11 Ekim 2016 Salı

Büyü ve Nazar Gerçek Midir?


“(Mûsâ:) ‘Siz atın’ dedi. (Asâlarını) atıverince, insanların gözlerini büyüleyiverdiler, onları dehşete düşürdüler ve (ortaya) büyük bir sihir getirmiş oldular” (A’raf 116).

 

“İnkâr edenler, zikri (Kur’ân’ı) işittikleri zaman, seni neredeyse gözleriyle devireceklerdi. ‘O, gerçekten bir delidir’ diyorlar” (Kalem 51).

 

Büyü

 

Büyü: “Tabiat kânunlarına aykırı sonuçlar elde etmek iddiâsında olanların başvurdukları gizli işlem ve davranışlara verilen genel ad. Efsun, sihir, füsun, (Mecâzi), karşı durulmaz güçlü etki” (TDK).

 

Türklerin büyüye olan bağlılığının arkasında, hâlen izlerini gördüğümüz, eski dinleri-inanışları ve büyük-ölçüde bir büyü-sihir dîni olan Şamanizm vardır.

 

Târih boyunca insanların çekindikleri ve korktukları şeylerden biri de “büyü”dür. Peki ama büyü nedir?. Aslında büyü, “büyülenmek” demektir. İnsanları büyüleyen her-şey “büyü”dür. Bu bağlamda varlığın tamâmı büyü için araç olarak kullanılabilir. Fakat “sözde etkiyi” gösteren şey aslında o şeyin bizzat kendisi değildir. Çünkü büyü için kullanılan o şey sâdece bir nesnedir. Bir gücü de yoktur. Sâdece yaratılıştan gelen bir enerjisi, şekli, kokusu vs. vardır. Nesnelerin kimyâsal anlamda bir zehir yada radyasyon gibi etkilerinden başka olumsuz hiç-bir güçleri ve etkileri yoktur.  

 

Büyü pagan bir eylemdir. Zîrâ büyüde kullanılan nesnelerin bir etkisinin, gücünün ve rûhunun olduğu inanışı vardır büyücülükte. Büyü yapmada kullanılan “şunun kökü, bunun sapı, diğerinin kuyruğu, tozu, suyu, tüyü” vs. tüm malzemeler aslında basit birer eşyâ olmasına rağmen bu malzemelerin bilinmedik gizli bri gücü olduğu vehmedilir ve bir büyü aracılığı ile bir etki oluşturabileceğine inanılır. Bildiğimiz-gördüğümüz şeyler büyü malzemesi olarak kullanıldığı için sanki tılsımlı gibi düşünülür. Aslında hiç-bir gizli ve etkileri ve tılsımları falan yoktur. Allah onları nasıl yarattıysa öyledirler. Bu malzemeler bırakın başkasına etki etmeyi yada zarar-yarar vermeyi, kendilerine bile yararları-zararları olmaz.Tabi bâzı şeylerin gizli değil ama açık etkileri vardır. Uranyum, radyum gibi elementlerde olduğu gibi. Fakat bunların etkileri zâten açıktır ve kişiye özel olmaz.

 

Meselâ büyüde en çok kullanılan “domuz-yağı”, haram kılınmaktan başka bir özelliği olmayan sâdece bir yağ çeşididir aslında. Birisi kapısına domuz-yağı sürüldüğünü gördüğünde, “eyvah bana büyü yapılmış” düşüncesiyle büyüleniyor. Zâten böyle düşünmesi ve endişelenmesi onu etkiliyor. Yoksa domuz-yağı sâdece bir yağdır ve haram olmasından başka “kuyruk-yağı” yada “tere-yağı” gibi yağlardan bir farkı yoktur. O yağın “domuz-yağı” olması ve kapıya-bacaya vs. sürülmüş olması ve de böyle bir şeyin “büyü” olduğunu bilmesi kişiyi etkiler ve sinirlendirir, psikolojisini bozar ve derin düşüncelere sevk-eder. İşte kişi o zaman büyülenmiş olur. Hele ki bir de sevmediği yada düşmanı olan biri varsa.. tamam, “o kesin olarak büyüdür” düşüncesi kişiye hâkim olur ve onu hasta edip yatağa bile düşürür ve belki de kafayı yemesine neden olur. Hâlbuki o etki, “kapıya-bacaya” sürülmüş olan domuz-yağının etkisi değildir. O etki, kişinin, ön-bilgi olarak büyünün ne olduğunu bilmesi ve büyünün etki edeceğine olan inancıdır. Bu şekilde inşâ olan bilinç-altı ve nefsi, ona hemen fısıldamaya başlar: Eyvah!.. Aslında ortada gerçekten etkileyici olan bir şey olmadığından, korkulacak bir şey de yoktur. Büyünün en büyük panzehiri, yapılan büyüyü “takmamak”tır. Dolayısı ile büyü psikolojik bir şeydir ve büyü için kullanılan araçların hiç-birinde kişiyi etkileyecek bir güç yoktur. O şeye istenildiği kadar okunsun-üflensin. Etkilenme, kişinin o şeylerin mutlakâ etkisi olacağına olan inancından kaynaklanan psikolojik etkidir. Büyü için araç olarak kullanılan o şeyin ne olduğunu bilmese yapılan büyüden bir etkilenme olmayacaktır. Zâten büyü, delilere ve çocuklara işlemez. Onlara büyü tutmaz. Zîrâ deliler ve çocuklar büyü için kullanılan araçların ne olduklarını bilmediklerinden büyülenmezler. İşin günah olan tarafı ise, insanları boş şeylere meylettirmek ve zihinlerini bunlarla meşgûl etmektir. Kişi, “büyü”yü kabûl ettiği anda büyü ve büyülenme gerçekleşir.

 

“Ve onlar tutup Süleyman’ın yöntemi sırasında (o dönemin) şeytanlarının uydurduğu yalan ve desîselerin peşine takıldılar. Oysa ki Süleyman küfre sapıp nankörlük yapmadı, aksine o(na düzen kuran) şeytanlar küfre sapıp nankörlük yaptılar: insanlara sihri öğrettiler. Yine (Medîne Yahudileri) Bâbil’li iki güç-sâhibine; Hârut ve Mârut’a verileni izlediklerini (iddiâ ettiler). Oysa o ikisi: ‘Baksanıza!, biz (Bâbil esâretiyle) sınanmaktayız, sakın küfre sapma(yın)!”, demedikçe hiç kimseye bir şey öğretmiyorlardı. Fakat (Bâbil’deki düzenbazlar) bu ikiliden kişi ile eşinin arasını açacak şeyler öğreniyorlardı. Ne var ki o (Bâbil’li düzenbazlar), Allah’ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezlerdi; ama yine de zarar verip yarar sağlamayan şeyler öğreniyorlardı. Doğrusu onlar, bu türden bir alış-verişe giren kimsenin âhirette eli boş kalacağını çok iyi biliyorlardı. Kişiliklerini sattıkları şey ne fenâdır; keşke bunu olsun bilebilselerdi” (Bakara 102).

 

Büyü yâni sihir, âyetin söylediği gibi şeytandandır. Şeytanın bir vesvesesidir. İnsanların şeytandan yada şeytanın uşaklarından öğrendikleri şey, “insanlara nasıl vesvese verildiği”dir. Büyü; vesvesedir, vehimdir, kuruntudur yâni. Büyü, bir şeyi araç olarak kullanarak, onunla karşıdaki kişide sûni bir etki meydana getirmektir.

 

Tanıdığım biri şöyle bir şey anlatmıştı: “Kapımıza domuz-yağı sürdüler. O günden sonra eşimle anlaşamamaya başladık ve bir zaman sonra büyük tartışmalar bile çıktı. Neredeyse boşanma aşamasına geldik”. Bu durumu domuz-yağı ile yapılan büyüye bağlamışlardı. Hâlbuki işin gerçeği şu idi: Babası onu, sevdiği kişiye vermediği için, o da sevdiği kişiye kaçmıştı. Tabi artık babası ile küsmek zorunda kalmışlardı. Fakat babası bu durumu içine sindiremeyince, bir akrabâsına, kızının yaşadığı evin kapısına domuz-yağı sürdürerek büyü yapmıştı. Onlar da o yağı görünce kendilerine büyü yapıldığını hemen anlamışlar ve tabi büyüyü kimin yaptığını hemen çözmüşlerdi. Bu durum evde huzursuzluk çıkararak tartışmaya sebep oldu ve mesele büyüdü gitti. Fakat aslında etki eden şey domuz-yağı değildi. Zâten gergin olan kayınpeder tarafı ile olan gerginliğin artması ve bu durumun, onları sinirlendirmesi ve aşırı bir şekilde kızdırmasıydı. Kızdıkları şey, karşı tarafın kendileriyle uğraşmasıydı. Çünkü karşı taraf onları rahat bırakmıyordu. Yâni büyü zannedilen şey, iki taraf arasındaki düşmanlık ve küslük idi. Domuz-yağı o düşmanlığı körükleyen bir etkendi sâdece. Fakat o etkiyi yapan “domuz-yağı”nın bizzat kendisi değildi. Herhangi bir margarin de sürülse yine aynı etki olacak ve tartışma çıkacaktı zâten. Hattâ birinden bir söz duymaları bile aynı etkiyi yapardı. Demek ki büyü denilen şey aslında bir fitnedir.   

 

Büyü denilen şey, büyülenmedir. İnsanı büyüleyen her-şey büyüdür. İnsanların o şeyden rahatsız olup-olmayacakları, büyü nesnesi olan o şeyin kendilerini olumsuz etkileyip-etkilemeyeceğine bağlıdır. İnsan kendisini rahatsız etmeyen büyülenmelerden olumsuz etkilenmez. O hâlde büyü, “bir şeyden olumsuz etkilenme” demektir:

 

“Mutlakâ: ‘Gözlerimiz döndürüldü, belki büyülenmiş bir topluluğuz’ diyeceklerdir” (Hicr 15).

 

Uykunun da bir büyüsü vardır. Suhr=seher=sihir; hepsi birbirleri ile alâkalıdır.

 

İftirâ atmak da büyü yapmak yada büyülemektir. Kişiye yada bir topluma karşı bir düzen, bir komplo kurmak, o kişiyi yada toplumu büyülemektir. Kitle-iletişim araçları ile topluma çok kolay büyü yapılabilmekte ve toplum büyülenebilmektedir. Modern büyü, özellikle televizyon ve diğer iletişim araçları ile toplumu büyüleyip yanlış yönlendirebilir. Meselâ; birilerini F-16’larla bombalayıp öldürünce onu; “demokrasi getirmek/silah gücü/savunma hakkı” vs. olarak kabûl ettirirlerken; zulme uğramış bir kişinin kendisini (mecbûren) canlı bomba yapıp patlattığında ve karşı taraftan birilerini öldürdüğünde “terör”-“terörist” olarak kabûl ettirebilirler. Ve kendisine “müslüman” diyenlerin büyük çoğunluğu bile buna inanır ve kabûl eder. İşte medya-teknoloji büyüsü budur. Bu oyuna ancak câhiller inanır ve katılır.

 

Modernizm, insanın ve kâinâtın pozitif büyüsünü bozdu ve onu negatif büyü ile büyüledi-büyülemektedir.

 

Târih boyunca insanlar çeşitli ifâdelerle söylenegelen sözlerle büyülenmiş, kandırılmış ve sömürülmüştür. Günümüzde de bu büyü, “demokrasi” sözü ile yapılmakta ve insanlar yine demokrasi büyüsü ile büyülenmekte, kandırılmakta ve sömürülmektedir. Bu büyüyü yapanlar, kendi büyülerini saklamak için, apaçık belgeler ve âyetler olan ve “bir sihir=büyü olmayan” vahyi, sihir=büyü olarak göstermişlerdir, göstermektedirler:

 

“Onlara açık belgeler olarak âyetlerimiz okunduğu zaman, o inkâr edenler, kendilerine gelmiş olan hak için dediler ki: ‘Bu, apaçık bir büyüdür” (Ahkâf 7).

 

Bunu yapmalarının nedeni, kendi sistemlerinin-dinlerinin devâm etmesini sağlamak ve hak dîni blôke etmektir. Bunu, elçilere iftirâ atarak onları sihirbaz=büyücü gibi göstererek yaparlar:

 

“Dediler ki: ‘Bunlar her hâlde iki sihirbazdır, sizi sihirleriyle yurdunuzdan sürüp-çıkarmak ve örnek olarak tutturduğunuz yolunuzu (dîninizi) yok etmek istiyorlar” (Tâ-hâ 63).

 

Mûcize büyü değildir. Allah’ın, peygamberleri aracılığı ile ortaya koyduğu olağan-üstü şeylerdir. Biz mûcizenin mâhiyetini mutlak anlamda idrâk edemeyiz. Fakat mûcizelerin sihir=büyü olmadığını anlayabilecek kapasitede olanlar hemen îman ederler. Çünkü onlar illüzyon ile mûcize arasındaki farkı ânında anlarlar:

 

 “Sağ elindekini atıver, onların yaptıklarını yutacaktır; çünkü onların yaptıkları yalnızca bir büyücü hîlesidir. Büyücü ise nereye varsa kurtulamaz. Bunun üzerine büyücüler secdeye kapandılar: ‘Hârûn’un ve Mûsâ’nın Rabbine îman ettik’ dediler” (Tâ-hâ 69-70 ).

 

Kitleleri büyüleyenler, onları aşağılayarak ve kendilerini büyük, halkı ise küçük görerek ve göstererek büyülüyorlar. Halk bir-zaman sonra bu durumu kabûl edip inanmaya başlıyor. Çünkü kendisi ile tâbi oldukları kişileri kıyaslayınca aradaki aşırı farkı görüyorlar ve büyüleniyorlar:

 

“Böylelikle Firavun kendi kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler. Gerçekten onlar, fâsık olan bir kavimdi” (Zuhrûf 54).

 

Kur’ân bir büyü=sihir değildir. Peygamberimiz de bir büyücü ve sihirbaz değildir. Büyünün ve sihrin gücü, Peygamberimiz gösterdiği “örnekliği” göstermeye yetmeyeceği gibi; vahiy de sihrin=büyünün çok ötesinde bir olaydır.

 

Büyüyü, daha doğrusu büyülenmeyi bozmanın en etkili yolu, “felak” ve “nas” sûreleridir. Hattâ bu sûreler büyüye karşı koruyucudurlar.

 

Velhâsıl kelam; büyü diye bir şey yoktur. Büyü, insanın, kendisine yapılan bir fitneyi-vesveseyi kabûl edip onun etkisi altına girmesidir. Bu etki sebebiyle de sorunlar yaşamasıdır.  

 

Nazar

 

Nazar: “Bakış, bakma, göz atma. Belli kimselerde bulunduğuna inanılan; insanlara, özellikle çocuklara, evcil hayvanlara, eve, mala-mülke, hattâ cansız nesnelere de zarar veren, bakıştaki çarpıcı ve öldürücü güç” (TDK).

 

“İnkâr edenler, zikri (Kur’ân’ı) işittikleri zaman, seni neredeyse gözleriyle devireceklerdi. ‘O, gerçekten bir delidir’ diyorlar” (Kalem 51).

 

Nazarın yâni bakmanın da aslında direkt olarak  bir etkisi yoktur, olamaz. Çünkü göz, görmeye yarayan bir organcıktır sâdece ve onun gerçek bir etkisi yoktur. Tabî ki çok güzel gözler vardır ve güzellik anlamında etkileyicidir. Nazarın etki etmesi, iki kişi arasında gerçekleşen olumsuz-çirkin bakışmadan kaynaklanan negatif elektriklenmeden kaynaklanır. Kişinin irrite olmasıdır. Ortam bir-anda negatif elektrikle dolar ve hassas insanlar bu negatif elektrikten hemen etkilenebilirler. Bu negatif elektrik, insanın vücut elektriğine etki ederek akışını bozar ve kişi bu nedenle rahatsız olur. Uyku hâli, odaklanamama gibi sorunlar baş gösterir. Bunlar aslında biraz da, karşıdaki kişinin pis-pis bakışından kaynaklanan sinirden ve gıcık olmaktan dolayıdır. Aynı kişi aynı gözlerle ona gözlerinin içi gülerek baksaydı böyle bir sorun olmayacaktı. Demek ki nazar, göz ile değil, bakışın vermiş ve söylemiş olduğu sözlerin psikolojik-mânevi etkisi ile ilgili bir durumdur.

 

Bir-keresinde bir ortamda vahye tam aykırı bir konu (tasavvuf) hakkında konuşma yapan birine pis-pis bakınca, adam çok rahatsız olmuş ve ben oradan gidince, birlikte oraya gittiğim arkadaşıma; “kimdi o ya!, ne biçim bakıyor öyle; söyle ona da bir daha gelmesin buraya” demiş. Çünkü ben gözlerimle konuşmuş ve ona “yalancı şerefsiz” demiştim. Gözlerin birbiriyle konuşmasıdır nazar. Her zaman da kötü bir diyalog olmaz tabi. Bâzen de bir sevgi oluşturur ve bir âilenin doğmasına neden olur. “Gözler kâlbin aynası” olduğundan, aslında nazar, kâlpten geçenlerin göz yoluyla karşı tarafa iletilmesidir.   

 

Nazara karşı takılan nazar-boncuğunun gerçek bir gücü yoktur. Onun etkisi sâdece, karşıdaki kişinin size değil de, nazar boncuğunun dikkat çekici renklerinden dolayı gözün ona kaymasıyla, olumsuz olacak bir bakışın sizin üstünüzden sekmesine neden olmasıyla olur. Tabi bu ille de nazar-boncuğu ile olacak diye bir şey yoktur. Kralların-pâdişahların başlarındaki tâc ve kavuklardaki göz-alıcı mücevherler de böyledir. Karşıdaki kişi kralın-pâdişahın direkt olarak gözlerine değil de o mücevhere odaklanır ve böylece kral-pâdişah o nazardan (kötü bakıştan) kurtulmuş olur. Nazar-boncuğunun çarpıcı renginden dolayı değil de direkt kendisinde bir etki olduğunu düşünüp onu kendi üstüne yada eve, arabaya, işyerine asarak ondan bir koruyuculuk beklemek günah ve hattâ şirktir.

 

Bâzı kişilerin nazarı çok değiyorsa, o zaman nazarı değen kişi, istediği kişiyi istediği zaman olumsuz olarak etkileyip, yıkıp-devirebilir mi?. Böyle bir şey olacak olsaydı, ortalıkta nazardan dolayı perişân olmuş sayısız insan görürdük.

 

Peki birbirlerine baka-baka âşık olanlara niye nazar değmiyor?. Çünkü sürekli olarak birbirlerine bakıyorlar. Yoksa tüm âşıklara nazar mı değmektedir ve aşk denilen şey bir nazar mıdır?. 

 

Bu nazar denilen şey en çok da kadınlara ve çocuklara değiyor. Peki neden?. Kanımca, kadınlar gittikleri gün ve dâvetlerde bol miktarda pasta-börekleri, çayları-kahveleri yiyip-içiyorlar ve daha akşamında ağırlaşmaya başlıyorlar. Çünkü mîdeler şişiyor ve tansiyonlar yükseliyor. Bu da onlarda bir sıkıntı doğuruyor. Bu sıkıntıyı kendilerine değil de başkalarına yüklemek istedikleri için “o kişinin nazarı değdi” diyor. Günlere ve dâvetlere gidip orada hamur işlerini ve tatlıları bol-bol yiyorlar, akşam olunca da ağırlaşıyorlar. “Bana nazar değdi, oradaki kadın dik-dik bana bakmıştı, herhâlde onun nazarı değdi” diyorlar. Hâlbuki aşırı karbonhidrattan kaynaklanan bir ağırlıktır o.

 

Yine çocuklara çok nazar deyiyor. Çünkü çocuklar gittikleri parklarda terliyor, ter üstlerinde kuruyor. Parklarda bulunan oyuncaklarda, herkesin ayakkabılarıyla bastıkları yerlere ellerini değiriyorlar ve sonra ellerini ağızlarına sokuyorlar. Sonuçta da mikrop, virüs ve bakteriler vücutlarına giriyor ve onları hasta ve huzursuz ediyor, en azından bir rahatsızlık oluşturarak olumsuz etkiliyor. Anneler de çocuklarının bu hâllerinin nedeninin, “parkta nazar değmiştir” olarak yorumluyorlar.

 

Erkeklere pek nazar değmez. Çünkü işlerinde-güçlerindedirler ve nazar değecek bir zaman ve fırsat yoktur. Erkekler sâdece, kedilerine pis-pis bakan kişilerden rahatsız olurlar. Fakat bu “nazar” değil, gıcık bakışın vermiş olduğu rahatsızlıktır.

 

Körler nazardan etkilenmezler, çünkü o “pis bakışı” görmezler. Dolayısıyla görmeyince gıcık da olmazlar ve böylece etkilenmemiş olurlar.

 

Allah da nazar eder ve Allah’ın rahmet nazarı “cemaat” üzerinedir. Mustafa İslamoğlu: “Kâlbiniz sizin en değerli yerinizdir. Çünkü Allah sürekli oraya nazar eder” der.

 

Peygamberimiz: “Hoşa giden bir şeyi görünce, “mâşâallah, la kuvvete illâ billah” denirse o şeye nazar değemez” buyurmuştur (Beyheki, İbni Sünni).

 

Büyü ve nazar muhabbetlerini düşünenler, konuşanlar ve yayanlar genelde kadınlardır.

 

Büyü ve nazarın direkt bir etkisi yoktur, olamaz da. Psikolojik bir etki vardır ki bu etki, büyüye ve nazara mâruz kalan kişinin, büyü yapanlara ve nazar edenlere sinir olması ve bu nedenle morâlinin bozulmasından başka bir şey değildir. Bu nedenle büyü yapılanlar ve nazara mâruz kalanların büyü ve nazardan etkilenmesi için akıllı bir varlık olması gerekir. Akıllı olmayan varlıklara ve henüz aklî olgunluğa gelmemiş olanlara yada akıldan yoksun olanlara ne büyü etki eder ne de nazar değer.

 

İnsanlar başlarına gelen olumsuzlukları, kendi fiziksel yâhut zihinsel bozukluklarına değil de, büyüye, nazara ve bu bağlamda cinlere bağlarlar. Oysa Kur’ân, cehâletin hâkim olduğu tüm zamanlarda ve mekânlarda, insanların varlığına inandıkları ve yerine göre kendilerinden yardım dilendikleri, yerine göre korktukları cinlerin, büyünün ve nazarın düzmece ve asılsız olduğunu îlân etmektedir: Bu durumda, Allah’ı bırakıp yakınlık (sağlamak) için edindikleri ilahlar, onlara yardım etselerdi ya!. Hayır, onlar, kendilerinden kaybolup gittiler. Bu (yalancı ilahlar ve onlara yükledikleri), onların yalanları ve uydurduklarıdır” (Ahkâf 28).

 

Sonsöz: Büyü ve nazar bâtıl inançlardır. Felâk ve Nas sûreleri, büyü ve nazar denilen olumsuz ve sinir bozucu durumlara karşı mükemmel rahatlatıcı sûrelerdir. Bu gibi durumlarda Allah’a sığınıldığı için daha baştan büyüye ve nazara karşı “kalkan” vazîfesi görürler.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ekim 2016

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

10 Ekim 2016 Pazartesi

Kahramâna Mahkûm Olmak



“Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: ‘Rabbimiz, bizi halkı zâlim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sâhib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla’ diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” (Nîsâ 75).

Bir zamanlar Dünyâ’ya hâkim iken, daha sonra o hâkimiyeti kaybeden toplumların insanları, eski iyi ve üstün zamanlarına kıyasla mevcut kötü durumlarının çok kötü ve içler-acısı olduğunu görünce ve yeni sistemi değiştirecek gücü ve dirâyeti de kendilerinde bulamayınca, hemen bir kahramânın hayâlini kurmaya başlarlar. Zâten en çok da böyle toplumların halkları kahramân bekleyen insanlardır. Bu bağlamda; çeşitli kişilerden, ideolojilerden, fikirlerden ve hattâ doğa olaylarından bile medet umarlar. Zîrâ dediğimiz gibi, kendisinden başlatacağı “yeniden diriliş süreci” için hem kendisinde o gücü bulamaz, hem de korkar. Zîrâ o “yüksekten” düşmüştür. İstediği şey yeniden o eski günler gibi bir hâkimiyettir. İstediği bu hâkimiyet doğru ve meşrû bir istektir fakat buna ulaşmak için izlediği yol ve seçtiği kişiler doğru değildir.

Bir de “yenilginin ve düşmenin” ardından yeniden “öze dönüş ve hakimiyet”i sağlamaya dönmeyi deneyenler olmuştur fakat başarılı olamamışlar, daha doğrusu kesin bir sonuca ulaşamamışlardır. Bu nedenle de insanlarda; “artık eskisi gibi olmayacak” düşüncesi belirginleşir. Bu düşünceyi lâik-seküler ideolojiler de destekler tabi.  İnsanlarda; “olmadı, sil baştan yapalım” düşüncesi çok ağır geldiğinden, “bir kahramân olsa da o yapsa” düşüncesi ve isteği oluşur. Çünkü düşünür, düşünür, ama bir çâre bulamaz. Ne yaparsa-yapsın değişen bir şey olmamaktadır ve zamanla işler daha da kötüye gitmektedir. Tek çıkar-yol bir kahramândır. Zâten târih boyunca da toplumları hâkim kılanlar kahramânlar değil midir?.

Fakat gerçek bir kahramân olmadığında, “koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler” misâli, sahte kahramanlar ortalıkta cirit atar. Siyâsi lîderler, yazarlar, askerler, dizi oyuncuları, sporcular ve hattâ komedyenler bile kahramân gibi görülebilirler. Artık insanlar, onurlarını kurtaracak kişileri değil de, kendilerini eğlendirenleri ve “gazlarını alanları” kahramân olarak görmeye başlarlar. Böylece bu kişiler gözlerde büyütülür ve hattâ ilahlaştırılırlar. Onlara Allah’ın neredeyse bütün vasıfları yüklenir.

Kur’ân’da bahsedilen; Vedd, Suva, Yeğus, Yeuk gibi putlar, eski zamanda yaşamış kahramanlardı. Kimisi askerî, kimisi dînî, kimisi de siyâsi kişilerdi. Bu kahramanlar putlaştırıldı daha sonra. Onlara aynen günümüzdeki ve tüm zamanlardaki gibi ilâhi vasıflar yüklendi. Sonra da başlandı tapılmaya. Bu durum günümüzde de devâm etmektedir. Her milletin putlaştırmış olduğu bir kahramânı vardır. Türkiye’de bir kahramân vardır ve biz bir kahramânın(!) ilkelerine mahkûmuz. O ilkelere aykırı düşünce üretmemiz bile yasaktır. İyi de bu bir zulüm değil mi?. Kahramanlar toplumlarını esir mi alırlar?.

Yenilgi-yenilgi ezilen ve esir olan toplumlar, mahkûmiyetlerini özgürlük zannetmeye, diktatörleri kahramân zannetmeye başlarlar. Bu, ezikliğin vermiş olduğu bir sonuçtur. Bu sözde kahramanlar öyle şeyler söyler ki, neredeyse hiç kimse onların bu sözlerini sorgulamayı, eleştirmeyi ve onlara îtirâz etmeyi düşün(e)mezler bile. Bu dînî alanda da böyledir. Mürîdin şeyhini eleştirmesi.. Allah korusun, olacak iş değildir. Çünkü diğer kahramanlar gibi şeyhini kahramân olarak görenler de, onu bırakın eleştirip îtirâz etmeyi, direkt olarak yüzlerine bile bakamazlar. Zîrâ onlar “seçilmiş” ve “kahramân”dırlar.

Sahte kahramanlar tarafından mankurtlaştırılmış kişiler, bu sözde kahramanların küresel güçlere sürekli verdikleri tâvizlerin, takıyye ve bir plân dâhilinde olduğunu zannederler. Oysa onların direktiflerini yerine getirmektedirler. Bu sahte kahramanlar halkın düşmanlarıdır aslında. Birileri için bir “kahramân” olan İsmet İnönü; “Bana bakın, kimse işitmesin, millet sizin düşmanınızdır” demişti subaylarına. Bunlar halka, yapmayacakları vaâdlerden başka bir şey vermezler. Halk ile kendileri arasında sonsuz uçurumlar vardır. Halkı öyle bir -Ali Şeriati’nin deyimiyle- istihmarlaştırmışlardır yâni eşekleştirmişlerdir ki, onları kendilerine adetâ “kul” etmişlerdir. Toplumların karşısına bir Kârun gibi, bir Firavun gibi çıkıyorlar. Kendi merkezlerinde bir hayat-anlayışı, bir düzen, bir düşünce vs. oluştururlar: Ralph Waldo Emerson: “Kim olduğunu öyle bir haykırıyor ki; ne dediğini duyamıyorum…” der. Halk da, bu sözde kahramanları gözlerinde öyle büyütmüşlerdir ki, ne dediklerini duyamadıkları gibi, kim olduklarını da göremezler. Kahramâna bir-kere “göz kırpıldığında” artık onun her sözü ve düşüncesini baş-tâcı yapılır çünkü.

Siyâsette de sürekli bir kurtarıcı arayışı vardır. Halk sürekli olarak bir kurtarıcı bekler. Mevcut kötü durumdan kendilerini kurtaracak bir lîder bekleyip dururlar ve tam “işte bu!” dedikleri anda hayâl-kırıklığına uğrarlar hep. İlginçtir; bu durum sürekli aynı şekilde devâm eder durur. Tam bulduğunu zannettiği kurtarıcıdan da, bir-süre sonra kurtulmak için yeni bir kurtarıcı arayışına girer. Eski kurtarıcıdan ve kahramandan kurtulmak için yeni kurtarıcı ve kahramân beklemeye başlar. Celâleddin Vatandaş:

“Kenarın (halk) kendisini her seferinde birilerinin önüne “kurtar bizi” diye atması, Türkiye siyâsetinin tipik ve hiç değişmeyen temel özelliklerden birisini oluşturur. İşin garip tarafı, çoğu-zaman kenarın kendisini kurtarmak için yönetime gelenlerden kurtulmak amacıyla başka bir yeni kurtarıcıya sığınmak zorunda kalmasıdır. Çünkü kurtarıcılar genellikle kurtarıcılık görevini yapmazlar ve yapamazlar” der.

Mehdi de beklenen bir kahramandır birilerine göre. Yüzyıllardır bekleye-bekleye ağaç olunmuştur ama ne gelen vardır ne de giden. “Beklenen kahramân” gelmediği gibi, bekleyenler bu nedenle perişân olmuşlar, boşa ömür tüketmişlerdir.

Modern kahramanlar, toplumun en uyanıkları, en çıkarcıları, en bencilleri, en dünyevî olanları, en acımazsızları ve en …leridir. Tüm güçlerini bir-kaç söz ile büyüledikleri mazlum halktan alırlar. Zâten onlar sürekli olarak alırlar, hiç vermezler.  

Kendi içlerinden kahramanlar çıkaramayanlar yada kendileri kahramân olamayan bireyler ve toplumlar, şeytanın-tâğutların atadığı maddî-mânevi kahramanlara kul-köle olurlar-oluyorlar. Sözde kahramanlar bunu tabî ki de istismâr ediyorlar. Çünkü kendisine bağlananı istismâr etmeyecek tek mercî Allah’tır. Allah, kendisinden korkulmasını istismâr etmez. Peygamberler, kendilerine değil Allah’a bağlanılmasını isterler. Mutlak kahramânın kendileri değil de Allah olduğunu ve O’nun sâyesinde ve himâyesinde işlerin yoluna girdiğini anlatıp durmuşlardır. Bu nedenle peygamberler de istismârcı değildirler. Zâten “istismâr etmedikleri için” toplumun gerçek kahramanlarıdır.

İçinden aydınlan(a)mayan toplumların sûni aydınlatıcılarla aydınlanmaya çalışması ne kadar tuhaf ve acı bir durumdur. İnsanlar ancak kendi içlerinden aydınlanınca ve kendi aralarından bir aydınlatıcı ve kahramân çıkarabildiklerinde yeniden Allah’ın sözünü ve dînini Dünyâ’ya hâkim kılabileceklerdir. Yazının başındaki âyet; “kahraman beklemeyin, kahraman olun” diyor. Zayıfların, ezilmişlerin gerçek kahramânı olun. Tabi bunun için de vazgeçilmesi gerekenlerden vazgeçmek ve ödenmesi gereken bedelleri ödemek gerekir.

Peygamberler insanları aydınlatarak ve önderlik ederek kurtarmışlardır. Bu “güzel örneklik” önümüzde durmaktadır. Gerçek bir aydınlanma ancak vahiy ile olur ve vahyin ışığında aydınlananların içinden bir kahramân çıkabilir ancak. Bir kahramân beklemek için mâkûl ve meşrû sebep, vahyin ışığında samîmi, ciddi, gayretli toplumların olmasıdır. Allah’ın yardımı (kahramân) ancak o zaman ortaya çıkacaktır. Bu kahramân, o toplumların içinden çıkacaktır ve ümmete önder olabilecektir. 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ekim 2016


Devamını Oku »

Aşırı Sorgulama



“Ey îman edenler, size açıklandığında sizi üzecek şeyleri sormayın; Kur’ân indirilirken (Kur’an ışığında) sorarsanız, size açıklanır. Allah onu affetti. Allah bağışlayandır, (kullara) yumuşak olandır” (Mâide 101).

Hemen söyleyelim ki, biz bu yazıda “sorgulamayı” değil “aşırı sorgulamayı” tartışıyoruz. Aşırı sorgulama, “aşırı soru sorma”nın sonucunda meydana çıkar. Soru aşırıya kaçtığında sorgulamaya dönüşür. Sorgulama devâm edince de “aşırı sorgulama”ya dönüşerek inanıcı yıpratır ve hattâ yok edebilir.  

Modernizm ile birlikte bir de “sorgulama” başladı ve kısa-zamanda bu durum “aşırı sorgulama”ya dönüştü. İşin kötüsü, bin yıllık kültür ve uygarlık, “dînî bir uygarlık” olduğundan, sorgulama bu nedenle “dînin sorgulaması”na dönük oldu daha çok. Artık insanlar “sorgulama” deyince, ya karakoldaki sorgulamayı, yada dînin sorgulanmasını anlıyorlar. Dîni sorgulamak lâik-seküler ideolojilere göre üstünlük ölçüsü gibi algılandığından -çünkü bu sorgulama onları bâtıl dinlerinden kurtarmıştır- ve bu tutum tüm Dünyâ’ya da yayıldığından, artık, dîni sorgulayanlar alkışlanmaya başlandı. Tabi bu durum “mutlakâ yapılması gereken sorgulamaları” blôke ediyor. Açlık, susuzluk, çıplaklık, ekonomik uçurum, ahlâksızlık, zulüm, savaş, sömürü, adâletsizlik, şerefsizlik vs. sorgulanmıyor. Sorgulanmayınca da bir eleştiri-îtirâz oluşmuyor ve bunun sonucunda da bir düzeltmeye gidilmiyor. Böylece Dünyâ yaşanamayacak bir yere dönüşmeye başlıyor.

Atasoy Müftüoğlu: “Batı dünyâsında, Rönesans, lâiklik ve Reformasyon süreçleri/hareketleri, dîne ilişkin bütün yapıların meşrûiyetlerini tartışılabilir, sorgulanabilir hâle getirmişti” der. Batı dünyâsında yapılan dîni sorgulama, -din, tahrif olmuş ve bâtıllaşmış bir din olduğundan-, batı’nın yaptığı din sorgulaması onların işlerine yaradı ve o dîni dört duvar arasına hapsettiler. Böylece görece bir özgürlük kazandılar.

İslâm’da ise, soru sorma vardır fakat bunun aşırı bir şekilde yapılmasına izin verilmez. Zîrâ İslâm dîni en başta, “îman etme” dînidir, “sorgulama dîni” değil. Sorgulama, belki de uzak-doğu ahlâk dinlerine özgü olabilir. Tabi bu sorgulama, “dîni sorgulamak” şeklinde olacaktır. İslâm’da kişinin aklına gelen soruda, eğer kişi samîmi ise, sorusuna en kısa-zamanda bir cevap bulabilir. Bir-çok kez, sabah kalktığımda aklımda oluşan bir sorunun cevâbını, biraz sonra Kur’ân’ın kapağını açtığımda, okuma sırasındaki ilk âyette bulabildiğimi biliyorum. “Kur’ân indirilirken-okunurken” sorulduğunda zâten cevap geliyor. O hâlde sorulması gereken sorular, “sormazsam ölürüm” türünden olmalıdır. Demek ki samîmi ve gayretli kişiler çok da fazla soru sormazlar. O hâlde çok soru soranların başka bir sorunları olabilir. Dediğimiz gibi; çok soru soranlar bir-süre sonra sorgulamaya başlayabiliyorlar.

Çok soru ve sorgulama, bir çeşit ciddiyetsizliktir. Çünkü soruların cevâbını kendisi de bulabilir. Hattâ belki de biliyordur da yine soruyordur. Mevcut cevap hoşuna gitmemiştir. Çünkü baştaki âyette de söylendiği gibi kendisini üzecek bir cevap almıştır ve bu cevâbın sıkıntısını başka sorularla aşmaya çalışmaktadır. Eğer aşamazsa soru, sorgulamaya dönüşmeye başlar ve aşırı sorgulamaya kadar giderek inançta hasar ortaya çıkar. Peygamberimiz:

“Sizden önceki ümmetleri çok suâl sormaları ve peygamberlerine karşı münâkaşaya dalmaları helâk etti. Size herhangi bir şeyi yasakladığım zaman ondan kesinlikle sakınınız, bir şeyi emrettiğimde de onu, gücünüz yettiği ölçüde yerine getiriniz” (Buhârî, İ’tisâm 2; Müslim, Hac 412, Fezâil 130-131) der.

Dinde sorgulama yapılmaz, fakat “soru sorma” yapılabilir. “Namaz kılın” emrinin sorgulanması olmaz meselâ. Sorgulama, “suç niteliğinde bulunan bir sorun üzerine ilgili bulunanlara sorular sormak” olarak geçer TDK sözlüğünde. Yâni kişi sorgulamayı, beğenmediği bir şey hakkında yapar. Zâten kişi, ona karşı baskın bir cevap verildiğinde bile sorgulamasından vazgeçmez. Âyet, çok açık bir şekilde soruların sorgulamaya dönmemesini söyler ve bu konuda aşırıya kaçıldığında bunun nelere yol açabileceği hakkında bizi uyarır:

“Sizden önce bir topluluk onu sormuştu da sonra kâfir olmuşlardı” (Mâide 102).

Artık sorgulama deyince müslümanların da aklına “dîni sorgulamak” geliyor. Çünkü modern insanın/müslümanın zihni-beyni, batı zihniyeti ile iğdiş edilmiş durumda. Batı, dîni sorgulayarak en sonunda dîni, ya -sözde- vicdanlara hapsederek yada inkâr ederek hayattan uzaklaştırdı. Batı’lı için sorgulamak, “dîni sorgulamak” anlamındadır. İşte kafası batı’nın değerleriyle inşâ olmuş, daha doğrusu iğdiş edilmiş insanlar/müslümanlar da sorgulama deyince “dîni sorgulamayı” anlıyorlar. Fakat hiç kimse; Allah dışında hüküm vermeyi, lâikliği, demokrasiyi, kapitâlizmi, liberâlizmi, sömürgeyi, adâletsizliği sorgulamıyor. Zîrâ bunlar, sorgulamayı başlatan batı’nın îcatları ve dinleridir.  

Gençler aşırı sorguluyorlar. Dîni ve mânevi değerleri sorguluyor, geleneği-göreneği-âdetleri sorguluyor. Fakat; cipsi, kolayı, hamburgeri, marka giysileri, yabancı şarkıları sporu, dizileri, filmleri sorgulamıyor. Hangi yolda gittiğini sorgulamıyor. Bir türlü iknâ olmuyorlar ve soruyorlar, sorguluyorlar. Sorgulamaktan uygulamaya vakit kalmıyor. Belki de uygulamamak için soruyorlar ve sorguluyorlar. Bir rivâyette şöyle denir:

“Hz. Peygamber’e sorular sordular. Soruda öylesine aşırı gittiler ki, bir-gün minbere çıkıp (öfkeyle): ‘Sorun, her sorunuza cevap vereceğim’ dedi. Cemaat bu sözü işitince, korkuyla başlarını öne eğdiler. Başlarına mühim bir hadise gelmekte olmasından korktular”. (Buhârî, Tefsir, Maide 12; Rikâk 27; İ’tisam 3; Müslim, Fedâil 134-138, (2359); Tirmizî, Tefsir, Mâide (3058).

Ne kadar soru varsa o kadar yükümlülük var demektir. Ayrıntılı soru, “ayrıntılı uygulama” bekler çünkü. Bu nedenle cevâbı verildiğinde uygulamayacağınız soruları sormamanız gerekir.

Akıl yürütmek ile sorgulamak aynı şey değildir. Sorgulama “sormak” değildir. İnsan bilmediğini sorar ama “karşı olduğu şey”i sorgular. Bu sorgulama, inanmak için değil, inançsızlığını devâm ettirmek içindir.

Sorgulanması gereken, ilk başta insanın kendisidir. İnsanın ilk başta kendisini sağlamca bir sorgulaması gerekir. Kendini sorgulamayanlar her-şeyi sorgulamaya başlarlar fakat kesin bir sonuca ulaşamazlar. Zîrâ ilk başta kendilerini sorgulamamışlardır ve her-şeyi sorgular hâle gelmişlerdir. Her-şeyi sorgulayanlar hiç-bir sonuca ulaşamazlar. Bu durum onların kendilerini sorgulamalarını da blôke etmektedir.

Sorgulanacak şeyleri sorgulamayanlar, sorgulanmaması gereken şeyleri sorgularlar. Meselâ Allah’ın zâtını, yaratılıştan öncesini sorgulayıp dururlar. Modernizmin sorguladığı her-şeyi sorgularlar.

Dinde sorgulama yoktur demek, “soruları çığırından çıkararak, aşırı sorgulamaya dönüştürmek yoktur” demektir. Dinde sorgulama, Allah’a ve vahye karşı yoktur. Zîrâ onlar gaybın konusudur. Dinde “hiç soru sormamak” durumu da yoktur. Tasavvufta, târikatta böyle bir inanış vardır. Sorulması gereken sorular ve sorgulanması gereken kişiler sorgulan(a)maz. “Ölü yıkayıcının elinde ölü gibi olma” inancına sâhip olanlar ne soru sorabilirler, ne de sorgulanabilir olanları sorgulayabilirler. Şeyhini, efendisini, mezhebini, cemaâtini, cemaâte has kitaplarda yazılanları sorgulamazlar, sorgulayamazlar. İzin de verilmez zâten. Bunlar daha çok sorgulanmaması gereken Kur’ân’ı sorgularlar. Oysa müslümanlar vahyi sorgulayamazlar. Çünkü:

“Allah ve Resûlü, bir işe hükmettiği zaman, mü’min bir erkek ve mü’min bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne isyân ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır” (Ahzâb 36).

Dinde aşırı sorgulama îmânın zıddıdır ve vâr olan îmânı da yok edebilir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ekim 2016




Devamını Oku »

Amel Îmandan Bir Cüz Değil Midir?


“Asra andolsun; Gerçekten insan, ziyandadır. Ancak îman edip sâlih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka” (Asr 1-3).

Tartışıla-gelen bir konu da, “amel îmandan bir cüz müdür?” konusudur. Yâni “amel olmadan îman olur mu, olmaz mı?” konusu. Aslında bu konunun tartışılmasını nedeni, Kur’ân değil, fıkıh mülâhazalarıdır. Yâni bağlı olduğu mezhebin görüşünden -en azından o konuda- ayrılamadıkları ve bu konuda söylenen şeye sıkı-sıkıya tâbi oldukları için ondan vazgeçemiyorlar, mezhebin o kuralına kıyamıyorlar. Zâten sâdece Hanefi Mezhebi’ne göre “amel îmandan bir cüz değil”dir. Mâlikî, Hanbelî ve Şâfî mezheplerine göre “amel îmandan bir cüzdür” ve bu şu şekilde söylenir: “Dil ile ikrar, kâlp ile tasdik ve organlarla amel etmektir”. Hanefi Mezhebi’nde ise son şart yoktur.

Şöyle derler: “Amel îmandan bir cüz değildir, çünkü kişi îman ettiği hâlde bir ameli yerine getiremeyebilir. Hasta ise oruç tutmayabilir, parası yok ise hacca gitmeyebilir, zekat vermeyebilir. Yâni bir zorunluluktan bahsediyorlar. Be kardeşim; bir zorunluluk olduğu zaman, haram olan “domuz” bile yenebiliyor ve kişi îmandan çıkmıyor. “Olağan-üstü durumlarda olağan-üstü kurallar geçerlidir” zâten. Bu nedenle örnek, konuyla ilişkili değildir. Mesele şu: “Normâl sağlığı yerinde ve aklı başında olan bir insan, îman ettiğini söylediği hâlde amel etmiyorsa da bir yanlışlık yok mudur?. Îman etmek ne demektir ki?. Kur’ân’da îman etmek hep “amel” ile birlikte, “sâlih amel” ile birlikte gelir. Çünkü ikisi aynı şeydir. Yâni îman, amel demektir. Îman etmek, amel işlemek demektir. Yoksa kuru-kuruya îman olmaz. Yine; “îman; dil ile ikrar, kâlp ile tasdikten ibârettir” diyorlar. İyi de, o îman kâlbe ne zaman yerleşmiş ki?. Ne yapmış da yerleşmiş?. Eğer bir şey yapmaya gerek yoksa, o îman herkese neden yerleşmiyor da herkes îman etmiyor?. İnsanların îman etmemesinin nedeni nedir?. Sâdece dil ile söyleniverilecek ve böylece îmanlı olunacaksa adam bunu niye söylemesin?.  

İman etmek için amele gerek yokmuş. Amel kişinin keyfine kalmış bir şey mi o zaman?. Ameli îman zorlar. Yoksa kimse amelde bulunmaz. Îman ne kadarsa, o oranda samîmi ve ciddî bir şekilde amel eder kişi ve hattâ bu uğurda malını ve canını bile fedâ edebilir. Yâni kişiyi amele-eyleme sevk-eden şey îmandır. Yoksa îman etmekle etmemek arasında nasıl bir fark olacak ki?. Gerçekten îman edip etmeyenler nasıl ayrılacak?. Mü’minin alâmeti fârikası ameldir. Meselâ namaz bir ameldir ve îmânın bir uzantısıdır. “Bu alanda münâfıklık yapılabilir” denilirse, infâk ve cihadı (kıtal) örnek verebiliriz. İşte infâk ve cihad gerçek bir îmânın olduğunu gösterir. Yoksa insan canını niye fedâ eder ki?. Kişiye canını fedâ etmeyi kolaylaştıran şey, âhirete olan îmânıdır. “Ben îman ediyorum” deyip de Allah’ın hiç-bir dediğini yapmamak nasıl bir îman ki?.

Şimdi karşımızda biri olduğunu varsayarak iki tâne soru soralım. Daha doğrusu aynı soruyu arka-arkaya iki kere soralım:

-Îman ediyor musun?.
-Evet.
-Îman ediyor musun?.
-Hayır.

Aynı kişi arka-arkaya sorulan “îman ediyor musun?” sorusuna, arkaya-arkaya evet ve hayır cevâbını verse, hangisini “doğru” kabûl edeceksiniz?. Amele dönmeden bu soruya doğru bir cevap verilemez-alınamaz. Bu nedenle îmânın olup-olmadığının ispâtı, insan katında (Allah katında değil), amel üzerinden gözükür. Allah da böyle bir îmandan râzıdır zâten. Yav bir insan tatlı uykusunu niçin böler de namaz kılar, Kur’ân okur?. Niçin 1 ay boyunca gündüzleri aç kalmaya râzı olur?. O zor görev olan hacca, üstelik onca para harcayarak niçin gider?. Canın yongası olan malını niçin infâk eder? ve duruma göre canını niçin ortaya koyar?. İşte bunları yapmasını îmânı zorlar. O hâlde îman, “zorlayan” şeydir. Zâten dinde, îmandan önce zorlama yoktur fakat kişi îman ettikten sonra ona sorumluluk yüklenir, yâni zora sokulur: “Ancak o, sarp yokuşa göğüs germedi. Sarp yokuşun ne olduğunu sana öğreten nedir?. Bir boynu çözmek (bir köleye özgürlük vermek)tir; Yada açlık gününde doyurmaktır” (Beled 11-14). Bunlar hep amel ile alâkalıdır. O hâlde oturulup durulan yerde îman etmek olmaz. Din-dışı olan konularda bile ferâgatte bulunanlar, îmanlarından dolayı değil, inançlarından dolayı ferâgat ederler. Tabi bu ferâgat şirk-merkezli olduğundan ameller boşa gider, o ayrı bir konu.

Allah sâdece dil ile yapılan kuru-kuruya îmânı kabûl etmiyor ve diyor ki:

“Ey îman edenler!, Allah’a, elçisine, elçisine indirdiği kitaba ve bundan önce indirdiği kitaba îman edin…” (Nîsâ 136).

Yâni Allah diyor ki: “Ey îman ettiğini zannedenler!; yada îmânın sâdece “îmân ettim” demekle olacağını zannedenler!; Îman etmenin gereği olan ameli yapınız ki gerçekten îmâna ermiş olasınız.

“Bedeviler, ‘îman ettik’ dediler. De ki: ‘Siz îman etmediniz; ancak İslâm (müslüman veya teslim) olduk deyin’. Îman henüz kâlplerinize girmiş değildir. Eğer Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederseniz, O, sizin amellerinizden hiç-bir şeyi eksiltmez. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir” (Hucurât 14).

Îman etmek, “resmî İslâm toplumunda bulunmak”tan ibâret değildir. Ona “îman etmek” değil, “teslim olmak denir” diyor âyet. Ve diyor ki; “Ey teslim olanlar!, îman edin”. Peki nasıl olacak bu?. Tabî de amelde-eylemde bulunarak. Kur’ân’ın gereğini yerine getirerek.

Sâdece “îman ettim” demekle oluyorsa, dilsiz ve sağır olanlar îman etmemiş mi olacaklar?. Çünkü onlar o sözü söyleyemiyor. Peki onların îman edip-etmediklerini nereden anlayacağız?. Tabî ki onların amellerinden anlayacağız. Amelde bulunuyorlarsa îman etmişler demektir.  

Îmânın amelden bir cüz olmadığı söylemi herhâlde en çok da emperyalist zâlimlerin hoşuna gidiyordur. Çünkü sömürülerini bir amel-eylem ile karşılaşmadan istedikleri gibi yapabiliyorlar ve sürdürebiliyorlar bu felsefeye göre. Çünkü îmânın gereği olan amel yâni bir karşı-duruş görmüyorlar. Böyle-böyle o durum kanıksanıyor ve her sömürgene “hoş geldin” denmeye başlanıyor. Çünkü “îman başka amel başka” ya.. Ona karşı niye bir amelde bulunsun?. Onu karşı amelde bulunmaya ne zorlayacak?.

“Îman amelden bir cüz değildir” diyenler, “kişi ne yaparsa-yapsın îmandan çıkmaz demeye” getiriyorlar. Bu yüzden meselâ diyorlar ki: “Kişi babasını öldürse. Sonra babasının kafasını kesip kafatasından şarap kadehi yapsa, sonra da o kadehten şarap içip zil-zurna sarhoş olsa ve sarhoş kafayla anasıyla zinâ etse bile yine de îmandan çıkmaz. Hattâ îmânı azalmaz bile”. Zâten îman azalıp-çoğalan bir şey değildir bu düşünceye göre. Çünkü ne yaparsa çoğalacak ki?. Bu zihniyete göre îmânın amelle alâkası yok çünkü(!).

Yine diyorlar ki; “amel, îmânın bir parçası değildir”. Yâni, “insan dînin emirlerini yerine getirmese ve ibâdetini yapmasa dâhi, îmandan çıkmış olmaz, inancını inkâr etmiş sayılmaz; sâdece günahkâr olmuş olur”. İyi de kardeşim, ne yaparsa çıkacak îmandan bu kişi?. Şu şekilde çıkacak: “dili ile”, Allah’ı, Peygamberi, Kur’ân’ı (tabi hadisi de) inkâr ederse o zaman çıkar. Yâni îmâna dili ile girip dili ile çıkıyor. Yâni namaz kılmıyor, oruç tutmuyor, zekat vermiyor, sarhoş edicileri kullanıyor, zinâ yapıyor, fâiz alıyor, yalan söylüyor, vs. vs. ama îman ettiğini dili ile söylüyorsa îmandan çıkmamış oluyor. Yav bunlar îmandan çıkmış olmanın “amelce”si, “eylemce”si. Bunlar yapılınca çıkılır îmandan zâten. Dili ile îmandan çıktığını ister söylesin, ister söylemesin. Aksi-takdirde münâfıklığa yol açılır ve Abdullah bin Ubey bin Selül’e rahmet okunur.

Cennete îman ile girilir. Îman etmeyenlerin cennete girmeleri söz-konusu değildir.

“İnsanlar, (sâdece) ‘îman ettik’ diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebût 2).

“Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hâli başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?. Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, berâberindeki mü’minlerle; ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır” (Bakara 214).

“Firavun îmânı” olan “son dakika îmânı” geçersizdir bilindiği gibi. Firavun’un son-anda dili ile yaptığı îmânını niye kabûl etmiyor Allah?. Çünkü Firavun ölmek üzeredir ve artık îmânın bir gereği olan “amel yapma” durumu kalmamıştır. İşte bu nedenle kabûl edilmiyor îmânı. Zâten ne de olsa Mekke müşriklerinde de kabûl edilmeyen bir îman vardır. Şirkle karışmış olan îman kabûl edilmez.  

Mustafa Tekin:

“Modern zamanlar söz-konusu olduğunda, seküler düşünce îman ile amel arasındaki ayrılıkların derinleşmesini giderek pekiştirmiştir. İslâm târihi boyunca temekküncü (mekâncı) düşünce ve görüşler, îman ile amelin (ki bunu dünyâ-görüşü ve onun gerektirdiği pratikler olarak da okuyabiliriz) bir-birinin kenarına düşmesini sonuçlamışlardır. Bir başka ifâdeyle, îman ve amelin bir-birini gerektirdiği gibi bir sosyâl ve siyâsal sonuçlar üretmemiştir. Buradan iki önemli sonucun ortaya çıktığını söyleyebiliriz; özellikle siyâsal, sosyâl, kültürel ve gündelik yaşamdaki pratiklerin îman ve dindarlıkla olan bağı sorunlu hâle gelmiştir. İkincisi de, bunun dolaylı bir sonucu olarak, insanın siyâsal, toplumsal bir özne olarak geri çekilişi söz-konusudur. Bu bağın sorunlu hâle gelmesi ve öznenin geri çekilişi, siyâsal ve toplumsal alanların hükûmet sürenlerce soğurularak bu alanların iktidarlarca temellük etmesiyle sonuçlanmaktadır. Öte yandan siyâsete ve toplumsallığa katılması gerekenler de, bu görevlerine merkezî iktidârın vesâyet etmesine râzı olmuşlardır” der.

Îmân ayrı, amel ayrı görüldüğünde, îman etmesine rağmen çirkefçe ve adâletsizce işler yapanların bu yaptıklarına kendi tarafında olanlar ses çıkarmıyorlar. Yâni îman ediyorlar ama eylemlerini şeytana-tâğuta göre yapıyorlar.

Mehmet Okuyan:

“Bir inanç, sâlih-amel ile desteklenirse ona “îman” derler. Bir davranış da, îmanlı yapılırsa, ona sâlih-amel derler. Îman ve sâlih-amel, aynı hakîkatin iki parçasını oluşturur. Biri diğerinden bağımsız değildir. Sâlih-amel yoksa o inanca “îman” demezler” der.

Ne kadar samîmi yapılsa da, “sâlih-amel ile birlikte olmayan îman söylemi” geçersizdir. Aksi-hâlde Firavun’un “îman ettim” demesi geçerli olurdu. Zîrâ Firavun bu söylemi “ölürken son-dakîkada yapmıştı. Bu nedenle “îman ettim” demesi samîmi idi.

İmam-ı Rabbâni hazretleri buyuruyor ki:

“İslâm’la küfür birbirinin zıttı, tersidir. Birinin bulunduğu yerde öteki bulunamaz, gider. Bu iki zıt şey bir-arada bulunamaz. Birine kıymet vermek, ötekini aşağılamak olur” der.

Amel îmandan bir cüz olmadığında; îman etmeden önceki durumla, îmandan sonraki durum arasındaki nasıl bir fark olur?. Adam hiç-bir amel yapmıyor diyelim; îman etmeden önce de îman ettim dedikten sonra da bir şey değişmeyecek o zaman. Îman etmeden önce de, îman ettikten sonra da hiç-bir şey yapmıyor. O zaman îmân etmenin ne gibi bir faydası ve etkisi olacak ki kişiye?.

Amel îmandan bir cüz olmadığında, îmanın artıp azalması da söz-konusu olmaz . Hâlbuki Kur’ân îmânın artıp-azalmasından bahseder:

“Mü’minlerin kâlplerine, îmanlarına îman katıp-arttırsınlar diye, güven duygusu ve huzur indiren O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır: Allah bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir” (Fetih 4).

Seyyid Kutub, şehâdetin de bir ispât ve amel olduğundan şu şekilde bahseder:

“Yazarlar çok büyük işler yapabilirler fakat bir şartla; fikirlerinin yaşaması için kendi nefislerini feda ederler, fikirlerinin yaşaması için kendi nefislerini fedâ ederlerse, fikirlerini elleriyle ve kanlarıyla beslerlerse, hak belledikleri sözün uğrunda kanlarını akıtırlarsa. Fikirlerimiz ve onları dışa aksettiren sözlerimiz ruhsuz ceset gibidirler. Onu ne zaman kanımızla ve canımızla sulayarak beslersek canlanır ve dirilerin zümresine girerler” der.

Amelin eşlik etmediği bir îman söylemi, herhangi bir değere hâiz değildir.

Kaînâtın tümü “şuursuz îman eden” mü’minlerdir.  Tam da Allah’ın istediği ve emrettiği gibi hareket ederler, amel ve eylemde bulunurlar. Bu amel, hiç şaşmadan devâm etmektedir. Kâinât hayâtiyetini, bu îmâna bağlı amel-eylem ile sürdürür. Bu îman amele-eyleme dönmese yada amel ve eylemde bulunmayı bıraksa, bir “füzyon” ile kâinatın sonu gelirdi. Demek ki amel-eylem olmadığında bir içe-çöküş kaçınılmazdır. 

İmtihan sâdece dil üzerinden yapılmaz, hattâ dil ile söylemek çok da önemli değildir. İmtihan, amel üzerinden yapılır.

Îman bir iddiâdır ve ispât ister. O ispat, amel ile olur ancak. Allah için amelde bulunmayanlar, başkalarının ameliliğini yaparlar.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ekim 2016




Devamını Oku »

Sünnet Halkaları


“Andolsun, sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır” (Ahzâb 21).

Müslümanlar cihangir devletlerini kaybettikten sonra güçten de düşerek batı’nın ve bâtılın etkisine girdiler ve onların sistemini tâkip etmeye başladılar. Fakat bu sistem kendilerine uygun olmadığından, hiç-bir zaman üzerlerine tam olarak oturmayan bu elbise, tam anlamıyla bir huzur da getirmediği için huzûra-mutluluğa da eremediler. Bu sistemi reddedenler de çeşitli şekillerde sistemin sâhipleri tarafından sıkıntıya mâruz bırakılıyor ve maddî-mânevi eziklikler yaşıyorlar. İşte bu onursuz ve hattâ utanç verici durumdan kurtulmak için haklı olarak müslümanlar “yeniden İslâm’i öze dönme”nin gerekli ve şart olduğunu, İslâm’ın özü de Kur’ân olduğu için, Kur’ân-merkezli bir İslâm anlayışını oluşturmak ve bu yolda ilerlemek gerektiğini ortaya attılar ve bunu fiiliyata geçirdiler. Yapılan bu şey doğru idi. Çünkü bilginin ve bilincin kaynağı, şeytan ve tağut-merkezli bâtıl batı değil, Allah’ın yedi kat göklerden inzâl ettiği Kur’ân’dır.

İşte bu uğurda yeniden Kur’ân’a döndüler. Onu sıkı bir şekilde okuma-anlama yoluna girdiler ve -bilgi anlamında- Kur’ân müthiş bir tasavvur ve düşünce oluşturdu ve bu yolda olanlar Kur’ân’ın ne muhteşem bir kitap olduğunu yeniden idrâk ettiler. Zamanla Kur’ân’ın daha iyi anlaşılabilmesi için dernekler, topluluklar, ders halkaları, Kur’ân halkaları, -meâl-tefsir dersleri, Kur’ân programları, kitaplar, dergiler, yayınlar, yazılar-makâleler, denemeler, sunumlar vs. olabilecek her şeyi yaptılar-yapmaktadırlar ve her yerde Kur’ân-merkezli programlar yapılıyor, neşriyatta bulunuluyor. Hattâ öyle ki; Türkiye’de bir-kaç adet olan Kur’ân meâlinin sayısı çok da uzun olmayan bir zaman sonra 250-300’lere kadar çıktı. Çünkü herkeste bir “Kur’ân aşkı” oluştu. Zîrâ Kur’ân, gönüllere şifâ olduğu gibi, zihinlerin de gıdâsıdır ve güçlü bir bilinç ve aydınlatıcılık özelliği vardır. Kur’ân okuyanlar zamanla ona âşina oldukça onun hayatla ne kadar da bütünleşik olduğunu gördüler. Kur’ân tam da hayâta göre konuşuyordu çünkü. Kur’ân’ın hayattaki karşılığı çok açıktı.

Fakat Kur’ân, okuyucusu bıkmadıkça kendisini okutmaktan bıkmaz. Çünkü onun sûresi, âyeti ,kelimesi, kavramı, kökü, harfi, noktası, virgülü vs. binlerce yıl okunsa da bilgisi bitmez, tükenmez. Bunu Kur’ân’ın kendisi söylüyor zaten:

“Eğer yeryüzündeki ağaçların tümü kalem ve deniz de -onun ardından yedi deniz daha eklenerek- (mürekkep) olsa, yine de Allah’ın kelimeleri (yazmakla) tükenmez. Şüphesiz Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sâhibidir” (Lokman 27).

Peki Kur’ân’ın ilminin-bilgisinin bir sonu olmadığına göre, Allah’ın amacı ve Kur’ân’ın gönderiliş nedeni, -sonu gelmeyecek de olsa- onu sâdece ilim elde etmek ve o ilmi yaymak, çeşitli gruplar kurarak onu en ince ayrıntısına kadar inceleyip araştırmak ve Kur’ân hakkında koca-koca külliyatlar hazırlamak mıdır?. Kur’ân insana bir amaç ve hedef belirtmez mi?. Tabî ki belirtir. Hattâ Kur’ân baştan-sona, ilk başta kişinin kendi nefsinde, sonra da âilesi, yakın-uzak çevresi, memleketi ve tüm Dünyâ’da Allah’ın sözünün hâkim kılınmasını; eskiden olduğu gibi, bir “İslâm devleti kurulmasını; ezilen mazlumlar için savaşılmasını vs. gibi bir çok hedefler gösterir ve görevler verir:

“Fitne kalmayıncaya ve dînin hepsi Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Şâyet vazgeçecek olurlarsa, şüphesiz Allah, yaptıklarını görendir” (Enfâl 39).

“Allah, içinizden îmân edenlere ve sâlih amellerde bulunanlara va’detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl güç ve iktidâr sâhibi kıldıysa, onları da yer-yüzünde güç ve iktidâr sâhibi kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibâdet ederler ve bana hiç-bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fâsıktır. Dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve elçiye itaat edin. Umulur ki, rahmete kavuşturulmuş olursunuz” (Nûr 55-56).

“Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: ‘Rabbimiz, bizi halkı zâlim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sâhib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla’ diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” (Nîsâ 75).

Peki bu emirler ve hedefler nasıl yerine getirilecek?. Yoksa yine; bu hedeflerin kaynağını Kur’ân’da bularak ve bulunan âyetleri aşırı bir şekilde yoruma tâbi tutarak mı?. Tabi ki hayır!. Kur’ân nasıl ki bilgi ve bilincin kaynağı ise, amelin ve eylemin de bir kaynağı vardır ki bu, “sünnet”tir. Allah, Peygamberimizi ve tüm peygamberleri bu nedenle göndermiştir. Kur’ân iki kapak arasında derlenmiş ve bir köşede bulunmuş bir kitap değildir ki!. Onun âyetleri yavaş-yavaş, uygulana-uygulana inmiştir. Peygamberimiz, âyetlerin gösterdiği hedef doğrultusunda ve verilen emirlerle birlikte bir amel-eylemde bulunarak yürümüştür o hedef doğrultusunda. İşte buna “sünnet” denir. Allah Peygambere uyulmasını, yâni onun misyonu olan sünnetin tâkip edilmesini emreder:

“Biz elçilerden hiç kimseyi ancak Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik. Onlar (insanlar) kendi nefislerine zulmettiklerinde şâyet sana gelip Allah’tan bağışlama dileselerdi ve elçi de onlar için bağışlama dileseydi, elbette Allah’ı tevbeleri kabûl eden, esirgeyen olarak bulurlardı. Hayır öyle değil; Rabbine andolsun, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiç-bir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça îman etmiş olmazlar” (Nîsâ 64-65).

“De ki: ‘Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana uyun; Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayandır, esirgeyendir” (Âl-i İmran 31).

O halde Kur’ân’ı iyice okuyup idrâk ettikten sonra, onun direktiflerini, “sünneti örnek alarak” yerine getirmemiz gereklidir. Fakat burada önemli bir nokta var.. Bilgi ve bilincin kaynağı olan Kur’ân tek-başına da okunabilir ve zâten bilginin taştığı ve çok kolay ulaşılabildiği günümüzde bir veri sorunu yoktur. Herkes, gayretli-azimli-disiplinli-sistemli bir Kur’ân okuması yaptığında onu bir-süre sonra idrâk edebilir. Fakat amel-eylem öyle değildir. Kişi kendi nefsi için kişisel bir terbiye uygulayabilir ve ahlâklı bir insan olabilir belki fakat hem ahlâkın kemâle ermesi, hem de toplumsal terbiyenin yapılabilmesi için cemaât şarttır. Böyle bir toplum elzemdir. Zâten Kur’ân da böyle bir toplumun bulunmasını ister:

“Sizden; hayra çağıran, iyiliği (mârufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır” (Âl-i İmran 104).

Çünkü tebliğ ve dâvet yapacak olan bir toplum gereklidir ve bu iş sistemli ve birlik içinde yapılmalıdır. O hâlde Kur’ân haklarından, ders gruplarından daha çok, “sünnet hakları”na ihtiyaç vardır. Sünneti yerine getirecek topluluklara ihtiyaç vardır. Hattâ bu, olmazsa-olmazdır. Zâten ümmetin hâl-i pür melâlinin nedeni, amele-eyleme dönük işler yapacak cemaâtlerinin olmaması ve hattâ böyle bir düşüncelerinin yokluğudur. Böylece bilgiyi Kur’ân’dan alsalar ve epey bir bilgileri olsa da, onu amele-eyleme dökmedikleri için ve amellerini-eylemlerini mevcut paradigmadan, mevcut düzenden aldıklarından, hem hiç-bir “düzelme” olmuyor hem de tam da bâtılın ve batı’nın istediği gibi bir toplum oluşuyor.

Evet; hayat devâm etmektedir ve Dünyâ’da ilâhi-merkezli olmayan yâni vahiy/Kur’ân-merkezli olmayan bir sistem, bir ideoloji işlemektedir. Bu nedenle hayat, İslâm’i bir amel-eylem ortaya konmadığından yâni İslâm’ın hayatta bir karşılığı bulunmadığından, mevcut bâtıl modern sistem doğrultusunda akmaya devâm etmektedir. İslâm’ın bilgisinin tam anlamıyla bilince dönmesi, onu hayatta yaşayarak, göstererek sağlanabilir ancak. Zâten İslâm’ın sağlaması ancak bu şekilde yapılabilir. Yoksa oturulup durulan ve okuya-okuya, düşünü-düşünme bir hareket plânı ve metodu belirlenemez. Bu metod için ilk başta Kur’ân-merkezli bir giriş yapılsa da, ideâl hâlini hayâtın içinde bulur. Yâni kervan yolda düzülür. Ne de olsa Peygamberimiz de daha vahiy tamamlanmadan hicret edip devleti kurmuştu.

Kur’ân’da hiç-bir çelişki yoktur. Çünkü mükemmeldir. Bu yüzden Kur’ân acımasızdır. Hatâ affetmez. Kendisine yakışmayan düşünceleri, yorumları reddeder ve hiç acımadan ve hattâ yanlış sonuca varan emeğe saygı bile duymadan onu kendisinden uzaklaştırır. Kendisini okuyanlardan hem tam îman ister, hem de doğru bir bilgiye ulaşmalarını bekler. Fakat bu bilgiye, -Kur’ân bir hayat kitabı olduğu için- oturulup durulan yerde ulaşılamaz. Bilginin doğruluğunun test edilebilmesi için, onu “hayâta vurmak” gerekir. Ancak o zaman yanlışlar-eksikler-hatâlar ayıklanabilecektir. Aksi-hâlde her hizip kendi öğrendiğini kutsayacak ve hizipler arasında cedelleşmeler çıkacaktır. Bu nesnele Kur’ân’ın sağlaması hayâtın tam da ortasında yapılmalıdır. Bu tabî ki, sünnet ile olur.

Ehl-i sünnete, târikata, fıkıhçılara ve hadisçilere olan îtirâzımız, onların sünneti çok önemsemeleri değil, her rivâyetin Peygamberin ağzından çıktığını zannetmeleri ve bu nedenle her hadisi vahiy kabûl etmeleridir. Zâten onları da tersinden aynı yanlışa düşüren şey, hadisler üzerinden donuklaşmaktır. Yâni onlar sünnet-merkezli değil, hayatta karşılığı olmayan hadis üzerinden, hem de genelde uydurulmuş hadisler üzerinden düşünce üretmeleri ve bu nedenle de hayatta karşılığı olan bir amelde bulunmamalarıdır.

Kur’ân okuduktan sonra Peygamberin sünnetine önem vermeyenler, kendi sünnetlerini ortaya koymuş olurlar. Artık kendi sünnetlerine göre hareket etmeyenleri yanlış yolda zannederler.

“Kim kendisine ‘dosdoğru yol’ apaçık belli olduktan sonra, elçiye muhâlefet ederse ve mü’minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü şeyde bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir yataktır o!..” (Nîsâ 115).

Peygamberimizin güzel örnekliği onun örnekliği sünnetidir. Kur’ân’ı hayâtın tam ortasında yaşamasıdır. Kur’ân’ı pratiğe dökmesidir. Kur’ân’ı “yaşayan Kur’ân” yapmayıp da onu didik-didik edip, inceleyip-inceleyip yeni -yeni fikirler sunmak için çalışmalar yapmak ve bunun için, devletten yâni sistemden icâzetli dernek ve vakıf adı altında çeşitli kuruluşlar kurmak ne Kur’ân’ın emridir ne de sünnette yeri vardır. Emr-i bil mâruf ve nehyi anil münker yapacak yâni iyiliği emredip kötülükten sakındırıp onu kaldıracak sünnet haklarına ihtiyaç vardır. Bu bakımdan sünnet halkaları, Kur’ân haklarından daha önemli ve önceliklidir. Kur’ân ile bilgi ve bilince ulaşmış olan insanların oluşturduğu sünnet halkaları kurulduğunda ve yaygınlaştığında, sistem ancak o zaman tedirgin olmaya başlayacak ve halk bir şeylerin farkına varabilecektir. Böylece eleştiri, îtirâz ve hattâ sisteme olan isyân süreci başlayacak ve bir şeyler değişmeye başlayacaktır. Çünkü görüldüğü gibi, Kur’ân-merkezli çalışmalar, Kur’ân’a olan ilgiyi arttırsa ve Kur’ân hakkında bilgisi olanların sayısı çoğalsa da, hem müslümanlar hem genel Dünyâ mazlumlarının durumunda iyiye doğru bir gidiş olmamaktadır. Hattâ zamanla daha da kötüye gitmektedir. Yâni Kur’ân hakları -bâzı küçük çaplı olanlar hâriç- somut anlamda bir yaraya merhem ol(a)mamaktadır.

Kur’ân’ı anlayanların çoğalmasının hayatta olumlu bir karşılığı olmamaktadır. Çünkü Kur’ân eyleme-amele yâni sünnete dönmemektedir. Zaten küresel tağûti sistem de, Kur’ân’ın amele-eyleme dönmeyip de sürekli yorumlanması şeklindeki çalışmaların yapılmasını hem istemekte hem de desteklemekte olduğundan (Rand Corporation Raporu), sistemden icâzetli olan bu kurumların bir yaraya merhem olmak gibi bir dertleri de yoktur. Varsa-yoksa Kur’ân’ın kelimesi-kökü-kavramı araştırması, incelemesi. Meâl de meâl, tefsir de tefsir. Bitirip-bitirip yeni baştan yapılan ve sonu gelmeyecek olan meâl okumaları ve tefsir çalışmaları. İşte bu nedenle “yaraya” merhem olacak olan toplum ancak ve ancak sünnet halkaları olabilir. Kur’ân, yaraya merhem olacak olan toplumun olmasını emrederken; bir yaraya merhem olmayıp da İslâm’ı-Kur’ân’ı dilbilgisine-etimolojiye hapsedenlerin toplandıkları yerleri eleştirir:  

“Sizden; hayra çağıran, iyiliği (mârufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır” (Âl-i İmran 104).

‘Siz, her yüksekçe yere bir anıt inşâ edip (yararsız bir şeyle) oyalanıp eğleniyor musunuz?” (Şuârâ 128).

Kur’an, insanlardan ille de bir vakıf-dernek istemez. Hem aydınlanmak hem de kıble-karargâh edinmek için evleri gösterir. Bunu Hz. Mûsâ üzerinden şu şekilde gösterir ve emreder:

“Derken Mûsâ ve kardeşine şöyle vahyettik: “Şehirde toplumunuz için bâzı evleri karargâh edinin; kendi evlerinizi ise ibâdethaneye dönüştürerek ibâdetinizi edâ edin!. Ve (sen ey Mûsâ!), mü’minleri (zaferle) müjdele!” (Yûnus 87).

Kur’ân’ın istediği toplum, Kur’ân uzmanları, profesörleri vs. değil, emir-nehiy-tebliğ-dâvet yapacak olan toplumdur. Bu da ancak sünnet hakları ile olabilir.

Şükrü Hüseyinoğlu:

“Müslümanlar olarak içinden geçtiğimiz dönemde âcilen atmamız gerekli iki adım olduğu kanaatindeyim.

1-STK formatından cemaat formatına geçmek.

2- İslâm’i çalışmalarda hâli-hazırda yaygın durumda olan kilise formunu terk edip, mescid formuna geçmek.

İlkiyle kastım; mevcut durumdaki sosyâl-kültürel çalışmalar ve eğitim etkinliklerini eksene alan mücâdele yaklaşımını aşıp, Nebîler (a.s.) gibi öncelikle ve doğrudan egemenlik ilişkilerini sorgulayan, küresel ve yerel sömürü çarklarına, ifsâd odaklarına îtirâzı yükselten, yeryüzünde ancak Âlemlerin Rabbinin hükümlerinin hâkim olmasına râzı olacak bir bilinci öne çıkaran merkezi dâvet eksenli bir mücâdeleye yönelmektir.

İkincisiyle kastım ise; haftada bir-kaç kez belli etkinlikler için bir-araya gelmeye dayalı birliktelik ve çalışmalar yerine, kurumlarımızı, dernek ve vakıflarımızı, vakit namazlarımızı cemaatle ikâme edeceğimiz mescidlere dönüştürmek ve çalışmalarımızı da mescid formatına uygun hâle getirmektir” der.

Eskiden ve şimdilerde Kur’ân’ı kat-kat sarıp yüksek yere asıyorlar, böylece Kur’ân etkisiz kalıyordu. Çünkü Kur’ân evden dışarıya çıkmıyordu. Hayatta gözükmüyordu. Fakat şimdi de, yâni Kur’ân okunup durduğu ve anlama çalışmaları yapılırken de hayatta bir yaşanmışlığı olmuyor. Onu kılıflardan çıkarıp sürekli okuyorlar ama evden dışarıya çıkarmıyorlar ve Kur’ân bu nedenle hayâtın tam ortasında gözükmüyor. Eskiden de evdeydi, şimdi de evde, yada dernekte. Sürekli dört duvar arasında. Fark yok ki!. Bu nedenle Kur’ân’ı anlayarak okuyanların, anlamadan arapçasından okuyanlara kızması anlamlı değil. Çünkü iki türlü de evde yada dört duvar arasında okunuyor ve zinhar kamusal alana çıkarılmıyor.

Evet; Kur’ân, bilginin-bilincin kaynağı iken; sünnet de amelin-eylemin kaynağıdır. Peygamberi örnek almayanlar yâni onun sünnetini uygulamayanlar, tağutları örnek alırlar ve onların emirlerini uygularlar.

Unutmayalım ki; bir insan bildiğini birgün gelir “bilmez” duruma düşebilir, fakat yaptığını “yapmamış” durumuna düşemez.

Yapmamız gereken şey, kişisel yada toplu olarak Kur’ân’ın bilgisine-bilincine varacak çalışmalardan sonra; Kur’ân’ın emirlerini yerine getirecek bir toplumun oluşmasıdır. Bu toplum, plânlar yapıp kararlar alacak olan halkalar olmalıdır. Yarın yada bu hafta ne yapılacağının kararlarının alınacağı halkalar. Bu halkaların adı “sünnet hakları”dır. Sünnet halkaları, Peygamber örnekliğini diriltecek yeni toplumlar olacaktır inşaallah.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ekim 2016


Devamını Oku »