11 Mart 2022 Cuma

Din ve Şeriat

 

“Yoksa onların bir-takım ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşrî ettiler ?. (bir şeriat kıldılar= şeraû lehum). Eğer o fasıl kelimesi olmasaydı, elbette aralarında hüküm (karar) verilirdi. Gerçekten zâlimler için acı bir azap vardır” (Şûrâ 21).

 

Din kelimesinin tanımı bir yazıda şu şekilde yapılır: “Yol, inanç, âdet, bağ, töre, kulluk”. Din kelimesinin, Arapça ‘dâl, yâ, nûn’ kökünden türetilmiş mastar veyâ isim olduğu kabûl edilir. Sözlüklerde “âdet, durum, cezâ, mükâfat, itaat, hesap, hüküm ve ferman, bağlılık gibi anlamlara gelir. Terim olarak din, müşahhas olması zorunlu olmayan insan-üstü bir güçle insanın ilişkisini açıklayan inanç, ibâdet ve ahlâk kurallarından oluşan sistemlere verilen genel bir isimdir. Din, sözlük anlamı ile ‘insanların yaratıcı olarak kabûl ettikleri üstün güce olan îmanlarını, ona yapacakları ibâdetlerin bütününü ve bu îmâna göre davranışların nasıl olması gerektiğini düzenleyen inanış yolu’ olarak târif edilir”.

 

Târihselciler dînin tanımını yaparken; “başta Allah’a îman olmak üzere, boyun eğme, teslîmiyet, minnettarlık, saygı, ibâdet, ahlâk ve O’nun emirlerini yerine getirmedir” derler. Fakat İslâm’ın sosyal, kültürel, ekonomik, siyâsî ve hukûkî yönünü zinhar kabûl etmeyen modern zihniyet, içten-içe bunlara bile karşı çıkar ve bunları dînin belirlediğini inkâr eder. Çünkü inkâr başladığı yerde durmaz. İslâm’ın hayâta dâir yönleri inkâr edilince, bunlar da zamanla inkâr edilmeye başlanır.

 

Şeriat: “Sözlükte ‘bir yöne doğru açılarak uzayıp gitmek, açık olmak; açık hâle getirmek’ anlamlarındaki şer’ kökünden türeyen şerîat (çoğulu şerâi’) ve şir’at. Yasa. Özellikle İslâm hukûku. Doğru yol. Hak din yolu. Büyük ve geniş cadde. Nûr, aydınlık, ışık. Kur’ân-ı Kerîm ve Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm’ın târif ettiği ve bildirdiği yol. Kur’ân’ın âyetlerine, Hazreti Muhammet’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Allah’tan olduğu için sâbiteleri hiç-bir zaman değişmeyecek olan dinsel kurallar bütünü, İslâm hukûku” anlamlarındadır.

 

İslâm’da şeriat denilen şey “emir-nehiyler ve Kur’ân-merkezli olan yâni vahye uygun olan ama aykırı olmayan kânun ve kurallar”dır. Emr-i bi’l mâ’ruf ve nehy-i ani’l münker=“iyiliği emretmek ve kötülüğü kaldırmak” İslâm’ın ana kuralıdır. Emir ve nehiyler vahye dayanmak zorundadır. Âlimler eskiden bêri şeriatın sâbit, evrensel, târih-üstü, indiği toplumu aşan bir tabiatı olduğu” kanaatindedir. Tabi bu, “şeriatta hiç-bir zaman hiç-bir değişiklik yapılamaz” demek değildir. Gerektiğinde Kur’ân ve Sünnet-merkezli güncellemeler (değişiklikler değil) yapılabilecektir. Bu güncelleme Kur’ân ve Sünnet’e uygun olmalı ve aykırı olmamalıdır.

 

Modern insanın “şeriat” denince aklına gelen şeyler; saltanat, hilâfet, el kesme, çarşaf, kadınların evlere kapatılması, dört kadınla evlilik, “boş ol” deyince hemen kadının boşanmış olması gibi, irticâ ile neredeyse eş-anlamlı bir kavramdır. Bunu her kesimden şeriat câhilleri ve şeriat düşmanları böyle anlar. Bir zamanlar Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı görevini yapmış olan bir gâfil; “Türkiye’de şeriat özlemcilerinin amaçlarına ancak bir iç-savaş çıkararak kavuşabileceklerini” belirterek, “şeriat çok büyük bir tehlikedir, bunlarla uğraşmak da çok büyük bir sevaptır” demişti.

 

Oysa şeriat yâni İslâm şeriatı,”Allah’ın kâinâta ve toplumlara koyduğu yasalara (sünnetullah) uygun olarak, Kur’ân tarafından belirlenmiş ve Peygamber tarafından ete-kemiğe büründürülmüş, insanın iç-âlemlerini inşâya yönelik olmaktan başka; sosyâl, kültürel, hukûkî, siyâsî, ahlâkî ve ekonomik, insanın olduğu her alana hitâp eden ve her alanı hâkim olarak düzenleyen kânunlar ve kurallar bütünüdür.

 

Dünyâ’nın görünümünün ve insanın düşüncesinin sürekli olarak değişmesi yeni bir şey değildir. Yeni olan, Dünyâ’nın değil ama insanların, değişmeyi ve değişimi doğal, normâl ve fıtrata uygunluktan çıkarması, şeytanın-nefsin etkisiyle saptırarak hızlandırması, bu nedenle de bu hıza uymak için normâlden hızla uzaklaşmasıdır. Çünkü normâlde ne insanların, ne doğanın, ne Dünyâ’nın ne de kâinâtın hareketi-döngüsü bâriz bir oranda değişmez. Zîrâ kâinâtı mutlak anlamda Allah yönetmekte ve kâinât tam da Allah’ın kânunlarına yâni şeriatına göre hareket etmektedir. Normâle aykırı olarak değişen ve farklılaşan sâdece insandır. Zîrâ insan, Allah’ın kânunlarına-şeriatına göre değil, kendi beşerî aklına göre çıkardığı kânun ve kurallara göre hareket eder.

 

Demek ki farklılaşan şey, Allah’tan, dinden, vahiyden ve mâneviyattan kopan insanın; şeytanın, nefsin ve tâğutların kontrôlünde ve yönlendirmesinde tüm normâllere ve tüm değerlere aykırı davranarak sapması ve bu sapmanın sonucunda yoldan çıkmasıdır. Koca kâinatta meydana gelen tek bâriz farklılaşma budur. İnsanlığın hızlanması ve her-şeyi hızlandırması, uçuruma doğru yuvarlanmasından dolayıdır. Modern insan sapkınlığa ve yok oluşa doğru hızla yuvarlanmayı “hızlı değişim” zannediyor. Fakat aslında normâl olan, değişimin yavaş-yavaş olmasıdır. Zîrâ tüm kâinatta böyledir ve böyle olduğu için Dünyâ’da da değişimler yavaş-yavaş ve âhenkli bir şekilde olmalıdır. Mevsimler yavaş-yavaş, sabah-akşam yavaş-yavaş ve yaşlanma-ölme her-şey yavaş-yavaş olur.

 

İşte bu yavaş-yavaş oluşta ortaya çıkan yeni sorulara ve sorunlara cevap ve çâre üretilmesi zor olmaz ve dinler de bunlara gerekli ve yeterli cevâbı verirler. Fakat bir sapmanın sonucu olarak her-şeyin hızlandırılmasının sonucunda ortaya çıkan sorular ve sorunlar doğal, normâl ve fıtrî olmadığı için, dînin bunlara cevap vermesini beklemek abestir. Bu nedenle de sürekli ve hızlı bir şekilde “dîni reforma sokmak, şeriatı değiştirmek” gibi sapkınlıklar ortaya çıkmaktadır. Din niçin normâl, fıtrî ve doğal olmayan ve netîcede sapkın olan şeylere cevap versin?. Dînin sorulara ve sorunlara cevap vermesi için her-şeyin dîne göre olması gerekir. Zîrâ din nesne değil öznedir. Kendisine uygun olmayan koşulların sonucunda ortaya çıkan sorulara ve sorunlara cevap üretmeye girişmek yerine, işi temelden hâlleder ve şeytanın, nefsin ve tâğutların etkileri nedeniyle ortaya çıkan sapkınlıkları kökünden temizler ve her-şeyi normalleştirir. Kur’ân’da bu: “De ki: Hak geldi, bâtıl yok oldu. Hiç şüphesiz bâtıl yok olucudur” (İsrâ 81) şeklinde ifâdesini bulur.

 

Târihselciler; “din sâbit olsa da şeriat dinamiktir ve bu nedenle müslümanlar şeriatı sürekli olarak değiştirebilirler” derler. Hem de yeni şeriatı oluşturmada dîne dayanmaya lüzum görmeden ve sâdece aklı ve mevcut paradigmayı kullanarak bunu yapabileceklerini söylerler. Bu konuda da Hz. Ömer’i örnek göstermeye çalışırlar ama yaptıkları şey bir iftirâdan öteye gitmez. Hz. Ömer için şöyle derler: “Doğru anlayış, hükümlerin vâzediliş esprisini kavrama ve Allah gibi yeni hükümler koymaktır. Bunu bir tek Hz. Ömer kavramıştı”. Hz. Ömer’in geçici olarak belli bir süre için uygulanan hükümleri yeniden ihtiyaç duyulana kadar askıya almasını “kesin bir uygulama” ve “şeriatı değiştirme” gibi görmektedirler. Nasıl ki kâlpleri İslâm’a ısındırılacak olanlara verilen pay geçici bir uygulama ise, bu uygulama gün gelir yeniden gündem olup ortaya çıkabilir. Çünkü sürekli bir değişim var ya!. Fakat târihselciler böyle bir durumun bir daha yaşanamayacağını sanarak o âyetlerin hükmünün Hz. Ömer tarafından ebedî olarak kaldırıldığını ve düştüğünü zannederler.

 

Târihselciler; “Hz. Ömer müellefe-i kulûb’un ödeneğini keserek Kur’ân’a aykırı hareket etti. O hâlde biz de gerektiğinde Kur’ân’a aykırı olan hükümler verebiliriz” derler. Oysa Hz. Ömer ödeneği kesmekle âyeti inkâr edip iptâl etmedi ki!. Yeniden böyle bir ihtiyaç duyulana kadar âyetin uygulamasına ara verdi yada sınırlandırdı. Çünkü aslında kestiği ödenek sâdece iki kişinin ödeneğiydi ve hattâ kendisi de ondan sonra bâzılarına, “kâlpleri İslâm’a ısınsın diye” ödenek vermişti. Hz. Ömer müellef-i kulûb’a verilen ödeneği tümden kesmemiş, bunu sâdece iki kişiyle sınırlandırmıştır. Serdar Demirel bu konuda şunları söyler:

 

“Özetle meselenin aslına bakalım. Kur’ân’da zekat verilmesi gereken sınıflar şöyle sıralanır: ‘Sadakalar ancak şunlar içindir: Fakirler, yoksullar (miskinler), o işte çalışan görevliler, müellefe-i kulûb (kâlbleri İslâm’a ısındırılacaklar), köleler, borçlular, Allah yolundakiler, yolda kalmışlar. Allah tarafından böyle farz kılındı. Allah her-şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir’ (Tevbe: 9/60).

 

Görüldüğü üzere bu âyet zekat malının kimlere verileceğini hükme bağlamaktadır. Bu sınıflardan birisi de müellefe-i kulûb’tur. Bu sınıfa girenler, hem müslüman hem de gayr-i müslim kişi ve toplumlardan oluşur. İslâm’a kazandırılacaklar, kâfirlerin tarafında bulunup müslümanlara yardım edebilecek kimseler, kendilerine maddî yardım yapılmadığı takdirde küfre döneceğinden korkulan yeni müslümanlar ve benzer konumda olan bir-çok kişiyi, sınıfı ifâde eder. Bu uygulamadan amaç, onları İslâm’a kazanmak yada en azından onlardan gelecek zararları onların gönüllerini hoş tutarak def etmektir. Sâdece zekat malından değil, gerektiğinde ganîmet ve diğer gelirlerden de bu sınıfta olan kişilere bu tür harcamalar yapılabilir.

 

Peki, Hz. Ömer’in Kur’ân’ın bu hükmünü yorumla ortadan kaldırdığı ve sahabelerin de bu yeni uygulama üzerinde ittifâk ettiği doğru mudur?. Dillerine pelesenk ettikleri olayın özeti şudur: ‘Müellefe-i kulûb’tan olan Uyeyne b. Hısn el-Fezârî ile ez-Zibrikân b. Bedr, Hz. Ebû Bekir’in hilâfeti döneminde kendisine gelerek, Bahreyn’den gelen haraç (dikkat edin zekat değil, haraç) gelirlerini kendilerine bağlaması durumunda kavimlerinden hiç kimsenin İslâm’dan dönmeyeceği güvencesini vereceklerini söylediler. Hz. Ebû Bekr bu teklifi kabûl etti ve bir vesîka hazırladı. Vesîka hakkında ihtilâfa düştüler. Hazırlanan bu vesîkaya şâhit olarak yazılan isimler arasında Hz. Ömer de bulunuyordu. Onaylaması için söz-konusu vesîka kendisine getirildiğinde, onaylamayı reddetti ve vesîka metnini sildi. Hz. Ebû Bekr de bu görüşü benimsedi’.

 

Kaynakların aktardığı bu olaydan hareketle Hz. Ömer’in Kur’ân’ın ve Sünnet’in hükmünü şahsi görüşüyle ortadan kaldırdığını iddiâ etmek ve bunu târihselciliğe kaldıraç kılmak doğru değildir. Hz. Ömer âyetin hükmünü ortadan kaldırmamıştır. Müellefe-i kulûb sınıfına giren kişilere yapılan ödemeden sâdece iki kişinin (Uyeyne b. Hısn el-Fezârî ile ez-Zibrikân b. Bedr) ödemesine son vermiş, asalak bir sınıfın üremesinin önüne geçmiştir. Zîrâ hükmün illeti, yâni kâlbin telifini gerektiren şey, o iki kişiye has olarak ortadan kalkmıştır, illet kalkınca da onlara dâir hüküm de sona ermiştir. Bu da bir usûl kâidesidir. Hüküm illetiyle vardır. Bu müellefe-i kulûb hükmünün ve bu sınıfa giren kişilere ödemelerin durdurulduğu anlamına gelmediğini yine kaynaklar bildirmektedir.

 

Meselâ Hz. Ömer, Sasani ordusunun önemli komutanlarından Hürmüzân’a kâlbini İslâm’a ısındırmak gâyesi ile iki bin dirhem maaş bağlamıştır. Yine ‘Hutay’e’ lâkaplı meşhûr şâir Cervel b. Mâlik’e -ki kendisini etrâfındakileri hicvetmekten alamayan güçlü bir şâirdi- müslümanları şiirleriyle rahatsız etmemesi için aynı fondan ödeme yapmıştır. Daha başka örnekleri de olan bu olaylar bizzat Hz. Ömer’in mevzu-bahis âyetle amel ettiğini ortaya koymaktadır”.

 

Kur’ân: “Bugün size dîninizi tamamladım” diyor. Fakat târihselciler “tamamlanmamıştır, biz tamamlayacağız” diyorlar. Peki neye göre, elbette “kutsal konjonktür”e göre.  Oysa tamamlanmış din, “tamamlanmış şeriat” da demektir. “Bu gün size dîninizi tamamladım ama şeriatı tamamlamadım, onu da siz tamamlarsınız” demiyor ki!. Tamamlanmış bir din tüm zamanlar ve mekânlar için “sâbit” iken, tamamlanmış şeriat da tüm zamanlar ve mekânlar için “sâbite”dir.

 

Peygamberimiz’e Hz. İbrâhim’in milletine yâni dînine-şeriatına uyması emredilmiştir. Böylece İslâm’a uyulmuş olacaktır. Millet “din ve şeriat” anlamındadır. Zîrâ din ile şeriat birbirinden ayrılamaz. Dînin olduğu yerde mutlakâ şeriat da vardır. Dinden kaynaklanan ve bir peygamberin somutlaştırdığı şeriat nasıl ki Peygamberimiz’e emredilebiliyorsa, “güzel örneklik” olarak Peygamberimiz’in şeriatına uymak vardır. Bu, Ahzâb Sûresi 21. âyetle emredilir. Doğal değişimlerde yapılacak şeriat güncellemeleri bu nedenle dîne ve “ideâl şeriat”a aykırı olamaz.

 

“Seni de dîne uygun olan bir şeriat üzere kıldık” diyor Kur’ân. Bu şeriat Hz. İbrâhim’in de, diğer peygamberlerin de uyduğu dîne uygundur. Zîrâ İslâm tektir ve tüm zamanlarda aynı mesajı verir. İşte tüm zamanlarda şeriat bu mesaja uygun olarak ortaya çıkar. Sâdece bâzı küçük ve geçici değişiklikler olmuştur. İslâm şeriatı tüm peygamberlerde genel anlamda aynı ve benzerdir. Sâdece bâzı küçük değişiklikler yapılmıştır ki bu değişiklikler vahyin ana-metnine aykırı değildir. Her peygambere özel bir şeriatın olması, “temelde bir farklılık” değildir. Zîrâ İslâm’ın tüm şeriatı İslâm’a uygundur ve İslâm’dan kaynaklanır. Nasıl ki İslâm, Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar sâbit ise, şeriatlar da -peygamberler İslâm’a uygun olmayan bir şey yapmayacağı için- İslâm’a uygundur. Bu da tüm şeriatların İslâm’a uygun olması ve aykırı olmaması demektir. Şu da var ki, son peygamber gelmiştir ve İslâm da en kâmil şeklini bulmuştur. Artık “yepyeni bir şeriat” ortaya konulamaz. Eğer konulursa bu İslâm’dan olmaz. Fakat meydana gelen doğal ve normâl değişimler nedeniyle yapılacak şeriat güncellemeleri İslâm’a uygun olmak ve aykırı olmamak zorundadır.

 

Elbette “mevrid-i nassda içtihada mesağ yoktur” yâni apaçık bir nass varsa ictihada ve şeriat güncellemesine izin yoktur. “Günümüze uymuyor” diye şeriatı değiştiriyorum diyerek din değişimi yapmak isteyenler, kendilerini “din koyucu” olarak görmekten çekinmemektedirler. Meselâ apaçık şekilde “tâğutların yâni kendinde Allah gibi hüküm koyma yetkisi görenlerin çıkardığı kânunlara değil, Allah’ın kânun ve kurallarına yâni hükümlerine uyun” emri varken bunu yoruma tâbi tutmak, ancak modernizm tarafından tuzağa düşülmüş olduğunu gösterir.

 

Esasen Kur’ân, uyulması gereken şeyin örnekliğini “ileride ortaya çıkacak şey” için değil, “geride ortaya çıkmış ve uygulanmış şey” için (kıssalar) yapar. Hedef olarak ileriyi değil geriyi göstermiştir ve; “eğer sizden önceki sâlihler gibi olursanız ana-amaç olan cennete kavuşursunuz” demiştir. Çünkü cennetliklerin çoğu eskilerden, çok azı ise yenilerdendir (Vâkıa 12-14).

 

Oryantâlistlerin mukallitliğini yapanların, dîni ve şeriatı ayrı görmeleri ve şeriatı dinden bağımsız şekilde ayrı olarak istedikleri gibi düzenleyebileceklerini söylemelerine şaşmamak gerekir. Zîrâ oryantâlizmin ana-amacı, İslâm’ı pasifleştirmektir. Bu da onlara göre, her istenildiği zaman, akla göre yeni şeriat değişiklikleri yapmakla olacaktır.

 

İslâm tamamlanmış ve kurumlaşmış bir dindir ki amelî olarak hayatta sürekli olarak uygulanışı, onun ne ve nasıl olduğunu çok açık bir şekilde ortaya koyar. Fakat bu amelî-pratik yönü görmek istemeyenler, İslâm’ın ne olduğunu aşırı yoruma boğulmuş olan kitaplardan ve lûgatlardan öğrenmeye kalkıyorlar. İslâm’ı dîne, ahlâka ve ibâdete indirgeyenlerin kullandığı kaynaklar çoğunlukla oryantâlistlerin ve gayr-i müslimlerin kitaplarıdır. Zîrâ müslümanların böyle yorumlar yapmaları pek de mümkün değildir. Bunu ancak, modernizm nedeniyle beyni sulanmış ve aklı bulanmış olanlar yapabilir.

 

Kur’ân’da nesh olan ve değişen tek bir hüküm bile yoktur, olmayacaktır. Yerine göre bâzı farklı uygulamalar yapılabilir. Fakat o uygulamalar hem sınırlıdır, hem geçicidir, hem de “örneklendirilmiş şeriat”a aykırı olamaz.

 

Şeriatı belirlemede coğrafyanın etkisi vardır. Fakat coğrâfî şartlar açık bir emri iptâl edemez. Mûsâ Cârullah “kutuplarda oruç tutmaya gerek yoktur” demişti. Demek ki her türlü şartta güncellenebilecek olan şeriat, yine ancak Kur’ân’a ve Sünnet’e uygunluğuna göre olabilir. Aksi-hâlde şeriat uygulanamaz hâle gelmeye ve din de iptâl edilmeye başlanır ki dînin tahrifi-tahribi ve iptâl olup yok olması böyle olur-oluyor.

 

Şeytanın, nefislerin ve tâğutların etkisi ve baskısıyla değişen kâlpler, artık “âlemlere rahmet” ve “muhteşem bir ahlâka sâhip” olan Peygamberimiz gibi bir şeriatı beğenmiyor ve uygulamak istemiyor da akıllarına göre oluşturdukları beşerî şeriatlar oluşturmak yoluna koyuluyorlar. Allah “aklınızı kullanın” der ama hiç-bir yerde “aklınıza uyun” demez. “Aklınızı kullanın da Allah’a-Peygamber’e ve ideâl şeriata uyun” der.

 

Din ile şeriat farklı değildir ve olamaz. Dîne uygun olmayan bir şeriat olamaz. Olursa din ile alakası olmayan bir belirleme olur. Hiç-bir peygamber böyle bir şeriat ortaya koymadığı ve düşünmediği gibi hiç-bir insan da böyle bir şey düşünemez. İslâmî şeriat tüm zamanlarda ve mekânlarda vahyin emri ve nehiylerine ve de Peygamber’in Sünnet’ine göre olur. Tüm zamanlarda ve mekânlarda şeriat, Kur’ân bütünlüğüne ve Sünnet örnekliğine göre düzenlemeyecekse neye göre düzenlenecek, ortaya çıkarılacak ve ikâme edilecektir. İlhami Güler (küfre ve şirke düşerek) bunun “evrensel ed-dîn” ve “akıl” ile olacağını söyler:

 

“Şeriat, vahiy/kitap ve peygamber aracılığı ile indiği toplumun somut sorunlarını ‘evrensel ed-din’ açısından çözer. Fakat, şeriatların değişmesi gösteriyor ki, çözümler, nesnesini bir kere ve bütün zamanlar için veren nihâi, ebedî ve evrensel çözümler değil; zamâna ve mekâna, toplumsal yapıya, kavimlerin etnik, antropolojik, demografik, ekolojik, sosyolojik yapısına bağlıdır. Daha somut konuşmak gerekirse, Allah'a tapınma (ubûdiyet) din’dir; fakat bunun menâsiki (ritüelleri) değişebilir ve şeriattır. Bir şeyin din olmasını belirleyen şey, zorunlu olarak onun vahiyde/kitapta yer alması değildir. Kur’ân, bütünüyle ‘ölçü’ değildir, örnektir. Örneği kavrayan, Allah’ın karakterini ve insanlardan ne istediğini anlayan mü’min, Allah gibi sorun çözer, kitap yazar, hüküm koyar”.

 

Dînin sâbit olduğu gibi şeriatın da “sâbiteli” olduğunu ve olması gerektiğini idrâk edemeyen yada kabûl etmeyen İlhami Güler, -sözde- “din sâbit” derken şeriatın dinamik yâni tamâmıyla değişken olduğunu ve “işi bilen herkesin bir şeriat yapabileceğini” söyleyerek küfre düşer. Böylece aslında dînin de sâbitliği kalmaz. Çünkü işi bilen herkesin Allah gibi kitap yazıp, hüküm koyup sorun çözebileceği söyleniyor. Böyle olunca da Allah’a, Kitab’a ve Peygamber’e gerek kalmıyor. Zâten dinamik yâni yeni bir şeriat yapmak için Kitab’a ve Peygamber’e gerek duymuyor. Zîrâ bunları “ölçü” olarak görmüyor. Bir ölçüsü olmayan şey elbette “din” değildir. Böyle olduğu için de dîni, sonuna kadar bağlılık duymaya lâyık bulmuyor.   

 

Şeriatı terk-etmek insanı kâfir değil günahkâr yapar ama inkâr etmek kâfir yapar. Şeriatın güncellenmesi (değişmesi değil) eğer Vahye ve Sünnet’e uygun olmak ve aykırı olmamak kaydıyla olacaksa bir sorun olmaz. Fakat târihselciler, yeni şeriatın; “insanın aklına, yeni ideolojilere, modern-bilim ve teknolojiye, seküler düşünce, felsefe ve inanışlara ve de modern hayat-tarzına uygun olmalıdır” diyorlar. İşte sorun burada ortaya çıkıyor. Çünkü yeni şeriatı bu şekilde belirlemek, İslâm’ın belirleyiciliğini kısıtlayıp yada yok edip onu hayattan uzaklaştırmak anlamına gelir. Sonra da Mûsâ Cârullah’ın dediği gibi kutuplarda oruç farz olmaktan çıkar. Bunu zamanla diğer farzlar izler. Şeytan, bunu yapmaları için dostlarına yeterli ilhâmı verecektir. Sonuçta da süreç içinde din adına ortada bir şey kalmaz. Böylece ortaya, herkesin kendi aklına göre belirlediği “kelle-başı şeriatlar” çıkar ve birbirlerinin şeriatlarını beğenmeyenler birbirlerine düşman olurlar ve kavgaya tutuşurlar. Mezhep ayrılıkları ve düşmanlıklar böyle ortaya çıkmamış mıydı?.

 

Şu da var ki, modern zamanlarda yâni günümüzde “ed-dîn”e uygun olan şeriatı kim belirleyecektir?. Herkes aynı şeriatı belirleyecek ve benimseyecek midir ki?. Ya bir-takım insan toplulukları Hz. Muhammed’in belirlediği şeriatı beğenirler ve benimserlerse ne olacak?. “Hayır devlet belirleyecek” denirse o zaman da şeriat dayatması yapılacak demektir. Yok eğer “geleneklere ve örfe uygun bir şeriat olacak” deniyorsa, o zaman da gelenekler din yapılmış olur ki zâten ulus-devletlerin hepsi -sözde- müslüman olsa da hem şeriatları hem de inanışları farklılaşmıştır. Öyle ki ulus-devletlerden bâzıları müslüman olarak bilinmesine rağmen lâik, seküler ve demokratik bir yola girerek dinden uzaklaşmış ve hattâ dîni inkâr etmiştir-etmektedir. Lâik devletlerin en azından kurumlarının dinden uzak olduğu bilinen bir şeydir.

 

Şeriatı din belirlemesi gerektiği gibi, dîni de şeriatın aynı ve benzer olması korur. Allah’ın, dîni koruması bu şekilde olur. Kur’ân sâdece raflarda durarak değil, hayâtta benzer şekilde uygulanarak korunur. Meselâ tüm müslümanlar aynı-zamanda oruca ve hacca başlarlar. Ezan her yerde aynı sözlerle okunur. Aynen bunun gibi, içlerinden birine saldırıldığında da destekleşmek mecbûriyetindedirler. Fakat din; -aynen şimdi olduğu gibi- îmâna, ahlâka ve ibâdete indirgenirse ümmet bütünlüğü yok olur ve ümmet darmadağın olur. Parçalanmış olan ümmeti kim gelse bir lokmada yutuverir.

 

Modern zamanlara gelinceye kadar ümmetin şeriat konusunda bâriz bir farklılaşması yoktu ve buna ihtiyaç da duyulmamıştı. Târih boyunca yoğun şeriat tartışması yapılmaması bunun delilidir. Dört mezhebin hangisine uysanız İslâm’a uymuş kabûl edilirsiniz. Vahye aykırı olan mezhepler zâten sapkındır. Fakat ne zaman ki küresel sapkın bir akım olan modernizm ortaya çıktı, modernizmin baskısı ve dayatması altında gevşeyenler, dîne ve şeriata aykırı uygulamaların “modern şeriatlar” olarak uygulanabileceğini söylemeye başladılar. Yâni bu düşünceyi zorlayan ve dayatan şey aslında modernizmdir. Modernizm ağır kuşatması ve baskısı, birilerine “modern şeriatlar”ı düşündürtüyor. 

 

Şeriat amel-eylemle ilgilidir. Bu nedenle İslâm şeriatı daha ziyâde Medîne’de ortaya koyulmuştur. Peygamberimiz’in Medîne’de yaptıklarını din’den görmüyorlar ve ortaya konan şeriatı da târihsel olarak kabûl ediyorlar. Bu ise Peygamberimiz’in Medîne sürecinin bir anlamı kalmadığını söylemek demektir.

 

İslâm şeriatının temeli, Kur’ân ve Peygamberimiz’in 23 yıllık bir süreç içinde Kur’ân’a uygun olarak (Kur’ân’a aykırı olarak değil) yaptığı uygulamalardır. İşte Kur’ân’dan sonra bağlayıcı olan ve dayanılması ve aykırı düşülmemesi gereken şeriat budur. Yoksa Peygamberimiz’den sonra şeriat güncellemeleri yapılabilir ve birileri bu güncellemeleri beğenebilir fakat Kur’ân’a ve Sünnet’e uygun olarak belirlenen bu şeriat, bir-sonraki zamanlarda güncellenecek şeriat için kaynak olamaz. Tüm zamanlarda ve mekânlarda yapılacak olan her yeni şeriat güncellemesi yine Kur’ân ve Sünnet bütünlüğüne uygun olmalıdır. Zîrâ Peygamberimiz’den sonra yapılan şeriat güncellemeleri bağlayıcı değildir. Çünkü bu güncellemeler Allah’ın kontrôlünde ve O’nun uyarmasıyla düzeltilerek yapılmamıştır. Bir-önceki güncellemelere göre yeni şeriat güncellemeleri yapılamaz. Kur’ân’a ve Sünnet’e göre belirlenmiş olan bir şeriata dayanarak yeni bir şeriat güncellemesi yapılması uygun olmaz. Çünkü tavşanının suyunun suyu, “tavşanın suyu” olmaktan çıkmaya başlar. Fakat Kur’ân ve Sünnet’e göre belirlenmiş şeriat güncellemelerine atıf yapmakta bir beis yoktur. Bağlayıcı ve belirleyici olan İslâm şeriatı, Peygamberimiz’in 23 yıl boyunca Allah kontrôlünde ve icâbında yapılan yanlışları düzeltmesiyle ortaya koyduğu vahiy-merkezli şeriattır. İşte bu şeriata Sünnet denir. Dînin pratiğe şeriat olarak çevrilmesine Sünnet denir. O hâlde “bağlayıcı şeriat”ları pratik anlamda ancak Peygamberler ortaya koyabilirler. Peygamberlerin ete-kemiğe büründürdüğü bu şeriatlar %100 Kur’ân’a uygun şeriatlardır.

 

Târihselcilerin îtirazları ancak “müslümanların târihi” boyunca birilerinin mezhep ve meşrep kaygısıyla ortaya çıkardığı şeriata karşı olursa tutarlı olur.

 

İslâm şeriatı tüm insanlar arasında aynı olduktan başka, tüm hayvanlar ve bitkiler hattâ tüm kâinât için de aynıdır. Çünkü hepsi de Allah’ın dîni olan İslâm nizâmına göre hareket ederler. Zâten tevhid, “göklerdeki düzenin yâni şeriatın aynısının yada benzerinin Dünyâ’da da kurulması” demektir. Çünkü göklerde muhteşem bir âhenk ve düzen vardır. Gökler tam bir barış ortamıdır yâni İslâm’dır. İşte bunun gibi, yeryüzünde de böyle bir barış ortamı ve âhenk kurmak, yeryüzünde de İslâm ve Sünnet’e yâni İslâm şeriatına göre bir düzen belirlemekle olabilir.

 

Mesele şu ki, târihselcilerin Kur’ân ile sorunu olduğu için, vahye dayalı olan şeriatla da sorunları olmuş oluyor. Kur’ân’ı târihe hapsettikleri gibi şeriatı da târihe hapsetmek istiyorlar. Kur’ân’ı nesh ettikleri gibi, şeriatı da nesh etmek istiyorlar. Aslında sonuçta, “üzerinden uzun zaman geçtiği için” dîni nesh etmek istiyorlar. Zîrâ “şeriat modern hayatla uyuşmuyor ve aykırı düşüyor” diyorlar. Fakat nedense 2.500 yıllık cumhûriyet ve demokrasiyi nesh etmeyi hiç düşünmüyorlar ve tam-aksine bunları baş-tâcı yapmaya ve bunlara râm ve meftûn olmaya devâm edebiliyorlar. “Yunan’ın peygamberleri”ni, “İslâm’ın Peygamberi”ne tercih ediyorlar. Çünkü târihselciler İslâm’dan umutlarını kesmişler ve beşere yâni akla tapmaya başlamışlardır. Zîrâ “neye uyuyorsanız ona tapıyorsunuz” demektir.

 

Tarihselcilerin açık bir çelişkisi şudur.. Hem diyorlar ki “Kur’ân’ın nesh olan âyetleri vardır ve bu dinamik bir toplum yapısı kurmak için şarttır”, hem de Mekkî âyetleri baş-tâcı yaparlarken, pratiklik içeren Medenî âyetleri nesh edilmiş sayıyorlar. İyi de nesh, “sonrakinin öncekini iptâl etmesi” değil midir?. O hâlde önce olan Mekke, sonra olan Medîne’yi nasıl nesh edecek?. Tam-tersine, Medîne Mekke’yi nesh etmesi lâzım. Fakat o zaman, târihselcilerin -sözde- çok beğendikleri ve evrensel saydıkları Mekkî âyetler nesh edilmiş olacak ve târihselcilik çöpe gitmiş olacaktır. İşte bundan dolayı olsa gerek, bu çelişkiyi gören Mahmut Muhammed Taha, “İslâm’ın İkinci Mesajı” kitabında ilk mesajın Medîne, ikinci mesajın ise Mekke olduğunu söyleyerek târihi aptalca bir davranışla değiştirmeye çalışır. Oysa ortalığı daha da beter batırmaktan başka bir şey yapmaz. Çünkü Kur’ân’da aslâ nesh yoktur, olmamıştır, olmayacaktır ve olmaz da.

 

Batı’nın modernleşmesi, dinden vazgeçerek olmuştur. Modernizm bâtıl bir şeriattır. Müslümanlar dinden kopmayı düşünmedikleri için tümden modernleşmemektedirler. Çünkü modernleşme, “din yerine aklı merkeze almak” demektir ki bu, beşerin ilahlaşmasını da yanında getirir ve getirmiştir. Oysa son cihangir devlet Osmanlı, Fâtih ve Kânûnî ile bir-çok yeni kânunlar yaptılar. Bu kânunlar İslâm şeriatı gözetilerek yapılan ama merkeze örfün alındığı kânun ve kurallardı.

 

Şeriat, sâbit dîni vâz eden Kur’ân’a ve de onun pratikliği olan Sünnet’e dayanmalıdır ve bunlardan neş’et etmelidir. Fakat bu her zaman böyle yapılmalıdır. Şeriatın güncellemesi bir zamanda iptâl edilip de dondurulamaz. Yanlış olan budur. Şeriat güncellemesi her zaman Kur’ân ve Sünnet’e dayanarak tüm zamanlarda ve mekânlarda yapılmalıdır. İctihad budur. İctihad kapısının kapanması müslümanları durgunluğa iten ana sebeptir. İctihad kapısının kapanması “şeriatın Kur’ân’a ve Sünnet’e göre yapılmasının kapanması” demektir. Yoksa müslümanları durgunluğa ve gerilemeye iten sebep, şeriatın Kur’ân ve Sünnet’e göre yapılmasından dolayı değildir. Çünkü ictihad kapısı kapanana kadar müslümanlar şeriatı, örfü merkeze almış olsalar da, Kur’ân’ı ve Sünnet’i gözeterek düzenlemişler ve güncellemişlerdi. Böylece uzun yıllar boyunca Dünyâ’nın hâkimi olmuşlardı. Demek ki şeriat tamâmen Kur’ân’a-Sünnet’e göre olsa ve mâruf örf gözetilerek yapılsa, Dünyâ cennetin bir şûbesi olacaktır.

 

Şeriat, bir toplumda yada coğrafyada olan bir farklılığın, ortaya çıkan bir sorunun yada “sorun”un, toplumun yapısına uydurularak giderilmesi değil, (çünkü bu pek mümkün değildir), o soru ve sorunların Kur’ân ve Sünnet’e dayanarak bir çözüme kavuşturulması ve güncellenmesidir. Yâni Kur’ân ve Sünnet’e dayanmak esastır. Topluma yâni insana dayandığındaysa şeriat güncellenmiş olmaz, değişmiş olur. Şeriatın değişmesi “dînin değiştirilmesi” demektir ki bu işin sonu “dînin iptâli”ne kadar varır.

 

Târihselciler değişim ama özellikle modern değişim karşısında kendilerini ezik hissettiklerinden ve kompleksten dolayı değişimi düşünüp durmaktadırlar ve “değişmeyen”e gıcık olmaktadırlar. Din gibi şeriatın da sâbit yada sâbiteli olmasına katlanamamaktadırlar. Târihselcilerin böyle düşünmesi, sürekli değişimi ifâde ede modernizme meftûn olmalarından olsa gerektir. Çünkü târihselcilerin tüm düşünceleri ve teorileri modernizme uygun düşüyor ve modernite ile örtüşüyor. Hiç aykırı düşen bir taraf yok çünkü. Bu ilginç değil midir?. Utanmasalar daha doğrusu halktan (haktan değil) korkmasalar, batı’nın ve modern insanın, Peygamber’e daha uygun yaşadıklarını söyleyecekler. Tabi bunu söylerken batı’nın yaptığı şerefsizliklerin hiç-birini akıllarına bile getirmeyeceklerdir.

 

Din sâbittir. Zîrâ Kur’ân kıyâmete kadar bâkidir. Allah’ın kontrolünde ve gerektiğinde düzeltmesiyle ve de mutlak anlamda Kur’ân’a uygun olan ve aykırı olmayan, Peygamber ile uygulaması gösterilmiş şeriat ise, coğrafya, zaman ve mekân değişimi nedeniyle “sâbit” olmasa da “sâbiteli”dir. Böyle olduğu için de doğal, normâl ve fıtrî değişimler olduğunda güncellenecek olan şeriatın, hem “sâbit dîn”e yâni Kur’ân’a tam uygun olması ve zinhar aykırı olmaması, hem de sâbiteli şeriata yâni Sünnet’e uygun olması ve aykırı olmaması gerekir. Güncellenmiş (değiştirilmiş değil) şeriat üzerinden tekrar güncel bir şeriat yapılamaz. Güncellenmiş şeriat yetersiz geldiğinde yeniden güncellenecek şeriat da yine Kur’ân ve Sünnet’e uygun olmalıdır ve aykırı olmamalıdır. Zîrâ, her zaman dediğimiz gibi:

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Şubat 2021

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

6 Mart 2022 Pazar

Peygamberler ve Filozoflar

 


“Andolsun, sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde ‘güzel bir örnek’ vardır” (Ahzâb 21).

 

“Onlar, dünyâ-hayâtından (yalnızca) dışta olanı (zâhiri) bilirler. Âhiretten ise gâfil olanlardır” (Rûm 7).

 

Filozoflarla peygamberler arasındaki en önemli fark, filozofların “örnek alınamayacak kişiler” olmaları, peygamberlerin ise, “bir örneklik ortaya koymak için seçilip gönderilmiş olmaları”dır.

 

Kur’ân, “filozof Muhammed”in yazmış olduğu bir Kitap değil, Resûl-Nebî olan Muhammed’e indirilen bir Kitap’tır. Çünkü İslâm dîni, pasifliği sembôlize eden ve sâdece bilgilenmek için gönderilmiş bir felsefe değildir. İslâm Dîni bir “hayat felsefesi” değil, bir “hayat tarzı”dır. Bu hayat-tarzı, hakkın ve hakîkatin tek ve en doğru göstergesidir.  

 

Bilim ve felsefe, dîn etkisizleştiğinde ortaya çıkar ve etkili olur. Felsefe, “Allah’ı hesâba katmadan” düşünme, konuşma ve yazma etkinliğidir. Felsefe, bir “söz tapıcılığı”dır. Felsefe, eyleme dönük değildir ve masa-başı işidir. O yüzden İslâm’da temel bir konu değildir. Zîrâ İslâm, amele-eyleme dönük bir din’dir. Felsefe “eylemi olmayan şey”dir. Vahiy de eylemden koparıldığında felsefeye döner. Peygamberi olmayan yâni pratiği olmayan dinler, bir ahlâk felsefesi olmaktan öteye gidemezler. Çünkü zamanla felsefeye dönüşürler.

 

Felsefe târihi; filozofların “bir mûcize olarak” yaratılmış olan varlığı net olarak açıklayamayınca, (çünkü en doğrusunu sâdece Allah bilir) varlığı ya “mutlak varlık” olarak görmeleri, yada varlığı yok saymalarının târihidir.

 

Aklı ilahlaştıranlar, “ortaçağ düşüncesi” diyerek ortaçağa düşman oluyorlar fakat, felsefenin başladığı M.Ö. 600’lü yılları ve Platon, Aristo felsefesini, aklını ve mantığını dillerinden düşürmüyorlar. Modernler; “insan aklı gelişti, artık dinlere gerek yoktur” diyorlar ama Hristiyanlık ve İslâm’dan önce ortaya konan Yunan felsefesine dört elle sarılmaya devâm ediyorlar.

 

Felsefeyle ilmi anlamda ilgilenmekte ve “salt beşerî akıl neler ortaya koyuyor” diye bakmakta sakınca yoktur tabî ki. Yeter ki felsefe “din” edinilmesin ve felsefenin içinde boğulup kalınmasın. Peygamberimiz “ilim Çin’de bile olsa gidip alınız” der. Buradan, “felsefeyle de ilgilenin” anlamı çıkar elbette. İlmin tâlibi olarak felsefeyle ilgilenmek meşrûdur fakat bu ilgi vahiy-merkezli olduğunda, felsefenin saptırıcılığına kapılmadan felsefenin ortaya koymuş olduğu bilgi öğrenilebilir. Müslümanların “Yunan felsefesi”ni almalarına rağmen “Yunan mitolojisi”ni almamalarının nedeni, masalın değil, ilmin peşinde olmalarıydı. Lâkin felsefenin beşerî-nefsî yönü kuvvetli olduğu için, Me’mun döneminde ilgilenilmeye başlanan felsefe abartılmış ve vahyin kastetmediği felsefî yorumlar ortalığı doldurmuştur. 

 

Hristiyanlık henüz tam olarak bozulmadığı zamanlarda antik felsefeyi ortadan kaldırmış ve onu 1.000 yıl boyunca yer-altına itmişti. Ne zaman ki Hristiyanlık iyice yozlaştı, “antikçağ düşüncesine yeniden dönüş” demek olan Rönesans ile dinsiz felsefe yeniden hortladı ve günümüzdeki seküler düşünceyi ve modern dünyâyı ortaya çıkardı.

 

Bir “sistem”i değiştirmek, “o sisteme göre olan felsefeyi ve yaşam-tarzını değiştirmek” anlamına gelir. Dinler ve peygamberler beşerî sistemleri ilâhi sistemle değiştirmek için vardırlar. Filozoflar ise tam tersini yapmışlardır. Zîrâ peygamberler vahyi merkeze alırlarken, filozoflar ise aklı merkeze alırlar. Sistemi değiştirmek “devleti değiştirmek” anlamına gelir. Devlete karışmayan din, “din” değil, bir felsefedir.

 

Filozoflar merkeze insanı koyarlarken, peygamberler ise merkeze Allah’ı koyarlar.

 

Filozoflar her türlü sorunu konuşurlar ama hiç-bir sorunu çözemezler ve tam-aksine yeni sorunlar ortaya çıkmasına neden olurlar; peygamberler ise sorunları belirlerler ve çâresine bakarlar. Sorunu kökünden halletmek için çabalarlar. Peygamberler sorun çözmeye gelmişken, filozoflar sorun yokken sorun ortaya çıkarırlar, üstelik o soruna kesin bir çözüm de üretemezler.

 

Modern müslümanlar; “dinde şu yok, bu yok, şöyle değildir, böyle değildir, şu anlamdadır” vs. diye-diye İslâm’ı eleyip, tam da moderniteyle uyumlu bir felsefeye dönüştürüyorlar. Tahrif olan semâvî kitaplar, tahrif olunca felsefî yanları öne çıkmış ve hayâta ve âhirete dönük yanları sönük kalmış hattâ yitip gitmiştir. Çünkü felsefe ve filozoflar aynı-zamanda tahrip ve tahrif edicidir. Bu bağlamda filozoflarla ve peygamberlerin arasını ayırmak gerekir. Bunu yaptığınızda peygamberler ile filozoflar arasındaki farklar açığa çıkar. Bu farklar şu şekildedir:

 

Haddini bilmeyenler her-şeyi bilmek isterler. Peygamberler bilinmesi gereken kadarını bilmek peşindedirler ve zâten bilgi onları mutlakâ amele-eyleme yönlendirir. Filozoflar ise “sonuna kadar bilme” hayâli kurarlar ama her zaman yarı-yolda kalırlar. Zîrâ onlar hadlerini bilmedikleri için hiç-bir zaman bilemeyecekleri şeyler onlara haddini bildirir. Onlar genelde çok bildiklerini zannettikleri şey nedeniyle ıskartaya çıkarlar.

 

Filozoflar genelde bekârdır, peygamberler ise evlenirler ve evliliği tavsiye ve emrederler.

 

Filozoflar salt akla göre hareket ederler ki bu akıl elbette şeytanın, nefsin ve de tâğutların yönlendirmesine açık bir akıldır. Peygamberler ise merkeze îmânı alırlar ve îmâna ve vahye bağlı olarak aklı kullanırlar.

 

Filozof, bilginin peşinden, ona aslâ tam olarak ulaşamayacağını bile-bile koşan kişidir. Peygamberler’in çabası ise bilmekten ziyade Allah rızâsıdır. Çünkü bilmenin sonu yoktur ve ağaçlar kalem olsa, denizler de mürekkep, ilmin ve bilmenin yine de sonu gelmez.

 

Filozoflar genelde psikopattırlar ve karakterleri zayıftır. Onlarda ahlâk da pek gözükmez yada belli olmaz. Peygamberler ise birer ahlâk timsâlleridirler: “Gerçekten sen, pek büyük bir ahlâk üzeresin” (Kalem 4).

 

Filozoflar bir örneklik ortaya koyamazlar ki zâten yaşamları örnek alınmaya uygun değildir. Peygamberler ise güzel örneklikler ortaya koymak için seçilmişlerdir. Bu örneklik elbette vahyin kılavuzluğunda ve yönlendirmesinde olur.

 

Peygamberler mütevâzılığın, filozoflar ise kibrin timsâlleridirler.

 

Filozoflar birbirlerini hiç çekemezler ve sevmezler. Dostlukları en küçük bir çıkar durumunda bitiverir. Peygamberler ise birbirlerine “kardeşim” diye hitâp ederler.  Gönderildikleri toplumun hem resûl ve nebîleri hem de arkadaşlarıdırlar. Peygamberler birbirlerini izlemekle ve anmakla da mükelleftirler. Filozoflar ise birbirlerini ancak lânetle anarlar.

 

Aklı merkeze alanlar peygamberleri değil filozofları dinlerler. Zîrâ felsefe ve filozofi, vahiy-merkezli olmayan aklın ulaşabileceği en zirve noktayı temsil eder. Fakat vahyi ve îmânı merkeze alanlar filozofları değil peygamberleri dinler ve onların güzel örneklerini göz-önüne alırlar. Tabi aklı da vahiy-merkezli olarak kullanırlar.

 

Peygamberlere inen vahiylerde çelişki yoktur. Hep aynı hakîkati söylerler ve aynı temel ilkelerden bahsederler. Filozoflar ise birbirlerini yalanlayıp lânetleyerek inkar ederler. Birbirleriyle alay ederler ve aralarında sürekli bir fikir çatışması vardır. Peygamberler birbirlerinin doğruları üzerinde giderlerken, filozoflar birbirlerinin yanlışları üzerinden giderler.

 

Peygamberler hep aynı hakîkati dile getirirler, filozoflar ise birbirleriyle çelişir ve çekişir durur. Jean-Jacques Rousseau bu konuda şunları söyler: “Felsefe nedir?. En tanınmış filozofların kitaplarında bulduğumuz nedir?. Bu hikmet-âşıklarının bize verdikleri dersler nelerdir?. Onları dinlerken insan kendini bir pazar-yerinde avaz-avaz müşteri çağıran bir sürü madrabaz arasında sanır; her biri: ‘Bana gelin, bana gelen  aldanmaz’ diye bağırır durur. Kimi; cisimlerin vâr olmadığını, her-şeyin kafamızda vâr olduğunu iddiâ eder; kimi maddelerden gayrı varlık olmadığını ileri sürer ve ‘Tanrı Dünyâ’nın kendisidir’ der; birisi ispâta kalkar ki, Dünyâ’da iyilik-kötülük yoktur, iyilik ve kötülük birer kuruntudan ibârettir; öteki der ki, ‘insanlar birer canavardır, birbirlerini parçalayıp yemeleri suç sayılmaz’ (insan insanın kurdudur)”.

 

Filozoflar bâzı çarpıcı düşünceler ortaya koysalar da yaşayışlarında ahlâksız, merhâmetsiz, bencil, kibirli ve sevilmeyen tiplerdir. Çok kıskançtırlar. Oysa peygamberlerin söyledikleriyle eyledikleri arasında çelişki olmaz. Onların iç-âlemleriyle dış-âlemleri ve düşünceleriyle yaşayışları arasında fark olmaz. Takvâ onları kibirden ve kıskançlıktan korur.

 

Peygamberlerin söyledikleri apaçıktır ve halkın kolayca anlayacağı şekildedir. Filozoflar ise karmakarışık şeyler yazarlar, onların söylediklerini anlamak da çok zordur. Zâten anlaşıldığında, söyledikleri şeylerin pek de kayda değer şeyler olmadığı, vahyin kılavuzluğunda yetişmiş olanlar için çok açıktır.

 

Peygamberler hakkı-hakîkati-adâleti ortaya koymak için çalışırlar; filozoflarsa ancak fitne üretir ve ifsâd edici fikirler ortaya atarlar. Bakmayın siz onların John Locke gibi, “tüm insanlar eşittir” dediğine, onlar her zaman, eşit olmayan kişilerin olduğundan ve olması gerektiğinden söz ederler. Bu eşit olmayanların çoğunluğu elbette kölelerdir. Klâsik yada modern anlamda “köleler her zaman olmalıdır” düşüncesindedirler. Oysa peygamberlerin izlediği İslâm’da takvâdan başka üstünlük yoktur ve köleliği doğal yoldan eritip yok etme hedefi vardır. Peygamberler insan ayrımı yapmaz ve liyâkate bakarlar. Bu durum, nice kölelerin ve köle oğullarının, büyük ordulara komutan atanmasıyla kanıtlanmıştır.

 

Peygamberler halktan farklı görünmezler, konuşmazlar ve davranmazlar. Onların özelliği ve farklılığı ahlâkta, takvâda ve kendilerine vahyin inmesindedir. Kimseyi küçük gör(e)mezler, hattâ zengin bir kodaman için bir âmâya bile burun kıvıramazlar. Oysa filozoflar kendilerini doğuştan yada yaratılıştan üstün görürler. Bu üstünlük -güyâ- akıl üstünlüğüdür. Bu da ancak “yaratılıştan gelen bir özellik olabilir” diye düşünürler. Böylece kendilerini seçkin, başkalarını ise avam olarak görürler. Oysa bunlar genel halka göre akıl ve bilgi olarak -görece- üstün olsalar da, yaşayışları alçakçadır. Bakın filozofların hayâtına, özellikle 1.600 sonrasında yaşayan filozofların hayâtında genelde bir iğrençlik vardır. Çünkü akıllarını Allah-merkezli geliştirip kullanmamakta, nefislerine göre kullanmaktadırlar ve bunu da doğuştan yada yaratılıştan gelen bir üstünlük olarak görmektedirler. Kendilerini başkalarıyla kıyaslamaktan bile imtinâ ederler. Hâlbuki yaşayış olarak, kendilerinden küçük gördükleri kişiler onlardan daha hayırlı ve yararlı işler yapmaktadırlar.

 

Peygamberler hep hayır üretmişler ve yararlı işler yapmışlardır. Fakat filozoflar, insanları zorlayacak düşünceler üretirler. Kimisi târikat kurar ve insanları hurâfelerle oyalar, kimisi köleliği savunur ve insanların bir kısmının köle olarak yaratılmış olduğunu söyler, kimileri kadınları insan yerine bile koymaz, kimileri her-şeyi Tanrı olarak görür, kimileri bireyciliği, devleti, zenginleri savunur ve insanların çoğunluğunu sıkıntıya düşürecek fikirler ortaya atar, kimileri madde ile mânâyı ayırır ve sonuçta mânâ sönük ve silik kalırken madde aşırı öne çıkar, kimisi aklı, bilimi ve insanı ilahlaştırır, kimisi insanı et ve kemikten ibâret görür, kimisi süpermen olmaya çalışır, kimisi kendini ilahlaştırır, kimisi Allahsız ideolojilerin ortaya çıkmasına neden olur vs. Fakat hepsinin ortak özelliği, Allah’ı hesâba katmamaları yada merkeze Allah’ı almamalarıdır. Zâten felsefeden ve dolayısıyla filozoflardan böyle bir şey beklemek boşunadır. Zîrâ felsefenin doğasında merkeze Allah’ı değil de sınırlı olan aklı almak vardır.   

 

Peygamberler, dâvâları için mallarını ve canlarını ortaya koymuşlardır, filozoflar ise -istisnâlar hâriç- felsefeleri aracılığıyla mal kazanmak yada mallarını ve canlarını korumanın peşine düşmüşlerdir. Zâten filozoflar genelde zengin âileler içinden çıkarken, Peygamberler ise genelde halkın arasından çıkmışlardır. Bu nedenle hem halktan farklı olmazlar, hem de halkı küçük görmezler. Bu durum filozoflarda tam tersidir.

 

Filozların çoğu merhâmetsizdir ve mâsum insanların canlarını yaktıkları görülür. Peygamberler ise merhâmetleriyle öne çıkarlar. Zâten rahmet olmak için gönderilmişlerdir:

 

“Biz seni âlemler için yalnızca bir rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ 107). 

 

Felsefe ve filozoflar düşünmeyi geliştirir elbette, fakat bu düşünme Allahsız ve akıl-merkezli olduğu için hem kesin ve net sonuca ulaştırmaz, hem genelde absürd teoriler ortaya çıkar hem de sâdece dış-âlem için bâzı yararları olur. Oysa peygamberler, aklı kullanmayı ve düşünmeyi sevk eden âyetlerle inananları yönlendirirler. Böylece insanlar bir netliğe ve en doğruya ulaşırlar yada yaklaşırlar.

 

Modern dünya an-îtibârıyla bir-kaç filozofun teorilerinin modernleştirilmesi ve pratiğe dökülmesiyle kuşatılmış durumdadır. Yâni felsefeyi (ve felsefenin yerine geçen fakat yine aklına tapan modern-bilimi) merkeze alan aklın, Allah’ı ve vahyi merkeze alan akıldan üstün görüldüğü bir zamanda yaşıyoruz. Fakat bu durum, sonuçları îtibârıyla kötü sonuçlar doğurmaktadır. Zîrâ Allah’ın hesâba katılmadığı akıl ancak fitne üretir ve ifsâd eder.

 

Bâzıları, felsefe ve sosyolojiyi gereksiz alanlar olarak görüyorlar ve matematiğe yönelinmesini savunuyorlar. Bilmiyorlar ki, Dünyâ şu-anda, 1.700 ve 1.800’lü yıllarda yaşayan filozof ve sosyologların düşünceleriyle yönetiliyor.

 

Filozoflar sürekli olarak Tanrıyı ve hayâtı anlamaya çalıştıklarını söylerler ama hiç-bir zaman netîceye varamazlar. Ancak farklı-farklı ve çoğunlukla absürd fikirler ortaya atarlar. Oysa Peygamberler Allah’a îman edip hayâtı İslâm-merkezli yaşamak hedefindedirler.

 

Filozoflar bir problemi çözmek için bin tâne formül geliştirirler, peygamberler ise bir formülle bin problemi çözerler.

 

Filozoflar çok da ilkeli kişiler değildirler, oysa peygamberler vahyin kazandırmış olduğu ilkeli olmayı bayraklaştırırlar. İlkeli olmak elbette vahiy-merkezli olmak demektir.

 

Filozoflar genelde bekâr yaşamayı seçerler. Zîrâ kimseyle anlaşamazlar ve sürekli okuma-araştırma-yazma faaliyetleriyle meşgûl oldukları için çoluğa-çocuğa zaman ayırıp da ilgilenmezler. Oysa peygamberler evliliği ve evlenmeyi emrederler ve evliliğin alt-yapısını kurarak insanların evlenmesini kolaylaştırırlar. Filozofların âileleri hep dağınıktır, düzensizdir, peygamberlerin âileleri ise örnek âilelerdir.

 

Peygamberlerle filozoflar arasındaki tek ortak yön, iki kesimin de temsilcilerinin erkek olmasıdır. Filozoflar arasında bâzı kadınlar da vardır ama istisnâlar kaideyi bozmaz. Zâten her felsefe yapana “filozof” denmez.

 

Peygamberler aklı kullanmayı emrederler ve aklı kullanmamanın kişiyi pisliğe batıracağını söylerler. Fakat filozoflar, aklı ilahlaştırmanın ve ona tapmanın temsilciliğini yaparlar. Filozoflar aklı öne çıkarır aklı merkeze alır ve nihâyet aklı ilahlaştırırlar. Peygamberler ise kâlbi merkeze alırlar ki Kur’ân buna “akleden kâlp” der. Böylece aklı, ilahlaştırmaktan kurtulmuş ve korumuş olurlar.

 

Felsefe târihine ve filozofların hayâtına yakından bakıldığında neredeyse hepsinin bir buhrân içinde oldukları görülür. İçlerinde bir-kaç tutarlı olan da vardır tabî ki. Kanımca içlerinde en tutarlı olan Sokrates’tir. En azından felsefesinin bedelini ödemeyi göze alarak samîmiyetini göstermiştir.

 

Aslında felsefe ve filozoflar da, dolaylı yoldan vahye, peygamberlere ve doğu’nun o bilgeliğine dayanıyorlar. Çünkü alsında tüm felsefe, Platon ve Aristo’ya düşülmüş bir dip-nottur ve Platon da aslında Pisagor’a düşülmüş bir dip-nottur. Pisagor ise bir târikat lîderi olarak felsefesini doğudan; Mısır, Mezopotamya, Îran ve Hint bilgeliğinden ve de  Budizm’den almıştır. Fakat bu bilgelik, Allah’tan, vahiyden ve peygamberlerden koptuğundan dolayı ifsâd olmuş bir -sözde- bilgeliktir. Bu bilgelik küfür ve şirkle mâlûl bir bilgeliktir. Özü gitmiş ve sâdece kabuğu kalmış bir bilgeliktir. O hâlde batı felsefesi ve filozofları için şöyle bir yorum yapmak doğru olur: Vahiy ifsâd edildiğinde pagan doğu bilgeliği, o da ifsâd olduğunda, aklı ilahlaştırma derecesindeki Yunan felsefesi ortaya çıkmıştır. İşte Yunan felsefesi ve filozofları, ifsâd olmuş bu bilgelik üzerinden yorum yaparak felsefe ortaya çıkarırlar. Lâkin bu felsefe Allah’tan, dinden, vahiyden ve peygamberlerden kopmuş olduğu için, artık çoğunlukla sapkınlıktan başka bir şey üretememektedir.

 

Peygamberler yukarıdan-aşağıya (tümdengelim) yolunu izlerken, filozoflar ise çoğunlukla aşağıdan-yukarıya (tümevarım) doğru olan yolu izlerler ve aşırı bilgiyle hakîkati bulma arayışına girerler. Fakat bir türlü hakîkate ulaşamazlar da şeytanın gösterdiği sonsuz çıkmaz yollara sapar dururlar. Zîrâ hakîkate ancak, vahyi merkeze alarak ve vahiy-merkezli yaşayarak ulaşılabilir. Hakîkate “sâdece bilmeyle” ulaşılamaz.  

 

Peygamberler, hakka ve hakîkate ancak vahiy ile ulaşılabileceğini söylerken ve buna göre hareket ederlerken, filozoflar ise ancak din ile ulaşılabilecek hedefe, felsefî düşünce ile de ulaşılabileceğini ispatlamaya çalışırlar. Fakat bu çabaları hep boşa gitmiştir-gitmektedir. Ulaştıkları yer şeytanın kucağından başka bir yer olmamaktadır. Zîrâ vahyi merkeze almadıkça hakka ve hakîkate ulaşmak mümkün değildir. Zîrâ varlığın doğasını idrâk edebilmek, vahyi merkeze almayı gerektirir.   

 

Peygamberler ile filozofların ortaya koyduğu şeyler “farklı metodlarla vardıkları aynı yada benzer hakîkatler” falan değildir. Çünkü filozofların söyledikleri “hakîkat” değildir. Zîrâ hakîkat ancak, aşkın bir kaynağa yâni vahye dayandığında ve vahiy tarafından onaylandığında hakîkat olur, yoksa tüm düşünceler zan ifâde etmekten kurtulamaz ki felsefenin ve filozofların söyledikleri ancak zandır. Peygamberlerin bildirdikleri ise hakkın ve hakîkatin ta kendisidir. Zîrâ onlar tüm bilgilerini ve bilinçlerini vahiyden almışlardır. Zâten peygamberlik ve indirilen vahiy, insanların çalışıp çabalamakla elde edebilecekleri bir şey değildir. Çünkü peygamberlik sâdece ilmi bir konu değildir. Peygamberlik, “insanlar içinden ahlâk-timsâli bir kişinin Allah tarafından seçilerek ona vahiy indirilmesi” durumudur. Vahyin bilgisi ile felsefenin bilgisi aynı değildir ve vahyin bilgisi aşkınlığı da içinde barındırır ki bu aşkınlığa bilgiyle ulaşmak mümkün değildir. Filozoflar ise okuma-araştırma ile bir sonuca varmaya çalışırlar. Bu yolla da bâzı doğrulara varmak mümkündür elbette. Lâkin filozoflar merkeze vahyi değil de aklı yâni felsefeyi aldıkları için ve akıl da vahye dayanmadığında mecbûren eksik olduğundan dolayı, söyledikleri şeyler hak ve hakîkat değildir ve sâdece bâzı doğruları ifâde eden sözlerdir.

 

Filozoflar aslında aklına tapan kişilerdir ve vahye yada aşkın olana ihtiyaç duymazlar. Oysa peygamberler sâdece kendilerine vahyedilene uyarlar. Bu nedenle filozofların söyleyip durdukları; “din ve felsefe farklı metodlarla aynı amaca hizmet eden iki araçtır” sözü yanlıştır. Hakîkate ancak tek bir yolla ulaşılabilir ki o da vahyin merkeze alındığı ve Peygamber ile en ideâl şekilde yaşanıp ortaya konan yoldur.

 

Din ile felsefe ve yada peygamberler ile filozofların uzlaşması meselesi şu hâliyle mümkün değildir. Çünkü filozoflar ile peygamberler yâni akıl ile vahiy aynılaştırılamaz. Vahiy elbette akla da şâmildir ve aklı da kuşatır. Vahiy akla aykırı olmasa da, kaynağı ve bâzı âyetleri akıl-üstüdür. Bu nedenle akıl ile tam bir idrâke ulaşmak mümkün değildir. İşte aklın eksik ve çâresiz kaldığı o anda devreye vahiy ve îman girer ve idrâk tamamlanır. Böylece hakka ve hakîkate göre işler yapılmaya başlanır. Vahiy, aklın almayacağı şeyleri de içerir. Bu yüzden akıl ancak vahyin kontrôlüne ve yönlendirmesine, felsefe ve filozoflar da ancak peygamberlerin izlerine uydukları ve İslâm’a tam bir teslîmiyetle teslîm ve tâbi oldukları zaman idrâkin üst-sınırına ulaşabilirler. Bu teslîmiyet ve tâbiyet, ortaçağda felsefenin ve aklın, kilisenin egemenliğine teslim olması gibi pasif bir teslîmiyet değildir elbette.

 

Fârâbî’ye göre gerçek bir filozofla peygamberler arasında hiç-bir fark yoktur. Her ikisinin de gâyesi insanlara Dünyâ ve âhiret mutluluğunu sağlamaktır. Filozofların, kendi gayret ve çabalarıyla (kesb) sonuca ulaştıkları için, Allah-vergisi (vehb) bir farkındalıkla idrâke ulaşan peygamberden “usûlen” üstün olduğunu söyler. Farâbî’ye göre nebevî hakîkat ile felsefî hakîkat aynı sonucu verir. Fakat pratikte iş öyle olmaz ve felsefenin ve filozofların söyledikleri ve önerdikleri şeyler kısa vâdede insanları hem iç-âlemde hem de dış-âlemde fitneye uğratır ve ifsâd eder. Çünkü felsefe Allah’a yâni vahye değil de salt aklına uyduğu için, vahyi de aklına yâni felsefeye uydurmaya çalışır. Lâkin vahiy, felsefe değildir ve aşkın bir kaynağa yâni Allah’a dayandığından dolayı felsefe dâhil akıl-ürünü tüm bilgi yöntemlerinden üstündür. Bu nedenle de felsefeyle vahyin uzlaşması çok da mümkün olmaz. Bunu gören filozoflar felsefelerini vahye göre değiştireceklerine ve vahye uyduracaklarına, vahyi felsefeye göre değiştirmeye ve felsefeye uydurmaya çalışırlar. Uymadığı yerde ise -ki çoğunlukla uymaz- vahye, konuyla alâkasız ve anlamsız yorumlar yapıp dururlar. Bunu şimdilerde daha çok modern-bilim ve müslüman bilim-adamları yapmaktadır.

 

Felsefe ve vahiy, aynı hakîkatin iki ayrı orijinâl ifâdesi değildir. Hakkın ve hakîkatin tek göstergesi vardır, o da vahiydir. Vahyin en ideâl örnekliğini peygamberler yapar-yapmıştır. Bu nedenle akıl yâni felsefe ancak vahyin kontrôlüne girip de peygamberlere uyarsa hakîkate ulaşabilir. Aksi-hâlde saçmalar durur ve şirki sınırsızlaştırma yoluna girer. Felsefe ancak vahyi merkeze alıp ona uyduğunda hakîkati idrâk edebilir. Yoksa şeytan onu çeşitli oyunlarla ve hîlelerle oyalar durur.

 

Din ve peygamberler, üstten-aşağıya doğru bir yol izlerken akıl ve filozoflar ise aşağıdan-yukarıya doğru bir yol izlemektedir. Fakat aşağıdan-yukarı (tümevarım) hakîkat arayışı, yukarıdan-aşağıya (tümdengelim) doğru hakkın ta kendisi olan metoda uymazsa hakîkati bulamaz ve zamanla bâtıla savrulur. Filozoflarla peygamberlerin davranışları ve hayatlarına bakıldığında bu durum çok net olarak görülür.

 

Filozoflar vahyi değil de aklı yâni felsefeyi merkeze alırlar ve dînin felsefeye tâbi olması gerektiğini söylerler. Böylece vahyi teslim almak isterler. “Din ancak felsefeye yâni peygamberler ancak filozoflara uyarsa hakîkat tamamlanır” derler. İyi de “ilâhî” olan “beşerî” olana mı uyacak?. Beşerî olan ilâhî olandan nasıl üstün oluyor?. Bunu söyleyen İslâm filozofları felsefenin de ayrı bir din olduğunu söylemiş olurlar. Kur’ân ise, kimin kime uyması ve nasıl uyması gerektiği ile ilgili olarak şu âyetleri verir:

 

“Ey îman edenler!; Allah’a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan emir-sâhiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve elçisine döndürün. Şâyet Allah’a ve âhiret gününe îman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir” (Nîsâ 59).

 

“Herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; -eğer gerçekten Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız- onu Allah’a ve Resûlü’ne götürün...” (Nîsâ, 59).28

 

“Hayır!; Rabb’in hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan, tam anlamıyla teslim olmadıkça inanmış olamazlar” (Nîsâ, 65).

 

“Allah ve Resûlü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur” (Ahzâb, 36).

 

“Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Resûlü’ne çağrıldıkları zaman inananların sözü ancak: ‘İşittik ve itâat ettik’ demeleridir. İşte saadete eren onlardır” (Nûr, 51).

 

Peygamberler “hakka itaat”i merkeze alırlar, filozoflarda ise yoğun bir itaat sorunu vardır. Zâten felsefe, bir şeyden emin olamama, îman edememe ve itaat gösterememekle açığa çıkan şeydir. Filozoflar, bırakın Allah’ı ve ilâhî olanı, kendileri için her-şeylerini fedâ eden ana-babalarına bile itaat etmezler de şöyle derler: Ana-baba sözünden çıkmayan biri felsefe gerçeğinden pay alamaz” (Herakleitos).

 

Filozofların söyledikleri ancak bir-kaç kişiyi veyâ küçük bir cemaati ilgilendirir. Çünkü aklın, felsefenin ve filozofların ortaya koyduğu şeyler ancak küçük bir azınlığı etkileyip yönlendirebilecek güçteyken, peygamberlerin getirdikleri ise tüm insanlığı etkileyip değiştirebilir. Çünkü vahyin nûru ve aydınlığı tüm kâlpleri ve tüm Dünyâ’yı aydınlatabilecek çapta ve güçtedir.

 

Filozoflar bir amaç uğruna hayatlarını fedâ etmezler, edemezler; fakat peygamberler hayatlarını İslâm dâvâsına fedâ ederler, etmişlerdir. Hiç-bir filozof ortaya attığı fikirleri nedeniyle savaşmamıştır, malını ve canını ortaya koymamıştır. Fakat peygamberlerin bâriz özellikleri budur. Bu yüzden filozofların değil ama peygamberlerin havârileri ve sahabeleri olur. Filozoflar değil ama peygamberler insanları kardeş yapar, bir devlet kurar ve medeniyet başlatır.

 

Sezai Karakoç, peygamberler ile filozoflar arasındaki farktan bahsederken şunları söyler:

 

“Peygamberler, kendilerine bağışlanan ilâhî bir ışıkla ve vahiyle, Allah’ın yarattığının özünü görürler. Yaratıkta, Yaratıcı’nın yaratış gücünü görürler. Bundan, dinlerde, insan veyâ toplum için çizilen hayat-tarzları veyâ insan ve toplumun bir yanının ortaya konmasında değişmez bir tablo ortaya konulabilmiştlr. Filozofların doktrinleri ise, ne kadar insanın gözlenmesinden dağarlarsa-doğsunlar, büyük bir ölçüde yaratışın dışına çıkmakta ve kaçmaktadır. Bundan dolayı da yaşanma değerleri azalmakta, en-azından belli bir süreyle ve belli şartlarta sınırlanmaktadır. İnsanlar -öze dokunduğunu sanarak- bir süre için kapılırlar bu öğretilere. İlk anlarda en ateşli bir atılışla denerler bu öğretileri, sonra birden-bire terk ediverirler”.

 

Felsefe vahyi içermez ama vahiy sahih felsefeyi de içerir (hikmet). Vahye ve peygamberlere uymak farzdır ama filozoflara ve felsefeye uymak farz değildir. Ancak şeriata uymaları ve aykırı olmamaları şartıyla felsefecilerin görüşleri de alınıp kullanılabilir. Bunun dışında felsefecilerin görüşlerine uymak kimseye farz değildir.

 

Peygamberlik çalışıp çabalayarak elde edilebilecek bir şey değildir, çünkü Allah vergisidir, aşkındır. Felsefe ise çalışmakla elde edilebilir fakat felsefeyle ve akıl ile ancak belli bir seviyeye kadar çıkılabilir. Bir insan ne kadar saflaşsa ve âlim olsa da Allah onu seçmedikten sonra peygamber olamaz. Tabi “hayır olur” deyip de kendi-kendilerini peygamber îlân edenler olmuştur ve vardır.

 

Vahiy gaybın bilgisini de taşır ve gaybın bilgisi akla yâni felsefeye ve filozoflara kapalıdır. Bu nedenle filozoflar gayb konusunda ancak atıp-tutarlar. Filozoflar gayb hakkında hakîkate yönelik hiç-bir şey söyleyemezler. İnsanlar gayb hakkında ancak Allah’ın, vahiy ile bildirdikleri kadar bilebilirler. O yüzden salt felsefe ile gaybın bilgisine ulaşmak mümkün değildir. 

 

Peygamberlerle filozoflar arasındaki fark, akıl ile îman arasındaki fark kadardır. Bu farkın ne kadar olduğu, bilenler için mâlûmdur.

 

Aklını vahiy-merkezli kullanmayanlar köleleşirler ve sapıtırlar; aklını ilahlaştıranlar ise köleleştirirler ve saptırırlar.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Eylül 2021

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

1 Mart 2022 Salı

Peygamber’e Din Öğretmek

 

“Hayır!; Rabb’in hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan, tam anlamıyla teslim olmadıkça inanmış olamazlar” (Nîsâ, 65).

 

Modernizm bir “küstahlık uygarlığı”dır. İnsanlık târihi boyunca en büyük küstahlık Allah’a ve O’nun elçilerine-seçtiklerine karşı yapılmıştır. Bu küstahlık modern zamanlarda da devâm etmekte ve insanın ilahlaştırıldığı oranda, Allah’ın seçtiği peygamberler de îtibarsızlaştırılmak istenmekte ve bu bağlamda modern insan, peygamberlerden ve de Peygamberimiz’den daha bilgili ve bilinçli olduğunu iddiâ ederek Peygamber’e din öğretmeye kalkmaktadır.

 

Peygamber’e din öğretme küstahlığı, başta modern-bilim olmak üzere sosyalizm, târih, antropoloji-arkeoloji, coğrafya, kozmoloji, jeoloji, zooloji vs. bilimlerle yapılmakta ve güyâ bunlar üzerinden Peygamber’e edin öğretmeye kalkılmaktadır. Üstelik çok iyi bildiklerini zannettikleri bilimler; Allah’ı, dîni, kitabı hesâba katmayan, hattâ çoklarınca Allah’ın, dînin ve kitabın-vahyin inkâr edildiği bilimlerdir. Zâten “modern” olunca mecbûren Allahsız olur, olmak zorundadır. Zîrâ modernizm hayâtiyetini, “Allah’ı işe karıştırmamaktan ve inkâr etmekten” alır.

 

Modernizm ile birlikte, “insanın ilkellikten kurtulup en ileri bir uygarlığı yakaladığı ve târihin sonuna geldiği” düşüncesi hâkimdir. Tabi bu noktaya ulaşmada bilgi ve bilim kullanılmıştır. Geldikleri noktada ilimde çok ileri gidildiğini ve artık insanoğlunun bilgiyi avucunun içinde tuttuğunu zannetmektedirler. Böyle olunca da dîni ve Kur’ân’ı da bu bilimleri merkeze alarak yorumlamakta, âyetlere ancak bu bilimlere uygunluğu ölçüsünde değer vermekte ve meşrû görmektedirler. Moderne uygun olmadığındaysa, uygun düşene kadar yorumlamaktadırlar. Bunu yaparken aşırı zorlama yorumlarla modern-bilimin kabûl ettiği verilere ve teorilere göre konuşulmakta ve Kur’ân’ın âyetlerinin gerçek ve doğru yorumunun modern-bilim merkezinde yapılan yorumlar olduğunu söylemektedirler. Peygamber’in böyle bir yorumu olmadığı ortaya çıkınca ise, “o zamanlar bilinmiyordu, ama şimdi bilimin ilerlemesiyle bilinmeye başladı, artık eskiden gayb olanlar bile bize açık hâle geldi” demektedirler.

 

Modern-bilimin olmadığı zamanlar âyetlerin ne demek istediği -güyâ- bilinmediği için, Peygamber ve sahabenin o âyetlere karşı sessiz kaldığını yada o âyetlere ilkel yorumlar yaptıklarını söylüyorlar. Vahyin ne dediğini ve ne kastettiğini, Kur’ân’ın kendisine indiği Peygamber bilmiyor da, modern medyatik üfürükçüler biliyormuş. Çünkü artık modern-bilim varmış ve her-şeyi açıklayabiliyormuş. Açıklamalarıyla Kur’ân’ın kapalı yönleri açığa çıkmış ve böylece Kur’ân da daha iyi anlaşılır hâle gelmiş. Hattâ anlaşılamayan ve hiç-bir anlam verilemeyen müteşâbih âyetlerin bile ne demek istediği modern-bilim ile birlikte anlaşılır olmuş. Artık -hâşâ- Kur’ân’ı, bizzat kâlbine indiği Peygamber’den daha iyi bilip anlayabiliyormuşuz. Modern-bilim sâyesinde artık kapalı olan âyetlerin ne dediği ortaya çıkmış. Böylece dîni çok daha iyi anlamışız. Peygamber ve sahabenin anlayamadığını modern-bilimler sâyesinde(!) anlamışız. İyi ki bilim ilerlemiş(!).

 

Dîni sâdece bilinen ve yorumlanan bir şey zannedip dîni sâdece bilmeye indirgedikleri için böyle düşünüyorlar ve sonuçta aldanıyorlar. Yaptıkları ahmakça, küstahça ve kendini bilmez bir şekilde yaptıkları yorumların nedeni budur. Oysa İslâm; îman, bilinç, kararlılık ve malları-canları Allah yoluna adama, Allah için her-şeyden vazgeçebilme dirâyeti ve cesâreti”dir. İşte bunun en büyük temsilcileri de başta peygamberler, sonra da onunla birlikte olanlardır. Peki ya siz kimsiniz?. Başta oryantâlistlere olmak üzere bâtıl batı’nın uşaklığını ve sözcülüğünü yapan ve modern-bilime ve teknolojiye yalakalığı meslek edinmiş küstahlar!. Çok bildiğini zanneden bir câhiller!. Peygamber’e din öğretebileceğini zanneden ahmaklar!.

 

Ne yâni?; modernizm; Allah’ın, “muhteşem bir ahlâka sâhip” ve “âlemlere rahmet” olan Peygamber’ine vahiy ile öğrettiğinden daha mı iyi öğretiyor?. Allah’tan daha mı açık anlatıyor ve âyetleri anlaşılır kılıyor?. Allah iyi öğretemiyor ve anlatamıyor da modern-bilime mi muhtâcız?. Kur’ân ve İslâm modern-bilime mi muhtaçtır?. Modern-bilim olmasa Kur’ân anlaşılmaz kalmak zorunda mı olur?. Ne yâni?; insanlar modern-bilimin yokluğu nedeniyle bin yıl boyunca cehâlet ve perişanlık içinde mi kıvrandılar?. Ya siz!; modern çağda doğdunuz/yaşıyorsunuz ve iki-üç bilimsel zırvalık öğrendiniz diye, âyetleri ve Kur’ân’ı -işkence ederek ve aşırı yoruma tâbi tutarak- daha mı iyi yorumladığınızı sanıyorsunuz?. Peygamber değil de siz mi doğruya ulaştınız?. Peygamber’in -hâşâ- câhil kaldığı ve karanlıkta kalan konuları siz mi aydınlattınız?. İyi de Allah sizi mi seçti ve size mi vahyetti ve de “en güzel örneklik” olarak sizi mi gösterdi?. Be hey şaşkınlar!. Peygamber’in Kur’ân hakkında bilmediği ve anlam veremediği şeyler olduğunu söylemek, Allah’ın da bilmediği yada açıklamadığı şeyler olduğunu söylemek anlamına gelmiyor mu?. Çünkü “dîninizi tamamladım” diyen bir Allah; “en güzel şâhitliği yaptım mı?” diye soran bir Peygamber ve “evet şâhidiz” diye cevap veren sahabe var. Hem de bu Peygamber sizin gibi ukalâ ve çok bilmiş de değil. Muhteşem bir ahlâkâ sâhip ve âlemlere rahmet olan bir Peygamber:

 

“Gerçekten sen, pek büyük bir ahlâk üzeresin” (Kalem 4).

 

“Biz seni âlemler için yalnızca bir rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ 107).

 

Tâğutların televizyonlarında göründükleri için tâkipçi sayısı çoğaldı diye küstahça bir kibirle, kendilerinde Kur’ân hakkında yerli-yersiz ve çoğunlukla uygunsuz açıklamalar yapma yetkisi görüyorlar. Peki, âlemlere rahmet olan Peygamberimiz kadar mı tâkipçiniz var?. Kıyâmete kadar tâkibi bırakmayacak olan tâkipçiler mi bunlar?. Peki siz kimi tâkip ediyorsunuz?. Hemen söyleyeyim; şeytanı, nefislerinizi ve tâğutları. Onların sizi modern-bilim ve modern bilgi denen zırvalıklarla nasıl da oyaladığına bakın. Siz ilk önce kulluk yaptığınız modern-bilime ve moderniteye meftûn olmuş olmaktan kurtulun.

 

Peygamber, İslâm’ın-Kur’ân’ın kâlbine indiği, Kur’ân’ı kâlbinde en ideâl şekilde idrâk ettikten sonra onu hayâtın yaşanması gereken her alanında en ideâl şekilde yaşayan kişidir. Böylece kıyâmete kadar insanlar için en güzel örnek olmuştur:

 

“Andolsun, sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde ‘güzel bir örnek’ vardır” (Ahzâb 21).

 

İslâm’ı-Kur’ân’ı en iyi şekilde bilmek, Peygamberimiz gibi bir mü’min olmayı gerektirir. Yoksa modern-bilimin ve modern-ilimlerin çoğu eksik, yanlış, gereksiz ve zırvalık olan teorilerini ve verilerini bilmekle, Peygamber’in bilmediği şeyleri bildiğini sanmak ağır bir ahmaklıktır. Peygamber’in tamamlayamadığı dîni tamamladıklarını ve öğrettiklerini sananlar büyük bir aldanış içindedir. Kur’ân nasıl ki eksik değilse, Peygamber de Kur’ân’ı idrâk ve tebliğ etmede, aktarma ve yaşamada eksiksizdir. İşte Allah’ın insandan beklediği en ideâl ve zirve seviyedeki idrâk ve yaşayış budur.

 

Çıkmışlar oradan, -güyâ- “1.400 yıl önce bilinmiyordu, modern-bilim sâyesinde anlaşıldı” falan diyorlar. Ne anladınız ki!. Hadi anlaşıldı diyelim; ee ne oldu?. Anladıklarınız sâyesinde bir yaraya merhem mi oldunuz, bir zulmü mü kaldırdınız, güzel bir örneklik mi ortaya koydunuz?. Şu da var ki, ortaya konan modern-bilimin verileri ve teorileri de gerçekliği tartışmalı, hattâ kısa süre sonra yanlışlanıp çöpe atılacak olan veriler ve teorilerdir. Yâni çöp olacak olan saçmalıklardır.

 

Zâten Kur’ân, fen bilginlerinin dili olan fen terimleriyle değil, halkın diliyle konuşur. “Her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik” (İbrâhim 4) âyeti bu anlamdadır. Yâni Kur’ân; seçkinlerin, aydınların, bilginlerin, uzmanların, bilim-adamlarının, aristokratların, filozofların vb. diliyle değil, halkın diliyle konuşur. Sizin kendi aranızda yaptığınız gevelemeler gibi değildir Kur’ân’ın dili.

 

Bilmek, “özetleyebilmek”tir. Özetleyebilmek, halkın kolayca anlayabileceği şekilde anlatabilmektir. Kendi aranızda konuştuklarınız ve modern-bilim diye inandıklarınız ancak sizi bağlar. İnsanlar ise, modern-bilimin çâre olamadığı kendi dertleriyle ilgilenmektedirler ve bunun için de bir yaraya merhem olamayan ve yarayı iyice derinleştiren modern-bilimden ziyâde Allah’a, dîne, vahye ve Peygamber’e sarılmaktadırlar. Zîrâ modern-bilim daha, basit ve önemsiz görülen romatizmaya bile çâre üretebilmiş değildir. Hiç-bir kronik hastalığı (şifâ anlamında) bitirmeyi bırakın, ilerlemesini durduramıyorlar bile. Sosyâl hastalıkların tedâvisi için de yeni şeyler söyleyemiyor. Ekonomik-kültürel hastalıkların çâresi için bir şeyler söyleyemiyor ve hattâ tam-aksine gün geçtikçe hastalıklar derinleşiyor. Sözde çok ilerleyen bilim, toplumun ahlâkî, sosyâl, ekonomik, hukûkî, adlî hastalıkları ve çöküşü için hiç-bir şey yapamıyor. Oysa peygamberler, vahyin kılavuzluğunda, başta şirk ve küfür olmak üzere, sosyâl, ekonomik, hukûkî sorunlara kesin çâreler getirmişler ve zulümlere bir son vermişlerdir. En azından bunun için çalışmışlardır. Ya siz ne yapıyorsunuz?. Peygamber’in icraatlarıyla ortaya koyduğu kavlî ve fiîlî en güzel yorumunu (Sünnet) beğenmeyip ve eksik-yanlış bulup, modern-bilimin verilerini merkeze alarak “işte doğru yorum budur, Peygamber zamânında bilinmiyordu” diyorsunuz. İyi de söylediğiniz şeyler bir derde dermân oluyor mu ve sapkınlığı ve sapıklığı çoğaltmaktan başka neye yarıyor?.

 

Önemli olan, Kur’ân ile yaralara merhem olmak, şirki, küfrü, adâletsizliği ve zulmü ortadan kaldırmak ve tevhidi ikâme etmektir. Sizin hangi modern yorumunuz bunu yapabilmiştir?. Hayâta dönmeyen ve bir yaraya merhem olmayan tüm yorumlar bâtıldır, eksiktir, yanlıştır. Kur’ân sâdece yazılarda kalabilecek ve bilmenin konusu olacak bir Kitap değildir. Seyyid Kutub: “Yazılar ölü gerçeklerdir, ne zaman yaşanırsa o zaman dirilirler” der.

 

Elbette beşerî bilimler de kişide anlayışı geliştirebilir ve bakış-açısını yükseltebilir. Vahyin anlama ve kavrama çabalarına katkı sağlayabilir, fakat beşerî bilimler Kur’ân’ı anlamada olmazsa-olmaz değildirler. Kur’ân’ı anlayabilmek ve de yaşayabilmek için beşerî bilimleri bilmek şart değildir. Bu bağlamda bir yazıda şöyle denir:

 

“Kur’ân akl-ı selim kişilerin kabûl etmekten başka bir şey yapamayacağı tabii ve basit olan fakat aynı-zamanda da bilgi veren, nâdir bir zekâya, süratli bir intikâle sâhip olmayı gerektirmeyen, mantık ve felsefe gibi aklî; fizik, kimya, biyoloji ve matematik gibi pozitif ilimleri bilmeyi gerektirmeyen bir mantık kullanmıştır. Kur’ân-ı Kerim, tefekkür eden zihinleri yormayan, onu altından kalkılamayacak araştırmalara mecbur bırakmayan ve herkesin anlamakta ortak olduğu tabii anlayış yolunu seçmiştir. Mantık yürütürken de, sâde, anlaşılır, kavraması kolay kıyaslara ve gözlemlemeyi göz-ardı etmeyen bir akıl-yürütme tarzına ağırlık vermiştir”.

 

Artık müteşâbih âyetlerin bile anlaşılır ve bilinebilir olduğunu söylüyorlar. Meselâ şöyle diyorlar:

 

“Geçmiş nesiller için müteşâbih yâni anlamı belirsiz görünen bir-çok âyet günümüzde anlaşılır hâle gelmiştir. Çünkü Kur’ân’a âşinâ olan ve ilâhî hikmeti geçmişe göre daha iyi bilen bugünkü neslin bu müteşâbih âyetlerin pek-çoğunu bildiğinde kuşku yoktur ve bu açıdan müteşâbihler muhkem (açık ifâdeli) hâle gelmiştir”.

 

Oysa bu konuda âyet çok açıktır ve aynen şöyle der:

 

“Sana Kitab’ı indiren O’dur. O’ndan, Kitab’ın anası (temeli) olan bir kısım âyetler muhkem’dir; diğerleri ise müteşâbihtir. Kâlplerinde bir kayma olanlar, fitne çıkarmak ve olmadık yorumlarını yapmak için ondan müteşâbih olanına uyarlar. Oysa onun te’vilini Allah’tan başkası bilmez. İlimde derinleşenler ise: ‘Biz ona inandık, tümü Rabbimizin katındandır’ derler. Temiz akıl-sâhiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez” (Âl-i İmran 7).

 

Yine şöyle derler: “Târih, târih felsefesi, sosyâl bilimler, antropoloji, sosyoloji, psikoloji, etnoloji, yeni bilimler olduklarından ve eski tefsircilerimiz ve Kur’ân uzmanlarımız bu bilimlerle tanışık olmadıklarından dolayı Kur’ân’ın bu yönleri bütünüyle bilinmez olarak bir köşede kalmıştır”. Kur’ân’ın bahsedilen alanlardaki yorumları, Kur’ân’ın eski zamanlarda yaşayan uzmanları tarafından bilinmiyormuş. O zaman “Peygamber tarafından da bilinmiyordu” sonucu çıkar. Bu ise Peygamber’i ilkellikle ve câhillikle suçlamak demektir. Oysa Peygamberimiz, Kur’ân’a yapılacak en doğru yorumu hem kavlî yâni sözle hem de fiîlî yâni amel-eylem şeklinde yapmıştır ve ortaya koymuştur. Kur’ân’da, Peygamberimiz’in idrâk edemediği, örneklendiremediği ve en güzle şekilde tebliğ etmediği bir anlam yoktur. Kur’ân’da, Peygamberimiz’in, -bilinebilecek ve yorum yapılabilecek âyetlerin içinde- yorumunu yapamayacağı ve yapmadığı bir âyet yoktur. Yapılan modern yorumlar ise, modern-bilim karşısında duyulan ezikliğin sonucunda Kur’ân’a işkence ederek yapılan aşırı ve zorlama yorumlardır. Bu konuda en iyi örneklerden biri Enbiyâ 30. âyettir:

 

“O inkâr edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer bir-biriyle bitişik iken biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı?” (Enbiyâ 30).

 

Bu âyet modernler tarafından, “göklerin ve yerin başlangıçta Big-Bang ile açılmaya başlamadan önce, o çok yoğun noktada bitişik hâldeyken, Big-Bang ile birlikte patlayıp ayrılmaya başlaması” olarak yorumlanır. Bunun Peygamber zamânında bilinmediğini ve modern-bilim ile öğrenildiğinden bahsediyorlar. Yâni bu âyet -sözde- Big-Bang Teorisi’nden bahsediyormuş. Göklerle yer, Big-Bang denen patlamayla ayrılmış.

 

Modern zamanlardaki “bilime endeksli” meâl-tefsirciler, bu âyeti, bilimsellikten uzak bir şekilde çeviremiyorlar ve tefsir edemiyorlar. Bunun nedeni tabî ki bilimin ve modernizmin etkisinde kalınmış olmasından dolayıdır. Meâlde parantez içindeki “başlangıçta” ifâdesi, orijinâl metinde olmadığı için parantez içine alınmıştır. Orijinâl metinde olmamasına rağmen yapılan bu ilâvede, modern-bilimin etkisi ve baskısı vardır. Bu ilâve çok yanlıştır, zîrâ âyetin mânâsını değiştiriyor ve âyete bambaşka bir anlam veriyor. Bu nedenle böyle bir ilâve yapılması ayıptır ve de günahtır. Enbiyâ 30. âyetin Big-Bang Teorisi ve “ilk-yaratılış” ile atom-altı parçacık kadar bile bir ilgisi yoktur. Yağmurla ilgilidir âyet. Âyete parantez içinde bir “ilk başta” takdir edilerek, tam da modern-bilime uygun -güyâ- bilimsel bir tefsir-meâl şekline sokulmuş ve âyet, “bilimsel bir âyet” yapılmaya çalışılmıştır.

 

“Görmüyorlar mı” denilen sözde; yılın büyük bir bölümünde her kesimden her insanın kolaylıkla gözlemleyebileceği ve gözlemlediği olay şudur: Orta Anadolu’da “kırk ikindi yağmurları” denilen süreçte de hârika bir şekilde izlenir bu âyet. İlk-başta her yer günlük-güneşliktir ve yer ile gök apaçık bir şekilde belirgindir. Genelde öğleden sonra başlayan olayda, ilk önce bulutlar toplanıp gelir ve yoğunlaşır; sonra her taraf kapkara bulutlarla dolar ve daha bir saat önce masmâvi olan gökyüzü ve dağlar-bayırlar-tarlalar net bir şekilde görülebilirken, bulutlanmadan sonra gökler ile yer yâni bulutlar ile dağlar ve tarlalar arasında ayrım kalmaz, her yer “tek bir yer” gibi görünmeye başlar. Göklerle yer bitişik hâle gelir. Yâni “gökler ile yer bir olur”. Sonra şimşek çakar ve yağmur başlar. Bir sağanak olur ve her yer ıslanır, sulanır. Kısa bir süre sonra yağmur diner, bulutlar dağılır ve gökler, dağlar, ovalar, bayırlar, tarlalar netleşir ve aralarındaki sis kalkınca da her yer biraz-önceki gibi net olarak görülmeye başlar. Yâni gökler ile yer ayrılır. Hemen akşamında ve ertesi gün tâze otlar çıkmış, çaylar-dereler suyla dolmuş, insanlar ve hayvanlar rahatlamıştır. Her yere bir canlılık gelmiştir. Yâni her-şey sudan yaratılmıştır. Her-şey yeniden “su”dan yaratılmıştır.

 

Bunun gibi; Big-Bang Teorisi, Evrim Teorisi, Kâinâtın Genişleme Teorisi, İzâfiyet Teorileri, jeolojinin ortaya koyduğu Mağma Teorisi, Kıtaların Kayması Teorisi vs. gibi teoriler (daha doğrusu saçmalıklar) aşırı zorlayarak Kur’ân’a uydurulmaya çalışılan zırvalıklardır. Oysa bunlar bir zaman sonra yanlışlanacağından dolayı çöpe atılacak olan geçici, eksik ve yanlış veriler ve teorilerden başkası değildir. Mehmet Akif Çeç, Kur’ân üzerinde, bir laboratuar nesnesi gibi çalışmanın yanlışlığını anlatırken şunları söyler:

 

“Bilimselliğin gereği kendini bir pozitif bilim-adamı olarak görmek durumunda olan ilâhiyatçının din ile olan ilişkisi, laboratuardaki pozitif bilim-adamının incelediği nesne ile olan ilişkisi gibi özne-nesne ilişkisi ekseninde tezâhür etmekte; kendini laboratuardaki bilim-adamı/özne (res cogitans) olarak konumlandıran ilâhiyatçı, dînin aslî kaynağı olan Kur’ân’ı da bir laboratuar nesnesi/’text’ (res extensa) gibi ele almakta; dolayısıyla Kur’ân’ı anlama konusunda başta Peygamber Sünnet’i olmak üzere 1.400 yıllık birikimi ve geleneği devre-dışı bırakarak, ‘özne’ye özgü rasyonâlite ile Kur’ân üzerinde kendi başına, doğrudan arkeolojik kazılar (esâsen ameliyatlar) yaparak, âdetâ Hz. Peygamber dâhil 14 asırdır hiç kimselerin bir türlü bulamadığı, ilk defâ yepyeni (esâsen dînin rûhuyla uyuşmayan, tamâmen nev-zuhûr, türedi) nesnel bilgiler ve ona dayalı yeni önermeler ve yorumlar keşfetmekte (keşfettiğini zannetmekte) ve bir Arşimed edâsıyla ‘buldum’ diye sokağa (günümüzde medyaya) fırlamaktadır. İlâhiyat akademyası içinde yer alan ve modern ilâhiyat zihniyetini temsil eden modernist akımların dîne yaklaşımının bu resme uygun/yakın biçimde tezâhür ettiğini ifâde etmek yanlış bir tespit olmayacaktır.

 

Hristiyanlığa karşı bir tepkiselliğin ürünü olarak ortaya çıkan modernitenin rasyonâlist baskısı altında ezilen hristiyan teologlar, târihsel süreç içerisinde hristiyan teolojisini baştan-sona elden geçirerek Hristiyanlığın rasyonâlizmle çeliştiği/çatıştığı düşünülen bütün öğretilerini tasfiye ederek Hrıstiyanlığın içini boşaltmışlardır. Benzer bir süreç, liberâl-reformist yahudiler tarafından kendi dinlerine de uygulanmış, yahudi şeriatı ‘halaha’nın pek-çok hükmü rasyonâlize edilerek ya değiştirilmiş yada tasfiye edilmiştir. Bu iki dînin yaşadığı tecrübenin bir benzeri, oryantâlistlerin İslâm âlemindeki şâkirtleri olan modernist-rasyonâlist müslüman intelijansiya eliyle İslâm’a da uyarlanmak istenmektedir. İki asırdır kendi akılları ile düşünmeyi terk edip yabancı, hârici bir akılla düşünmeye ve dîni, Kur’ân’ı, nübüvveti, Sünnet’i, varlığı bu akılla anlamaya kalkışan modernist-rasyonâlistler, dînin doğal olarak bu akılla çatıştığını gördüklerinde, akıllarını düzeltmeye çalışmak yerine dîni düzeltmeye, dîni bu akla uydurmaya ve uyarlamaya çalışmak gibi büyük bir yanılgıya düşmektedirler”.

 

Bu tür yorumlar popüler bir alan olan modern-bilim merkezli yapıldığından dolayı, karşı çıkışlar yaşanmamakta yada çok az eleştiri ve îtirâz olmaktadır. Dücane Cündioğlu bu bağlamda şunları söyler:

 

“Kur’ân-ı Kerîm’in her harfinde binlerce anlam olduğu, bu anlam zenginliğinin Kur’ân’a mûcizevî bir nitelik kazandırdığı ve bu niteliğinin ise onu ‘çağlar-üstü ve evrensel bir mesaj’(!) hâline getirdiği iddialarından hareketle, ‘anlam’ı geleceğe havâle eden ve zaman geçtikçe (insanlığın bilgi birikimi arttıkça) Kur’ân’ın daha iyi anlaşılacağını öngören hâkim söylem, böyle yapmakla Kur’ân’ı tâzim ve tebcil edip kadrini yücelttiğini vehmediyorsa da aslında bunun tam-aksi bir netîcenin meydana gelmesine yol açtığının farkında bile değildir. Ucuz bir popülizmin câzibesiyle ‘anlam’ı geleceğe havâle edip; a) İnsan aklının işleyişini, b) Dil’in yapısını, c) Daha da önemlisi, murâd-ı ilâhi’yi hiçe sayan ve anlamı metin’de/metnin kendi bağlamında teşhis etmek yerine, onu insan hayâtının seyyâliyetinde arayan bu söylemin tâkipçileri, ne yazık ki Kur’ân’ın, muhâtaplarına söylediklerini ‘zabt-edilemez’ kılarak Kur’ân’ın ‘anlam verici’ rôlünü âdetâ geçersiz bir hâle getirmektedirler. Kur’ân’ın her harfinde binlerce anlam olduğunu söyleyip, ‘anlam’ı zaman içerisinde oluşan bir şeymiş gibi ele alan yaklaşım sâhipleri, böyle yapmak yerine, Kur’ân’a, eşyâ ve hâdisâtın geçirdiği istihâleler muvâcehesinde anlam vermeye kalkışmakta, hattâ Kur’ân âyetlerinde murâd edilen anlamı bir yana bırakmak pahasına, içinde bulundukları koşul ve durumların onlarda oluşturduğu anlam çerçevesini -sanki bu çerçeve Kur’ân’da mevcutmuş gibi- tekrar Kur’ân’dan istinbât etmeyi bir mârifet saymaktadırlar”.

 

Kalkmışlar, “Peygamber zamânında bilinmiyordu da modern-bilim ile anlaşıldı” diyorlar ve Peygamber’in bilemediği, anlayamadığı ve idrâk edemediği şeylerden bahsediyorlar. Yâni Peygamber’e din öğretmeye kalkıyorlar. Bakmayın siz onların Kur’ân-Kur’ân dediklerine; onlar Kur’ân’ı değil, modernizmi ve modern-bilimi merkeze almışlardır ve bir teorinin, düşüncenin ve verinin, Kur’ân’a uygunluğundan önce moderniteye ve modern-bilime olan uygunluğuna önem verirler. Kur’ân ile modern-bilim arasında çıkacak bir çelişkide yada uyumsuzlukta Kur’ân tarafında değil, modernizm ve modern-bilim tarafında dururlar ve bu çelişkiyi ortadan kaldırmak uğruna Kur’ân’ı eziyet ederek ve aşırı yoruma boğarak moderniteye uydurmak için gayret ederler. Çünkü onlar aslında Kur’ân’ın rûhunu da kıymetini de bilmemektedirler. Kur’ân’ın sâdece bir bilgi kitabı olmadığını bilmemektedirler. Kur’ân’ın bilgiden sonra bilinç ve ideoloji kitabı olduğunu bilmemektedirler. Mesele, Kur’ân’ın, hayâtın her alanı, bilimin her yönü hakkında bilgi vermesi değildir; mesele “Kur’ân’ı, hayâtın her alanına hâkim kılma” meselesidir. Peygamberler bunun için çalışmışlardır ve Peygamberimiz ise bunu başaran peygamberlerden biri olmuştur. Zâten Allah işte bu nedenle zımnen; “Peygamber’e din öğretmeyin ve o’nu îtibarsızlaştırmaya çalışmayın” der. Şu âyetler bunun delilidir:

 

“Allah ve Resûlü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur” (Ahzâb, 36).

 

“Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Resûlü’ne çağrıldıkları zaman inananların sözü ancak: ‘İşittik ve itâat ettik’ demeleridir. İşte saadete eren onlardır” (Nûr, 51).

 

“Herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; -eğer gerçekten Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız- onu Allah’a ve Resûlü’ne götürün...” (Nîsâ, 59).

 

“Ey îman edenler!; seslerinizi Peygamber’in sesi üstünde yükseltmeyin ve birbirinize bağırdığınız gibi, ona bağırıp-söylemeyin; yoksa şuurunda değilken, amelleriniz boşa gider” (Hucûrât 2).

 

“Biz elçilerden hiç kimseyi ancak Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik” (Nîsâ 64).

 

“Andolsun ki Allah, mü’minlere, içlerinde kendilerinden onlara bir Peygamber göndermekle lütufta bulunmuştur. (Ki o) onlara âyetlerini okuyor, onları arındırıyor ve onlara Kitab’ı ve hikmeti öğretiyor. Ondan önce onlar apaçık bir sapıklık içindeydiler” (Âl-i İmrân 164).

 

Peygamber’e din öğretmeye kalkanların âhirette dillerinden düşürmeyecekleri âyet şu olacaktır:

 

“O gün, zulmeden, ellerini (hınçla) ısırarak (şöyle) der: Ah keşke, elçiyle birlikte bir yol edinmiş olsaydım” (Furkân 27).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ağustos 2021

 

Devamını Oku »