30 Ocak 2016 Cumartesi

İslâm ve Sivil Toplum Kuruluşları


STK denilen Sivil Toplum Kuruluşları, “küresel efendilerin” toplumları kontrôl etmek için oluşturdukları bir yapılanma modelidir. Böylelikle hem düşüncelerini kilit bir toplum üzerinden halka aktaracak, hem de bu konuda olası bir eleştiriye mâruz kalmadan aracı bir kurum vâsıtasıyla Dünyâ’ya ihrâç edebileceklerdir. Bunun için öncelikle, kendi seçtikleri ve onayladıkları kişileri ülkelerde iş-başına getirirler. Bu kişilere bağlı olan toplumların STK’lar kurmalarını önerirler ve bunun için ön-ayak olurlar. Bu kuruluşlara her türlü maddî yardımdan başka, gerekli olan, kendi açılarından doğrulanmış ve kabûl edilmiş her bilgiyi aktarırlar ve onlar da kendi toplumlarına bu doğrultuda aktarımlar yaparlar. Böylelikle küresel güçler, kültürlerini, paradigmalarını, bakış-açılarını o ülkelerin insanlarına bir îtiraz olmadan aktarıp kabûl ettirmiş olurlar.

Bu toplumların üyeleri “sivil”dir. Sivillerden oluşur. Yâni asker olmayan, bir özelliği olmayan, toplumun üniformalısı olmayan kişilerden oluşur. Fakat bu kuruluşlarda alınan kararlar kişilerin salt kendi düşünceleri ve fikirleri değildir. Bu nedenle de eylemleri de kendilerine has eylemler olmaz. Hâkim Dünyâ’nın, kültürün, ülkenin, ideolojinin paradigmasını o ülkenin diline, anlayışına adapte etmek için kurulmuş olan yerlerdir buralar. Bu kuruluşlar bu nedenle bir tür trafo görevi yaparlar. Zâten mevcut paradigmaya aykırı davranmaları yasaktır. Bu nedenle böyle bir girişimde bulunmazlar. Kendilerine usûlüne göre belletilmiş fikirlerin üretimini ve seslendirmesini yaparlar sâdece. Aykırı görüşleri kabûl etmezler ve zâten oralarda barındırmazlar. Dünyâ’da kurulmuş -STK anlamında- STK’ların tamâmı aslında küresel güçlere hizmet ederler. Böylelikle tağutlar aracılığı ile şeytana uyulmuş olur. Buraların paradigmalarını Dünyâ’daki arzularına-beklentilerine-çıkarlarına-düşüncelerine aykırı görmeyenler bu kuruluşlar için canla-başla çalışabilirler. Çünkü onların amaçları STK’ların amaçlarıyla aynıdır: Çıkar.

Fakat müslümanlar için durum böyle değildir, olmamalıdır. Çünkü müslümanların hiç-bir bozulmaya uğramamış kitapları vardır ve 1.400 yıllık bir toplumsal yapılanma şekilleri vardır. Bu yapılanmalar STK’lardan daha üstün ve etkilidirler. Bu nedenle müslümanların bu tarz yapılanmalara ihtiyâcı yoktur, olmaz. Müslümanları bu yola iten sebep, oy vererek destekleri siyâsi lîderler ya da bu siyâsi lîderleri destekleyen hoca-efendiler, şeyler vs. dir. Câmi-merkezli cemaat yapılanması varken, müslümanların batıdan ithâl bu tarz kuruluşlar kurmaları ve buralarda eylemlerde bulunmaları hem anlaşılacak gibi değildir, hem de utanç vericidir. Çünkü buraların felsefesi ve paradigması, Kur’ân’a aykırıdır. Buradaki düşünüş şekli ve felsefe, STK’ların öne çıkardığı ideoloji ve düşünüş şekillerine çok çabuk uyum sağlıyor ve açıkça aykırı olan Kur’ân âyetlerine aykırı yorumlarla farklı sonuçlara varıyorlar ve toplumun anlayışlarını, disiplinlerini ve dolayısı ile ahlâklarını bozuyorlar. Atasoy Müftüoğlu:

“İslâm’i iddialarla kurulan vakıflar, dernekler, sivil toplum örgütleri, bu-gün canla-başla muhâfazakâr yapılara hizmet ediyor. Her İslâm’i eğilim/cemaat/hizip Kur’ân-ı Kerim’e kendi istediğini söyletiyor. İslâm bireyselleştiği için, İslâm’i otoritenin yerini keyfilikler aldığı için, temel İslâm’i ilkeler zaman-dışı ilkeler hâline geliyor. İslâm’i ilkelerin zaman-dışı ilkeler hâline getirildiği bir toplumda, müslümanlar, İslâm medeniyeti tasavvuru etrâfında sınırsız güzellemeler yapabiliyor” der.

Bu kuruluşlar aynı-zamanda İslâm’ı demokratikleştirme, ılımlılaştırma, protestanlaştırma ve “layt”laştırma vazîfesini de üstlenmişlerdir. Başta eleştiri olmak üzere isyân ve savaş düşüncesini bloke etmek için kâfirâne yorumlar üretilir ve yapılır buralarda. “Eylemsiz bir din anlayışı” oluşturmak ana hedefleridir. Enes Günaslan:

“Artık sekülerizmin bütün kavram ve kurumlarıyla bütünleşmiş bir kavramla karşı-karşıyayız. STK kavramı bizde çok yeni bir kavram. Liberâl dünyâdan ithal ettiğimiz, liberâl içerikler üretmek zorunda olan, totaliter yapıyı liberâlize eden bir yapılanma modeli. Batı, kaba bir ifâdeyle ‘Sivil Toplum’u bir çeşit organizasyon kâbiliyeti olarak tanımlıyor. Kavramı sosyolojik ya da akademik açıdan tartışmaktan ziyâde, müslüman toplum için bu kavramın veya modelin ne anlam ifâde ettiği cihetinde bir yaklaşım ortaya koymaya çalışalım:

Sivil toplum, insâni ve İslâm’i talepleri, liberâl insan hakları kavramının sınırları içerisinde kalarak gündem etmek durumundadır. İslâm’i bütüne yönelik bir talep liberâl akıl tarafından reddedilmek durumundadır. İslâm’i mülâhazalarla hareket eden STK’lar bile taleplerini liberâl aklın sınırları içerisinde sunmak zorunda kalıyorlar. STK’lar sistemin bir-takım hususlarda restorasyona gitmesini talep edebilirler fakat mevcut sistemin yapısal olarak değişimini talep edemezler. Devlet eliyle yürütülen projeler konusunda toplumu rehabilite edebilme adına önemli bir pozisyon icrâ ederler. Meselâ çok yakın bir örneklik olarak Abant platformları ve etkileri bu hususta irdelenmesi gereken bir madde olarak zikredilebilir.

Fonksiyonel özellikleri üzerinden bir-kaç madde daha sıralamakta fayda var. “STK’lar dînin tanımladığı kavramların referans kaynaklarını sarsıcı etkiler yapabilir. Meselâ İslâm’ın ahlâk olarak tanımladığı bir şeyi STK ‘etik’ olarak tanımlar. Akîdevi olarak nitelendirilmesi gereken bir-takım meseleler içtihâdi meseleler olarak değerlendirilebilir. Günah ve sevap gibi kavramları reel politik sınırlarla tanımlanabilir. Oysa müslüman için Kur’ân’ın tanımladığı terminolojik sınırlar içinde hareket etme söz-konusudur. Atomik bir yaklaşımla dîni yorum bütünden uzaklaştırılabilir. Bireysel sorumluluklar, kurumsal yapılar üzerinden ikâme edilmeye çalışılabilir. “İnsanlara gitmek” sorumluluğu rahatlatılmış olur. Artık insanların size gelmesi durumu söz-konusudur.

Gelinen noktada sivil toplumlaşmayla birlikte “muhâfazakâr” kimliğine sâhip bir sınıf oluştu. Bu-gün bu sınıf, İslâm’ın özellikle siyâsal alanda inşâsına yönelik herhangi bir çabayı, mücâdeleyi bir ütopya gibi görüyor. İslâm’ın siyâsal ve hukuksal alana yönelik herhangi bir talebini hastalıklı bir talep olarak yorumlayabiliyorlar. Bu sınıf, statükonun bu hâkim yaklaşımı karşısında risk almak ve karşı söylem üretmek yerine, bir lâle-devri rahatlığı sergiliyor. STK’ların ekseriyetinin inşâ ettiği bu niceliksel sınıfın kendi sistematiği içerisinde herhangi bir mücâdeleye, îtirâza ve dava bilincine ihtiyaç hissedilmiyor. Bu tarzın, kamusal alanın İslâm’i temeller noktasında dönüştürülmesine yönelik kaygıları her geçen gün tükenmektedir” der.

Bir yazıda şunlar söylenir:

“Demokrasi kuramında her düşünce ve görüş kendisini bir sivil toplum kuruluşu çatısı altında ifâde edebilecek ve o grubun taleplerinin iktidar tarafından kabûl görmesini sağlamak için mücâdele edecektir. Doğal olarak bu talepler sistem-içi diyebileceğimiz hâl-i hazırda yürürlükte olan anayasaların öngördüğü hak ve yükümlülükler çerçevesinde oluşmalıdır. Bunun ötesine geçecek türdeki taleplerin sâhipleri, sistemin nezdinde derhâl sivil toplum kuruluşu olmaktan çıkıp yasa-dışı terör örgütlerine dönüşmektedir. Dolayısıyla da kendilerine hiç-bir hayat-hakkı tanınmamaktadır.

Demokratik sistemlerde eşcinseller kendi aralarında evlenebilmek için dernek ve benzeri sivil toplum kuruluşları altında birleşerek, iktidar sâhiplerini de oylarının gücü ile tehdit ederek hak arayabilirler. Ama Allah’ın hükmüyle hükmedilmesi ve anayasa ve yasaların ancak Allah’ın vahyine uygunluk içerisinde olması gerektiğini savunan hiç-bir grup bu tür bir hakka kavuşamaz. Zîrâ bu tür talepler demokrasinin temelleri ile çelişir. Demokratik yapının sâhiplerinin de böylesi bir talebe geçit vermesi söz-konusu değildir ve olamaz da.

Madem öyle, bir-takım müslümanların gerek Türkiye ve gerekse başka bâzı “halkı müslüman” yönetimi “tâğut rejimler”den oluşan ülkelerde nasıl olup da sivil toplum kuruluşları aracılığı ile hak taleplerini dile getirebileceklerine inanmalarını anlamak mümkün değildir. Buna hiç-bir sistem müsaade etmez. Yâni müslümanlar sistem içinde kalarak mı mücâdele etmeli yoksa dışına mı çıkmalı sorusunun cevâbı bir tercih meselesi değildir. Çünkü sistem-içi araçlar ile mücâdele etmeyi tercih ettiğinizde zâten İslâmî taleplerinizden vazgeçmiş oluyorsunuz. Bir başka ifâdeyle, biz müslümanlar istesek de bu sistem-içi araçları kullanarak amacımıza yürüyemeyiz. Bu ne İslâmî açıdan meşrûdur, ne de pratik açıdan mümkündür”.

STK’lar, cemaat bilincinden uzak olduklarından, saçma-sapan düşünce ve eylemlerde de bulunurlar. Mücâhid Gültekin:

“İslâm’i STK’lar hem alkôl, uyuşturucu, zinâ, LGBT (lezbiyen, gey, bi-seksüel ve transgender ), fuhuş vb. ahlâksızlıklardan şikâyet ediyor, hem de bu sorunları vâr eden ve pekiştiren insan hakları, demokrasi, liberâl özgürlükler, AB değerleri gibi kavramlara yaslanarak kendilerini tanımlıyorlar. Hem âilenin çözülmesinden şikâyet ediyor, hem de âileyi çözen toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarının kavramlarıyla kadını ve erkeği tanımlayabiliyor. Yada bu politikaların bu sorunlarla ilişkisini göremiyor. Yine bir taraftan LGBT kurumlardan şikâyet ediyor ama onları yasallaştıran ve hattâ eleştirilmesini bile şiddet ve cinsel ayrımcılık olarak kodlayan İstanbul Sözleşmesi’ni muhâfazakâr iktidarların imzâladığını bilmiyorlar” der..

Bu kuruluşların yapıları İslâm’ın yapılanmasına aykırıdır. Buralarda Kur’ân ve sünnet ile uyumlu fikirler ve düşüncelerin oluşması çok zordur. Çünkü buralardaki ana-felsefe ve düşünce “yeni” olana bağlıdır. Sürekli yeni yorumlar yapılır ve bu yorumlar İslâm’ın 1.400 yıllık süreci tamâmen göz-ardı edilerek yapılan yorumlardır, sünnet göz-ardı edilerek yapılan yorumlardır. Dediğimiz gibi; eyleme karşıdır zîrâ. Çünkü “modern zamandayız” anlayışıyla eylemden %100  kopuk olan yorumlar yapılır buralarda ve topluma bir şekilde aktarılan bu yorumlar, insanların İslâm-merkezli düşünmelerini olumsuz olarak etkiler. Hani bir laf vardır ya: “İmam osurursa cemaat sıçar” diye, işte buralardan çıkan yorumlar, halka geldiğinde daha da bozulmaya uygun olan yorumlardır.

Bünyamin  Zeran:

“Sivil-toplum esâsında yalnızca otoriter devlete karşı mücâdele için vârolmamıştır. Avrupa toplumunda başlangıçta kilise ile mücâdelede de sivil-toplum oluşmuştu. Şimdilerde ise kilise yada diyânet gibi kurumlar sivil-toplum kategorisinde iş görmektedir.

Sivil-toplum her şeyden önce bütün beşerî ilişkilerimizi dînin yüklediği sorumluluk ve anlamdan yoksunlaştıracak bir kurguya sâhiptir. Gündelik hayâtın gayba ve Allah’ın rızâsına ilişkin boyutunu ihmâl etmeyi esas alır. Özgürlük için yeni yollar önerir; hayâtın her zaman inanılmış mutlak değerler ve hükümler üstünde yaşanması gerekmediğini sürekli îmâ eder. Kadim Grek’ten alınmış “iyi bir hayat” anlayışının sâbiteleri olmadığından, peygamberlerin örnekledikleri ile çatışır. Sivil-toplum tahayyülü, gayb ile müşâhede alanının, zâhir ile bâtının, siyâsal ile sivil-toplumun, kamusal alan ile özel alanın, kaos ile düzenin, insan ile tabiatın, uygarlık ile barbarlığın birbirlerinden ayrıştırılması temeline dayanır” der.

Sivil-toplum ahlâk-merkezli değil, etik-merkezlidir. Etik, toplumdan çok kişisel olduğundan, sivil-toplumun katılımcıları, her ne kadar sık-sık bir-araya gelseler de ayrılık içindedirler. Gerçek bir birlik ve berâberlikten uzaktırlar. Zîrâ kurumsaldırlar. 

“Vay hâline şu namaz kılanların!. Namazlarından gaflet içindedir onlar. Gösteriş yapmaktadırlar. Ve ufacık bir yardımı da engellemektedirler”(Mâûn 4-7).

“Vay o namaz kılanların hâline ki namazlarından gâfildirler. Çünkü namaz kılarlar ama, namazın-salâtın bilinçlendirmesi-yöneltmesiyle yapmaları gereken en ufak bir yardımı bile esirgerler” diyor âyet. İşte bunun gibi; “Vay o STK’lar kuranlara ki, yaptıklarından gâfildirler. Çünkü en ufak olumlu ve İslâm’i bir eyleme bile geçmezler ve onu hayâta aktarmayı ve onu hayâta hâkim kılmayı düşünmezler”. Çünkü buralar artık İslâm’i cemaatler değildirler. Devletin arka-bahçesi olmuş ve devlete perçemlerinden bağlı topluluklardır bunlar. Bu nedenle, bırakın böyle bir eylem ortaya koymayı, eylemsel bir şey yapmayı düşünmekten bile dehşete düşüp korkuya kapılırlar. Cemaat yerine sivil-toplum kuruluşu olan bu topluluklar elbette iktidârın güdümünde-yedeğinde olacaklardır.

İsmâil Kara bu kuruluşlar için şunları söyler:

“Türkiye'de sivil-toplum kuruluşu yoktur. Sivil-toplum kuruluşu gibi gözükenler ya Ankara'nın yâhut başka siyâsi merkezlerin gölgesinde ve tahakkümündedir. “Yarı-resmî kuruluşlar” demek daha doğru bence. Bizdeki üniversitelere, belediyelere, sendikalara, vakıflara, derneklere bakın, sonra da ne kadar sivil olduklarına karar verin. Cemaatlerin derin bir sistem tasavvurları, devlet fikirleri ve tenkitleri yoktur. Bu da Türkiye'ye müdâhalenin aracı olarak kullanılabilirlik ihtimâllerini artırıyor. Cemaat ve târikatların da siyâsî merkeze ve devlete karşı konumları, düşünceleri ve davranış biçimleri çok taraflıdır. Önce zihniyet-dünyâları îtibâriyle devletçi ve merkeziyetçi olduklarını söyleyebiliriz. Türkiye'de bu aynı-zamanda askerlere yakın olmak demek. Bu noktada milliyetçi ve muhâfazakâr çevrelere hayli yakınlaşırlar. “Devlet bizimdir ama başkalarının, yabancıların elindedir, bizim elimize geçerse mesele hallolacak” diye düşünürler. İslâm rejim düşmanlığı yapan veya sert siyâsi söylemleri ve tenkitleri benimseyen radikâl İslâm’cılardan hoşlanmazlar. Dinle siyâset arasındaki gerilimin artmasını değil, hafiflemesini isterler. Cemaat dayanışması içinde kendi eksikliklerini görmüyorlar, kendilerine güvenlerinin arkasının boş olduğunu fark etmiyorlar, tenkide açık değiller, bunlar da kullanılabilirlik ihtimâllerini yükseltiyor”.

Abdurrahman Arslan:

“Sivil toplum olma hâlinden önce gelen ve meselenin esâsını oluşturan “sivilite” mücâdelesi; her-şeyden önce “birey olma” hikâyesi, aynı-zamanda bir özgürlük ve özgürleşme sürecidir. Eşit ve özgür vatandaş olmak, yâni sivil bir kimliğe ulaşarak modernitenin öngördüğü kendi-kendine yeterli, totâl bir varlık olmak; aynı-zamanda İslâm’ın öngördüğü “âlem tasavvuru” sunan cemaate âit olma hâlinin terk edilme hikâyesi sayılır.

Sivil toplum her-şeyden önce bütün beşerî ilişkilerimizi dînin yüklediği sorumluluk ve anlamdan yoksunlaştıracak bir kurguya sâhiptir. Gündelik hayâtın gayba ve Allah’ın rızâsına ilişkin boyutunu ihmâl etmeyi esas alır. Özgürlük için yeni yollar önerir; hayâtın her zaman inanılmış mutlak değerler ve hükümler üstünde yaşanması gerekmediğini sürekli îmâ eder. Kadim Grek’ten alınmış “iyi bir hayat” anlayışının sâbiteleri olmadığından, peygamberlerin örnekledikleri ile çatışır. Sivil toplum tahayyülü; gayb ile müşâhede alanının, zâhir ile bâtının, siyâsal ile sivil toplumun, kamusal alan ile özel alanın, kaos ile düzenin, insan ile tabiatın, uygarlık ile barbarlığın bir-birinden ayrıştırılması temeline dayanır.

İslam sivilitenin “birey” olarak kavramsallaştırılmış insan anlayışına îtirâz ederek, kendisi için “mü’min/kul”; toplum veya “sivil toplum” kavramsallaştırılmasının yerine de “cemaat”i öngörmektedir” “Modern hayat biçiminin bizzat kendisi ilerlemeye göre ve ilerleme tarafından kurumsallaştırılmıştır. İnsan ilerlemenin kurumsallığı içinde ondan gelen beklentilere göre sâdece bir idrak biçimi değil, aynı-zamanda bir “huy” kazanmış hâldedir. Dolayısı ile bu çabayı gösterenler İslâm’ın hakîkatini, kendi geleneği içindeki anlaşılma ve tecrübe edilme biçiminden kopartarak/yalıtarak, onu salt aklın nesnesi durumuna düşürmek gibi, hedefi İslâm’ın dışında tanımlanmış bir gayretin içindedirler” der.

Sivil Toplum Kuruluşları, fitne-merkezleri olan think-tank’lerin izdüşümleridir. Onların küresel projelerinin yerel uygulayıcısıdırlar.  


Bizim evlerimiz var, câmilerimiz var, vakıflarımız var. Bu yapılar büyük bir medeniyet kurdu ve bu medeniyeti çoğalttı, korudu. STK’lar gibi yapılara ihtiyâcımız yok. Allah’ın bize toplanmak için gösterdiği ilk yer, evlerimizdir ki en uygun yerlerdir buralar:

“Biz de Mûsa ve kardeşine, “Şehirde kavminiz için bâzı evleri sığınak, karargâh ve merkez edinin, o evlerinizi de mescide dönüştürün, oralarda namazınıza devamlı ve kararlı olun ve sen ey Mûsa! İnananları Allah'ın yardımıyla müjdele” (Yûnus 87).

“Evlerinizde vakarla-oturun (evlerinizi karargâh edinin), ilk câhiliye (kadınları)nın süslerini açığa vurması gibi, siz de süslerinizi açığa vurmayın; namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, Allah'a ve elçisine itaat edin. Ey Ehl-i Beyt, gerçekten Allah, sizden kiri (günah ve çirkinliği) gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister” (Ahzab 33).

Dâr-ûl Erkam varken, Dâr-un Nedve’ye gerek yok ve zâten İslâm’â karşı kararların alındığı yerdir Dâr-un Nedve. İşte STK’lar da modern Dâr-un Nedve’lerdir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ocak 2016

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme