısından olsa da hesâba katılmıştır. İnsanın ve aklın yâni modernizmin Dünyâ’ya hâkim olduğu son 250 yıldır ise merkeze kesin olarak insan alınmaktadır. İşin tuhaf ve acı tarafı, kendisine “müslüman” diyen ve dört duvar arasında “Kur’ân-Kur’ân” sloganı atanlar da, pratik hayatta merkeze insanı ve aklı almaktan bahsedip durmaktadırlar. Fakat şu iyi bilinmelidir ki, Allah’ı merkeze almayan hiç-bir din “hak din” değildir.

 

Şunu söylemek artık şart olmuştur: “İki çeşit müslüman vardır; 1- Allah’ı merkeze alarak İslâm’ı yaşayanlar. 2- İnsanı merkeze alarak İslâm’ı yaşadığını zannedenler.

 

Modernite bir “insan-altı uygarlık”tır. Modernitede merkeze insan alındığı söylense de aslında merkeze alınan şeyler, insandan aşağı olan maddî şeylerdir, merkezde hep madde vardır. İslâm ise, insan-üstü medeniyettir. Çünkü İslâm medeniyetinin kaynağı Allah’tır. İslâm’da merkeze mutlak anlamda sâdece Allah alınır. Merkeze Allah’ın alınması, merkeze vahyin yâni Kur’ân’ın, Peygamber’in, âhiretin yâni İslâm’ın alınmasıdır. İslâm, “insan yerine mutlak anlamda Allah’ın yâni İslâm’ın merkeze alınması” demektir. Allah’ın merkeze alınması, -aynen göklerde olduğu gibi- “koşulsuz-şartsız Allah’a îman ve itaat etmek” demektir. Zâten Allah yerine insanı merkeze almak küfür, şirk ve zulümdür. Zîrâ insanı merkeze aldığınızda, insanın düşündüğü, söylediği ve yaptığı hiç-bir şeyi eleştiremezsiniz. Yâni insanı ilahlaştırmış olursunuz.

 

İslâm, mevcuda karşı aykırılıkla gelir. Gönderilmiş tüm peygamberler sisteme ve mevcuda aykırı söylem ve eylemlerde bulunmuşlardır. Peygamberlere karşı olunmasının nedeni budur. İslâm’ın özünde vardır bu aykırılık. Çünkü İslâm, “şeytan ve nefsi yâni insanı merkeze almak” yerine “Allah’ı, dîni ve vahyi merkeze almayı hâkim kılmak savaşımı”dır. İşte bu aykırılık moderniteye karşı da gösterilmelidir. Çünkü modernite, insanı merkeze almanın ve ilahlaştırmanın mevcut ideolojisidir. Bu nedenle İslâm, tüm Allahsızlıklar gibi Allahsızlığı merkeze alan moderniteye de aykırıdır ve karşıdır.

 

Mevcut modern sistem bağlamında düşünmek, okumak, yazmak ve konuşmak ne kadar da kolaydır, zîrâ “nefsi merkeze almak” yeterlidir. Sisteme aykırı bir din (İslâm) bağlamında düşünmek, okumak, yazmak ve konuşmak ise ne kadar da zordur. Zîrâ nefsi karşınıza almanız gerekir. Nefsi karşınıza almak, şeytanı ve tâğutları karşınıza almayı gerektirecektir. Aslında insanı merkeze almak, başta şeytan olmak üzere nefsi ve kendisinde Allah’tan başka güç vehmedilen kişiler ve şeyler olan tâğutları merkeze almak demektir. İslâm ise; “şeytana, nefse ve tâğuta düşmandır ve tüm çabası onların merkezde olmasını engellemek ve merkeze mutlak anlamda Allah’ı koymak”tır. 

 

İnsanı merkeze almak, “maddeyi merkeze almak” anlamına gelir. Modernizmde -maddeyi merkeze alarak- aşırı araştırma-inceleme yapmak ve madde üzerinde çalışmak, “maddeyi ilahlaştırmak”la sonuçlanmıştır. Madde kutsallaştıkça, madde üzerinde çalışan insan ilahlaşmış ve merkeze iyice yerleşmiştir.

 

İslâm, Allah’a dayanan, Allah’ın onaylandığı “tek hak din”dir. İslâm, Hz. Muhammed ile değil, Hz. Âdem ile yâni ilk insan ile başlar. Hz. Muhammed İslâm’ın son temsilcisidir ve dînin tamamlayıcı elçisidir. Tüm peygamberler müslümandırlar. İnsanlar her peygamberle birlikte İslâm’a yeni isimler vermişlerdir. Tabi Hz. Muhammed’e ve Kur’ân’a gelinceye kadar inen tüm vahiyler tahrif ve tahrip edilmiştir. Bu nedenle de Hz. Muhammed ve Kur’ân ile, tek hak din olan İslâm’a son şekli verilmiştir. Böylece din kemâle erdirilmiş ve tamamlanmıştır.

 

Tek hak din olan İslâm’ın sürekli olarak söylediği bir şey vardır: Merkeze ya Allah’ı, âhireti yâni ölümden sonra dirilmeyi ve yargıyı (cennet ve cehennemi), Kur’ân’ı-vahyi, peygamberi yâni dîni alırsınız; yada aklı, mantığı, nefs-merkezli akla ve mantığa göre ortaya çıkarılmış olan felsefeyi, mistisizmi, bâtınîliği, tasavvufu ve nihâyet modern-bilimi ve teknolojiyi ve de Allahsız ideolojileri, sistemleri, düşünceleri vs. merkeze alırsınız ki bu, “insanı yâni beşeri merkeze almak” demektir. Tüm vahiyler ve peygamberler bunu söylemiştir. Tabi insanı merkeze almamak, insanı ve aklı değersizleştirmek anlamına gelmez. Sâdece, “insanı ve aklı merkeze alıp da ilahlaştırmamak” anlamına gelir. Aklı kullanmak şarttır; aklı merkeze almak ise şirktir. Allah yerine aklı yâni insanı merkeze almak, târih boyunca materyâlizm ile sonuçlanmıştır. Böylece dîn ve vahiy-merkezli akıl değil, madde merkeze alınmaya başlamıştır. İnsanın ve aklın merkeze alındığı tüm süreçlerde madde ilahlaşmış ve maddeye tapılmaya başlanmıştır.

 

İnsanı merkeze aldığınızda artık siz de insan olduğunuz için kendinizi tanrı gibi görebilirsiniz ve görürsünüz de. Çünkü merkezde insan vardır ve insan ne derse ve ne isterse o olur. Dolayısıyla aklınıza-mantığınıza uymayan şeyleri kabûl edemezsiniz, etmezsiniz. Bu nedenle de dîni yâni İslâm’ı ya hiç yada bütünsel olarak kabûl etmeniz veyâ kabûl ettiğinizi söyleseniz de bunu hakkıyla uygulamanız yâni Kur’ân’ın dediği ve tüm peygamberlerin yaptığı gibi kendinizi İslâm’a yâni Allah’a adamanız mümkün olmaz. Sonuçta da âhirette pişmân olanlardan olursunuz. Çünkü insanı merkeze almışsınızdır ve siz de insansınızdır ve de Allah yerine insana tapmışsınızdır. Zîrâ “merkeze neyi yada kimi almışsanız ona tapıyorsunuz” demektir.

 

Allah’ı merkeze aldığınızdaysa, -bırakın ilahlaşmayı ve tanrı olmayı- Allah’tan başka bir yücelikten ve aşkınlıktan bahsedemezsiniz. Zîrâ siz Allah’ı merkeze aldığınızda ancak “kul” olabilirsiniz. En ileri derecedeyse “takvâlı bir kul” olabilirsiniz ki zâten insanın Dünyâ’da iken erişebileceği en büyük makam ve mevkî budur.

 

Merkeze aldığınız şey kânun ve kural koyucunuz, kader belirleyicinizdir yâni ilahınızdır. Merkeze aldığınız şey sizin dîninizi, tasavvurunuzu, düşüncenizi, söyleminizi ve eyleminizi belirler. O-hâlde bunları ne belirliyorsa dîniniz de ilahınız da o olmuş olur.

 

İnsanı merkeze alanlar her-şeyi insana bağlarlar. Ahlâkın kaynağını, bilginin kaynağını, iyiliğin her-şeyin kaynağını insana bağlarlar. Çünkü merkeze insanı almışlardır. Oysa mü’minler her iyiliğin, güzelliğin, bilginin, ahlâkın vs. kaynağını Allah’a bağlarlar. Zîrâ merkeze sâdece Allah’ı almışlardır. Zâten insanın başına gelen tüm iyilikler Allah’tan, tüm kötülükler ise insanın kendi yaptıkları yüzünden gelmektedir: (Nîsâ 79, Şûrâ 30). Allah’ı merkeze almayan ve onun yerine beşeri merkeze alan insan; kötülüğün, yanlışlığın, çirkinliğin, adâletsizliğin, eşitsizliğin, ahlâksızlığın, küfrün, şirkin ve zulmün nedenidir.

 

Tabi İslâm’da insan, Hristiyanlık’taki gibi ille de kötü ve günahkâr bir varlık olarak görülmez. Zîrâ örnek insanlar olan peygamberler gibi on numara insanlar yaşamıştır bu dünyâda.

 

İnsanlık târihi boyunca her zaman merkeze ya Allah alınmıştır yada insan. Merkeze “sâdece Allah” alındığında başka hiç-bir şey ve hiç kimse merkezde olamazken, merkeze insan alındığında ise, insanın onayladığı, Allah’tan başka her-şey merkeze alınabilmektedir. İnsanın merkeze aldığı her-şey ise, kutsallaştırılarak tanrılaştırılır. İşte küfür ve şirk, dolayısıyla zulüm budur. İnsanı Dünyâ’da rezilliğe, âhirette ise sonsuz acı azâba sürükleyecek olan şey budur.

 

Allah’ı merkeze almayanlar, “sâdece Allah’ı” merkeze alan İslâm’ı dinlemek, okumak, anlamak, kabûl etmek ve uygulamak istemedikleri için, “bu devirde olacak şey değil”, “1.400 yıl öncesinin düşüncesi ve uygulamalarını niçin alalım”, “artık zaman değişti” vs. gibi laflar ederler. Fakat beşeri merkeze alanlar, insanı, aklı, mantığı, felsefeyi yâni beşeri mutlak anlamda merkeze alan 2.500 yıl önceki Yunan düşüncesini günümüze taşımaktan çekinmezler. Böylece kendileriyle çelişirler. Çünkü insanı merkeze alanlar aslında; hazzı, zevki, günahı, haramı, ayıp olanı, bencilliği, eğlenceyi, kendinden geçmeyi merkeze almaktadırlar. Böylece tüm zevklerini bu dünyâda iken tüketirler de âhirete bir şey kalmaz:

 

“İnkâr edenler ateşe sunulacakları gün, (onlara şöyle denir:) Siz Dünyâ hayâtınızda bütün güzelliklerinizi ve zevklerinizi tüketip-yok ettiniz, onlarla yaşayıp-zevk sürdünüz. İşte yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz (istikbârınız) ve fâsıklıkta bulunmanızdan dolayı, bugün alçaltıcı bir azap ile cezâlandırılacaksınız” (Ahkâf 20).

 

İnsan merkeze alındığında insanlar kendi-kendilerine yeteceğini zannederler. Fakat merkeze Allah’ı alanlar kendilerini her zaman Allah’a muhtâç olarak görürler. Zîrâ kendi-kendilerine aslâ yetmeyeceklerini bilirler. Kendi-kendine yetme durumu (istiğna) yanında mutlakâ bir kibri de taşır. Fakat Allah’ı merkeze alanlar ve ancak Allah ile yeteceğini bilen mü’minlerde samîmi bir tevâzu vardır.

 

Bâtınîlik ve tasavvuf, “Allah’ı râzı etmek” yerine “insanı râzı etmeyi” merkeze alan bir sapkınlıktır. Zîrâ merkeze Allah’ı değil de insanı alırlar ve hattâ insanın, “insan-ı kâmil” adı altında ilah olduğunu söylerler. “Lâilâhe illâ ene” yâni “benden başka ilah yoktur” sözünü slogan hâline getirirler. Hallac-ı Mansur’a bu kadar sâhip çıkmalarının nedeni budur. 

 

Kur’ân’ı bile “Kur’ân-merkezli” olarak okumak önemlidir. Çünkü Kur’ân ancak o zaman Allah adına okunmuş olur. Nice Kur’ân dersleri yapanlar vardır ki merkeze Kur’ân’ı almamakta, Kur’ân’ı Kur’ân-merkezli okumamaktadırlar. Zîrâ teorik anlamda Allah’ı merkeze aldıklarını söyleseler de, bakıldığında pratik anlamda yâni amel-eylem yönünde merkeze insanı almaktadırlar. Çünkü beşerin -İslâm’a aykırı olarak- ortaya çıkardığı düşünceleri, ideolojileri ve sistemleri övmektedirler.  

 

Sünnet, Hz. Muhammed’in, resûl ve nebî olarak 23 yıl boyunca Kur’ân’ı merkeze alarak yaptığı kavlî ve fiîlî yorumlardır. Bu nedenle Sünnet, “Allah’ı merkeze alarak yapılan söylem ve eylemler”dir.

 

Merkeze insan konulduğunda, ortalıkta nice Firavunlar, Kârûnlar, Hâmanlar ve Samîriler cirit atar ve dolayısıyla bir kibir doldurur Dünyâ’yı, sonra da başlarlar insanların kaderlerini belirlemeye. Zîrâ -görece- belli bir güce erişmişlerdir ve tanrılaşmışlardır. Aynen günümüzdeki 3-5 kişinin başını çektiği çetelerin yaptığı yada yapmak istedikleri gibi, tüm insanları önce kobay, ardından da köle hâline getirmek isterler ki bu hedefte epey bir yol almışlardır. Allah yerine beşeri yâni insanı, aklı ve mantığı merkeze almış olan ahmaklar da, insanlık adına iyi ve güzel şeyler yapıldığını zannederek kandırılıp dururlar. Kandırıldıklarını anladıklarındaysa iş işten çoktan geçmiş olur. Sonuçta da Dünyâ’da rezillik, âhirette ise acı azap onları bekler.

 

“Biz yalnızca Sana ibâdet eder ve yalnızca Sen’den yardım dileriz” (Fatiha 5) diyebilenler ve bunun gereğini yapanlar sâdece, Allah’ı merkeze alabilirler. Allah’tan başkalarından medet umanlar ise merkeze Allah yerine Allah’tan başka her-şeyi koyarlar.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Şubat 2022

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

19 Mayıs 2022 Perşembe

Teşhircilik

 

“Mü'min kadınlara söyle: Gözlerini kaçındırsınlar ve ırzlarını korusunlar; süslerini açığa vurmasınlar, ancak kendiliğinden görüneni hâriç. Başörtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) koysunlar...” (Nûr 31).

 

Allah, (hem erkekler hem de kadınlar için) gözlerin bile teşhir edilmesine  izin vermez de “bakışlarınız yere indirin” diyerek yâni bakışların meşrû olmayan kişilere ve şeylere çevrilmesini yasaklayarak teşhirciliği en başından engeller. Zîrâ teşhircilik, “bakanlar” olduğu müddetçe yapılabilecektir. Çünkü teşhircilik aslında “göstermek”ten ziyâde “görmek isteyenler” nedeniyle yapılmaktadır. Tabi bir de zorla insanların gözüne-gözüne sokularak yapılan bir teşhircilik vardır ki, bu anlamda modernizm tam bir teşhirciliktir.

 

Teşhircilik, “başta insan vücûdu olmak üzere her-şeyi insanların gözüne-gözüne sokarcasına sergilemek” demektir.

 

Teşhircilik: “Göstermek, sergilemek, herkese duyurmak, dile düşürmek, bir hükümlüyü cezâ olarak halka göstermek” (TDK) şeklinde ifâde edilmiştir. Teşhirciliğin bir de çirkin ve sapıkça bir anlamı daha vardır ve o da teşhirciliğe girer ve teşhirciliğin belki de zirvesini ifâde eder. Fakat biz bu yazıda “kendini ve her-şeyi herkese her yerde göstermek, kendini aşırı öne çıkarmak” anlamında kullanıyoruz.

 

Modernizm bir “teşhircilik uygarlığı”dır. Modern teşhirciliğinin sebebi, görünür olanı yâni maddeyi ilahlaştırmış ve merkeze almış olmasındandır. O hâlde modernizm teşhircilik yapamaya mecburdur ve zâten hayâtiyetini de teşhircilikten almaktadır. Modernizm, insanları kendine, göstermek ve görmelerini sağlayarak bağlamaktadır. Modernizm bir “göz ve gösterme uygarlığı”dır. Maddeyi ilahlaştıran ve merkeze alan modern-bilim, özellikle Evrim Teorisi ile birlikte insanı önce biyolojik varlığı olan etine-kemiğine indirgeyerek vitrinlik bir teşhir-malı konumuna düşürmüş, sonra elementer kökenine indirgeyerek sıradan bir materyâl gibi düşünülmesine ve görülmesine neden olmuştur-olmaktadır. Böyle olunca da insana ancak görünmek ve görmek yâni teşhircilik kalmıştır. Oysa insan sâdece maddeden müteşekkil bir varlık değildir ve onun bir de görünmeyen yâni teşhir edilemeyecek olan rûhu, mânevî derinliği ve bilinci vardır ki, insanı “insan” yapan şeyler bunlardır. İnsanın madde-merkezli “beşer” yanı olduğu gibi, rûh-merkezli “mânevî” yönü de vardır ki insan ancak bu ikisi ile birlikte tamamlanır. Lâkin modern maddeci zihniyet insanın rûh yanını inkâr ettiği için beşerî yönünü aşırı oranda açığa çıkarmaktadır. Beşerî yanı maddî olduğu ve maddî olan da “görünür olan” olduğu için insanın görünürlüğü aşırı öne çıkarılır ki, sınır aşıldığında teşhircilik başlar. Bu nedenle aslında teşhir olunan şey insanın “beşer” yanıdır. Tabi insanın beşerî yanı da “en güzel yaratılışta” olduğu için önemlidir ve değerlidir. Bu yüzden onun köleler gibi teşhir edilerek değerinin düşürülmesine izin verilemez.  

 

Modernizm bir “teşhircilik uygarlığı”dır. Artık teşhir olmayan ve kendini teşhir etmeyen çok az insan vardır. Teşhircilik bir anti-sosyal kişilik bozukluk olmasına rağmen günümüzde “sosyâl olma” anlamında normâl ve gerekli görülüyor. Zâten sosyâl medya denilen ama aslında a-sosyâl olan bu alanlar, teşhirciliğin yapıldığı en başta gelen yerlerdir. Bunların içinde bir “fotoğraf ve resim teşhirciliği” olan bir medya alanı vardır ki teşhircilikten başka bir şeye yaramadığı çok açıktır. İnsanları iyice teşhirciliğe alıştırdı ve insanların davranışlarını bozdu. Üstelik orada gördüğünüz hiç kimse orijinâl hâliyle kendisi değildir. Çünkü insanlar burada çeşitli filtre, ışık, renk vs. kullanarak fotoğraflarını neredeyse tanınmayacak şekilde yayınlıyorlar. Burada hiç-bir şey kendisi gibi değildir. Zâten teşhircilikte hiç-bir şey orijinâl hâliyle sergilenmez. Çünkü o zaman çok fazla bir çekiciliği kalmaz. Teşhircilikte bir mükemmelleşmiş ve tanrılaşmış görüntü oluşturulmak istenir. Zâten insanların bu alanlara bu kadar meyletmesi de, bu alanların, teknoloji yoluyla insana kendini istediği gibi gösterebilme imkânı vermesinden dolayıdır. Fakat iş öyle bir noktaya gelmiştir ki artık bu alanlar birer teşhircilik merkezleri olmuştur.   

 

Eskiden ninelerimiz, analarımız, bacılarımız ve kızlarımız tabi oğlanlarımız, kendilerini teşhir etmemek için çabalarken, şimdi ise modern insan, kendini daha fazla gösterip teşhir edebilmek için gayret etmektedir. Öyle ki kendini teşhir etmediğinde ve birileri tarafından görülmediğinde rahatsız ve mutsuz olmaktadır. Kendini teşhir denecek oranda göstermek isteyenler, sürekli olarak bir “görünememe korkusu” yaşamaktadırlar.

 

Modern insan, gücünü îmânından değil, imajından alan varlıktır. Çünkü dînden ve îmandan neredeyse vazgeçmiştir ve îmânın gücünü kullan(a)mamaktadır. Îmajı din yapmak, görünür olmayı zorunlu kılar. Gücünü ve tatminini imajından alanlar, sürekli görünür olmak ve imaj tâzelemek zorundadırlar. Zîrâ görünür olmadıklarında imaj bir işe yaramaz. O hâlde imajı putlaştıranlar kendilerini teşhir edercesine görünür olmak için her türlü rezilliğe bile katlanabilirler ki bunun örneklerini medyadan ve sosyeteden biliyoruz.

 

Bâzı gazete ve dergilerden başka sinema ile yapılan teşhircilik, televizyonla tüm insanlığa yayıldı ki televizyon günümüzde de büyük oranda teşhircilikle devâmını sürdüren bir araçtır. Fakat artık insanlar, bilgisayar, tablet ve cep telefonları ve de internet aracılığı ile her türlü teşhirin yapıldığı ve yapılan teşhirlerin izlendiği araçlara sâhip oldu. Böylece küresel bir teşhircilik ortaya çıktı. Zîrâ bu araçlarla en çok izlenen şeyler, teşhirle alâkalı içeriklerdir.   

 

Teşhircilik daha ziyâde kadın üzerinden yapılmaktadır. Modernizm, varlığını büyük oranda kadın üzerinden yapılan teşhirciliğe borçludur. Kadının kadınlığına kast-ederek onu “cinsel bir obje”ye indirgemiştir. Modernizmin, sahte özgürlüklerle kendine tâbi kıldığı kadınlara biçtiği rôl “teşhirlik bir tüketim nesnesi” rôlüdür. Üstelik bir de kalkıp “kadının teşhir olmasına izin vermiyor” diye İslâm’ı kötüler. İslâm, kadına, özüne en uygun olanı getirmiş ve emretmiştir. Bu bağlamda tesettür, teşhirciliğin önüne geçmiştir ve böylece kadının beşerî yanından ziyâde, mânevî-rûhî-insânî yanını öne çıkarmıştır.

 

Seküler, feminist, modern kapitâlist sistem, kadını bir “mal” hâline getirdi ve her yerde teşhir ediyor. Bir meta oldu kadın. İslâm ise kadını, yaratılışına uygun bir yere koyar. Böylece onu zulmedilmekten kurtarır. Tesettür işte bu teşhirciliğin önüne geçmek için emredilmiş en pratik ve basit örtünme yöntemidir.

 

Tesettürün nasıl olacağı yâni kadının teşhir edilmesinin önüne nasıl geçileceği basit bir formülle şu şekilde söylenir: “Kısa-dar-ince olmayacak”. Biz buna bir de; “pahalı ve dikkat çekici renklerde ve görünümde olmayacak” maddelerini ekliyoruz. Buna rağmen günümüzde -sözde- tesettürle de yapılan bir teşhircilik vardır ki bu, tesettürü Allah’ın emrettiği gibi nizâmi bir şekilde kullanmamaktan dolayı oluyor. Başörtüsü bir aksesuar hâline getirilince teşhire dönüyor. Ey kadınlar!; tesettür “göstermek” için değil, “göstermemek” için emredilmiştir. Teşhircilik için değil, teşhircilikten uzak durmak için emredilmiştir. Çünkü göstermek bir-kez başladığında kısa-zamanda teşhire döner. Tabi bunda bâzı medyatik hocaların, modernizmin etkisiyle tesettürü “örtünmek” için değil de “aksesuar” gibi göstermelerinin de etkisi vardır. Başörtüsü ve tüm vücûdu örten kıyâfetler, birer aksesuar değildir.  

 

Teşhirciliği engelleyecek olan şey, ilk başta erkek ve kadınların gözlerini sakınmalarından sonra, nizâmi olarak kullanılacak olan tesettürdür. İşte bunu sağlayacak olan şey takvâdır. Allah bu nedenle takvâ-merkezli bir örtünmeden bahseder:

 

“Ey Âdemoğulları!; size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbiseler indirdik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır” (A’râf 26).

 

Elbise bizâtihi süstür; bedenin süsü. Elbise giyen insan süslenmiş olur. Çünkü çıplaklık absürdlüktür ve hayvanlara göredir. Lâkin süs olarak indirilen elbiseler teşhircilik için kullanılmaktadır. İşte bu nedenle “teşhirciliği engelleyecek olan şey, takvâ-merkezli tesettürdür” diyor âyet. Tabi tesettür kadınlar için çok daha yaygın ve önemli olsa da, erkeklerin de giyim-kuşamlarına dikkat etmeleri yâni onların da tesettürüne dikkat etmeleri gerekir. Zîrâ günümüzde erkek kıyâfetleri bir “elbise” olmaktan çıkmış bir teşhir ürününe dönmüştür. Çıkın bakın erkeklere, neredeyse hepsi de tayt giymeye başlamışlardır. Üstelik giydikleri taytlara “pantolon” diyorlar. Tabi bunda, giymek için bunlardan başka üretilen çok fazla şeyin olmaması da etkilidir. Çünkü artık küresel tekstil sektörü, ürettikleri absürd ürünlerini “giyinmek” için değil, “teşhircilik” için üretmektedir.    

 

Spor bir teşhircilik etkinliğidir. Zâten “atletik yapılı erkekleri çıplak olarak görmek amaçlı” olarak başlamıştı Yunanistan’da. Özellikle sporcu kadınlar, giydikleriyle, -daha doğrusu giymedikleriyle- kendilerini teşhir etmektedirler ve yaptıkları spordan ziyâde teşhirleriyle ilgi çekmektedirler. Özellikle olimpiyat oyunlarında; yüzme, uzun atlama ve sırıkla atlama, koşu, buz pateni, jimnastik vs. gibi alanlar tam birer teşhirciliktir, erotik birer gösteridir.

 

Moda da teşhirciliği normâlleştiren ve yaygınlaştıran şeydir. Modanın amacı “güzel giyinmekten” ziyâde teşhirciliktir. Ortaya çıkardığı absürd kıyâfetlerin tek bir amacı vardır: Teşhircilik. Teşhir içeren bir eşyâ moda olmadan önce kullanıldığında absürd olarak görülürken, “moda” olarak belirlendikten sonra absürd olarak görülmez ve kıskanılacak bir şey olur. Çünkü moda, şeytanın en güçlü araçlarından biridir ve şeytan, insanları moda ile oyalamak ve kandırmaktadır.

 

Makyaj ve kozmetik ise tam bir teşhirciliktir ve teşhircilikten başka bir amacı yoktur. Belki sâdece, bâzılarının, vücutlarında oluşan ve kendilerini psikolojik anlamda olumsuz etkileyen şeyler için kullanılması iyi olabilir. Yoksa makyaj, “Allah’ın boyası üzerine boya vurmak” anlamında “kendini inkâr etmek” anlamına gelir. Çünkü makyaj, “kendini olduğu gibi görmekten ve göstermekten” sakınmanın sonucunda bir öz-güven eksiliğidir. Makyajın amacı, kişinin kendini değiştirmesidir ki bu değişim mutlakâ teşhirciliğe döner.

 

Hiç-bir sanatsal yanı olmayan modern mîmâri de bir çeşit teşhirciliktir. Yapılan o ruhsuz binâlar insanların gözlerini boyayacak şekilde süslenir ve teşhir edilir. Hele o gökdelenler yok mu; tam bir teşhirciliktir. “Kim daha uzun yapacak” yarışması.

 

Eskiden, -şimdilerde pek kullanılmayan- “ele-güne teşhir olmak” deyimi vardı. Utanılacak, ayıplanacak ve dedikodusu yapılacak herhangi bir şeyde “milletin diline dolanmak” demek olan bu deyim artık görmenin ve görüntünün putlaştırıldığı modern zamanlarda değerini kaybetmiştir. Zîrâ teşhircilikle berâber artık her-şey milletin sâdece diline değil, gözüne de dolanmaya başlamıştır. Öyle bir dolanmıştır ki arap-saçına dönmüştür.

 

Allah’ın örttüğü yada tevbe edildiğinde örtmeyi vâdettiği günahların, hatâların ve ayıpların teşhir edilmesi de yanlıştır ve yasaktır. Zîrâ başkalarının hatâsını teşhir etmek hiç kimsenin takvâsını arttırmaz:

 

“Ey îman edenler!; zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın). Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın (arkasından çekiştirmesin.) Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi?. İşte, bundan tiksindiniz. Allah’tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabûl edendir, çok esirgeyendir” (Hucûrât 12).

 

Teşhircilik modern insanın çözmesi gereken en önemli ruhsal problemi ve kurtulması gereken putlarından birisidir. Lâkin modern insan dînî-mânevî olana değer vermemektedir. Oysa teşhircilik, insanın mânevî boşluğundan kaynaklanır. Bu boşluğun başka bir şeyle doldurulabilmesi mümkün değildir. Mânevî boşluklar ancak Allah’ın zikri olan Kur’ân ve Kur’ân-merkezli yaşamakla doldurulabilir. Zîrâ kâlpler ancak Allah’ın zikri ile tatmin bulabilir.

 

Teşhir olunan şeyin değeri düşer ve ucuza gider. Nasıl ki teşhir malları aslında hiç kimseye satılmamış ve “kullanılmamış mal” olmuş olsa da, herkesin görmesi ve incelenmesi için sergilenip teşhir edildiğinden dolayı, satılacağı zaman ucuza satılıyorsa, insan da kendini teşhir ettiği oranda değerini düşürmüş olur. Unutmayın ki hayvanlar bile kendilerini teşhir etmekten hoşlanmazlar da insan yada başka bir hayvan gördüklerinde hemen kaçıverirler.  

 

Ey insanlar!; ille de bir şeyleri teşhir etmek istiyorsanız, gerçekten de teşhir edilmesi gereken çok şey vardır. İlk-başta modernizmin bir “teşhir uygarlığı” olduğunu teşhir edin, teşhiri teşhir edin. Sonra da adâletsizliği, yolsuzluğu, haksızlığı, ahlâksızlığı, küfrü, şirki, kötülüğü, yersiz şiddeti, cehâleti ve zulmün her türlüsünü teşhir edin. Bunları sürekli teşhir ederek ortadan kalkması için gayret edin. Bunların yerine ise; hakkı, hakîkati, iyiliği, güzelliği, adâleti, ahlâkı, sevgiyi, huzûru ve tevhidi ortaya koyun ve hâkim kılın. Hakkı ortaya koyun ki bâtıl defolup gitsin. Giderken yanına teşhirciliği de alsın götürsün.

 

“Şüphesiz, bu bir öğüttür. Artık dileyen Rabbine bir yol bulabilir” (Müzzemmil 19).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Kasım 2021

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

12 Mayıs 2022 Perşembe

Peygamberler Gibi Îman Etmek

 

“Şâyet onlar da, sizin inandığınız gibi inanırlarsa, kuşkusuz doğru yolu bulmuş olurlar; yok eğer yüz çevirirlerse, onlar elbette bir (çelişki ve) aykırılık içindedirler. Sana onlara karşı Allah yeter. O, işitendir, bilendir” (Bakara 137).

 

Peygamberlerin ana-görevi, iç-âlemleri vahiy ve îman ile inşâ ettikten sonra, dış-âlemi de vahiy-merkezli olarak inşâ etmek ve hakkı ve hakîkati Dünyâ’ya hâkim kılmaktır.

 

Allah, peygamberleri ve vahiyleri, “mü’minler herkes gibi olmasın” diye gönderir. Peki herkes gibi olmayacaklarsa kim gibi olmalıdırlar?. Elbette Allah’ın “güzel örneklik” dediği peygamberler gibi olmalıdırlar. Bu da, peygamberler gibi îman etmeyi gerektirir. Peygamberler gibi îman etmek ise; onlar gibi adanmayı, onlar gibi mücâhedeyi ve mücâdeleyi, onlar gibi hak ve hakîkat âşığı olmayı, onlar gibi “Allah için her-şeyden vazgeçebilme” dirâyetine sâhip olmayı ve onlar gibi malını ve canını Allah için ortaya koyabilmeyi gerektirir. Bunlar zor gibi gözükür fakat îman bunları yapmayı kolaylaştırır. Peygamberler gibi îman etmek ise, bunları yapmayı sevdirir.

 

Peygamberler bilgileriyle değil; îman, ahlâk, takvâ ve amel-eylemleriyle öne çıkan ideâl örnekliklerdir. Onları dik ve diri tutan, takvâlı ve muhteşem ahlâklı kılan, hakkı ve hakîkati haykırmayı sağlayan şey o güçlü îmanlarıydı. Çünkü bunları yapabilmek ancak güçlü bir îman ile mümkündür. Şimdi bizim de aynı dirâyeti gösterebilmemizin ön-şartı, aynen onlar gibi îman edebilmektir. Gerisi ardından gelecektir. Peygamberlerin arkadaşlarının ve yoldaşlarının büyük işler başarabilmesinin de sebebi, peygamberler gibi îman edebilmeleridir. Yoksa her-şeylerini ortaya koyup da o zor işleri başarabilmeleri pek mümkün değildi.    

 

Îman başta “Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, âhiret gününe” olmak üzere, Allah’ın tüm emir ve nehiylerine kayıtsız-şartsız teslim olmak ve hayatta da buna göre amelde-eylemde bulunmak” demektir.

 

Hakkın yolu birdir. Tüm peygamberler o sırât-ı müstakîm yolunu tâkip etmiştir. Çünkü îmânın yolu da birdir. Îman edenler hep birdir. Küfür tek millet olduğu gibi, îman edenler de tek millettir. O milletin öncüleri peygamberlerdir. Peygamberler gibi îman eden milletler birlik olurlar ve yeniden Dünyâ’da îmânı ve İslâm’ı hâkim kılabilirler.  

 

Batı düşüncesinin temel özelliği, peygamberleri yok saymasıdır. Dolayısı ile modernite peygamberleri yok saymaya çalışır. Peygamberler yok sayıldığı için, onların başta “îman örnekliği” olmak üzere tüm örneklikleri de yok sayılmış olur. Sonunda da herkes kendi bildiğine ve sevdiğine inanır ve îman eder. Fakat böyle olduğunda herkesin îmânı farklı olur. Herkes başka-başka şeylere başka-başka şekilde îman eder. Böylece îmanda birlik olmaz. Îmanda birlik olmayınca insanlarda da birlik olmaz. Zîrâ insanları gerçek anlamda ve en güçlü şekilde ancak îman birleştirebilir. Bu îman, peygamberlerin ettiği gibi olan îmandır.  

 

Kur’ân, “bir yaşam-şekli düzenleme” kitabıdır. Peygamberler, insanların içinde, Kur’ân’ın onaylayacağı yaşam-şeklini ortaya koyabilecek en iyi şahsiyetlerdir. Zirâ en güçlü îman peygamberlerdedir. Îman, kişiye îman ettiği gibi yaşamayı zorunlu kılar ve sevdirir. Böylece Allah’ın emirlerine uymak böyle bir îmanla kolay ve sevimli olur.  

 

Anlayışı vahiy ile değiştirmek, davranışı da vahiy ile değiştirmeyi gerektirir. İşte peygamberler bunun için gönderilirler. Düşünceyi değiştirmek, davranışı değiştirmekten daha kolaydır. Davranışı değiştirmek güçlü bir îman ve bu îmandan doğan bir kararlılık gerektirir. İşte peygamberlerin îmânı bunu sağlamıştır ve bize örnek olmuştur.

 

Peygamberler “numune insanlar”dır ve bu nedenle de tüm müslümanlar bu numune insanların örnekliğini tâkip etmekle yükümlüdür. Peygamberleri numune insan yapan şey, tam bir teslîmiyetle îman etmeleridir. Bu teslîmiyet ve sağlam îman onlara; evlatlarında vazgeçebilmeyi, zindanı tercih etmeyi, saraydan vazgeçebilmeyi, memleketini terk edebilmeyi, acılara, işkencelere dayanabilmeyi, küfre, şirke, zulme karşı dik durabilmeyi ve mallardan-canlardan vazgeçebilmeyi sağlamıştır.    

 

Ey müslim ve mü’minler!; doğru yolda gittiğinin delîli, peygamberlere yapılan suçlamaların ve saldırıların aynısının yada benzerinin size de yapılmasıdır. Zîrâ peygamberler gibi îman edildiğinde ve îmânın gereği yerine getirildiğinde kâfirler, müşrikler ve zâlimler, size de aynen peygamberlere davrandıkları gibi davranırlar, onlara yaptıkları gibi düşmanlık yaparlar. Eğer “îman ediyorum” demenize rağmen rahatınız yerindeyse ve hiç-bir sorun yoksa îmânınızı bir gözden geçirmeniz şarttır. Çünkü peygamberlerin içinde göbeğini kaşıya-kaşıya yaşayan bir peygamber örneği yoktur, olmamıştır.

 

Peygamberler, yapılması gerekeni yapıp, yapılmaması gerekeni yapmadılar, yüklenilmesi gereken yükü yüklendiler, alınması gereken sorumluluğu aldılar, memleketlerinden, canlarından, mallarından ve sevdiklerinden vazgeçebildiler. İşte bunları hep o sağlam îmanlarının gücüyle ve Allah’ın izniyle yaptılar.

 

Peygamberler gibi îman etmek, onlar gibi adanmayı gerektirir. Peygamberler gibi îman etmek sâdece “îman ettim” demekle değil, îmânın tüm gereklerini yerine getirmekle yâni sâlih amel işlemekle olur.

 

Peygamberler bize nasıl îman ve itâat edileceğini de göstermişlerdir. Peygamberler kendileri de îman edilmesi gereken kişilerdir. Biz nasıl îman edilmesi gerektiğini, kendileri de îman edilmesi gereken kişiler olan peygamberlerden öğreniriz. 

 

Peygamberler belki toplumlarının en bilgili olanları değillerdi. Fakat en îmanlı ve en karakterli olanlarıydılar.

 

Peygamberlerin “üstün”lükleri, “vahiy almalarından” başka, “vahyi hayâta hâkim kılmalarından” yada bu uğurda tüm gayretleriyle çalışmalarından dolayıdır. Peygamberlerin her yaptıklarını “mûcize” zannedenler, onların gösterdiği “üstün gayret”i yok sayıyorlar demektir. O üstün gayret, üstün îmânın göstergesidir.

 

Bizim bütün sorunumuz, “îman ettim” dememize rağmen îmânın gereğini yerine getirmemek yâni sâlih amel işlememektir. Çünkü biz tam bir teslîmiyetle ve sağlam bir îmanla îman etmiş değiliz. Îman etmek, îmânımızı güçlendirmek ve sâlih amel işlememiz gerekiyor. Bunun için de bu dağınıklıktan kurtulup birlik olmak, peygamberler ve Peygamberimiz gibi îman etmek ve Ahzâb Sûresi 21. âyette emredildiği gibi îmanda ve amel-eylemde Peygamberimiz’i örnek almak ve o’nun gibi îmânın tüm gereklerini yerine getirmek ve bunun için gayret etmektir. Kur’ânî bir bilinç kazandıktan sonra, başta îman konusunda olmak üzere tüm alanlarda peygamberleri örnek almak şarttır.

 

Allah’ın “ey îman edenler, îman ediniz” derken kastettiği îman, peygamberlerin îmânı gibi olan bir îmandır.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Kasım 2021

 

 

Devamını Oku »

8 Mayıs 2022 Pazar

Modernite, Post-Modernite ve Post-Truth

 

“Şimdi de Allah size kitabı, içinde her-şey inceden-inceye açıklanmış olarak göndermişken Allah’tan başkasını mı hakem isteyeceğim?. Kendilerine kitap verdiklerimiz de bilirler ki, o tamâmıyla gerçek olarak Rabbin tarafından indirilmiştir. Sakın şüphelenenlerden olma!” (En-âm 114).

 

Modernite: Avrupa’da yaklaşık olarak 17. yüzyıl civârında ortaya çıkan, zamanla tüm Dünyâ’ya yayılan toplumsal değerler sistemine ve organizasyonuna verilen isimdir. Genel anlamda gelenek ile karşıtlık ve ondan kopuşun; bireysel, toplumsal ve politik yaşam alanlarının tamâmındaki dönüşümü yada değişimidir.

 

Post-modernizm: Modernizmin sonrası ve ötesi anlamında bir tanımlama olarak kullanılmaktadır ve modern düşünceye ve kültüre âit temel kavram ve perspektiflerin sorunsallaştırılmasıyla ve hattâ bunların yadsınmasıyla birlikte yürütülmektedir. Modern sözcüğü, “tam şimdi” anlamına gelen Latince kökenli “modo”dan türemiştir. Bu sözcüğün önüne “post” kelimesi gelince “şimdiden sonra gelen” anlamı kazanmaktadır. Modernizmden sonra gelen, onu eleştiren, onun özelliklerine karşı gelen veyâ onu tamamlayan bir düşünce hareketidir. Burada iki nokta vardır. Modernizmden sonra gelmesi ve onun eksik yönlerini tamamlaması.

 

Post-modern dönem tüm “mutlak değerlerin”, “kutsal ve sorgulanamaz doğruların” darmadağın edildiği, insanın elinde güvenebileceği hiç-bir değerin kalmadığı bir dönemdir. Post-modern insan, bu anlamda kendisinden (vücûdundan), hazlarından ve bunların dokunulmazlığından başka hiç-bir değere tapınamaz. Post-modern dönem, yok edilen kutsalların yerine, insanlığın üzerinde anlaşabileceği hiç-bir değer öneremez.

 

Post-truth: Bir sıfat olarak, “nesnel hakîkatlerin belirli bir konu üzerinde kamuoyunu belirlemede duygulardan ve kişisel kanaatlerden daha az etkili olması durumu” şeklinde tanımlanıyor. Türkçe’ye “gerçek-ötesi”, “gerçek-sonrası” şeklinde çevirebiliriz.

 

Bilindiği üzere “post” ön-eki bir şeyin sonunun geldiğini anlatmak için kullanılan bir kelime. Kimilerinin post-modernizm diyerek günümüz dünyâsını “modernlik sonrası” olarak tanımlaması gibi, post-truth da “hakîkatten sonraki” durumu ifâde etmek için kullanılıyor.

 

Aslında bu üç kavram farklı isimlerle isimlendirilse de sonuçta hepsi de aynı şeyin bir sonraki aşamasıdır. Farklı bir düşünce, ideoloji ve davranış değil, düşünce, inanış ve davranışların moderniteden post-truth’a doğru bireyselleşmesi demektir. Anthony Giddens bu konuda şöyle der:

 

“Bağımsız ve ayrı bir post-modern dönemden bahsedilemez. Modernlik kavramının iyice ve gereğince anlaşılmaması bu tür bir yanılsamaya yol açmıştır. Eğer bahsedilecekse yeni bir dönem ve adlandırmadan değil, modernliğin sonuçlarının eskisinden daha çok radikâlleştiği ve evrenselleştiği bir döneme doğru yol aldığımızdan bahsedilmelidir. Şöyle ki, modernlik, kurumlar düzeyinde çok boyutludur. Modernliğin kurumsal boyutları; kapitâlizm (rekâbetçi emek ve ürün piyasaları bağlamında sermâye birikimi), endüstriyâlizm (doğanın dönüştürülmesi, yapay çevrenin gelişimi), askerî iktidar (savaşın endüstrileşmesi bağlamında şiddet araçlarının kontrôlü) ve gözetlemedir (enformasyonun ve toplumsal denetlemenin kontrôlüdür). Yâni modernlik, yapısı gereği küreselleştiricidir. Küreselleşmenin boyutları ise ulus-devlet sistemi, kapitâlist dünyâ ekonomisi, askerî dünyâ düzeni ve uluslar-arası iş-bölümüdür. Buna binâen denilebilir ki, söz-konusu olan post-modern bir dönem değil, modernliğin sonuçlarının radikâlleşip evrenselleştiği bir durumdur. Çünkü modernliğin temel parametreleri olan kapitâlizm, endüstriyâlizm ve ulus-devlet sistemi hâlâ belirleyici bir önemi hâiz durumdadır”.

 

Modernitenin tüm aşamaları nefislerin daha çok kışkırtılması, çığırından çıkması ve daha derin bir boşluk ortaya çıkarmasına neden olmuştur. Bunların tamâmı, şimdiyi, şimdi olanı, yaşanmakta olanı kutsallaştırır ve “ilk baştaki” ve “ondan öncesi” yada daha da önemlisi, “en son” ve “en sondan sonrasını” düşünmemek, bunu takmamak ve mânevî ve meta-fizik anlamda önce ve sonraya inanmamak demektir. Çünkü “öncesi” bağnazdır, gericidir, ilkelliktir, “sonrası” ise belli değildir ve karanlıktır. Bu nedenle “önceye ve sonraya göre hayâtın düzenlenmesi gerekmez” inancını ortaya atar. Peki hayat ne ile düzenlenir ve insanlar neye göre düşünür, konuşur ve yaşar?. İşte modernizm, post-modernizm ve post-truth bunun cevâbını verir ve insanları aşkın olandan uzaklaştırarak, “Allah’sız ve hakîkatsiz olarak nasıl yaşanır”ın geçici cevaplarını verir. Dolayısı ile bunların üçü de ânı yaşam-şeklinin kavramlarıdır ve ânı yaşamaya engel olacak şeyleri zihinlerden ve kamusal alandan kaldırmak için ilerlenen süreçte gelinen yada uğranılan noktalardır. Bunlardan sonra da çok farklı bir değişim olmazsa yeni izmler ortaya çıkacaktır. Bunun ilhâmını şeytan verecektir.

 

Modernite lâik, post-modernite seküler, post-truth ise yalan üzerine kurulmuştur. Hepsi de hak ve hakîkate karşı ve hak ve hakîkatin zıddıdırlar. Her gün başka yalanlar söylenir ve buna bir îtirâz da gelmez. Böylece yalana göre olan bir hayat normâlleşir. Modernite kişiyi dinsiz, post-modernite münâfık, post-truth ise kişiliksiz yapar ve öyle olmaya zorlar. Hiç-bir şey ve hiç-bir kimse göründüğü yada olduğu gibi değildir. Zâten insanın göründüğü gibi olması çok ilkel olarak kabûl edilir. “Olmadığın gibi görün” sözü söylenmelidir artık.

 

Modernite, post-modernite ve post-truth’ta görünürlük çok önemlidir ve zâten bunlar bir görünürlük ideolojileridir. İslâm’da ise görünürlük değil, “olmak” önemlidir. Bu beşerî-şeytânî sistemlerde nasıl olduğun değil, nasıl göründüğün ve nasıl yaşadığın önemlidir. Aslında görünen sen tam olarak sen olmasan bile fark-etmez. Önemli olan senin sen olmadığını kabûl ettirebilmendir. Bu kabûlü sağlayabilmek için de her türlü yalan da dâhil her türlü gayri ahlâkî şeyler bile yapılabilir. Yalan söylemek meselâ çok normâldir ve zâten hakîkat sevilmez ve bu yüzden de yalana sığınılır. Böyle olunca da en iyi yalan söyleyenler en üstte olurlar. Îtibârınızın en yüksek olmasını istiyorsanız en iyi yalanı sizin söylemeniz gerekir.

 

Artık neyin doğru olduğu değil, insanın “iyi” olarak neyi kabûl ettiği ve “iyi hissettiği” şey önemli hâle gelmiştir. Bir şey kötü, çirkin, bâtıl ve çirkef olsa da, önemli olan, insanın ne hissettiğidir (post-truth). Doğruyu-yanlışı buna göre belirlemektedir. Böylece bireyin ilahlığının(!) önünde hiç-bir engel kalmamıştır.

 

İslâm’da “îman her-şey”ken, bu şeytânî sistemlerde “imaj her-şey”dir. İmaj uğruna îmanlar fedâ edilmiştir ve îman uğruna hiç-bir şey yapılmazken ve yapılması doğru da bulunmazken, imaj için bir şeyler yapmak ve hattâ varını-yoğunu imaj için harcamak çok üstün bir özellik ve övgü nedeni olur.

 

İslâm adanmışlık üzerine kuruluyken, modernite, post-modernite ve post-truth denilen bu şeytânî sistemler haz üzerine kuruludur. Tek-dünyâlı olduklarından dolayı dünyâda ne kadar uzun süre ve kesintisiz haz alınıyorsa o kadar değerli ve iyi bir yaşam yaşandığı kabûl edilir. Yaşanılan hayâtın içi boş olsa da fark etmez ki zâten modernite, post-modernite ve post-truth, anlamı baltalayıp yok etmek için sürekli güncelleştirilerek ortaya atılmış olan şeytâni ilhâmlardır. Bunlar Dünyâ’ya bağlar kişiyi, âhireti ise unutturur. Âhiret hesâba katılmayınca ve unutulunca artık Dünyâ’da iken uzun ve kesintisiz hazzı yakalamak için her-şey yapılır. Tabi bu düşüncede insanlar çoğaldıkça, modernite, post-modernite ve post-truth kavramlarını ortaya atan kapitâlist-liberal tâğutlar semirdikçe semirir. Oysa İslâm âhiret-merkezli olduğu için adanma üzerine kuruludur. Bu nedenle kişilikli insanların anlamlı bir hayat yaşamasını hedefler. Bir insan ne kadar adanmışsa ve ne kadar takvâlıysa o oranda âhirette işi kolay olur. İslâm Allah’a îman-güven işidir. Diğer sistemler ise “yalana ve bâtıla inanma ve güvenme” üzerine kuruludur ve bu artık normâlleşmiştir.

 

Modernlikle başlayan, post-modernlikle ilerleyen ve nihâyet post-truth ile gelinen noktada yalan ile hakîkat-doğru, siyah ile beyaz, güzel ile çirkin, haram ile helâl, erkek ile kadın, güzel ile çirkin vs. karışmıştır-karıştırılır ve hangisinin ne olduğu seçilememektedir. Bu bir proje kapsamında yapılmaktadır ve modernite, post-modernite ve post-truth süreciyle ortaya konulmaktadır. Üstelik bir-çoklarınca iyi ve doğru olanın da bu olduğunun borazanlığı yapılmaktadır.

 

Allah’a îmandan ve O’nun kontrôlünden çıkmak, insanı ilahlaştırmak ve merkeze koymak, dîni hayattan uzaklaştırmak ve kâlplere-vicdanlara hapsetmek ve aslında orada bile bulunulmasına katlanamamak, maddeyi ilahlaştırmak, sevgiyi-saygıyı, merhâmeti-vicdânı ve adâleti baltalamak, Dünyâ’nın büyük bir kesimini zillete mahkûm ederken küçük bir azınlığın Dünyâ’yı hâkimiyetlerine alması ve tüm kaynakları ve serveti ellerinde tutmak gibi konularda Modernite, Post-Modernite ve Post-truth hepsi de aynıdır. Hepsi de kendi zamanlarının modası ve modernitesidir. Sâdece bir süreç içinde geliştirilmişlerdir ve moderniteden post-truth’a ulaşılmıştır. İhtiyaç duyuldukça ve insanları daha profesyonelce kandırmak için yeni izmler ve kavramlar ortaya atılacaktır; metavers gibi.

 

Moderniteden post-truth’a doğru bir gelişme(!) vardır. Bu gelişme küfürde, şirkte, nifakta, günahta ve zulümde bir gelişmedir. Merhâmet, vicdan ve adâlette ise çöküştür. Fakat bu kavramlar insanlara öyle bir anlatılır ve kandırılır ki, insanlar Dünyâ hızla güzelliğe, doğruya, hakîkate, iyiliğe vs. gidiyormuş gibi gösterilir. İşte modernite, post-modernite ve post-truth, bu zannı ortaya koymak için gerektiği zaman sırasıyla ortaya atılmış şeytânî düşünceler ve kavramlardır.

 

Modernizm ile İslâm’ı yenemeyen modern uygarlık, modernite yerine post-modernite ile Kur’ân’ı yenmek istemiş ama bu da başarısızlığa uğrayınca ortaya post-truth’u çıkarmıştır. İlginçtir ki hâkîkatin yerine yalan daha çok îtibâr görmektedir. Kitleler alsında nefsi kışkırtan ve azdıran bu kavramların ortaya koyduğu düşüncelere ve hayat-tarzına kolay alışırlar. Fakat mü’minler bu tuzaklara düşmeyecek kadar ferâsetlidir.

 

Modernite, post-modernite ve post-truth kavramlarının üçünde de insanı güyâ ilahlaştırmak vardır. Fakat aslında bunlar yüzünden her-şeyin kölesi olmaktadır modern insan. Hakîkatin yerine yalanı kabûl (post-truth) etmek iflâh olmaz bir köleliktir. Bu şeytânî kavramlar insanın, köle olduğunun farkına varmaması için ortaya atılan kavramlar ve düşüncelerdir.

 

Modernite doğru yola girildiğini, post-modernite en zirveye ulaşıldığını, post-truth ise insanın artık tanrılaşmaya başladığından söz eder. Oysa kitlelere karşı sâdece çok küçük bir kesim tanrılaşmış, diğer insanlar ise o tanrılara bilerek-bilmeyerek kulluk yapmaktadırlar. Çünkü âlemlerin rabbi olan Allah’a kulluktan vazgeçmişlerdir ki bu vazgeçişi sağlayan en önemli etkenlerden üçü, modernite, post-modernite ve post-truthtur. İslâm’a göre zirve Dünyâ’da değil, âhirette ve cennettedir. Cenneti kazananlar zirveye de ulaşmış olurlar. Bu şeytânî sistemler ise âhireti hesâba katmadıkları için ve zâten inkar da ettiklerinden dolayı cenneti ve ölümsüzlüğü Dünyâ’da kurmanın derdindedirler.

 

Bir yazıda post-modernizm için şunlar söylenir:

 

“Post-modernizm kavramı İkinci Dünyâ Savaşı’nın ardından ortaya çıktı. Savaşın yarattığı korkunç yıkım, batı dünyâsının ahlâkî ve etik değerlerini alt-üst etmişti. O zamâna kadar entellektüel çevrelerde geniş kabûl gören dünyâ görüşü ve anlayış, (ki buna o zamanlar ‘modern düşünce’ deniyordu) geçerliliğini kaybetmeye başladı. Yâni ‘daha iyi ve daha güzel bir dünyâya duyulan özlem ve hayâller’ artık sona ermişti. ‘Toplumsal refah’, ‘anlamlı bir hayat’ vb. kavramlardan geriye bir avuç hayâl-kırıklığı kalmıştı. Freud ve Marx’ın yöntemleriyle insan ve toplumun kavranabileceği, değiştirilebileceği ve geliştirilebileceğine dâir inanç da yavaş-yavaş ortadan kalktı. İşte post-modernizm terimi, bir-önceki dönemden kopuş anlamında, ‘modernizm’in sonrasını, ‘ötesini’ belirtmektedir.

 

Bir felsefe olarak post-modernizm, tâkipçilerine ‘her-şeyi’ ve ‘herkesi’ eleştirme (ve hattâ aşağılama) hakkı verir. Post-modernist bir akademisyene sorulacak olursa, hiç-bir şeyin (ahlâken, hukûken, estetik veyâ bilimsel olarak) ‘doğru’ olduğu ispatlanamaz. Tabî ki post-modernizmin kendisi bu kuralın istisnâsıdır. (‘Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir’ sözünü hatırlayınız) Özetin özeti: Post-modernizm; kuralsızlığın kural , ilkesizliğin ilke olduğu bir görüş-açısı veyâ yaşam-tarzını ifâde eder”.

 

Post-modernizm içinde yer alan unsurlar zâten modernizmin içinde vardır. Post-modernite, modernitenin kendi-kendini eleştirme denemesidir. Modernizm ve post-modernizmden bahseden bir yazıda şunlar söylenir:

 

“Modernizmin vaâd ettiği şeylerin bir türlü gerçekleşmemesi ve her-şeyi çözebileceğine olan yanlış inancın somut olarak yalanlanması (nükleer silahlar, kimyâsal atıklar, açlık, yoksulluk, çevre kirlenmesi gibi konularındaki çözümsüzlük), modern-bilimin verilerinin kişisel politik tercihlerde kullanılması ve totaliter devletleri ayakta tutmaya yardım etmekle suçlanması, modern-bilimde teori ile gerçeklik arasındaki farkların artması, insanın vâroluşunun mistik ve meta-fizik boyutlarıyla ilgilenmemesi hattâ görmezden gelmesi ve modern-bilimin fazla somutlaşması ve duyguyu unutması post-modernizmi ortaya çıkarmıştır.

 

Post-modernizm olgusunun, İkinci Dünyâ Savaşı’ndan sonra bilimsel ve zihinsel bilgi üretiminde batı’da yaşanan derin krizin, Aydınlanma filozoflarının genel çerçevesini çizdiği modern paradigmanın derin bir sarsıntı geçirmesi sonucu ortaya çıktığı söylenebilir. Post-modernizmin, modernizmden bir kopma olduğunu savunanlar olduğu gibi modernizmin kendi içindeki bir eleştiri olduğunu iddia edenler de vardır. Post-modern bilgi modern süreç de oluşan bilimsel bilgi tekeline karşı bir özgürleşim çabasıdır. Post-modernizm parçalanmayı savunur. Post-modern insan, ister toplumsal, ister bilgisel ve hattâ estetik tarzda olsun her türlü bütünleşmeyi, sentezi hor görür, onları dışlar.

 

Post-modernizm geleneksel modern kabûlün aksine, bilgilerimizin gerçeğe birebir karşılık gelmediğini, gerçeğin hep yeniden üretildiğini iddiâ eder ve bunun için de hep yeni modeller geliştirilmesi gerektiğinin altını çizer. Post-modernist yaklaşım, her sorunun tek bir doğru cevâbı olduğu düşüncesini yadsımakta, aksine, her sorunun birden çok doğru cevâbı olabileceğini yada hiç doğru cevâbı olamayacağını öne sürmektedir”.

 

Post-modernizm, “evrensel bir doğru”nun olmadığını veyâ olsa da bilinemeyeceğini söyler. Nietzsche, “ahlâkî iyi”nin bir temeli olmadığını savunmasının yanında “doğrunun” olmadığını da savunmuştur. Nietzsche böylece, “anlam” diye bir şeyin olamayacağını söyler ve bu nedenle “hiççilik”i (nihilizm) tutarlı görür.

 

Post-modernizm, “asıl gerçeklik insanın duyguları, düşünceleri ve hayâllerdir” der. Modernizmi sorgulamakla başlar. 2. Dünyâ Savaşı’yla birlikte modernizmin çöktüğünü söylerler. Post-modernizm yüksek teknoloji ile kendini bâriz şekilde gösterdi. Post-modernistler teknoloji arttıkça mesâfeler de kısaldığı için diğer milletlerle ilişki içinde olunmasını söylerler ve bu bağlamda milliyetçiliğe de karşıdırlar. Küreselleşmeyi savunurlar. “Gerçeklik” kavramına yeni bakış-açısı getirmişlerdir. Onlara göre tartışılmaz ve evrensel bir gerçeğin olması mümkün değildir. Gerçek sandıklarımız gerçekliğin ancak bir parçasını oluşturur ve bu da yoruma her zaman açıktır. Çünkü gerçeklik kavramı beklentilere, önyargılara ve kültürlere göre değişkenlik gösterir. Bu bakımdan nesnel bir gerçeklik yoktur der. Çeşitliliği savunur.

 

Hakîkat yerine yalanı seçmek nasıl bir yozlaşmadır!. Doğallık yerine kozmetiği seçmek, gerçek yerine makyajı seçmek..

 

Hakîkatin buharlaşması ve çoğalması, “anlamın çoğalarak anlamsızlaşması ve dolayısı ile buharlaşması ve aslında yok olması” demektir. Abdurrahman Arslan bu kavramlar hakkında şunları söyler:

 

“Hakîkati öldüren şüphedir, şüpheyle hakîkat bir-arada olmaz. Yâni bugün post-modernizmin geldiği nokta bu, şüpheyle berâber hakîkat de ortadan kalktı. Post-truth dediğimiz bir hadiseyle bugün karşı-karşıyayız, herkes istediğini yapar hâlde. Mâdemki ortak bir hakîkat yoktur, herkese göre bir hakîkat varsa, herkesin kendine göre bir hakîkati varsa, bu hakîkatin ‘hakîkat’ olduğunu bize kim söyleyecek?. Beden söyleyecek yâni insan bedeni, daha doğrusu, arzu söyleyecek. İnsan arzuları hakîkati temsil eder, gerçekliği temsil eder bugün insan için. Dolayısıyla da insanın arzuları artık bugün hakîkatin kaynağı durumundadır. İnsanın gündelik hayâtını düzenleyen otorite hâlindedir ve bu aslına bakarsanız bedenin öne çıkmasıdır.

 

Post-modern felsefe, hudutları ortadan kaldırıyor. İyiyle-kötüyü, adâlet-zulüm, ahlâklı-ahlâksız arasındaki çağdaş dünyânın hakîkat anlayışının ortadan kalkması ile sınırlar eriyor. Ama post-modern düşünce, post-modern felsefe, post-modern siyâset diyor ki, bunlar arasındaki hudutlar erirse çatışma ortadan kalkar, çünkü diyor çatışmayı yaratan, bu sınırların keskinliğidir, ayrışmadır. Oysa hakîkatin tekilliğinden çoğulluğuna geçebilirsek diyor, dolayısıyla herkesin kendine göre hakîkati olacağı için, dolayısıyla da insanların birbiriyle savaşmaları, mücâdele etmesi, kavga etmesi gereksiz olacaktır büyük bir nispette. Bu da tabî ki hakîkatin ve ona âit bilginin çoğullaştırılmasıyla ilgilidir.

 

Bilim bile kesinlik bildiren bir şey değil, artık o bitti, o dönem kapandı. Artık pozitivist bilgi, doğru bir bilgi değildir”.

 

Post-truth, “değişimin artık en hızlı ve kökten olması” demektir. Son darbeyi vurmak ve hakîkat yerine bâtıl olanı hâkim kılmak için ortaya atılmıştır. Modernite ve post-modernite ile iyice gardı düşen insanlık, post-truth ile nakavt edilmek istenmektedir. Bu uğurda hakîkatler bile bir tarafa atılmıştır ve yalanlar hakîkat gibi gösterilmektedir. Post-truthta hakîkat yoktur, her-an değişen sözde doğrular vardır. Fakat bunlar aslında “gerçekten doğru” değil, o anda kullanılan ve halkın büyük kesimi tarafından kabûl edilen geçici doğrular yada aslında yalanlardır.

 

Post-truth, “hakikat sonrası, gerçek ötesi” gibi anlamlara geliyor. Gerçeğin çarpıtılması, manipüle edilmesiyle yaratılan sahte gerçeklik “post- truth” kavramının kilit tanımı. Avrupa’nın, özellikle 2016 yılında dolaşıma soktuğu ve Oxford Sözlük’ün de 2016’nın kelimesi seçtiği post-truth özellikle politik ve medyatik çıkmazlara işâret ediyor. Yitirilen yada kendince yaratılan “yeni gerçek” vurgusuyla samîmiyetin, içtenliğin ve dürüstlüğün hebâ edilmesi, kavramın günümüzde geldiği anlamı karşılıyor. Burada amaç söylenenin sorgulanması değil, kitleleri iki dudak arasında coşturabilmektir. Bu da teatral bir şovun gerekliliğini gösterir.

 

Modern, post-modern ve artık “post-truth” denilen zamanlarda sanal ve sûnî olan şeyler “gerçek” olan şeylerden daha değerli ve geçerli kabûl ediliyor. Meselâ doktor size bilgisayarda-internet ortamında bir ilaç raporu yazıp hazırlar ve onun sûretini kâğıt şeklinde elinize verir. Siz de eczâneye gidersiniz ve ilaçlarınızı o rapor ile almak istersiniz. Fakat alamazsınız, çünkü elinizde gözle görünür ve elle tutulur, kaşelenip imzâlanmış gerçek bir madde olan kâğıttan bir rapor olsa da, o rapor geçerli olmaz ve sanal ortamdaki raporun sistemde gözüküp-gözükmediğine bakılır. Sanal ortamda sanal rapor hazır değilse yâni onaylandığı gözükmüyorsa, onaylanana kadar beklenir. Çünkü önemli ve geçerli olan rapor sanal olarak imzâlanmış ve onaylanmış olan rapordur. Eğer sanal ortamdaki rapor henüz imzâlanmamış ve hazır olmamışsa, sanal ortamdaki raporun gerçeği yâni elle tutulur ve gözle görünür olanı her ne kadar elinizde olsa da o raporla ilaçlarınızı alamazsınız. Geçerli olan rapor “gerçek olan” değil “sanal olan”dır. Maddeden yapılmış ve kâğıt şeklinde gözle görülür ve elle tutulur olan rapor işe yaramaz ve o sâdece bir “kâğıt parçası”dır. Işıktan oluşan ve sanal olarak görünen rapor ise geçerli ve değerlidir. Üstelik bu durum “ilerleme” ve “gelişme” olarak görülür ve kabûl edilir. Post-truth ile tüm her-şey bunun gibi olacak. Post-trutha göre “iki kere iki”nin 4 değil de 5 olarak kabûl edilmesi istenirse insanlar da 5 olarak kabûl edecektir. Yeni hesap makineleri 2+2=5 sonucunu çıkarırsa, post-modern insan da onu artık o şekilde kabûl edecektir. Çünkü 2+2’yi 5 olarak kabûl etmeyenler ve 4 olarak kabûl etmekte ısrâr edenler, gerici, ilkel, yobaz ve hattâ belki de terörist olarak görülecektir.

 

Modernizm, post-modernizm ve post-truthta hakîkati belirleyen şeyler, “mânevî ve ilmî olan” değil; imaj, yalan ve makyaj”dır.

 

Modernite, post-modernite ve post-truth, bunların hepsi hakîkatten sapmayla başlamıştır. Bu sapma zamanla iyice artmıştır ve günümüzde en sapkın hâl olarak “post-truth” denilen ileri bir sapkınlığa ulaşılmıştır. Fıtrattan ve fıtratla birebir uyumlu olan vahiyden sapıldıkça modernizm, post-modernizm ve post-truth başlamıştır. Sonra da yenileri (metavers) gelecektir. Bunlar insanın savrulamaya başlamasını ve artık savrula-savrula sapmasına, yoldan çıkıp uçuruma yuvarlanmasına neden olan şeylerdir. İnsanın sekülerleşmesi bunlarla başlamış ve artmıştır. Bunlar şeytanın sürekli geliştirdiği ve insanı saptırdığı modern silahlardır.

 

Aslında günümüzde sanal bir gerçeklikten bahsedilemez, çünkü sanal “gerçek” hâline gelmiş ve “gerçek” olan ortada görünmez, görünse de önemsenmez olmuştur. Böylelikle gerçeklik anlamını yitirmiştir. Sonuçta da gerçeğin bilgisi değil, sanalın bilgisi kabûl edilir olmuştur. Elinizde tuttuğunuz gerçek şeyler değil, sanal ortamda sûnî olanlar geçerlidir ve değerli olanlar da onlardır.

 

Modern insan için önemli olan “nasıl olduğu” değil de “nasıl hissettiği”dir. Çünkü o an ne hissettiği önemlidir. Biraz sonra farklı hissetmesi başka bir durumdur. Fakat belli bir zamanda iyi hissetmesi gerçek bir iyilik değildir. Çünkü hisler anlıktır ve bir-anda değişiverir ve biraz önce iyi hissederken biraz sonra ise kötü hissedilebilir. Bu nedenle “nasıl hissediyorsun” sorusu hem anlamlı değildir hem de samîmi değildir. “Nasıl hissediyorsun” sorusunda mânevî bir yön yoktur. Oysa “nasılsın” sorusu maddî ve mânevî yanı kapsar. Zâten ikisinin birlikteliğidir “iyi olma” hâli.

 

Müslümanlar modernizme karşı çıkarlarken, post-modernizm onları da kendine adapte etti ve müslümanlar bundan gâyet memnun bir şekilde post-moderne uygun yaşıyorlar. Artık post-trutha göre yaşamak da sorun olmayacaktır onlar için. Zîrâ post-truthu uygulayan muhâfazakâr-demokrat iktidâra göbekten ve gönülden bağlıdırlar ve onların gün-aşırı değiştirdikleri fikirlerine yeni yorumlar yapmakta zorlanmıyorlar. Üstelik bu yorumlar hakîkate aykırı olsa da fark etmiyor.

 

George Orwel’in 1984 romanında şöyle bir paragraf geçer: “Gerçi Yoldaş Ogilvy diye biri yoktu, ama gazetede çıkmış bir-kaç satır yazıyla bir-kaç düzmece fotoğraf onu vâr edebilirdi. Yaşayanların değil de ölülerin yaratılabilmesinin ne kadar tuhaf olduğunu geçirdi aklından. Yoldaş Ogilvy şimdi hiç yaşamamıştı ama, artık geçmişte yaşıyordu; üstelik, bu sahtecilik unutulduktan sonra, varlığı Charlemagne yada Julius Caesar kadar gerçek, onlar kadar tanıtlı kanıtlı olacaktı”.

 

Cehennemi kışkırtan şey, doğruların, hakkın ve hakîkatin yâni İslâm’ın yerine, yalanın, sûni olanın ve günahın îtibar görmesidir. 

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Aralık 2019

Devamını Oku »