11 Ocak 2016 Pazartesi

İslâm’da Hukuk ve Adâlet




İslâm’da adâlet, hem insanlık hem de diğer bütün mahlûkat için olmazsa-olmaz şartlardan biri olarak görülür. Zâten kâinât adâlet ile ayakta dururAslında tüm kâinat adâlet üzere ayakta durur. Adâlet bozulduğu anda kaos başlar. Gayr-i müslim ülkelerinde söylem olarak aynı şey dile getirilmesine rağmen, pratikte hiç de dile getirdikleri gibi olmaz. Adâlet, “Yegâne Adâlet Sâhibi”nin sözü bir kenara atılarak “birileri” tarafından düzenlendiği için her zaman bir adâletsizlik vardır oralarda. Aslında o ülkelerde adâletin sağlanması için çıkarılan kânunlar birilerinin “ekmeğine yağ sürmek” için düzenlenir. Yaptıkları kânunlar masa-başında üretilmiş kânunlar oldukları için pratikte hep sorun yaşanır ve hayâta tam-mânâsıyla aktarılamaz. Meselâ bir meselede mağdur olan kişi mağdûriyetinin nedeninin, söz-konusu kânunun yanlışlığından dolayı olduğunu en mantıklı ve akla-yatkın bir şekilde anlatsa bile, “orada o kânun durduğu müddetçe” mağdur kişinin lafı yine de boşta kalır. Yâni mağdur olan kişi haklıdır ama, maalesef orada “o kânun”! vardır. Böyle sorunların çıkmasının nedeni, çıkarılan kânunların hayattan uzak ve kopuk bir düşünceyle yada birilerinin çıkarları doğrultusunda çıkarılmış olmasıdır. Buralarda birileri hep mağdurdur, hep haksızlığa uğramaktadır. İslâm’da ise böyle sorunlar yok denecek kadar azdır. Zâten böyle bir durumda İmam başkanlığında toplanan istişâre heyeti bu konuda âcil olarak önlem alır ve gereken düzenleme yada değiştirme hızlı bir şekilde yapılır.

İslâm’da kânun/kural değişikliği yada düzenlemesi her-hangi bir kişinin, önerisini, mahâlle sorumlusuna, mahâlle sorumlusu muhtara, muhtar kâim-makama, kâim-makam vâliye, vâli bölge vâlisine, bölge vâlisi o konuyla ilgili vekile iletir. Vekil de konuyu İstişâre Meclisi’ne götürür. Kimsenin isteği ve önerisi dikkate alınmamazlık edilemez. Öneri en kısa-zamanda görüşülür ve sonuç öneri sâhibine bildirilir. Tabi yapılan bu önerinin İstişâre Meclisi’ne götürülecek kadar önem içermesi gerekir. Sâdece bir-kaç kişiyi ilgilendiren bir konuysa zâten bu en fazla kâim-makam aşamasında çözülür.

İslâm’da devlet başkanının (imam) ve yüce şûrânın “yargı ve yürütme yetkisi” vardır fakat “yasama yetkisi” yoktur. Bu yetki Kur’ân’a âittir zîra. Dolayısıyla değişen şey aslında sâdece “yürütme”de gerçekleşir. Bu da ilâve bir yorum ile olur. Yoksa anayasa değişemez.

Daha önce de dediğimiz gibi; hukuk İslâm’dan neşet eder. Tüm kânunlar İslâm dîninin ana-kaynağı olan Kur’ân’dan mülhemle yapılır. Bu işte Peygamberin sünneti ve daha önce yaşanmış, başta asr-ı saadet dönemi olmak üzere, müslümanların hâkim zamanlarında yaptıkları yerinde ve güzel işler de dikkate alınır. Gerçi adâlet nereden gelirse-gelsin bir dinden neşet etmesi kaçınılmaz olduğu için gayri-müslimlerin yaptığı iyi işler de dikkate alınır.

İslâm’da İslâm Hukûku (şeriat) yürürlüktedir. İslâm hukûkunun en önemli kurallarından birisi kısasa-kısastır. Kur’ân bunu: “Kısasta hayat vardır” diyerek dile getirir. Bu hükme göre, kendisine yapılan her ne tür; haksızlık, zulüm, şiddet, vs. olumsuz davranış olursa-olsun, mağdur olan kişinin şikâyet edip hakkını almak istemesi üzerine kendisine yapılanın aynısı haksızlığı yapan kişiye uygulanır. İşte bu yüzden bir kötülük düşünen kişi, aynı kötü duruma kendisinin de mâruz kalacağını düşünerek o kötülüğü yapması/yapmaması gerekir. Bir kimse birini öldürmeyi; sonunda kendisinin de öldürüleceğinin kaçınılmaz olduğunu bilerek yapması gerekir ki bu kolay-kolay kimsenin göze alamayacağı bir iştir. Bu yüzden bu kânun, caydırıcılığı çok güçlü bir kânundur. Ayrıca; “kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma!” sözü, İslâm ülkesinin bir-çok yerine göze batacak şekilde yazılıp asılır ki, olası bir kötü niyetin önü daha başlamadan alınmış olsun. İslâm hukûkunda uzmanlaşmış kişilerden oluşan hâkimler bu işleri çok iyi bilirler ve uygularlar. Yine örnek olarak, hırsızlığın cezâsı “elin kesilmesi”dir. Ama bu “kesim” işi analitik olarak uygulanır. Yâni bir ekmek çaldı diye bir kişinin eli hemen kesilmez. Bu kesilme analitik olarak; çeşitli öğütlerle o kişinin “o işten elinin uzak tutulması” anlamında elinin kesilmesi; canını yakacak ve kanatacak bir şekilde eline çizik atılması; parmaklarının kesilip koparılması; bilek hizasından elinin komple kesilmesi; dirsek hizasından elinin kesilmesi olarak belirlenir. Yüklü miktarda kamu malının çalınması ise kolunun komple kesilmesine neden olabilir. İslâm, hızsızın elinin kesilmesi kânununu, mâsum insanların kafaları kesilmesin diye koymuştur. Ayrıca bu el-kesme hükmü kabaca uygulanacak bir hüküm de değildir. Bu hüküm, hırsızlığın ancak son aşamasında uygulanabilir. Zâten Kur’ân’da bu el-kesme cezâsı son gelen âyetlerde konu edilir. El-kesme cezâsı Mâide Sûresi’nde geçer. Mâide Sûresi Asr-ı Saadet Devri’nin başladığı zaman inmiştir. Herkes âdil bir ortamda yaşamaktadır ve artık hırsızlığın gerekçesi kalkmıştır. Bu yüzden de “el-kesme cezâsı” tâvizsizdir.

Zîna yapanın hükmü gene Kur’ân ve sünnet uygulamalarıyla bellidir. Bu uygulamalar cezânın oranına göre değişebilir. Yâni kısaca tüm cezâ kânunu İslâm cezâ kânunundan yada İslâm’dan mülhemle çıkarılmış kânunlardır. Tüm cezâlar, keyfe göre belirlenmiş cezâlar değil, suçu işleyenlerin işlediği suçun tam karşılığı olarak belirlenen ve uygulanan cezâlardır. Bu cezâlar aynı-zamanda suçlunun bir daha o işe karışmaması için düzenlenen uygun cezâlardır. İslâm’da cezâ, hem suçluyu hem de suça mâruz kalanı teskin etmek için düzenlenmiştir. Yönetimde/hükümlerde sâdece yasaları değil, vicdanlar da hesâba katılır. İbâdetlerde  farzlar ve nâfileler olduğu gibi yönetimde de farzlar ve nâfileler vardır. Verilen cezâlar mağdur olmuş kişiler tarafından değil, devlet tarafından verilmelidir. Bu şekilde suçlunun yada suçlu yakınlarının mağdur kişiye karşı kin gütmesi ve intikam hissi duyması önlenir. Yâni, cezâyı verenin sonradan cezâ görmesi engellenir.

İşte burada çok önemli bir konudan bahsetmenin zamânı geldi; İslâm’da uygulanan İslâm cezâ kânununa göre, cezâların verilmesi ve uygulanması için bir şart vardır ki, bu şart yaşana-gelen hayatta tezâhür etmemişse, o suç için suçluya cezâ verilmesi bir yana, cezâ, suçun ortaya çıkmasına neden olanlara kesilir. Yâni İslâm adâletine ve kânunlarına göre, ilk başta, insanları suça itecek herhangi bir ortam, herhangi bir durum olmamalıdır. Meselâ İslâm, zîna cezâsını vermeden önce bekâr erkeklerin evlendirilmelerini; erkeğin evlenecek durumda olmaması üzerine yakınlarının ve diğer müslümanların ona maddi yardım yapmalarını; bu da olmazsa ona uygun biriyle yâni ondan çok şey istemeyecek biriyle evlendirilmesini ve o kişiye yapılabilecek tüm imkanların hazırlanmasını devlete ve müslümanlara emreder. O kişi ne yapıp-edilmeli, bir şekilde baş-göz edilmelidir. Yine de izdivaç hiç-bir şekilde mümkün olmamışsa, Peygamberimizin önerisiyle o kişi belli bir zamana kadar yâni Allah ona bir kapı açana kadar nefsini oruç tutarak terbiye etmeli ve dizginlemelidir. Bu durum yalnızca kısa süreliğine alınacak bir tedbirdir. Tabî ki saygın kişiler tarafından bâzı telkinler de yapılır. İşte tüm bu şartlar yerine getirilmesine rağmen o kişi yine de zînaya baş-vurursa İslâm cezâ sistemi devreye girer. İslâm’da da uygulanan İslâm cezâ sisteminin olmazsa-olmaz şartı budur. Bu şartlar yerine getirilmemişse hiç-bir cezâ uygulanamaz. Şöyle ki; suç işlemiş kişi eğitim kampına sokularak telkin yoluyla, yaptığını bir daha yapmamak üzere eğitilir ve şartlandırılır. Yine meselâ yanında çalışan birinin açlık nedeniyle yiyecek bir şeyler çalmasının asıl suçlusu, o kişinin iş-verenidir. Hiç kimse yanında çalışan birinin muhtaç bir duruma gelmesine göz yumamaz. Alt-yapısı hazırlanmadan işlenen suçun sorumlusu aslında başta devlet olmak üzere tüm ülkedir.

İslâm’ın hukuk ve adâlet sistemi Kur’ân’ın ön-gördüğü hukuk ve adâlet sisteminden kopuk ve farklı değildir. Olamaz da. Çünkü Mâide Sûresi 48. ve 49. âyetlerinde: “Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet” emri varken başka milletlerin şeytâni kânunlarına dönüp bakılamaz. Çünkü müslümanlara yedi-kat göklerden gönderilen ve yaratılan bütün her şeyle yüzde-yüz uyumlu olan kânunları ve hükümleri kudreti sonsuz Allah (c.c.) indirmiştir. O kânunlar Allah’ın “görüşüyle” indirilmiştir. Tabî ki de en iyisi O’nun görüşünün sonucu olan hükümler olacaktır. Müslümanlar bu bilinçte oldukları için O’nun kânunlarını göz-ardı edemezler. Tabî ki müslümanlar Kur’ân’dan, sünnetten ve Asr-ı Saadet denilen “model dönem”den ilhamla çıkardıkları ve uyguladıkları kuralları, kendi zamanlarına, kendi coğrafya ve çevre koşullarına, kendi geleneksel, ekonomik, kültürel vs. genel durumlarına göre aşırıya kaçmayacak ve fitneye sebep olmayacak şekilde yorumlarlar ve kânun yaparken dikkate alırlar. Zâten Kur’ân bu esnekliği insanlara tanımıştır. Çünkü Kur’ân tüm zamanlar, tüm şartlar, tüm kültürler, tüm coğrafyalar vs. için gönderilmiştir. Kur’ân’da “tek-tip”çilik yoktur. İslâm’ın kânunları denilen şeriât kânunları, “esneme payı kadar”, ifrat ve tefrit yönünde esnetilebilir.

İslâm’da direkt olarak insanların uygulayabilecekleri cezâ sayısı 4’tür. Öldürme, çalma, zîna, iftirâ. Bunlara dolaylı yoldan eklenen bir-kaç cezâ daha vardır. Meselâ bunlardan biri içki içme cezâsıdır ki bu da iftirâ cezâsı ile aynı karşılıkta bir cezâdır. Çünkü bir kişinin sarhoşken ne dediğini kontrol edemeyeceğinden dolayı iftirâ atması çok olasıdır. Gerisi âhirette Allah’ın cezâlandırmasına bırakılır. Bu yüzden yeni cezâlar ortaya koyulmaz fakat bâzı yasaklamalara gidilebilir. Bunlar genelde günlük, kamusal alanda uygulana-gelen yasaklardır.

Evet; İslâm’ın ana-yasalarından, cezâ kânunlarından, medeni kânunlarından vs. genel hukuktan bahsetmek, “İslâm şeriâti”nden bahsetmektir, Kur’ân’dan bahsetmektir. Zîrâ ana-yasa Kur’ân’dır. Müslümanlar İslâm şeriât kânunlarını uygularlar ve varsa eksiklerini de gene İslâm şeriâtına göre tamamlarlar ve düzenlerler.

İslâm’da aslında mahkemelere ve hâkimlere çok iş düşmez. Bu nedenle her vilâyette sâdece bir tek adliye sarayı vardır ve içinde de sâdece 8-10 kişilik bir hâkim kadrosu bulunur. Zâten İslâm ülkesinde hapis-hâne bulunmaz. Yaşanan hırsızlık gibi suçlar yılda belki de sâdece “1”dir. O da, “elin o işten kesilmesi” oranında yapılan bir hırsızlık olayı olabilir. Bir-çok suç uzun yıllar boyunca hiç yaşanmaz. İslâm’da görülen en büyük suç, kamu (zimmete geçirme) suçudur. İslâm’ın önerdiği gibi, İslâm cezâ kânununda en büyük suçlardan biri, kamu hakkına tecâvüzdür.

Bir İslâm ülkesinde  herkes eşit olmasına rağmen fıkhın belli kişiler için belirlediği bâzı farklar vardır. Meselâ yönetenlerin ve yöneti­lenlerin, İslâm hukuku karşısında, önemli bir fark sayılmasa da bâzı farklılıkları vardır. Yönetene ve yönetilene uygulanacak fıkıh bellidir. Bu durum eşitliği bozmaz, aksine eşitliği têmin eder.

İslâm’ın anayasası Kur’ân’dan neşet etmiş bir anayasadır. Anayasa öyle bir şekilde düzenlenmiştir ki hiç-bir “açıklık” bırakılmamıştır. Bu yasaya uymak, fıtrata uymak gibi olduğundan kimseye zor gelmez. Anayasa İslâm anayasası olduğu için, herkes anayasanın gereğini yapmayı İslâm’ın gereğini yapmak olarak algılar ve bunu bir sorumluluk bilinciyle yerine getirirler.

İslâm’daki kânunlar sâdece suç işleyeni cezâlandırmak için değildir, suç işlemeyi önlemek içindir daha çok.

Allah’ın rızası müslümanlar için en önemli hedeftir. Cennete de sevdâlıdırlar. Tabî ki İslâm Ülkesi -her ne kadar cennetten bir şûbe gibi görünse de- cennet değildir. Kimse cenneti Dünyâ’da kurmak gibi bir câhilliği düşünmez çünkü. Cenneti Dünyâ’da kurmak cinnettir. Öte-yandan; “Bu-ikisinin ötesinde iki cennet daha var” (cennet içinde cennet) (Rahman 62). “Biz, İbrâhim'e İshak'ı ve Yâkub'u armağan ettik. Onun soyu içine peygamberliği ve Kitap'ı yerleştirdik ve onun ödülünü Dünyâ’da verdik. Âhirette de o, elbetteki iyilik ve barış sevenler arasında olacaktır” (Ankebût 27). âyetleri mucîbince; “cennet bu Dünyâ’dan başlamalıdır. Mükâfat nasıl ki bu Dünyâ’da başlayıp âhirette devâm ediyorsa, cennet de bu Dünyâ’da başlayıp, âhirette devâm etmelidir. Fakat ülkeyi cennet yapmaya değil, “cennet gibi” yapmaya çalışmak esastır. Çünkü müslümanlar şu âyeti sürekli hatırda tutarlar: Eğer Allah, kulları için rızkı (sınırsızca) geniş tutup-yaysaydı, gerçekten yer-yüzünde azarlardı. Ancak O, dilediği miktar ile indirir. Çünkü O, kullarından haberi olandır, görendir” (Şûra 27). Müslümanların ülkelerini cennetin bir şûbesi gibi îmar etmelerinin nedeni, cennet özlemini canlı tutmak içindir. Buna rağmen cennette değil, Dünyâ’da var olan bir yerdir İslâm ülkesi ve Sünnetullah gereği Dünyâ’nın bâzı kuralları vardır. Bu kurallar bâzen, bâzı uyumsuz kişiler için bir son demektir. Çünkü Dünyâ’da bir insan kendini ateşe atarsa yanar. Doğal olan budur. Sünnetullah budur.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ocak 2016

















Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme