11 Ocak 2016 Pazartesi

İslâm’da Sağlık Sistemi



İslâm’da sağlıklı olmak, sağlığı korumak dînin bir emri olarak kabûl edilir. Ne de olsa muhteşem bir fizîki yapı olan vücudumuzu Allah bize emânet olarak vermiştir. Bu emâneti gereğince korumamak emânete ihânet anlamına gelecektir. Tabî ki Allah bâzılarına imtihan yada başka sebepler yüzünden bâzı hastalıklar verebilir. Peygamberimiz Hz. Eyyub (a.s.) bile bir hastalıktan muzdarip olmamış mıydı? Hastalığın tüm olumsuz yanlarına rağmen müslümanlar bu durumu bile bir eğitim süreci olarak görürler. Çünkü nice görülemeyecek ve anlaşılamayacak konular sağlığın yitirildiğinde görülebilir ve anlaşılabilir. Müslümanların sağlık konusuna felsefî bakışları böyledir.

İslâm’da sağlık sistemi büyük ölçüde koruyucu hekimlik olarak, yâni daha insanlar hasta olmadan önce “hastalığa yakalanma olasılığını yok etmeye ve önlem almaya yönelik tedâvi” şeklindedir. Koruyucu hekimlik, Hıfz-ı sıhhâ denen kurumların görevidir. Sağlık sisteminde insan bir bütün olarak incelenir. İlk doğan çocuk genel bir muâyeneye tâbi tutulduktan sonra, annesi bilgilendirilir ve ona nasıl davranması gerektiği öğretilir. Belli periyotlarla hekimler çocuğun genel durumunu kontrol ederler. İslâm’da aşı uygulamasına çok sıcak bakılmaz. Tümden yabana atılmamasına rağmen başka korunma yolları kullanılır. Zâten Müslümanlar kendi ürettikleri dışında aşı kullanmazlar. Bu tutum ilaç-gıdâ-tekstil gibi genel ürünler için de geçerlidir. Tedâvi etmeye-korunmaya yönelik ilaçların %95’i bitkisel ilaçlardır. Çok doğal yollar da uygulanır. Hastadan kan alma (hacamat), bağırsaklarını temizleyecek bitkisel ilaçlar kullanma, çeşitli kürlerle tedâvi etmeye çalışma, bio-enerji yöntemleri vs. gibi yollar hastalığın durumuna göre uygulanır. Gerçek tedâvi yöntemleri bunlardır. “Modern-tıp” diye bilinen yöntem ise “alternatif tıp” olarak kabûl edilir. Müslümanlar kimyâsal ilaçları en son çâre olarak kullanırlar. Kimyâsal ilaçlar doğal yolların dışında bir yolla üretildiği için, doğal şeylere alışkın olan vücûda zarar vermesi kaçınılmazdır çünkü. Bu yüzden ilk önce tüm insanları, “koruyucu hekimlik” uygulamasıyla hastalıklardan korumaya çalışırlar. Bu önlemin işe yaramadığı bâzı nâdir durumlarda ise önce bitkisel tedâvi, o da işe yaramazsa kimyâsal ilaçlar devreye sokulur. İslâm ülkelerinde hekimler ve eczâcılar bitki konusunda çok uzmanlaşmış olmalıdır. Hattâ denilebilir ki tüm Dünyâ’da bu konuda ilk sırada olmalıdırlar. Müslümanlar maddî hastalıkların ilacını tabiatta; mânevi hastalıkların ilacını ise vahiyde ararlar. İkisini bir-birine karıştırmazlar. Yüksek tıbbi eğitim sisteminin önemli bir bölümü “bitkisel eczâcılık” konusuna ayrılmıştır. Çünkü tıp konusunda aslolan, teşhis değil tedâvidir.

İslâm’da bir başka “hastalığı önleyici ve tedâvi edici” unsur, tüm Dünyâ’da çok bol miktarda bulunan kaplıcalar, çamurlar, şifâlı içme suları vs.’dir. Buralara hasta olsun-olmasın herkes yılın bir-buçuk aylık izin dönemlerinde bir-kaç günlüğüne de olsa uğrarlar. Buraların sıcak ve şifâlı suları insanların tüm dolaşım ve sindirim sistemlerini ideâl bir çalışma şekline sokar. Buralarda iki-üç gün kalanlar bile tüm yılı ağrısız ve hastalıksız geçirebilir. Buraların masraflarının tümünü devlet karşılar. Çünkü bu yerler de tedâvinin bir parçasıdır. Zâten çoğu kişi hekimler tarafından buralara tedâvinin bir parçası olarak yönlendirilirler. Buralarda yılın tüm yorgunluğu ve sıkıntıları büyük ölçüde giderilebilir.

Şifâ-hânelere baş-vurup da muâyene olacak ve ilaç alacak olan vatandaşlar hiç-bir ücret ödemezler. İslâm’i bir ülkede-devlette kayıt-kuyut, ücret, rapor, imzâ vs. gibi işlemler olmadığı için, vakit kaybına neden olan böyle anlamsız prosedürlerle uğraşılmaz. Hasta hekime gider, hekim muâyenesini yapar, tahlil-tetkiklerden sonra reçetesini yazar ve eczâneye giden hasta ilaçlarını hiç-bir kayıt yaptırmadan alabilir. Sâdece reçetenin bir nüshası eczânede kalır. Tüm müslümanların, kendisini tanıtan bir kimliği vardır. Bu kimlik tüm işler için yeterlidir. Hasta olan kişiler sâdece kimlikleriyle tüm işlerini yapabilirler. Bu kimliklerde insanların her konuda tüm bilgileri mevcuttur. Özellikle şifâ-hânelerde prosedür neredeyse sıfırdır. Zâten insanlar oraya bir sıkıntısından dolayı gelmiştir. Bir de prosedürlerle onların sıkıntısına yeni bir sıkıntı katılmamalıdır.

İslâm’da hekimlerin eğitimlerini tamamlamalarının ardından, göreve başlamadan önce bir yıllık pratik eğitim ve ahlâk dersleri için şifâ-hânelerde (hasta-hane değil) eğitime tâbi tutulurlar. Her şeyde olduğu gibi tıp alanında da ahlâk ilk sırada önem arz eden konudur. İslâm’da şifâ-hâneler kadın ve erkek şifâ-hâneleri olarak ayrılmışlardır. Muhtarlık düzeyindeki sağlık ocaklarında bu ayrım yapılmaz ama burada da erkekler erkek hekime, kadınlar da kadın hekime giderler. Zâten herkes âile hekimlerini bilir ve tanır. Hekimler erkek ise erkek şifâ-hânelerinde, kadın ise kadın şifâ-hânelerinde çalışırlar. Bu yüzden kadın hekimler kadın hastalıklarında daha çok uzmanlaşmışken; erkek hekimler de erkek hastalıklarında daha fazla uzmanlaşmışlardır. Bir kadın doktorun bevliye konusunda bir erkek hekim kadar rahat hareket etmesi ve dolayısıyla o konuda erkek hekim kadar uzmanlaşması beklenemez doğal olarak. Aynı şey erkek hekim için kadın hastalıkları alanında geçerlidir. Zâten bu durum hastalar açısından da daha iyidir. Böylece daha rahat muâyene gerçekleşebilir. İslâm’da şifâ-hâneler de ayrılmıştır. Kadın şifâ-hânesi, göz şifâ-hânesi, kulak-burun şifâ-hânesi, kemik şifâ-hânesi, dâhiliye, hâriciye, bevliye vs. tüm hastalıkların şifâ-hânesi ya ayrı bir merkezdedir, ya da tüm dalların bir-arada bulunduğu yüksek-eğitim şifâ-hâneleri ise binâları ayrı olmak üzere aynı alan içinde bulunurlar. Bu, yüksek-eğitim şifâ-hâneleri için olması gereken bir şeydir.

Müslüman halkın sağlığı gerçekten çok iyidir, iyi olmalıdır. Bir müslüman on senelik bir zaman zarfında hastalıktan dolayı belki bir kez sağlık ocağına yada şifâ-hâneye gider/gitmelidir. Bunu tabî ki koruyucu hekimliğe borçludurlar. Kronik tâbir edilen hastalara ise, hekimler ve sağlık çalışanları tarafından âdeta nâdide bir çiçek gibi muâmele edilir. Çok büyük ihtimâlle hayatları boyunca mevcut hastalıklarıyla yaşayacak olan bu hastalar, hastalıklarının zorluklarından başka bir de şifâ-hâne zorluklarıyla karşılaşmamalıdırlar. Bu yüzden bu tür hastalar ve engelliler ilk sıraya alınır ve tedâvileri-kontrolleri hemen yapılıp işleri bitirilir ve gerekirse evlerine kadar da bırakılır. Zâten bu kişiler için büyük şifâ-hânelerde ayrı hekimler görevlendirilmiştir. Bu hekimler sâdece bu kişilerin rutin kontrollerini yapmak ve ilaçlarını sağlamakla görevlidirler. İslâm’da gerçekten gerekmedikçe yada âcil bir durum olmadıkça ve heyet tarafından kararlaştırılmadıkça ameliyat yapılmaz. Hele bir organın küçük bir sorun var diye ameliyatla alınması görülmemiş bir şeydir. O organın yokluğunda oluşacak kötü durumlar dikkate alınmalıdır. Allah o organı boşuna yaratmamıştır çünkü.

Müslümanlara göre ölüm; dolaşım, sindirim ve sinir sisteminin durması, sona ermesidir. Beyin-ölümünü gerçek ve tam bir ölüm olarak görmezler.

İslâm’da bir insan doğduğu andan îtibaren âile hekimi tarafından belli periyotlarla -ki bu periyotlar belli bir yaştan sonra altı aylık periyotlardır- sürekli kontrol edilir, gerekli koruma ilaçları uygulanır, gerekirse de bir üst şifâ-hâneye gönderilir. Bâzen de hekimin ayağına gelemeyen yaşlı ve engelli kişilerin ayağına hekim gider ve gereken tedâvi evlerinde yapılır. İslâm ülkelerinde tüm hekimler aynı-zamanda psikologluk görevi de yaparlar. Ayrıca psikolog yoktur İslâm ülkelerinde. Müslüman birisi için psikoloğa ihtiyaç da duyulmaz. Bir insan hem müslüman olacak, hem de psikoloğa ihtiyaç duyacak; bu olacak iş değildir. Bir insan hem namaz kılacak, hem oruç tutacak yâni Allah’a güvenecek; hem de psikolog-psikolog gezecek; böyle bir şey düşünülemez müslümanlar için. Müslümanlar birbirlerinin psikologlarıdır zâten. Ayrıca, mâneviyatta ilerlemiş insanların telkinleri müslümanları psikolojik olarak çok rahatlattığından dolayı psikolog desteğine gerek duymazlar. Açıkçası müslümanlar psikoloğa ihtiyaç duyan birini; korkak, pısırık, uyuşuk, düzensiz, öz-güvensiz, bâzı şeylere aşırı tutku duyan ve genel bir söz ile söylersek, Allah’a karşı îman-güven problemi yaşayan biri olarak görürler. Ayrıca psikologların yaptıkları telkin-nasihat vs. sonunda aldıkları parayı haram kabûl ederler. Çünkü İslâm’a göre nasihat etmek, akıl vermek zâten bir müslümanın İslâm’i ve insâni vazîfesidir. Fizîki nedene bağlı olan psikiyatrik vakâlar ise ayrı bir konudur ve tabî ki de bu kişilerin tedavisi-bakımı psikiyatrların işidir.

Müslümanlar genelde canlı ve diri görünürler. Bu durumu iç-enerjilerinin canlılığına bağlarlar. İç-enerjisi tükenmemiş biri hasta dâhi olsa azmini yitirmez ve canla-başla işine-hayâtına devâm eder; fakat bir kişinin iç-enerjisi tükenmişse istediği kadar sağlıklı olsun hareket dâhi edemez, iç-enerjisi ise ancak vahiy sâyesinde diri kalır, çünkü vahiy, insanı diriltecek bir iç-enerjisi sağlar.

Müslümanların özürlü anlayışları da İslâm ile uyumludur. İslâm’a göre gerçek özürlü; fizikî sorunu olan değil, kâlbî sorunu olandır. Gerçek kör; gözleri kör olan değil, kâlbi kör olandır. Nice engelleri olup da çok büyük ilmî eserler vermiş olan insanlar vardır İslâm’da. Doğuştan yada sonradan böyle bir duruma düşmüş kişi madden hiç-bir şekilde zor bir durumda bırakılamaz. O kişiler çalışamayacak duruma düştükleri andan îtibaren sigorta primi ve yaş-sınırı aranmaksızın emekli edilirler. Tüm kamuda önceliklidirler. Bu kişiler özel eğitim ve telkinlere tabî tutuldukları ve buralarda İslâm tarafından inşâ edildikleri için “durumlarını” kâbul etmişlerdir. Bundan dolayı kendileriyle ve çevreleriyle barışıktırlar. 

İslâm’da tüm sağlık giderleri devlet tarafından karşılanır. Diğer dünyâ-ülkeleri gibi ilaç, ameliyat, cihaz vs. gereksiz masraflar yapılmadığından, çok da mâliyetli bir iş değildir tıp konusu İslâm’da. Hastalığın teşhis edilmesi önemli olmasına rağmen, hastalığın tadâvisi daha önemlidir müslümanlara göre. Hastalığın teşhis edilmesi tedâvi demek değildir çünkü. Hastalığı yapan unsuru çok iyi bir şekilde tespit etmek, tedâvisi yapılamayacak olduktan sonra ne işe yarar ki? Eğer kişiyi ölüme götürmesi kaçınılmaz olan bir hastalık varsa ortada, bırakın da kendisindeki hastalığının nedenini bilmeden yaşasın ve hayâtını bu şekilde sürdürsün ve tamamlasın, hastalığını yapan unsuru bilse ne olacak ki?. Diğer ülkelerde bu konuda çok aşırı bir sömürü vardır; Değişik ve gelişmiş! tıbbi cihazlarla hastalıklar teşhis ediliyor fakat iş tedâviye gelince çâresiz kalıyorlar. Bir kronik hastalığı bırakın tamâmıyla tedâvi etmeyi, hastalığın ilerlemesini bile durduramıyorlar. Tıbbın çok geliştiğinden bahseden dünyâ-ülkeleri, vatandaşlarını kandırıyorlar. Aslında gelişen şey tıp ve tedâvi değil, “tıbbi cihaz teknolojisi”dir. Tabi bu gelişme, hastaları tedâvi etme aşamasında pek de işe yaramaz. O “süper cihaz”lar(!) aslında bir sömürü aracıdır. Sürekli yapılan şey hastalık belirlemektir diğer dünyâ-ülkelerinin tıp anlayışında. Oysa hastalığı belirlemek demek tedâvi etmek demek değildir. Hastalığı tedâvi edecek ilacınız yoksa bu cihazların olmasıyla olmaması arasında fark yoktur. Belirle-belirle bırak! Hastalıkları belirleyip-belirleyip isim takmaktan başka bir şey yaptıkları yoktur diğer dünyâ-ülkelerindeki hekimlerin. İşte müslümanlar bunu iyi gözlemlemişlerdir. Bu yüzden tüm dikkatlerini koruma hekimliği ve tedâvi unsuruna yöneltmişlerdir. Hastalık daha başlamadan yada ilerlemeden önlem almanın çâresi üzerine yoğunlaşılmıştır.

İslâm’da sağlık sistemi tâbiri câizse tıkır-tıkır işler/işlemelidir. Denetlemeler sağlık müfettişleri tarafından çok sıkı bir şekilde yapılır. Hekimler şifâ-hânelere hastalardan daha erken gelmek zorundadırlar. Hasta olan bir kişiyi hiç-bir hekimin bekletmeye hakkı yoktur. Hekimler bütün müslümanlar gibi aynı süreliğine mesâi yaparlar. Eğer bir hekimin yada hasta-bakıcının nöbeti yoksa, mesâisi; sabah mesâi başlama saati olan zamandan onbeş dakika önce yerlerinde olmak kaydıyla, bir kez verilen on dakikalık bir ara hâriç öğlen namazı saati olan mesâi bitimine kadar sürer. Görevini kötüye kullanan ve hattâ bu eğilimde olan hekimler hemen görevden alınırlar. Çünkü bu konu sömürüye çok açık bir konu olduğu için buna fırsat verilmemelidir. Zâten sağlık sisteminin alt-yapısı da bu konu düşünülerek hazırlanmıştır. Genel şeriât kuralı burada da yürürlüktedir; kişiye günah-suç işleyecek ortam bırakılmamalıdır. Her şeyde olduğu gibi tabâbet alanında da ahlâki alt-yapıya önem verilmiştir. Çünkü sağlıksız insanlardan verimli işler beklenemez. Tüm bu nedenler yüzünden sağlık sistemi çok iyi çalışmak zorundadır İslâm’da.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ocak 2016


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme