13 Şubat 2016 Cumartesi

İçi Boşaltılmış Namaz: Cum’a


“Ey îman edenler, Cum’a günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ı zikretmeye koşun ve alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır” (Cum’a 9).

Cum’a; “toplanma”; “Perşembeden sonraki, Cumartesi’den önceki gün”; “müslümanların kutsal günü” anlamındaki Cum’a, haftanın altıncı gününe denk gelen gündür. İslâm’dan önce araplar bu güne “Arûbe Günü”, yâni “arapların toplanma günü” diyorlardı ve bu günde toplanıp çeşitli görüşmeler ve işler yaparlardı. Araplar, o günü müsâit bulmuş olmalılar ki o günde toplanıp çeşitli nedenlerle bir-araya geliyorlardı.

İslâm’dan sonra da müslümanlar için bir toplanma günü ihtiyâcı doğdu. “Hangi gün olsun” belirlemeleri yapılırken; Cumartesi (sebt) Yahudilerin günü; Pazar (ahad) hristiyanların günüydü. Aslında ilk-başta hristiyanların günü Cum’a idi, sonra değiştirildi ve paganizmin günü olan Pazar’a alındı ve Sunday=Güneş-günü dendi. Çünkü Roma’lı paganlar Güneş’e taparlardı ve Pazar günü Güneş’e tapma âyinleri vardı. Müslümanlar bu nedenlerle herkesin zâten toplanmaya alışkın olduğu altıncı gün olan Arûbe gününü “Cum’anın=toplanmanın günü” olarak seçti ve kabûl etti. Bu güne, “toplanma” anlamında Cum’a denildi. Araplar bu günde toplanmayı benimsemişlerdi. Zâten o güne Cum’a değil, Arûbe Günü diyorlardı.

Cum’a, “toplanılan gün”ü ifâde eden gündür aslında. Bu nedenle ne zaman toplanırsa o zaman Cum’a yâni toplanma olur ve ne zaman toplanılıyorsa o güne Cum’a denilir. Yâni Cum’anın Cum’a günü (altıncı gün) olması şart değildir. Çünkü Cum’a gününün diğer günlerden farklı bir özelliği yoktur. O günü özel ve değerli yapan şey, toplanmanın kendisidir. O toplanmadan doğacak hayırlar o günü değerli kılar. Hiç gerek yok ama sâdece fikir olarak söylüyoruz ki; müslümanlar ümmet olarak bir-araya gelip “bundan sonra Cum’ayı yâni toplanmayı Salı (üçüncü gün) günleri yapalım” diye karar alsalar Allah katında bunun bir vebâli olmaz. Fakat dediğimiz gibi buna gerek yoktur. Demek istediğimiz sâdece, Cum’a adlandırmasının, günün değil, toplanma eyleminin adı olduğudur. Bu toplanma Arûbe yâni altıncı günde yapıldığı için müslümanlar da bunu devâm ettirmişler ve Cum’anın yâni bir-araya gelmenin yapıldığı güne Cum’a demişlerdir. Hâlen de aynı günde toplanmalar devâm ediyor.

Peygamberimiz zamânında Medine’de yapılan Cum’ada iki rekatlık bir namazdan sonra yapılan hutbe ve istişâreler Cum’ayı yâni toplanmayı anlamlı kılan sebeplerdi. O dönemde hutbeler namazdan sonra okunurdu ve hutbe, interaktif bir şekilde yapılırdı. Yâni cemaat de hutbeye katılırdı. Şimdiki gibi, ağızlar hiç kıpırdatılmamacasına kapalı kalmazdı. Herkes derdini-düşüncesini söyler, fikirlerini bildirirdi. Zâten günlük her namazdan sonra imamın cemaate dönmesi; “bir sıkıntısı-derdi olan var mı, bir şey söylemek isteyen var mı?” diye sormak için yaptığı bir dönüş idi. Yoksa milletin kara kaşına-kara gözüne bakmak için değildi bu dönüş hareketi. İşte hutbe de, tüm müslümanların katıldığı haftalık bir istişâre olayı idi ki 4 rekatlık öğle namazının yarısı kesilip bu hutbeye ayrılmıştı. Yâni hutbeye namaz kadar önem verilmiştir. Çünkü halk hem derdini-sıkıntısını paylaşır ve yardım ister, hem de görüş ister yada görüş belirtirdi. Aynı-zamanda bir haftadır görüşmeyen müslümanlar bir-birlerini görüp hâl-hatırlarını sorar, kucaklaşır ve kardeşlik bağını güçlü tutarlardı. Zâten başka türlü bir-araya gelmenin bir anlamı olmaz. Cemaatle kılınan namazın 27 kat sevâbının olması boş bir laf değildir. Çünkü cemaatte bir bereket vardır ve bu bereket, “çözüm noktasında oluşan ve açığa çıkan” bir berekettir. Yâni insanlar bir-araya gelerek namazdan sonra bir-birlerine çeşitli yardımlar, görüşler muhabbetler yaparak bir ilişki kurarlar yada ilişkilerini kuvvetlendirirlerdi. İslâm’ı üstün kılan en önemli bir-kaç özellikten biri budur zâten. Müslümanlar için Cum’a günü bu nedenle bayramdır.

Bir “saltanat yönetimi” olan Emevi yönetimi için, bu tarz bir içeriğe sâhip olan Cum’a namazı ve hutbesi işlerine gelmiyordu. Bunun için Cum’anın içeriğini değiştirmeye kalktılar. Zâten Hz. Ali ve âilesine olan düşmanlıkları nedeniyle hutbelerde onlara küfür de ediyorlardı ve halkı onlardan soğutmaya çalışıyorlardı. Câhil halkın bir-kısmı buna inansa da büyük bir kısmı inanmıyordu ve Enes bin Mâlik gibi yaşı ilerlemiş olan sahabeler bu hutbeleri dinlemeyerek namazdan sonra câmiyi terk edip gidiyorlardı. Bunu gören diğer müslümanlar; “Hz. Enes gibi biri çıkıyorsa biz de çıkmalıyız” diyerek onu tâkip ederek onlar da câmiden çıkıyordu ve Emeviler’in halka duyurmak istediği şeyler duyurulamıyordu ve yapmak istedikleri şeyler akim kalıyordu. İşte bu nedenle namazdan sonra yapılan hutbeyi namazın önüne aldılar ve “hutbesiz namaz olmaz” dediler. Hem de hutbede konuşmanın hattâ ağzı bile açmanın çok günah olduğunu belirten sözler uydurdular ve bunları “hadis” diye îlan ettiler. Böylece insanlar namazdan önce Emeviler’in dayattığı şeyleri dinlemek mecbûriyetinde kaldıkları gibi, ne bu görüşlere îtirâz edebildiler ne de bir görüş öne sürebildiler. Çünkü “hutbede konuşmak büyük günah”tı. Bu uygulamalar nedeniyle halkın bir-kısmı Cum’alara gelmemeye başlayınca da; “üç kere Cum’aya gelmeyenin nikâhı düşer” gibi sözlerle namazdan daha fazla değer verdikleri, Emevi zihniyetini yansıtan düşüncelerin söylendiği hutbeleri halka bu yolla dinletmenin yolunu bulmuş oldular. Halk Emeviler’in şiddetinden korktuğundan; “peki evli olmayanların nikâhı düşmeyeceğine göre, onlara günah yok mu” diyemedi yada çok cılız çıkan sesler oldu.

Peygamberimiz zamânında Cum’a hutbesinin namazdan sonra okunduğunun delîli şu âyettir:

“Oysa onlar (kendilerini tümüyle Allah’a ve İslam’a teslim etmeyenler) bir ticâret yada bir eğlence gördükleri zaman, (hemen) ona sökün ettiler ve (hutbede) seni ayakta bıraktılar. De ki: Allah'ın katında bulunan, eğlenceden ve ticâretten daha hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır” (Cum’a 11).

Bu âyet, eğlenceye-ticârete gidenlerin, “namazı kılmadan gittiklerini” değil, “hutbeyi dinlemeden gittiklerini” gösterir. Peygamberimizi, ayakta hutbe okurken bırakmışlardır yâni. Dolayısı ile Peygamberimiz zamânında hutbe, “namazdan sonra”dır. Hutbenin namazdan önceye alınması, “millet dağılmasın” diye Peygamberimizin tarafından değil; “Ehl-i Beyt’e ve Hz. Ali’ye edilen küfür ve yapılan hakaretten dolayı insanların hutbeyi dinlemeden gitmelerini önlemek için, Emeviler’in hutbeyi öne alması” şeklindedir.

Hüseyin Bülbül:

“Muâviye’nin ölümünden sonra oğlu Yezid hilfâet koltuğuna oturunca, ilk îtiraz, o günkü Medîne’nin İmamı İbrâhim En Nehâî den gelmiştir. Yezid’i meşrû görmediği için Cum’a namazına gitmemiş. Kanaatine göre Cum’a namazına katılmak adına hutbe okunan devlet-başkanını ve otoritesini tanımak “itaat etmek” olacağından Cum’aya gitmemiştir. Bunu duyan Yezid iki mêmur görevlendirmiş ve sürüyerek cum’aya götürtmüştür.
 
Olay iki rekât namaz kılmaktan ibâret değildir. Bu-günkü anlamda ifâde edilecek olursa, devlet-başkanının halk ile buluşarak birinci elden hesap verme, hesap sorma ve en yüksek düzeyde halkı bilinçlendirme eylemidir. Merkezde bizzat devleti temsil eden şahıs tarafından yapılırken; taşrada ise özel görevlendirilmiş Cum’a imamları tarafından icrâ edilir idi.

İşte bu târihten îtibâren aynı cesâreti gösteremeyen ‘âlimler’ “Zuhru âhir, son öğle namazı” adı altında “o günün öğle namazının da kılınması gerekir” fikrini ileri sürmüşlerdir. “Çünkü İslâm’a göre meşrû bir devletin olmadığı ve İslâm hukûkunun hâkim olmadığı yerde Cum’a namazı olmaz” der.
         
Serahsi şöyle der:

“Hz. Peygamberin sünnetinde ve “dört halife” döneminde Cum’a günü hutbe, Cum’a namazından sonra olup, önce Cum’a namazı kılınıyor, sonra konuşma yapılarak halk dağılıyordu. Fakat Emeviler hutbeyi Cum’a namazından önceye almışlardı. Bunun sebebi, Emevi yönetimi hutbede helâl olmayan bâzı sözler söylüyorlar, halk da bu sözleri dinlememek için namazdan sonra mescidden çıkıp gidiyordu. Bunu önlemek için Emeviler hutbeyi Cum’a namazından önceye almışlardı” (bkz. Serahsi, el-Mebsut, 2/37)

Burada bahsedilen namaz sâdece bayram-namazı değil, aynı-zamanda Cum’a namazıdır da. Emeviler herhâlde, senede iki kere yapılan bayram hutbelerinden bir beklentileri olmadığı için, Cum’a hutbesini öne almışlar ama bayram hutbelerini öne almaya gerek duymamışlardı. Hutbenin namazdan sonra okunması uygulaması, “bayram-namazları”nda hâlen devâm eder ve hutbe bayram-namazından sonra okunur.

İbn-i Ömer anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselam ve ondan sonra gelen iki halife Hz. Ebu Bekr, Hz. Ömer İbnu’l-Hattab, bayram-namazını hutbeden önce kılarlardı”.

Hattâ “yağmur duâsına çıkıldığında bile hutbe namazdan sonra yapılmıştır:

Ebu Hureyre anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselam bir-gün yağmur duâsına çıkmıştı. Ezan ve kâmet olmaksızın bize iki rek’at namaz kıldırdı. Sonra bize hutbe okudu. Yüzünü, elleri kaldırılmış olarak kıbleye çevirdi. Ayrıca ridâsını ters çevirdi: sağ yanını solu, sol yanını da sağı üzerine aldı”.

Ebu Davud; Merâsil adlı eserinde şöyle der:

“Resûlullah (s.a.v.), iki bayram namazında olduğu gibi, Cum’a namazını hutbeden önce kıldırırdı. Tâ ki, bir Cum’a günü yine Hz. Peygamber namazı kıldırmış, hutbe okurken bir adam içeri girerek, “Dıhye b. Halife ticâretiyle geldi” dedi. Dıhye geldiğinde ehli onu def çalarak karşılamışlardı. Cemaat dışarı çıktı. Onlar hutbeyi terk-etmekte bir sakınca olmadığını sanmışlardı. Bunun üzerine Aziz ve Celil olan Allah: “Onlar bir ticâret yada eğlence görünce, hemen dağılıp ona gittiler ... “ (Cum’a 11) âyetini indirdi. Hz. Peygamber bu olay üzerine Cum’a günkü hutbeyi öne aldı ve namazı da sona bıraktı. Artık burnu kanayan yada abdesti bozulan bir kimse dâhi, baş-parmağını kaldırıp, Resûlullah’tan izin isteyip, Hz. Peygamber de ona dışarı çıkması için eliyle işâret ederek izin vermedikçe dışarı çıkmıyordu”.

Ebu Davud, olayı doğru anlatmış ve “hutbenin namazdan sonra olduğunu” doğru tespit etmiş fakat, hutbeyi öne alanın Peygamberimiz olduğunu söylemekte hatâ etmiştir. Herhâlde Emeviler’in uygulamasını Peygamberimizin uygulaması zannetmiş; yada ilmî-siyâsi bir nedenden dolayı öyle söyledi.

Şu rivâyetler de, Hz. Ali’ye edilen küfrü ve yapılan hakâretleri gösterir:

Ömer b. Ali b. Hüseyin babası Ali (imam Ali el-Zeynelabidin a.s)dan rivâyet etti, dedi ki: “Bir-gün Mervan (vâli iken) dedi ki: “Şu topluluğun içinde Osman bizim adamımız olduğu hâlde onu sizin adamınızdan -yani Ali’den- daha fazla müdafaa eden kimse olmamıştır”. Ben dedim ki: “Peki ne oluyor da siz ona, hutbeye çıkınca sövüp sayıyorsunuz!”. Mervan dedi ki: “bu idâre işi ancak böyle yürüyor”.

İbn-i Esir bu konuda, Muâviye’nin şöyle dediğini nakleder:

“Hikmet-sâhibi bir kişinin aslında sana bir şey öğretmeye kalkışmaması gerekir. Ben sana bâzı şeyleri tavsiye etmek istedim, ancak ileri görüşlülüğüne güvenerek bunları sana bıraktım. Bununla birlikte bâzı şeyleri tavsiye etmekten de kendimi alamıyorum. Ali’ye sürekli olarak küfretmeyi ve onu kötülemeyi ihmâl etmeyeceksin. Osman’a da rahmet okuyup sürekli mağfiret dileyeceksin. Ali’nin ve adamlarının ayıplarını her fırsatta ortaya koyacak, onları kötüleyip duracaksın. Osman’ın taraftarlarım sürekli övecek, Ali’nin taraftarlarını ise yere batıracaksın. Muğîre onun bu sözlerine: “Sen beni denedin ve bu şekilde ben de denenmiş oldum. Sen de aynı şekilde deneneceksin ve sonunda ya iyilikle anılacak veya sürekli kötülenip duracaksın” diyerek karşılık vermiş, Muâviye de bunun üzerine: “İnşallah ikimiz de sürekli olarak iyilikle anılıp duracağız” demişti” (İbn-i Esir, “el-Kâmil fit Târih”, 3/326).

Evet, bu süreç bu şekilde devâm etti ve hâlen de aynı şekilde devâm ediyor. Günlük namazlarda imam, namazdan sonra cemaate dönüyor ve hiç-bir şey konuşmadığı için bu dönüş sâdece şekilden ibâret kalıyor. Yâni “Peygamber de dönerdi” diye dönüyorlar ama “Peygamber niye dönerlerdi” diye sormadıkları için sâdece cemaate karşı dönüyor ve namazdan sonra da kalkıp gidiyorlar. Büyük çoğunluğu emekli-yaşlılardan oluşan halk câmilere 27 derece sevap için geliyor ama “cemaatle kılınca neden 27 kat fazla sevap oluyor”u sormadığından, namazı kılıyor ve çıkıp gidiyor câmiden. Zâten bir-çoğu da cemaatten bir-çoğuyla kavgalı ve küs durumda. Bu nedenle onlarla zâten konuş(a)mazlar. Onlara hâl-hatır sormazlar ve çeşitli şekilde kardeşliği canlı tutacak bir ilişkiye girmezler. Câmiye geldi ya, imama uydu ya, tamam aldı 27’yi. Böylece “içi boşaltılmış bir namaz” üretiliyor.

Günlük namazlarda da bu-şekilde olan durumu, büyük çoğunluğu emekli-yaşlılardan oluşan halk için “fizîki bir hareket oluyor” düşüncesi ile hadi fazla eleştirmeyelim. Fakat Türkiye’yi ele alırsak, halkın 3’de 1’inin Cum’aya gittiği ülke-insanları için Cum’a ne anlama geliyor?. Neden diğer vakitleri kılmazken yada câmiye gitmezken Cum’aya gidiyorlar?.

Bir müslüman Cum’a günü şöyle yapıyor: Güzelce abdestini alıyor ve belki de yıkanıyor, temiz elbiselerini giyiyor ve düşüyor câminin yoluna. Câmiye girdiği andan îtibâren ne kimse ile konuşuyor, ne bir kimseye selam veriyor, ne yanına oturduğu insana selam verip gülümsüyor ve omzuna ufak bir dokunuş yapıyor, ne hutbeyi dinlerken yanlış olan bir konuya îtirâz ediyor yada bir fikir ileri sürüyor. İmama uyup namazı kılıyor, sonra yanındaki adamın yüzüne bile bakmadan câmiden girdiği gibi çıkıp gidiyor. Yâni camiye girdiği andan çıktığı âna kadar ağzını bile kıpırdatmıyor, kimsenin yüzüne bakmıyor, vücut-dili ile bile olsa bir harekette-eylemde bulunmuyor vs. vs. İyi de, câmiye niye geldin ki?, geldin de ne oldu?. Gelmeseydin ne olacaktı?. Normâl vakit namazını evde kılınca oluyor da Cum’a namazını evde kılınca niye olmuyor?. Çünkü câmiye girdin çıktın; bir farkı olmadı ki!. Sâdece daha kalabalık bir cemaatle kıldın namazını, ama yine tek-başına. Değişen bir şey olmadı. Nasıl ki her-hangi bir vakit-namazını kendi başına kıldığında toplumsal anlamda bir şey olmuyorsa ve değişmiyorsa, Cum’a namazını câmide kılınca da bir şey olmuyor ve değişmiyor. Zâten “diyânetin mêmuru” olan imam, “yasak” olduğu için, diyânetin kendisine verdiği hutbeden başka bir metni okuyamıyor ve sâdece diyânetin verdiği metni okumak ve onların dediği gibi namazı kıldırmaktan başka bir sorumluluğu kendinde duymadığı için, hutbede cemaate: “Kardeşlerim!, bir derdi sıkıntısı olan var mı?. Yardıma ihtiyâcı olan var mı?. Bir düşüncesini yada başına gelen bir olayı paylaşmak isteyen var mı?” diye sormuyor, soramıyor. Kimse de çıkıp, meselâ; “Benim yardıma ihtiyâcım var, kömürüm taşınacak ve ben yaşlıyım taşıyamıyorum, bana yardım edin”; yada “bana bir haftalığına 100 lira lâzım, bir hafta sonra Cum’a da geri vereceğim”; veyâ “şu şu konuda bilgisi olan arkadaş varsa namazdan sonra bir-yerde oturup konuşabilecek var mı” vs. vs. çeşitli insânî şeyler için bir ilişki biçimi olmuyor-oluşmuyor. Ya ne oluyor?.  Mal gibi câmiye girip-çıkan insan sürüsü. Mal gibi girip mal gibi çıkılıyor; Hurrâ!. Cum’a öyle bir şekle indirgenmiş ki, ona “Cum’a namazı” deniyor da “bir-araya gelme” denmiyor ve böyle bir düşünce bile yok. Bu nedenle, içi boşalmış-boşaltılmış ve sâdece şekle indirgenmiş olan Cum’a için Cum’a günü câmiye gidilmemesi, gidilmesinden bin kat daha iyi olur. Zâten “somut bir iş” ortaya konmadığı ve iyiliğe dönüşmediği için ortada sevap da olmuyor. Gitmeyin daha iyi. Hiç olmazsa diyânetin zırvalarını dinlememiş olursunuz. Hattâ dînin aslına karşı olan söylemleri dinlemek zorunda kalmamış olursunuz. “Sürü” olmaktan kurtulmuş olursunuz böylece.

Evet; evimiz, ders-hânemiz, karargâhımız, kardeşlik merkezlerimiz, yardımlaşma derneklerimiz olması gereken câmiler, içi boşaltılmış ve sâdece şekle indirgenmiş olan ritüellerin-hareketlerin yapıldığı, devletin-diyânetin güttüğü “insan sürülerinin” olduğu devlet kurumlarına dönmüştür:

“Zarar vermek, inkârı (pekiştirmek), mü’minlerin arasını ayırmak ve daha önce Allah’a ve elçisine karşı savaşanı gözlemek için mescid edinenler ve: ‘Biz iyilikten başka bir şey istemedik’ diye yemin edenler (var ya,) Allah onların şüphesiz yalancı olduklarına şâhidlik etmektedir. Sen bunun (böyle bir mescidin) içinde hiç-bir zaman durma. Daha ilk gününden takvâ temeli üzerine kurulan mescid, senin bunda (namaza ve diğer işlere) durmana daha uygundur. Onda, arınmayı içten-arzulayan adamlar vardır. Allah arınanları sever” (Tevbe 107-108).

Câmiler de artık câmi olmaktan, mescid olmaktan çıkıp birer tapınak hâline gelmiştir. Herkes gidip tapınmasını yapıyor ve kimseyle muhâtap olmadan çıkıp gidiyor.

Evet; câmiler “mescid-i dırar” hâline gelmiştir-getirilmiştir. Yeniden “Peygamber mescidi” gibi olana dek, -diyânetten bağımsız mescidler hâriç- ve Allah yerine devlete yada bâzı kurum ve kişilere uymanın merkezleri olan câmilerde namaz kılmak şirke düşmek demektir. Bu nedenle ey müslüman!, âyetin dediği gibi: “bu yerlerde namaza durma!”.

Peygamberimiz Mekke’de Cum’a namazı kılmamıştı ve zâten emredilmemişti de. Çünkü İslâm’ın hâkim olmadığı yerde, Cum’a/toplanma/karar alma demek olan Cum’a kılınamaz, kılınsa da bir anlam ifâde etmez ve “yarım öğlen namazı” gibi olur. İktidâr olmadığı yerde Cum’a da olmaz. Zîrâ Cum’a, hem dînî hem de sosyâl, ekonomik, kültürel ve siyâsi olaydır. Sosyâl, ekonomik, kültürel ve siyâsi yönü kopuk olan şey Cum’a değildir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Şubat 2016






















Devamını Oku »

10 Şubat 2016 Çarşamba

Müslümanların Bilim Karşısındaki Kompleksleri



Müslüman meâlciler-tefsirciler ve bilginler, Batı’nın târih, ahlâk, edebiyat, müzik vs. anlayışlarını bir-çok eleştiriye tâbi tutmalarına rağmen, bilimin verilerini hiç sorgulamadan hemencecik kabûl edebiliyorlar. Hâlbuki bilimin ürünleri toplumun hayâtında daha fazla (olumsuz anlamda) görünür olduğu için bilime daha fazla eleştiri getirmeleri gerekiyor. Bilime yapmadıkları eleştiriler, diğer anlayışlara yaptıkları eleştirileri blôke ediyor. Sonuçta da Batı’ya karşı bir “eleştirisizlik” ortaya çıkıyor. 

Kürşat Atalar:

“Modern dönemde Müslüman-dünyâsının batılı kavramlardan etkilendiği husûsu tartışılırken, müslüman düşüncesinin çağdaş dönemde ‘yarı-geçirgen’ kavramlar bulmakta zorlandığı yönünde bir çıkarımda bulunulur ki, bunun önemi şudur: yarı-geçirgenlik aslında yabancı bir düşünce yahut dünyâ-görüşü ile karşılaşan kültürün ‘intibak gücü’nü gösteren bir şeydir. Eğer bir düşünce güçlü ise, yabancı kültürü kolaylıkla özümsemeyi başarır; fakat yabancı kültüre karşı dayanıksızsa, yeni olguyu tanımlamak için kendi kavramsal dağarcığından yardım alamaz ve çoğunlukla yabancı kelimeyi kendi sintaksına uydurarak adapte eder. Bu konu özellikle de modernitenin müslüman dünyâsını derinden etkilediği 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl kelime hazîneleri için önemlidir. Müslümanlar bu yüzyıllarda batı modernitesinin kavramlarıyla karşılaşmışlar ve bunların bir-çoğunu olduğu gibi kendi dillerine aktarmışlardır (örneğin İngilizce’deki telephone kelimesinin Arapça’ya telefun olarak geçmesi örneğinde olduğu gibi). Bu husus niçin önemlidir? Aslında burada ‘değer yüklü’ bir îmâda bulunulmaktadır ve şu söylenmek istemektedir: “Müslümanlar modern dönemde batı modernitesine karşı yenilmişlerdir! O hâlde modernitenin kelime hazînesi, müslümanların kelime hazînesinden güçlüdür” der.

Seyyid Kutub:

“Avrupa’daki kilisenin içine düştüğü hatâların en büyüğü, orta-çağa hâkim olan teorileri ve bilgileri alması ve bunları kitab-ı mukaddesin yorumunda kullanmış olmasıdır. Öyle ki bu bilgi, varsayım ve teorileri de mukaddes kıldı. Ne zaman ki bu bilgi ve teorilerin yanlışlığı ortaya çıktı, hemen dağılıverdi. Onunla birlikte, kilise, kilisenin dîni ve kilisenin inancı da yıkıldı.

Bu-gün Kur’ân âyetlerini, çağımızda egemen olan bilgi ve teorilere göre mânâlandırmaya çalışanlar ve bu teorileri ona yükleyenler, bilinçsizce orta-çağda kilisenin tâkip ettiği yolda yürümektedir. Kur’ân’ı insanlara sunarken de, çağdaş giysiler içinde sunduklarını, modern ilmi keşiflerin delilleriyle delillendirdiklerini hüsn-ü niyet göstererek yapmaktadırlar.

Bilimsel-buluşlar karşısında hezîmete uğrayan bâzı kimseler, Kur’ân’ın, dolayısıyla dînin doğruluğuna bir belge olmak üzere kâinâtın hakîkatlerine işâret eden âyetlerle yeni bilimsel-buluşlar ve nazariyeler arasında bir uyum saptama içine girdiler. Hâlbuki bu yanlış bir yöneliştir. İlmî metot yönünden hatâlı olmakla birlikte, îtikâdi yönden de son-derece tehlikeli bir davranıştır. Beşer târihinde ilmi nazariyeler diye bilinen bilimsel gerçekler, kesin bilgi ifâde etmedikleri gibi, mutlak doğrular olarak kabûl edilemezler. En iyimser tahminlerle ancak, gerçeği yansıtmayan zannî bilgileri ifâde ederler. Bizzat bilim-çevreleri tarafından bir-takım ağır basan faraziyeler olarak kabûl edilirler. Yâni kâinâtta beliren bir-kısım bulgulara dayanarak yapılan yorumlardan ibârettir. Bu kuramsal yorumlar, söz-konusu bulguları başka şekilde yorumlayacak bir hipotez çıkıncaya kadar geçerliliğini korurlar. Ancak ne zaman birinci nazariyeden daha açık veya bulgu bakımından daha zengin bir faraziye ortaya çıkarsa, birincinin mukadder âkibeti iflâsa sürüklenmektir. Görülüyor ki nazariyelerin bir temeli yoktur. Dâima değişikliğe uğrayabilirler ve hattâ tamamen çürütülebilirler” der.

Abdurrahman Arslan:

“Müslüman’ın ciddî ve trajik sorunu; modern/seküler bilgiyi her-hangi bir istisnâ yapmadan sâhiplenirken, aynı modern zihniyetin kabûl ettiği ilerlemeci/seküler değişim ve târih anlayışını reddetmeleri olmaktadır. Hâlbuki müslümanlarca içselleştirilmeye başlanan bu bilginin, aynı-zamanda onların târih anlayışlarını, geleceği kavramlaştırma, kurgulama ve yönelimlerini değiştirilebileceği hesâba katılmamaktadır. Bilginin inşâ edeceği zihniyet-biçiminin “hakîkati” ve hayâtı yeniden ve kendi ideâllerine göre anlamlandıracağı nedense unutulmaktadır” der.
 
Ramazan Yazçiçek:

“Modern-bilim dinleştirilmiş, din de bilimleştirilme çabasıyla uhrevî olandan soyutlanmaya çalışılmıştır” der.

Ahmet Başaran:

“Ne bir hakîkatten ne de bir gelenekten haberdar olan bilim-adamları, gerçek olmayan ve gerçekleri yansıtmayan sanal bir Dünyâ üzerinden kendi ideolojilerini ellerindeki “insafsız” güçle dayatmak emelindeler. Hâlbuki İslâm’ın prensiplerine göre bilinen bilgi, hakîkatin birliğine yöneltir. Bu birlik Allah’ın mutlak-birliğinden ötürüdür. Allah hakîkati ilim ve vahiy ile açıklar.

Abduh, Reşid Rıza, Ahmet Han gibi düşünürler, batının pozitivist bilgi anlayışı ve bilimsel yöntemini hiç-bir sınamaya tâbi tutmadan İslâm-dünyâsının içine katarak, İslâm’ın yükselmesini amaçlıyorlardı. Onlara göre, ümmetin her açıdan geri kalması, akıl ve vahiy uzlaşmasını modern düşünceye adapte edememekten kaynaklanmaktaydı. Ancak hâkim batı-modelini benimseyerek yapılan çalışmalar, aydınlar ve halk arasında müthiş bir kültürel şizofreni yaratmaktaydı. Bunun sonucunda, İslâm’i çözümler üretmek isterlerken, batının bir parçası hâline geliyorlardı. Hâlbuki tüm iddialara rağmen, elde edilen sonuç batı modeli değil, onun yalnızca bir karikatürüydü. Bu düşünürler, modern Dünyâ ile İslâm âlemindeki din-anlayışını aynı değer kabûl edip aynı çalışmaların yine aynı sonuçlar vereceğini ümit ediyordu. Ne var ki bu bilgi ve hakîkatten, bilhassa da tevhidden yoksunlaştırılmış bilim-anlayışı, İslâm dünyâsı için çâre olmaktan öte, ruhsuzlaştırmaya yönelik en baskıcı tutum hâline gelmiştir. Bu çalışmaları iyice değerlendirip batı’ya karşı gerçek ve somut bir duruş sergilemek isteyen ilk düşünürlerden olan İsmail R. Farûki, amacından sapmış olan modern/pozitivist bilgiyi İslâm’ileştirme yoluna gitmiştir. Çünkü Farûki için batılı insanın elinden çıkmış olan çalışmalar, bu topluma âit çözümlemelerdir ve zorunlu olarak ‘batılı’dırlar. Bu yüzden bu çalışmaların müslümanlar için birer örnek teşkil etmesi düşünülemez. Tüm bu düşünce ve çalışmalara rağmen sonuçlara baktığımızda hiç de beklenilen sonuçlara ulaşılamamıştır. Evlerimiz, mobilyalarımız, şehir düzenlerimiz, kim ve ne olduğumuz konusundaki kafa karışıklığımızı gâyet açık bir şekilde yansıtmakta. Kısacası, müslüman kendini batılılaştırmıştır. Batılılaştığı oranda da berbatlaşmıştır. Kendisine ne İslâm’i ne de batılı denilebilecek, çağdaş bir kültür gâribesine dönmüştür” der.

René Guénon:

“Modern-bilime kendini kaptırmış olan bilim-adamları, tıpkı Eflatun’un mağarasındaki gölgeleri hakîkat sanan mahkûmlara benzerler” der.
                                                                                                                                                                                
Atasoy Müftüoğlu:

“Günümüzde müslümanların Dünyâ’sında oldukça yaygın bir eğilim giderek güç kazanmaktadır. Bu eğilimin belirgin özelliği, İslâm’ı modern-bilimlerin imkânlarıyla anlama ve anlatma şeklinde açığa çıkmaktadır. Bu eğilim, İslâm’ı, modern-bilimlerin insaf ve merhâmetine terk etmiştir. Modern-bilimlerin kabûl edebileceği, modern hayat biçimiyle bütünleşebilecek ve sonuç îtibarıyla kâfirleri rahatsız etmeyecek, sâdece dostluk, barış ve kardeşlikten yana bir İslâm imajı uyandırılmak istenmektedir. İslâm’ı modern/sosyâl değerlerle bütünleştirmeye ve açıklamaya çalışmak önlenemez bir iç-çürümenin belirtisidir.

İslâm bilime olağan-üstü bir değer vermiş bulunmaktadır. Ancak bu bilim, günümüzde bilim denilince akla gelen bilim olmayıp vahye ve tevhide dayalı bilimdir. Vahye ve tevhide bağlı kalmak kaydıyla İslâm, bilimi yüceltir. İslâm’ı modernler nezdinde ayıklayabilmek için yapılan; “İslâm; bilim ve teknolojiye, ilerlemeye uygun hayat-tarzını teşvik ve teyit eder” tarzındaki açıklamalar, İslâm’ın rûhuna gölge düşüren açıklamalardır. Evet İslâm; bilimi, ilerlemeyi, teknolojiyi, çalışmayı, araştırmayı teşvik ve teyit eder, ancak bütün bu olgular ilâhi vahyin/tevhidin özüyle bütünleştiği takdirde İslâm tarafından kabûl edilebilir. Aksi-takdirde hiç-bir ilerleme ve gelişme İslâm’ı ilgilendirmez” der.

Modern İslâm âlimleri gayr-i müslimlerin buldukları/yaptıkları şeyleri ne de çok seviyorlar ve onların sözcülüğünü yapıyorlar. Hâlbuki bu durum sonuçta onlara/bize zarar veriyor. Ali Şeriati bu konuda:

“Einstein’in bağıntılılık kuramını, jeti, fiziği, hidrojen bombasını, mikrobu ve Avrupa’lıların buldukları bütün şeyleri yeni baştan Kur’ân’dan bulmaya çalışıyorlar. Bu, bir tür komplekstir. Böylelikle, kendi öğretisinin, kendi Kur’ân’ının, kitabının ve kültürünün eskimediğini göstermek, ortaya koymak istemektedirler. Tıpkı kompleksi bulunan ve batılılaşmaya, batıcılığa, kendisini bu çağa mâl etmek, bu çağa yaraşır olmak ve vâr olmak için aşırı ilgi gösteren doğulu gibidir. Oysa keşfedip dayandığında batılıdan daha çok haysiyetli olabileceği asâletleri ve değerleri vardır onun. Hattâ batılıların gözünde de bu böyledir. Apollo’yu Kur’ân’ın içerisinden bulup çıkarmaya gerek yoktur. Ondan insanı bulup çıkarmalı asıl. Apollo’yu kendileri bulabilirler; Kur’ân’a kesinlikle ihtiyaç yoktur bu konuda. Allah’a da ! İnsan olmak, bu kitaba ve Tanrı’ya gereksinimlidir. Önemli olan insanın ortaya çıkarılmasıdır. Bu gerçekleşmediğinde, neyi ortaya çıkartırsan çıkart, bir yarârı yoktur. Bu, şu-anda büyük bir musîbet olmuştur ve oldukça ürkütücüdür. Hattâ bilimsel açıdan Kur’ân üzerinde oldukça büyük çalışmalar yapmış kimselerin çalışmalarını da genelin gözünde mahvetmektedir. Kur’ân âyetlerini yeni buluşlara ve kuramlara yamamada şiddetli bir aşırılığa kaçılmıştır. Yeni bilimlerden bu şekilde söz etmek, hem de yeni bilimlerden bu denli deneyimsizce, ikinci, üçüncü elden, kısıtlı haber-kaynakları yoluyla haberli olan kimseler aracılığıyla bunu yapmak İslâm’a çok zarar verir. Nasıl zarar verir? Temelde İslâm’ın ve Kur’ân’ın risâletinin esâsını olumsuzlayıp bozar”  der.

Mehmet Emin Akın.

“İngilizlerin İslâm ülkelerini işgâl etmelerinden önce batılı bilimin ışığında bilimsel tefsirlere rastlanmadığı hâlde, Hindistan ve Mısır’ın İngiltere ve Fransa’nın işgâline uğramasından sonra, Kur’ân’ın ve Sünnetin karşısında batılı mantık kuralları esas alınarak yorumlar ve şüpheler üretilmeye başlandı. İşte bu târihten îtibâren müslümanlar içinde nifak belirtileri görülür oldu. İdeolojik ve fikrî olarak batılı bilimi takdis eden bir-çok yazar ve düşünür Kur’ân’ı hevâsına göre yorumlamaya ve Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sünneti hakkında sayısız şüpheler ileri sürmeye başladılar. Kur’ân ve Sünnette zikri geçen mûcizeler ya inkâr edilir ya da bâtıl te’villerle ya da naturalistlerin batıda yaptıkları gibi te’vil edilir oldu. Bu modernistler; İngiltere’nin müslümanların kendi idârelerini ve İslâm Hilâfetini kurma fikirlerini ve îtikadlarını tahrip ve tadlil edici eserler yazmaya ve bu fikirleri İngiltere’nin müslümanlar üzerindeki egemenliğini ve sömürüsünü ilim adına, özgür düşünce adına perdelemeye ve gün gibi açık olan kâfir yönetimlerden yana oluşlarının hakîkatini gizlediler. Çağdaşçı veya modernist Kur’ân yorumu, İslâm’ın en temel ilimlerine ve selefin akîdesine ve usûlüne sırtını dönünce; batıdan gelen felsefî bilimlerin pozitivist te’vil anlayışıyla ve mantığının kirli yüzüyle karşı-karşıya geldi. Buna, İslâm ülkelerinde materyâlist ideolojilerini (Batının bütün felsefî düşünce ve siyâsî rejimlerini kasdediyoruz) hâkim kılmak için kan ve ateşle müslümanları sindiren ve İslâm’la aralarına, laiklik ve demokrasiyle giren sistemlere karşı gözle-görülür hayâtı ve insanı kuşatacak alternatif ortaya koyamayan modern İslâmcılık! modern ve muzaffer batılı düşmanlara yaranmanın ve içerde de onların maşaları ve dîne karşı küfr ve şirk duvarı ören ve âdeta bütün İslâm beldelerini açık bir hapis-hâneye çeviren gâsıplara karşı duramayınca, kendini dönüştürmeye başladı” der.

Kompleks sâhipleri modern teorilere “hayır” diyemiyorlar. Çünkü bu teorileri “batı”lılar buldu ya.. Bulanların ismi havalı ve yabancı bir isimdir ya.. İşte bu özellikler bile yetiyor bu teorilere kulluk-uşaklık yapmaları için.

Meselâ Big-Bang Teorisi, “yabancı” bilim-adamlarının oluşturduğu bir “evreni düşünme biçimi”dir. “Bu şekilde düşünülecek” derler. “Diğerleri” de aynen onların dediği gibi düşünürler. O düşüncelere uygun düşünceler üretebilirler ancak. İşin en kötüsü de, böyle yapmakla kendi toplumlarını istihmara (eşekleştirme) uğratıyorlar.

Ali Şeraiti:

“Uyanık olalım, bilimsel doyumla kendimizi düşünsel bakımdan doymuş sanmayalım. Bu çok yalancı bir doyma türü, çok büyük bir aldanış türüdür. Bu durum özellikle okumuşlarımıza, zamânımızın aydınlarına özgüdür. Bunlar bilimsel yönden doygunluğa ulaşınca, yüksek öğrenim görünce, bilimsel bakımdan geniş bilgiler ve seçkin dereceler elde edince, büyük üstadlar ve kitaplar görünce, tamâmen estetik bilimsel görüşlere ulaşınca kendilerinde bir gurur hisseder, kendilerini yeterli görme duygusuna kapılırlar. Düşünsel bakımdan bilgili bir insan olmanın son derecesine vardıklarını sanırlar. Bu yalancı biat aldanıştır. Bu aldanışa kapılan bir bilgin, bir üstad, bir çevirmen, bir filozof, bir büyük mutasavvıf, bir edip, bir târihçi, hattâ halktan biri bile çoğunlukla düşünsel bakımdan tamâmıyla bir sıfırdan ibâret olmasının mümkün olduğunu düşünmez. Böylece bilinç bakımından halkın en basit kimselerinden biri olarak kalmış olur. Bilgi, öz-bilinç, toplum bilgisi ve zaman bilgisi bakımından, gözü yazıyı bile tanımayan basit birinden daha da aşağılarda kalır.

Bu çok acıklı bir durumdur. Câhil bir bilgin olmak, okumuş birisi olarak bilinçsiz kalmak, çok kabarık diplomalar ve hayli ciddî unvanlarla doktor, mühendis, yüksek lisans, doçent, profesör ve benzeri bir insan olmak; ama bilinç, anlama, bilgi yönünden, toplumu ve kendisini bir-birine bağlayan zamâna karşı sorumluluk duygusu ve târihin hareketinin belirlenmesi bakımından sıfır olmak, kör ve sağır olmak büyük bir tehlikedir, acıklı bir durumdur. Bu, bilgin olduğu hâlde câhil olma tehlikesidir. Bunun tehlikesi de insanın genellikle bilgiyle doyunca, düşünsel açlık hissetmemesi bakımındandır. Bu-gün Dünyâ’da ortaya konan durum -buna bakar ve görürsek- tamâmen ayrı bir meseledir, ‘bilimsel meselelerden’ ayrı ‘düşünsel bir mesele’dir. Modern çağlar, modern yanlışlıları da yanında getirir. Târih, insanın bilinçli hareket etmesinden çok, ahmakça hareket örnekleriyle doludur” der.
 
Müslümanlar modern teorilerin teolojiyle/din ile de örtüştüğünü söylerler. Bunun nedeni, “yorum”un bir dayanak bulmasıdır. Din yoruma açıktır ama yanlış yorumlar din ile alâkalı olamaz. Zamânında Aristo’nun “dönmeyen Dünyâ” modeli de dîne uygun görüldü ve îtikad  meselesi yapıldı. Yaptıkları yanlış yorumlar onları yıllarca/yüzyıllarca yanlış bir inançta oyaladı durdu. Kimse “günlük yorumlar”ı evrenselleştirmemelidir.

Modern bilim bu kadar popülerleştirilince bâzı meal/tefsirciler de Kur’ân’daki bâzı âyetleri modern bilime uydurmak zorunda hissediyorlar kendilerini. Böyle olunca da Kur’ân’ı özne konumundan alıp nesne konumuna sokmuş oluyorlar. Hâşâ; tabî ki de böyle bir şey olamaz. Böyle bir şey olması için bilimin mutlak-doğru olması gerekir. Mutlak/kesin doğruluğu olmadığına göre böyle bir şeyden bahsedilemez.

Peki “bâzı âlimler” bu görüşleri nereden aldılar? Kur’ân’ın âyetlerini ve Peygamberimizin sözlerini değerlendirirken kriter olarak kullandıkları bu ön-yargılarının kaynağı nedir? Tabî ki de bilim. Yeter ki bilime ters düşülmesin. Oysa diğer bâzı âlimler farklı düşünüyorlar:

“Kur’ân’ı anlamanın, açıklamanın ve İslâm’a uygun bir düşünce sistemi oluşturmanın ideâl yolu şudur: İnsan böyle bir işe girişirken bütün eski düşüncelerini kafasından silip atmalı, Kur’ân’a her türlü ön-yargıdan arınmış bir mantık ve bilinçle yaklaşmalı, varlık alemine ilişkin gerçekleri Kur’ân’ın ve hadislerin açıklamaları ile uyuşan yargılara dayandırmalı, Kur’ân’ı ve hadisleri Kur’ân-dışı kriterlere göre değerlendirmeye kalkışmamalı.

Biz bu sözleri, elbette ki, Kur’ân’a inanmakla birlikte onun âyetleri ile kafalarındaki ön-yargılar ve zihinlerinde çöreklenen doğal gerçeklere ilişkin eski düşünceler arasında uyum sağlamak amacı ile âyetleri çarpıtarak yorumlamaya kalkışanlara söylüyoruz.

Bir de Kur’ân’a inanmadıkları hâlde sırf bilimsel buluşlar o noktaya eremedi diye Kur’ân’daki bu tür kavramları inkâr etme gayret-keşliğine kapılanlar var ki, bunların tutumu gerçekten gülünçtür. Sebebine gelince bilim, henüz önünde duran ve deneylerinde kullandığı varlıkların sırlarını bilemiyor. Üstelik azımsanmayacak sayıdaki gerçek bilim-adamları yavaş-yavaş, tıpkı dindarlar gibi, “bilinmezlik” gerçeğine inanmaya başlamışlar, en azından bilmediklerini inkâr etmekten vaz-geçmeye yönelmişlerdir. Çünkü bu adamlar daha önce bilimin aydınlığa çıkardığını sandıkları, üstelik gözleri önünde duran bir-çok konuda bilinmezlik duvarları ile yüz-yüze geldiklerini görmüşlerdir, hem de bu çıkmazlara saplanırken kullandıkları yöntem bilimsel araştırma yöntemi olmuştur. Bu-yüzden soylu ve bilimsel bir alçak-gönüllülüğü benimsemişlerdir. Bu alçak-gönüllü tutumda ne iddiâlı konuşmaların belirtilerine ve ne de bilinmezlik gerçeğini küstahça reddeden bir şımarıklığın damgasına rastlayamazsınız. Fakat bilim-simsarları ile bilimsel düşünce yaygaracıları böylesine soylu bir alçak-gönüllülüğün uzağındadırlar, onlar hem din-kaynaklı gerçekleri ve hem de bilgimize kapalı gerçekleri pervâsızca inkâr etmeyi sürdürüyorlar.

Kur’ânî gerçekler, varlık âlemine ve bu varlık âleminde bulunan güçlere, ruhlara ve canlılara ilişkin doğru ve gerçek bir düşünce oluşturmamızı sağlayacak yeterliliktedir. Çevremizde kımıldayan bu güçlerle, ruhlarla ve canlılar ile bizim varlıklarımız ve hayatlarımız arasında karşılıklı etkileşim vardır. İşte bu düşünce müslümanı diğer insanlardan ayrı yapan, onu saplantılar ve hurâfeler ile kof iddiâlar ve şımarıklıklar arasındaki orta noktaya yerleştiren tutarlı düşüncedir. Bu düşüncenin kaynağı Kur’ân ve sünnettir. Müslüman öbür bütün düşünceleri, bütün sözleri, bütün yorumları bu iki kaynağın ışığında değerlendirir”.

Bilim Kur’ân’a değil, Kur’ân bilime ışık tutar. Kur’ân’ı yorumlamada “bilimsiz” yapamayanları Seyyid Kutub’da eleştirerek der ki:

“Modern ilmin başarılarına tutkun olan çağdaş tefsircilerin bâzıları Kur’ân’da geçen Hz. Süleyman’ın kıssasını yorumlarken diyorlar ki; Hz. Süleyman’ın kuşların, hayvanların ve böceklerin dillerini anlaması bu-günkü modern bilimsel araştırmalar yoluyla hayvan dillerini çözmeye çalışmanın bir türüdür. Hâlbuki böyle bir yorum mûcizenin karakterini ve tabiatını değiştirmek anlamına gelir. İnsanın sınırlı olan bilimi karşısında, hayranlık duygusuna kapılmanın ve bu bilim karşısında yenilgiye uğramanın etkilerinden biridir. Çünkü Allah’ın kullarından birine böceklerin, hayvanların ve kuşların dillerini hiç-bir çaba sarf etmeden ve hiç yorulmadan katından bir bağış olarak öğretmesi, gerçekten çok basit ve çok kolaydır. Böyle bir şey Allah’ın canlı türleri arasına koyduğu engelleri kaldırmasından ibârettir. Çünkü Allah bu türlerin hepsini yaratandır.

Bir noktayı ısrarla vurgulamak istiyoruz. Bu nokta Kur’ân’ın ifâdelerini insan ürünü bilimsel buluşlarla sınırlamaktan kaçınılmasının gereğidir. Çünkü bilimsel buluşlar hem doğru, hem de yanlış olabilecekleri gibi, insanın bilgi ufku genişledikçe, bilgi edinme yöntemleri çoğalıp olgunlaştıkça değişmeye, başkalaşmaya açıktırlar. Bâzı iyi niyetli araştırmacılar Kur’ân’daki ifâdelerin anlamları ile bilimsel buluşlar arasında -bu buluşların deney sonucu mu, yoksa teori mi olduklarına bakmaksızın- uyum sağlamak için can atarlar. Bunu Kur’ân’ın ileri-görüşlülüğünü, mûcizevi niteliğini kanıtlamak niyetiyle yaparlar. Oysa Kur’ân, değişmez ifâdeleri değişken bilimsel buluşlarla uyuşsa da, uyuşmasa da mûcizedir. Onun ifâdelerinin anlamları her zaman değişmeye ve başkalaşmaya açık olan, hattâ temelden doğru yada yanlış sayılma ihtimâli ile sürekli karşı-karşıya bulunan bilimsel buluşların dar kalıplarına sıkıştırılamayacak derecede geniş kapsamlıdır. Bilimsel buluşların Kur’ân’ın ifâdelerini açıklamaya ilişkin tek faydası vardır. O da Kur’ân’ın kafamızdaki anlamını genişletmektir. İnsanın gerek iç-dünyâsına, gerekse dış-dünyâsına ilişkin bir konuya âyetler kısaca değinmekle yetinmiş ise o konudaki bilimsel buluşlar âyetin anlamını düşünürken düşünce ufkumuzu zenginleştirebilir. Fakat bu durumlarda “filânca âyetin anlatmak istediği şey işte şu bilimsel buluştur” diye kestirip atmaktan kaçınmalıyız. Bunun yerine “şu bilimsel buluş, falanca âyetin anlamının bir bölümü olabilir” dememiz gerekir.

Şunu da hemen belirtelim ki, insan aklının bilinmezin ufuklarını kurcalayacağı belirli bir araştırma alanı vardır. İslâm bu alandaki araştırmaları ısrarla teşvik eder, aklı güçlü bir destekle o yöne doğru iter. Fakat bu belirli alanın ötesinde insan aklının araştırma çalışmasına girişemeyeceği bir başka alan vardır. Akla bu güç verilmemiştir. Çünkü insanın bu alanı araştırmaya ihtiyâcı yoktur. Yer-yüzündeki halîfelik görevi için gerekli olmayan bilgiler insana kapalı tutulmuştur. Ona bu alanda yardımcı olmanın hiç-bir gerekçesi yoktur. Çünkü bu tür bilgiler ona göre olmadıkları gibi onun uzmanlık alanına da girmezler. Bu tür bilgilerin çevresindeki canlı ve cansız varlıklara göre evrendeki konumunu bilmesine yarayacak kadarı gereklidir ki, bu kadarlık gayb bilgisini insana açıklama işini yüce Allah’ın kendisi üstlenmiştir. Çünkü bu bilgi onun öğrenme gücünü aşar, ayrıca yüce Allah ona verdiği bu gayb bilgisinin dozajını kapasitesine göre ayarlamıştır. İşte meleklere, şeytanlara, rûha, ilk yaratılışa ve insanın ilerde ne olacağına ilişkin gayb bilgileri bu tür bilgiler arasındadır.

Yüce Allah’ın gösterdiği yoldan saparak başka yollar tutturanlara gelince bunlar iki ana gruba ayrılırlar.

Birinci gruptakiler sınırlı akılları ile “sınırsız”ı kavramaya kalkışırlar; kutsal kitaplara baş-vurmaksızın yüce Allah’ın zâtını ve bilgimize kapalı âlemlerin sırlarını açıklamaya yeltenirler. Evrenin sırlarını ve bölümleri arasındaki ilişkileri açıklamaya çalışan filozoflar bu gruba girerler. Adamlar bu çabaları sırasında tökezlerler, tıpkı doruğuna erişilmez bir yüce dağa tırmanmaya kalkışan çocuklar gibi zavallılaşırlar. Yada “var-oluş” bilmecesinin sırrını çözmeye yeltenirler. Oysa evren alfabesinin daha ilk harflerini bellemiş değillerdir.

Bu grupların ikincisine gelince, bu adamlar felsefecilerin bilgi edinme yöntemlerinin yararsızlığını anlamışlar, bu yüzden bilim edinme ve araştırma çabalarını tümü ile deneysel ve uygulamalı bilimler alanında yoğunlaştırmışlardır, bilgimize kapalı alemlerin sırlarını kurcalamayı kesinlikle bir-yana bırakmışlardır. Çünkü bu alana girecek yol bulamadıkları gibi yüce Allah’ın o alana ilişkin direktiflerini de umursamamışlardır. Bu yüzden zâten yüce Allah’ı kavramaktan da yoksun kalmışlardır. Bu adamlar onsekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda aşırılıklarının doruklarında gezindiler. Fakat bu yüzyılın başlarından îtibaren içinde yüzdükleri bilimsel şımarıklığın sarhoşluğundan yavaş-yavaş ayılmaya başladılar. Çünkü madde, avuçları içinden kayarak ışınlara (radyasyona) dönüştü, özü bakımından belirsizliğe gömüldü, Hattâ nerede ise hangi kânunlara bağlı olduğu bile bilinmez oldu.

Kur’ânî düşünce yapısı ise, her-türlü aşırılıktan uzak, bilgi edinme kanallarını insanın yüzüne kapamayan, bununla birlikte insanı masalların ve asılsız kuruntuların peşinden koşturmayan, sağlıklı bir düşünce yapısıdır”.

Zâten batı, modern bilimdeki temel doğrulara, İslâm-âlimlerinin eserlerini (ç)alarak (çünkü kaynak göstermiyor) ulaşmıştır. Mustafa Armağan bu konuda şunları söyler:

“Bize sâdece Osmanlı târihi değil, Avrupa târihi de tek-yanlı öğretilmiştir. Kopernik’in gezegenler teorisini Şam’lı bir İslâm âlimi olan İbnüş-Şâtır’dan (ç)alışı da Avrupa târihinin meçhul kalmış yönlerindendir.

1950’li yıllarda Kopernik üzerine çalışan bilim-târihçisi Otto Nieugebauer müthiş bir buluş yapmıştı. Şam’lı astronom İbnü’ş-Şâtır’ın Nihâyetü’s-Sülfi Tashihi’l-Usul adlı Arapça eserini, matematik profesörü Edward Kennedy’nin tavsiyesi üzerine dikkatle incelemiş ve tek kelime Arapça bilmemesine rağmen içerisindeki çizimlerin Kopernik’inkilere müthiş benzerliği karşısında şoke olmuştur. Yoksa Kopernik’in eseri orijinâl değil miydi? Ve acaba nerden aldığını bilmediğimiz teorisinin kaynağı bulunmuş muydu?

Bilim-târihçisi George Saliba, bu buluşun, Avrupa biliminin kökenleri ile İslâm-bilimi arasında bir bağlantı noktası olabileceği görüşündedir. Dolayısıyla bir Avrupa mûcizesi yok, İslâm-bilim mirasından aktarmalar vardır. Vaktiyle müslüman âlimler de Yunan’lılardan pek-çok şey öğrenmişlerdi ama üstadlarından aldıklarını açıkça belirtiyorlardı. Oysa Kopernik bilgilerini nereden aldığını ısrarla gizlemişti.

Zamanla araştırmalar derinleşti ve görüldü ki, Kopernik aslında sâdece İbnü’ş-Şâtır’dan değil, ondan 1.5 asır önce yaşamış Nasirüddin Tûsî’den de “Tusi çifte bağı” denilen teorem ve bunun çizimini aynen almış ama yine kaynak belirtmemişti.

Bunlara, 1973 yılında yeni bir kanıt eklendiğinde heyecan doruğa çıkmış gibiydi. Willy Hartner adlı bilim-târihçisi bir adım daha atmış ve Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki bir yazma eserde, Kopernik’in kopya çektiğinin en ciddî kanıtını yakalamıştı.

Buna göre Kopernik, kendisinden yaklaşık 300 yıl önce benzer bir kanıtlamaya giden Tusî’nin çizimindeki harfleri bile aynen kopya etmekten çekinmemişti. Tusî “elif’”i kullanıyor, Kopernik ise ona Latin alfabesinde A diyordu. Tusî “be” derken Kopernik B yapıyordu onu. Aynı şekilde “dal” harfi yerine D, “ha” harfi yerine de H demişti. Fakat tek bir harf, orijinâlinkinden değişikti: Tusî’nin “ze” dediği yeri Kopernik F diye işaretlemişti. İşte bu tek harf değişikliği kafaları karıştırmış, ancak uzmanlar bunun, Arapça bilgisi kıt birinin bu metnin bir nüshasını Kopernik’e okurken “ze”yi F diye okuduğu hükmüne varmışlardı. Çünkü Arapça el yazısında bu iki harf, yani “ze” ile “fe” harflerinin yazılışları bir-birine çok benzemektedir.

Kemal Tâhir: “Biz târihi çalınmış bir milletiz der”.

Ve sorar:

“Neden bir 17.yüzyıl Bilimsel Devrimi’nden söz edilir de, 10.yüzyılda gerçekleşen ve bir-kaç yüzyıl süren İslâm Bilim Devrimi’nden söz edilmez?. Neden Avrupa Rönesans’ndan söz edilir de, müslümanların Rönesanslarını en az 5 yüzyıl önce gerçekleştirdiklerinden dem vurulmaz?”.

Bilim, bilim-dışı önermeleri eleştirirken onları biraz da falcılık-kâhinlikle suçlar. Ama kendisine gelince, meselâ “evrenin başı ve sonu” teorisini mutlak-doğru gibi açıklamaktan hiç çekinmez. “Hattâ, yaptıkları bu “bilimsel kâhinlik”in eleştirilmesine bile dayanamazlar.
                                                                      
Seyyid Kutub:

“İslâm’i araştırmalarda Batı-düşüncesinin yöntemlerine ve bu yöntemler uyarınca ortaya konulan ürünlere güvenmek büyük bir gaflet olur. Günümüzde yaşadığımız koşullar nedeni ile batı’dan almak zorunda olduğumuz deneysel bilgileri dâhi alırken bunlara felsefî yorum katılması ihtimâli olduğu için, son derece dikkatli davranmamamız gerekir. Çünkü bu bilimlere katılması olası felsefî yorumlar top-yekün din düşüncesine, özellikle İslâm düşüncesine (dünyâ-görüşüne) temelden karşıdırlar. Miktârı ne olursa-olsun böylesi yorumlar İslâm pınarının sâfiyetini bozmaya ve onu zehirlemeye yeterlidir” der.

Gerekli araçların ellerinde bulunmasından dolayı bilim-adamları doğru yargılara da varırlar tabi. Bu yargılara diyecek bir şeyimiz tabî ki de yoktur. Müslümanlar bu tarz bilgilere güvenebilirler. Bu bilgileri hem güvenip alabiliriz, hem de o bilgilere katkılar yapabiliriz.

Ey dindar bilim-adamları! Kâinâtın büyüsünü paçavra teorilerle bozmaya çalışmayın. Başaramazsınız. Kavlî âyetler toplamı olan Kur’ân’ın “koruma programı” olduğu gibi; kevnî âyetler toplamı olan kâinâtın da bir “koruma programı” vardır. “Şihab”lara dikkat edin. Bu “koruma programı”nı delerek/delmeye çalışarak insanların tasavvurlarını bozuyorsunuz. Yamuk tasavvurlar inşâ ediyorsunuz. Tasavvurda milimetrik sapma, eylemde kilo-metrelere tekâbül ediyor.

Ey bilim-adamları! Her-şeyi görmeniz mümkün değildir. Gelin “her şeyi “Gören”in bildirmesiyle bakın kâinâta. Çünkü her-şeyi hakkıyla sâdece Allah görür. Aksi-takdirde gördüğünüz şeyler bir serap olmaktan öte gidemeyecektir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Şubat 2016


Devamını Oku »

Mûcize

 

 

 

“Orada Zekeriyya, Rabbine duâ etti; “Ey Rabbim bana kendi tarafından temiz bir soy bağışla, hiç kuşkusuz sen şu duâyı işitensin” dedi” (Âl-i İmrân 38).

 

Seyyid Kutub bu âyeti şöyle tefsir ediyor:

 

“Duâ kabûl edildi. İnsanların bir kânun olduğunu sandıkları alışıla-gelen şeyler, yüce Allah’ın irâdesinin gerçekleştirdiği bu olayı algılayamaz. Aslında insanın kânun olarak sandığı ve gördüğü her yasa -sınırsız ve nihâi değil- göreli bir olgudan öteye geçemez. İnsan, bu sınırlı ömrü, sınırlı bilgisi ve bütünüyle sınırlı aklıyla nihâi bir kânunu bütünüyle algılayamaz ve bu noktada mutlak bir gerçeğe varamaz. İnsana, Cenâb-ı Allah’a karşı edebini takınması yakışır. Tabiatının sınırları ile sahasının çerçevesini taşmaması yaraşır ona. Böylece, kılavuzsuz olarak çöllerde bilinçsizce yol tepmekten kurtulur. Olabilecek ve olamayacaklardan söz ederken bizzat deneyimlerinden, kendisinin belirlediği kurallardan ve bilgilerinden hareketle Allah’ın bağımsız olan dilemesini dar kalıplara sokmaya çalışmaktan kurtulur. Duânın kabûl edilişi bizzat Zekeriyya’ya da bir sürpriz olmuştur. Çünkü Zekeriyya da nihâyet insanlardan biriydi. İnsanların alışa-geldiği olaylara oranla olağan-üstü bir niteliğe sâhip bulunan bu olayın nasıl meydana geldiğini öğrenmeye meraklanmıştı”.

 

“Zekeriyya “Rabbim, kendimi iyice yaşlanmış ve karım çocuktan kesilmişken nasıl oğlum olabilir?” dedi. O da; “Böyledir Allah dilediğini yapar” dedi” (Âl-i İmrân 40).

 

“Ve hemen cevap yetişiyor. Cevap sâde ve kolaydır.. İşi ehline havâle ediyor. Anlaşılmasında hiç-bir zorluk, oluşunda hiç-bir ilginçlik bulunmayan gerçek mâhiyetine gönderiyor: “Böyledir Allah dilediğini yapar”.

 

Aynı şekilde... İş, Allah’ın dilemesine ve sürekli olarak bu şekilde meydana gelen Allah’ın irâdesine havâle edildiğinde, onun alışıla-gelen, tekrâr edilen ve normâl olan bir iş olduğu kavranabilmektedir. Fakat insanlar olay konumunda değerlendirmiyor, Allah’ın yaratıcılığı üzerinde düşünmüyor ve gerçeği gözlerinin önüne getirmiyorlar. Böylece kolaylıkla ve bağımsızlıkla Allah dilediğini yapar. Öyleyse kendisi yaşlandığı ve karısı kısır olduğu hâlde Allah’ın Zekeriyya’ya bir erkek çocuk bağışlamasında anlaşılmayacak ne olabilir?. Yaşın ve kısırlığın; ancak, insanların kendilerinin kural olarak tesbit ettiği ve onlardan kânunlar çıkarttıkları zaman bir değeri olabilir. Allah için ise böyle kıyaslama yoktur. O’nun için ne alışıla-gelen ne de ilginç bir olaydan söz edilebilir. O’na göre her nesnenin kaynağı, dilemesinin ona yönelmiş olmasıdır. Onun dilemesi ise her çeşit bağdan tamâmen bağımsızdır.

 

Peki bu olaya egemen olan yasa hangisidir?. Bu, yüce Allah’ın irâdesinin sınırsız ve bağımsız yasasıdır. Onsuz bu ilginç olayı açıklama imkânsızdır. Aynı şekilde ihtiyarladıktan sonra ve karısının kısırlığına rağmen O’na Yahya’yı bağışlaması da bu yasa olmadan açıklanamaz”.

 

Hiç kimse mûcizeleri inkâr etmeye kalkışmasın. Caner Taslaman:

 

“Mûcizeleri inkâr iki tâne kibri içinde taşır; bu kibirlerden birincisi Tanrı’nın katındaki tüm yasaları bildiğimize dâir teolojik bir kibirdir, ikincisi ise doğa yasaları ile ‘kendi içinde evrene’ dâir her-türlü bilgiye sâhip olduğumuzu iddia eden bilimsel bir kibirdir ki, bu ikincisi özellikle 19. yüzyılın yaygın bir hastalığıydı” der.

 

Gazali: “Bütün mûcizeler tabî ve bütün tabiat mûcizevîdir” der. Mûcizeyi görebilecek gözler; mûcizeden başka bir şey göremezler. Kur’ânî deyimle: mûcizeyi ancak bilinçli olanlar görebilir:

 

“Onlar, “ona Rabbinden mûcizevi bir belge indirilmesi gerekmez miydi?” derler. De ki: Allah her türlü mûcizevi belgeyi indirmeye kadirdir. Fakat onların çoğu bunun bilincinde değildirler” (En-âm 37).

 

Mûcizeler aslında dîni kabûl etmede etkili olması gerekirken, modern zamanlarda “dîni inkâr etme gerekçesi olarak gösteriliyor ve kabûl ediliyor. Öyle ki, mûcizeyi kabûl edenler câhil ve yobaz olarak görülürken, mûcizeleri inkâr edenler ise ilim-sâhibi olarak görülüyor.

 

Mûcizeler, alışık olmadığımız şeyler olduğu için kabûllenilmesi bâzılarına zor geliyor ve böylece ilgili âyetleri anlamından saptırıncaya kadar yorumluyorlar. Hâlbuki her gün gördüğümüz nice “mûcizeler” vardır ki, biz onları yorumlamayı düşünmeyiz. Meselâ yumurtadan bir civcivin çıkması da “normâl” değildir; minicik bir böcekten kocaman kuşlara kadar hayvanların havada uçması, yine minik canlılardan kocaman balinalara kadar balık ve deniz canlılarının denizde yaşaması da aslında normâl değildir. Bir insanın karnında, başka bir varlığın zamanla insan olarak gelişmesi ve doğması hiç de normâl değildir. Aslında her gün içtiğimiz çeşitli şeyler için kullandığımız su bile mûcizedir.

 

Bu sayılanları normâl gören ve mûcizeyi tümden inkâr eden fakat buna rağmen âhireti kabûl eden modern müslümanlara sormak lâzım; peki öldükten sonra dirilmenin nesi normâl ki?. Mûcizelere inanmayanlar, ahirete yâni öldükten sonraki hayâta nasıl inanacaklar?.

 

“Dediler ki: ‘Ona Rabbinden âyetler (bir-takım mûcizeler) indirilmeli değil miydi?’. De ki: ‘Âyetler yalnızca Allah’ın katındadır. Ben ise, ancak apaçık bir uyarıcıyım’. (Ankebût 50).

 

Sürekli olarak Kur’ân’ın âyetleri inip dururken, müşriklerin istediği “mûcizeler-âyetler neydi ki?. Tabî ki müşriklerin bahsettiği şeyler, önceki peygamberlerin gösterdiği türden, olağan-üstü eylemler ve olaylardır. 

 

İnsanların yaratamadığı ve yapamadığı her-şey bir mûcizedir. Atom-altı parçacıklar, Dünyâ, Güneş Sistemi, galaksiler, mikrodan makroya her-şey, kısaca bütün kâinât bir mûcizedir. Mûcizeler ise kânunlarla ve kurallarla anlaşılamaz ve açıklanamaz. Kânunlarla ve kurallarla açıklanamayan her-şey mûcizedir.

 

Mûcize demekle, “mutlak mânâda anlaşılamayan” şey demek istiyoruz. İnsanı âciz bırakan şey demek istiyoruz. Mutlak olmayan mânâda keşifler yapılması tabî ki normâl bir durumdur. Bu keşifler de farklı açıdan mûcizedir (ayât).

 

İki çeşit mûcize vardır. Apaçık olan mûcize yâni a-normâl; bir de görünen normâl olan tabiat mûcizeleri. Bu ikincisi de bâzen bizi âciz bırakır. Bu mûcizeler karşısında insanların yapacağı şey tevekküldür/tefekkürdür.

 

Mûcize, olağan-dışılık demek değildir. Bilâkis mûcize âciz bırakan demek olup, olağan olduğu hâlde görkem ve ihtişâmı karşısında âciz kalınan şeydir/olaydır. Esâsında mûcize, olağan şeyin şiddetli oluş hâlidir. Olanın, şiddetli bir şekilde olmasıdır. Olanın şiddetli oluşunu daha önce hiç görmediğimiz için (çünkü oluşta tekrar yoktur) o oluşa anlam veremiyoruz. “Oluşuna anlam verilemeyen/verilemeyecek olan şey” demektir mûcize. “Aklımızın ermediği ve ermeyeceği şey” demektir.

 

Peygamberler mûcizeyi gösterirler ama mûcizeyi yaratamazlar. Zîrâ mûcizeyi yaratan Allah’tır. Mûcize, “Allah’ın bir fiili”dir.

 

Allah’ın yarattığı her-şey mükemmel olduğu için mûcizedir. Kâinâtın, insanın, vs. her-şeyin nasıl yaratıldığını hiç-bir felsefe, fikir ve düşünce sistemi mutlak doğru bir şekilde açıklayamaz. Yaratılışın nasıl olduğunu açıklayacak olan tek şey... “mûcize”dir. Sihir değil; mûcize! Bundan gerisi ise “gaybı taşlamak”tır. Ama insanlar, kafa-konforlarını bozmamak ve bunun netîcesinde ortaya çıkacak bedeli ödememek uğruna alıştıkları yalanla yaşıyorlar.

 

“Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) “Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru” (Âl-i İmrân 191).

 

Ben fakir de, başımı hem yere hem de göklere çevirince gördüm ki… Her-şey mûcizedir. Kâinâtta mûcizeden başka bir şey de yoktur.

 

Vel-hâsıl kelam... Mûcizeden terâzi kurarlar. Mûcize alırlar, mûcize satarlar. Mûcizeyi mûcizeyle tartarlar. Çarşı-pazar mûcizedir bu-gün.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Şubat 2016

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »