16 Ocak 2016 Cumartesi

Kâfire “Kâfir” Denir Mi?



1839 Tanzimat Fermânında; "Bundan gayrı mülk-i osmâni dâhilinde gâvura gâvur denmeyecek" diye yorumlanan söz ile birlikte, artık müslüman olanların ayrıcalığı kalkıyor ve tüm Osmanlı sınırları içindeki gayr-i müslimlere, müslümanlarla aynı haklar veriliyordu. Yâni artık gayr-i müslimler de her alanda mêmur ve âmir olabilecekler, her türlü haklardan müslümanlar gibi yararlanabilecekler ve hattâ kânun koymada ve hüküm vermede söz-sâhibi olabileceklerdi. Bu fermânla birlikte, “millet sistemi” kaldırılmış, bütün din topluluklarına eşit vatandaşlık hakları verilmiş, müslüman ve gayr-i müslim Osmanlı tebâası arasında tam bir “eşitlik” sağlanmıştır. Böylece Millet-î Rûm hâricinde gayr-i müslimlere de devlet kademelerine mêmur olma yolu açılmıştır. Buna, “gayr-i müslimlere devlete sızma hakkı verilmiştir” de denebilir. Zâten dış-güçlerin bastırmasıyla hazırlatılan fermânın amacı da bu idi. Böylece Osmanlı’da çok önemli olan “kadro”lar, bir-süre sonra aşama-aşama tasfiye olmuş ve yerlerine gayr-i müslimler geçirilmiştir. Görünüşte gayr-i müslimlere eşit hak verilmesi durumu “görece” adâletli gibi dursa da, bu vaziyet İslâm’ın ana-kaynağı olan Kur’ân’a aykırıdır: 

“Ey îman edenler, Allah’a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan emir-sâhiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve elçisine döndürün. Şâyet Allah’a ve âhiret gününe îman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir” (Nîsâ 59).

İslâm, müslüman olmayanların yönetici olmalarına izin vermiyor. İslâm siyâset târihinde hiç-bir fâkih, kâfirin yöneticiliğini tartışmamıştır. Çünkü Kur’ân’la sâbittir ki kâfirlerin mü’minler üzerinde velâyet hakkı yoktur:

“Allah kâfirlere mü’minler üzerinde aslâ velâyet hakkı (yol) tanımamıştır” (Nîsâ141).

Bizden, yâni mü’minlerden olan emir-sâhiplerine itaat esastır İslâm’da ve müslüman olmayanlar emir-sâhibi olamazlar. Âyetin de söylediği gibi bir îman umdesidir bu. Emir-sâhibi olabilmesi için bizim inandığımız gibi inanmasını şart koşmuştur Kur’ân:

“Şâyet onlar da, sizin inandığınız gibi inanırlarsa, kuşkusuz doğru yolu bulmuş olurlar; yok eğer yüz çevirirlerse, onlar elbette bir (çelişki ve) aykırılık içindedirler. Sana onlara karşı Allah yeter. O, işitendir, bilendir” (Bakara 137).

“Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) îman etmişseniz üstün olan sizlersiniz” (Âl-i İmran 139)

“Öyleyse, müslümanları suçlu-günahkâr olanlar gibi (eşit) kılar mıyız?. Size ne oluyor?. Nasıl hüküm veriyorsunuz?” (Kalem 35-36).

Aslında bu fermanla birlikte gayr-i müslimlere hak tanınmakla kalınmıyor, müslümanların da ayrıcalıklı hakları kaldırılıyordu. Müslüman olanların “seviyesi” düşürülüyordu. Emre Gül:

“Tanzimat Fermânı Avrupa kamu-oyunda olumlu etkiler yapmasına karşın, ferman halk arasında farklı yorumlara neden olmuş ve her kesim bu değişimi kendi açısından değerlendirmiştir. Müslüman tebaa, gayr-i müslimlerin yeni statüsünden hoşlanmamıştır. O sırada yaşananlara bizzat şâhit olan C. Hamlin: “Hatt’ın îlânı memlekette büyük bir hayret ve şaşkınlıkla karşılandı. Müslümanlar, Hatt’ı lânetle anıyorlardı. Şeriatın çiğnendiğini, müslümanların gâvurlarla aynı seviyeye indirildiğini iddiâ ediyorlardı. Hristiyan tebaa ise, (ilk-başta temkinli olmakla birlikte) Hatt’a yeni bir çağın başlangıcı gözüyle baktılar. Hatt’ın îlânı İngiliz siyâsetinin bir zaferi idi. Hatt’ın gerçek değerini, halk arasında yarattığı etkide aramalıdır” diyerek bu duruma dikkat çekmekteydi. Böylece Tanzimat Fermânı, başta devlet ricâli olmak üzere ıslahat taraftarları ve muhâfazakâr kesimler arasında bir tartışma ve mücâdeleye sebebiyet vermiştir. C.Hamlin’in de tespitinde belirttiği üzere hristiyan tebaa Hatt’a yeni bir çağın başlangıcı gözüyle bakarken, hristiyan cemaat-reisleri imtiyazlarına hâlel geleceği endişesiyle olumsuz bakmışlardır. Müslümanlar da eşitlik keyfiyeti sebebiyle yeni durumdan memnun olmamışlardır. Tabi bu durum İmparatorluğun idâresi altında yaşayan bütün ulusları “ittihad-ı anasır” düşüncesiyle birleştirmeyi amaçlayan Babıâli için bir sorun teşkil etmiştir” der.

Batı âşığı Mustafa Reşit Paşa’nın “ihânet”inin bir netîcesi olan ferman, Osmanlı’nın yıkılışının en önemli nedenlerinden biridir. Artık Avrupa’nın eline Osmanlı’yı yıkmak için çeşitli fırsatlar geçmek üzeredir.

Evet; Gâvura gâvur denmenin yasaklandığı târih, Osmanlı’nın gerçek çöküşünün başladığı târihtir. Bu durum aynen; kâfire “kâfir” denmekten vazgeçilmesi gibidir. Kâfire “kâfir” denmekten vazgeçildiğinde, münâfığa da “münâfık” denmekten; şerefsize “şerefsiz” denmekten de vazgeçilmiştir. Böylece artık bu kişiler kâfirliklerini, münâfıklıklarını ve şerefsizliklerini istedikleri gibi yapacak bir ortama ve şansa kavuşmuşlardır. Çünkü kâfire kâfir denmekten vazgeçildiğinde, o kişi artık kâfir olarak anılamayacağı için, doğal olarak kâfir olmayan kişilerle aynı hakları isteyecek ve kânun koyma makâmına, vezirliğe, ordu komutanlığına vs. gelebilecektir. Fakat o kişiye kâfir denmekten vazgeçilmesi o kişinin kâfir olduğu gerçeğini değiştirmemiştir ki!. O hâlde o kişinin İslâm/îman adına bir iş yapmasını nasıl bekleyebiliriz?. Tam-aksine; gayr-i İslâm’i, gayr-i îmâni işler yaparak düşmanlara alan açabilecektir ve açmışlardır da. Osmanlı’nın çökmesinde en önemli etken olan “borçlanma”, kâfir îlan edilmeyen kâfirlerin onayı ile başlamıştır. Çünkü artık kimse onlara gâvur-kâfir dememektedir ve böylece o kişiler gâvur-kâfir olarak görülmemektedir. Böylece halk da onlara eleştirel bir gözle bakmaktan vazgeçmiştir.

Aslında kâfire kâfir, gâvura gâvur, münâfığa münâfık, günahkâra günahkâr, şerefsize şerefsiz denmemeye başlandığında; kâfir olmayana kâfir, münâfık olmayana münâfık, şerefsiz olmayana şerefsiz denmeye başlanacaktır ve İslâm-târihi bunun örnekleriyle doludur ve hattâ İslâm-târihinde büyük bir yaraya sebep olan “tekfir” konusu bu nedenle çıkmıştır ortaya. Gerçek kâfirlere kâfir deme cesâretini gösteremeyenler, samîmi mü’minlere kâfir demeye başlamışlardı. Şuranın altını çok önemle çiziyorum: İslâm târihinde çok yanlış ve günah olarak görülen “tekfir”, kâfir olmayanı küfür ile suçlamaktır. Kâfir olanı küfür ile suçlamak tekfir değildir. Fakat tekfir konusu öyle bir duruma sokulmuş ve öyle bir hâle gelmiştir ki; tekfire düşmemek için kâfir olanı da kâfir olarak îlan etmekten vazgeçilmiştir. Tekfir doğru olarak yapılmadığında, yanlış olarak yapılmaya başlanır. Yâni kâfire “kâfir” denmediğinde, müslümana-mü’mine kâfir demeye başlarsınız ki İslâm-târihinde bunu mebzul miktarda görüyoruz. Hattâ mezhep-meşrep-târikat savaşları ve düşmanlıklarının ana-nedeni budur. Kâfir olmayanı küfürle suçlamak çok yanlış, suç ve günahtır, hattâ ayıptır da. Zâten birini küfür ile suçlayan kişi, eğer suçladığı kişi kâfir değilse, kendisi kâfir olur. Peygamberimiz: “Kim kardeşine kâfir derse, ikisinden biri mutlakâ kâfir olmuştur. Eğer itham edilen kâfir değilse, küfür, ithâm edene döner" der. Fakat kâfir olanı küfür ile, gâvur olanı gâvurlukla, münâfık olanı münâfıklık ile suçlamamak ve o şekilde îlan etmemek de günahtır. Çünkü mü’min-kâfir ayrımı; hak-bâtıl ayrımı; İslâm-câhiliye ayrımı ortadan kaldırılmış oluyor ve bu ayrım yapılmadığında zamanla fitne ayyuka çıkmaya başlıyor. İnsanlar samîmi müslümana-mü’mine “kâfir” demeye başlarken, hâin kâfire mü’min gözüyle bakmaya başlıyorlar. Böylece toplumda birlik, dirlik ve düzen bozuluyor ve düşmanlar bu fırsattan dibine kadar yararlanıyorlar. Yerinde tekfir yapmamak, yersiz tekfir yapmaya sebep oluyor ve bu da tefrikaya yol açıyor. Kur’ân bu konuda bizi uyarıyor:

“Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip bir-birinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle berâberdir” (Enfâl 46).

“Ey îman edenler, Allah yolunda adım attığınız (savaşa çıktığınız) zaman gerekli araştırmayı yapın ve size (İslâm geleneğine göre) selâm verene, dünyâ-hayâtının geçiciliğine istekli çıkarak: “Sen mü’min değilsin” demeyin…” (Nîsâ 94).

Günümüzde de artık insanlar mü’min-kâfir-münâfık ayrımı yapmıyorlar. Sempatik-karizmatik buldukları kişileri, her türlü şerefsizliği yapsalar bile eleştirmiyor, kınamıyorlar. Seçim zamanlarında seçtikleri kişilerin gerçekten samîmi bir mü’min olup-olmadıklarına bakmıyor, onlara körü-körüne olan bağlılıkları nedeniyle o kişinin kâfirliğine, münâfıklığına, adâletsizliğine göz yumabiliyorlar. Bir-kez körü-körüne bağlandığında ve desteklediğinde yada sevdiğinde artık ona toz bile kondurmuyor, onun her dediğini kabûl ediyor, onu eleştirmiyor, uyarmıyor ve ona karşı zinhar bir isyâna kalkıp onu yerinden etmiyor. Yâni belki de her gece okuduğu ve söz verdiği gibi yapmıyor: “Ve nahleu ve netrukü men yefcuruk”. “Allah’ım!; sana isyân eden, fâsıklık yapan kişileri “hâl” ederiz, makamlarından al-aşağı edip indiririz ve onlara yardım etmeyerek kendi hâllerine bırakırız”.

İnsanlar başta tekfir (kâfirliği îlan etmek) olmak üzere; münâfıkça davranışları (oportünist), adâletsizliği, gâvurluğu, yanlışlığı, çirkinliği ve şerefsizliği, bu suçlamaları gerçekten hak edenlere karşı göstermiyorlar. Çünkü tersini yaparak; temiz-dürüst-mümin/müslüman-ehliyet ve liyâkat sâhibi, gayretli, akıllı kişilere bahsedilen suçlamaları yapıyorlar. İş tersine dönmüş, çünkü şeytan onlara yaptıklarını süslü ve güzel gösteriyor.

 

Evet; tekfir, kâfir olanın küfrünü îlan etmektir ve bunda bir yanlışlık yoktur ve bunu zâten çeşitli âyetlerinde Kur’ân yapıyor:

 

“Allah kâfirleri çepeçevre kuşatıcıdır”.

“Diretti ve kibirlendi, (böylece) kâfirlerden oldu”.

“Kâfir olup âyetlerimizi yalanlayanlar ise orada ebedi olarak kalıcı olmak üzere cehennemliktirler”.

“Öyle değil, kâfirlikleri sebebiyle Allah onları lânetledi, onun için az, pek az îmâna gelirler”.
“Allah’ın lâneti kâfirlerin boynuna..”.

Bunlar gibi yüzlerce âyet vardır. Zâten Kur’ân, kâfirlere karşı gönderilmiş bir eleştiri kitabıdır. Fakat İslâm medeniyetinin yıkılmasında baş-etkenlerden biri olan “tekfir etmek” meselesi, kâfir olanı tekfir etmekle değil, kâfir olmayanı; yâni müslüman-mü’min olanı tekfir etmekle ilgilidir. Öyle bir duruma gelinmiştir ki, artık herkes “kendisinden olmayan”ı tekfir edilebilmektedir. Hâlbuki bu konu çok hassastır ve Peygamberimiz döneminde vukû bulmuş şöyle bir örnek vardır:

Resûlullah (sav) düşman üzerine gönderdiği bir grup sahabi içinde Zeyd, çatışma esnâsında kapıştığı  hasmını tam öldürecekken, adam kelime-i şahâdet getirerek müslümanlara selam veriyor. Üsâme bu kişinin korkusundan, canını kurtarmak için şahâdet getirdiğine hükmederek adamı öldürüyor, sürüsüne el koyuyor. Sefer dönüşü, olay Resûlullah’a haber verilince Peygamberimiz çok üzülüyor, hiddetleniyor ve “kâlbini yarıp baktınız da mı korkudan olduğunu anladınız!” diye Zeyd’e çıkışıyor. “Üsâme, demek sen Rabbim Allah diyen birini öldürdün ha?” diyerek ha bire kınıyor. Üsâme, Resûlullah’n bu ısrarlı kınayışları karşısında ne denli sıkıldığını şu sözlerle dile getiriyor: “Resûlullah bu sözü o kadar tekrarladı ki, kendi-kendime; keşke bu olaydan sonra müs­lüman olsaydım” dedim. 

Yâni karşıdaki kişi müslüman olduğunu dilinin ucuyla bile söylese onu tekfir etmemek gerekiyor. Fakat, kişinin söylemleriyle eylemleri de bir-birini tutmalıdır. Yaptıklarıyla, davranışlarıyla kâfir-münâfık-zâlim olduğu bâriz olan birini de; “aman tekfir etmeyelim” korkusuyla tekfir etmemek de yanlıştır ve bu tutum, kısa-uzun vâdede mutlakâ bir soruna yol açacaktır. “Gerçekten kâfir olan”ı “tedbir” yada bâzı menfaatler nedeniyle tekfir etmemek; “gerçekten mü’min olan”ı tekfir etmek gibidir. Kâfirleri tekfir etmeyenler, mü’minleri tekfir etmeye başlarlar. İkisi bir-birinin neden-sonucudur çünkü.

“Ey îman edenler!. Allah yolunda savaşa çıktığınız za­man iyi anlayıp dinleyin, size selam verene, dünyâ-hayâtı­nın geçici menfaatine göz dikerek “Sen mü'min değilsin"”de­meyin. Çünkü Allah’ın nezdinde sayısız ganîmetler vardır. Önceden siz de böyle iken Allah size lütfetti; o hâlde iyi an­layıp dinleyin. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır" (Nîsâ 94). 

Kâfire kâfir dememek, kâfir ile mü’min arasındaki ayırımı kaldırır. Bu daha sonra haram-helâl arasındaki ayrımın da kalkmasına neden olur. “Öteki” algısı kaybolur. Ortada kırmızı çizgiler kalmaz. “Ne olsa gider” bir İslâm algısı çıkar ortaya. Mâsumlar ve mazlumlar “yeryüzünün lânetlisi” îlân edilirken, şerefsizler ve tâğut yalakaları toplumun nâdide insanları (!) olarak kabûl edilir ve onlara saygı duyulmaya başlanır.

Tekfir etmenin kötü görülmesi herhâlde 1839’da Tanzimat Fermânı’yla birlikte başladı. Tanzimatla birlikte artık “gevura gevur denmeyecek”ti. Oysa tekfiri Allah yapıyor ve Peygamberine kâfirleri tekfir etmesini emrediyor: Kul yâ eyyuhel kâfirûn”=“De ki: Ey kâfirler!”.. (Kâfirûn 1). Âyet bize; “kâfirlere de ki, ‘ey kâfirler!, ben sizin taptıklarınıza tapmam” deyin diyor. Şimdi bu âyeti es mi geçeceğiz ve yok mu sayacağız?. Zîrâ âyet, kâfirlere “kâfir” denmesini emrediyor. Şunu da not etmek gerekiyor ki, Kâfirûn Sûresi Mekkî bir sûredir ve daha ortada bir İslâm Devleti de yokken vahyolunmuştur. Yâni tekfir etmek ille de bir devletin görevi sayılmaz. İşte bu nedenle her-gün namazlarımızda sürekli bu Kâfirûn Sûresi’ni okuyoruz ve tekfir yapıyoruz. Kâfirleri (müslümanları değil) tekfir ediyoruz. Tekfiri Kur’ân’dan öğreniyoruz. 

Son sözümüz tebliğimiz olsun:

Mü’min-mü’mindir, müslüman müslümandır, âdil kişi de âdildir ve bunları tekfir etmek, tekfir edeni kâfir yapar. Lâkin; kâfir kâfirdir, münâfık münâfıktır, zâlim zâlimdir, günahkâr günahkârdır, şerefsiz de şerefsizdir ve bunları bu nitelikleriyle nitelememek, gün gelir kişiyi onlar gibi; kâfir-münâfık-zâlim-günahkâr ve şerefsiz yapar. Târih bunun örnekleriyle doludur.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ocak 2016




















Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme