19 Haziran 2021 Cumartesi

Emevi ve Abbâsiler’e Kızıp Müslümanlığı Yakmak

 

“Onlar bir ümmetti; gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz, onların yaptıklarından sorumlu değilsiniz” (Bakara 141).

 

Müslümanlar olarak iyi yada kötü örneklik konusunda bizi bağlayan ve örnek ve ibret olan şey, kıssalarda anlatılan peygamber örneklikleri ve bu örnekliğe karşı atalar dînine mensup şirk ve küfür içinde olanlardır. Biz peygamberlerin hayâtından örnek, kâfir ve müşriklerin hayatlarından ise ibret alırız. Böylece mü’minlerin yaptıkları sâlih amelleri biz de yaparken, kâfir ve müşriklerin yaptığı yanlışları ve hatâları yapmaktan uzak durup kurtulmuş oluruz. Tabi kıssalara bakarak günümüzde de devletleri, insanları, düşünceleri ve ideolojileri yorumlayarak hak ile bâtılı ayırmaya çalışırız.

 

“Târihte yaşayanlar ve yaşanmış olanlar günümüzü hiç ilgilendirmez” demiyorum elbette. Hattâ kanımca babanın ve atanın yaptıkları çocuğu etkilemektedir. Demek ki önceki düşünceler, ideolojiler, devletler, dînî ve siyâsî lîderler ve ekonomik güçler yapmış olduklarıyla günümüzü ve günümüzde yaşayan insanları etkilemektedir. Bu bağlamda müslümanlar da önceki müslüman ülkelerin ve devletlerin yaptıklarının bâzı iyi-kötü sonuçlarını görerek etkilenmektedirler. Bu etkilenme modernite ile birlikte hep “olumsuz etkilenme” olarak görülmektedir. Oysa olumlu etkilenmeler de vardır.  

 

İslâmî düşünce ve yaşama-tarzı konusunda Ahzâb Sûresi 21. âyetin de belirlediği gibi bizim örnekliğimiz, Peygamber ve sahabenin Kur’ân-merkezli yaptıkları yâni uyguladıkları örnek yaşamlarıdır. Allah kontrôlünde ve onayında nihâyet bulmuş örnek bir hayat yaşamışlardır. Kıssalarda da örneklik ve ibretlik hikâyeler anlatılır. Bu nedenle biz hem önceki hem de modern düşünceleri, yaşam-tarzlarını ve her konudaki yargılamayı, Kur’ân bilgi ve bilinci ile yoğrulduktan sonra, bahsettiğimiz güzel örnekliğe göre yaparız.

 

Modern müslümanların İslâm’a bağlılığı “psikolojik müslümanlık” şeklinde olsa da, vicdanlarını susturmak, modern hayâtı doya-doya yaşamak ve modernizmi meşrûlaştırmak için çeşitli mâzeretler arıyorlar. Bu mâzereti sağlayan en kolay ve etkili şey, müslümanların kadim târihini eleştirmekten geçmektedir. Bu da en çok Emevi ve Abbâsiler’e cephe almak, “dîni ne hâle getirdiler” şeklinde eleştiriler yapmak ve bu nedenle Emevi ve Abbâsi dönemini tümden inkâr etmektir. Tabi bunu yapmanın sonucu, “modernizme tutkuyla sarılmak, ona râm ve meftûn olmak”la sonuçlanıyor. Emevi ve Abbâsiler’e kızıp İslâm’a sövüyorlar ve hemen arkasından da modernizme kapılıyorlar.  

 

Emevi ve Abbâsiler; siyâsî, hukûkî ve ekonomik alanlarda ve de ırkî nedenlerle İslâm’ın hakkıyla uygulanmasına engel olmuşlardır. Bu bağlamda İslâm’a aykırı bâzı kânun ve kurallar çıkarmış ve yanlış uygulamalar yapmışlardır elbette. Bu bağlamda Emevi ve Abbâsiler’in eleştirilecek, îtirâz ve hattâ isyan edilecek yönleri vardır. Derdim Emevi ve Abbâsileri savunmak ve aklamak değil, bâzı hakîkatleri ortaya koymaya çalışmaktır.

 

Şu soruyu sormak gerektiğini düşünüyorum: “Günümüzde hangi İslâm ülkesi Emevi ve Abbâsiler kadar güçlü devletlerdir ve hangi ülkenin müslüman halkı Emevi ve Abbâsiler’deki halk kadar iyi müslümandır?. Çünkü Emeviler ve Abbâsiler Dünyâ’nın önde gelen güçlerinden biri hattâ en önde gelen gücüydüler. Zâten yapılan yanlışların çoğu halk tarafından değil, devlet adamları ve kurumları tarafında yapılıyordu. Halktan bir-çok kişi bu yanlışlara îtirâz etmesine rağmen toptan bir halk îtirâzının olmaması elbette eleştirilebilir. Bu tüm zamanlarda câri olan bir konudur. Fakat şu kesin ki, Emevi ve Abbâsiler zamânında yaşayan müslüman halk, modern zamanlardaki müslümanlardan daha takvâlı ve samîmi idi. Hayâtı İslâm-merkezli yaşama noktasında bizimle kıyaslanamayacak ölçüde üstündüler.

 

Bilgi konusunda da özellikle Abbâsiler, Hârûn Reşîd ve Me’mûn döneminde, ileride Avrupa’ya ve tüm Dünyâ’ya ulaşacak bilginin üretilmesi, derlenmesi ve taşınması işini başlatmışlardı. Zâten Kur’ân ve Sünnet ile birlikte bir medeniyet başlamıştı ve bilgi ile yoğrulunca hem siyâsî ve ekonomik hem de medeniyete dönen bir güç ve hayat ortaya konmuştu.  

 

Emevi ve Abbâsiler’in elbette yaptıkları bir-çok yanlış ve kötülük oldu. Bu zâten tüm halklar için geçerlidir. Bu yüzden onları eleştirmek için çok neden vardır. Dîne zarar vermiş olan çok yanlışlar yapmışlardı. Meselâ Peygamberimiz’e isnât edilen bir-çok uydurma, hurâfe ve zırvalık onların zamânında ortaya çıktı. Tamam bunları eleştirelim ve îtirâz edip inkâr edelim. Bu zâten yeterince ve hattâ gereğinden fazla yapılıyor da. Fakat Emevi ve Abbâsileri tümden inkâr ettiğimizde yanlış yapmış oluruz. Çünkü bir-çok samîmi müslüman ve devlet adamı da bu devletlerin zamânında yaşamışlardı ve din, ilim ve her alanda bir-çok iyi şey de yapmışlardı ki İslâm Medeniyeti’nden bahseden kitaplarda bunlar görülmektedir. Hiç-bir şey %100 iyi ve %100 kötü olmayacağına göre, günümüzde müslümanların durumunun kötü olmasının tek ve ana nedenini Emevi ve Abbâsiler’e bağlamak çok da doğru değildir. Zâten onların yıkılmasıyla birlikte Türklerden oluşan cihangir devletler Dünyâ’ya hükmetmişlerdir. Şimdi de onların yanlışlarını mı arayıp bulmakla uğraşalım ve sürekli olarak bu yanlışlarla mı hemhâl olalım yâni?.

 

İnsanın yanılgıysa düşmesi kaçınılmaz olduğu için; geçmişte dînî, siyâsî, ekonomik, askerî vs. bir-çok hatâ ve yanlış yapılmıştır ve bunların bir kısmı çok ağır sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Fakat kanımca müslümanları (İslâm’ı değil) yıpratan ve daha farklı yollara sokan şey, batı’dan gelen Haçlı Seferleri ve doğu’dan gelen Moğol İşgâli’dir. Bunlardan kaynaklanan büyük yıkım, hem medeniyete çok zarar vermiş, hem de ilme ve âlimlere çok zarar vermiştir. Bu yıkımın sonucunda müslümanlar yine cihangir devletler kurmuşlardır ama artık yeni kurulan bu devletler ilim-merkezli değil, siyâset, ekonomi ve asker merkezli olmuşlardır. İyi devlet adamları, askerler-komutanlar, güçlü ekonomiler ve sanat ortaya koymuşlardır fakat ilim konusunda biraz zayıf kalmışlardır. İlme de yeterli önem verilseydi her-şey bambaşka olabilirdi.

 

Mesele şu ki, Emevi ve Abbâsi eleştirisi ve inkârı modern müslümanlar için, modern dünyânın ve modern insanın Emevi ve Abbâsiler’in yaptığından 100 kat daha fazla olan kötülükleri görmesinin önünde büyük bir engel olmaktadır. Modernizm eleştirisi, yoğun Emevi ve Abbâsi eleştirisi nedeniyle yapılamıyor. Hattâ Emevi ve Abbâsi eleştirisinin yoğunluğu moderniteyi meşrûlaştırıyor. Zâten Emevi ve Abbâsiler’i yoğun şekilde eleştirmek uygulaması, modernite lehine oryantâlistler tarafından başlatılmıştır. Moderniteyi “insanlığın geldiği en ileri seviye” olarak görenler, hem kendilerinin hem de modernitenin yaptıklarını eleştirmek yerine kolaya kaçarak Emevi ve Abbâsiler’i suçlamaktadırlar.

 

Emevi ve Abbâsi yoğun eleştirisi modernizmin eleştirilmesinin önünde engel olmuş durumdadır. Hâlbuki biz şu-an modern dünyâ ve hayat içinde yaşıyoruz ve bu yüzden eleştiri, îtirâz ve isyânımız daha çok bu-günkü hâkim düşünce, felsefe, ideoloji ve modern akımlar için olmalıdır. Eleştiri en çok ve yoğun olarak modernizme yapılmalıdır. Çünkü “keşif” adı altında Amerika’yı, Avustralya’yı ve Afrika’yı işgâl edip sömürenler Emevi ve Abbâsiler değildi. Kızılderilileri öldürenler, onların mallarını-mülklerini yağmalayanlar Emevi ve Abbâsiler değildi. (Ki Avrupa, kızılderili ve yerlilerin altın ve gümüşleriyle zengin olmuş ve o çok beğenilen modern süreci başlatmıştır). Kezâ Afrika’yı sömürgeleştiren ve Afrika’lı insanları köleleştirenler Emevi ve Abbâsiler’den çok modern insanlar ve devletlerdir. Uzak-doğu ülkelerini işgâl edenler, oraları sömürgeye tâbi tutanlar, bu uğurda nice sayıdaki insanları öldürenler Emevi ve Abbâsiler değildi. Emevi ve Abbâsiler’in döneminde de sapık düşünceler ortaya çıkmıştır. Fakat İslâm’a aykırı modern bir-çok sapık düşünce ve teorileri üretenler ve insanları bu düşünce ve teorilerle dinden-îmandan çıkararak dünyevileştirenler Emevi ve Abbâsiler değildi. Yine; 1. ve 2. Dünyâ Savaşları’nı Emevi ve Abbâsiler çıkarmadı ki!. Lâikliği, demokrasiyi, sekülerizmi, liberâlizmi, kapitâlizmi, feminizmi, ateizmi, deizmi, modernizmi, LGBT’yi çıkaranlar Emevi ve Abbâsiler değildi. Japonya’ya atom bombasını atanlar Emevi ve Abbâsiler değildi. Uzak, orta ve yakın doğu’da çeşitli fitneler çıkarıp oraları ifsâd edenler Emevi ve Abbâsiler değildi. Tabi modernizmin de bâzı iyi yönleri vardır. Lâkin bunlar çok azdır. Zîrâ modernizm dinden yâni Allah’tan kopuk olduğu için yaptıkları şeyler uzak vâdede zorluklar ortaya çıkarmaktadır. Bu yüzden yaptıkları şeyler boşa gider.

 

Peki bunları yapanlar Emevi ve Abbâsiler değilse kimdi?. Hırsızlık, sömürü ve cinâyetlerle parayı bulunca (daha doğrusu çalınca) Rönesans, Protestanlık, Aydınlanma, Sanâyileşme ile dinden uzaklaşan ve vicdanlarını-merhâmetlerini kaybeden batı’lı modern insanlar ve devletlerdi. Peki o zaman niçin bunlara bir eleştiri getirilmiyor da eleştiri, îtirâz  ve isyân sâdece Emevi ve Abbâsiler’e yapılıyor?. Şeytanın, nefsin ve tâğutların modernizm ile geldiği yeri ve yaptıkları kötülükleri-yanlışları niçin eleştirmiyorsunuz?. İşte ben de diyorum ki; Emevi ve Abbâsi eleştirisi gereğinden çok fazla yapılıyor oluşundan dolayı modernizm eleştirisine sıra gelmiyor. Hedef saptırıyorlar ve insanlara eleştirilecek, îtirâz edilecek ve isyân yükseltecek farklı şeyler ve odaklar gösteriyorlar. Böylece müslümanların gazlarını alıyorlar, sivriliklerini törpülüyorlar. Bu-arada kendileri de her türlü şirki, küfrü, adâletsizliği, ahlâksızlığı ve zulmü yâni şerefsizliği yapıyor. Modern müslümanlara “cambaza bak” diyerek Emevi ve Abbâsiler’i gösteriyorlar fakat bu-arada kendileri her türlü cambazlığı yapıyor.

 

Emevi ve Abbâsi eleştirisi yapmak kolaydır. Bir meâl okursunuz, bir de Emevi ve Abbâsiler târihi; sonra da okuduklarınızı modernizme uygun olarak ve modernizm lehine eleştirirsiniz olur biter. Peki bizim örnekliğimiz Emevi ve Abbâsiler midir?. Bizim örnekliğimiz Peygamberimiz-peygamberler ve onlarla birlikte olanlardır. Peki niçin dîni onlar gibi idrâk etmeye, onlar gibi delikanlıca sabretmeye, direnmeye, Allah için vazgeçmeye, cihad etmeye, şehîd ve şâhid olmaya çalışmıyoruz?. Çünkü bunlar zor olan şeylerdir. Onun yerine Emevi ve Abbâsiler eleştiriyoruz ve işi kurtardığımızı sanıyoruz. Cennet, Emevi ve Abbâsiler’i en iyi ve yoğun olarak eleştirenleri değil, îman edenleri ve sâlih amel işleyenleri ağırlayacaktır. Günümüzde eleştirilecek ve mücâdele edilecek olan şey, târihî devletler, şahsiyetler ve düşüncelerden çok, şeytan, nefs, tâğutlar, modern düşünce, ideoloji, siyâset, ekonomi, kânun-kurallar, sapkın davranışlar ve yaşam-tarzlarıdır. Bunlara çıtını çıkar(a)mayanlar sıra Emevi ve Abbâsiler’e gelince “vurun kahpeye” misâli veriyorlar ayarı. Böylece güyâ “modern müslüman” oluyorlar. Çünkü modern müslüman olmak için yoğun şekilde Emevi ve Abbâsi eleştirisi yapılması gerekiyor. Popüler olan budur.

 

Modern müslümanlar “pireye kızıp yorgan yakmak” sözünde olduğu gibi, Emevi ve Abbâsiler’e kızarak ve de modernizme kapılarak müslümanlıklarını yakıyorlar. Oysa Kur’ân elimizdedir, Peygamberimiz ve o’nunla birlikte olanların yaptıkları sâlih ameller yâni sahih Sünnet kaynaklarda bulunmaktadır. O hâlde buna göre sağlam bir müslümanlık kuracağımıza, şirke, küfre, adâletsizliğe, ahlâksızlığa ve her türlü sapıklığa-sapkınlığa ve zulme karşı çıkıp “dur” diyeceğimize, modernizm-merkezli yapılan bu çirkeflikleri eleştirip, îtirâz ve isyân edeceğimize, gereğinden çok ve yoğun olarak Emevi ve Abbâsi eleştirisiyle oyalanıyoruz. Emevi ve Abbâsi eleştirisi bize oryantâlistler tarafından verilen bir sakızdır, oyalandığımız bir oyuncaktır.

 

“Müslümanım” diyenler, insanın o beli büken yükünü omuzlamamak için Emevi ve Abbâsi eleştirisiyle idâre ediyorlar ama bu-arada modernizme de bir eleştiri ve îtirâz etmiyorlar. Zîrâ modernizme meftûn ve râm olmuş durumdadırlar. Çünkü modernizm onların o belleri büken ve saçları ağartan yüklerini -güyâ- üzerlerinden alıyor. Üstelik nefislerini kışkırtacak bir-çok şey ile onları hoşnut etmektedir.  

 

Allah’tan ve Kur’ân’dan başka eleştirilemeyecek hiç kimse ve hiç-bir şey yoktur. Kur’ân’da Allah, Peygamberimiz’i bile eleştiriyor. Herkes, her devlet ve her uygarlık eleştirilebilir elbette. Fakat bu eleştiri, îtirâz ve isyandan modernizm niçin istisnâ oluyor? Müslümanlar da dâhil insanlar modernizmi “insanın gelebileceği en ileri seviye olarak görüyorlar?. Hâlbuki bu ağır bir cehâlet ve derin bir yanılgıdır. Peki niçin böyle oluyor?. Çünkü modernizm Dünyâ’yı cennete çevirme boş hayâli ve çabasıdır. Dünyâ’yı cennete çevirmek onlar için “nefislerin alabildiğine kışkırtılması” demektir. İşte insanlar, nefislerine tam uygun olan modernizmin hazlarından bir nebze tatmış oldukları ve hazza alıştıkları için ona cephe alamıyorlar ve modernizm yerine Emevi ve Abbâsiler’i eleştirme yoluna gidiyorlar. Emeviler’e ve Abbâsiler’e kızıp, sapkınlığın daniskası olan modernizme kapılıyorlar ve müslümanlıklarını yakıyorlar. Hâl-i pür melâlimizin bir nedeni de budur.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Şubat 2021

 

 

 

Devamını Oku »

13 Haziran 2021 Pazar

Kur’ân’ı “Bize İniyormuş Gibi” Okumak

 

“Şâyet onlar da, sizin inandığınız gibi inanırlarsa, kuşkusuz doğru yolu bulmuş olurlar; yok eğer yüz çevirirlerse, onlar elbette bir (çelişki ve) aykırılık içindedirler. Sana onlara karşı Allah yeter. O, işitendir, bilendir” (Bakara 137).

 

Vahiy, Allah’ın insanlar içinden seçtiği bir Peygamber’e, melek Cebrâil ile gönderdiği emir-nehiyler ve hayat nizâmıdır. Kur’ân sâdece tek bir kişi için inmemiştir ama tek bir kişi üzerinden insanlara yayılmak üzere indirilmiştir. Vahyin kendisi üzerinden tüm insanlığa yayılacağı kişiler peygamberlerdir. Vahyin ilk muhâtabı peygamberler ve onların ilk muhâtabı ise çevresinde bulunan insanlardır. Bu nedenle Peygamber ve sahabenin, “Kur’ân’ı kendilerine iniyormuş gibi” okumaları ve yaşamaları normâldir. Zîrâ gerçekten de Kur’ân onlara inmekteydi. Lâkin sahabe bile vahye yine Peygamber üzerinden muhâtaptır. Onlar Kur’ân’ı kendilerine iniyormuş gibi değil, “kendileri için iniyormuş gibi” okudular, idrâk ettiler ve ona tâbi oldular. Mü’minler bu noktada bizzat Peygamber ile muhâtap oldukları için büyük bir avantaja sâhiptiler. Böylece vahye; zamânın, coğrafyanın ve düşüncelerin telakkisiyle değil, Peygamber örnekliği üzerinden bağlanmış ve tâbi olmuşlardır ki, en doğrusu budur. Kanımca onların Dünyâ’da büyük bir değişimi-dönüşümü başlatabilmesinin nedeni de budur.

 

“Kur’ân’ı sanki şu-an kendinize iniyormuş gibi okuyun” deniyor. Bu düşüncede zorunlu olarak Peygamber örnekliği göz-ardı edilmiş olur ve hattâ birileri bunu fazla ciddiye alarak kendilerini elçi gibi görebilirler ki görenler vardır. Fakat asıl önemi olan, Kur’ân’ı kendimize iniyormuş gibi okuduğumuzda, onu hangi telakkiyle anlayıp amele-eyleme geçireceğimizdir. Kur’ân’ı kendimize iniyormuş okumanın zorunlu sonucu, Kur’ân’ı herkesin kendi zamânı, mekânı ve şartlarına göre yâni mevcut telakkilerine göre anlayıp-yorumlayıp hayâta geçirme ve ona göre hareket etmesi olacaktır. Böylece Dünyâ’nın çeşitli yerlerindeki müslümanların inanış, düşünce ve amel-eylem şekilleri çok farklı olacak, sapkın ve sapık diyeceğimiz inanışlar ve düşünceler bile ortaya çıkabilecektir.

 

Kur’ân Hz. Muhammed’e inmiştir ve vahyi Peygamberimiz tebliğ edip yaymıştır. Peygamberimiz’in, Allah’ın kontrôlünde olan sözleri, fiilleri, düşünceleri, vahyi idrâk ve amel-eyleme dökme şekli, -bâzen Allah’ın uyarması ve düzeltmesine uğrasa da- genel anlamda Allah tarafından uygun bulunup “ideâl bir örneklik” şeklinde Ahzâb Sûresi 21. âyete konarak ebedîleşmiştir. O hâlde biz de Kur’ân’ı “kendimize iniyormuş gibi” değil, Peygamber’e indiği ve o’nun örneklendirdiği gibi okumalı, idrâk etmeli ve hayâta aktarmalıyız. Bu, “Kur’ân’ı Sünnet örnekliğini de göz-önüne alarak okumak” demektir. Zâten vahiyle ancak bu şekilde bir ilişki kurarsak doğru yapmış oluruz ve tüm Dünyâ’da müslümanlar güçlü olur ve ezilmekten kurtulur. Aksi-hâlde günümüzde görüldüğü gibi, her hizip ayrı bir telden çalar, kendi anlayışını en ideâl anlayış olarak görür ve bambaşka düşünceler ve dinler ortaya çıkar, ümmet de paramparça olur ve yeryüzünde güçsüz kalırlar.

 

Demek ki “Kur’ân’ı bize iniyormuş gibi” okumanın görece zihnî iyi sonuçları yanında bâriz kötü sonuçları da olacaktır. Bunu da hesâba katmak gerekir. Herhâlde doğrusu şu olmalıdır ki; “Kur’ân’ı, Peygamber üzerinden bize sesleniyormuş gibi” okumaktır. Çünkü Kur’ân’ı bize yeni iniyormuş gibi okuyup da onu Peygamber’den kopardığımızda, vahyi anlamak, idrâk etmek, düşünmek ve amele-eyleme dökme noktasında herkes yaşadığı mevcut zamâna, mekâna, şartlara ve baskın konjonktüre göre yapacaktır. An îtibârıyla olan şey budur. Böylece çok çeşitli İslâm anlayışları ve inanışları ortaya çıkacaktır. Üstelik her hizip kendi düşüncesini ve inanışını üstün tutacaktır. Böylece müslümanlar dağılıp ayrıldıkları ve güçsüzleştikleri için paramparça bir şekilde çeşitli rezillikler ve zorluklar içinde yaşayacaklardır ki günümüzde olan şey budur. Oysa Kur’ân bu konuda bizi uyarır ve şöyle der:

 

“Kendi dinlerini fırkalara ayırmış ve kendileri de parça-parça olmuşlardır; ki her grup kendi elindekiyle övünüp sevinç duymaktadır” (Rûm 32).

 

“Ancak onlar, işlerini kendi aralarında (farklı) kitaplar hâlinde böldüler; her bir grup, kendi ellerinde olanla yetinip sevinmektedir” (Mü’minûn 53).

 

Bu duruma gelmenin nedeni, her kesimin Kur’ân’ı kendine iniyormuş gibi okumaları ve Kur’ân’ın ilk muhâtabı olan Peygamber’i ve onunla birlikte olanların tutumlarını hiç hesâba katmamasıdır. Müslümanların son 200 yıllık modern sorunlu târihleri, “Kur’ân’ı ilk muhâtaptan bağımsız bir şekilde “kendilerine iniyormuş gibi” okuyanların sapkınlarıyla doludur. Kur’ân’ı kendine iniyormuş gibi okumak, kelle-başı bir din ve kitap ortaya çıkarmaktadır. Öyle ki 250’ye yakın meâllerin neredeyse hiç-biri birbirini tutmamakta ve aralarında ihtilaf bulunmaktadır. Oysa Kur’ân Peygamberimiz’e inmiştir ve o’nun örnekliği üzerinden bize yayılmıştır. O örnekliğe bir-çok uydurma ve zırvalık karıştırılmış olmasına rağmen, vahyin kontrôlünde olacak olan okuma ve ayıklamalarla o sahih örneklik ortaya çıkarılabilecektir.

 

Sahabeler tek-tek, Kur’ân’ı kendilerine iniyormuş gibi değil, Peygamber’e indiği ve o’nun örnekliğine yâni sahih hadisleri ve Sünnet’i ile birlikte idrâk edip uygulamaya koyuyorlardı. Başarılarının nedeni buydu. Çünkü Allah, bir binâ gibi safları sıkı tutanları sever:

 

“Şüphesiz Allah, kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir binâ gibi saf bağlayarak cihad edenleri sever” (Saff 4).

 

“Kur’ân’ı kendine iniyormuş gibi” okuyanların vahyi hangi telakkiyle ve nasıl yorumlayacakları, zorunlu olarak kendilerinde hazır bulunan modern telakkilerle ve zamânın ve mekânın etkilerine göre ve ona uygun olacaktır. Oysa Kur’ân indiği zaman, mekân, şartlar ve başta Peygamber olmak üzere ilk muhâtaplar hesâba katılmadan okunduğunda doğru anlama ulaşmak mümkün olmayacak ve zamânın telakkisi vahyi anlamada belirleyici olacaktır. Böylece artık vahiy yerine zamânın telâkkisi din olarak kabûl edilecektir. Merkeze Kur’ân değil, modern telâkki konacaktır. Mustafa Öztürk bu bağlamda şunları söyler:

 

“Kur’ân bana inmiş gibi düşüncesiyle başlatacağı yeni inşâ süreci, sayısız örneğine şâhit olunduğu üzere, zihinde önceden hazır bulunan çağdaş normlar ve ön-kabûller doğrultusunda Kur’ân’ı restore etmek ve aynı-zamanda tıpkı kadın ve darb meselesinde olduğu gibi sözüm-ona şiddet unsurundan arındırılmış modern Kur’ânlar üretmek gibi sonuçlar verir. Bence yeni bir inşâ için daha emin yol, Kur’ân’ı ilkin nâzil olduğu döneme ircâ etmek ve o dönem içinde kime ne söylediğini tespit edip bu tespiti bir röper noktası yaparak bugünkü dünyâ hakkında ne söylemiş olabileceğini düşünmektir.

 

Bir mütekellim tarafından muhâtaba söylenen her söz gibi ilâhi kelam da ancak bir bağlam içinde anlam kazanır. Yirmi üç yıllık bir metin-dışı bağlamı bulunan Kur’ân vahyinde kast-ı mütekellimi salt metin üzerinden lafız-mânâ ilişkisini çözümlemek sûretiyle tespit etmek pek mümkün olmasa gerektir. Kasd-ı mütekellim dilsel ve metinsel söz öbeklerinden ziyâde târihsel, toplumsal ve kültürel bağlamda saklıdır. Dildeki bir kelime kendisini çevreleyen bu etkinlikten ve içinde yer aldığı bağlamdan koparıldığı anda boş ve anlamsız hâle gelir. Kelimeler boşlukta durmadığından, kelam ile olgusal durum arasında çok sıkı bir bağ vardır. Dilsel ifâde birimleri salt kendi içlerinde anlam barındırmazlar, aksine onlar bir durum bağlamında anlam kazanırlar.

 

Emin el-Huli, sosyo-kültürel bağlamla ilgili olarak Arapların maddî ve mânevî hayatlarındaki her-şeyin Arâbî Kur’ân’ın anlaşılmasında zorunlu bir araç olduğundan söz eder. Ona göre Arapların maddî hayat evrenini oluşturan dağlar, taşlar, çöller, ovalar, topraklar, bitkiler, ağaçlar gibi nesneler hakkında sağlıklı ve yeterli bilgi-sâhibi olmak gerekir. Aynı-şekilde Arapların târihi geçmişleri, kökleri, âile ve kabîle düzenleri, yönetim-biçimleri, inanç-tarzları, kültürel ürünleri gibi beşerî hayâtın bütün alanlarını içeren mânevî dünyâ hakkında da etraflı bilgi ve donanım gerekir. Ebu Zeyd’e göre Kur’ân, öncelikle inzâl edildiği dönemin genel dînî, fikrî, kültürel, içtimâî, siyâsî ve iktisâdî yapısı dâhilinde incelenmeli, daha sonra onun her bir pasajı, inzâl edildiği târihsel şartlar dâhilinde, yâni nass-olgu ilişkisi içerisinde değerlendirilmelidir. Şâtıbi, Kur’ân’ı anlayıp kavramak isteyen kişi için sebeb-i nüzûl ve muktezâ-yı hâl bilgisinin vazgeçilmez olduğunu söylemiştir. Kur’ân’ın nüzûl şartları dikkate alınmadığı takdirde, dilbilimin sağladığı imkânlar çerçevesinde âyetlere birbirinden farklı, hattâ birbirine zıt anlamlar verebilmenin yolu açılır, tek bir ifâdenin onlarca sayıda mânâya aynı-anda işâret etmesi gibi bir durumla karşı-karşıya kalınır”.

 

Evet; Kur’ân’ı herkes “kendine iniyormuş gibi” okuduğunda, herkes onu kendi şartlarında anlayacak ve böylece kelle-başı bir Kur’ân anlayışı ve kelle-başı bir din ortaya çıkacaktır. Böylece müslümanların arasında bir birliğin sağlanması mümkün olmayacaktır. Üstelik Kur’ân, “gerçek anlamına ulaşılamayacak bir Kitap” gibi görülecektir. Meselâ bu bağlamda “salât” kelimesinin 18 farklı anlamı olduğu söylenir ki, bir-çoğu salât kelimesinin “namaz” anlamını buna bağlı olarak iptâl etmiştir. “İslâm’da namaz yoktur” diyenlere bile rastlanmaktadır. Zîrâ Kur’ân, ilk muhâtaptan, o’nun uygulamalarından bağımsız bir şekilde “kendinize iniyormuş gibi” tavsiyesiyle okunmaktadır. 

 

Kur’ân’ı “bize iniyormuş gibi” değil, Peygamber’e ve o’nun yaslandığı topluma iniyormuş gibi okumalıyız. Günümüzde de o bağlama uygun düşünce ve amel-eylemde bulunmalıyız. Yâni ilk önce ilk muhâtapların Kur’ân’dan ne anladıkları ve Kur’ân’a uygun olarak ne yaptıklarına bakmalıyız. Allah onlardan râzı olduğuna ve onları örnek gösterdiğine göre, Kur’ân bütünlüğü ve Sünnet örnekliğine uygun bir anlamlandırma ve uygulamada bulunmalıyız ki en doğru idrâke ve amel-eyleme ulaşabilelim. Aksi-hâlde Peygamber’i ve o’nun yaşadığı zamânı ötekileştirip târihe hapsederiz ve böylece modern zamâna ve onu hayâta hâkim kılan tâğutlara göre düşüncede ve amel eylemde bulunmaya başlarız. Çünkü Kur’ân bağlamsız okunup anlaşılamaz. Mutlakâ bir bağlamı olmalıdır. Ortada tek bir cümle bile varsa mutlakâ bir bağlamı da vardır ki bu bağlam sosyo-kültürel, psikolojik, ekonomik, hukûkî, siyâsî bir bağlamdır. Modern müslümanlar Peygamber ve sahabeler ile ortaya konulan ideâl örnekliği ve bağlamı değil de, şeytan, nefs ve tâğutların işbirliği ile ortaya çıkardıkları büyük bir fitne olan modernizm bağlamına göre Kur’ân’ı okuyup anlamaya çalışıyorlar ve sonra da vahyi modernizme uydurmak için birbirleriyle yarışıyorlar. Fakat Kur’ân moderniteyle uymadığı ve uyması mümkün olmadığı için onu evirip-çevirerek ve çeşitli işkenceler yaparak zorla moderniteye uydurmaya çalışıyorlar. Sonuçta Kur’ân ya söylediğinden tamâmen koparılıyor yada rûhundan ediliyor.

 

Biz Kur’ân’ı hangi telakkiyle okuyoruz?. Tabi ki de içinde bulunduğumuz Dünyâ’nın telakkileri bağlamına göre okuyoruz. Oysa ilk başta ilk muhâtaba ve o’nun yaşadığı zamandaki örnekliğe göre okumalıyız ki, o örneklik, Kur’ân’ın en ideâl şekilde idrâki ve yaşayış tarzıdır. Ahzâb Sûresi 21. âyette örnek gösterilmesi bu nedenledir.

 

Fakat modern müslümanlar modernitenin ağır kuşatması, etkisi ve baskısıyla ve de nefse çok uygun olan üretimleriyle insanlara çok câzip göründüğünden dolayı 1.400 yıl öncesine düşman oluyorlar. Bu düşmanlık Peygamber’e düşmanlığa ve o’nu inkâra kadar varıyor. Sonunda da Kur’ân’ı, ilk indiği kişiyi ve kişileri inkâr ve iptâl ederek ve de “kendine iniyormuş gibi” okuyarak baskın telakki olan moderniteye uygun olarak yorumlamak zorunda kalıyorlar. Hattâ durum öyle bir hâle gelmiştir ki, moderniteye meftûn ve râm olunduğundan dolayı ilk muhâtabın ve muhâtapların vahyi hayâta uygulama tarzlarını inkâr ederek, Peygamber’le, sahabeyle ve nüzûl süreciyle alay edenler ortaya çıkmıştır. Bu durum imtihanın bir gereği olarak târih boyunca tüm peygamberler için aynı ve benzer olmuştur:

 

“Andolsun!; senden önce geçmiş topluluklara da elçiler gönderdik. Onlara herhangi bir elçi gelmeye-görsün, mutlakâ onunla alay ederlerdi” (Hicr 10-11).

 

Bir yazıda “Kur’ân’ı kendinize iniyormuş gibi okuyun” sözü konusunda şunlar söylenir:

 

“Kur’ân indiği ortamla ilgilidir ama o zamanla kayıtlı değildir. Evrensel oluşunu, ‘bütün zamanlarda geçerli’ olduğu anlamında alırsak sorun yoktur. Fakat kökenini bâtınîlerden alan modern bir yaklaşım, evrensel vurgusunu, ‘Kur’ân sanki kendilerine iniyormuş’ şeklinde yapmaktadır. Başını çağdaş samîrilerin çektiği bu akıma göre, bir âyetin ilk muhâtabı ve nüzûl ortamı hiç önemli değildir. Âyetleri okurken ‘kendimize iniyormuş gibi’ davranmalıyız.

 

Hastalıklı bu yaklaşım ilk muhâtapları göz-ardı etmekte, Resûlullah’ı işlevsizleştirmekte, Sünnet’i önemsizleştirmekte, bunların yerine modernlere hizmet etmeyi gâye edinen çağdaş hevâ geçmektedir. Böyle olunca da Resûlullah’ın, âyetleri nasıl anladığı ve nasıl yaşadığı, hevâsına tâbi olanları ilgilendirmemekte, Peygamberimiz’i, ‘Kitab’ı bize bırakıp giden postacı’ durumuna düşürmektedirler. Oysa ilâhî denetim altında oluşmuş olan Kur’ân’ın Resûlullah’ın şahsındaki şâhitliği önemlidir. Kur’ân’ın temel konularını nasıl anladığı ve nasıl yaşadığına dâir bize ipuçları veren Resûlullah’ın Sünnet’ini bu modernistler önemsizleştirmeye çalışmaktadır. İşin tehlikeli boyutu bunu yaparken ‘Kur’ân’ı kendinize iniyormuş gibi’ okumak sözü ortaya çıkmaktadır”.

 

Mustafa Öztürk, “Kur’ân’ı bize iniyormuş gibi okumak” bağlamında Mevdûdi’den alıntı yapar ve şunları söyler:

 

“Bilindiği gibi, Kur’ân, bir çırpıda te’lif edilip yazıya geçirilmiş bir metin değildir. O, yirmi küsur yıl zarfında değişik olay ve gelişmelere bağlı olarak vahyedilen sözlü (şifâhi) bir hitaptır. Vahiy ânından sonra yazıya geçen ve yazılı metnin parçalarının bir-araya getirilmesiyle metinleşen bu sözlü hitâbın vahyedildiği ortam canlı bir diyalog ortamı olup, hitâbın ilk muhâtapları bu süreci fiîlen müşâhede etmekte idiler. Dolayısıyla onlar, Kur’ân’ın tabî bağlamına vâkıftılar. Zîrâ Kur’ân hem kendi dilleriyle, hem de kendilerinin içinde yer aldıkları bir ‘şimdi’ içinde nâzil olmuştu. Bu nedenle onlar, dili ve bağlamı öğrenmek gibi bir sorun yaşamadıkları gibi, Kur’ân’ı anlama noktasında da sonraki nesillerin karşılaştıkları türden bir anlama problemiyle karşılaşmadılar. Çünkü, Ebu Hayyan’ın özlü ifâdesiyle, ‘her ne kadar fesahat ve belâğattaki dereceleri farklı olsa da, en nihâyet bu dil onların dili, muhit onların muhiti ve bu beyân onların beyânı idi’.

 

“İlahi hitâbın dolaylı muhâtapları için böyle bir imkândan söz etmek muhâl olduğuna göre, ‘Kur’ân’ı, vahiy bugün iniyormuşçasına ve bugünün insanına hitâp ediyormuşçasına okuma’ imkânından söz edilebilir mi?. Şâtıbi bunun imkânsız olduğu kanaatindedir. Zîrâ, bu tarz bir okumada nesnel anlam gözden çıkarılmış demektir”.

 

 Muhammed İkbâl “Kur’ân’ı kendisine iniyormuş gibi okumaya başlaması”nı şu şekilde anlatır:

 

“Her gün sabah namazından sonra Kur’ân okumaya karar vermiştim. Babam beni görür ve ne yaptığımı sorardı: ‘Kur’ân okuyorum’ diye cevap verirdim. Tam üç sene bu suâli sormuş, ben de aynı cevâbı vermiştim. Bir gün dedim ki: ‘Baba, bu soruların mânâsı ne?. Hep aynı şeyi soruyorsun, ben de cevap veriyorum, ertesi günü tekrar soruyorsun?’. Bunun üzerine bana dedi ki: ‘Oğlum, demek istiyorum ki, Kur’ân’ı sana inmişçesine oku!’. İşte o günden îtibâren Kur’ân’ı anlamaya ve ona tam yönelmeye başladım”. 

 

Bu modern-bâtınî bir söylemdir ve eylemdir. Müslümanları Protestanlar gibi bireyciliğe götürür, zayıflatır ve sonuçta da dağıtır. Modernitenin etkisi nedeniyle, Peygamber ve sahabe örnekliği hesâba katılmamaya başladığında, ilk muhâtap olan Peygamberimiz’in “güzel örnekliği” olan Sünnet’i göz-ardı edilmeye başlandığında ve de vahyi moderniteye uydurma meyli artmaya başladığı zamanlarda söylenmiş bir sözdür. Zâten bu modern telâkki de Muhammed İkbâl’in yaşadığı zaman ve bölgede başlamış yada hız kazanmıştır. Böylece moderniteye uygun olan bireysel bir dindarlık şekli ortaya çıkmaya başlamıştır. Artık Kur’ân, nesnel anlamları olan bir Kitap değil, öznel anlamları olan yâni herkesin kendi kafasına göre mânâ verdiği bir kitaba dönüşmüştür. Sonuçta kelle-başı bir Kur’ân anlayışı ve din ortaya çıkmıştır. Mekke müşrikleri de böyle bir talepte bulunmuş ve kendilerine uygun bir kitap istemişti:

 

“…Üzerimize bizim okuyabileceğimiz bir kitap indirinceye kadar sana inanmayız. De ki: Rabbimi yüceltirim; ben, elçi olan bir beşerden başkası mıyım?” (İsrâ 93).

 

Kur’ân’ı şu-an îtibârıyla bize iniyormuş gibi okumak, kıyâmet, azap ve cennet-cehennem sahneleri için olumludur ve uygundur. Böylece bize daha çok têsir eder. Zâten Kur’ân da; kıyâmet, âhiret ve cennet-cehennem sahneleri “sanki şu-an oluyormuş gibi” anlatılır.

 

“Kur’ân’ı kendimize iniyormuş gibi okumak”, “sâdece okumak ama yaşamamak” düşüncesini yanında getirir, getirmiştir. Zîrâ bu, Kur’ân’ı, “örnek yaşanmışlıktan bağımsız okumak”tır. Bu nedenle “Kur’ân’ı kendimize iniyormuş gibi” okumanın bir yarârı olmayacağı ve olmadığı gibi lüzûmu da yoktur. Zâten Kur’ân Peygamber’e inmiştir ve o’nun üzerinden bize ulaşmıştır. O hâlde ilk başta yapmamız gereken şey, “Kur’ân’ı kendimize iniyormuş gibi” değil, Peygamber ve ilk muhâtaplara seslendiği ve onların idrâk ettiği gibi okuyup idrâk etmek, sonra da onların yüklendiği sorumluluğun benzerini bizim de yüklenmemizdir. Sonuçta biz de hem iç-âlemimizde hem de dış-âlemde, vahyi onların örneklendirdiği gibi hayâta hâkim kılmak için çalışacağız. Biz günümüzde İslâm’ı, Kur’ân’â ve Kur’ân-merkezli örnekliğe göre okuyup idrâk edip yaşamalıyız. Bunun başka bir yolu yoktur.

 

Kur’ân’ı “Peygamber’e indiği gibi” okuyacağız ve o’nun uyguladığı gibi uygulayacağız. Allah’ın peygamber göndermesinin hikmeti budur. Zâten müslümanlar arasındaki birlik ancak bu şekilde sağlanabilir. 

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Eylül 2020

 

Devamını Oku »

11 Haziran 2021 Cuma

Ribâ ve Kirâ

 

“Ribâ (fâiz), ancak şeytan-çarpmış olanın kalkışı gibi, çarpılmış olmaktan başka (bir tarzda) kalkmazlar. Bu, onların: ‘alım-satım da ancak ribâ gibidir’ demelerinden dolayıdır. Oysa Allah, alış-verişi helâl, ribâyı haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de (ribâya) bir son verirse, artık geçmişi kendisine, işi de Allah’a âittir” (Bakara 275).

 

“İnsan için çalışmasından başka şey yoktur” (Necm 39).

 

Ribâ: “Tartısı ve ölçüsü belli olan bir malı aynı cinsten daha fazla olan bir mal ile, bir karşılığı olmaksızın, peşin olarak veyâ veresiye değiştirmek” anlamındadır.

 

Fâiz: “Arapça ‘fyḍ’ kökünden gelen ‘fâid’, artan, fazla, bir borca karşılık ödenen artık para” sözcüğünden alıntıdır.

 

Kur’ân’da “borç verilen şeyi belli bir ilâve ile geri alma” mânâsına olan ve “feyz” kökünden türeyen “fâiz” kelimesi yoktur. Bu kelimenin yerine, Kur’ân’da ribâ  kelimesi kullanılmıştır. “Fevz” kökünden gelen “fâiz” kelimesi ise Kur’ân’da zikredilmektedir. Bu iki fâiz kelimesinin zaman-zaman birbirine karıştırıldığı görülmektedir.

 

Arapça “kry” kökünden gelen kirâ, “bir mülkten yararlanma hakkı için ödenen bedel” anlamındadır. Arapçada “karâ” kirâladı anlamına gelir. “Kirâlamak” anlamında “kirâ” kelimesi Kur’ân’da yoktur. Kur’ân’da “icâre” yâni kirâ akdiyle ilgili açık bir hükme rastlanmaz. Tekil ve çoğul olarak 105 yerde geçen “ecîr” kelimesiyle genelde uhrevî karşılık ve mükâfat, çok az âyette de dünyevî karşılık ve ücret kastedilir. Sözlükte “ecr”, “bir işe karşılık ücret ödemek, mükâfatlandırmak” mânasında masdar, ayrıca “ücret” veyâ “mükâfat” anlamında isim olarak geçer. Kelime her iki kullanışa bağlı olarak “bir şeyi kirâya vermek” ve “mehir” mânâlarına da gelir. Ancak İslâm literatüründe “ecir” daha çok mânevî ve uhrevî konularda kullanılmıştır.

 

Fâiz olarak bilinen kelime Kur’ân’da “ribâ”dır. Ribâ “emeksiz ve haksız kazanç” anlamındadır. Yazı oyunca fâiz yerine ribâ kelimesi kullanılmıştır.  

 

Zamânımızda birileri, Kur’ân, ribâ yâni fâiz için “şeytan-işi” ve “şeytan çarpmışlık” demesine rağmen çeşitli ve aşırı yorumlarla ribânın haramlığını blôke eden açıklamalar yapıyorlar ve âyetin içini boşaltarak kavramın rûhunu öldürüyorlar. Böylece ribâ farklı bir anlama getiriliyor. O farklı anlamlar, yasakların ve haramların yasaklığını ve haramlığını güyâ gizliyor. Sonuçta da birileri Kur’ân’ın yasakladıklarıyla kolayca haşır-neşir olabiliyor. Meselâ “fâiz Dünyâ gerçeğidir” diyebiliyor. Oysa Allah; “ribâ alan kişi şeytan çarpmışa döner” diyor.

 

Ribâ gibi, kirâ da ribâya girer ve ribâ, “haksız (fâhiş) kazanç” demektir. Ribânın de kirânın da haksız kazanç dolayısıyla ribâ olduğu herkesçe mâlûmdur. Yoruma gerek yoktur. Hem yorum nereye kadar yapılacak ki?. Birilerini râzı ve memnun edene, hattâ son aşamada tâğutları ve şeytanı râzı edene kadar mı yorumlanacak âyetler ve tam da şeytanın, nefsin ve tâğutların istediği hâle mi gelecek?. Bu yorumlama; ribâ ve kirâyı meşrûlaştırana kadar mı sürecek?.

 

Bilginin kaynağı Kur’ân iken, eylemin kaynağı da Sünnet’tir ve İslâm sâdece “ilim dîni” değil, “amel dîni” de olduğundan dolayı Sünnet bu bağlamda bağlayıcıdır. Rivâyetlerin uydurma olup-olmadığı, Kur’ân’la uygun olup-olmadığı ile belli olur. Kur’ân genel hükümler koyar ve o hükümlerden “direkt olarak bahsedilmeyen hükümler” çıkarılabilir. “İnsan için sâdece çalıştığı vardır” âyetinden, “çalışmadan elde edilen gelir ribâdır” anlamı çıkabilir.

 

Kirâ da ribâya girer ve özellikle ev için alınan kirâ parası meşrû olmaz. “Kirânın haramlığı Kur’ân’da yok” deniyor. Peki helâl olduğu Kur’ân’ın neresinde var?. “Haram denmemişse helâldir” sözüne sığınmayın hemen. Çünkü bu söz de Kur’ân’ın sözü değildir. Ribâ gibi kirâ da ribâdır yâni haksız-emeksiz kazançtır. Ribânın tamâmı haramdır. “Ribânın helâl olanı ve haram olanı” diye bir ayırma yapılamaz. Kirâ da öyle, “bâzı kirâlar haram, bâzıları helâldir” diye bir saçmalık olmaz. Kirâyı ödeyenin kirâ ödemekten dolayı bir şikâyeti olmasa da, alan için o şey ribâ olmaktan çıkmaz. Meselâ dükkan kirâsında dükkanı kirâlamış kişi, dükkan üzerinden para kazandığı için kirâyı gözü görmeyebilir ama kirâyı alan için bu ribâ yâni haksız-emeksiz kazanç olması bakımından değişmez.

 

İki çeşit insan vardır: Ribâ alanlar, ribâ verenler; kirâ alanlar, kirâ verenler; yâni “alanlar ve verenler”. “Alanlar” için hava hoş tabi. Fakat “verenler” öyle mi?. Bir kumpasın içine çekilmişler ve sürekli veriyorlar. Birileri birilerine ha-bire ribâ-kirâ ödetiyor ve onlara nefes aldırmıyor. Birileri, birilerinden ömür-boyu ribâ ve kirâ alıyor, diğer birileri de uyanık ya; saf-câhil insanları kandırarak rant elde ediyor. Hiç yıllar boyunca kirâ ödediniz mi?. Ya ribâ vermek zorunda kaldınız mı?. Tanıdığım bir karı-koca her ay kirâ zamânı gelince kavga ediyorlar. Bir-gün berâber aynı ortamda iken; kirâyı verebilmek için temel ihtiyaçlarının hangilerinden vazgeçeceklerinin hesâbını yaptıklarına şâhit oldum. Adamın çâresizlikten başını öne eğmiş hâli mazlûmiyetin resmiydi. Hâlbuki bu kişi günün yarısını çalışmakla geçiriyordu.

 

Kur’ân’ın gerçek ve en doğru tanımı hayâtın tam ortasında yapılır, ciltler dolusu külliyatlar ile değil. Hayâtın tam ortasından bakıldığında, ribâ ve kirânın, Dünyâ’nın hâl-i pür melâlinin baş nedenleri olduğu görülür. Bunlar zulmün daniskasıdır yâni. İslâm-Kur’ân zulme bir isyân olarak ve yeryüzünden zulmü kaldırmak için geldiğine ve bu “pislikler” de zulüm ürettiğine göre, bunların tamâmı haram, günah, yasak, suç ve ayıptır. Kur’ân’ın kavramlarının gerçek tanımları, hayâta bakınca net olarak görülür ve idrâk edilir. Böylece araştırmaya-incelemeye de gerek kalmaz.

 

Ribânın haram olduğu, Kur’ân’da apaçık şekilde bildirilen bir yasaktır ki ağır bir bedeli de vardır:

 

“Ey îman edenler, Allah’tan sakının ve eğer inanmışsanız, ribâdan artakalanı bırakın. Şâyet böyle yapmazsanız, Allah’a ve Resulüne karşı savaş açtığınızı bilin. Eğer tevbe ederseniz, artık sermâyeleriniz sizindir. (Böylece) ne zulmetmiş olursunuz, ne zulme uğratılmış olursunuz” (Bakara 278-279).

 

Şeytan-işi bir pislik olan ribâ sistemi sâdece “ribâ almak”la değil, aslında daha çok “ribâ vermek”le hayâtiyetini sürdürebilir. Zîrâ verilen ribâ paralarından topladıklarını başkalarına ribâ ile verirler. O hâlde senin ödediğin kredi ribâyı, kesin olarak çok ağır bedeli olan bir günah-haramdır.

 

Âyette “ribâdan arta-kalanı bırakın” demekle, şu-an îtibâriyle “o işten vazgeçin” demek istiyor. Zâten sahabe de bu işten hemen vazgeçmiştir. Bu konuda açık hükümlere rağmen farklı bir şey söyleyemem. Yalnız şöyle bir şey var: İslâm, altyapısını hazırlamadığı şey için hüküm indirmiyor. Yâni körü-körüne, önünü-sonunu düşünmeden hüküm indirmiyor. Dolayısı ile ribâ yasağı da Medîne’de inmiştir. Oysa Mekke’de ribâ sistemi işliyordu. Ne zaman ki Medîne’de ribâsız bir sistem kuruldu, hemen ribâ yasaklandı. Şimdi; bireysel anlamda değil de, toplumsal anlamda, birilerinin dediği gibi: “şu-an bir İslâm devleti ve ribâsız sistem yoktur. Bu nedenle de alt-yapı mevcut değildir. Yâni Türkiye bir ‘dâr-ül harp’tir. O yüzden bu işte bir mâzeret ortaya çıkıyor” gibi düşüncelerle ribânın meşrûluğundan bahsedilemez. İsterse ribâ, çok cüz-i olsun yine de fark etmez.

 

İslâm aynı-zamanda bireysel sorumluluğu olan da bir dindir ve Kur’ân, tamamlanmış olarak önümüzde duruyor ve ribâ hakkında söyledikleri çok açıktır.

 

Kur’ân-Sünnet-merkezli okumalar yaptığımda yazının başındaki âyetlerden, ribânın haram olduğu gibi, kirânın da haram olduğunu anlıyorum. Bâzıları ribânın haramlığından dolayı bankadan parayı çekip ev alıyor ve kirâya veriyor. Fakat yine emeksiz bir kazanç olduğundan dolayı ribâya düşülmüş oluyor. Yâni ribâdan kurtulmak için ev alıp kirâya verildiğinde, bu sefer de başka bir zulüm olan kirâya bulaşılmış olunur. Çünkü kurtulunması gereken şey haksız ver emeksiz kazançtır. Fakat kirâ vermeden oturacak bir yer varsa sorun olmaz. Alacağın evin parasını biriktirene kadar oturursun. İki çeşit senaryo kurarak merâmımızı anlatmaya çalışalım..

 

1-Birinin 300.000 lirası var. Bu kişi her-hangi bir bankaya gidiyor ve “ben bu 300.000 lirayı size verirsem bana ayda kaç para ribâ verirsiniz” diyor. Banka da müşteriye meselâ aylık 2.000 lira vereceğini söylüyor. Kişi de bunu kabûl ediyor ve anlaşma yapıldıktan sonra parasını yatırıyor ve evine gidiyor. Tam 30 gün sonra (ki bu süre içinde evinden hiç çıkmamış ve yan-gelip yatmış da olabilir) bankaya gelip yatırdığı paranın ribâsı olan 2.000 lirayı alıp evine dönüyor. Bu durum sonraki aylar boyunca bu şekilde devâm ediyor. 

 

2-Birinin yine 300.000 lirası var ve bu kişi ribâyı günah sayıyor. Bunun yerine elindeki parayla bir emlâkçıya gidiyor ve 300.000 lira değerinde bir ev satın almak istediğini söylüyor. Emlâkçı tam da ona göre bir dâire olduğunu ve hattâ orayı kirâlamak isteyen bir kişinin de hazır olduğunu söylüyor. Adam evi beğeniyor ve anlaşma yapılıp ev satın alınıyor. Ertesi gün de kirâcıya ev 2.000 liraya kirâlanıyor. Anlaşmalar yapılıyor, ilk kirâ alınıyor ve adam evine gidiyor. Tam 30 gün sonra (ki bu süre içinde evinden hiç çıkmamış ve yan-gelip yatmış da olabilir) kirâcısına gidip parasını alıyor ve diğer aylarda da süreç böyle devâm ediyor.

 

Şimdi; (her-hangi bir zorunluluk durumu hâriç) ilk-örnek ile ikinci örnek arasında nasıl bir fark var ki; birincisi (ribâ) günah/haram olurken, ikincisi (kirâ) helâl/meşrû oluyor?. Toplumda böyle bir anlayış hâkim çünkü. İyi de, birinci senaryo ile ikinci senaryo arasında nasıl bir fark var ki?. İkisi de hiç-bir çaba harcamadan ve emek vermeden bir ay sonra hemen-hemen aynı miktardaki paralarını almaya gidiyorlar. İkisi arasında hiç-bir fark yoktur. Hattâ ribâdaki para zamanla enflasyon etkisiyle azalabilirken; evin değeri ise, bâzen iki-üç katına kadar artabiliyor. Evden çıkmadığı takdirde evin bakımı (boya/badana/tâmir) da kirâcıya âittir. Kentsel-dönüşüm, müteahhit etkisi, katların yükselmesi vs. nedenlerden dolayı evlerin zamanla yaşlanmasından doğacak zararlar da böylece oluşmuyor. Dolayısı ile kirâ olayında ribâdan de öte bir “ribâ” vardır. Üstelik hiç-bir kirâcı, verdiği kirâyı sevinçle, gönül rahatlığıyla ve huzûr içinde vermez.

 

Her zaman bir “kirâ sorunu” olur kirâcının. Bir-ay ne de çabuk geçiverir.. Kirâ zamânı ne de çabucak geliverir.. Ömür-boyu bitmeyen bir borcu vardır kirâcının. Öyle ki, kirâ vermekten dolayı ev-sâhibi olma fırsatı da bulamaz. Ev-sâhibi olan bir kişi, meselâ 50 yıl boyunca kirâ alırken; bir kirâcı da 50 yıl boyunca kirâ verir ve bu durum genelde değişmez. Değişmesi için genelde, yine başka bir zulüm sistemi olan ribâya bulaşması gereklidir kirâcının çünkü. Bir sömürüden başka bir sömürüye kapılması gerekir. Zâten kirâ-sistemini çıkaran yada pohpohlayan da ribâ sistemidir. Kirâ ile ribâ birbirlerinin sebep-sonucu olurlar, yıllarca birbirlerini beslerler. Hattâ ribâyı verenlerle kirâyı alanlar aynı kişiler olur. Bu kısır-döngü kişilerin ölümüne kadar gider ve ondan sonra da aynı-durum çocuklarının hayatlarında da devâm eder ve bu böylece sürüp gider. Ribâ-kirâ alan adamın oğlu ribâyı-kirâyı almaya devâm ederken; kirâ-ribâ ödeyen adamın oğlu da kirâ-ribâ ödemeye devâm eder durur. Tâ ki “İslâmî bir devrim” olana kadar…

 

“Enflasyon değerinden daha aşağı bir getirisi olduğunda şey ribâ anlamında fâiz olmaz ve yasak değildir” diyorlar. Yâni fâizi değil, fâizin oranını düşünüyorlar. Fâizin oranı bugün düşük olur yarın yükselir. Şeytânî devletlerde fâiz her zaman yüksek olur. Aksi-hâlde millet kazanç elde etmek için parasını fâize yatırmaz ve bundan dolayı da fâiz diye bir şey olmaz zâten. Yâni enflasyon değerinden düşük yada enflasyon değeriyle aynı olduğunda zâten kimse fâize yönelmez. Bu nedenle bomboş bir laftır bu.

 

Oranına bakarak fâizin meşrû olabileceğine İslâmî açıdan aynı mantıkla baktığımızda, bir kazan balın içine bir damla zehir atılsa sorun olmaz mı yâni?. Yada bir kazan pilavın içine 250 gram domuz eti katılsa ne olur?. Çünkü oranı az ya.. Haram olanı oranı belirlemez, vahyin kendisi belirler. Haram, günah ve yasak dendiyse o şey artık ölüm-hâli dışında haramdır, günahtır ve yasaktır. Sarhoş etmeyen bir yudum içki de haramdır. Haramı oranı belirlemez. Allah’ın emri belirler. Oranının az olmasının haramı haram olmaktan çıkaracağının delîli nedir ki?. Vahiy yerine aklı ön-plâna çıkarmanın sonucudur bunlar. Vahiy karşısında aklı kullanmanın, dolayısı aklı ilahlaştırmanın sonucu bu tür sapmalar ve sapık düşünceler ortaya çıkıyor.

 

Seküler sistem kişiyi “günahsız yapamayacak” hâle getirdi. Günaha bulaşmadan yaşanamayacak bir Dünyâ kurdu. Bir İslâm Devleti olsaydı, devlet sana, yaptığı evlerden birini verir ve sen de kirâ öder gibi borcunu taksitle öder ev-sâhibi olurdun. Yada ev alacak parayı sana ribâsız bir şekilde vererek ev almana yardımcı olurdu ve borcu taksitle uygun bir şekilde öderdin. Fakat maalesef böyle bir şey yok. Müslümanlar arasında bildiğim kadarıyla böyle bir dayanışma da yok. “Emin Evim” gibi kuruluşlar bunu yapıyor gibi gözükse de bir tanıdığımın başına gelen bir olaydan dolayı orayı da tavsiye etmiyorum.

 

İşin trajikomik yanı da şudur ki; fâizi yâni ribâyı savunanlar, bankaya yatırılan paranın “kirâ gibi” olduğunu ve “paranın kirâya verilmesi” olarak düşündüklerinden dolayı ribâyı meşrû görmektedirler. Yâni ribâyı kirâ gibi gördüklerinden dolayı meşrû zannediyorlar. Oysa hem ribâ hem de kirâ helâl değildir.

 

O hâlde; İslâmî duyarlılık yâni takvâya göre konuşacak olursak kirânın haramlığı ribâ gibi açık olmasa da o da ribâdır.

 

Vel hâsıl kelam; biz burada İslâmî hassâsiyetle bir sonuca ulaşmaya çalışıyoruz. İslâm’da çalışmadan ve emek vermeden gelen gelir ribâdır ve zâten ribâ budur. Ribâ ister bankadaki ribâlı paradan, isterse kirâdaki evden gelsin haksız ve emeksiz kazanç olması bakımından değişmez.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Kasım 2020

 

 

 

Devamını Oku »

Aşırı Sosyâlleşmek

 

“De ki: ‘Yeryüzünde gezip dolaşın da, böylelikle yaratmaya nasıl başladığına bir bakın, sonra Allah âhiret yaratmasını (veyâ son yaratmayı) da inşâ edip yaratacaktır. Şüphesiz Allah her-şeye güç yetirendir” (Ankebût 20).

 

“Evlerinizde vakarla-oturun (evlerinizi karargah edinin), ilk câhiliye (kadınları)nın süslerini açığa vurması gibi, siz de süslerinizi açığa vurmayın; namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, Allah’a ve elçisine itaat edin…” (Ahzâb 33).

 

İki âyeti arda-arda okuduğumuzda, İslâm’ın ne kadar dengeli bir din olduğu görülür. İnsanları evlerine, okula, iş-yerlerine vs. bağlamayıp “çıkın da bir gezin görün” derken, bir yandan da gezmeyi abartarak “hiç evde kalmama durumu”nu da, özellikle gezmeyi erkeklerden daha fazla seven kadınlar üzerinden kısıtlar ve “oturun evlerinizde” der.

 

İslâm, salt bir “mânevî ve kapalı-alan dîni” değildir. Sosyâl-kamusal alana da hitâp eder. O halde insanların sosyâlleşmesini de ister. Fakat sorun, sosyâlleşmekte değil, “aşırı sosyâlleşmek”tedir. Özellikle bir müslümanın “sosyâlleşiyorum” diye sürekli olarak sabahtan akşama kadar dışarıda bir yerlerde olması normâl değildir ve a-normâldir. Çünkü onun -dünyevî görevleri saymasak bile- namaz, okuma-yazma, anlatma, paylaşma vs. gibi zorunlu görevleri vardır. Peki aşırı sosyâlleşmiş olan müslümanlar bunları nasıl ve ne zaman yapacaktır?. Tabî ki “aşırı sosyâlleşme” denilen “gezme sevgisi”yle bunlar ya hiç yapılamayacaktır yada kısıtlı yapılabilecektir.

 

Hiç öyle “sosyâlleşmek çok gezmek değildir” falan demeyin. Sosyâlleşmek gezmek demektir. Zaten aksine a-sosyâllik deniyor. Aşırı sosyâllik, “aşırı gezme” demektir. 

 

Evde çok kalmak zamanla “ev alışkanlığı” yapıyor. Evde kalmaya alışmış olanlar dışarıya çıkmak istemezler ve hattâ dışarıya çıkmaya korkar hâle bile gelebilirler. O yüzden en azından belli mesâfede ve zamanda günlük yürüyüş yapmalıdır insanlar. Zâten metabolizma da bunu gerektirir. Yoksa ev onun için içinden hiç çıkmayacağı bir hapis-hâneye dönmeye başlar.

 

Bir de evde kalmaya alışanlarda ve dışarıya çıkmayanlarda, bir “dışarı korkusu” oluşur. Bir tanıdığımın oturduğu apartmanda yaşayan yaşlı bir karı-koca vardı. Onlar yıllardır dışarıya hiç çıkmamışlardı. Dışarı çıkmaktan korkuyorlardı. Bu durum ilk başta, dışarıda şâhit oldukları bir şiddet olayından sonra dışarıya fazla çıkmama karârı almakla başladı. Zamanla evden daha az çıkmaya ve en sonunda da hiç çıkmamaya başladılar. Çünkü dışarısı onlara, “başlarına mutlakâ bir belânın geleceği güvenli olmayan yer” olarak görülüyordu. Böylece yıllarca evlerinden hiç çıkmadılar. Öyle ki ihtiyaçlarını bile ya sipâriş ediyorlar yada benim tanıdığım kişiden alması için ricâ ediyorlardı. Bu durum a-normâllik bağlamında anlaşılabilir olsa da “normâl” değildir. Çünkü evde kalmak kişide gerçekten “dışarı korkusu” oluşturur ama bu korku aslında sûni bir korkudur. Çünkü dışarısı o kadar korkunç değildir. Dışarısını korkunç zannetmek “evde kalmaya alışmış olmanın verdiği bir rûh hâli”nden kaynaklanır. Dışarı çıkınca korkulan şeyin aslında korkulacak bir şey olmadığı görülür. Bu zâten her-şeyde böyledir. Bir işe bir türlü başlayamayanlar, işe başladıklarında işin o kadar da zor olmadığını görürler. “İşe başlamak bitirmenin yarısıdır” denir bu yüzden.

 

İnsan her gün dışarıya çıkıp bir hareket etmeli, Güneş görmeli, hava almalıdır. Engelliler için bu pek mümkün değildir. O yüzden engellilerin yaşadıkları ev, en-azından önü açık, bir yönü Güneş gören, havadar ve manzaralı olsa ne güzel olur. Çünkü aksi-hâlde bir buhrân oluşacaktır.

 

İnsan sürekli olarak kapalı bir alanda kalmamalıdır ama evde kalmak nasıl ki alışkanlık yapıyorsa, dışarıda durmak, dışarıya çıkmak da alışkanlık yapar ve insan artık eve girmek istemez hâle gelir. Bir keresinde gezmeyi seven bir arkadaşım gecenin 1’inde “canım hiç eve girmek istemiyor” demişti. Bir şeyler yapmak istiyordu. Sosyâl biri olduğu için “ev beni bunaltıyor” demişti. Hakîkatten de dışarıya alışmış olanları ve sözde aşırı sosyâlleşenleri, eve dönmek ve evde bulunmak bunaltır. Sürekli bir “hava alma” düşüncesi, sürekli bir gezme, bir yerlere gitme hayâli ve isteği vardır bu kişilerde. Ev bu kişileri bunaltır ve buhrana sokar. Öyle ki evde kaldığı için yüz ifâdeleri ve tavırları bile değişenler var. Bu durum özellikle de kadınlarda çok görülüyor.

 

Rahmetli olmuş olan bir tanıdığım; “arıyı ve karıyı gezdircen” derdi. Arının ve karının fıtratında gezmek meyli çoktur. Fakat bu, Kur’ân’ın da dediği gibi, aşırıya kaçmadan yapılabilse de, sürekli dışarıda olmayı gerektirmez. Âyet de zâten “oturun evlerinizde” diyor.

 

Modern insan dışarıda olmayı ne kadar da çok seviyor. Sürekli geziyor. Gitmediği AVM, kafe, restoran, sinema vs. kalmamış. Kullandıkları arabaların kilometrelerine bakınca 200 bin km.’den aşağısı yok. Demek ki sürekli geziyorlar ve km. yapıyorlar. Fakat bunu yapmak için belli bir zaman ayırmak da lâzımdır. Arabalar bu kadar km. yapıyorsa ve “evet biz oraya gittik”, yada “bu hafta şuraya gideceğiz” sözleri, bu kişilerin aslında bilgi-bilinç, okuma-yazma, namaz-niyaz ile ya hiç yada sınırlı ilgilerinin olduğunu gösterir. Çünkü plânladıkları yada yaptıkları şeyleri yapmak için 24 saatlik bir süre bile zor yeter. Bir tanıdığımın arabası 1 yılda 40 bin km. yol yapmıştı. Hesaplayınca günde ortalama 100 km.’ye tekâbül ediyor. Günde 100 km. yol yapmak için 1,5 saat harcanmalıdır ki trafiği de hesâba katarsak bu 3 saate kadar bile çıkar. İyi de nerelere gittin bu kadar?. Bu kadar zamânı nereden buldun?. Senin çalıştığın iş arabayla ilgili değil ki!. İşte bizim “aşırı sosyâlleşme” dediğimiz budur ve bu bir hastalık hâline gelmiştir. İnsanlar dışarıya çıkmadan ve bir yerlere gitmeden yapamıyorlar ve bunu yapmadıklarında kendilerini “yaşamamış” sayıyorlar.

 

Bir keresinde televizyonda ünlü bir târihçi, “sürekli gezin” diye gençlere tavsiye veriyordu. “Gezin görün, bilgi sâhibi olun. Dünyâ’dan haberiniz olsun” diyordu. Oysa hocası; “iyi bir târihçi olmak için çok gezmeye gerek yoktur ve hattâ tam-aksine evde-kütüphanede çalışmak gerekir” demişti. İslâm medeniyetinde âlimler de böyle yapmışlardı. Başlarını okuma-yazmadan-araştırmadan dolayı  kaldıramıyorlardı. Modern araştırmacılar da öyle. İki saat uyku ile çalışmasına devâm edenler var. Zâten ancak böyle olduğunda bir fark oluşur ve Dünyâ-çapında eserler verilebilir. Böyle adanmalar olmadıkça ve dışarıdan uzaklaşmadıkça bir fark oluşmaz. Medeniyet biraz da bu tarz çalışmaların bir sonucudur. Fuat Sezgin günde 20 saat çalıştığın söylüyordu ki bu, dışarıya pek de çıkmadığının göstergesidir. Herkes sürekli okuyan-yazan âlim olacak değildir tabi ama, aşırı sosyâlleşme, insanı ilim ve ibâdetten alıkoymakta ve moderniteye ve kapitâlizme kan pompalayarak alan açmaktadır. Onun güçlenmesini ve hayâtiyetini sağlamaktadır.

 

Aşırı sosyâlleşmek için vakit, bol para ve enerji olması gerekir. Hattâ bir de biraz hiçb-ir şeyi kafaya takmayan biri olmak gerekir. Sorumsuz da olmak gerekir. Aslında biraz da tembel olmak gerekir. Tembeller ilginçtir ki gezmeyi çok severler. Aynı yere iş için gitmek zorlarına gider ama gezmek olunca zevkle giderler ve sürekli bu şekilde yaşamak isterler. Bu belki de evde sorumlulukların olmasından ve o sorumlulukları yerine getirmek onlar için zor olduğundan dolayı olabilir. Ama aşırı sosyâlleşenler aslında birilerine yük olurlar. Ya gittikleri yerdekilere yada evde bıraktıklarına yük olurlar.

 

İnsanların gezmeyi yada sosyâlleşmeyi çok sevmesinin bir nedeni de modern mîmâri olabilir. Modern hapis-hâne şeklindeki apartman dâirelerinde insanları tutmak imkânsızdır. Hemen sıkılırlar ve çok bunalırlar. O yüzden de kendilerini bir-an önce dışarıya atmak istiyorlar. Zâten modernite, hayâtı ev-dışına taşımıştır. Okul, iş, gezme, yeme-içme, tâtil vs. hep dışarıya has kılındığı için, insanlar da dışarıya çıkmaya çok alışmış durumdadırlar ve bunu da “sosyâlleşmek” olarak adlandırmaktadırlar.

 

Ben  şahsen gezmeyi çok seven biri değilim ve okumak-yazmak daha fazla zevk veriyor. Yolculuk yapmak ve bir yerlere gitmek tabî ki de insanı gevşetir ve rahatlatır. “Tebdil-i mekânda hayır vardır” denir. Ama çok sosyâl olmak bana göre değil, sürekli gezerek ve bir yerlere giderek hayâtımı sosyâlleşmeyle tüketmek çok doğru gelmiyor. Bu yüzden a-sosyâl olarak tanınan biriyim. Bana dükkanda çalışırken “a-sosyâlsin” derlerdi. Bir tartışmada, ortaya bir fikir attığımda ve diğerleri bu fikri beğenmediğinde “sen dükkana kısıldın kaldın, Dünyâ’dan haberin yok” diyerek fikrimin yanlış olduğunu söylerlerdi. Daha sonra emekli olunca ve evde daha fazla kalmaya başlayınca yeni fikirlerim için de aynı şeyi söylüyorlar: “Sen evden hiç çıkmadığın için dışarıda neler oluyor haberin yok” diyorlar. Bu dedikleri eskiden olsa kabûl edilebilirdi belki ama artık televizyon, internet, sosyâl medya vs. hep elimizin altında. Üstelik görüşlerim, sürekli gezenlerden daha tutarlı. Artık herkes her-şeyden haberdar. Onlar sâdece, dışarının bire-bir etkisinde oldukları için fikirleri-düşünceleri de dışarıya göre belirlenmiştir. Oysa bilgi-sâhibi olmak için gezmek de gerekir ama asıl bilgi kitaptan öğrenilir ve kitap okumak için de “oturmak” gerekir. Oturmak için en ideâl yerler ise evlerdir. Bence insan mevcut hayâtı, çarşı-pazara çıktığında ve hastâneye gittiğinde hakkıyla değerlendirebilecek farkındalığa sâhip olabilir. Yazılan nice güzel ve etkileyici kitaplar ve ortaya atılan fikirler, sosyâlleşmenin neredeyse “sıfır” olduğu hapis-hânelerde yazılmıştır.  

 

Peki ev-dışında yada yaşanılan köy, kasaba ve şehir dışına hiç çıkmadan bilgi ve fikir ve teori sâhibi olunamaz mı?. Bu devirde bu çok kolay olduğu gibi aslında eski zamanlarda da zor değildi. Königsberg ismini duymuş muydunuz?. Şimdiki adı Kaliningrad. Bir Rus şehri ama eskiden bir Alman yerleşim yeriydi. Königsberg, Immanuel Kant’ın yaşadığı yerdir. Immanuel Kant, 22 Nisan 1724’te burada doğmuş ve buradan başka hiç-bir kasabaya, şehre ve ülkeye gitmeden (sâdece kısa süreliğine bir köyde öğretmenlik yaptığı söylenir) yâni 80 yıl boyunca Königsberg’ten hiç çıkmadan burada yaşamış ve 12 Şubat 1804’te yine burada ölmüştür. Felsefe alanında Immanuel Kant’ın seviyesini hiç tartışmaya gerek yoktur ve Kant Dünyâ’nın en tanınmış filozoflarından biridir. Dünyâ-çapında bir filozof, doğduğu küçük yerleşim yerinden hiç ayrılmadan orada okumuş, yazmış ve Dünyâ-çapında bir filozof olmuştur. Kendi yaşadığı yeri tabî ki gezmiş ve görmüştür ama Dünyâ-çapındaki bir filozofun başka kasaba, kent ve ülkeye gitmemiş olması, “Dünya-çapında olmak için” başka bir yere gitmeye hattâ evden bile çıkmaya gerek olmadığını gösterir. Yâni belli bir seviyeye gelmek ve Dünyâ-çapında bir şeyler yapabilmek için tüm ülkeyi yada Dünyâ’yı gezmek gerekmiyor. Hattâ “Dünyâ-çapında biri olmak” için aslında biraz da a-soysâl olmak gerekir. Sürekli gezme-tozma hâlindeyken bunun olması pek mümkün değildir. Demem o ki, çok da “sosyâl” olmaya gerek yoktur ve aşırı sosyâlleşme bir çeşit hastalık yada kötü bir alışkanlıktır.

 

Modern insanı dışarıya sevk eden şey kapitâlizm ve bireyselciliktir. Kapitâlizm bir tuzaktır ve insanları ama daha çok kadınları kimseye karşı sorumluluk hissetmeyen bireyleşmiş olanları sürekli dışarıya çekmek ister. Çünkü dışarıya çıktığı anda tepesine biner ve kendisine mutlakâ para harcatır. Sosyâlleşmek sınırı aştığında zararlı ve günah olmaya başlar. Çünkü dışarıda “birey” olan ve parası olan için bir “cennet” vardır. Bunu bir-çok sorumlulukları olan ve bunun için evde daha fazla bulunması gereken müslümanlar da yapıyor. Vakıflar-dernekler bir gezme-tozma merkezleri olmuş ve gençleri bununla kandırıyor. Aşırı sosyâlleşme seküler bir harekettir. Sükülerizm, İslâmî hareketler “sosyâl hareketler”e dönünce; “İslâmî taleplerin sosyâl taleplere dönüşmesi”dir. İslâmî talepler azaldıkça sosyâlleşme isteği artar.

 

Aşırı sosyâlleşmek için çok paraya ve daha da önemlisi çokça bol vakte ihtiyaç vardır. O hâlde aşırı sosyâlleşme belli bir ekonomik tabakaya mahsustur. Onların ne yeterli paraları ne de boş vakitleri vardır. Müslümanların bu kadar boş vakti olamaz ve sosyâlleşmek için fazla para harcama lüksleri de yoktur, olamaz. Çünkü müslümanların ağır sorumlulukları vardır: “Gerçekten güçlükle berâber kolaylık vardır. Şu-hâlde boş kaldığın zaman, durmaksızın (duâ ve ibâdetle) yorulmaya-devâm et. Ve yalnızca Rabbine rağbet edip yönel” (İnşirâh 6-8) der Kur’ân. Üstelik Peygamber örnekliğinde de aşırı sosyâlleşme yoktur. Çünkü müslüman için Dünyâ bir imtihan yeridir ve o eşsiz nîmet diyârı olan cenneti kazanmak için gönderildiğimiz yerdir. Aşırı sosyâlleşerek ve gezerek cenneti kazanmanın pek mümkün olmadığı açıktır.

 

Okuyan adam çok da “aktif” değildir, olamaz. A-sosyâl olmadan “okuyucu” ve de “yazar” olamazsınız. Okur-yazar olana “bencil zamanlar” gerekir ki bu ancak evde olur. Zâten okur-yazar olmak için olmazsa-olmaz olan şey “oturmak”tır ki oturmaya en elverişli yer “ev”dir. Modernite tarafında inşâ edilmiş dış dünyâda oturacak bir yer bile yoktur. Çünkü modernite “insanlar oturmasın da, hem gezip para harcasınlar hem de oturup düşünmeye fırsat bulamasınlar” ister.

 

Aşırı sosyâlleşme kendini en çok internet ortamında gösteriyor. Herkes internette sosyâlleşiyor. Fakat aslında bu sosyâlleşme değil, a-sosyâlleşmedir. “Sana interneti ve sosyâl medyayı sorarlar. De ki: İkisinde hem büyük bir günah, hem de bâzı yararlar vardır. Fakat günahları yararlarından daha büyüktür” şeklinde bir âyet olsaydı günümüze ne kadar uygun olurdu.

 

Kendilerini “aşırı sosyâl” zanneden a-sosyâl insanları tanımak için, artık sosyâl(!) medyadan tâkip etmek gerekiyor. Onlar kendilerini ancak internet ile târif edebiliyorlar. İnternetsiz yapamıyorlar çünkü. Modern gençliğin elinden akıllı telefonları ve sosyâl medyayı aldığınızda, dımdızlak ortada kalıverirler. Oysa kendilerini çok sosyâl insanlar olarak ifâde ederler. Sosyâl medya ve paylaşım siteleri a-sosyâlliğin aşırılaşmış şeklidir.

 

“Sosyâl medya müslümanlığı” diye bir müslümanlık(!) oluştu. Sosyâl medyada sözde İslâmî(!) paylaşımlar yapmak, müslümanlık için yeterli bulunuyor. Oysa hakîkat ancak ve ancak Kur’ân-merkezli olarak kavranabilir, “sosyâl medya-merkezli” olarak değil. Maddî-mânevî paylaşımın yerini, abuk-sabuk sosyâl-medya paylaşımları aldı. İlki şahsiyeti ve toplumu güzelleştirirken, ikincisi ise bireyi ve toplumu çirkinleştiriyor.

 

İnternetin yaygınlaşmasıyla birlikte ise iş iyice çığırından çıktı. İnternet-merkezli bir insan türedi. Bu insan hayâtını internete göre düzenliyor. Eskiden hayatlar namazlara göre düzenlenirdi. “Öğleden sonra”, “akşam-üzeri” gibi sözlerle. Şimdi ne zaman ne yapılacağına internet karar veriyor. İnternet öyle yaygınlaştı ki artık bilgisayar da şart değil. Her yerden internete girilebiliyor. (Yakında pisuvardan bile internete girilebileceğini düşünüyorum). Yeter ki insanlar bir-an dâhi internetsiz kalmasın. İşin ilginç tarafı telefonları akıllı(!) olmayanlar ve internete girmeyenler a-sosyâl olarak fişleniyor. Meselâ bir kişi sabah erkenden kalkıp namazını kılsa, biraz Kur’ân-kitap okusa, sonra kahvaltısını yapıp işine gitse ve akşam evine döndüğünde âilesiyle birlikte yemeklerini yiyip çaylarını yudumlarken sohbetlerini yapsalar ve geceye doğru yatsalar.. Bu kişiler a-sosyâl olarak kabûl ediliyor. Peki neye göre?. Ölçü ne ki?. 30 sene önce herkes a-sosyâl ve “mal” mıydı?. Atalarımız “mal” mıydı yâni?.

 

Gerçek hayatlar yaşa(ya)mayanlar, yaşadıkları hayatları “gerçek hayatlar” zannedenler. Yaşadıkları hayat aslında kendi seçtikleri hayat olmadığından dolayı kendi gerçeklikleri de değildir. Modern hayat şekilleri ve aşırı sosyâlleşme, cehenneme açılan kapılarla doludur.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Kasım 2019

Devamını Oku »