11 Ocak 2016 Pazartesi

Bir-anda Yaratılma


Kur’ân-ı Kerîm'de, Allah'ın yer ve gökleri, daha önce mevcut olan benzerlerine göre değil, tamâmıyla, eş ve benzerleri olma­dan yoktan yarattığı ifâde edilmiştir. İlgili âyet şöyledir:

“O (Allah), gökleri ve yeri benzersiz yaratandır. O bir şeyi diledi mi ona sâdece; “ol” der, o da hemen oluverir" (En-âm 101).

Aşama-aşama yaratılışı savunanların en çok baş-vurduğu örnek, tohum örneğidir. Tohumun yavaş-yavaş çatlayıp topraktan çıktığı ve zamanla koca bir ağaç hâline geldiği örneği mebzul miktarda verilen bir örnektir. Tohumun yarılmasıyla ağaçlar-bitkiler çıkıyor tamam; ama ilk başta tohum nasıl yaratılmıştır? İlk tohum nasıl yaratılmıştır? Tohumun ilk başta nasıl yaratıldığını idrâk edebilir miyiz? İdrâk edemeyiz, çünkü aklımız buna ermez. Biz buna sâdece “benzersiz bir yaratılışla yaratılmıştır” diyebiliriz.

Zihin, aşamalı süreçleri pek sevmez. Çünkü o her zaman “birden” sezer ve anlar. Kâinâta bakar ve onun hakkındaki bilgiyi birden/âniden sezer ve anlar. Aşamalı durumlarda zihin karışır ve kesin bilgiye ulaşamaz.

İhsan Eliaçık:

“İnsanoğlu hep bir ve bütün olanı arıyor. Bu bakışı kaybederse zihni dağılıyor, bakışı paramparça olup düşünemez hâle geliyor” der.

Allah, bütün  Dünyâ’daki ve evrendeki cansız varlıklar dediğimiz (Cansız olup-olmadığı tartışılır, Canlılık denilen şey, atomların hareketleri ise, cansızlar da aslında canlıdırlar. Çünkü onların atomları da sürekli hareket hâlindedir) galaksilerden yıldızlara, yıldız sistemlerinden gezegenlere kadar bütün maddeyi ve canlılığı bir-anda yaratmış olamaz mı? Allah bir âyetinde; “O, bir şeyin olmasını dilediğinde yalnızca ol der ve o şey hemen oluverir” der. Şimdi soralım; neden bir evrenin oluşması için bir Big-Bang sürecine ve canlılığın oluşması için bir evrim sürecine gerek olsun? Allah, yukarıdaki âyette söylediği gibi: Bir şeye “ol” deyince o şey hemen oluveriyor; dikkat edilirse “hemen oluverir” diyor, “olmaya başlar” vs. gibi bir kelime kullanmıyor. Ayrıca âyetlerde; “Allah her şeyi altı günde yaratmıştır” denir. Îtiraz ederek buradaki yevm/gün kelimesini “altı evre”, “altı zaman” vs. olarak anlamanın bir gereği de yoktur. (“Altı evre” sözünü ne kadar da seviyorlar. Bunu Zerdüştlükten alıyorlar gâliba. Zerdüştilikte, Dünyâ’nın "altı evre"den oluştuğuna inanılır). Sâmi dillerinde 7, 70, 700 sayıları çokluğu ifâde eder. Kur’ân’da Allah’ın, “yedi günde” yâni “çok zamanda” değil de “altı günde yarattım” demesi mânidardır. Altı günü özellikle anması önemlidir. En basit mantık olarak; “yevm” kelimesinden türeyen “yevmiye”, “bir gün”ü ifâde eder. Yeni bir mânâ yüklemek için lafız bir kenara atılamaz. “Vahyin maksadı, nassın lafız ve mânâsına aykırı olmamalıdır” sözünü unutmamak gerekir. Meselâ; “oruç tutun” lafzına oruç tutmaktan başka bir mânâ veremeyeceğimiz gibi. Mustafa İslamoğlu meâl-tefsirinde; “Altı gün” gaybî bir konudur, te’vil edilse de olur, te’vil edilmese de olur” der; tabi te’vil edilmezse bizim söylediğimiz gibi olur. Lâkin “altı-gün” sözü belirsiz bir söz değildir ki yorumlansın. 6 gün diyor, 7 gün dese diyeceğim ki: “tamam, 7 gün” çokluktan kinâyedir, bu nedenle de uzun zamânı ifâde eder”. Binaenaleyh, Allah bütün canlı ve cansız varlıklara, Dünyâ’ya ve evrene, bildiğimiz ve bilmediğimiz her şeye “ol” demiş ve her şey bir-anda oluvermiştir. Yâni evren hemen-hemen şimdiki şekliyle bir-anda yaratılmıştır.

  Kur’ân’da “3 gün”, “10 gün”, “40 gün” vs. ve “6 gün” ibâreleri var. Bu âyetlerde geçen “yevm”/”gün” kelimeleri aynı şekilde yazılmış. Peki neden “6 gün” hâricindekileri te’vil etmiyorlar da “6 günü” sonsuz tefsir ve te’villere vuruyorlar? El cevap: Modern/seküler/laik/Allah’sız bilimin etkisinden ve dayatmasından dolayı. “Evet, altı günde yaratılmıştır” diyemiyorlar. (“Altı zaman”, “altı devir” vs. gibi saçmalıklara sığınıyorlar. Çünkü bilim 13-15 milyar yıllardan bahsediyor. Bu sayıya ters düşmek istemiyorlar. O yüzden de “yevm”=”gün” kelimesinin canını çıkarırcasına tefsir/te’vil ediyorlar.

Bu konuda Şehit Seyyid Kutub şöyle der:

Bâzı âyetleri pozitif bilimlerin verilerine göre yorumlamak diye bir zorunluluğumuz yoktur. Çünkü beşeri bilimler tüm evreni kuşatamamıştır ki biz de kesin olarak "İşte Kur’ân-ı Kerim bunu demek istiyor" diyelim. Ne var ki insanoğlu kesin olarak evrenin yapısını bütünüyle öğrenmediği sürece böyle bir şey söyleyemeyiz .. Bu ise uzak, hem de çok uzak bir temennidir.

“Ve nitekim, Mûsa'ya âyetlerimizi gönderip kendisine: “Halkını kopkoyu karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara Allah'ın Günleri'ni hatırlat!” diye (emrettik)” (İbrâhim 5).

Âyette de görüldüğü gibi Allah, günlerin çokluğundan bahsedeceği zaman “günler” kelimesini kullanıyor. İşte bu âyet, tek bir günü değil, birden fazla günleri ifâde eder. Belirleyici rakam verilmemiştir çünkü.

Aslında problem, “yekûn” kelimesinin ne anlama geldiğidir. Nîsâ 85. âyete bakarsak “yekûn” kelimesinin iki kez geçtiğini görürüz. Burada bu kelimeye; “tüm” = “tümü” anlamı verilmiştir. Zâten Türkçe’de bu kelimeyi biz; “top-yekün” olarak da kullanırız ve bu da “toplam”, “tamâmı”, hepsi” vs. anlamlarına gelir. “Yekûn” toplam/total olan/bütünsel demektir. Allah; “kün fe yekûn” demekle, “ol” dedi ve hepsi birden, âniden ortaya çıktı” demek istemiştir. Yâni “yekûn” kelimesi bir süreçten bahsetmiyor. Bahsedilen “yekûn”ün anlamı “tamâmı”dır. Tabî ki, bir şeyin tamâmından bahsedildiği yerde o şeyin tamamlandığından da bahsedilmiş olur. Bu da âni bir oluşum ve vâr etmeyi gerektirir. Âni bir oluşumun olduğu yerde ise, bir süreçten yada aşamadan bahsetmemiz yersiz olur. Zâten “kün” kelimesinin türevleri olan kelimeler de varlığın tamâmına vurgu yaparlar:

Kain: Olan. Vâr olan. Bulunan. Mevcut; Tekvin: Vâr etmek. Meydana getirmek. Yaratmak; Kevn: Hudus, varlık, vâr olmak, vücud, âlem, kâinât, mevcûdiyet. Kâinât “tamâmı” olduğu için, “kün” de tamâmına işâret eder.

Allah’ın irâdesi mutlak bir irâdedir. “Kün fe yekûn”deki irâde, mutlak bir irâde olduğu için, o şey artık derhâl olmak zorundadır. “Kün” emri ortaya konduğunda, kâinât, tanzim edilmiş ve düzene girmiş bir şekilde ortada beliriverir.

Mutlak-İrâde’den çıkan bir söz olduğu için, kâinât mükemmel bir düzen içindedir. Mükemmel bir düzende ise, bir eksiklikten ve tamamlanmamışlıktan bahsedilemez. Seyyid Kutub bu konuda şöyler der:

“Tüm varlık mükemmel anlamda parçaları îmâl olunmuş bir birlik meydana getirir ve yaratılışı, düzeni ve amacıyla birlikte tam bir uyum içinde bulunur; zîrâ tüm varlık doğrudan-doğruya mükemmel ve mutlak olan bir irâde sebebiyle vârolduğu için bu uyumu göstermektedir”.

Her varlık orijinal şeklinde bir-kez yaratılır ve bir daha tekrârı olmaz. Çünkü yaratmada tekrar yoktur. Zîra  yaratma bizzat “yeni” olmayı ifâde eder.

Allah işini tam yapar. Tam yapmak tamamlamak demektir.

“Doğrusu o azap onlara ansızın gelecek de kendilerini dondura-kalacaktır; artık ne geri çevrilmesine güçleri yetecek, ne de kendilerine mühlet verilecektir” (Enbiyâ 40).

“Yer ayaklarının altından kayıp param-parça olduğu gün her şey son-sürattir. İşte bu akıl-sır ermez bir toplanıştır” (Kâf 44).

Âyette de belirtildiği gibi “son saat” ansızın gerçekleşecek bir olaydır. Başlaması ve bitmesi anlık bir olaydır. Kur’ân-ı Kerim bunu (Yûsuf 107, Hac 55, Şuârâ 202, Ankebût 53, Yâsin 49, Zümer 55, Zuhruf 66, Muhammed 18, En-am 31, 44, A’raf 187) âyetlerinde farklı vurgularla anlatır. Geliş ve gidiş arasında fark yoktur, sâdece aynı-şeyin ters olarak tekrarlanmasıdır. Başlangıç ve bitiş arasında da “olma” yönünden fark yoktur, bir-anda başlar ve bir-anda biter. Meselâ bir-anda koşmaya başlarsın ve bir-anda durursun. Bir şeyin bitişinin nasıl olduğu, o şeyin başlangıcının nasıl olduğunu da anlatır. İşte bunun gibi; “bitiş ansızın olacağı gibi, başlangıç da ansızın olmuştur”. Allah zımnen; “işte başlayış da böyle ansızın olmuştu” demek istemiştir. Bu “ansızın olma”nın bir işâreti ve bir kanıtı da olamaz. Buna kanıt aramak abesle iştigaldir. Mustafa İslamoğlu’nun deyimiyle; “ansızın gelenin işâreti olmaz”.

Lütfi Bergen:

“Hakîkati biz bulamayız, o ansızın ve yalnızca bize mahsus verilendir” der.

“Saatin (kıyâmetin) ne zaman demir atacağını (gerçekleşeceğini) sorarlar. De ki: Onun ilmi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun süresini O'ndan başkası açıklayamaz. O, göklerde ve yerde ağırlaştı. O, size apansız bir gelişten başkası değildir. Sanki ondan tümüyle haberdarmışsın gibi sana sorarlar. De ki: Onun ilmi yalnızca Allah'ın katındadır. Ancak insanların çoğu bilmezler (A’raf 187). Kıyâmetin ne zaman kopacağını ancak Allah bilir. Bu yüzden ansızın gelecektir. İşte bunun gibi; yaratılışın ne zaman başladığını da sâdece Allah bilir, çünkü ansızın başlamıştır.

Bir teoriye göre (Big Chill) evrendeki yıldızların entropi yasasından dolayı enerjileri sürekli azalmakta olduğundan, evrendeki soğuma artmaktadır, (“ısı ölümü”). Bu soğuma mutlak soğumaya (-273,15 derece) ulaştığında hareket duracak ve her şey bir-anda kendi içine ve sıfıra doğru çökecektir. Çünkü uzaydaki yıldızların oluşumunu sağlayan gaz stoklarının yıldızların yeniden oluşumunu mümkün kılamayacak şekilde bir gün bitecektir.

Kur’ân’da âhiret için mutlak anlamda bilgi verilmez. Aklımız ermez çünkü. İşte bunun gibi; “evvel” için de mutlak bilgi verilmez. Her şey bir-anda olmuştur. Bir-anda; yâni aynı-anda. Her şey aynı-anda olmaya da devâm eder zâten.

Aynı-anda/bir-anda olma mecbûriyeti kendini hücrede ve hücre-altında da gösterir. Saadettin Merdin’in yazısında konuyla ilgili şu açıklamalar vardır:

“Basit mikrop, virüs ya da hücre henüz kendi-kendini çoğaltamaz. RNA’ya, enzimlere ihtiyâcı vardır. DNA ile enzimler arasında çok sıkı bir ilişki vardır. DNA; yalnız bir-takım enzimlerin yardımı ile eşlenebilirken, bu enzimlerin sentezi de ancak DNA’daki bilgilerle gerçekleşir. Bu yüzden eşleşmenin meydana gelebilmesi için ikisinin de aynı-anda mevcut olması gerekir. Ayrıca bu ilk hücre/canlının DNA’sı çift kat olmalı ki, üreyebilsin. Ayrıca bu esnâda önemli DNA ve proteinlerin ve diğer önemli moleküllerin bir-takım zarlarla, kılıflarla korunması da gerekir. Bu özel zarla korunan moleküller kendilerini kopyalayamazsa, hücre bölünemezse tesâdüflerle buraya kadar getirilen ilkel canlı ânında mevtâ olur. Hadi sil baştan. Oysa hayâtın oluşması için tek bir şansı vardır. Evrim asla tekrarlanamaz. Bir kere kayboldu mu, en başa dönmek zorunda kalırsınız. Yine oluşan ilk hücreden ânında diğer farklı yeni hücreler/canlılar yaratılmaz ise, ilk hücre a-normâl çoğalarak, Dünyâ’daki tüm besini kısa bir sürede tüketip, ne kendisinin, ne de kendisinden sonra yaratılacak olan canlıların tüketebileceği besin kalır. Çünkü evrim sonsuz genişleyen, yepyeni çeşitliliğin târihidir. Yâni; ilk canlının peşinden, diğer farklı canlıların ardarda yaratılması lâzımdır!.

Allah’ın kâinatı ilk başta nasıl yarattığını mı soruyoruz? Eğer öyleyse ağaçların, çiçeklerin, hayvanların, yıldızların ve tabi ki insanın her gün nasıl yaratıldığına bakmakla bu sorunun cevabını bulabiliriz.

Aslında yaratıklar arasında yaratılması yüce Allah'a zor gelen her-hangi bir varlık yoktur. Ancak karşılaştırma insanların ölçülerine göre yapılıyor. Çünkü insanların değer ölçülerine göre yeniden yapmak, ilk kez yapmaktan daha kolaydır. Yoksa yüce Allah'ın gücüne oranla ilk kez yapmak yeniden yapmak gibidir, yeniden yapmak da ilk kez yapmak gibidir. Bu işlem için sâdece yüce Allah'ın irâdesinin yönelmesi ve “ol” sözü yeterlidir. “O da oluverdi”. Kâinat, her-an “ol” sözüne muhataptır, “her-an” yeniden yaratılır. Zâten “kün feyekün”  sözündeki “fa” bağlacı çabukluk ifâde eder. “Fe” edatı, kendisindeki sonraki cümleyi, önceki cümleye bağlar ve bağımsız olarak kullanılmaz, çünkü bağımsız cümleler bağlaçlarla başlamaz. Yâni “ol der, çabucak oluverir” anlamına gelir.

Hattâ “fa” bağlacı çabukluk ifâde ettiği için “ol der olur” diye çevirmek yanlıştır. “Ol dedi, oldu” ya da “Ol” der, hemen/derhâl tamâmı olur” diye çevirmek gerekir.

Bir örnek:

“Mûsa onların hayvanlarını suladı, sonra gölgeye çekildi; “Rabb’im, doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım” dedi” (Kasas 24).

Seyyid Kutub bu âyeti şu şekilde tefsir ediyor:

“Biz Hz. Mûsa ile -selâm üzerine olsun- birlikte duâ sahnesine dalmışken, âyetlerin akışı kurtuluş sahnesini göstermede acele ediyor. Bu amaçla duâya verilen cevâbın ne kadar çabuk geldiğini vurgulamak için, âyette çabukluk ifâde eden “fa” bağlacı kullanılıyor. Sanki gök koşuyor ve yalvaran bu yabancı kâlbin duâsına cevap veriyor”.

“Fa” bağlacı çabukluk ifâde eder ve iki şey arasında kopmaz bir bağdan bahseder. Bu bağ kesintisiz bir bağdır. “Kün fe yekün” derken de, burada kullanılan “fa” bağlacı çabukluk ifâde eder ve “kün” ve “yekün” arasında “fa” bağlacı çabukluk oluşturacağından dolayı iki kelime arasında bir ayrılığın olmadığını anlarız. “kün” ve “yekün” arasında kopmaz bir bağ vardır ve bu bağ “kopmaz” olduğu için ikisi arasında küçük de olsa bir ayrılıktan bahsedilemez. Bir ayrılıktan bahsedilemeyeceği için her-hangi bir zamandan da bahsedilemez. İşte bu yüzden; “ol der ve olmaya başlar” gibi bir tercüme yapılamaz. Ancak “ol der ve o şey ânında olur” diye bir tercüme yapılabilir. Zâten “Kâne” fiili geniş-zamandan çok geçmiş-zaman için kullanılır.

“Ol” deyince “olmaya başlıyor”muş.. İyi de, onu ben de yapıyorum: Bir tohum ekiyorum ve “ol” diyorum, başlıyor oluşmaya/olmaya. Oluşum sürecine giriyor yâni. Hemen olmuyor.

Aşağıdaki âyetler de “fa” bağlacının “çabukluk”, “ânındalık” ifâde ettiğini gösterir:

“Fe elkâ asâhu fe izâ hiye su’bânun mubîn (mubînun)”. “Böylelikle (Mûsa) âsâsını fırlatınca, ânında apaçık bir ejderha oluverdi” (A’raf 107).

“Ve neze’a yedehu fe izâ hiye beydâu lin nâzırîn (nâzırîne)”. “(Bir de) Elini sıyırdı, o da ânında bakanlara bembeyaz (görünüverdi)” (A’raf 108).

Fe ehazethumur recfetu fe asbehû fî dârihim câsimîn(câsimîne)”. “Bu-arada âni bir yer-sarsıntısına tutuldular da oldukları yerde yığılıp kalıverdiler” (A’raf 91).

“Müjdeci gelip de onu (gömleği) onun yüzüne sürdüğü zaman, derhâl (fe-rtedde=hemen geri döndü) gözü görür olarak (sağlığına) dönüverdi. Yâkub: Ben size demedim mi? Allah'ın izniyle sizin bilmediklerinizi bilirim” (Yûsuf 96). Buradaki “fe” hemen/derhâl anlamındadır. Çabukluk ifâde eder çünkü.

“O ki yaratıp düzene koyandır (halâka fe sevvâ) (Âlâ 2). Yarattı  ve sonra düzenledi diyenler var. Ellezî halâka fe sevvâ: “yarattı ve anında düzene koydu” demektir.  “Fe” “hemen yaptı” demektir. Arasında zaman yoktur.

“Yâ eyyuhellezîne âmenû izâ nûdiye lis salâti min yevmil cumuati fes’av (fe is’av) ilâ zikrillâhi ve zerûl bey’a, zâlikum hayrun lekum in kuntum ta’lemûn” Cum’a 9. âyette “fe” çabukluk ifâde eder ve “hemen koşun” anlamına gelir.

Zemahşerî, Keşşaf”ında şöyle demektedir: “Nun” ve “fa” harfi ile başlayan fiiller geçip gitmek ve sona ermek anlamlarına gelir”.

Görüldüğü gibi Hz. Mûsa âsâyı atınca âsâ ejderha hâline gelmek için oluş-sürecine girmemiş, hemen/ânında/bir-anda ejderha oluvermiştir. Eli bir-anda bembeyaz kesilivermiştir. Yer-sarsıntısı ânında başlayıvermiştir. “Oluş-sürecine girme” yok, “bir-anda/ânında/hemen olma” durumları var buralarda. Aksi takdirde Hz. Mûsa’yı yetenekli bir sihirbaz/ilizyonist yaparsınız. Bu tarz bakış-açıları pozitivist bakış-açılarıdır. Hâlbuki burada a-normâl/para-normâl bir olay/mûcize vardır.    

Kâinât Allah’ın bir vahyidir. Vahiy, “süratli ve gizli bir şekilde bildirimde bulunmak” anlamındadır. Allah âyetlerden oluşan vahyini nasıl süratli bir şekilde gönderiyorsa, kâinâttan meydana gelen vahyini (kâinat vahyi) de süratli bir şekilde bir-anda gönderir/yaratır. Allah’ın insan ile iletişim kurmasını ifâde eder vahiy. Allah kâinâtı vahyederek de insanlarla ilişki kurmuştur.

“Ey insanlar! Sizin yaratılmanız ve tekrar dirilmeniz tek bir kişinin yaratılması ve tekrar diriltilmesi gibidir. Şüphesiz Allah, işitendir, Görendir” (Lokman 28).

Seyyid Kutub bu âyeti yorumlarken.. 

“Dilemenin salt yaratılacak nesneye yönelimi ile yaratmayı gerçekleştiren irâde açısından bir veya birden fazla nesnenin yaratılması aynıdır. O ferdin yaratılmasında sınırlı bir emek harcamadığı gibi, her ferdin yaratılmasında emek yinelemez de. Ona göre bir-tek kişinin yaratılması ile milyonların yaratılması ve bir ferdin diriltilmesi ile milyonların diriltilmesi birdir. Yaratma işi bir “kelime” dilemedir sâdece, "Bir şey dilediği zaman O'nun buyruğu sâdece o şeye ol demektir, o da hemen olur” (Yâsin 82) der.

“..Gerçekten, senin Rabbinin katında bir gün, sizin saymakta olduğunuz bin yıl gibidir” (Hac 47).

Bu âyete göre; Allah’ın katında geçen “bize göre bir gün” yâni “24 saat”, (Kur’ân bize göre konuştuğu için, bir günü 24 saat olarak aldım) bizim katımızda geçen “bin yıl”a, yâni 24x365x1000= 8.760.000 (sekiz milyon yedi yüz altmış bin) saate eşit olur. Şimdi bu değerleri, yâni 8.760.000 saati 24 saate indirgersek, yapacağımız işlemden sonra ulaşacağımız rakam “14.20 sâlise” olacaktır. 14.20 sâliseyi de Allah kâinatı 6 günde yarattığı için 6 ile çarparsak, elde edeceğimiz rakam; “14.20x6=85.2 sâlise” = ”1.25 sâniye” olacaktır. Bu ise (Allahuâlem) Allah’ın kâinatı yaratma süresidir. 1.25 sâniye, Allah’ın “kün” emri için yada “izin verme”si için yeterli ve ideâl bir süredir. Zâten “kudreti sonsuz” bir yaratıcı için bundan daha fazla bir süre düşünülemez. Allah, ortalama 1.25 sâniyelik bir süre içinde “ol” demiş ve her şey bir-anda kendini “olmuş” buluvermiştir. En doğrusunu Allah bilir.


            
                                                                        
          Şekil A: Yaratılıştan Önce                                         Şekil B: Yaratılıştan Sonra

Yukarıdaki şekillerde kâinâtın “yok durumu” ile “var durumu” gösteriliyor. İşte bu iki durum arasında (Allah-u âlem) yukarıda yaptığımız hesap sonucu en fazla 1.25 sâniyelik bir süreç geçmiştir. “Yokluktan varlığa çıkarma/yaratma” işte böyle olur. Yok iken bir-anda vâr olur.

Allah, işini ihsan ile yapar. İhsân, yaptığı işi en iyi biçimde ve noksansız yapmaya denir. Allah güzeldir. Bu nedenle yarattıkları da güzel olur. Tamamlanmamış yapı eksik olacından dolayı güzel” değildir, çirkindir. Allah, güzel olmayan bir şey yaratmaz. Zulüm “bir şeyi yerli-yerine koymamak demektir. Allah âdildir (zulmün tersi), bir şeyi en ideâl olandan bir-önceki (ideâl olmayan) yerine koymamıştır hiç-bir zaman. Zîrâ o zaman “zulm” olmuş olurdu. Fakat Allah’ın zulmetme ihtimâli yoktur. Tamamlanmamış yapı “tam bir hakîkat değildir, yarım hakîkat ise muazzam bir yalandır. Eksik (tamamlanmamış) olana göre genel bir yorum yapılamaz. Hattâ yapılan hiç-bir yorum tutarlı olamaz.

Allah’ın yarattıkları/yaptıkları, “hamde değer” işlerdir. Tamamlanmamış bir yapıya hamd etmek akıllıca olmasa gerek. Allah, “hamde değer” olmayan bir şey yaratmaz.

Evrim Teorisini yıkan en büyük etken, Darwin’in de endişe ettiği ara-türlerin yâni ucûbe varlıkların yokluğudur. O ucûbeler hiç gözlemlenemez. Neden?; çünkü canlılar orijinâl olarak, oldukları gibi bir-anda yaratılmıştır. Evrim Teorisi kabûl edildiğinde denizden karaya çıkış sürecinde bir-sürü ara-formun olduğu kabûl edilir. Fakat bir tâne bile bulunamamıştır. İzleri bile görülmez. Evrendeki yıldız-gezegenlerin “ara-form”ları da gözlemlenemez ve açıklanamaz. Yâhu evrendeki bu “ara-form”ların yâni süper-hâllerinden bir-önceki ucûbe hâllerinin hiçbir izi-tozu yok mu? Evrendeki sistemlerin de ara-formları yâni ucûbe hâlleri hiç-bir zaman olmamıştır. Neden?; çünkü onlar da orijinâl olarak, oldukları gibi, bulundukları yerde bir-anda yaratılmışlardır. Peki nasıl yaratılmışlardır? Böyle kibirli ve terbiyesizce bir açıklama yapmaktan Allah’a sığınırım..

Bir-anda olan şeyler insanın aklını başından alır. O yüzden anlam verilemez.

“Hiç kuşkusuz Allah'ın gücü her şeye yeter” (Nâhl ..77).

Seyyid Kutub bu âyeti şöyle yorumluyor…

“Haddi-hesâbı olmayan onca yaratıkların ve kalabalıkların dirilişi, canlandırılışı, toplanması, hesâba çekilmesi ve eylemlerine uygun bir biçimde ödüllendirilmesi veya cezâlandırılması... Bütün bunların hepsi bir şeye “ol” deyince oluveren ilâhi kudret için kolay ve basit işlerdir. Bunları, ancak beşeri ölçüleri esas alarak ölçen, insan gözüyle onlara bakıp, insâni kriterlerle onları değerlendirmeye çalışanlar, çok zor ve dehşet verici akıl-almaz bir iş olarak değerlendirebilirler... İşte onlar bu ölçüleri esas aldıkları için yanlış düşünüyor ve yanlış değerlendiriyorlar!”.

Mevdûdi kâinâtın meydana gelmesi konusunda şöyle der:

“Allah'ın kudreti o kadar büyüktür ki, bir şeyi murâd etmesi ve meydana gelmesi aynı-anda olur. O, bir şey dilesin de meydana gelmesin, böyle bir olgu tasavvur edilemez”.

Tâbir-i câizse, Allah’ın evreni düşünmesi, onu yaratması demektir. Allah ilk önce düşünüp sonra yaratmaz, düşünmesi ile dilemesi ve yaratması aynı şey olduğu için, aynı-anda olur.

“İkisine birden gelin dedik, ikisi birden: “isteyerek geldik” dediler” (Fussilet 11) âyeti, göklerin ve yerin aynı-anda şekillenişinden bahsediyor.

Seyyid Kutub bu konuda:

“Yaratılış “ol” kelimesinde sembolleşen ilâhi irâdenin yönelişinden başka bir şey gerektirmez. Bu irâde gerçekleşir-gerçekleşmez, vâroluş tamamlanır, hemen oluverir. Allah'ın yasasını sürekli tekrâr olunan ve alışa-geldikleri şeylere göre değerlendirenlerin anlayamayacağı bir şeydir bu” der.

Seyyid Kutub, Allah’ın yaratması konusunda da şunları söylüyor:

“Yaratma konusunda yüce Allah için ne “zorluk” ve ne de “kolaylık” söz-konusu değildir. O'nun küçük-büyük, önemli-önemsiz her varlığı yaratma yöntemi aynıdır. Yaratmayı dilediği varlığa sâdece “ol” der, o da hemen oluverir. Demek ki, Allah’ın dilemesi ve yaratması aynı şeydir. Yâni bir şeyi “dilediği” anda, o şey yaratılmış ve meydana gelmiş olur”.

Allah’ın ilmi, irâdesi, kudreti ve yaratması aynı şeydir. Aralarında fâsıla ve ardıl yoktur. “Süreç” yaratılmışa göredir. Allah’a göre süreç olmaz, sürece bağlı değildir Allah. Aksi hâlde kudretinde bir (hâşâ) eksilme gözükecektir.

İhsan Eliaçık:

”Şu hâlde Allah, bir şeyin olmasını dilemezden önce düşünüp-taşınıp plân yapmamaktadır. İlâhi proje/ilâhi senaryo vs. diye bir şey söz-konusu değildir. O bir şeyin olmasını dilediğinde yaptığı şey ona sâdece “ol” demekten ibârettir. Bu durumda o şey hemen oluş hâlinde varlığa bürünür, yâni kelamcıların diliyle Allah’ın irâdesi, bilgisi ve yaratması bir ve aynı şeydir. Bir cümledeki kelimelerin ardı-ardına dizildiği gibi aralarında fâsıla yoktur. Allah’ın ezeli planı olmuş-bitmiş, noktası konulmuş bir kader değil, olsa-olsa olmakta olan, oluş hâlinde olandır” der.

Evet; Allah’ın  bir şeyi aşama-aşama yapması ona bir proje, bir plân atfetmektir ki, Allah plâna göre hareket etmez, bir şeye göre hareket etmez.

Kavlî âyetler fiîli âyetleri anlatır. Allah’ın kavliyle yâni sözüyle, fiîli yâni eylemi aynı şeydir. “Ol” demesiyle olması aynı şeydir. O yüzden “ol” deyince oluverir. “Ol” deyince o şey meydana çıkıverir.

Allah'ın yaratma eylemini tamamlaması için bir zaman-aralığına ihtiyâcı yoktur. Öyle ki, “O bir şeyin olmasını istediği zaman, yalnızca ona ‘Ol!’ der ve (o şey) oluverir”.

Nazzam’a göre yaratılış, Allah’ın doğrudan-doğruya bütün canlı ve cansız varlık türlerini kendi içinden çıkaracak şekilde bir-anda vâr etmesidir.

Bir-anda yaratılmayı kanıtlayan bir örnek verelim:

Bir-anda yaratılma, maddenin temel yapı-taşında çok net bir şekilde görülür; Bilim, maddeyi oluşturan atomların parçacık düzeyinde nasıl vâr-olduğunu anlatırken; o parçacığın, bir-önceki alt-parçacığının hareketinde meydana gelen bir-takım değişmeler sonucunda oluştuğunu söyler. Yâni, küçük bir parçacık, her-hangi bir hareketle (çarpışma, bölünme, birleşme, yavaşlama, hızlanma vs. gibi) alt-parçacıkken, üst-parçacığa dönüşür. Bu süreç, atomların oluşumuna, daha sonra da molekül aşamasına kadar gider. Süreci tersten işleterek meselâ şöyle diyelim; Molekül, atomlardan; atomlar, elektron-proton-nötrondan; bu parçacıklar kuarklardan; kuarklar da spin/strings (iplikçikler) in değişimleri sonucu oluşur. Diyelim ki bilim ileride daha da bir alt-parçacık buldu. (bilimin parçacık düzeyinde “buldu”-“bulundu” dediği sözde-parçacıkların çoğu, ya da belli bir seviyeden (atomdan) aşağısı, aslında matematiksel bir “bulma”dır. Atom-altı parçacıklar, birer isimlendirmeden başka bir şey değildir. Bunlar detektörlerin algıladığı çeşitli sinyâller ve alanlardır. “Matematiksel nesneler”dir bunlar). En sonunda maddenin en temel yapı-taşı bulunduğunda, bu parçacık için hangi alt-parçacığın değişimi sonucu, aşama-aşama oluştuğunu söyleyecekler? Çünkü daha-temel bir parçacık yok. Mevcut en temel parçacık, neyin sonucunda oluşmuştur? Oraya nereden gelmiştir?

İşte biz de diyoruz ki; o parçacık oraya “yokluk” tan bir mûcize eseri bir-anda gelmiştir. Lâkin bizim söylemek istediğimiz bir şey daha var ki aslında onu söylemeye çalışıyoruz: Bir alt-parçacığı olmayan temel-parçacık bir-anda ortaya çıkar. Çünkü, aşamadan geçecek bir alt-parçacığı yoktur.

İşte bir mûcize eseri bir-anda ortaya çıkan bu temel parçacık, bir üst-parçacığı oluşturmak için değişimini bir-anda yapar. Bir-anda stringleri oluşturur. Bu stringler bir-anda kuarkları, kuarklar bir-anda atom-altı diğer parçacıkları, bu parçacıklar bir-anda atomları, atomlar bir-anda molekülleri ve moleküller de bir-anda organizmaları ortaya çıkarır. Bu organizmaların toplamı da bir-anda mevcut varlığı ortaya çıkarmıştır. Yâni demek istiyoruz ki; maddenin en temel yapı-taşı olan parçacık bir-anda ortaya çıkmışsa ve aslında madde denilen şey o parçacık ise, madde de bir-anda ortaya çıkmıştır. Maddenin en temel yapı-taşı olan parçacığın bir-anda ortaya çıkması, maddenin de bir-anda ortaya çıkması demektir. Denizin damlası denizle aynı-anda yaratılmıştır. Çünkü kâinâtta her şey bir-anda olur. Bu söylediklerimizi dayandırdığımız âyet: “Hepinizin yaratılması ve diriltilmesi, O’nun için bir tek canın yaratılması ve diriltilmesi gibidir. Kuşkusuz Allah her şeyi işitir, her şeyi târifsiz bilir” (Lokman 28) âyetidir.

Râzî'ye göre;

“Parçalanamayan en küçük madde (cüz lâ-yetecezza), bölünemeyen en küçük zaman-birimi içinde, bir defâda yaratılmış ol­ması lâzımdır. Böyle olmazsa bölünemeyen parçacık da bölünme kabûl et­mek gerekir ki bu imkânsızdır. Allah âlemin tümünü tek bir defâda yarat­maya kâdirdir ve fakat O buna karşılık âlemi tedricî bir şekilde yaratmaya da kâdirdir. 

En küçük nesne eğer bir defâda değil de peyder-pey yaratılmış ol­saydı, onda bölünme de tabî olacak ve her gelişme ve ilâveyi ilk parçacıktan ayırmak mümkün olacaktır. Eğer en küçük zaman-birimi olan “an” bölünemiyorsa, ondan ortaya çıkan madde de bölünemeyecektir. Kanaatimce bu noktada madde ile zaman aynı şey olmakta, madde tam zamâna eşit bulun­maktadır.

Şöyle bir şey deniyor: “Big Bang’den sonra açığa çıkan protonlar ile anti-protonlar ve nötronlar ile anti-nötronlar bir-birini yok eder. Canlılığın oluşabilmesi için proton sayısının anti-protonlardan ve nötron sayısının anti-nötronlardan çok olması gerekiyordu ve öyle olmuştur”. Peki bu fazla olan proton ve nötronların çiftleri yok mu? Çünkü Allah, çifti olmayan bir şey yaratmamıştır. Çiftleri varsa zâten yok olmalıydılar. Bir müslüman için bunu es geçmek olmaz. Bir parçacığın “anti”sinin olmaması düşünülemez. Bu nedenle de “anti”siz fazla bir parçacığın varlığından bahsedilemez. Bu söylem, anlatılan masaldaki bir boşluğu mecbûren doldurmak için uydurulmuş bir sözdür. Bu sorun böyle mantıksız bir söz ederek değil, yaratılışın bir-anda yaratılma ile başladığını kabûl ederek çözülebilir. (Tabi biz bu delîli inançlı kesim için yapıyoruz. Zâten bu yazıyı da onlar için yazdık).

İnsanın bir-anda yaratılmayı anlayamamasının nedeni, bir-anda yaratılma olayının basit bir olay olmasıdır. Allah’ın yaratması Allah için basittir çünkü. İnsan basit olayları anlayamaz. Anlayabilmesi için o şeyin terkibî (mürekkep) hâlde olması/bulunması lâzım.

Deniz-suyu neden tuzludur? “İgneous kayaları”; nehirlerin denizlere tuz taşıması; deniz dibindeki kaynaklar vs. gibi cevaplar verilse de aslında tam olarak cevâbı bilinmiyor. Yapılan açıklamalar tatmin edici değil. Açıklama yapmak için yapılmış açıklamalardır sâdece. Bir açıklaması yok/olamaz. Bir sebebi yok çünkü. Deniz, Allah tarafından bir-anda tuzlu olarak yaratılmıştır. İşte cevap budur!.

Bilim-adamlarına göre denizler yaklaşık 50 katrilyon (50.000.000.000.000.000) ton çözülmüş tuz içermektedir. Eğer denizlerdeki tuz ayrıştırılıp toprağın üstüne serpilseydi tüm Dünyâ 166 metre yüksekliğinde bir katmanla kaplanırdı.

“Biz çürüyüp dağılmış kemikler olduğumuz zaman mı? Derler ki: “Şu durumda, zarârına bir dönüştür bu”. Oysa bu, yalnızca tek bir haykırıştır. Birden-bire kendilerini mahşerde buluverirler” (Nâziat 11-14).

İşte Allah’ın yaratması böyle âniden/bir-anda olur.

Evrendeki ve Dünyâ’daki bütün hareketler aynı-anda olmaktadır. Şu-sâniye îtibâriyle bütün hareketler olmaktadır. Aynı-anda..

Peki; “yine Big-Bang yada benzeri bir süreçle oldu, fakat bu süreç 13.7 (yada 13.8) milyar yıl değil, “1 sâniye” sürmüş olsa” denilirse.. İşte o zaman durum değişir. Çünkü maddeler kararsız durumda kalmadan bulundukları yerde “1 sâniyede” belirivereceklerinden, sorun kalmayacaktır. Sorun uzun-zaman sorunu. Zâten biz de kâinâtın yaratılması 1.25 sâniye sürmüştür diyoruz. Allahuâlem.

“Bir şey yok iken nasıl bir-anda olur, bunun bir örneği var mı” diye sorulursa; “Göz kapatıldığında yokluk, açıldığında da varlık olur” deriz. Her-an bir-anda yaratılmanın örneğidir bu.

“Bir-anda olan bir şey görebiliyor musunuz” diyorlar. Atom-altı boyutta bütün herşey bir-anda olur. Aslında her-şey bir-anda olmaların sonuçlarıdır. “Ama bunlar gözlemlenebilen şeyler değil” deniyorsa; o hâlde biz de, aslında gözlemlemeyi hiç-bir zaman istemeyeceğimiz bir şey söyleyelim: Depremler! Tüm depremler bir-anda olur. Benzer olaylar olan heyelânlar da.. Aslında yangınlar da birden çıkarlar. Etrafı sarması zaman alır sâdece. Seller bir birikmenin sonucu olsa da bir-anda gelirler. Meselâ belli bir enerjinin bir-anda hiç yoktan ortaya çıkması ve bir-anda kaybolması mümkündür. Vahiy de bir-anda gelir, kıyâmet de bir-anda kopar. Ölüm ansızın gelir/olur. Diriliş, kabirlerden kalkış da bir-anda olur: Sonra sizi yerden bir (kere) çağırma ile çağırdığı zaman, hemencecik siz (bir de bakarsınız ki) çıkarılmışsınız” (Rum 25).

Yapılan bir araştırmada gözlemlenen bir olay şu şekilde anlatılır:

“7,7 kilometre derinliğinde uzaktan kumandalı cihazlarla yapılan taramada “Pseudoliparis amblystomopsis” adı verilen balıklar tespit edildi. Okyanusun karanlık derinliklerinde yaşamlarını sürdüren bu balıkların boylarının 30 santimetre olduğu belirtildi. Balıkların okyanusun bu kadar derinliğinde ve karanlıkta enerjilerini korumak için hareketsiz olması beklenirken, bunların son derece hareketli olduğunu gözlemleyen bilim-adamları, bunun şaşırtıcı bir durum olduğunu bildirdi. Faâl bir şekilde yüzen ve beslenen balıkların 17 tâne olmasını ise bilim-adamları, balıkların bir âile olabileceği şeklinde değerlendirdi.

Balıkların titreşimler sâyesinde karanlıkta yolunu ve yiyeceğini bulabildiğini belirten bilim-adamları, bu tür balıkların yüzeye çıkartıldıklarında yaşama şanslarının azaldığına dikkat çekti. Aberdeen Üniversitesinden bilim-adamı Monty Priede, keşfettikleri bu derin su balıklarının “umulmayacak kadar şirin olduğunu” ifâde etti. Bu-güne kadar hiç kimsenin bu kadar derinliğe bakmadığını ve bu kadar derinlikte neyle karşılaşılacağının bilinmediğini belirten aynı üniversiteden bilim-adamı Alan Jamieson da, bu balıkları görmenin kendileri için bir onur olduğunu söyledi. En derinde yaşayan balık rekoru, 1970’te Porto Riko açıklarında 8 kilometreden fazla derinlikte bulunan “Abyssobrotula galatheae” türünün olmuştu. Ancak balık, su yüzeyine ulaştırıldığında yaşamıyordu”.

  Denizin belli derinliğinde yaşayan ve adına genel olarak “derinlik balıkları” denen canlılar var ve bunlar denizin belli bir üst-seviyesinde (az derinlikte) yaşayamıyorlar. O hâlde o canlılar oraya bir zaman-sürecinde gitmiş olamazlar. Oraya aşama-aşama inmiş olamazlar. Bulundukları yerde yaratılmış olmaları gerekir. Orada evrimle/mutasyonla da oluşamazlar. Çünkü suyun altına belli bir derinlikten sonra hiç Güneş-ışığı girmez, yâni mutasyonun ana-kaynağı/nedeni ortadan kalkar. Bu, tüm canlıların ve kâinâttaki her-şeyin bulundukları yerde ve bir-anda yaratıldıklarının göstergelerinden biridir.

“Her şeyden de iki çift yarattık, olur ki inceden-inceye düşünürsünüz” (Zâriyat 49).

Şimdi şöyle bir soru sormak lâzım; Bir şeyin çiftinin olmadığı bir zaman var mıydı?. Yoktu. Çünkü ilk çift aynı-anda ve bir-anda yaratılmıştır.

"Eğer kâfir olursanız, çocukların saçlarını ânında ağartan o günün dehşetinden paçayı nasıl kurtaracaksınız?" (Müzzemmil 17).

“Bir-anda olmaz” diyenler; bu âyet “bir-anda/bir-günde olma”nın delili değil mi? Allah'ın sözü kesinlikle yerine gelir, havada kalmaz, mutlaka gerçekleşir. O her istediğini yapar. O'nun dilediği hemen oluverir.

“Çocukların saçlarını ânında ağartan”.. cümlesinde “ânında” kelimesini koymamız gerekir. Yoksa saçların aşama-aşama zamanla ağarması bize niye ilginç gelsin ki? İlginç olan bir-anda ağarmasıdır.

“Biz de Mûsa'ya: 'Asanı fırlat' diye vahyettik. (O da fırlatınca) bir de baktılar ki, o bütün uydurduklarını toplayıp yutuyor” (A’raf 117).

Âyette belirtildiği gibi; Hz. Mûsa, yere bırakır-bırakmaz Asa’nın birden yılan olduğunu görüyor. Hattâ yerdeki yılanı eline aldığında da yılan birden Asa’ya dönüveriyor. Yine başka bir mûcize olarak; Hz. Mûsa, elini koynuna sokup-çıkardığı anda eli bembeyaz olur. İşte bütün bunlar, bir-anda oluveren şeylerdir.

Allah’ın  kâinâtı yaratışını Seyyid Kutub, edebi bir dille şöyle anlatıyor:

“Harikalar yaratan fırça, evrenin görkemli sahnelerini çizmeye başlıyor. Bir-dokunuşta gökler canlanıveriyor... Diğer bir dokunuşta yerler... Bir-kaç çizgi de yer sahnelerinden, hayâtın gizli kalan yönlerinden çiziliyor...”

“Bizim emrimiz, bir göz kırpma gibi yalnızca 'bir keredir” (Kamer 50) âyetini de:

“Yüce Allah'ın bu duyarlı plânının ve ön-tasarlayıcılığının yanı-sıra, sınırsız gücü vardır ve sınırsız güç, en büyük gelişmeleri, en basit işâretlerle gerçekleştirir. “Bizim buyruğumuz göz-kırpması kadar kısacık sürede gerçekleşen bir tek sözdür”.

Bir tek işâretle yada tek bir sözle her iş gerçekleşiverir. Söz-konusu iş büyük olmuş-küçük olmuş fark etmez. Zâten aslında “büyük” ve “küçük” diye bir-şey yoktur. Bunlar insanoğlunun nesnelere ilişkin değer yargılarıdır. Ayrıca ortada “zaman” diye bir olgu da yoktur. “Zaman” denen şey insanların üzerinde yaşadıkları küçük gezegenin dönüşünden kaynaklanan “insanlara özgü” bir kavramdır. Yüce Allah'ın hesâbında bu sınırlı kavramların yeri yoktur.

Birden-bire bu görkemli varlık meydana gelir. Birden-bire değişir, başkalaşır. Yüce Allah dileyince birden-bire yok-oluverir. O birden-bire bütün canlıları yaratır. Birden-bire onları oraya-buraya dağıtır. Birden-bire onları ölümün soğuk kucağına atar. Birden-bire onları şu yada bu biçimde yeniden diriltir. Birden-bire bütün canlıları yeniden canlandırır. Birden-bire onları bir-araya toplayarak hesâba çeker.

Evet birden-bire. Her-hangi bir emek, bir çaba harcaması gerekmez. Zamâna da ihtiyâcı yok. Sınırsız güç bu tek sözde, plân bu tek sözün yanında. Bu tek sözün yanında her iş plânlı ve her-şey kolaydır.

“Târih boyunca gelip-geçen bütün ilâhi mesaj yalanlayıcılarının yok edilmeleri de bir tek söz sonucunda, birden-bire olmuştur” diyerek yorumluyor.

Kâinâtta her-şey, yâni kâinâtın kendisi de her-an yeni bir yaratılış hâlindedir. Bu yeni yaratılışlar “ânında” olur. Bu, ilk yaratılışta da böyleydi, şimdi de böyle, bundan sonra da böyle olacaktır/oluyor.

Kâinât her an, bir-anda varolur ve bir-anda yok olur.

Hâki Demir:

“Yok-oluş, vâr-oluş sürecinin durmasıdır. Varlık, var-olma imkân ve iktidârını kaybettiğinde yok olur. Yok-oluş sürecine girmez. Zîra böyle bir süreç yoktur. Yok-oluş âni bir vakâdır ve aslâ vâroluşun zıddı değildir” der.

Bu konuda ise Seyyid Kutub şöyle diyor…

“İlk-yaratma ile tekrar yaratma genel anlamda, ilk yaratılışı ve âhiretteki dirilişi çağrıştırmakla birlikte bunlar, gecenin ve gündüzün her ânında sürekli meydana gelen iki olaydır. Her-an bir ilk yaratılış ve vâr-etme söz-konusudur. Her-an bir tekrar diriliş, çürüyen ve ölenin yeniden dirilişi söz-konusudur. Evren bütünü ile sürekli bir yenilenme ve sürekli bir çürüme içindedir”.

Kur’ân, canlıların/insanın ilk-yaratılışını; zâten gözlemlediğimiz yaratılışlar hâriç, hiç-bir yerde bir aşamadan-süreçten bahsetmez.

“(Hz. İsa’yı) İsrâiloğullarına elçi kılacak”. (O, İsrâiloğullarına şöyle diyecek:) “Gerçek şu, ben size Rabbinizden bir âyetle geldim. Ben size çamurdan kuş biçiminde bir şey oluşturur, içine üfürürüm, o da hemencecik Allah'ın izniyle kuş oluverir” ... (Âl-i İmrân 49).

İşte söylemek istediğimiz bu; Allah bütün her şeyi taslak hâlinde cansız bir şekilde yaratıp, yukarıdaki âyette yapıldığı gibi içine üfleyince hareket başlamıştır. Her şey deverân etmeye başlamıştır; galaksiler, Güneş Sistemi, Dünyâ, insanlar vs. kısaca bütün kâinât. Allah’ın yaratması bunu gerektirir. Böylece mükemmel bir dizayn ortaya çıkmıştır. Bir sistemin bulunduğu yerin ve yapısının muazzamlığı başka türlü açıklanamaz. Allah’ın “ruh üflemesi” her şeyin hayâtiyet bulup harekete geçmesidir. Tabî ki bu bir-anda olur.

Peki Allah “ol” kelimesini neye söylemiştir? Ortada “ol” kelimesi söylenecek maddesel bir şey var mı? Yok. Peki bu “ol” kelimesi/emri kime/neye söylenmiştir? “Âyân-ı sâbite” denilen eşyânın mâhiyetine; eşyânın İlm-i İlâhi’deki hâline; felsefe dilindeki “ide”lere söylenmiştir “ol” kelimesi. (Aslında tam olarak böyle olmamakla berâber başka türlü anlatacak bir ifâde bulamadım. Yâni sâdece anlatım için bu kavramları kullandım. Yoksa bu kavramlar uydurmadır, aslı yoktur. H.G.) Allah bütün eşyânın/varlıkların aslı olan âyân-ı sabite’ye “ol” demiş ve bütün varlık bir-anda ortaya çıkmıştır. Yâni eşyâ tasavvurdan/kuvveden fiile çıkmıştır. Ortaya çıkan varlıklara/kâinâta Rûh’unu üfleyince de varlıklar hayâtiyet bulmuş ve hareket başlamıştır. Zâten “ol” sözü el-an devâm eder. Yâni Allah, “anda” yaratmayı her-an yapar.

Evet; “ol” der, her-şey harekete geçer. Bütün kâinâtın harekete geçmesi de böyle olmuştur.

Şimdi de bir kısım âyetler verelim ve üzerinde bâzı tahliller yapalım...

“Kitap'ta Meryem'i de zikret. Hani o, âilesinden ayrılıp doğu tarafında bir yere çekilmişti. Sonra onlardan yana (kendini gizleyen) bir perde çekmişti. Böylece ona rûhumuz (Cibril'i) göndermiştik, ona düzgün bir beşer kılığında görünmüştü. Demişti ki: 'Gerçekten ben, senden Rahman (olan Allah) a sığınırım. Eğer takva sâhibiysen (bana yaklaşma). Demişti ki: 'Ben, yalnızca Rabbinden (gelen) bir elçiyim; sana tertemiz bir erkek çocuk armağan etmek için (buradayım). O: Benim nasıl bir erkek çocuğum olabilir? Bana hiç bir beşer dokunmamışken ve ben azgın utanmaz (bir kadın) değilken dedi. İşte böyle” dedi. Rabbin, dedi ki: -Bu benim için kolaydır. Onu insanlara bir âyet ve bizden bir rahmet kılmak için (bu çocuk olacaktır). Ve iş de olup bitmişti. (Hükme bağlanmış bir iştir bu). Böylelikle ona gebe kaldı, sonra onunla ıssız bir yere çekildi” (Meryem 16-22).

“İmran'ın kızı Meryem'i de. Ki o kendi ırzını korumuştu. Böylece Biz ona rûhumuzdan üfledik. O da Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik etti. O, (Rabbine) gönülden bağlı olanlardandı” (Tahrîm 12).

“Hani Melekler, dediler ki: Meryem, doğrusu Allah kendinden bir kelimeyi sana müjdelemektedir. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih'tir. O, Dünyâ’da ve âhirette seçkin, onurlu, saygındır ve (Allah'a) yakın kılınanlardandır. Beşikte de, yetişkinliğinde de insanlarla konuşacaktır. Ve O Salihlerdendir. Rabbim, bana bir beşer dokunmamışken nasıl bir çocuğum olabilir? dedi. “(Bu) Böyledir” dedi: “Allah neyi dilerse yaratır. Bir işin olmasına karar verirse, yalnızca ona ‘ol’ der, o da hemen oluverir” (Âl-i İmran 45-47).

Bu âyetler ışığında bir karşılaştırma yapıp, yaratılmanın bir-anda başladığına şöyle bir delil sunabiliriz;

a) Big-Bang’e göre yaratılma: Big-Bang sürecine göre süreç; sıkışmış olan bir enerjinin patlaması, sonra patlayan enerjinin boşlukta yol alarak dağılması ve sonunda bir karar yerinde kalarak oluşmaya başlaması şeklinde gerçekleşir.

b) Allah’ın (cc) yaratması: Âyetlerde de anlatıldığına göre Hz. Îsâ’nın yaratılmasında süreç; Hz. Meryem’in bir erkekle ilişkiye girmeden ve ilişkinin doğal sonucu olan “patlama” olmadan, patlamanın ürünleri olan spermlerin yumurta istikâmetinde yol almadan ve spermin yumurta içine girme zahmetine katlanmadan kendini bir-anda yumurtanın içinde bulması ve Hz. Meryem’in bir-anda hâmile kalması olarak gerçekleşir. Buradaki sebep sâdece Cibril adlı melektir. (Meleklere cinsiyet atfedilemez).

Neml Sûresi, Belkıs’ın tahtı meselesinde de;

“Süleyman: “Ey önde gelenler, onlar bana teslim olmuş (müslüman)lar olarak gelmeden önce, sizden kim onun tahtını bana getirebilir?” dedi. Cinlerden ifrit: Sen daha makâmından kalkmadan onu sana getirebilirim, ben gerçekten buna karşı kesin olarak güvenilir bir güce sâhibim dedi. Yanında kitaptan ilmi olan biri dedi ki: Ben, (gözünü açıp kapamadan) onu sana getirebilirim. Derken (Süleyman) onu kendi yanında durur vaziyette görünce dedi ki: “Bu Rabbimin fazlındandır, O'na şükredecek miyim, yoksa nankörlük edecek miyim diye beni denemekte olduğu için (bu olağan-üstü olay gerçekleşti). Kim şükrederse, artık o kendisi için şükretmiştir, kim nankörlük ederse, gerçekten benim Rabbim Gani (hiç bir şeye ve kimseye ihtiyâcı olmayan)dır, Kerim olandır” (Neml 38-40).

Belkıs’ın tahtını getirme olayı, bir-anda olmuş bir olaydır. Bu bir-anda olma olayı, görüldüğü gibi Kur’ân’da çok net bir şekilde anlatılıyor. Cinlerden bir ifrit, Belkıs’ın tahtını, hem de çok uzun bir mesâfeden bir-anda getirebiliyorsa; Allah kâinâtı bir-anda haydi-haydi yaratır. Belkıs’ın tahtını getirme olayı aşama-aşama olmadıysa ve buna bir mü’minin şaşmaması gerekiyorsa, Allah’ın kâinâtı bir-anda yaratmasına neden şaşacak? Tahtın bir-anda getirilmesi olayını âmenna kabûl eden biri, tahtın yavaş-yavaş gidip getirilmesinde bir olağan-üstülük olmadığından buna îtiraz edecek olan mü’min, Allah’ın kâinâtı bir-anda yaratmasını neden kabûl etmiyor/edemiyor? El cevap: Yanlış ön-bilgiden dolayı.

 Sonuç: Görüldüğü gibi Allah’ın yaratmasında, işlemesi gereken süreçlerin işlemesine gerek kalmıyor. Her şey bir-anda mûcize olarak olması gereken yerde beliriyor.

 İşte kâinât da böyle yaratılmıştır. Başta Dünyâ olmak üzere bütün evren materyâli kendini olması gereken yerde buluvermiştir. Tıpkı Hz. Meryem’in hâmile kalması olayında olduğu gibi. Allah’a göre ikisi arasında fark yoktur. İnsana göre de olmamalıdır.

“Kur’ân’da yaratılış “sümme” ifâdesiyle yavaş-yavaş anlatılıyor” diyenlere, “bir-anda yaratma”nın, anlatılabilmesi ve tasavvur edebilmesi için bu anlatım biçiminin tabî ki uzatarak/genişleterek anlatılması gerektiğini söyleyeceğiz. Bu, Allah’ın anlatım sanatıdır. Ayrıca “sümme” sâdece “sonra” anlamına değil, “ve” anlamına da gelir.

Gerçek ise son derece basittir; “Allah sâdece “ol” der ve o şey hemen oluverir”. “Kün” der “mekân” olur. Maddeleriyle berâber. Zaman da başlamıştır artık. “Nasıl olur”? diye sorarsan; “gözlerin yorgun olarak sana geri döner”.

“Kambriyen patlamasında canlılar mevcut yapılarıyla bir-anda ortaya çıkmışlardır” denir. İşte bunun gibi; tüm kâinât da bir-anda mevcut yapıları mükemmel bir şekilde oluşmuş olarak vâroldu.

Düşünsenize... Big-Bang Teorisi’ne göre başta Güneş olmak üzere yıldızlar, ay ve diğer gezegenler, atmosfer, bulutlar, masmâvi gök-yüzü, dağlar, kırlar, ağaçlar, çiçekler, denizler, hayvanlar vs. her şey 15 milyar yıl boyunca insansız olarak varlıklarını sürdürmüşler! Yâni insan bu kâinâta 11.59.59.59…’da gelmiş. Eğer bu süreç insansız olarak geçmişse, boşuna geçmiş bir süreç değil midir? İnsansız hayat ve kâinât, anlamsız hayat ve kâinâttır. Anlamsız iş yapmak Allah’a göre değildir. O’na yakışmaz da.
Allah bu gibi boş işler yapmaktan münezzehtir.

Seneca:

Gerçek, gecikmeyi sevmez” der.

Allah, varlığı yokluktan yaratmıştır. Yokken var etmiştir. İşte bu yokluğun varlığa dönüşmesi bir-anda olur. Aksi hâlde; “yokluktan varlığa çıkış arasında ne vardı?” diye abes bir soru sorulacaktır. “O süreçte ne oldu” sorusu ortaya çıkar. İnsanın bu süreçte ne olduğunu bilmesi imkânsızdır. Böyle bir sürecin olup-olmadığı meçhûldür. Allah için gereksizdir.

İnsan için Tin Sûresi 4. âyette “en güzel sûrette yarattım” deniyor. Mülk Sûresi 3. âyette de: “O, biri diğeriyle 'tam bir uyum’ (mutâbakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiç bir 'çelişki ve uygunsuzluk’ (tefâvüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; her-hangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun?” denir. Demek ki Allah, sâdece insanı değil, tüm âlemi süper-uygun bir biçimde yaratmıştır. Allah Hâllâk olduğundan dolayı her-an yaratır. İşte, yarattığı her-andaki her şey de süper-uygunluk hâlindedir. Hiç-bir zaman süper-uygunsuz bir durumda olmamıştır/bulunmamıştır. Evet; “indirgenemez komplekslik”te olmayan hiç-bir şey yoktur kâinâtta.

Dünyâ ve bütün kâinât mübârektir. Allah’ın yarattığından dolayı mübarektir. Mübâreklik en mükemmel hâlden önce “az-mübârek” hâlde hiç olmamıştır.

Çeşitli çalgılardan oluşan senfoni, bütün çalgılardan gelen seslerin uyumundan oluşur. Bu çalgıların birinden cırtlak bir ses çıkarsa o zaman senfoni, senfoni olmaktan çıkar. Kâinât da işte böyledir. Süper senfoni. Bu “süper”liğin oluşması için bir-anda yaratılması gerekir.

Aşağıdaki âyetler “bir-anda yaratılma” düşüncesini destekler mâhiyettedir:

“Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse ona yalnızca “ol” der, o da hemen oluverir” (Bakara 117).

“İstediğimiz zaman her-hangi bir şey için sözümüz, ona yalnızca “ol” demekten ibarettir; o da hemen oluverir” (Nahl 40).

“Allah'ın çocuk edinmesi olacak şey değil. O yücedir. Bir işin olmasına karar verirse, ancak ona: “ol” der, o da, hemen oluverir” (Meryem-35).

“Rabbim, bana bir beşer dokunmamışken nasıl bir çocuğum olabilir?” dedi. “(Bu) Böyledir” dedi: “Allah neyi dilerse yaratır. Bir işin olmasına karar verirse, yalnızca ona “ol” der, o da hemen oluverir”  (Âl-i İmrân 47).

“Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri yalnızca: “ol” demesidir; o da hemen oluverir” (Yâsin 82).

“Dirilten ve öldüren O'dur. Bir işin olmasına hükmetti mi, ona yalnızca: “ol” der, o da hemen oluverir” (Mü’min 68).

Evet; bir soluğun, bir nefesin ürünüyüz. Ve her şey o kadar yeni ki…    

“Bizim emrimiz, bir göz kırpma gibi yalnızca 'bir keredir. (Âyetin farklı bir meâlinde): Bizim (bir şeyi) takdir etmemiz ve (onun meydana gelmesi) göz-kırpması gibi bir anlık bir (fiil)dir” (Kamer 50).

Nahl 40 ve 77’ye göre kâinât, bir ‘KÜN’ emri ile bir-anda başlamıştır ve bir ‘HÜN’ emri ile bir-anda yok olacaktır. Bu ne zaman olacak? Termodinamik denge gerçekleştiğinde. Ya da Allah zamanla mukayyet olmadığı için O’nun bildiği ve irâde ettiği bir anda.

“Ya evren geriye kapanmadan sürekli genişleyecek ve ısı ölümüyle Büyük Donma (Big Chill) süreci yaşanacaktır, ya da genişleme belli bir seviyeye geldikten sonra çekim-gücü geriye kapanmayı başlatacak ve Büyük Çöküş (Big Crunch) yaşanacaktır” denir. Genişlemeyi kabûl etmediğimiz için “Büyük Çöküş” sürecini tasvip etmiyoruz ama entropiden dolayı “Büyük Donma” olasıdır. Büyük Donma teorisi “son saat” için söylenen “göz açıp-kapamak kadar kısa oluşuyla da örtüşür. Yâni kâinât mutlak-soğukluğa ulaştığı anda, bir-anda kendi içine çökerek yok olur. Bu çöküş için sürece gerek yoktur. Göz açıp-kapamak kadar kısa bir süredir.

Kâinâtın nasıl yaratıldığını Allah’tan başka kimse bilemez. Çünkü kimse bu yaratılışa şâhit olmadı. Ayrıca bir-anda yaratılmanın nasıllığından da söz edilemez. Bilim-adamları kâinâtı mutlak olarak bilemezler. Zâten bilmek de istemezlerdi, çünkü bu, bilimin sonu olurdu ve bilim-adamlarını işsiz bırakırdı.

Kuantum teorisine göre her şey yokken bir-anda/âniden varolmuştur. Çünkü kuantlar yokken bir-anda beliriveriyor.

Asr-ı Saadet döneminde de ilk-yaratılışla ve bir-anda yaratılışla ilgili tartışmalar yapılmış ve yaratılışın nasıl olduğuna ilişkin düşünceler ortaya konmuştur: Mutezile âlimlerinden Nazzâm’a göre Allah Teâlâ; insan, hayvan, mâden bitki vs. bütün mahlûkâtı şu-an bulundukları hâl üzere bir defâda yaratmıştır. Meselâ tüm mâdenler zamanla değil, oldukları yere aynı-zamanda bizzat konmuştur. Doğa, ilk yaratıldığında da aynı özelliklere sâhipti. Meselâ deniz ilk yaratıldığında da tuzluydu. “Deniz-suyu neden tuzludur? Hiç öyle kayalardan/taşlardan muhabbeti yapmayın. Deniz, Allah tuzlu yarattığı için tuzludur. Petrol, demir vs. de ilk yaratılışta vardı zâten.

Din, bir şeyin çabuk yapılmasını emretmez deniliyor. Hâlbuki Peygamber efendimiz: "İşçinin ücretini alın-teri kurumadan verin” der. Kuşkusuz ki Peygamberimiz bu düşünceyi Allah’tan öğrendi. Allah, bir şeyin hemen yapılmasını telkin etti Peygamberimize. “İşçinin hakkını yavaş-yavaş değil, hemen ver” denmiştir.

Kimyâ biliminin tanıklığıyla da, maddenin başlangıcının yavaş-yavaş ya da aşamalı olmadığı, aksine birden-bire olduğu ortaya çıkmaktadır.

Dünyâ’da ve evrende de bir-çok kez bir-anda yaratılmanın öreklerini görüyoruz. Meselâ en basit olarak: Su yerden bir-anda kaynar. Su, yerde yokken bir-anda görünüverir.

Kâinâtta her şey, “altın oran” denilen ve 1,618 olarak belirlenen bir ölçüyle orantılanmıştır. Kâinâttaki her şey bu oranla uyumludur. Evrende bulunan her şey bu orana göre yaratılmış ve orantılanmıştır. İki yıldız arası, iki galaksi arası, iki insan kolu arası vs. her şey bu orana uygundur. Bu, tüm kâinâtın aynı “EL” tarafından ve bir-anda yaratıldığının delilidir. Aksi hâlde aşamalı yaratılışta mecbûren bir-sürü orantısızlıklar çıkacaktı.

Evrenin düzeninde meydana gelecek -kıl payı kadar da olsa- bir sarsıntıda bozulacak olan evrenin, aşama-aşama, kademe-kademe meydana geldiğine inanmak...

İnsan, basitten mükemmele doğru değil, mükemmelden basite doğru bir seyir izlemiştir/izliyor. Entropi bunun delîlidir. Bir-anda kemâl hâlde yaratıldıkları için tüm varlık da böyledir.

Kâinâtın kaderi, bir-anda açığa çıkmaktır. Bir-anda açığa çıkan şeyde sebep-sonuç ilişkisi aranmaz.

Bir süreçle yaratılma kendine göre basittir. Açıklanabilen şey kendine göre basittir zâten. Ez-azından açıklanınca basitleşir. Fakat bir-anda yaratılmada bir ihtişâm vardır.

Kâinâtın fıtratı, “birden” yaratılmayı gerektirir. “Her şey bir-anda yaratılmıştır” derken, aslında buna sâdece görünen evreni değil, görünmeyen âlemi de katabiliriz. Cenneti, cehennemi…

“Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Ancak insanların çoğu bilmezler” (Mü’min 57). Bu yüzden insanın “küçük aklı” “büyük” olanı kuşatamayacağı için anlamaya kâdir değildir.

Allah; yapacağını bir-anda yapar. Çünkü şanına bu yakışır.

Allah, bir-anda yaratır, sonra da örneklere göre tekrâr eder.

Olmak, zamânında (bir-anda) olmaktır.

Allah bu kâinâtı spontane bir şekilde bir-anda ortaya çıkarmıştır.

Bu kâinâtın bir-anda yaratılmış olduğu, ampirik değil apriorik olarak bellidir.

Kâinâtın “ilk-yaratılma”sı evrim ile değil, devrim ile olmuştur.

Bir bebek dile gelse, ön-yargısız olduğu için (modern bilim ön-yargısı), evrenin bir-anda vâr olduğunu söylerdi.

Allah evreni yaratırken melekleri kullanmıştır. Melekler emredileni ânında yaparlar.

İlk-yaratılış bir-anda olan yaratılıştır. “Bir-anda olma”ya aklımız ermez. Bu “olma”yı anlayamayız, anlamlandıramayız ve anlatamayız. Sâdece hissedebiliriz.

İsmail Râci Faruki:

“Ortada insanoğlunun idrâkinin kavrayamadığı ve sezinleyemediği bir “sonsuzluk” vardır. İnsanoğlu bu derinlikteki sonsuzluğu yakalayamadığı için anlaşılması ve îzah edilmesi de olanak dışıdır” der.
 
Bir şey yokken, yâni olmamış hâldeyken olması/olmuş hâle gelmesi bir-anda olur. Zâten “arada” ne olacak ki.

“Ol” dedi bir kere var oldu cihan, “olma” dese mahvolur ol dem heman.

“Gerçek şu ki, benim Rabbim, olmasını istediği şeyi akıl-sır yetmez yollarla gerçekleştirir” (Yûsuf 100).

r-oluşçuluğa göre de (tabî ki de tartışılabilir) vâr-oluş özden önce gelir. Yâni bir şey vâr olur ve  sonra o varlığın vâr-oluş sürecine ve nasıllığına yorumlar yapılır. Bilim-adamlarının yaptığı budur. Hâlbuki gerçekte kâinatın varlığı ve yorumu aynı-anda yaratılmıştır. Kâinat, yorumunu içinde taşır. Yorum, kâinâtın içinde mündemiç olarak bulunur.

Netîcede bilim, olmuş olanın üzerinden konuşuyor, olacak olanın üzerine konuşamaz ve zâten konuşsa aynı şeyleri söyleyemezdi.

Allah için şüphesiz ki imkânlar söz-konusu değildir. Allah’ın bir şeyi yaratması için bâzı şartların oluşması gerekmez.

Vücûdumuzda her sâniye yâni bir-anda milyon tâne hücrenin vârolabiliyorken; her sâniye yâni bir-anda milyar tâne molekül üreyebiliyorken; vücûdumuzda her sâniye yâni bir-anda 3 milyon kere milyon (3X1012) hemoglobin üretilebiliyorken; her sâniye yâni bir-anda milyarlarca parçacığın yok olduğu ve milyarlarca trilyonlarca varlığın ortaya çıktığına şaşılmıyorken, kâinâtın bir sâniyede yâni bir-anda ortaya çıkışına niye şaşılıyor ki?

“İnsan aceleden yaratıldı. Size âyetlerimi yakında göstereceğim. Artık hemen acele etmeyin” (Enbiyâ 37).

Allah yaratmayı acele yâni vakit geçirmeden yapar. Vakitli-zamanla yapmak insana mahsustur. Allah ilk-yaratmayı acele olarak bir-anda yaptıktan sonra “sonraki yaratma” dediğimiz türetmeyi akışına bırakarak yaratmaktadır. Allah; “Size âyetlerimi, yaratışlarımı yavaş-yavaş göstereceğim. Bu nedenle de artık acele etmeyin, acele yaratmalar beklemeyin” diyor. 

Bir-anda yaratılma mantıksız ve saçma değildir. Allah bu şekilde yaratmıştır. Esas önemli olan şey ve bilinmesi mümkün olmayan şey, Allah’ın kâinâtı bir-anda nasıl yarattığıdır. Bir-anda yarattığını anlayabiliriz fakat bir-anda nasıl yarattığını anlayamayız. Bu bizim ulaşamayacağımız, idrâk edemeyeceğimiz bir bilgidir.

“Bir-anda yaratılma” yada “aşama-aşama yaratılma”; işte bütün mesele bu..

Şâirin dediği gibi: “Bir örtü gibi birden açar Dünyâ’yı; Sonra birden toplayandır ortalığı”… (Sezâi Karakoç)

BİRDEN-BİRE

Her şey birden-bire oldu.
Birden-bire vurdu gün ışığı yere,
Gökyüzü birden-bire oldu;
Mâvi birden-bire.
Her şey birden-bire oldu;
Birden-bire tütmeye başladı duman topraktan;
Filiz birden-bire oldu, tomurcuk birden-bire.
Yemiş birden-bire oldu.
           
Birden-bire,
Birden-bire;
Her-şey birden-bire oldu.
Kız birden-bire, oğlan birden-bire;
Yollar, kırlar, kediler, insanlar...
Aşk birden-bire oldu.
Sevinç birden-bire.

01. 04. 1950
Orhan VELİ

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ocak 2016

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme