30 Ocak 2016 Cumartesi

Modern Müslümanın Değer Ölçüsü: Dünyevileşme



Müslümanların değer-ölçüleri, Hz. Osman’ın halifeliğinin ikinci yarısından sonra değişmeye başlamıştır. Çünkü artık refah seviyesinde bir artış olmuş fakat bu refah âdil bir paylaşıma tâbi tutulmamaya başlamıştı. Bu nedenle de başta Ebu Zerr olmak üzere gidişattan hoşlanmayanlar eleştiri, îtiraz ve isyân sözlerini seslendiriyorlardı. Zîrâ Kur’ân-sünnet-sevgi-merhâmet merkezli düşünme, inanma ve yaşam-tarzı değişmiş, halk arasında maddî anlamda bâriz farklar oluşmaya başlamıştı. Oysa Hz. Ömer bu farkı önlemek için zengin kesim ile ters düşmüş ve bu farkı zor kullanarak da olsa değiştireceğini ve adâleti sağlayacağını söylediği ve bu uğurda adımlar da attığı için suikasta uğrayıp şehit edilmişti. Hz. Osman’dan sonra Hz. Ali de aynı yönde bir tutum takınınca, Hz. Ömer’in başına gelen şey daha genişletilmiş bir şekilde onun da başına gelmişti. Çünkü artık müslümanların, fetihler nedeniyle sınırları ve refahları artmış, madden zenginleşmişlerdi. Madden zenginleşen müslümanlar, maddî gelişmeyle birlikte mânevi olarak da inkişâf etmeyince, terâzinin ayarı bozulmaya başlamıştı. Fetihler (yada bâzı yerler için işgâller) sonunda farklı yaşam-tarzlarıyla karşılaşmışlar, bu yaşam-tarzlarından vahye ters bir şekilde etkilenmişlerdi. Bu negatif etkileşim, maddî gelişimin yanında, “mânevi gerileyiş”tir. Artık müslümanların ana-gündemleri ve değer-ölçüleri, başta yöneticiler olmak üzere büyük kesim için, vahiy-sünnet-adâlet merkezli değil; refah-hırs-ihtiras merkezli olmaya başlamıştı. 

Bu durum, Emeviler devrinde Ömer bin Abdulaziz dönemi ve ondan sonra da bir-kaç sene süren bir dönem için geçerli olmasa bile, ayyuka çıkmıştı. Bu devirde “tekrar adâlete dönme” çabaları çok kanlı bir şekilde bastırıldı. Emeviler’den sonra bir “umut” olarak görülen Abbâsiler de, siyâsi anlamda bâzı iyi yönde farklı davranışlarda bulunsalar da, iş paraya-maddiyata gelince, çok da değişen bir şey olmadığı kısa zamanda görüldü. Böylelikle anlaşıldı ki, müslümanların “yumuşak karnı” para ve refah yâni Peygamberimizin en çok korktuğu şey idi:

“Hakkınızda en çok korktuğum şeylerden birisi de, benden sonra size Dünyâ nîmet ve ziynetlerinin açılması (sizin de onlara gönlünüzü kaptırmanızdır)” (Buhâri, Müslim).

Artık müslümanların dînî bağlılıkları gevşemiş ve mutlak anlamda olmasa da ayrılıklar baş göstermeye başlamıştı. Müslümanlar, Kur’ân ve sünnet değer-ölçüsü olmaktan çıkınca farklı değer-ölçülerine bağlanmışlardı. Meselâ Emeviler adâlet eksenli değil de ırkçı-milliyetçi değerlere bağlı kalarak “Arapçılık” yapmaya başlamışlar ve hakkı göz-ardı etmişlerdi. Bunun sonucunda yeni fethedilen yerlerdeki insanları İslâmî anlamda değil, ekonomik anlamda kullanmak istediler ve bu da o milletlerin Emeviler’e ve zâten çok büyük ölçüde üstü örtülmüş (mehcûr) olan Kur’ân-sünnet merkezli anlayışa düşman olmasalar bile şüpheyle bakmaya ve saygı duymamaya başlamasına neden olmuştu. Artık fetihler salt siyâsi amaçlarla yapılmaya başlanmış ve “gönüllerin fethi”, “çıkarların azalacağı endişesiyle” es geçilmiştir çok büyük ölçüde.

İşte tam da bu zamanda bu kötü siyâsi ortamı kullanan fethedilmiş bölge insanları, eski inançlarını İslâm ile karıştırarak sanki “İslâm’dan” gibi göstermişler ve müslümanları disiplinden koparacak anlayışlar geliştirerek dünyevileşmenin üstüne tüy dikmişlerdir. Böylece yeni değer-ölçüleri çıkmıştır ortaya. Bu dönemde Kur’ân’a ve sünnete neredeyse taban-tabana zıt fikirler ve düşünceler türemiştir. Bâtıni-tasavvufî aşırı ve bâtıl anlayışlar zâten her zaman sünnetullah gereği, siyâsi ortamın bozulduğu, adâletin azaldığı yada bittiği zamanlarda ortaya çıkarlar. Çünkü insanlar böyle zamanlarda ve dönemlerde zulme karşı, hakka dayalı olmayan yorumlamalar ve anlayışlar da geliştirebilirler ve bu yapılan şey insanlara ters gelmez böyle ortamlarda. Bu düşünceler-inançlar zamanla da akide hâline gelir. Meselâ bu konuya güzel bir örnek olarak Türkler, Emeviler’in ve daha sonra da Abbasiler’in yanlış siyâsetleri nedeniyle, dîni, Kur’ân-sünnet merkezli kaynaklardan değil de, bâtıni dâilerden ve çok sıkı-fıkı oldukları acemlerden öğrenmişler, o bölgelerde uzun yıllardır hâkim olmuş bâtıl ve aşırı şii-bâtıni-tasavvufi inançları kendi eski dinleriyle sentezleyerek bir din-anlayışı oluşturmuşlar ve artık değer-ölçülerini de bu inançların belirlemiş olduğu tasavvurlarına göre yönlendirmişlerdir.  

  Abbasiler döneminde çevirileri yapılmaya başlanan Eski Yunan kaynaklarının ve yeni fethedilen ülkelerin inançlarıyla oluşan dînî sentez de yeni değer-ölçüleri belirlemiştir ve Kur’ân ve sünnetten uzaklaşma artmıştır. Temeli çok sağlam atılan İslâm-dîni vesîlesiyle, yeni fikirler-inançlar sebebiyle sarsılan müslümanlar, yıpransalar da bu fikrî dalgayı atlaşmışlar ve medeniyetlerini -biraz sarsıntıya uğrasa da- sürdürebilmişlerdir. Fakat bu bâtıl inançlar da alttan-alta akmaya devâm etmiştir. Bu inançlar için kısaca, “dünyevileşmenin felsefesi” diyebiliriz.

12. yüzyıla gelindiğinde ise müslümanlar hem alttan-alta akmış ve yayılmış olan bu bâtıl düşünceler-inançlar nedeniyle dirâyetlerini kaybetmişler, hem de dünyevileşmeleri artmıştır. Değer-ölçüsü mânevi olandan maddî olana dönmüş ve “ölçü”yü kaçırmışlardır. Bu bâtıl anlayışların yönlendirmesiyle oluşan yanlış siyâsetler sebebiyle ve de “içtihad kapısının kapanmasıyla” da artık her-şey “Allah’tan” görülmeye başlanarak, “her ne olursa iyidir” anlayışı hâkim olmuş ve müslümanlar “dik-duruş”larını büyük ölçüde yitirmişlerdir. İşte sünnetullah gereğince bunun cezâsı Moğollar aracılığı ile doğu’dan gelirken, Haçlılar aracılığı ile de batı’dan gelmiştir. Aslında bu iki büyük dalganın nedeni çok büyük ölçüde “dünyevî olan”la alâkalıdır. Çünkü bu dalgaların sebebi dünyevîdir. Batı’dan gelen ilk dalga biraz zorlanarak bir-süre sonra atlatılsa da ikinci büyük dalga olan Moğol akınları, müslümanları çok yıpratmış, bir-zaman sonra da medeniyetlerini büyük oranda dağıtmıştır. Doğal olarak böyle ortamlarda insanların değer-ölçülerinde büyük kırılmalar ve değişmeler olur. Bu ikinci dalga, medeniyeti dağıtmış ve devletleri yıkmış ise de bir-zaman sonra tekrar bir toparlanma olmuş ve eski inancını, anlayışını ve ölçüsünü artık büyük ölçüde kaybetse de, müslümanlar ve görece İslâm, uzun bir süre daha Dünyâ’da hâkim olmaya devâm edebilmiştir. Burada önemli olan şudur: Dünyevileşmenin getirdiği pasiflik-ihtiras-hırs nedeniyle oluşan dirâyetsizlik, (zaman-zaman toparlanmalar olsa da) müslümanlar içinde değer-ölçüsü olarak yer etmiştir. Bu yanlış değer-ölçüsünün, müslümanları tamâmen dağıtmasını önleyen şey ise, Endülüs’te devâm eden kültür-medeniyet ve Anadolu’da ortaya çıkan cihangir devlet olan Osmanlı’dır. Fakat artık değer-ölçüsü Kur’ân-sünnet-adâlet merkezli değil, bâtıl bâtıni-tasavvuf merkezli pasif inançlardır.

İkinci dalgayı da bu şekilde atlatan müslümanların, son büyük dalga olan “üçüncü dalga”yla berâber dirençleri kırılmış ve artık “kılıçlar işe yaramaz hâle geldiğinden” yeni dalgaya karşılık veremez duruma düşmüşlerdir. Bu üçüncü dalga; Rönesans-aydınlanma-devrim-sanâyileşme-modernleşme denilen batı uygarlığının oluşturduğu seküler uygarlık dalgasıdır. Askeri ve siyâsi olarak hâlen güçlü dursa da, Kur’ân mehcûr (pasif) bırakıldığı için, ilim-kültür-medeniyet olarak Kur’ân-sünnet değerinden ve ölçüsünden büyük ölçüde kopmuş olan müslümanlar, bâtıni-tasavvufi pasif inançlarıyla, yeni gelişen bu dalgaya ilmî-kültürel ve hattâ ahlâki olarak karşı koyamamışlardır. Çünkü zâten hem yıpranmış hem de kendini geliştirememişlerdi. Zîrâ vahiy-merkezli olmayan bâtıni değer-ölçüsünün buna karşı koyacak potansiyeli ve gücü yoktur.

İşte “Fransız Devrimi” ile ayyuka çıkan bu yeni dalga, bir-süre sonra, hem son cihangir devlet Osmanlı’yı yıkmış, hem de ümmeti dağıtmıştır ve batı uygarlığının ortaya çıkardığı ve İslâm ile bire-bir zıt olan milliyetçilik ile insanlara yeni bir değer-ölçüsü sunmuş ve “ayrılıkları” sevdirmiştir. Artık her parça (devletçik) kendi milliyeti ile övünmeye başlamış ve bir-süre önce “can-kardeş” olduğu müslüman devletlerle “can düşman” olmuştur. Artık “yeni bir heyecan” başlayana kadar, ümmetin bir-araya gelemeyeceği bir duruma düşülmüştür. Üstelik bu yeni durum onları parçalayıp güçsüzleştiriyorken. Bilindiği gibi milliyetçilik-ırkçılık maddî olanla ilgili olduğu için dünyevîdir.

Dünyevileşme hırsının zirveleştiği zamanların bir sonucu olan 1. dünyâ-savaşından sonra 1950’ye kadar bâzı müslümanlar bir direnç göstermişlerdir ve bu uğurda çalışmalar-gayretler sergilemişlerdir fakat 2. dünyâ-savaşı ile başlayan “soğuk-savaş siyâseti”, bu gayretleri baltalamış ve etkisini azaltmıştır. Nihâyet 1990’lara gelindiğinde sosyâlizmin çöküşü ve kapitâlizmin zaferiyle çift-kutuplu Dünyâ-düzeni değişmiş ve kapitâlist-liberâl merkezli tek-kutuplu ve tek-merkezli dünyâ-anlayışı ve siyâseti yerleşmiştir. İşte; genelde tüm insanların, özelde ise konu ettiğimiz müslümanların kişiliksizleşmesi, korkaklaşması, tembelleşmesi, pısırıklaşması ve kısaca “yozlaşması” başlamıştır. Çünkü artık değer-ölçüleri gerçek anlamda Kur’ân ve sünnet olmaktan neredeyse tamâmen çıkmıştır. Dünyevileşme din hâline gelmiştir.

Lâik/seküler/kapitâlist/neo-liberâlist/modernist/konformist/demokratik/ılımlı/emperyâl/kürel/serbet piyasa düşünceleri ve ideolojileri ile oluşmuş değer-ölçüleri, müslümanların da aklını başından alarak onların da değer-ölçüsü olmuştur. 2.000’li yılların başından îtibâren bu değer-ölçüsü insanlara dünyevî hazlardan başka bir değer vermediği hâlde insanların yegâne değer-ölçüsü hâline gelmiştir. İnsanların değer-ölçüsü, artık “çokluk”la ilgilidir. Hâlbuki Allah bu konuda insanları ve müslümanları Kur’ân’da uyarmıştır-uyarıyor:

“(Mal, mülk ve servette) çoklukla övünmek, sizi tutkuyla oyalayıp kendinizden geçirdi. Öyle ki (bu,) mezarı ziyâretinize (kabre gidişinize, ölümünüze) kadar sürdü” (Tekâsür 1-2).

En üzücü olan ise, dünyevileşmeye bir alternatif olan ve hak-hakîkat-adâlet merkezli değer-ölçüsünü Kur’ân ve sünnetten yola çıkarak hayâta hâkim kılmakla yükümlü olan müslümanların da bu dünyevileşme dalgasına kapılmalarıdır. Öyle ki, müslümanlar da, tâğutların tüm ülkeler gibi İslâm ülkelerine de gönderdiği ve iş-başına getirdiği kişiler aracılığı ile yerleştirilmiş olan modern değer-ölçülerini, dünyevileşmeye kapılarak benimsemişlerdir. Hattâ ellerinden Kur’ân’ı düşürmeyen ve haftada 1 yada 2 kere toplanıp Kur’ân okuyanlar ve Kur’ân dersleri yapanlar da bu rüzgâra-furyaya kapılmışlar ve savrulmaktadırlar. Ellerinde Kur’ân var ama eylemleri Kur’ân’a aykırı. Ellerinde Kur’ân varken, şeytan’ın fısıldamalarıyla Dünyâ’yı yöneten ve yönlendiren tâğutların emirlerine göre hareket ediyorlar. Ellerinden Kur’ân’ı bıraktıkları anda yada ders yapılan yerdeki kapıdan dışarıya adımlarını attıkları anda, modern değer-ölçüsü olan dünyevileşmeye göre hareket etmeye başlıyorlar ve tabi bu nedenle de müslümanların perişân hâllerinde bir değişme-düzelme olmuyor ve Dünyâ’nın kötü durumu her geçen gün müslümanları daha az ilgilendiriyor. Kur’ân’ı bir, “salt ahlâk kitabı” gibi, bir, “salt ders kitabı” gibi okudukları için, hayâta döndüklerinde Kur’ân’a göre hareket etmiyorlar-edemiyorlar. Müslümanlar, önlerinde diz çöktükleri ve bir-nevî taptıkları şeyhlerine; oy verdikleri ve böylece onları eleştiriden muaf tuttukları siyâsi lîderlerine; âşık oldukları ideolojilere ve böylece nihâyet tâğutlara ve şeytana kulluk etmiş oluyorlar. Sünnetullah gereği de perişanlıkları ayyuka çıkıyor.

Müslümanlar yeniden; Kur’ân-sünnet-adâlet merkezli düşünmeye ve eyleme dönmediklerinde, çok da uzun olmayan bir süreçte, bu yeni modern-dünyevi değer-ölçüsü, ilk başta “öncelikli sorumlu olan müslümanları”, sonra da tüm dünyâ-insanlarını -mâzallah- mahvedecek ve yok edecektir. Tâ ki, “yeni bir değer ölçüsü, heyecan ve değişim” başlayana kadar..

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ocak 2016




























Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme