30 Ocak 2016 Cumartesi

Ilımlı İslâm Projesi


Genelde 2. Dünyâ savaşından sonra; Özellikle Îran devriminden sonra; Türkiye’de 12 Eylül ve 28 Şubat sürecinden sonra; Dünyâ’da ise 11 Eylül olayından sonra yoğunluk kazanan “küresel ılımlı/hoşgörülü/demokratik İslâm” projesi var. Aslında bu bir “protestan müslümanlık” şeklidir. Yeni Dünyâ Düzeni’nin tezâhürüdür bu. “Modernist müslüman” anlayışıdır. Batının, domuz gibi tüketmeye yetmeyen kaynaklarından açığa çıkan ekonomik krizlerini aşmak için geliştirmiş olduğu bir proje. Mevcut pazarlarla kapatılamayacak bir açık var. Batı-insanı bu sorunu, “tüketmeyi yavaşlatarak” aşmayı istemiyor. Çıtayı düşürmek istemiyor. Bu nedenle de hükûmetlerine sürekli baskı yapıyor. “Domuz-başları”nın, servetlerini katlama hırsları da buna eklenince batı hükümetleri ürünlerini pazarlayarak kâr elde edecekleri yeni pazarlar bulmak ve açmak zorunda kalıyorlar çâre olarak. Bu nedenle de gözlerini orta-doğuya ve orta-Asya’ya diktiler. Buraların yer-altı ve yer-üstü kaynakları iştahlarını kabartıyor. Özellikle orta-doğu ilk sırada.

Fakat bir sorun var.. Buralarda istedikleri pazarları açamıyorlar. Çünkü pazarlayacakları ürünlere rağbet yok buralarda. Kültür farklı zîrâ. Alışkanlıklar farklı. Dînî ve millî kimliklerinden gelen kültürleri batının ürünlerine ilgisiz bırakıyor onları. O hâlde batılıların ilk önce kendi kültürlerini buralarda yerleştirmeleri gerekir. Bunun için de ilk yapmaları gereken şey kültürlerini resmî/ideolojik olarak kabûl ettirmektir. Bunun da ilk aşaması, şeytani bir ideoloji olan demokrasiyi o ülkeye yerleştirmektir. Fakat demokrasiyi yerleştirmek için de İslâm’ı zayıflatmaları gerekiyor. Çünkü İslâm ile demokrasinin uyuşması söz-konusu bile değil. Tabi bâzı aşırı-şişman ve toplu ve de demokrasiden geçinen demokrasi aşığı “âlim!” kişilerin iddialarını saymazsak. Peki İslâm’ı nasıl zayıflatacaklar?. İşte zurnanın “zırt” dediği yer burası.. “Korunmuş Kur’ân”dan bir şeyler azaltamazlar. İlâve de yapamazlar. O zaman geriye tek-seçenek olarak mevcut âyetleri aşırı yoruma tâbi tutmak kalıyor. Aşırı yoruma tâbi tutarak anlam kaymaları yapmak ve insanları “demokrasiye karşı gel(e)mez” bir hâle getirmek. Yapılan aşırı yorumlar demokratik/neo-liberâl/kapitâlist/seküler/modernist/konformist/laik yorumlar çünkü. Tağutların bu tarz yorumları gündemde tutmak, desteklemek ve bu tür yorumlarda bulunanları ön-plâna çıkarmak başlıca öncelikleri. İşte bizim sözde gayretli yorumcular bunların tuzağına düşerek aşırı yorum zırvalığına yöneliyorlar ve bir zamanlar Yahudi ve Hristiyanların Persler ve Roma’lıların baskılarıyla yaptıkları aşırı yorumlama tuzağına düşüyorlar ve Kur’ân’ın metnini olmasa da yorumunu tam da tağutların istediği şekle sokuyorlar. Böylece İslâm’ı ılımlılaştırmış oluyorlar. Evet; batı, Kur’ân’ı bile “oyalama”nın nesnesi hâline getiriyor. Müslümanların doğru-dürüst Kur’ân’ı meâlden/tefsirden okuma çalışması bile yapmadığı bir toplumda insanlar gündemdeki yorumları din zannediyorlar. Sonuçta İslâm-ülkeleri demokrasiyi ülkelerinde kurmakla aslında batıya pazar kurmuş oluyorlar. Ve böylece tağutlar domuzluklarına domuzluk katarlarken, garibanlar da garipliklerine gariplik katıyorlar. Parmaklarına çalınan bir damla bal ile ömürlerini geçiriyorlar.

Küresel güçler, İslâm âlemine yaymak istedikleri bu projeyi Türkiye Devleti örneği üzerinden yapmak istiyorlar. Ubeydullah Toprak bu konuyla ilgili yazısında şunları söyler:

“Rand Corporation’un ılımlı İslâm raporunda şunlar söylenir: ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) 1989 yılında Rand Corporation adlı kuruluştan, “Türkiye’de İslâm’i Radikâlizmin Geleceği” konulu bir rapor istemiştir. Bunun üzerine Rand Corporation, CIA’nin en önemli isimlerinden Graham Fuller başkanlığında bir ekip kurmuş ve hazırlıklara başlamıştır. Ekipte bâzı Türk uzmanların yanı-sıra CIA’nın Ankara İstasyon Şefi Paul Henze gibi istihbâratçılar da yer almıştır. Hazırlanan 79 sâhifelik raporun son bölümünde şu ifâdelere yer verilmiştir: “Türkiye’de İslâm’ın yükselmesi olgusuna dik­katli ve seçici bir şekilde yaklaşılmalıdır. Ancak, ihtiyatlı ve al­çak perdede kalarak Amerikan çıkarlarına en iyi hizmet müm­kündür. İslâm’ın rolünü etkileme konusunda en ufak bir açık Amerikan girişimi, ABD’nin çı­karlarına hizmet etmez. Yönetim konuya dönük politikalarını for­müle ederken hem Türkiye’de la­ik modeli destekleyen, hem de İslâm’i güçlerle açık bir çatışma­dan kaçınan nâzik bir denge ya­kalamak durumundadır. Türkiye’ye Nato çer­çevesinde daha fazla yükümlü­lükler verilmeli, Nato strateji­leri konusunda Türk resmî ma­kamlarına daha fazla danışılma­lıdır. Diğer taraftan ABD’nin laik-seküler hareketleri desteklemesi, bu-arada Türkiye’de­ki Amerikan menfaatlerine daha iyi hizmet edecek politikalar ge­liştirmeye çalışması gerekir. Ayrıca İslâm’i hareketin ılımlı üyeleri ile ihtiyatlı ve gayr-i res­mî temasların kurulması ve yeni dünyâ-düzenine uygun dînî yorumların yayılmasının sağlanması gerekir.

1999 yılında dönemin ABD Başkanı Clinton, Türkiye ile İslâm’ı özleştiren yeni bir terim üreterek, Türkiye’yi “Laik bir İslâm Devleti” olarak tanımlamıştır. Bu tanım, Büyük  Ortadoğu Projesine bağlı “Ilımlı İslâm” fikriyâtının ne zaman şekillenmeye başladığının açık bir işâretidir. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde, müslüman kimlikli tüm ülkelere kısaca vermek istediği mesaj şudur: “Müslüman bir halk, laik ve demokratik bir sistemle yönetilebilir. İşte size bir örnek: Türkiye.

Bu bağlamda, 2003 târihinde “RAND Corporation” kuruluşu tarafından “Sivil Demokratik İslâm: Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler” başlıklı 88 sayfalık kapsamlı rapor George W.Bush yönetimine sunuldu. “İslâm ve müslümanlar, Batı demokrasisi değerlerine ve küresel düzene uyumlu hâle getirilemezse, medeniyetler çatışması olasılığının yüksek olduğu” tezinden yola çıkılan bu raporda; İslâm coğrafyasının nasıl denetim altına alınacağına dâir bir strateji önerilmektedir. Dünyâ-müslümanları; kökten-dinci/radikâl müslümanlar, muhâfazakâr/geleneksel değerleri savunan cemaatler, modernist/ılımlı müslümanlar ve laikler olmak üzere dörtlü tasnife tâbi tutulmuştur. Bu grupların bakış-açıları analiz edilerek şu sonuçlara varılmıştı (özetle):

1-Kökten-dinci/radikâl müslümanlar: İslâm’ın şiddetten kaçınmayan, yayılmacı ve saldırgan yorumunun temsilcileridirler. Demokratik değerleri ve Batı kültürünü reddederler. Batı’ya, özellikle ABD’ye düşmanlık hisleri beslemektedirler. Geçici taktik düşünceler hâriç, bu grubu desteklemek bir seçenek olamaz.

2-Muhâfazakâr/geleneksel müslümanlar: İslâm dîninin kurallarına sadâkatle bağlı olmakla birlikte, saldırgan ve şiddet yanlısı değildirler. Radikâl müslümanlara kıyasla daha ılımlı görüş taşırlarsa da, çağdaş demokrasileri ve batı değerlerini gönülden kucakladıkları söylenemez. Bu gurup da, demokratik İslâm’ın örneği ve geçiş vâsıtası olmak için uygun düşmez. Bu grupla ilişkilerde, barışçı bir görüntü vermek en iyisidir.

3-Modernist/ılımlı müslümanlar: İslâm’ın günümüzdeki katı anlayış ve uygulamalarında kapsamlı değişiklik yapılması konusunda ittifak hâlindedirler. Peygamber dönemindeki uygulamaları kabûl etmekle birlikte, o günlere âit sosyâl ve târihi koşulların bu-gün artık geçerli olmadığını savunurlar. Târihselciliği benimsemişlerdir. Temel değerleri; bireysel vicdânın üstünlüğünün yanı-sıra, eşitlik ve özgürlüğe dayalı toplum anlayışıdır. Bu değerler çağdaş demokratik esaslarla bağdaşmaktadır. İslâm-dünyâsının, küreselleşmenin bir parçası olmasını da arzu ederler. Bu nedenlerle ılımlı İslâm, demokratik İslâm’ın örneği ve esas vâsıtası olmak için en uygun olanıdır.

4-Laik-seküler dünyâ-görüşlerini savunan aydınlar: Batı demokrasileri tarzında din ile devlet işlerinin ayrılmasından yana olup, din olgusunu kamûsal alandan özel alana indirgemişlerdir. Politika ve değerler açısından batı’ya en yakın olan gruptur. Bu olumlu özelliklerine karşılık, genellikle yarı-demokratik görünümlü otoriter bir yapıyı esas alan laik guruplar, çoğunlukla solcu ve saldırgan milliyetçi ideolojileri benimsemişlerdir.

Raporda, Amerika’nın İslâm’ı kontrol altına alması için neler yapması gerektiği maddeler hâlinde şöyle sıralanmıştır (özetle):

Modernist/ılımlı İslâm cemaatleri desteklenmelidir. Bu kapsamda; özellikle mâli destek sağlanmalı, lîderlik modeli oluşturulmalı ve bu modele uygun kanaat önderleri tesbit edilmelidir. İslâm’da devlet ve dînin ayrı tutulabileceği (lâiklik), bunun inanca zarar vermeyeceği, aksine onu güçlendireceği fikri ısrarla işlenmelidir.

Muhâfazakâr/geleneksel değerleri savunan kanaat önderlerinin kusurları ön-plâna çıkarılmalıdır. Radikâl/kökten-dinci müslümanlar ile muhâfazakârların arasının iyice açılması gerekir. Siyâsi hedefleri olmayan tasavvufi hareketlerin teşvik edilmesi ve sufiliğin yaygınlaştırılması teşvik edilmelidir. Ilımlı İslâm cemaatlerine yakın görüşte olan muhâfazakâr/geleneksel müslümanların, ortak hareket etmeleri sağlanmalıdır.

Radikâl/Kökten-dinci hareketlerle mücâdele edilmesi, onların birbirlerine düşürülmesi hayâti bir öneme hâizdir. Bu kapsamda; yasa-dışı faaliyetlerin açığa çıkarılması, yaptıkları şiddet eylemlerinin olumsuz sonuçlarının abartılması gerekir.

RAND Raporunun son bölümünde ‘Derin Strateji’ başlığı altında, ‘ılımlı İslâm’i bir lîderin hazırlanması’ üzerinde durulmuş ve tâkip edilmesi gereken siyâset şöyle ifâde edilmiştir: “Ilımlı İslâm’cılar’ın cesur sivil kanaat önderleri olmaları yeterli değildir. Bu önderlerin demokrasi, insan ve kadın hakları konusunda etkili projeler geliştirmeleri sağlanmalıdır. İslâm’ın bir üst-kimlik olduğundan çok, insanların kimliklerinin bir parçası olduğu tezi işlenmelidir. Sivil-toplum örgütleri oluşturulması ve ılımlı kanaat önderlerine yardım edilmesi, hayâti öneme hâizdir”.

“Manüpilasyonların Kıskacında İslâm” kitabında:

“ABD düşünce kuruluşlarının bir ürünü olan “Ilımlı İslâm” kavramı, George W. Bush tarafından ABD Barış Enstitüsü’ne atanan, Middle East Forum başkanı İsrâil yanlısı, İslâm eleştirmeni Daniel Pipes tarafından kullanılmıştır. Ilımlı İslam projesi, Pipes’in 1995’teki bir açıklamasında kullandığı “Radikâl İslâm tehdidine çözüm, ‘Ilımlı İslâm’dır” sözünün üzerine binâ edilmiştir.

Hristiyan ürünü Dinlerarası Diyalog projesinin can-damarı, modernist/protestan-İslâm yorumu olan “Ilımlı İslâm” ile, müslümanların yaşayışlarının gayr-i müslimlere benzetilerek dînin protestanlaşması amaçlanmaktadır” denir.

Savaşlarda nihâi zaferler olmuyor artık. Savaş masrafları en zengin ülkelerin bile belini büküyor. Ülkeyi savaşmadan ele geçirmenin/sömürmenin yolu, o ülkeye demokrasi getirmektir batılılara göre. Fakat o ülke müslüman bir ülke ise ilk önce İslâm’ı ılımlılaştırmak gerekir. Çünkü İslâm demokrasi ile uyuşamaz. Ilımlılaştırılıp demokratikleştirilen ülke, işgal edilmiş bir ülke olacaktır artık. Böylece savaş-masrafı bile yapmadan açık bir pazar hâline gelecektir.

Amaç İslâm’ı blôke etmek ve hattâ değiştirerek başkalaştırmak. Bu projeye en uygun ülke olarak Türkiye görülüyor. İslâm’ı Türkiye üzerinde yıkma projesidir bu proje.

Demokratik ılımlı İslâm projesi, İnsan-ı Kâmil potansiyelini baskılamak için düzenlenmiş bir projedir. Böylelikle “satın alınamayacak mü’min” insanın/insanların potansiyelini kırmak istiyorlar. Çünkü bu tarz mü’minler, Dünyâ’yı İslâm lehine değiştirme isteği ve potansiyeli taşıyan mü’minlerdir.

Batının yâni tağutun belirlediği modern ufkun içinde bir İslâm anlayışı olamaz. Ilımlı, liberâl ve “euro” sıfatlarıyla anılan İslâm’lar, çağın egemen güçlerinin İslâm üzerindeki siyâsal hesap-kitaplarının açık tezâhürüdür. Yâni bu tür İslâm’lar, “İslâm olsun ama hayatta etkin olmasın” politikasının uzantılarıdır. “Euro İslâm” (Bu kavramı Sûriye asıllı Prof. Bessam Tibi’nin îcat ettiği sanılmaktadır), çoğulculuk, demokrasi gibi değerler! ve batı kültürüyle İslâm’ın uzlaştırılması olarak kurgulanmıştır. Nuray Mert bunu, “Bessam Tibi’nin, yaşadığı toplumla barışık bir İslâm formülü arayışı” olarak ifâde etmektedir.

Abdullah Akgül:

“Gülen cemaatinin baş destekçilerinden CIA kurmayı ve Siyonist Yahudi Lobilerinin İslâm coğrafyası Uzmanı Graham E. Fuller yazdığı “İslâm’sız Dünyâ” kitabında, “müslümanların ılımlaştırılıp protestanlaştırılması durumunda, tehlike olmaktan çıkarılacağı” tezini savunmaktadır.

Adnan Menderes ve Celâl Bayar’la başlatılan, Süleyman Demirel’le tabana ve topluma benimsetilmeye çalışılan, Turgut Özal’la hız kazanan ve nihâyet Recep T. Erdoğan
AKP’siyle meşrûiyet kılıfına sokulup yaygınlaştırılan “Ilımlı İslâm-Protestan Müslüman” mantığı, Martin Luther’in Hristiyanlıktaki reformlarının aynısıdır.

Utah Üniversitesi’nden Profesör Hâkan Yavuz, Türkiye’nin AKP felsefesiyle geçirdiği dönüşümü ‘Türkiye’de İslâm’i kesim protestanlaşıyor ve İslâm’sız bir İslâm oluşuyor’ şeklinde yorumlamakta ve şunları vurgulamaktadır: “İslâm’sız bir İslâm görüntüsü ortaya çıkmaktadır. Bu durum; tüm ahlâki ve hukûki değerlerinden soyutlanmış bir İslâm’dır. Tamâmıyla şekle dayalı ve tüketim araçları hâline dönüşen bir İslâm anlayışıdır. Bugün Türkiye’de İslâm’i semboller alınıp-satılır hâle gelmiş, dünyâlık makam ve menfaat için kullanılır vaziyete dönüşmüş bulunmaktadır. Burada ise İslâm, açıkça protestanlaştırılıyor. Bunlar modern süreçleri ele geçirdiklerini iddia ediyor, medya, finans, eğitim sektörü... hepsinde güçleniyor. Ancak bunlar modernitenin içine girdikçe, modernite de bunların içine giriyor. Modernite, dîni yeniden şekillendiriyor. Burada, kazanan kapitâlizmin mantığı oluyor”.

Parayla tanışan ve lüks yaşama alışan dindarlar, hızla kapitâlist sisteme katılmaya çabalıyor. Bir yandan Prof. Arif Ersoy’un sözleriyle “herkes harıl-harıl kapitâlizme uygun âyet bulma telâşına giriyor, diğer yandan ekonomik güç, bir üstünlük aracı olarak İslâm’i çevrelerde yeniden üretilmeye başlanıyor” der.

Aytunç Altındal:

Hristiyan âleminde iki önemli kilise kavramı vardır. Bir tânesi bildiğimiz kiliseler, ikincisi “Invisible Church” dediğimiz göze gözükmeyen kilisedir. Yâni somut ve mevcut bir Dünyâ olarak göremediğimiz bir türden kilise var. Protestanlar tarafından kurulmuş olan bu kilise der ki; Şahısların müslümanlıktan hristiyanlığa geçmesi gerekmez. Oldukları yerde oldukları gibi kalsınlar. Ama bizim istediğimiz gibi düşünsünler. Yâni müslüman gibi düşünemesin, hristiyan gibi düşünsün, ancak müslüman gibi yaşadığına inansın”. Bu-gün ülkemizde de BOP kapsamında Fethullah Gülen’in “Ilımlı İslâm” kimliğiyle üstlendiği görev, İslâm’ın bir nevi İsevîleştirilmesidir. Yaşanılacak dönüştürme süreci içinde Dünyâ’ya hristiyan gözüyle bakan, o kültürü benimsemiş yaşam-tarzı süren ve kendini müslüman olarak kabûl eden bir toplum yaratmaktır. Dinlerarası diyalog kapsamında “Protestan İslâm” adı altında bir “din” oluşturulmaya çalışılması, gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır” der.

Mevcut hükûmet olan AKP hükûmeti de (bâzıları her ne kadar takıyye yaptığını zannetse de) bu projeye destek olacak şekilde hareket ediyor. Cüneyt Ülsever:

“AKP’nin ortaya koymaya çalıştığı bu yeni yaklaşım, partiyi yakından gözlemleyen İslâm’i çevrelerce yanlış algılanıyor. ‘Üçüncü yol’, ya da ‘Yeni bir İslâm’cılık’ falan değil bu. Bu kapitâlizmin Türkiye’ye başarıyla uygulanma versiyonudur” der.

ABD’nin dış-işleri yetkilisinin İslâm’ı yozlaştırmak için yaptığı şu açıklaması da bu konuda çok mânidar görünmektedir: “İslâm’da reform olmayacak, ancak insanların İslâm dîninden anladıkları değişecek”. Bu açıklama bu konuda alınan bir-dizi kararlardan sâdece birisidir. Yıllardır Abant toplantılarıyla, diyalog çağrılarıyla, ılımlı-İslâm tezleriyle gelinmek istenen adres işte burasıdır. Yeni-İslâm’cılık denen şeydir bu.

Soğuk Savaş döneminde amaç “ılımlı komünizmi” getirmekti. Ve ılımlı komünizm (Glasnost), Sovyet Bloğunu yıktı. Şimdiki durum ise “Soğuk Savaş”ın bir devâmı niteliğindedir. Çünkü küresel güçler benzer ve hattâ daha güçlü bir zorlukla kaşı-karşıyadırlar.

Şükrü Hüseyinoğlu:

“Sovyet blôğunun yıkılması ardından İslâm’ı yeni düşman konsept olarak belirleyen ABD-NATO şer ekseninin, özellikle Afganistan ve Îrak işgâllerindeki yenilgilerinin ardından İslâm-dünyâsı karşısında cephe-savaşı pozisyonu yerine İslâm’ı ve müslümanları içeriden kuşatma stratejilerini öne çıkardığı biliniyor.

Bu stratejinin temel argümanı ve enstrümanı olarak da, bizzat Pentagon güdümlü Tink-Tank kuruluşları tarafından “ılımlı İslâm” şeklinde bir kavramsallaştırmanın kotarılıp öne sürüldüğünü ve buna dayalı politikaların devreye konulduğunu biliyoruz. “Ilımlı İslam” politikalarının, Amerikan emperyâlizminin geçmişte Sovyet blôğuna karşı yürürlüğe koyduğu “Yeşil Kuşak” projesinin, yeni dönem ve yeni düşman konsepti çerçevesinde bizâtihi İslâm’a ve müslümanlara karşı yürürlüğe koyduğu farklı bir versiyonu olduğunu ifâde etmek gerekir” der.

Tüm peygamberlere gelen din İslâm olduğu gibi, Hz. Îsâ’ya gelen din de İslâm’dır. Hristiyanlık sonradan uydurulmuş bir isimlendirmedir. Hristiyanlık, Paulus’un Hz. Îsâ’ya gelen İslâm’ı ılımlılaştırıp yumuşatması sonucunda “hristiyanlık” diye türedi bir din çıkarmasıdır. Bu din tabî ki; Roma’nın genel siyâsetine, çıkarlarına, sistemine aykırı olmayan bir din oldu. Ilımlılaştırılmamış olan o din Roma’ya uygun değildi ve Roma bunu kabûl etmezdi. Dolayısı ile ılımlılaştırıldıktan sonra Roma’ya uygun hâle geldi. O hâlde dînin ılımlılaştırılması, dînin tahrif edilmesidir. Yâni dînin tahrif edilmesi, ılımlılaştırma yoluyla oluyor. Bunu çok iyi bilen küresel güçler, bir zamanlar Hz. Îsâ’ya gelen dîni ılımlılaştırıp zıvanadan çıkardıkları gibi, şimdi de İslâm’ı ılımlılaştırıp onu işlevsiz hâle getirmek istiyorlar aynen hristiyanlıkta olduğu gibi. Bilindiği gibi hristiyanlıkta “sezar’ın hakkı sezar’a, tanrının hakkı tanrıya” anlayışı ile din vicdanlara hapsedilmiş ve modern zamanlarda bu anlayış laiklik ve sekülerizm olarak belirmiştir. Hristiyanlıktaki sünnetsizlik bile, dînin ılımlılaşmasının bir sonucudur. Paulus sünnet olmak istemeyen Helenlere “sünnet olmak şart değildir” demişti.

Genişletilmiş Orta-doğu İnisiyatifi (Büyük Ortadoğu Projesi-BOP) ABD 43. Başkanı Bush hükümeti tarafından 2004 yılında “büyük orta-doğu” adıyla duyurulan en batıda Fas'ın Atlantik kıyılarından, en doğuda Pâkistan'ın kuzeyindeki Karakurum yaylalarına, Kuzeyde Türkiye'nin Karadeniz kıyılarından, Güneyde Aden ve Yemen'e kadar uzanan bölgede, müslüman ülkelere demokrasi ihrâcını ve bu ülkelerin pazarlarının açılmasını amaçladığı iddia eden politik kuramdır.

Ahmet Kalkan bu konuda şunları söyler:

“Biz Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) deyip geçiyoruz; ama bu projenin tam adı “Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Bölgesi ile Müşterek Bir Gelecek ve İlerleme İçin Ortaklık İnisiyatifi...” 

Projeyi Dünyâ’ya ilk duyuran kişi ise Amerika Birleşik Devletleri’nin 43. Başkanı George W. Bush...

Projenin amacı; petrol-zengini müslüman ülkelere demokrasi ihraç etmek, bölgenin kontrolünü ele geçirmek ve bu zengin pazarların serbest rekâbete açılmasını sağlamak...

Proje, Batı’da Fas’ın Atlantik kıyılarından, Doğu’da Pakistan’ın kuzeyindeki Karakurum yaylalarına...

Kuzey’de Türkiye’nin Karadeniz kıyılarından, güneyde Aden ve Yemen’e kadar uzanan bir bölgeyi kapsıyor...

Projenin bizim için önemi ise, Recep Tayyip Erdoğan’ın “Eş -Başkan” îlan edilmesi...

Ve daha sonra AKP yöneticileri tarafından yalanlansa da, kendisinin bunu tam 34 farklı yerde yaptığı konuşmada gururla ifâde etmesi...

Erdoğan iki yıl önce, “ölmeden doğan proje” dedi ve herkes de BOP’un gerçekten tezgâhtan kaldırıldığını düşündü, ama... ABD bu konuda oldukça kararlıydı... Kararlılığı da dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın 7 Ağustos 2003 târihinde Washington Post gazetesinde yayınlanan yazısı gözler-önüne seriyor:

Rice bu yazısında bölgede bulunan 22 devletin rejiminin, sınır ve haritalarının değiştirileceğini, Türkiye’nin de bunların içinde olduğunu anlatıyordu.

ABD’nin Büyük Orta-doğu Projesi ile beş temel hedefi vardı:

1-Orta-doğu’nun kontrolünü ele geçirmek.

2-İsrail’in güvenliğini garanti altına almak.

3-Zengin petrol ve doğal-gaz kaynaklarının denetimini sağlamak.

4-Avrupa Birliği, Çin ve Japonya’yı bölgedeki ekonomik zenginliklerden uzak tutarak, rekâbette öne geçmek.

5-Vâr-olduğunu iddia ettiği “İslâm’i terör”ü bitirmek...

Batı tüm bunları T.C. örnekliği üzerinden yapmaya çalışıyor.

Müslümanlar, “yaşayan/yaşanan bir fıkıhları” olmadığı için, sonsuz anlayışlarla şekillenmiş ve fıkhî düşüncelerle bezenmiş kitaplar yazıyorlar. Tabî ki bu da bir-çok ayrılığı/bölünmeyi yanında getiriyor.

“Ey îman edenler, Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar bir-birlerinin dostudur. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardan olur” (Mâide 51).

“Sen onların dînine uymadıkça Yahudiler de Hristiyanlar da senden hoşnut olmazlar” (Bakara 120).

Ayrıca kişisel gelişim kitapları da tağutların bu şeytâni plânlarına katkı yapıyor.. İnsanları bu tarz plânlara uygun hâle getiriyor.

Sürecin nasıl işlediğini demokrasi örneği üzerinden şu şekilde formülleştirebiliriz: Demokrasi; 1960’larda küfür, 1980’lerde haram, 1990’larda araç, 2000’lerde ise İslâm’ın ön-görüsü ve ideâli olarak ifâdelendirilmiştir.

Modern müslüman entelektüellerin bize gösterdiği ve yapılmasını istediği İslâm-anlayışı metodu, batı-merkezli bir metottur. Bahsettikleri metot İslâm’ın kendi iç-dinamiğinden çıkmış bir metot değildir. Bu metot ile ne İslâm’ın iktidâr olması mümkün, ne de bir zulmün sona ermesi.. Kâfir bir metotla müslümanlık bir yere varamaz.

Müslümandan istenen bir din-anlayışı var: “Kişisel düzeyde yüksek bir şekilde yaşanan fakat sosyâl ve siyâsal alanda bir talebi olmayan din”. Kur’ân/İslâm bir “hayat felsefesi” değildir, “hayat tarzı”dır. İslâm her-şeyden önce “hareket”le ilgilidir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.  

Hârûn Görmüş
Ocak 2016

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme