21 Kasım 2020 Cumartesi

Hak İle Bâtılı Karıştırmak

 

“De ki: Hak geldi, bâtıl yok oldu. Hiç şüphesiz bâtıl yok olucudur” (İsrâ 81).

 

Göklerde muhteşem bir döngü ve düzen vardır. Göklerde bir düzensizliğin, uygunsuzluğun ve karışıklığın olması imkânsızdır. Zîrâ gökleri Allah yönetir ve gökler tam da Allah’ın emrine göre hareket ederler. Bu nedenle göklerde hak ile bâtılın karışması mümkün değildir ve böyle bir şey hiç-bir zamana olmamıştır ve de olmamaktadır:

 

“O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayâtı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır. O, biri diğeriyle ‘tam bir uyum’ (mutâbakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahmân (olan Allah)ın yaratmasında hiç-bir çelişki ve uygunsuzluk (tefâvüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; her-hangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun?. Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umûdunu kesmiş bir hâlde bitkin olarak sana dönecektir” (Mülk 2-4).

 

Dünyâ’da insanlar arasında ise, -sünnetullahın ve imtihanın bir sonucu olarak- insana verilen irâde ve nefs nedeniyle sürekli bir muhâlefet, Vahyi ve Sünnet’i örnek almamanın sonucunda sürekli olarak bir karışıklık ve çatışma çıkmaktadır. Çünkü Allah’ın emrettiğine ve peygamberlerin örneklendirdiğine göre hareket edilmediğinde mutlakâ düzen bozulur, hak ile bâtıl birbirine karışır ve hak ile bâtılın karışmasından dolayı düzeltilemeyen karışıklıklar ortaya çıkar. İslâm, işte şeytanın ve nefsin etkisi nedeniyle ortaya çıkan bu karışıklığı yâni hak ile bâtılın birbirine karışmasını gidermek, ikisinin arasını ayırmak ve aynen göklerde olduğu gibi muhteşem bir düzen kurmak için seçilen ahlâk-timsâli peygamberlere gönderilen vahiylerle bir düzen kurma çabasının adı ve yöntemidir.

 

İnsan, varlıkla doğrudan, bağımsız bir zihinle ve aracısız bir ilişki kuramaz. Bu ilişki ya Allah-merkezli, yada nefs-merkezli olur. İnsan hareketsiz kalamayacağına göre, ya hakka göre hareket eder, yada bâtıla göre. İnsanlık târihi, bâtılın “hakîkat” diye gösterilmesi ve mü’minlerin buna karşı çıkarak vahiy-merkezli bir hareket başlatmasının târihidir. İslâm, hak ile bâtılı kaynaştıran değil; hak ile bâtılın arasını “uzlaşmaz ve kesin şekilde” ayıran bir dindir. Zîrâ hak geldiğinde bâtıl def olup gider.

 

Önemli olan, “hakkı bâtılın üstüne atmak ve bâtılı parçalayıp bertarâf etmek”tir. Parçalanıp bertarâf edilmeyen bâtıl ya hakka karışarak yada hakkı parçalayarak ifsâd eder. Hak ile bâtıl karıştırıldığında yada hak parçalandığında, karışan yada parçalanan şey bâtıl olur. Zîrâ hak ne karıştırılmaya ne de parçalanmaya müsâit değildir. Hak parçalanmaya ve alttâ olmaya mahkûm edilemez. Hak her dâim hâkim bir şekilde en üstte olmalıdır.

 

Hak ile bâtıl karışınca o şey “bâtıl” olur. Helâle karışan her-şey hakkın bâtıla karışması gibi haramdır. Meselâ gıdâ konusunda, GDO ve kimyâsallar ile hak yâni helâl ile haram birbirine karışmıştır. Böylece hemen her-şey haram hâle gelmiştir. Çünkü bir kazan balın içine atılan bir damla zehir nasıl ki tüm kazanı zehirliyorsa, hakka karışan en küçük bâtıl da hakkı zehirler. Sünnetullah budur işte, imtihan budur!. Sabredilmesi gereken şey budur. Çünkü bir kazan bala bir damla zehir karışınca o bal zehir oluyor, fakat bir kazan zehire bir damla bal karıştırıldığında hattâ yarısına kadar bal karıştırıldığında o zehir bal olmuyor. Bal, zehiri bala çevirmiyor ama zehir balı zehire çeviriyor. Çünkü hak, bâtılı aslâ kabûl etmez ve kendisine karışmasına izin vermez. Hak, saf olandır. İçine bâtıl karıştığında hak oluşuna halel gelir.

 

Bir litre petrôlün, bir milyon litre temiz suyu içilmez hâle getirdiği hesaplanmıştır. Haram ve necis yâni bâtıl olan, helâl ve tayyip yâni hak olanı işte böyle kullanılmaz hâle getiriyor. 

 

Hak yola girmemenin yada hak yoldan çıkmanın Dünyâ’daki cezâsı, “bâtıl yolu hak yol zannetmek”tir. Hakka bâtılın karıştırılması, hakkın hiç olmamasından daha kötü sonuç verir-veriyor. Modern müslümanlar, “bâtılın hakimiyeti içinde hakkı ikâme etmek” gibi imkânsız ve idrâksiz bir işin peşine düşmüş durumdadırlar. Oysa İslâm’da, bâtıla ve zulme hoşgörü olmaz. Modern müslümanların hoşgörüsü ise, “zulme ve bâtıla”dır.

 

İslâmî “tez”in karşısındaki tüm anti-tezler bâtıldır. İslâm, bâtıl anti-tezlerle senteze girmez ve buna izin vermez. İslâm’da hak-bâtıl sentezi söz-konusu bile olamaz. Çünkü İslâm’a karşı gerçek anlamda bir anti-tez ortaya konulamaz.

 

Bâtıl toplumların genel özellikleri tüm zamanlarda aynı olmuştur. Ya hakka karışmak ve hakkı zehirlemek, yada hakkın tam aksine davranmak. Böylece hak karşısında bâtıl ortaya çıkar. Ortaya çıkan bâtıl nefse uygun olduğundan dolayı çok çabuk ve bol taraftar bulur kendine. Böylece bir zaman sonra bâtılın hâkimiyeti karşısında bunalan müslümanlar da İslâm’ı bâtıla göre yorumlamaya başlarlar. Kur’ân’ı da buna göre tefsiz ve te’vil ederler. Kur’ân’ı, insanların ortaya çıkardığı bâtıl düşüncelere-ideolojilere-yaşamlara uydurmaya kalkmak, “Kur’ân’a isyân etmek” anlamına gelir. Peygamberimiz, müşriklerin; “bir sene biz senin ilahlarına tapalım, bir sene de sen bizim ilahlarımıza tap” şeklindeki hak-bâtıl karışımı bir dîne kesin bir dille “lâ” demişti. Modern müslümanlar ise, hak dînin yerine, hak-bâtıl karışımı bir dîni (muhâfazakâr-lâik/seküler/demokrasi) baş-tâcı yapıyorlar. Oysa Kur’ân’da buna aslâ izin verilmediği gibi, Peygamberimiz’in güzel örnekliği olan Sünnet’te böyle bir örneklik yoktur. İslâm, “bâtıl hayat tarzı”na karşı, “hak-merkezli hayat tarzı”dır. İnsanlık târihi; aklın ya “hak üzere” yada “bâtıl üzere” yönlendirilmesinin târihidir.

 

Bâtıl batı’ya râm olmak, bâtıla meftûn olmanın bir sonucudur. Batı’nın ideolojisi olan lâikliğin güyâ “bütün dinlere eşit olduğu” söylemi, İslâm’ı, bâtıl dinlerle eşitleme ameliyesidir. Oysa İslam dışındaki tüm dinler bâtıldır. Zîrâ Allah katında tek din İslâm’dır. İslâm’dan başka hak din yoktur. O hâlde hak üzere olmanın İslâm’dan başka bir yolu yoktur.

 

Bâtılın “kaynak” sorunu yoktur. “Hakk”ın tersini yapar. Böylece “hak ile karışmış olan bâtıl bir din” ortaya çıkar. Bâtıl din nefse ve çıkara çok uygun olduğu için, hem de güyâ hak yönü de içinde barındırdığından dolayı tâlibi çok olur. Fakat sonuçta kısa bir süre sonra hak din ortadan kalkar ve bâtıl din hayâta hâkim olur. Herkes da bâtıl dîni savunmaya başlar. Şu-an îtibârıyla tüm Dünyâ’da olan şey budur. Müslümanların büyük çoğunluğu da dâhil olmak üzere tüm insanlığın gittiği yol “hak karışmış bâtıl din ve dinler”dir. 

 

Müslümanlığı seçmek, hayâta 1-0 yenik başlamayı kabûl etmek demektir. Çünkü müslümanlığı seçmek, bâtılın hâkimiyeti içinde İslâm’ı seçmek demektir. Zâten İslâm, “bâtılın hâkimiyetine karşı hakkı söylemek, savunmak ve bâtılı yok edip hakkı hayâta hâkim kılmak” mücâdelesidir. Bunu herkes yapamaz. İnsanların ekserisi bu yüzden ucundan-kıyısından îman eder ve “müslüman” olur fakat “harbî mü’min olamazlar. Zîrâ harbî mü’minlikte hak ile bâtılın bir-arada olması imkânsızdır.

 

“Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: Onlarda hem büyük günah, hem insanlar için (bâzı) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından daha büyüktür. Ve sana neyi infâk edeceklerini sorarlar. De ki: ‘İhtiyaçtan artakalanı’. Böylece Allah, size âyetlerini açıklar; umulur ki düşünürsünüz” (Bakara 219).

 

İçki ve kumarda olduğu gibi seküler siyâsette de bâzı yararlar vardır. Bir zamanlar tevhidi bayraklaştıranların kısa bir zaman sonra seküler siyâsetin ortaya koyduğu o azıcık yararları gördüklerinde, yanılgıyla seküler siyâsetin içinde iyi şeyler yapılacağını düşünerek ve zannederek seküler siyâsetin İslâm’a ve hakka uygun olduğu zehabıyla şirkin ve küfrün içine düştükleri örneği târih boyunca bir-çok kez görülmüştür. Bir zamanların mücâhitlerinin bir zaman sonra müteahhit olmalarının nedeni budur. İmtihanın ve sünetullahın bir sonucu olarak bâtılın içinde gördükleri görece bâzı iyi ve doğru şeyleri, “tümden yarar ve doğru” zannederek ve o şeyi hak îlân ederek şirke-küfre düşenlerin sayısı çok fazladır. Zâten şirk ve küfür tüm zamanlarda bu şekilde başlamıştır.

 

Küfür ve şirk iyi niyetle başlar. Küfür ve şirk, bâtılın içinde -varlığın yapısı gereği olarak- bâzı yararları görmekten kaynaklanmaktadır. Bâtılın içinde bazı küçük yararları görünce bâtıla hakkı karıştırmaktan kaçınmamışlardır. Fakat bundan dolayı aldananlar, zararların yararlardan çok daha fazla odluğunu görememiş, sonraları görseler de bağlı oldukları o yapılardan tümüyle vazgeçememiştir yada vazgeçememektedir. Meselâ 15 Temmuz’dan sonra FETÖ ve AKP’nin câhiliye ve bâtıl olduğunu gördükten sonra kendilerini FETÖ ve AKP câhiliyesinden kurtaranların bir-çoğu, “Allah’a sığınmak” yerine moderniteye, Kemalizm’e ve Atatürk’e sığındılar. Yâni “ilâhî olan”a sığınmak varken yine “beşerî olan”a sığınmak zorunda kaldılar. Çünkü hak ile bâtılı hiç-bir zaman ayıramamışlardır ve ayırabilecek ferâsetleri yoktur. Sonuçta, “bâtıldan bâtıla kaçmak”tan başkasını yapamamışlardır.

 

Hak ile bâtıl birbirine karıştığında, bir zaman sonra hakka karışan bâtıl, hakkı zehirleyeceğinden dolayı, hak etkisini yitirir ve hayâta bâtıl hâkim olur. Çünkü hak ile bâtıl arasındaki farkın anlamsızlaşması, bâtıla alan açarken, hakkı blôke eder. Böyle olunca da artık bâtıl-bâtıl savaşı başlar ve insanlar iki bâtıldan birini seçmek zorunda kalırlar ve iki bâtıldan birinin peşinde sürüklenip giderler. Demokrasilerdeki iç-çatışma, “bâtıl-bâtıl çatışması”dır. Tabi bâtıl, tüm insanlar nezdinde meşrûiyet kazanmak için hakkı da savunduğu yada savunur gibi yaptığı olur ve böylece bâtılın içine hakkı karıştırır.

 

Dine karşı din nasıl başlar?. Allah’ın emrettiği ve Peygamber’in gösterdiği gibi yapmak yerine, bâzı yararları olan yâni içine hak karışmış bâtıl olan şeyi yapmakla başlar. Putçuluk hep iyi niyetle başlamıştır. Meselâ Allah’ın emrettiği ve Peygamber’in gösterdiği gibi olan bir ibâdet ve yaşam-şekli yerine, birilerinin bâzı yararları olan şeyleri ortaya atması, bâzı yarar gördüğü şeyleri önermesi ve insanların buna tâlip olarak yerine getirmesi “dîne karşı dîni” başlatır. Artık Allah’a göre değil de, tâkip ettiği o şeye göre düşünür ve hareket eder. Böylece o şey din olur. O şeye aşırı bağlanarak din hâline getirenler, Allah’ın emrini ve Peygamber’in örnekliğini yerine getirmeyenlerdir. Böyle olunca artık yeni dînin dediklerini (bu şeylerde bâzı yararlar gördükleri için) tâkip etmeye başlayanlar, yeni dîne aşırı bağlanmaya başlamışlardır.

 

İnsanlar, içinde bir nebze hak olan bâtılı tümden hak ve iyi zannederler. Çünkü o şeyin içinde bir hak vardır, yâni bâtıla hak karışmıştır. Bâtılın içinde bir nebze hak olması onlar için yeterlidir. Çünkü insanların çoğu hak-bâtıl ayırımı yapacak ferâsetten ve bilinçten yoksundur. Gittikleri yolun İslâm’a yâni Kur’ân’a ve Sünnet’e uygun olup-olmadığına bakmamaktadırlar. Onlar için önemli olan şey, o an için gördükleri bâzı yararlardır. İşte böyle olunca, yâni içinde hak olan bâtıl hâkim olunca, Allah’ın emrettiği ve Peygamber’in örneklendirdiği “zor” şeyi yapmaktansa, şeytanın, nefsin ve tâğutların önerdiği nefse uygun olan şeyi yapmaya başlarlar, çünkü bu onlara daha kolay gelir. Bâtıl ile karışmış hak, insanlara hoş görünür. Zîrâ nefse tam uygundur.

 

Allah’ın emri ile beşerî olan şey çakıştığında, Allah’ın emri yerine beşerî olana göre hareket edenler, “biz zâten hak üzereyiz” diyenlerdir. Çünkü gittikleri yolda hak olan bâzı şeyler bulunmaktadır. Zîrâ hak ile bâtıl birbirine karışmıştır. Fakat böyle olunca hayat-tarzları artık gittikleri beşerî yol üzre olduğundan dolayı, “dîne karşı bir din” ortaya çıkar, beşerî dîn, hak dînin yerine geçer ve bağlıları da onu sevmeye ve savunmaya başlarlar. Bu durum bir zaman sonra hakkın ötelenip bâtılın savunulmasına yol açar. Artık ölümüne savunulan yeni bir din ortaya çıkmıştır ve yeni din insanlara yeni bir şeriat sunmaktadır. Bu şeriat çok da uzun olmayan bir vâdede insanlara zarar vermeye ve sosyâl ilişkilerini de olumsuz etkilemeye başlar. Zîrâ bâtıl ile karışmış olan hak insanları doğru yola iletmez.

 

Mü’min, biraz telaşlı olandır: Hakkı bir-an önce hâkim kılma telâşı. Bu telaş onu dik ve diri tutar. Bâtılı hak kılmak isteyenler ise, uykuya dönmek için sabırsızlanan bir uyuşma içindedirler.

 

Bâtıl üzre olanlar, hakkı “bâtıl”, bâtılı “hak” olarak görürler. Bâtıla meftûn olmuş çağımız müslümanı doğrulardan rahatsız oluyor. Öyle ki, körü-körüne aşırı bağlı olduğu yapıyı eleştirmek için “doğru” bir söz söylenince yüzünün rengi atıyor. Gittikleri yolun hak ile bâtılın karıştığı bir yol olduğunu kabûl etmedikleri için, hak ile bâtılın ayrılması düşüncesi onlara anlamsız gelir.

 

Dört duvar arasına sıkıştırılan düşünceler mutlaka bâtıla meyleder. Çünkü amele-eyleme dönmemiş bilgiye bâtılın karışması kolay olur. Bâtıl ile karıştırılmış düşünceler meşrûiyetini bâtıldan almaya başlar. Meşrûiyetini İslâm’ın belirlemediği tüm alanlar bâtıldır.

 

Sürekli olarak iyi yönde bir ilerleme yoktur. Hak ve bâtıl arasında bir döngü ve değişim vardır. İslâm, hakkı bâtılın üstüne çıkarmayı ve bâtılı yok etmeyi hedefleyen bir dindir. Yoksa İslâm, hakkın yanında bâtılın da olmasına ve bulunmasına râzı olmaz. Hakkı apaçık bir şekilde ortaya koymadıktan sonra sürekli olarak bâtıldan bahsetmenin bir yararı olmaz.

 

Hakkı söyleyen 1 kişi, bâtılı söyleyen 1 milyar kişiden üstündür. Lâkin bu hak, “bâtıl karışmamış hak” olmalıdır. Zâten Allah da bâtıl karışmamış olana ve ahlâkı savunanlara yardım eder ve onlara zafer verir.

 

Hak ortaya konamadığında, bâtılın hâkimiyeti devâm edecektir. Bâtılın hâkimiyetinin bitmesi ve hakkın hâkim olması, hak ile bâtılın kesin bir şekilde ayrılmasıyla başlar.

 

Hak “Hak Olan”ın söylediğidir. Bâtıl ise şeytanın, nefsin ve tâğutların emrettiğidir. İmtihan, Hak Olan’ın yolu ile bâtılın yolu arasında seçim yapmak ve seçtiği yol üzre sağlamca durmaktır. Cehennem, bâtıl yolu yol edinenlerin ebedî yurdu iken, cennet ise hak yol üzre olan ve ölenlerin ebedî nîmet diyârıdır.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Temmuz 2020

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

15 Kasım 2020 Pazar

Hurâfe

 

“Ne zaman onlara: ‘Allah’ın indirdiklerine uyun’ denilse, onlar: ‘Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız’ derler. (Peki) ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?” (Bakara 170).

 

Sözlükte “bunamak” anlamına gelen “haref” kökünden türemiş bir isim olan hurâfe kelimesi “akla ve gerçeğe aykırı düşen aldatıcı söz” demektir. Masal, efsâne ve genel olarak gerçek-dışı olduğu kabûl edildiği hâlde hoşa giden nakil ve rivâyetlere de hurâfe denilmiştir (İbnü’l-Esîr, en-Nihâye).

 

Hurâfe: “Dîne sonradan girmiş olan, akla aykırı, uydurma ve garip şeyler, boş inanç” şeklinde târif edilir.

 

Hurâfe kelimesi Kur’ân’da yer almamakla birlikte onunla anlam yakınlığı bulunan esâtîr kelimesi yâni eskilerin dîne, akla ve mantığa aykırı olan sözleri ve eylemleri hurâfe kapsamındadır.  

 

Hurâfeye; Kur’ân ve Sünnet-merkezli değil de, modern-seküler batı-merkezli eleştiri ve îtirazda bulunmak, “tersinden hurâfe üretmek”tir. “Klâsik hurâfe” yerine, “modern hurâfeler” ortaya çıkar böylece. Modern müslümanların gittiği yön-yol budur. Hurâfeye güncel bir hurâfeyle karşı çıkmak gerçek bir karşı çıkış değildir. Çünkü bir hurâfeye hak ve hakîkatle karşı çıkılmadığında hurâfe değişmiş ve güncellenmiş olur. Günümüzde olan şey budur. Modernite ve modern hurâfeler, klâsik hurâfelere karşı çıkarılmış güncel hurâfelerdir.

 

Meselâ peygamberler’in mezarları dâhil, evliyanın, ulu kişilerin, baba-dede-şeyh vs.nin mezarlarını, ondan medet ummak, yardım istemek, ona sığınmak anlamında ziyâret etmek nasıl ki yanlışsa, şirkse ve hurâfe ise; bir devletin kurucusunun, ünlü bir şarkıcının, sporcunun, bilim-adamının vs. mezarını, onu ilahlaştıracak ve ona sığınılacak şekilde ziyâret etmek de modern hurâfedir. Hurâfe, modernleşmekle değil, İslâm’laşmakla yok edilecek bir şeydir. Yoksa bilim ve teknolojinin bile hurâfî yönleri vardır. Hattâ kanımca modern-bilim ve teknoloji bir hurâfedir. Allah’tan başka bir şeye hırsla, aşkla ve körü-körüne bağlanılıyorsa, o şey hurâfedir. Allah yerine başka bir şeye Allah gibi bağlanmak hurâfe olduğu gibi, o şeye bağlanmaya neden olan şey de hurâfedir.   

 

“Çaput ağacı”na çaput bağlayıp “dilekte bulunmak”la, “çam ağacı”na ampûl ve süs asıp aydınlatarak, sonra da o ağacın karşısına geçip de “dilekte bulunmak” arasında “hurâfe ve şirk” olması bakımından fark yoktur. Bir baba”nın, “dede”nin türbesine giderek duâ etmek ve ondan medet ummak ile, büyük bir türbeye gidip karşısında esas duruşa geçerek saygıda bulunmak, ona tekmil vermek ve birilerini ona şikâyet etmek” arasında “hurâfe ve şirk” olması bakımından fark yoktur. Klâsik hurâfe ile modern hurâfe arasında hurâfe ve şirk olması bakımından bir fark yoktur.

 

İnsanlar masalları ve hurâfeleri daha çok ve çabuk benimser ve bağlanır. Çünkü hurâfe sorumluluk yüklemez insana. Hurâfeye uymak çok kolaydır, bir bedeli yoktur. Zâten akıldan çok nefis ile bağlanılır ve uyulur hurâfeye. Klâsik anlamda akla ve mantığa yüzdeyüz aykırı olan bir-çok hurâfe olduğu gibi, modern anlamda da akla ve mantığa yüzdeyüz aykırı düşen hurâfeler vardır. Demek ki hurâfe, akıl ve mantığın gelişmesiyle, modern-bilim ve teknolojinin gelişmesiyle ve modernleşmeyle uzak kalınacak bir şey değildir. Hurâfe inanç ile alâkalıdır. Eğer bir şekilde inanıyorsa, o kişi isterse Dünyâ’nın en bilgili ve zekî insanı olsun, yine de hurâfeye bağlı olabilir.

 

Bakın, bir evliyanın yada baba-dedenin mezarını ziyâret ederek ondan medet ummakla, bir ülkenin kurucusunun mezarını ziyâret ederek ona mesaj göndermek ve izinde olduğunu söylemek, birilerini ona şikâyet etmek arasında hurâfe olmak bakımından fark yoktur. Birileri dîn adına yapılan aptalca şeyleri tümden hurâfe olarak görürken, modernite adına yapılan aptalca şeyleri hurâfe olarak görmek istemiyorlar. Onlar hurâfe olarak kabûl edilmiyor ama bu “şimdilik” böyledir. Yıllar geçtikçe yeni nesiller bu yapılanların ne kadar saçma olduğunu görecekler ve söyleyeceklerdir. Aynen biz şimdi nasıl ki sözde din adına yapılan mantıksızca şeyleri saçma buluyoruz ve onlara hurâfe diyorsak, ileride de yeni nesiller, modern anlamda yapılan saçma şeyleri anlamsız bulup onlara hurâfe diyeceklerdir. Çünkü din adına saçma-sapan şeyler yapanlar onları hurâfe diye yapmıyorlar ki!. Yada birileri aslında yaptıklarının saçma olduğunu bile-bile onu yapmaya devâm ediyordur. Modern hurâfelerin de saçma olduğunu bile-bile onu yapamaya devâm edenler olduğu gibi.      

 

Çâresizlik, hurâfeyi din hâline getirir. Çâresizlik sırasında insanlar her türlü hurâfeye kolayca inanabilirler. Ekonomik ve sosyâl zorluklar hem İslâm’ı “hakkıyla” öğrenip uygulamaya engel olur hem de aklı ve mantığı devre-dışı bırakır. Böylece bu zorluklar içinde olanlar hurâfelere sığınıp kapılırlar.

 

Hurâfe aynı-zamanda bir şeyi aşırı ve hesapsız-kitapsız olarak tüketmek anlamında da geçerlidir. Bir şeyi çılgınca ve hırsla tüketiyorsanız, o şey hurâfedir. Bu bağlamda teknolojik ürünler hurâfedir. Teknolojik tüketime endeksli olduğu için teknoloji de hurâfedir. Teknoloji modern bir hurâfedir. Teknolojinin özellikle popüler ürünleri birer hurâfedir. Meselâ en bâriz olan hurâfe cep telefonudur. Bir telefona “akıllı” demek elbette hurâfedir. İnsanlar eskiden üzerlerinde muska, nazar boncuğu gibi şeyler bulundurduklarında nasıl hurâfe oluyorsa, şimdi de ellerinden düşürmedikleri telefonlar hurâfedir.

 

Hurâfe bir hayat-tarzı ortaya çıkarır. Ortaya çıkan bir hayat-tarzı akla, mantığa, iyiliğe ve dîne aykırı ise o hayat-tarzı hurâfedir. O hayat-tarzını ortaya çıkaran şey de hurâfedir. Bu bağlamda modern-bilim ve teknoloji bir hurâfe odluğu gibi, modern-bilim ve teknolojiye bağlı ortaya çıkan hayat-tarzı da hurâfedir. Modern-bilim ve teknoloji en azından hurâfeye alan açar.

 

2.500 yıl önce yaşayan ünlü filozofların uzun zamanlar Dünyâ’yı titreten fikirlerinin büyük çoğunluğu şu-anda hurâfe olarak görülüyor. Özellikle bilim ile ilgili olanlar. Aristo’nun bilim ile ilgili söyledikleri şeyler şu-anda saçmalıktan başka bir şey olarak görülmez ve onları savunmak hurâfecilik yapmaktır. Bu tüm zamanlar için böyledir. Kıyâmete kadar da böyle olacaktır. Allah’ın bildirdiklerinden ve Allah’ın bildirdiklerine uygun olmayan tüm bilinen ve yapılanlar hurâfedir. Şu-anda hurâfe olarak kabûl edilmeyenler de ileride hurâfe olarak görülecektir.    

 

Mekke müşrikleri Kur’ân âyetlerine “esâtîr’ûl-evvelin” “eskilerin masalları” diyordu. Hâlbuki hurâfe içinde olanlar kendileriydi. Hurâfe içinde olanlar hurâfeyi ortaya çıkaran şeyleri “hurâfe” diye suçlarlar. Yine modern hurâfeciler klâsik anlamdaki hurâfecileri suçlarlar. Hurâfe üretimi modernizm ile birlikte bitmemiştir. Artık modern hurâfeler gündemdedir.  

 

Sâdece sağdan değil, sağdan, soldan, önden ve arkadan gelen tüm hurâfelere karşı çıkmalıyız. Hurâfeye karşı çıkmak sâdece “klâsik hurâfelere karşı çıkmak” demek değildir. Modern hurâfelere de karşı çıkmak ve modern hurâfelerden de uzak durmak gerekir.  

 

Şu-anda bilim-adamlarının, hele ünlü bilim-adamlarının ve özellikle gök-bilimle uğraşan bilim-adamlarının söyledikleri şeylere insanlar körü-körüne inanmaktadır. Hiç-bir bilgileri olmamasına rağmen, üzerinde bir araştırma yapmamış olmalarına rağmen, sorup-soruşturmamalarına rağmen bilim-adamlarının her dediğini mutlak doğru olarak kabûl etmektedirler ki işte bu hurâfedir. İşte hurâfe böyle bir şeydir. Körü-körüne olunca hurâfe olur. Zamânında “en ileri bilim” olarak kabûl edilen Newton’un yerçekimi teorisi artık evrensel anlamda kabûl edilmemektedir. Gerçi küresel anlamda da bir gerçekliği yoktur. “Gözümle görmediğime inanmam” diyen modern insan, modern-bilimin ortaya attığı teorilere ve o teorilerin, vârolduğunu söylediği şeyleri, aslâ görmemelerine ve göremeyecek olmalarına rağmen inanmaktadırlar. Şimdi bu da hurâfe olmuyor mu?. Niçin?. İnsanlar popüler olan şeyi hurâfe olarak kabûl etmek istemiyorlar. Bu tüm zamanlarda böyledir.   

 

Modern-bilim için “yanlışlanabilir olandır” denir. Bu, hurâfeyi hurâfeyle düzeltmek anlamına gelir. Modern-bilimin bir yanlışı yâni hurâfesi, bir süreliğine doğru olarak kabûl edilecek başka yanlışla yâni hurâfeyle düzeltilmektedir. 

 

Aydınlanma ve modernite, geleneksel yada modern hurâfelerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Çünkü inanç ve düşüncede öyle büyük bir boşluk ortaya çıkardı ki, artık “meta-fizik ve din adına ne söylesem gider” şeklinde, her türlü saçmalığın, absürdlüğün, ahmaklığın ve hattâ ahlâksızlığın peşine takılan binlerce insan ortaya çıktı.

 

Hurâfelerin ortaya çıkmasının nedeni, eşyânın mâhiyetini ve tabiat kânunlarını bilmemekten kaynaklanır.Modern insanın hurâfelerden kurtulduğu sanılmasın. Hâlen ve aslında çok daha fazla bir şekilde devâm ediyor hurâfe. Bir yazıda bu konuda şunlar söylenir:

 

“Bugün en son model arabaların ön ve arka pencerelerine asılan, kuyumcu dükkanlarının vitrinlerinde burç hayvanları  olarak sergilenen, bürolardaki masalarda, çalışma odalarının raflarında bulundurulan, lüks apartmanların kapılarına iliştirilen; radyodan çiçek saksısına, boyacı sandığından buz dolabına kadar her çeşit eşyânın şurasına-burasına takılan yüzlerce çeşit amulet, nazarlık ve uğurluk da gösteriyor ki çağımızın insanı kendini, bilinçli ve bilinçsiz olarak, çevresini saran uğursuz ve zâlim kudretlere karşı hâlâ savaşmak zorunda hissetmektedir. Kısır kadınların çocuğa hâmile kalabilmek için, kutsal bilinen yerler çevresinde dolaşmaları ve kutsal şeylere dokunmalarına başka ülkelerde de rastlanmaktadır. Fransa’da çocuk isteyen kadınlar Chapelle’deki sütunların birinin çevresinde üç kez dönerler. Yine Fransa’da çocukları olmayan karı-koca Siamandre isimli kayaya sürünürler. Belçika’da ise, kısır kadınlar, ayaklarını kutsal Saint Remacle’nin ayaklarına değdirirler. Hindistan'da doğum sancısı çeken kadın aynı gâye için evinde ne kadar düğümlü eşyâ varsa çözer. Slav kadını, kolay doğum yapmak için saçlarındaki düğüm ve örgülerin hepsini çözer. Schwab’larda (Güney Almanya) çocukların alnına nazar değmesin diye insan pisliği sürülür. Kezâ çocuğu nazardan korumak için Almanya’da çocuğun ağzına üç defâ üflenir. Çekilmiş diş, fâre deliğine atılırken aşağıdaki sözler söylenir: ‘Fare, bana demir dişini ver. Ben sana benim kemik dişimi vereceğim’. Nazar inancına bugün hâlâ Avrupa’da, özellikle İtalya’da, Balkanlar’da ve Rusya’da rastlanmaktadır.

 

İleri tahsil seviyelerinde bile, pozitif bir açıklama olmadığında; geleceği bilmek isteği, büyük felâketler, tedâvisi günün tıbbî imkânlarıyla mümkün olmayan hastalıklar, kısırlık, sevgi, evlenmek vb. türlü çâresizlikler, telkinler altında -aydın kişi-sayılan kimsenin bile, türbe, kutsal yer ziyâretleri, adakları, okuma, vb. ve bu gibi inançlara yöneldiği sâbit bir olgudur.Târihin çok eski çağlarında, münâsebet kurulması güç uzak kıtalarda aynı çeşit veyâ benzer inançların bulunuşu hatırlanacak olursa, insanın ortak vasıfları ve müşterek duygu, düşünce ve inanç mekanizması bakımından yakınlık gösterdiği husûsunu da gözden uzak tutmamak gerekir”.

 

Modern insan modern hurâfelerle büyüdü. Biz Süpermen, Tarzan, Himen, Örümcek Adam, Batmen vs. bir-çok ilahlaştırılmış çizgi karakterler yâni varsayımlar ile büyüdük. Sihirli Annem, Acemi Cadı, Bez Bebek, Selena vs. gibi dizilerle zihinleri kirletildi. Bunlar modern hurâferdir. Bir plân ve proje kapsamında hazırlanmıştır. Târih boyunca modernitenin ortaya çıkardığı hurâfeler, insanlık târihinde ortay çıkan hurâfelerden binlerce kat daha fazladır. Gerçek hayatta Dünyâ’yı cehenneme çeviren modernler, çizgi ve film karakterleriyle güyâ Dünyâ’yı kurtarma senaryolarıyla insanların beyinlerini dumura uğratmakta ve onları bir hayâle inandırmaktadırlar. Yapamadıklarını “yaptık” gibi göstermek filmlerle çok olay oluyor. Bu konuda Celaleddin Vatandaş şunları söyler:

 

“Modemite, insanlığı kurtarmayı vâdettiği bağnazlık, saçmalık, tutarsızlık ve akılsızlık çukurunu târihte eşine rastlanmayacak boyut ve derinlikte kendisi oluşturdu. Doğru-yanlış, iyi-kötü, yararlı-zararlı, mantıklı-mantıksız demeden îtirâz ettiği tüm inançların yerine doğru, iyi, yararlı, mantıklı sıfatlarının hiç-bir şekilde yanaşamayacağı bir inanç sistemi inşâ etti. İnşâ ettiği bu inançları ise başta kitle iletişim araçları olmak üzere, gönüllü misyonerleri aracılığıyla yaygınlaştırdı ve yaygınlaştırmaya da devâm ediyor. En kısa ifâdesiyle büyücülük ve paganizm modernitenin insanlığa yönelik inanç dayatmalarını teşkil etmeye başladı. Özellikle genç zihinler modem büyücülüğün ve paganizmin unsurlarıyla tıka-basa dolduruluyor. Zîrâ Weber’in açıklamasıyla söylemek gerekirse, aşırı rasyonelleşme Dünyâ’nın büyüsünü bozdu ve bir anlam karmaşasına yol açtı.

 

Bu bağlamda son zamanların çok izlenen bâzı filmlerine bir göz atmak durumu anlamak için fazlasıyla yetecektir. Son on-onbeş yıl îtibârıyla Harry Potter romanları bütün Dünyâ’da milyonlarca kişi tarafından okunmakta, aynı ilgiyle sinema prodüksiyonu milyonlarca kişi tarafından izlenmektedir. Harry Potter’da genç bir büyücünün başından geçenler fantastik bir kurguyla milyonların hayâl dünyâsına yansıtılan modem zamanların âdetâ miti hâline gelmiştir. Yine The Lord of the Rings romanında olağan-dışı bir-çok olay fantastik bir kurgu içinde anlatılmakta, sinema prodüksiyonuyla milyonlara ulaşabilmektedir. Matrix’de ise paranormâl-mistik temaların dini ve felsefî içeriklerle iç-içe işlendiğini görmekteyiz.

 

Dinlerin öte dünyâsına îtirâz ederken Dünyâ Cenneti vaâd eden modernite, vaâdinin aksine insanlığa iki koca Dünyâ Savaşı hediye edip, yeryüzünü cehenneme çevirdi. Söylediklerini bir türlü gerçekleştiremedi; ne dediyse aksi gerçekleşti. İnsanlara yeni bir umut vermeliydi; öyle de yaptı ve İblis’in/Şeytan’ın yerine koyduğu ve insanlık için kötülük odağı olan kişilere karşılık, insanlık için umut ve kurtuluş aracı olan insan tanrılar üretti. İnsanlık böylelikle süper kahramanlarla/insan tanrılarla tanıştı. Bunu ise çoğunlukla önce çizgi karakterlerle, sonra da film karakterleriyle gerçekleştirdi. Film karakterleri olarak somutlaşan süper kahramanlar modernitenin vâdettiği umutları yeşertmekle kalmadı, Sanal Cennet’i de inşâ etti. Çünkü insanlık, süper kahramanlar sâyesinde, en karmaşık problemlerin basit bir hareketle nasıl çözülebildiğini, karmaşık görünen insan ilişkilerinin nasıl düzene konulabildiğini, kötülük ve zorbalıkların basit ve kahramanca bir hareketle nasıl ortadan kaldırılabildiğine tanık oldu. Baudrillard; ‘içinde bulunduğumuz bu çağ, kendini yalnızca kameranın gözünden bakan yansımalar aracılığıyla tanımakta, bir bakıma sinema ve televizyon, çağın gerçekliğini oluşturmaktadır’ der.

 

Her kültürde kahraman vardır. Örneğin Anadolu müslüman kültüründe Battal Gâzi bir kahramandır; fakat o bir ‘insan kahraman’dır; gücünü inancından alır; tanrısal bir tarafı yoktur. Batı kültüründe ise kahramanlar her zaman tanrı(larla) ilişkili düşünülmüştür. Örneğin erkek kahramânı ifâde eden Hero, ‘Rönesans döneminde tanrılar tarafından verilmiş özelliklere sâhip erkek’ olarak tanımlanmıştır. Modernite inkar ettiği Hak ve hakîkat olan Allah yerine hayâli tanrılar yaratmak zorunda kalmıştır. Modernite geleneksel paganizmi yok etmemiş yeni bir forma kavuşturmuştur. Çünkü insan, mevcut tanrı inancını söküp atmaya aslâ muktedir değildir. Ya Allah’a inanır yada hurâfeye.

 

Yakın geçmişte gerçekleştirilmiş bir araştırmaya göre Amerikalıların %14’ü kara kedi görmenin, %12’si merdiven altından geçmenin, %5’i ayna kırmanın, %9’u ayın 13’ünün Cuma gününe rastlamasının uğursuzluk getirdiğine inanmaktadır. İtalya’da 2007 yılında The Italian Association for the Protection of Animals and the Environment isimli hayvan hakları derneği, ülkede her yıl 60.000 dolayında kara kedinin uğursuzluk getirdiği inancıyla öldürüldüğünü açıklamıştır. Açıklamaya göre kara kediler daha çok da Cadılar Bayramı’nda (Halloween) öldürülmektedir. İngiltere’de ise İtalya’nın aksine kara kedinin uğur getireceğine inanılmaktadır. İngiltere’de yapılan bir araştırmada ise araştırmaya katılanların %22’si uğurlu sayılara; %18’i büyüye; % 75’i ise tahtaya vurmanın şans getirdiğine inanmaktadır”.

 

Modern insanlar ve de müslümanlar, akıllarını kullanarak(!) hurâfelerden kurtulacaklarını sanırlarken “din”den kurtuldular ve şeytanın, nefsin ve tâğutların kucağına düşerek dünyevileştiler.

 

Aslında klâsik olsun, geleneksel olsun, modern olsun, insanlar hurâfeden vazgeçemezler. Bundan ancak samîmi mü’minler müstesnâdır. Fakat mesele, kendilerine uygun hurâfeyi bulabilmeleridir. Meselâ “Atatürk Öbür Âlemden Sesleniyor” diyen Necla Çarpan, Mustafa Kemal ile mesajlaştığını, Mustafa Kemal’in kendisine mesajlarını el yazısıyla gönderdiğini iddiâ eder.

 

Kendisine Atatürk tarafından mesaj geldiğini söyleyen bu kadın, bu iddiâ ve inancıyla 1960-70’li yıllarda devlet adamlarının îtibâr ettiği biri olmuştur. Kitabında şöyle der:

 

“1959 yılından beri Atatürk’ümüzün mübârek rûh varlığından aldığım mesajlar dolayısıyla görülüyor ki, Atatürk ölümsüzlük âleminden sesleniyor. Okuduğunuz mesajlar, kendileri tarafından verilen ve hiç-bir kelimesi ve satırı değiştirilmemiş, hattâ yaşantısındaki el yazısının aynı olan tebliğlerdir”.

 

Evet; dîne ve vahye hurâfe diyen bir-çokları, Atatürk’ün hatırına bu kadının ortaya attığı hurâfeye inanmışlar ve Atatürk’ten mesaj aldığına inanarak söylenenleri ciddiye almışlar. Zâten hurâfeye inanmada hatır-gönül çok etkilidir.

 

Tüm vahiyler ve Peygamberimiz’e gelen vahiyler hurâfe sayılırken, Peygamberimiz’in Kur’ân-merkezli Sünnet’i hurâfe sayılıyorken, birilerinin yazdıkları kitaplar ve modern-bilimin verileri ise hakîkat olarak görülmektedir. Bu bağlamda “gökten indiği sanılan kitaplar” yerine “akla ve nefse göre olan kitaplar” hakîkat olarak görülüyor. Modern hurâfeler kendilerinden başka her-şeyi hurâfe olarak kabûl ederken, kendi hurâfelerine ise söz söyletmiyorlar.  

 

Hurâfe klâsik yada modern anlamda ilâhî olanın yerine beşerî olanın konmasıdır. Beşer-merkezli olanlar tutarsız olur ve sonunda hurâfeye döner. Zâten hurâfe böyle ortaya çıkar. Bir zamanlar hakîkat olarak görülen şeyler bir zaman sonra hurâfeye dönüşür. Yoksa insanlar bir şeyi hurâfe olarak ortaya çıkarmazlar. Ne zaman olacağını Allah bilir ya, çok da uzak olmayan bir zamana sonra modernite, ve modern-bilim ve teknoloji ve de onların ortaya çıkardığı ürünler ve düşünceler, insanlığın ortaya çıkardığı en büyük hurâfeler olarak görülecektir. Fakat tabi şu-anda bunlar insanlığın geldiği en ileri düzey olarak görülmektedir.    

 

Klâsik ve gelenekten gelen hurâfeler zâten bellidir ve sayıları binlercedir. Mitoloji ile başlayan, din adına uydurulan ve peygamberlere isnât edilen zırvalıkların gerçek zannedildiği şeyler hurâfe olarak kabûl edilir ve öyledir de. Fakat modern hurâfelere kimse değinmiyor. Evrim Teorisi, Big-Bang Teorisi, Kâinâtın Genişlediği Teorisi, İlerlemeci Târih Anlayışı vs. hep birer hurâfedir. Lâiklik-sekülerizm-kapitâlizm-liberâlizm-demokrasi-feminizm-emperyâlizm-modernizm vs. hepsi birer hurâfedir. Kur’ân’ın ortaya koyduğu ve Peygamber’in pratiğe dönüştürdüğü İslâmî düşünce, inanç ve hayat-tarzı dışındaki klâsik ve modern anlamdaki her-şey hurâfedir, bundan sonra da hurâfe olacaktır. Bunu en net olarak âhirette göreceğiz.

 

Hurâfeler insanlara zarar verir. İnsanlara zarar veren her-şey hurâfedir. Bu bağlamda modern-teknolojik silahlar en büyük hurâfelerdir. Doğala, normâle, fıtrata ve hak dîne uygun olmayan ve aykırı olan her-şey hurâfedir. Küfre, şirke, adâletsizliğe ve zulme neden olan her-şey hurâfedir.   

 

Amel-eylem hâlinde olmayan din, hurâfelerle kuşatılır.

 

İnanmayacak olana delil yetmez; körü-körüne inanacak olana da hurâfe yetmez.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Aralık 2019

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »

8 Kasım 2020 Pazar

Zümer 15. Âyet Üzerine

 

“Siz, O’nun dışında dilediklerinize ibâdet edin. De ki: Gerçekten hüsrâna uğrayanlar, kıyâmet günü hem kendilerini, hem yakınlarını hüsrâna uğratanlardır. Haberiniz olsun; bu apaçık olan hüsrânın kendisidir” (Zümer 15).

 

Âyet, “kendinize istediğiniz bir tanrıyı seçin” diyor. Tabi zımnen; “Allah’tan başka seçeceğiniz tanrılar ve ilahlar, aslâ Allah gibi kudretli, Allah gibi merhâmetli, Allah gibi rahmân ve rahîm, Allah gibi âdil, Allah gibi yaratıcı olmayacaklardır. Zîrâ Allah’tan başka seçeceğiniz ilahlar “gerçek ilah” değil, “sahte tanrılar” olacaktır ki insanlık târihi boyunca bu sahte tanrılar “putlar” olarak şirkin, küfrün ve zulmün konusu olmuşlardır.

 

“Lâilâheillallah”, “Allah’tan başka ilah yoktur”. Bu söz, aslında “Allah’tan başka gerçek anlamda bir ilah yoktur” demektir. İnsanların klâsik ve modern zamanlarda seçtikleri Allah’tan başka ilahlar, onları kurtaramamış ve onlara gerçek anlamda bir iyilik getirememişlerdir. Onlar ancak insanların kendi-kendilerini kandırmalarına sebep olmuştur.

 

İnsanların varlık içinde ilahlaştırmadığı ve tanrı olarak tapmadığı nerdeyse hiç-bir şey kalmamıştır. Yıldızlar, Güneş, Ay, gezegenler, göğün kendisi, dağlar, denizler, taşlar, toprak, ağaçlar, bitkiler, hayvanlar, doğa olayları ve insanlar ve insanların ortaya koyduğu gayr-ı İslâmî düşünceler, fikirler, ideolojiler ve ürettikleri şeyler olmak üzere neredeyse ilah edinmedikleri ve tanrı diye tapmadıkları bir şey kalmamıştır ki işin garibi, insanların ilah ve tanrı edinerek taptıkları tüm şeyler, Allah’ın eşsiz yaratma sanatıyla yarattığı varlıklardır ve o varlıklar Allah’a kul olmakta yâni O’nun yasalarına göre hareket etmekte en küçük bir tereddüt ve yılma göstermezler. İnsanların târih boyunca ilah edindikleri yaratılmış canlı-cansız varlıklar, (insan hariç) âlemlerin rabbi olan Allah’a kusursuz bir şekilde kulluk yapan varlıklardır. Onlar kendilerine kulluk yapılmasını ve kendilerinin ilahlaştırılmasını zinhar kabûl etmezler ve tüm varlıklarıyla Allah’ı işâret ederler ve âdeta “Allah’tan başka ilah yoktur ve biz O’nun sadık kullarıyız” diye haykırmaktadırlar işiten kulaklara.

 

İşin bir başka ilginç yanı şudur ki; insanlar içinden, Allah’tan başka ilah olmadığı düşüncesine dayalı olarak Kur’ân’ı okuyup da, O’ndan başka tanrı edinenler yada O’ndan başka tanrı edinenlere hoşgörü duyanların olmasıdır. Bunlar kendilerinin doğru yolda gittiğini sanan ve kendilerinin de müslümanlardan olduğunu zanneden câhiller ve ahmaklardır. Allah’ın yıkıp yok etmek istediği soyut ve somut tüm ilahları, aşırı yorumla sürekli tâvizlerle yeniden tanrılaştırıyorlar ve onlara ya tapıyorlar yada tapanlara arka çıkıyorlar. Meselâ lâik-seküler-liberâl-kapitâlist-feminist-emperyâl-modern zulüm sistemlerinin tüm zulümlerine katlanıyorlar ve onlara karşı hiç-bir ses yükseltmiyorlar. Hattâ tam-aksine, onları “insanın ortaya çıkardığı en ileri düşünceler” olarak görüyorlar ve bunu her fırsatta söylüyorlar. Oysa bunlar Allah’tan gayrı soyut ve somut ilahlardır ki Allah onları yıkmak  ve yok etmek için Kur’ân’ı ve peygamberleri göndermiş ve emirler vermiştir. Peygamberler de zâten tüm gayretleriyle bunun mücâdelesini vermişlerdir. Hiç-bir peygamber kâfir, müşrik ve zâlimlerin bu tanrılaştırmalarına karşı tâviz vermemiş ve onların sahte ilahlar olduğunu söylemekten çekinmemiştir. Hattâ onlarla mücâdele etmiş ve bâzı peygamberler onları yenip yok etmiştir. Zâten peygamberlerin görevleri ve insanlara güzel örnek olmaları en çok da bu alandadır.

 

Sâdece fikrî sapkınlara değil, fikri doğru olsa bile duruşu yanlış olanlara da Kur’ân kendini kapatır. Kur’ân’ın kendini kapattığı kişiler ondan faydalanamazlar yada Kur’ân kendini onlara kapattığı için onu okudukça yanlış yollara saparlar. Kur’ân’ın kendini kapattığı insanlar, “sâdece Allah’ı ilah edinmek”ten saparlar ve her-şeyi Allah-ilah-tanrı olarak görmeye ve göstermeye başlarlar. Bu zamanla öyle bir hâle gelir ki, “her-şey Allah’tır ve O’ndan başka varlık ve mevcut yoktur” düşüncesine ulaşırlar tasavvuf aracılığıyla. Tasavvufa göre her-şey Allah’tır yâni ilahtır. Böyle olunca tasavvufa göre şirk, küfür ve zulüm imkânsız olur. Çünkü Allah’tan başka varlık olmadığında günah işleyecek, küfre, şirke ve zulme düşecek bir varlık kalmaz. Zîrâ her-şeyin fâili O’dur ve O, günahtan, şirkten, küfürden ve zulümden beridir. Oysa bu düşünce “sınırsız bir şirk” düşüncesidir.

 

Allah’ı “tek ilah” olarak kabûl ettiğinizce, anayasanız Kur’ân, örnekliğiniz “Peygamberimiz’in güzel örnekliği” demek olan Sünnet olur. Fakat Allah’ı tek ilah olarak kabûl etmeyip de yanına bir çok ortaklar ve başka-başka ilahlar-tanrılar koyduğunuzda, her isim, her ideoloji, her izm, her felsefe, her bilimsel veri ve her düşünce tanrınız olur. Artık kimden ne duysanız vahiy olarak algılarsınız ve onu tâkip etmeye başlarsınız. Tâ ki yeni bir ilahtan yeni bire şey duyana kadar. Tabi bu ilahların sözcülüğünü yapanları da Peygamber îlân edersiniz.

 

Her-şeyi Allah yarattığı için Allah her-şeye karışır. Allah’tan başka her-şeye karışmaya güç yetirebilecek bir İlah yoktur. Fakat O’ndan başka ilahlar seçenler, Allah’ı hiç-bir işlerine karıştırmazlar, zîrâ onlar her işlerinde kendi ilahlarına göre hareket ederler. Allah’ı ise sâdece “göklerin müdürü” olarak görürler. Allah’ı göklere hapsetmelerinin nedeni, göklere ilişecek imkân ve güçlerinin olmaması nedeniyledir. Allah’ı aslâ yere indirmezler de yerde ilah kendileri olur ve başlarlar şeytana, nefislerine, ilahlarına ve keyiflerine göre kânunlar koymaya ve bu kânunlarla hükmetmeye. Diyarbakırlı Ramazan Hoca bu bağlamda şunları söyler:

 

“Kendinize bir ilah seçeceksiniz, ya Allah’ı ilah olarak seçeceksiniz yada diğerlerini. Allah Kur’ân’da, ‘ben iki ilah kabûl etmiyorum, tek ilah olacak’ diyor. Peygamberimiz’i Allah ‘seçtiği’ için biz o’na uymak ve onu önder olarak kabûl etmek zorundayız. Bütün peygamberlerin ilk ve ortak mesajı kelime-i tevhidtir. Tevhid; Allah’tan başka hiç-bir ilah, hiç-bir kânun ve kânun koyucu, hiç-bir otorite tanımayan, hiç-bir yol ve yordamı kabûl etmeyen, Allah’ın tek ilahlığına ve otoritesine çağıran sistemin adıdır. Çünkü îman ile küfür bir-arada olmaz. Hz. Ali, İslâm’ı kabûl edip namaz kılmak isteğinde, Peygamberimiz; ‘ilk önce git Lât ve Uzza’yı inkâr et de gel’ demiştir. Zîrâ Allah’a îman etmek ‘sâdece O’na’ kulluk yapmayı gerektirir. Sâdece Allah’ı kabûl etmek yolu ise çetin bir yoldur. Seyyid Kutub, ‘elini-ayağını-gözünü seven bu yola girmesin’ der. Müslümansanız Allah’ı ‘tek ilah’, Peygamber’i de ‘tek önder’ olarak kabûl etmek zorundasınız. Müslümanın İslâm’dan başka siyâsi görüşü ve ayrı bir dîni olamaz. Allah insana kolay gösterip zoru vermez, zoru gösterip kolay vermez. Kur’ân, ebedî bir hayâtın programıdır”.

 

İnsanlık târihi, tek ilah olan Allah ve bunu savunan mü’minlerle, başta şeytanı ve nefislerini olmak üzere her-şeyi ilah edinenler arasındaki savaştır. “Allah tek ilahtır” diyenler bunu söylemekle tüm zamanlarda haklı ve gâlip olmuşlardır. Çünkü îman edenler ve îmanlarına göre yaşayanlar her zaman üstündür. Dünyâ’da “Allah tek ilahtır ve diğerleri sahte ilahcıklardır” diyenler, bunu söyledikleri, buna inandıkları ve buna göre yaşadıkları için hep üstün olmuşlardır. Üstünlük “Allah’a göre olan üstünlük”tür. Bu üstünlük, âhirette “somut bir üstünlük” olarak görülecektir.

 

Allah’tan başka sahte ilahlardan bir ilah seçmek, hem Dünyâ’da hem de âhirette apaçık bir hüsrandır vesselam.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Mayıs 2020

 

 

 

 

Devamını Oku »

1 Kasım 2020 Pazar

İslâm’ın ve Îman Etmenin Ne Demek Olduğunu Bilme(me)k

 

“De ki: Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, hayâtım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır” (En-âm 162).

 

“Mü’min; ilâhî nizâma samîmiyetle inanan; müslüman ise, “o nizâma teslim olan/uyan kimse” demektir”. Îman etmek ve İslâm olmak “kayıtsız-şartsız mü’min ve müslüman olmak” demektir. Müslüman olmak aslında sâdece dil ile yapılan bir tekrar değildir. Sâdece dil ile “müslüman oldum” ve “îman ettim” demekle olunuveren bir şey değildir İslâm. Îman etmek ve müslüman olmak da yine, müslüman olarak bilinen bir ana-babadan doğmakla olacak şey değildir. Müslüman bir ana-babadan doğmanın gerçek anlamda müslüman olmak ve îman etmek için avantajı olabilir tabi. Lâkin bu yeterli değildir.

 

Müslümanlar yada müslüman coğrafyalarda yaşayanlar, îman etmenin ve müslüman olmanın ne demek olduğunu bilmemektedirler. Müslüman olarak bilinen bir anne-babadan doğunca müslüman olunduğunu zannetmektedirler. Türk ana-babadan doğunca Türk olunduğu gibi, müslüman olan anne-babadan doğunca da müslüman olunuyor ve Allah’a îman ettiğini söyledikten sonra iş bitiyor zannediyorlar. Sorulduğunda “müslümanım” demek, bir şey için “çok şükür” demek, selam verip almak ve bâzı müslüman etkinliklerine katılmak müslüman olmak için yeterli olur zannediliyor. Birileri de, “doğduğuna inandığın gibi öleceğine de inanacan o kadar” diyerek absürd bir laf kullanınca iş tamam oluyor ve îman ettiğini zannediyor. Bâzıları da sâdece “îman ettim” demekle müslüman olunabileceğini sanıyor. Oysa Kur’ân buna karşı çıkıyor:

 

“İnsanlar, (sâdece) ‘îman ettik’ diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebût 2).

 

Söz ile yâni “müslümanım” demekle müslüman olunmaz, “müslümanlık yapmak”la müslüman olunur.

 

Yine kendilerini dindar olarak görenler ve insanlar tarafından “iyi müslüman” olarak görülenler de; beş vakit namazı kılıp, Ramazan’da oruç tutup, emellilikte para varsa hacca gidip, kurban kesip, zekât adına üç-beş kuruş dağıtınca ve hanımlarının başları da kapalı olunca mü’minlik tamam oluyor zannediyorlar. İyi de 600 küsur sayfadan oluşan Kur’ân ne anlatıyor ki onca sayfada?. Peygamber 23 yıllık hayâtı boyunca sâdece İslâm’ın  5 şartından ve îmânın 6 şartından mı bahsetmiş?. Tamam; 5 vakit namaz kılarsanız, oruç tutup zekatınızı verirseniz müslüman olarak kabûl edilirsiniz, fakat bu sizin gerçekten İslâm’ı bildiğiniz ve hakkıyla îman ettiğiniz anlamına gelmez. Kur’ân bu konuda şöyle der:

 

“Bedeviler, ‘îman ettik’ dediler. De ki: Siz îman etmediniz; ancak İslâm (müslüman veyâ teslim) olduk deyin. Îman henüz kâlplerinize girmiş değildir. Eğer Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederseniz, O, sizin amellerinizden hiç-bir şeyi eksiltmez. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir” (Hucurât 14).

 

Demek ki îman etmek Allah’a ve Resûlüne kayıtsız-şartsız itaat etmekten geçiyor. İnandığını söylemek ve zannetmekle, inanmak ve îman etmek çok ayrı şeylerdir.

 

Birileri de İslâm’ı ve îmanı yanlış biliyor ve ruhçuluk yaparak, egzotik şeylerden bahsederek dîne uyduğunu, bâzıları da mistik-bâtınî tasavvufun uydurma ve zırvalıklarını dinleyince iş bitiyor zannediyor. Bir başka kesim de sarık cübbe takınca, baston ve tesbih taşıyınca müslüman olduk ve îman ettik sanıyor. Başka birileri şeyhlerine, efendilerine, hoca-efendilerine ve lîderlerine yalakalık yapmayı îman etmek ve müslüman olmak zannediyor. Yine birileri de modernist olmayı, târihselci olmayı, liberâl olmayı, kapitâlist olmayı müslümanlık olarak görüyor. “Kâinât imamı” olarak gördükleri imamlarının hatırı için ne kadar kurnaz ve şerefsiz olunursa o kadar iyi müslüman olduğunu zannedenler de vardır.    

 

İslâm’ı ve îmânı sâdece bilmek de yeterli değildir. Onu yaşamadan hakkıyla bilmek ve idrâk etmek mümkün değildir zâten. Eğer olsaydı bilgi anlamında İslâm’ın her-şeyini bilen oryantâlistler en iyi müslüman ve mü’min olurlardı. Hâlbuki bir-çoğu şerefsiz İslâm düşmanıdır. Bu düşmanlık İslâm’ın mistik tarafına değil, sosyâl, siyâsi ve ekonomik yönleriyle ilgilidir.

 

Bir de sözde müslüman iktidarları destekleyip onlara oy verince müslüman olduğunu ve îman ettiğini zanneden ahmaklar var. Demokrasiyi, lâikliği, sekülerizmi, liberâl kapitâlizmi savununca iyi müslüman olduğunu zanneden kâfir ve müşrikleri ise hiç saymaya değmez.

 

Îman etmekle müslüman olmak arasında da fark vardır. Îman kâlp işi olduğu hâlde, İslâm daha çok îmânın amel olarak dışarıya yansımasını ifâde eder. Normâlde bu şekilde olması gerekir. Fakat modern zamanlarda, “îman olsun da, İslâm olmasın”, yâni “îman olsun ama amel olmasa da olur” düşüncesi öne çıkarılmıştır. Ilımlı-modern-demokratik-liberâl îman denen bu îman düşüncesine göre; “ben de inanıyorum” deyince sanki iş bitiyor gibi konuşuyorlar. Şu âyetler buna îtirâz ediyor:

 

“İnsanlar, (sâdece) ‘îman ettik’ diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?. Andolsun, onlardan öncekileri sınadık; Allah, gerçekten doğruları da bilmekte ve gerçekten yalancıları da bilmektedir” (Ankebût 2-3).

 

“Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hâli başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?. Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, berâberindeki mü’minlerle; Allah’ın yardımı ne zaman? diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır” (Bakara 214).

 

“Yoksa siz, içinizden cihad edenleri ve Allah’tan ve Resûlü’nden ve mü’minlerden başka sır-dostu edinmeyenleri Allah bilip (ortaya) çıkarmadan bırakılıvereceğinizi mi sandınız?. Allah yaptıklarınızdan haberdardır” (Tevbe 16).

 

Târih boyunca olduğu gibi günümüzde de kendilerini müslüman olarak bilenler aslında İslâm’ın ve îman etmenin ne demek olduğunu bilmiyorlar. Müslüman olmak, kıyısından-köşesinden ve namaz-zekat olunca da “siyâseten” kabûl ediliyor ama, Allah’a îman tam bir teslîmiyet ve adanma gerektirir. İslâm, Peygamber zamânında, İslâm olmanın ve îman etmenin ne demek olduğunu hakkıyla bilenler tarafında ancak hakkıyla yaşanmıştır. Bu güzel örnekler gibi olmayanlar ise “olmasa da olur” diyerek aslında tüm zamanlarda çıkarlarının peşinden gitmişlerdir. İslâm ve îman için kıllarını kıpırdatmayanların İslâm olmanın ve îman etmenin ne demek olduğunu bildiklerini söylemek mümkün değildir. Zâten onlar samîmi de değildirler ve İslâm’a ve îmâna göre değil, Dünyâ’ya ve nefse göre yaşarlar. Oysa îman etmek ve İslâm olmak, kendini Allah yoluna adamak demektir ki Kur’ân bunu şu şekilde söyler:

 

“De ki: Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, dirimim ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır” (En-am 162).

 

Îman etmek, bilinçli bir şekilde olur ancak. İnsan neye îman ettiğini bilmelidir. Kişi kısaca, namaz, oruç, zekât ile İslâm âilesine siyâseten kabûl edilebilir ama, bu gerçekten “îman etmiş olmak” demek değildir. Aslında tüm zamanlarda ve günümüzde müslümanların çoğunun müslümanlığı böyle bir müslümanlardır.

 

Îman etmek, vazgeçmeyi gerektirir. Allah için vazgeçmek; nefsinden, malından-mülkünden-canından vs. îman etmek bunları da gerektirebilir. Peygamber ve sahabe örnekliğinde bu görülmüştür ki Kur’ân bize onları örnek gösterir:

 

“Andolsun, sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde ‘güzel bir örnek’ vardır” (Ahzâb 21).

 

Kur’ân’ı hiç okumadan, dinlemeden hakkıyla müslümanlık olmayacağı gibi, îman etmek de mümkün değildir. Çünkü bir kere insan neye îman edeceğini bilmelidir. Kendini müslüman olarak görenlere ve gerçekten îman ettiğini zannedenlere neye îman ettiğini sorsak herhâlde cevap olarak “Allah’a” derler. Oysa Allah’a îman etmek önemlidir ama îman “Allah’a îman” dâhil gaybın tamâmına îmandır. Meselâ “âhirete îman”dır. Âhirete gerçekten îman etmek önemlidir. Kur’ân’a îman etmek; “Kur’ân’a göre hareket etmek ve Peygamber’i örnek almak” demektir.

 

Allah’a îman etmek önemlidir ama aslında âhirete îman etmek daha önemli olabilir. Çünkü kendini müslüman görmesine rağmen her türlü şerefsizliği bile yapanlara sorsan “Allah’a îman ediyorum” der ve bunda samîmi de olabilirler. Allah îmanları elbette boşa çıkaracak değildir. Fakat bu kişi âhirete de gerçekten inanıyor ve sorgudan-hesaptan korkuyor, çekiniyor ve hayatta ona göre davranıyor mu?. Çoğunluğa baktığımızda hayır!. Kur’ân’ın emir ve yasaklarına harfiyyen uyanlar ne kadar da azdır. Çünkü İslâm olmanın ve îman etmenin ne olduğu bilinmiyor. Atasından ne gördüyse o..

 

Türkiye’de son 50 yılda insanlar müslümanlığı, sağ partilerden ve nurculardan ve târikatlardan öğrendiler. Onlar da insanlara Kur’ân ve Sünnet’te olmayan ve Kur’ân’a ve Sünnet’’e aykırı olan uydurmaları ve zırvalıkları anlattı ve öğrettiler; “şu kadar sayıda şu sözü söylediğinizde tüm günahlarınız affolur” dediler. İnsanlar da kolayına geldiği ve bir bedeli olmadığı için onlara inandılar. Onların anlattıklarını din olarak benimsediler. Yine mübârek gün ve geceler(!) de câmiye gidip okunan mevlidi dinlediğinde ve bir-kaç rekat namaz kıldığında, gelmiş-geçmiş tüm günahlarının affolduğuna inandılar ve böylece gönül rahatlığı ile yeni günahlar ve haramlar işlemeye yöneldiler. Bir-çoğu da şefaat edileceğini zannederek her türlü günahının bir şeyhe bağlanıldığında affolunacağına inandı. “Ne de olsa şeyhimiz var, bizi kurtaracak” dediler. İslâm’ın ve îman etmenin ne  olduğunu Kur’ân’dan ve de sahih Sünnet’ten öğrenmeyince böyle oldu.  

 

Her türlü küfür, şirk, adâletsizlik, ahlâksızlık ve zulüm içindeyken bir insan nasıl müslüman olabilir ve nasıl îman etmiş olarak kabûl edilir?. İslâm olmak ve îman etmek bu kadar ucuz mudur?. İslâm olmak ve îman etmek zâten tüm bu hurâfelere ve zırvalıklara bir son vermek için değil miydi?. Hakkıyla müslüman olmak ve gerçekten îman etmek hiç işine gelmeyen kişiler, îman ettiğini ve müslüman olduğunu zannetmekten başka bir şey yapmıyorlar. Allah için ne yaptınız da îman ettiğinizi sanıyorsunuz?. Allah için, hak ve hakîkat için hangi zorluğu göze aldınız?, neyden vazgeçtiniz?. Modernitenin şirkine, küfrüne, kapitâlist-liberâl-şerefsiz-zâlim ideolojilerine hangi eleştiriyi yaptınız ve ne demeye cesâret gösterdiniz de kendinizi müslüman olmuş ve îman etmiş olarak görüyorsunuz?.

 

Modern müslümanların çoğu “Allah’a ancak ortak koşarak inanırlar” denilen kişilerdir. Kur’ân’ın bu konudaki ifâdesi şu şekildedir:

 

Onların çoğu Allah’a îman etmezler de ancak şirk katıp-dururlar” (Yûsuf 106).  

 

Ey müslüman olduğunu ve îman ettiğini zannedenler!. Siz îman etmeyi ve müslüman olmayı oyuncak mı sanıyorsunuz?. Peygamber’in belini büken neydi ki?; çok oruç tutmak ve çok namaz kılmak mı?. Kendinizi etliye-sütlüye karışmayınca îman etmiş olarak mı görüyorsunuz?. Sıvışmakla müslümanlık aynı şey değildir. Kurnaz olmakla, malı-mülkü çoğalma yarışına kapılmakla îmân etmek aynı şey değildir ve aslâ bir-arada olmaz. Îman etmek ve müslüman olmak, Dünyâ’da helâl olandan yiyip-içip-giyinmek-gezmek-yaşamak ama, haramdan-günahtan-küfürden-şirkten-adâletsizlikten-bencillikten-korkaklıktan ve zulümden uzak durmaktır.

 

Şirk ve küfür, “Allah’ın kânunları yerine beşerin kânunlarını din yapmak” demektir. Beşerin kânunlarını desteklemek ve onlarda bir güç vehmetmek şirktir, küfürdür. Siz Allah’ın kânunlarına aykırı olmasına rağmen onların çıkarlarına ve keyiflerine göre belirledikleri kânunlara göre hareket etmekle müslüman olduğunuzu ve îman ettiğinizi mi zannediyorsunuz?. Ucundan-kıyısından îman edince ve göstermelik müslümanlık yapınca oluyor mu zannediyorsunuz?:

 

“İnsanlardan kimi, Allah’a bir ucundan ibâdet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isâbet edecek olursa yüzü-üstü dönüverir. O, Dünyâ’yı kaybetmiştir, âhireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır” (Hac 11).

 

“Asra andolsun!; Gerçekten insan, ziyandadır. Ancak îman edip sâlih amellerde bulunanlar, bir-birlerine hakkı tavsiye edenler ve bir-birlerine sabrı tavsiye edenler başka” (Asr Sûresi).

 

Din/İslâm, neyin söylendiği ile değil, neyin göze alındığı ile ilgilenir. Hakkıyla îman etmiş ve ölmeyi bile göze almış birine hiç kimse bir şey yapamaz. Onu hiç-bir şeyle korkutamaz. Hak olanı bilip-bilmemekten ziyâde, hak olanın, kişinin işine gelip-gelmemesi önemlidir. Hakkı göze alıp-alamama önemlidir. Hak uğruna ödenecek bedelleri göze almak önemlidir. İslâm olmayı ve îman etmeyi göze almaktır İslâm olmak ve îman etmek. Eğer göze alamıyorsanız.. bırakın gitsin!.

 

İslâm hakkıyla teslim olmak ve Allah’ın emir ve yasaklarına kayıtsız-şartsız hakkıyla uymaktır. Îman, “gabya yâni Allah’a-meleklere-vahye-âhirete îman”dır ve peygambere sorgusuz-suâlsiz itaâttir:

 

“Hayır öyle değil; Rabbine andolsun, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiç-bir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça îman etmiş olmazlar” (Nîsâ 65).

 

İşte mü’minin dilinden düşürmemesi ve eyleme dökmesi gereken âyet:

 

“De ki: Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, hayâtım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır” (En-am 162).

 

Ey müslümanlık iddiâsında bulunanlar!; İslâm, “nefsinize uymayan” ve “işinize gelmeyen” şeylerden oluşur; İslâm, göze alamadığınız şeylerin toplamıdır vesselam.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Nîsan 2020

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku »