16 Ocak 2016 Cumartesi

Dinde Zorlama Var Mı?


Lâ ikrâhe fîd dîni kad tebeyyener ruşdu minel gayy(gayyi), fe men yekfur bit tâgûti ve yu’min billâhi fe kadistemseke bil urvetil vuskâ, lânfisâme lehâ, vallâhu semîun alîm(alîmun).

 

“Dinde ikrah (çirkinlik-iğrençlik-baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp (tağuta küfredip) Allah’a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir” (Bakara 256).

 

Kerih-İkrah kelimesi TDK sözlüğünde; “Tiksindirici”, “iğrenç”, “tiksinme”, “iğrenme” anlamındadır. Lûgatta ise; “İğrenmek”, “tiksinmek,” “bir işi istemeyerek yapmak”, “birine zorla iş yaptırmak veya muâmele yapmak” anlamındadır.

 

Seyyid Kutup bu âyetin tefsirinde şöyle der:

 

“Bu din, insan mantığının karşısına, inanmaya mecbur edici olağan-üstü olaylarla bile çıkmaktan kaçındığına göre, onun karşısına kuvvetle ve zorlama ile çıkmaktan, muhâtaplarına açıklama yapmaksızın, onları inandırmaksızın, iknâ olmalarını sağlamaksızın tehdit, baskı ve zorlama yolu ile kendini kabûl ettirmekten elbette kaçınacaktır”.

 

Bu âyetin çevirisinde “ikrah” kelimesine; pislik, çirkinlik, iğrençlik anlamı değil de; hatâlı olarak ve modernizm ile uyumlu bir şekilde “zorlama” anlamı veriliyor ve sanki İslâm dîninin uzak-doğu “ahlâk dinleri” gibi ya da hristiyanlığın “ne yapsan serbest” düşüncesini ve modern liberâl ideolojilerle uyumlu bir anlamı varmış gibi yansıtılmaktadır. Hâlbuki âyet, “dinde bir iğrençlik, çirkinlik yoktur, çünkü hak ile bâtıl, doğruluk ile sapıklık bir-birinden ayrılmıştır” anlamındadır. Bu anlam; “bu din liberâl bir dindir, istediğin gibi yaşa, ne desen öyledir, ne yapsan yerindedir” mânâsı vermez. Zîrâ hakkı batıldan ayırmak için, bir şeyi pisliğinden temizlemek için yoğun bir gayret ve emek gerekir. Bu da zorluk demektir. Çünkü bu iş o kadar kolay değildir ve nice zorlukları vardır. O hâlde âyetin vermek istediği idrâk, henüz İslâm’a girmemiş olana; “Bu dinde, dış odakların gösterdiği gibi; Şeytan’ın fısıldadığı gibi; câhillerin anlattığı gibi bir çirkinlik, antipati, pislik yoktur, bu din zulüm dîni değildir” vs. şeklindedir ve tebliğin bu şekilde yapılmasını, fakat kişinin çeşitli şekillerde zorlanarak İslâm’a sokulmasının yanlış ve günah olduğunu bildiriliyor. Bakara 256. âyetteki bu mânâyı bâzı Kur’ân çevirilerinde de görebiliyoruz:

 

Abdullah Parlıyan: Artık dîne girmekte baskı ve zorlama yoktur. İslâm yeryüzünde duyulup bilinmek sûretiyle doğruluk sapıklıktan ayrılıp belli olmuştur. O hâlde şeytânî güçlere ve düzenlere uymayı reddedenler ve Allah’a inananlar, hiç-bir zaman kopmayacak en sağlam kulp olan İslâm’a tutunmuşlardır. Zîrâ Allah her-şeyi işitendir, her-şeyi bilendir”.

 

Ahmet Tekin: Din ve vicdan hürriyeti, baskıyla, zorbalıkla tahdit edilemez. Kimse baskıyla, tehditle İslâm dînine girmeye zorlanamaz”.

 

Ali Fikri Yavuz: “Cizye vermeyi kabûl eden kitap ehlini (kâfirleri), İslâm dînine girmek için zorlamak ve onlara cebretmek yoktur”.

 

Elmalılı Hamdi Yazır (İlk orijinal metin): Dinde ikrah yok, rüşd, dalâlden cidden ayrıldı, artık her kim Tağuta küfredip Allah’a îman eylerse o işte en sağlam tutamağa yapışmıştır, öyle ki onun için kopmak yok, Allah işitir, bilir”.

 

Hayrat Neşriyat: Dîn(e girme)de zorlama yoktur; îman küfürden şüphesiz iyice ayrılmıştır”.

 

Âyetde görüldüğü gibi; zorlama-baskı sâdece, dîne dâvette ve dîne zorla dâhil etme konusuyla ilgilidir. Yoksa İslâm Dîni, çeşitli zorlukları içinde taşıyan bir “hayat dînidir”. Hayattan kopuk değildir ki zorluktan kopuk olsun. Hayâtın doğal bir zorluğu vardır zîrâ. En azından Dünyâ’nın doğal zorluklarıyla karşılaşacaktır îman edip bu dîne girmiş olan kişi. Zâten Kur’ân’da anlatılan peygamberlerin yaşadığı zorluklar, mücâhedeler ve gayretler yâni zorluklar kıssalarda net bir şekilde görülüyor. Hiç-bir peygamber, göbeğini kaşıya-kaşıya peygamberlik yapmamıştır. Böyle bir tebliğ ve örneklik sergilememişlerdir. Zâten Kur’ân, Dünyâ’da olan zulüm ve zorbalıklara karşı gönderilmiş bir dindir ve bir zorbalığın bir zorluğa girmeden ber-taraf edildiği vâki değildir. İnsanlık târihinde bir kötülüğün ve zulmün çok kolay bir şekilde sâdece söz ile, ricâ ile giderildiği ve düzeltildiğinin örneği yoktur. (Belki sâdece Hz. Yûnus’un ikinci görev-yeri için geçerli olabilir bu durum). Çeşitli zorluklar sonucunda ve büyük gayretler sonucunda ancak bu çirkefliklerden kurtulunabilir. Zâten âlemlere rahmet Peygamberimiz, o kadar dürüst ve merhâmetli bir insan olmasına rağmen, dâvâsı uğruna tüm malını-mülkünü bu yolda feda ettiği gibi, 70’e yakın seriye, gazve ve savaş yapmış ve bunların bâzılarında bizzat baş-komutan olarak bulunmuştur. Bu yolda niceleri canlarını vermişlerdir. Allah Kur’ân’da insanların-mü’minlerin zorluklara tâlip olmasını emrediyor:

 

“Sarp yokuşun ne olduğunu sana öğreten nedir? Bir boynu çözmek (bir köleye özgürlük vermek)tir” (Beled 12-13).

 

“Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir” (Âl-i İmran 186).

 

“Allah’a ve Resûlüne îman edersiniz, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Bu, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz” (Saff 11).

 

“Hafif ve ağır savaşa kuşanıp çıkın ve Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır” (Tevbe 41).

 

Bu âyetler bize zımnen şunu söyler: Bu Dünyâ ebedi olarak kalacağınız bir yer değildir. Mutlak hikmetini sâdece Allah’ın bildiği bu Dünyâ’da olmanızın sebebi imtihandır. Mâlûmdur ki tüm imtihanlar zordur. Hattâ imtihana en iyi hazırlananlar bile bir stres yaşarlar. Peygamberimiz bile bir rivâyete göre:

 

“Osman b. Mâzun öldüğünde, hanımı “Cennet sana mübarek olsun” mânâsına gelen bir ifâde kullanınca, Hz. Peygamber ona ters-ters baktı ve sonra da “Sen onun cennetlik olduğunu nereden biliyorsun?” diye sordu. Hanımı “Ya resûlullah!  O senin süvârin ve arkadaşın idi” diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Vallâhi ben, benim hakkımda nasıl bir muâmele yapılacağını bilmiyorum (diğer bir rivâyette; ben Allah’ın resûlü olduğum hâlde, bana nasıl bir muâmele yapılacağını bilmiyorum)” dedi. (Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr 46; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 45/449 (27457).

 

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

 

“Ben sizin görmediğinizi görür, işitmediğinizi işitirim. Nitekim semâ uğuldadı, uğuldamak da ona hak oldu. Semâda dört parmak sığacak kadar boş bir yer yoktur, her tarafta Allah’a secde için alnını koymuş bir melek vardır. Allah'a yemin olsun, benim bildiğimi siz bilse idiniz az güler, çok ağlardınız; yataklarda kadınlarla telezzüz etmezdiniz; yollara, çöllere dökülür, (belânızı defetmesi için) Allah'a yalvar-yakar olurdunuz” (Tirmizî, Zühd 9, (2313); İbnu Mâce, Zühd 19, 4190).

 

Zemahşeri bu konuda şöyle der: “Allah, îmânı baskı ve zorlama yoluyla değil, imkân tanıma ve tercihle husûle getirir. Allah Teâlâ, ‘Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündeki herkes top-yekûn mü’min olurdu’ (Yûnus 10/99) buyurmuştur. Bu ilâhî buyruğun anlamı şudur: Eğer Allah dileseydi, onları zorla îman ettirirdi. Ancak O bunu yapmadı ve îman etmeyi tercih esasına dayandırdı”.

 

Bu din bir “relâks olma dîni” değildir; “her türlü zorluktan kötülükten uzak durma dîni” değildir. Hiç-bir müslüman, Dünyâ’nın çeşitli yerlerinde inim-inim inleyen müslüman kardeşleri bulunurken ve kendisinden; ciğerinden sökülen bir feryatla yardım isteyenler varken umursamaz bir davranışla bunları göz-ardı edemez ve şöyle diyemez: “Dinde zorluk yoktur, bu nedenle böyle bir zorluğu göze alamam”. Sürekli mutlu, sürekli gülme hâlinde yaşanılacak bir yer (Dünyâ) değildir burası. Böyle bir yaşamanın Dünyâ’da karşılığı yoktur. Bu tarz yaşam, Allah’ın lâyık bulduğu kişilerin gireceği cennette olacaktır.

 

“Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: ‘Rabbimiz, bizi halkı zâlim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sâhib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla’ diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” (Nîsâ 75).

 

Tabi İslâm dîni, baştaki âyette söylediğimiz gibi bir “rezillik dîni” de değildir. Zâten ruhbanlık da yoktur. Dünyâ’da da iyilik istememiz ve buna ulaşmak için gayret etmek kınanacak bir şey değildir:

 

“Allah'ın sana verdiğiyle âhiret yurdunu ara, Dünyâ’dan da kendi payını (nasibini) unutma. Allah'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah bozgunculuk yapanları sevmez” (Kasas 77).

 

“Elini boynunda bağlanmış olarak kılma, büsbütün de açık tutma. Sonra kınanır, hasret (pişmanlık) içinde kalakalırsın” (İsrâ 29).

 

“Onlardan öylesi de vardır ki: ‘Rabbimiz, bize Dünyâ’da da iyilik ver, âhirette de iyilik (ver) ve bizi ateşin azâbından koru’ der” (Bakara 201).

 

Bu Dünyâ’yı da çeşitli zorluklara katlanarak ve aşırı gayret-mücâhedede bulunarak yeniden asr-ı saadet dönemi gibi bir hâle getirebilir ve cennet olmasa da cennetin bir numûnesi ya da şûbesine dönüştürebilir ve bu Dünyâ’da da mutlu bir şekilde yaşayabiliriz. Fakat Dünyâ hiç-bir zaman cennet gibi olmayacağından dolayı “mutlak zorluksuz” olması söz-konusu değildir. Çünkü Dünyâ’nın fıtratında doğal ve normâl bir zorluk vardır ve zâten varlık “Kudret” ile yaratıldığından bir güç ve zoru ifâde eder. Varlığın özü güç ve “zor”dur.

 

Hayâtın doğal bir zorluğu olduğundan dolayı, bir “hayat dîni” olan İslâm’ın da doğal bir zorluğu vardır. Fakat bu din zor olanı; insanlar tarafından zorlaştırılmış olanı kolaylaştırmaya-normâlleştirmeye gelmiş bir dindir. Bu, Kur’ân’da şu şekilde ifâde edilir:

 

“Demek ki, gerçekten zorlukla berâber kolaylık vardır” (İnşirah 5).

 

Bu din, “çok zor olan”ı kolaylaştırıp, doğal bir duruma, “normâl bir zorluğa” ulaştırmak için gelmiştir. Lâkin zorluktan mutlak anlamda kurtulmak mümkün değildir. Fakat unutmayalım ki, zoru başarmak müthiş bir haz ve huzur verir. Hele ki sonu “hıtâmuhu misk” (cennet) olursa..

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ocak 2016

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme