31 Mayıs 2020 Pazar

Cehâlet ve Şirk




“Câhiliyenin hükmünü mü istiyorlar. Yakînen bilen bir kavim için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?” (Mâide 50).

“Hiç şüphesiz, Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında kalanlardan ise, (onlardan) dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır” (Nîsâ 116).

Cehâlet ve şirk birbirlerinin neden-sonucudur. Şirke kapı açan şey, Kur’ân’ın “câhiliye” dediği cehâlettir. Cehâlet arttıkça şirk de artar. Şirk arttıkça da cehâlet çoğalır ve hattâ bir cehâlet sevgisi oluşur. Bu süreç mutlakâ zulüm ile sonuçlanır. Çok ilginçtir ki, cehâlet-şirk-zulüm süreci câhil insanlar tarafından çok güçlü bir şekilde savunulur ve üzerine toz bile kondurulmaz. Artık cehâlet ile övünülür ve bu durum nesiller yoluyla sürdürülür durur. Şirki ve sonra da zulmü başlatan şey cehâlet olduğu gibi, sürdüren ve arttıran şey de cehâlettir. Şirkten ve dolayısı ile zulümden kurtulmanın başlangıcı ve devâmı, cehâletten kurtulmakla olacaktır.  

İslâm’a göre sürekli olarak iki toplum bulunur: İslâm toplumu ve câhiliye toplumu. Fakat modern dünyâda; İslâm toplumu “câhiliye toplumu”, câhiliye toplumu ise “İslâm toplumu” olarak gösteriliyor ve müslümanlar da bunun aynen gösterildiği gibi olduğunu zannediyor. Sonuçta ise insanlar ve hattâ hayvan ve bitkiler bile zarar görmeye başlıyor. Çünkü cehâlet-şirk-zulüm iş-başına geçince mutlaka ekini ve nesli ifsâd ediyor: (Bakara 205). Fakat bu düzenden en çok da, sisteme muhâlif olan müslümanlar ve mazlumlar zarar görüyor. İşte bunu tersine çevirmenin yolu, hak ve bâtıl toplumun yâni İslâm ve câhiliye toplumunun birbirinden ayrılmasıdır. Bu ayrılış, ilk başta vahiy/sünnet-merkezli bir zihnî-kâlbî ayrılışla başlayacak, daha sonra da eylemde-amelde görülecek bir ayrılışla devâm edecektir. En sonunda da Dünyâ-çapında hak ve bâtıl apaçık olarak açığa çıkmalıdır. Böylece hak ne imiş, bâtıl-câhiliye ne imiş herkes görecektir. 

Kur’ân’ın “câhiliye” dediği şey, okuma-yazma bilmemek, Dünyâ’ya bigâne kalmak demek değildir. Cehâlet ve hemen arkasından gelen şirke ve sonra da zulme neden olan cehâlet ve câhiliye, göklerdeki muazzam düzenin aynen yeryüzünde de, tam da Allah’ın istediği gibi gerçekleştirmeyi idrâk edememek ve istememek demektir. Bir “kendini bilmeme hâli”dir cehâlet. Kendini bilmemek, Yaratıcı’yı bilmemekten ve O’nun düzenini istememekten kaynaklanır. Yaratıcıyı ve O’nun göklerdeki düzenini görüp bilenler, aynı düzenin yeryüzünde de olmasını istemiyorlarsa, ilk önce câhil, sonra da mecbûren şirke düşerek müşrik olurlar. Sonunda da bu, zulüm ile sonuçlanacağından dolayı zâlim olmak da kaçınılmaz olur.  

Cehâletin görünümü, Allah’tan başka kânun-kural koyucuların ve vahye aykırı düzenleme yapanların onaylanması ve onları “rab edinmek”tir ki şirk işte budur. Şirk: “Allah’tan başkasını rab edinmek” demektir. Görüldüğü gibi cehâlet mutlakâ şirke çıkıyor. Çünkü cehâlet, sâdece zihinlerde kalmıyor ve hayatta yansıması oluyor. Bu yansıma en çok da sosyâl ve siyasâl alanda gözüküp cehâlet devâm edince, “Allah’a göre” değil de “beşere göre” bir düşünce ve amel-eylem benimsenip kabûl ediliyor. Bunu kabûl etmek mutlakâ şirki ortaya çıkarıyor ve şirk de mutlaka zulmü meydana getiriyor. Sonuçta şirk içinde yaşayanlar içinde “mutlu azınlık” dışındaki büyük çoğunluk, mutsuz ve zor bir dünyâ’ya katlanmak zorunda kalıyor. Üstelik bu durum cehâleti daha da arttırıyor. Zîrâ zorluk içindeyken düşünce serbest kalamıyor ve cehâleti fark edip de ondan uzaklaşılamıyor.

İslâm câhili sistemi düzeltip güncelleştirmeye, dolayısı ile şirki onaylamaya gelmemiştir. Tam-aksine, bir zulüm sistemi olan bu câhili sistemi yıkıp, yerine ilâhi sistemi yerleştirmek için ve Dünyâ’da hak-hakîkat, adâlet-eşitlik ortamını kurmak için gelmiştir. Bahsedilen eşitlik, “üslûp ve muâmelatta herkes için olan bir eşitliktir” elbette. Yoksa mutlak eşitlik Allah’ın murâdına aykırıdır. Kimi durumlarda da zulüm olur.

  Modern dönemde, modern cehâlet ve şirk sistemleri olan demokrasi-kapitâlizm-komünizm-liberâlizm ile ve diğer “izm”ler ile cehâlet ve koşulan şirkler ayyuka çıkmıştır. Demokrasi, Allah’ın dîninden çıkıp kulların dînine bir geçiştir. Artık kânunlar, kurallar Allah tarafından değil, çoğu câhil ve zâlim olan beşer tarafından belirlenecektir. İşte şirk budur: “Allah’a kul olmayı bırakıp, kula kul olmak. Kulun hevâ ve hevesine göre hükmettiği bir Dünyâ’ya râzı olmak”.

Cehâletten ve şirkten, sâdece Allah’ın kânunlarını kabûl etmekle kurtulunamaz; câhili-tâğûtî sistemlere düşmanlık derecesinde karşı olmakla şirkten kurtuluş tamamlanır. Şirkten sâdece ulûhiyeti Allah’a vermekle değil, rubûbiyeti de Allah’a vermekle kurtulunur:

“Size kitabı açıklanmış olarak indirdiği hâlde, Allah’tan başka hükmedici mi arayacakmışım?” (En-âm 114).

Câhiliye, doğru olanı değil, “kabûl ettiğini” üstün tutar. Zîrâ bunun bir bedeli yoktur. Zâten zanna göre kabûl edilen şey üstün tutulmaktadır ve cehâlet ve şirk sürdürülmektedir. Oysa cehâletten arınma ve dolayısı ile şirkten ve zulümden kurtulma bir bedel ister. Okumak, düşünmek, idrâk etmek, sonra da amel ve eylem şeklinde yaşamak bir bedel ister. Bu, kafa ve beden konforunun bozulmasını gerektirir. Hattâ bâzen canlarla ve mallarla cihad etmeyi de gerektirebilir. Cehâleti ve şirki kabûl etme, “nefis-merkezli bir kabûl etme”dir. Câhil, kabûl ettiğini “doğru” olarak görürken, kabûl etmediğini de “yanlış” olarak görür. İsterse Allah, onların doğru olarak kabûl ettiklerine yanlış, yanlış olarak kabûl ettiklerine doğru desin, yine de fark etmez.

Cehâlet, (câhiliye) “körü-körüne olan bağlılık” demektir. Körü-körüne olan bağlılıklar cehâleti daha fazla çoğalttığı gibi, arkasından mutlakâ şirki ve şirk de yanında mutlaka zulmü getirip açığa çıkarır. Sonuçta da bir-çok kişiyi, “sanki göğe çıkıyormuş gibi” zor bir hayat bekler: (En-âm 125). Netîcede de hiç-bir zaman; emniyet, güvenlik, huzûr, mutluluk ve adâlet gerçekleştirilemez.

Peygamberimiz, Ebu Cehil’in sorduğu, “bizden istediğin nedir?” sorusuna verdiği cevap net ve kararlıdır: “Sâdece putlardan vazgeçip Allah’a ibâdet etmenizdir” der. Bu, “cehâletten, şirkten ve zulümden vazgeçmek” demektir. Çünkü şirk, “mutlak olanı (tevhid) yok saymasa da izâfileştirmek, hakîkati göreceli kılmak” demektir. Hakîkat göreceli hâle geldiğinde mutlakâ zulme kapı aralanmış olur.

Cehâletin ortaya çıkardığı şirk, “biraz ordan biraz da burdan” olandır. “Bir sene sen bizim ilahlarımıza tap, bir sene de biz senin ilahına tapalım” demenin diğer adı. Biraz ilâhi olandan, biraz da beşerî olandan. Biraz vahiyden biraz da nefisten.

Şirk en çok siyâsi alanda gösterir kendini ki bunun zirve söylemi de: “Sezar’ın hakkını Sezar’a, Tanrının hakkını Tanrıya vermek” sözüdür. Bu nedenle şirk büyük bir zulümdür:

“Hani Lokman oğluna -öğüt vererek- demişti ki; ‘Ey oğlum, Allah’a şirk koşma!. Şüphesiz şirk, gerçekten büyük bir zulümdür” (Lokman 13).

Bir de şu var ki; peygamberler toplumlara, onları uyarmak ve tebliğ-dâvet yapmak için gönderilmiştir. Peygamberlerin muhâtabı olan toplumlar şirk ve küfür içinde olan toplumlardır. Fakat bu toplumları ilk önce direkt olarak küfürle ve şirk ile değil, “cehâlet” ve “câhiliye” (dalâlet) olarak isimlendirmek daha doğru olur. Zîrâ bu kişilere ve topluma henüz “apaçık bir tebliğ ve dâvet” yapılmamıştır. O hâlde bir kişiye yada topluluğa “apaçık” ve o kişinin çok net olarak anlayacağı bir tebliğ, açıklama ve dâvet yeterli oranda yapılmadıkça, hattâ kişiye mâkûl bir süre verilmedikçe, o kişiyi yada toplumu “kâfir” ve “müşrik” îlan etmek doğru olmaz. İlk önce tevhidin ve şirkin ne olduğu apaçık ve net bir şekilde anlatılmalı ve kişinin anlaması sağlanmalıdır. Kişi söyleneni anladığı hâlde; inat, çıkar-nefs yada alışkanlık nedeniyle üzerinde olduğu şirk ve küfürden vazgeçmezse, işte ancak o zaman küfür ve şirk ile suçlanmalıdır. Kur’ân’ın üslûbu da bu yöndedir.

Şirk koşmamak için mutlakâ cehâletten arınmak gerekir ki bunun tek ve en sağlam yolu, “Kur’ân-merkezli bilgi-bilinç” ve “Sünnet-merkezli amel-eylem”dir.

Cehâlet ve şirkin panzehiri, Kur’ân ve Sünnet’tir. Zulüm ancak bu şekilde yok edilir ve Dünyâ cennetin bir şûbesi (kendisi değil) kılınarak cennete bir köprü kurulabilir.

Evet; Ya İslâm yada câhiliye… Ya îman yada küfür… Ya Allah’ın hükmü yada câhiliyenin hükmü… Ya tevhid yada şirk. Ya kâlp yada nefs. Ya adâlet yada zulüm.

İslâm, bir anti-cehâlet, anti-şirk ve anti-zulüm sistemidir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ocak 2018


Devamını Oku »

28 Mayıs 2020 Perşembe

Modern Müslümanlık Yada Geleneğe Çatmak





“And olsun, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek (Sünnet) vardır” (Ahzâb 21).

Hemen baştan söyleyeyim ki geleneğin çatılacak çok şeyi vardır. Zâten modern müslümanlar çokça konuşulup-yazılan ve sosyâl medyada tartışılan yazılarla-sözlerle geleneğin çatılması (ve çatılmaması) gereken yönlerine bolca çatıyorlar. Filozoflar ve bilginler de halkı ve geleneği kötülemeden bir fikir ortaya koyamıyorlar. Gerçi haksızlık yaptıkları yer de çok. Biz bu yazıda geleneğin çatılması gerek yerlerinden söz edecek değiliz. Zâten bunu yapmak bu yazının çapına sığacak bir konu olur. Bizim bahsedeceğimiz şey, “geleneğin çatılmaması gereken yerleri”yle, “geleneğe aşırı çatmanın, çatılması gereken diğer şeyleri blôke edip engellediği” konusudur.

Türk Dil Kurumu, geleneği şöyle tanımlar: “Bir toplumda, bir toplulukta eskiden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan-kuşağa iletilen, yaptırım gücü olan kültürel kalıntılar, alışkanlıklar, bilgi, töre ve davranışlar, anane, tradisyon”.

İngilizce “tradition” kelimesi, Latince “tradere” fiilinden türemiştir. Tradere, Trans (bir taftan diğerine, öteye) + dare (vermek): öteye vermek, aktarmak, nakletmek, teslim etmek.

Uydurmalara ve zırvalıklara “gelenek” denilemez zâten. İslâm’ın geleneği, İslâm târihinde ortaya çıkan “gelenekçilik” değildir. Gelenek “vahiyle örtüşen” şeydir. Vahiyle örtüşmeyen şey “gelenek” değil, “gelenekçilik” olur. Örflerin birleştirilmesinden “gelenekçilik” ortaya çıkar. İslâm medeniyeti, “İslâm geleneği” ile şekillenmiştir. İslâm geleneği ise, vahyin emirleriyle ve yönlendirmesiyle oluşmuş olan Peygamberimiz’in ortaya koyduğu “güzel örneklik” yâni adına “Sünnet” denen en insanca, en ideâl yaşam-şekli ve pratiğidir. Peygamberlerin gönderiliş sebeplerinden biri de, “İslâm geleneğini oluşturmak” yada bu geleneği başlatmaktır. İslâm medeniyeti Kur’ân ve Sünnet medeniyetidir. İslâm medeniyetinin bil-kuvve yönü Kur’ân, bil-fiil yönü ise Sünnet’tir. Bil-kuvve ve bil-fiil en güzel şekilde birleştirildiğinde, ortaya “İslâm geleneği” yâni “İslâmî yaşam tarzı” ortaya çıkar. Vahiy ve Sünnet bu gelenek içinde sonraki nesillere aktarılır. Zâten insanlar çoğunlukla, Kitap’tan değil, Vahiy ve Sünnet ile oluşturulmuş gelenekle öğrenirler. Bu gelenek Vahiy ve Sünnet-merkezli oldukça İslâm hakkıyla aktarılmış ve yaşanmış olur. Fakat Vahiy ve Sünnet’ten kopulunca yada ikisi arasındaki bütünlük kopunca, İslâm geleneği de bozulur ve onun yerini aynen günümüzdeki gibi “bâtıl gelenekler”, uydurmalar ve zırvalıklar alır.    

Modern zamanlarda insanlar geçmişe ve geleneğe karşı aşırı bir alerji duymaya başlamışlar ve gelenek ile ilgili kavramlar sövgünün konusu olmaya başlamıştır. Gelenekten bahseden herkese gerici-yobaz-câhil gibi suçlamalarda bulunulmuş ve modern olmamak neredeyse bir suç gibi, bir günah gibi telâkki edilmeye başlamıştır. Modern zamanların hazzını yaşayan ve bundan son derece memnun olanlar için bu durum normâl olarak gözükebilir. Zîrâ onlar mevcut dünyânın modern hazlarını yaşamanın verdiği orgazm hâli ile günlerini gün etmektedirler ve Dünyâ’nın aç-susuz, sefil-perişân hâldeki insanları umurlarında bile değildir. Fakat bu duruma müslümanların büyük bir kısmı da katılmaya ve geleneğe karşı bir tiksinti duymaya başlamışlardır. Modernizm ile o kadar büyülenmiş durumdadırlar ki, mevcut kötü durumlarını modernizm ile kıyaslıyorlar ve geleneğe olan bağlılığı hem kötü hem de yanlış buluyorlar. Artık geleneğe kıyasla değil, modernizme kıyasla ve modernizm-merkezli okumalar, düşünmeler ve yorumlamalarda bulunuyorlar. Fakat ortaya net çözümler koyamıyorlar. Geçmişten ve İslâm geleneğinden alınan ilhamla İslâm ve müslümanların huzûra eremeyecekleri, bu nedenle de modern okuma, yorum ve eylemlerle durumlarını düzeltecekleri zehabına kapılmaktadırlar.

İslâm geleneği, Allah’ın “güzel örneklik” olarak sunduğu, literatürde “Sünnet” denilen ve Kur’ân’da Ahzâb Sûresi 21. âyette konulan şeydir. Sünnet, “İslâm’ın geleneği”dir. Hattâ bu gelenek “en güzel gelenek”tir. Zîrâ Peygamberimiz’in geleneğidir yâni yaşam tarzıdır. Fakat bu geleneğe Peygamberimiz’den sonra uzun zamanlar boyunca uydurma sözler, rivâyetler ve hattâ zırvalıklar eklenmiş, öyle ki bunlar, Peygamberimiz bunları 23 yıl boyunca yemeden, içmeden ve uyumadan söylese ve yapsa bile zamânın yetmeyeceği kadar çoktur. Tabi bu kadar çoğalması hem bunların sahih olanlarının ayıklanamayacağı anlamına gelmez, hem de bu kadar çoğalmış ve karışmış diye “en iyisi toptan inkâr etmek” demek için gerekçe olmaz. Netîcede elimizde hem hakkı ve bâtılı ayırabilen “Furkân” olan Kur’ân var, hem de yanlışları kolayca ayırabilecek ilk târihlerde yazılmış siyer, megâzi ve târih kitapları var.

Geçmişi ve geleneği tümden inkar etmek, Kur’ân’ı da inkâr etmek anlamına gelir. Çünkü Kur’ân’ın yarısı hattâ bâzılarına göre daha fazlası peygamberlerin hayatlarını ve kıssalarını içeriyor ve bilindiği gibi kıssalar %100 geçmişle ilgilidir. Kıssalar peygamberlerin geleneğinden yâni vahiy-merkezli ortaya koydukları yaşam-şekillerinden bahsediyor. O hâlde gelenekle bağı koparmak yada gevşetmek, kıssalarla dolayısıyla Kur’ân’ın büyük kısmı ile bağı koparmak yada gevşetmek anlamına geliyor. Kur’ân okumak, bir nevî “gelenek okumak” anlamına da gelir çünkü. Biz kıssalarda, eski kavimlerin bâtıl geleneklerini ve peygamberlerin ortaya koyduğu hak geleneği yâni vahiy-merkezli yaşam-şekillerini okuyoruz.      

Geçmişle ve gelenekle bağı koparınca, Kur’ân’ın nerdeyse yarısını oluşturan kıssalar bu durumda ne olacak?. Bir değeri yok mudur o anlatılanların. Çünkü geleneği anlatıyor. Müşriklerin-kâfirlerin bâtıl geleneği ile peygamberlin hak geleneğini anlatıyor. Yâni “çatılacak” geleneği ve çatılmaması hattâ tâkip edilmesi gereken geleneği belirliyor. Kur’ân’da meselâ; “İdris’i de an” denir. İdris’i anmak, geçmişi ve o’nun geleneğini anmak değil midir?. İdris’i anmak, geçmişe dönmek demektir. Kur’ân kişiyi binlerce yıl önceye dâvet edip götürüyor ve bâtıl ve hak geleneği gösteriyor. Oradan bir ders alınmasını istiyor Kur’ân.

Hem biz neden gelenekle bağımızı tümden koparalım yada gevşetelim ki?. Onun yerine bâtıl geleneği inkâr ve iptâl etmemiz gerekir. Hem bizim geçmişimiz “batı” gibi karanlık değildir ki!. Bir medeniyet vardır bizim geleneğimizde, bir kültür, vicdan, merhâmet, sanat, dil, ses, söz, devlet ve millet üretilmiştir. Bu medeniyet bir nûr olmuş ve Dünyâ’yı aydınlatmıştır. Bizim geçmişimiz ve geleneğimiz batı’nın geçmişi ve geleneği gibi değildir. Onların geleneği bir dogmadır ve onlar o dogmaya sövmüş ve yıkmışlardır onu ama maalesef yerine modern şeklinden başkasını da getirememişlerdir. Klâsik geleneği ortadan kaldırmışlar ve yerine modern geleneği koymuşlardır. Modern gelenekte olan bir-çok şey klâsik gelenekten de kötüdür. Vahiy-merkezli değildir çünkü. Batı’nın geçmişi de moderni de şimdisi de vahiy-merkezli değil de insan-merkezli olduğundan, her iki dönemde de zulm üretmiştir, üretmektedir. Abdrurrahman Arslan bu konuda şöyle der:

“Bizim bugünümüzü kuran kimdir?. Biz bugünümüzü şu-anki düşüncelerimizle mi kuruyoruz?. İstesek de istemesek de geçmişten gelen üzerine bir şeyler konuşabiliyoruz. Bu elde değil, bu bizim kaderimizdir. Her peygamber öncekilerinin izleri üzerine gönderilmiştir. Hâşâ bu, boşa söylenmiş bir söz olabilir mi?. O izlerin sürekliliği insanoğlunun târihindeki önemli bir noktadır. Esas düşünülmesi gereken şu: Ya o izler kaybolduğu zaman ne yapacağız?. Acaba târihte o izler kaybolmak üzereyken mi peygamberler geliyor?. Biz bunların üzerine düşünmedik. O izler her zaman olumsuz mudur?. Bizim için bir ışık veremez mi?”.

Evet; bir peygamberden sonra başka bir peygamberin gönderilmesi, önceki peygamberin “hak geleneği”nin yozlaştırılmış olması ve bâtıl hâle getirilmesinden dolayıdır. Yeni peygamber o bozulmuş geleneği vahiy-merkezli olarak yeniden hak geleneğe dönüştürmüştür.

Gelenek ve görenekler, aslında halkın eski dinlerinin uygulamalarıdırlar. Eğer bir gelenek hak dinden neş’et etmişse o geleneği sürdürmekte sorun olmaz. Modernite ise, hak dinlerin inkâr edilmesiyle ortaya konmuş olan modern bir gelenektir. Bu-gün bir-çok müslümanın “modern uygarlık” olarak algıladığı/bildiği şey, İslâmî gelenekte “câhiliye” diye bilinen değerlerin uyanışıdır.

Modernite, “klâsik gelenek” düşmanıdır. Hayâtiyetini buradan alır. Bu düşmanlık tüm Dünyâ’ya ve de müslümanlara dayatılarak benimsetilmiştir. Modernizmin ağır kuşatması altında seküler sistemlere îtirâza cesâret edemeyen müslümanlar, “gelenek eleştirisi”yle idâre etmektedirler. Çünkü modernizmin ağır kuşatması altındayken, 1.400 yıllık İslâm Târihi’ni doğru okuyup değerlendirebilmek imkânsızdır.

Müslümanlar da, hak ve bâtıl olduğuna bakmadan, geleneğe çata-çata moderniteyi din yaptılar. Gelenek eleştirisi de olmasa müslümanlar işsiz kalacaklar ve konuşacak bir şeyleri olmayacak.

Geleneğe çatanlar, “moderniteye çatamayanlar”dır. Geleneğe çata-çata modernist olmuşlar, modernizme kapıla-kapıla da gelenek düşmanı olmuş çıkmışlardır. Çünkü modernite onlara ancak “geleneğe çatma” izni vermektedir. 

Bâtıl geleneği din yapan gelenekçiler, geleneğin yozlaşmış tarafına “mest” olurlarken; gelenek düşmanları da, geleneğin yozlaşmış tarafıyla birlikte tümüne “düşman” oluyorlar. Bu-arada “hak gelenek” güme gidiyor.

“Kur’ân yanlışsızdır ama hadiste-Sünnet’te uydurmalar vardır, hattâ o kadar çok karışma vardır ki bunu temizlemek mümkün değildir” diyerek sahih hadisi ve Sünnet’i tümden reddetmek mantıksızdır.

Geleneğe çatmanın “Kur’ân’a çatmak” demeye geldiğini de unutmamak gerekir. Biz Kur’ân’ı niçin kabûl ediyoruz ve onun Allah’tan geldiğine inanıyoruz?. Tabî ki Peygamber’e güvendiğimiz için. Peygamber’e güvenmeden Kur’ân nasıl kabûl edilecek ki?. Onun Allah’tan olduğunu ve kendisine Cebrâil’in getirdiğini bize ilk önce Peygamberimiz söyledi. Yâni sahabe Peygamber’e güvendiği için Kur’ân’ı “hak” olarak kabûl etti. Çünkü daha ilk üç-beş âyetten Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğu anlaşılamazdı. O hâlde sahihine-uydurmasına bakmadan hadis ve Sünnet’i tümden iptâl etmekle açığa çıkan Peygamber inkârı, Kur’ân’ı da inkâr etmek anlamına gelir.

Geleneğe çatmak sonunda Kur’ân’a da çatmakla sonuçlanır ve sonuçlanmıştır. Çünkü sahih Sünnet’i ve hadisi ayırmadan Sünnet ve hadisleri “uydurma” diyerek tümden reddetmek, Peygamber’i de reddetmeyi yanında getirir ve getirmiştir. Çünkü bakıldığında Sünnet’i ve hadisi tümden reddedenler Peygamber’i pek de takmazlar. Onu bir postacı, oradan geçen bir haberci gibi görürler. Çünkü gerçekten Peygamber’e âit olan Sünnet’i ve hadisi inkâr etmişlerdir. Birinin sözünü ve eylemini inkâr etmişseniz, “o kişiyi inkar etmişsiniz” demektir. Zîrâ insan, söyledikleri ve yaptıklarıdır. Fakat böyle olunca ne oluyor ve ne olmuştur?. Târih boyunca böyle yapanlar, -tüm peygamberlerde olduğu gibi- Peygamberimiz’i tasavvurlarda zayıflattıktan sonra o’nun örnekliğini inkâr etmişlerdir. Örneklik Kur’ân’dan olduğu için (Ahzâb 21) dolayısıyla Kur’ân’ı inkâr etmeye başlamışlardır. Zâten 19’cuların Tevbe Sûresi’nin son iki âyetini inkâr etmeleri de bu yüzdendir. Uydurma söz ve rivâyetlerden başka, “sâdece Kur’ân” diyerek bizzat Peygamber’e âit olan sözleri de inkâr edince, -belki de bir cezâ olarak- Peygamber’i de inkar etmeye başlamışlar, Peygamber’i inkâr edince o’nun “güzel örnekliği”ni de inkâr etmişlerdir. Peygamber’in güzel örnekliği olan Sünnet’i inkâr edilince Ahzâb 21’i inkâr etmiş olmuşlardır. Sonra da Tevbe Sûresi’nin son iki âyetini inkâr edebilmişlerdir. Çünkü bu son iki âyet Peygamber’in özelliklerinden bahsediyor. Belki ilerleyen zamanlarda işlerine gelmeyen ve hesaplarına aykırı düşen başka âyetleri de inkâr etmeye başlayacaklardır. Târihselciler bir-çok âyeti ve hattâ Medenî âyetleri târihe hapsederek tümden inkâr etmişlerdir, etmektedirler. Çünkü geleneği târihe hapsetmişler ve böylece inkâr etmişlerdir. Âyetleri târihe hapsetmek, inkâr etmenin bir türüdür. Bu inkâr hepsinde modernite-merkezli yapıldığından dolayı, modernite din hâline gelmiş ve İslâm ise modernitenin nesnesi gibi olmuştur. Eski gelenekten kurtulma isteği, “yeni geleneğe kolayca bağlanma durumu”ndan kaynaklanır.

Geçmişe dönmekten bahsetmiyoruz, “hak geleneğin rûhuna dönmek”ten bahsediyoruz. Bu çağa taşıyacağımız, geçmişin fizîkî ve mekânî tarafı değildir. Belki bâzı gelenekler de taşınacak ve diriltilecek ama asıl taşınacak olan geçmişin rûhudur. Dünyâ’yı aydınlatan o rûh. O zamânın müslümanlarının vahiy-merkezli olarak oluşturulmuş ve ortaya konmuş hak gelenek yâni Sünnet ile Dünyâ’yı aydınlattığı rûh, şimdiki zamânı da aydınlatabilir. Biz geçmişin hiç-bir şeyini almasak ve her-şeyine sövsek de, rûhunu kötüleme ve rûhuna sövme hakkımız yoktur. Zîrâ o rûh, vahyin, Sünnet’in rûhudur. O rûhla zamânı yeniden inşâ edebiliriz. O rûhu günümüze taşımak, “modernizme sövmek” anlamına geliyor. Zâten modernizme sövülmediğinde, İslâmî geçmişe ve o İslâmî rûha sövülüyor ve geçmiş ve gelenek “günah keçisi” îlan ediliyor. Böylece rûhunu İslâm yerine şeytandan alan modernizm üzerinden yeni bir modern zulüm başlatılıyor.

Geleneği bâtılına-zırvasına bakmadan ve sahihi-bâtılı ayırmadan tümden kabûl etmekten bahsetmiyoruz. Hak gelenek yâni vahiy-merkezli olan Sünnet’i -ki Sünnet vahyin geleneğidir- diriltmekten bahsediyoruz. Atasoy Müftüoğlu: “Geçmişe kapanıp kalmak ne kadar yanlış ise, geçmişe kapalı kalmak, geçmişi unutmak da bir o kadar yanlıştır” der.

Bizim geleneğimiz, Allah’ın “güzel örneklik” dediği Sünnet’tir. Kıssalar da önceki peygamberlerin sünnetleri yâni gelenekleri ve yaşam-pratikleridir. Sünnet denilince hemen uydurma hadis, söz ve rivâyetler akla gelmesin. Sünnet, “Peygamberimiz’in Kur’ân’ın emirleri doğrultusunda 23 yıl boyunca yaptıkları”dır. Bizim geleneğimizi işte bu yapılanlar belirler. Sünnet’e çatınca yâni sahih geleneğe çatılınca mevcut zamâna uyulmaya yâni modernite gelenek olmaya başlar. Kim hangi zamandaki moderniteye uyuyorsa o, ondan önceki zamâna ve geleneğe çatar.

Küresel şeytânî, tâğûti devletlere mandalık yapan ülkelerin vatandaşları, geleneğe çatıyorlar ama İslâm’ın ve Türk’lerin büyük imparatorluklarını, inkâr ettikleri o gelenekler zamânında kurduklarını ve Dünyâ’ya o gelenekle hükmettiklerini unutuyorlar. O hâlde geleneğe çatmaktan çok uydurmalara ve moderniteye çatmak gerekir.

“Hak gelenek” ile “bâtıl gelenek” farklıdır ve bunları ayırmak gerekir. Bâtıl gelenek, “küfrün, şirkin ve absürdlüğün göstergesi”yken, hak gelenek ise, “güzel örneklik” denilen, vahiy-merkezli yaşam-şeklinin göstergesidir ve ona Sünnet denir.

Bâtıl geleneği baş-tâcı eden moderniteye çatmayanlar ve tam-aksine ona râm olanların yapacakları şey, “hak geleneğe” çatmaktan başkası değildir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ekim 2019
























Devamını Oku »

İslâm ve Sanat



“Siz, her yüksekçe yere bir anıt inşâ edip (yararsız bir şeyle) oyalanıp eğleniyor musunuz?” (Şuârâ 128).

İslâm’da sanat vardır ve bu sanat “soyut sanat” şeklindedir ki bunlar da; minyatür, hat, ebru, şiir, tezhib ve mîmâri gibi soyut sanatlardır yâni bir şeyin temsîli değillerdir. İslâm bir şeyin temsîlinin yâni “bir şeyin belirgin bir şekilde kâğıda, taşa-toprağa vs. yansıtılması”nı doğru bulmaz. Zîrâ Allah zâten en güzeli ve en iyisini yaratmıştır. Soyut sanat ise, “doğada örneği olmayan” şeyler üzerinden yada doğada karşılığı olsa da onun birebir aynısını yapmadan yapma şeklindedir. Somut sanat ise, “doğada bulunan şeylerin birebir taklidini” yapmak şeklindedir. Fakat sorun şuradadır ki, insan doğada bulunan hiç-bir şeyin resmini, onu ideâlleştirmeden yâni gerçeğinden daha üstün hâle getirmeden yapamaz. Resmettiği yada heykelleştirdiği şeyi, gerçeğinden ayrıştırılarak, onu ideâlleştirerek ve olağan-üstü hâle getirerek yapar. İnsanın tanrı şeklinde gösterildiği resimler ve heykeller, aslında resmi yada heykeli yapılan kişilerin olağan-üstüleştirilmiş hâlleridir. Gerçekte resimde ve heykelde göründükleri gibi kusursuz değildirler ve olamazlar da.

Vahiy ile terbiye ol(a)mamış insanlar tüm zamanlar boyunca tanrılaşma arzusunda olmuşlar ve bunun olamayacağını çok iyi bildikleri için de “tanrı olma arzularını” resimle ve heykelle göstermek istemişlerdir. Onların resmini yapan ve heykellerini dikenler de onların isteği doğrultusunda onları tanrılaşmış yâni olağan-üstü bir şekilde çizmişler ve bu daha sonra sanat(!) hâline gelmiştir. Her-şeyde olduğu gibi, Allah’tan bağımsız sanat anlayışı da mutlakâ sapmaya başlar ve sapar. “Nü” resimler bu sapmanın göstergesidir. Birebir temsil içeren resimler İslâm’da çok uygun görülmemiş ve bu nedenle de hem Peygamberimiz’in hem de halifelerin resmi yapılmamıştır. İslâm’da tasvir içeren sanat yoktur ve uygun değildir. Hz. Âişe’den nakledilen bir rivâyete göre Peygamberimiz, insan şekli içeren tabloları yasak etmiştir. Buna dayanarak -gizlice yapılanlar ve sultanların yaptırdıkları istisnâ edilirse- resim ve heykel genel anlamda İslâm’da hoş görülmemiş ve yapılmamıştır. Bâzı ilâhiyatçılar, zamanla yasağı biraz hafifletmiş ve cansız şeylerin resminin yapılmasına izin vermişlerdir. Resim hakkında yasak, zenginler, vezirler ve sultanlar tarafından delinmiştir ama yasağa genel anlamda riâyet edilmiştir. Birilerinin yasağı delmiş olması, İslâm’da resmin yasak olduğu gerçeğini değiştirmemiş ve hele insan portresi yapmak zinhar yasak sayılmıştır. Resim yapmak ve fotoğraf çekmek, Allah’a; “sen yapıyorsan, bak biz de yapabiliyoruz” der gibidir, dolayısı ile resim ve fotoğraf şirktir.

Batı uygarlığı yâni Avro-Amerika uygarlığı, Greko-Romen uygarlıktır ki aslında Antik Yunan’a dayanır. Resim, heykel ve müzik Antik Yunan’a ve dolayısı ile paganizme ve putperestliğe dayanır.

Resimde/heykelde ilk başta sâdece tanrılar betimlenmeye lâyık görülürdü. Tanrılar insan-biçiminde betimlenir ve insandan daha iri ve daha güzel yapılırlardı. Yunanlılar için bedensel güzellik ahlâksal güzellikle özdeştir. M.Ö. 5. yüzyılda “en iyi” olanlar, “kagathos” yâni “en güzel olanlar”dır.

Kökeni “müz” olan müziğin Küçük Asya’dan geldiği söylenir. Bu sözcük Eski Yunanca “Moúsa”, “ilham perisi” sözcüğünden “ikos” son-ekiyle türetilmiştir. Müz, “Mousai” sözcüğünden gelir. Bu sözcük etimolojik olarak; “akıl, düşünce, yaratıcılık yeteneği” gibi anlamlara gelen “men” kökünden gelmektedir. Müzler Yunan mitolojisinde, “ilham tanrıçaları, ilham perileri”dir. Yunan mitolojisinde ilham tanrıçaları, “ilham perileri”dir. Hesiodos’un Theogony’sine göre müzler tanrıların kralı Zeus ile “bellek tanrıçası” mnemosyne’in kızlarıdır.

Modern insanın ve yeni neslin anladığı sanat, batı’nın modern sanat anlayışıdır. Bu sanat “somut sanat”tır. Somut; “doğada belirli olarak vâr olan, varlığı duyularla algılanabilen, elle tutulup gözle görülebilen, içinde düşün yeri bulunmayan, gerçekliği, nesnelliği olan” demektir ki klâsik ve modern anlamdaki profan sanat, işte bunlar üzerinden sanat(!) yapar. Somut şeylerin birebir resmini ve heykelini yapmak, insanı saptıran ve hattâ putperestliği ortaya çıkaran şeydir. Zâten modern sanat dendiğinde; resim, heykel, müzik, dans, opera, bale, sinema ve tiyatro gibi “göze aşırı” hitâp eden ve çoğu “sâdece göze” hitâp eden şeylerdir. Sâdece göze hitâp eden şeylerde bir rûh bulmak çok zordur. Zâten modernite müziği de kulağa hitâp eden bir şey olmaktan çıkarmış ve daha çok göze hitâp eden bir şey hâline getirmiştir. Dans sanat falan değildir. Mahremin bozulduğu yerde sanat olmaz. Mahremin bozulması sanatı da bozar ve onu erotik bir etkinliğe çevirir.  

Müslümanlıkla televizyon, sinema, tiyatro, fotoğrafçılık, resim, müzik ve hattâ romanın bir-arada olması çok da mümkün değildir. Bunlarla birlikte müslümanlık %90 mümkün değildir. O yüzden müslümanların -modernitenin penceresinden bakıldığında- biraz “yobaz, gerici ve bağnaz” olması gerekir. Peki bu niçin böyledir?. Soyut-klâsik sanatların dışındaki modern ve seküler sanat, yanında mutlakâ ahlâksızlığı da taşır, zîrâ modern sanatın özünde vardır bu. Eğer televizyon, sinema, tiyatro, fotoğrafçılık, roman ve resimde her-şeyi konu edinecekseniz, “mahremi de konu edineceksiniz” demektir ki aslında modern sanat, olduğu gibi “mahrem” ile ilgilidir ve mahremi konu edinir. Çıplaklık ve müstehcenliğin bu kadar açığa çıkarılması, modern sanat(!) denilen sapıklığın bir sonucudur.  

Modern sanat (ki buna “sanat” demek yanlıştır) sapkındır ve bâtıldır. Dinde (Kur’ân ve Sünnet’te) yeri olmadığı gibi aslında kültürümüzde yâni doğu kültüründe de yeri yoktur. Doğu’nun sanatı soyut sanattır. Batı bu sanatı pek başaramaz, modern dünyâda soyut sanatların olmayışı, azlığı yada etkisizliğinin nedeni budur. Bu yüzden neredeyse tüm Dünyâ artık batı’nın sanat anlayışıyla sanat ve mîmâri yaptığı için, El Hamra, Tac Mahâl, Sultan Ahmed Câmi ve Topkağı Sarayı gibi “içe dokunacak” eserler yoktur ve yapıl(a)mıyor. Bunların sâdece “kötü taklitleri” yapılmaya çalışılıyor. Çünkü bahsettiğimiz eşsiz eserler, sâdece göze değil, rûha da hitâp eder. Batı’nın somut sanatı ise “göz-merkezli”dir ve “görsel sanat”tır. Sâdece göze ve nefse hitâp eder.  

Doğal olmayan materyâllerle yapılan sanatlar ruhsuz olur. Çünkü doğal olmayan materyâller yâni fabrikasyon, makineden çıkmış ve plastik-merkezli materyâller, elle işlenmediği için sanata yansımaz ve o sanat ruhsuz olur. Ruhsuz makine ürünü olan araçlarla ancak ruhsuz ürünler çıkar ortaya. Hele eğ değmeden hazırlanan ürünlere sanat denemez. Meselâ CNC makinelerle (siensi tezgâhları) yapılan bir ürün çok ruhsuzdur ve “sâdece göze” hitâp eder. Zâten amaçları da daha çok kazanç içindir.     

İslâm’da sanat “metaforik sanat”tır, “geleneksel sanat”tır. Aslında soyut sanat, insanı inceltip düşüncesini ve tavrını olumlu anlamda değiştirdiği için faydası vardır, yoksa “sâdece sanat yapma”nın âhirette bir karşılığı yoktur.

İnsan, hayvan ve doğa resmi, onu gerçekliğinden koparmadan yapılamaz. İnsan bir şeyin resmini göründüğünden daha kötü yap(a)maz ve mutlakâ çok daha kusursuz şekilde yapmak ister. İslâm’ın bunu hoş görmemesinin nedeni, ortaya konulan şeyin doğallıktan koparılarak Allah’ın yarattığından farklılaştırılması ve güyâ daha iyi, güzel ve üstün olarak gösterilmesidir. Fakat dediğimiz gibi, bu doğal değildir. Yâni ortaya konulan şeyin birebir karşılığı doğada yoktur. Zîrâ hiç-bir şeyin birebir benzeri yapılamaz. Demek ki resim, heykel, roman vs. sözde sanatlar, doğada bulunmayan-olmayan ve olağan-üstü şekilde yapılmak zorundadır. Çünkü Dünyâ’da hattâ kâinatta bulunan hiç-bir şey, “olduğu gibi” birebir resmedilemez ve heykeli yapılamaz. Çünkü bir şeyin benzeri yapılamaz. Zîrâ hiç-bir şeyden iki tâne yoktur, olamaz. Allah’ın yaratması benzersiz bir yaratmadır. O hâlde bir şeyin birebir benzeri yapılamayacaktır. Hattâ bir şeyin, olduğundan daha kötüsü da yapılamaz. Çünkü o zaman da o şey “o” olmaktan çıkar. Bu nedenle, yapılan şeyler olduğundan daha olağan-üstü yapılmak zorunda kalır ama onlar da “olağan” ve “doğal” olmaz. Sonuçta ortaya hiç olmayan bir şey çıkmış olur. Bu şey herhangi bir eşyâ olunca sorun olmaz ama, canlı şeyler söz-konusu olunca fark eder. Belki sür-realist resimler “soyut” olarak kabûl edilebilir ama sür-realist resimler aslında anlamsızdır ve modern insanın anlamsızca kendine göre hattâ o-anda aklına gelen şekilde yorumladığı şekildedir. Sür-realist denen resimler “resim” değildir. Saçma-sapan karalamalardır ve onlar aslında hiç-bir şeyi anlatmaz.

Bir insanın heykelinin yapılmasını istemesi ne kadar yanlışsa, -çünkü o bir putlaştırmadır- resminin yapılamasını istemesi de yanlıştır. Çünkü yapılacak şey kendisi gibi değil, olduğundan daha olağan-üstü bir resim olacaktır. Şimdilerde insanların dijital fotoğrafları istediği gibi oynanıp da, kendisinden çok farklı bir tip otaya çıkarttığı ve bunu yayınladığı gibi.

Peygamberimiz resminin yapılmasına izin vermemiştir ve bunu hoş görmemiştir. Zîrâ resmi yapılsaydı o resim bir “insan” gibi değil, bir “ilah” gibi çizilecekti. O zaman da putlaştırılacaktı ve tapılmaya başlanacaktı. Modern batı’nın o ünlü ressamlarının yaptığı resimlerde ve heykellerde insanlar ilah gibi yapılmıştır. Zâten putlar da, bir zaman-önce yaşayan kahramanların ve başarılı insanların heykelleştirilmiş temsilleriydi. Bu nedenle Peygamberimiz’in, putperestliği hatırlattığı için resim ve heykeli yasak ettiği söylenir. Bir yazıda şunlar söylenir:

“Îsevî dînine, Eflâtun felsefesi ve Roma’lıların putperestliği karışarak, resimlerde, heykellerde, ilahlık sıfatları (ebedî vâr olmak, her istediğini yapabilmek, öldürmek, diriltmek, şifâ vermek, gâibleri bilmek vasfı) bulunduğuna inandılar. Böyle olduklarına inanılan resimlere, heykellere ‘put’ denir. Bunlar Allah’a ortak yapılmış olur. Bunlara hürmet etmeye “tapınmak” denir. Tapınma işine de “şirk” denir. Tabiat manzarası olan şahâne tablolar bile, insanlığın doğrudan-doğruya ihtiyaç duyduğu şeylerden sayılmaz. Ama bu gibi güzel tablolara, bâzı servet-sâhipleri milyonlar vermekten çekinmez. Hâlbuki bu parayla bir-çok fakir sevindirilebilir”.

Platon sanata karşı çıkar, çünkü sanatın konusu dünyevîdir, hakîkat ise Dünyâ’yı aşkın bir şeydir. Platon’a göre sanat, gerçeklerle ilgili olmadığı için insanları bilgiye götüremez.

Resmin sakıncası, tablolara verilen aşırı fiyatlarla da ortaya çıkan bir başka örnektir. Resimlere ve heykellere verilen fâhiş fiyatlar isrâftır. İhtiyaç-sâhibi yerine resimlere-heykellere verilen para, fâhiş fiyatlarla o tabloları alan kişilerde “garibanın hakkını vermedikleri için biriken para”dır.

Polislerin yaptıkları “robot resimler”de sorun olmaz. Fakat resim yerine parmak-izi tespiti daha kesin sonuç verir. Kimlikler üzerinde resim olmasına gerek yoktur. Parmak-izi, avuç-içi ve göz irisi insanların “o kişi” olduğunu kesin olarak ortaya koyabilir.  

“Süleyman için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay (mesâfe) olan rüzgâra (boyun eğdirdik); erimiş bakır-mâdenini ona sel gibi akıttık. Eli altında Rabbinin izniyle iş gören bir kısım cinler vardı. Onlardan kim bizim emrimizden çıkıp-sapacak olsa, ona çılgın ateşin azâbından tattırırdık. Ona dilediği şekilde kaleler, heykeller, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar yaparlardı. Ey Dâvûd âilesi!; şükrederek çalışın. Kullarımdan şükredenler azdır” (Sebe’ 12-13).

Zemâhşeri, o heykellerin “insan heykeli” olmayabileceğinde bahseder: “Heykeller diye tercüme edilen temâsil kelimesi ile ilgili olarak tefsirlerde genellikle, bunların bakır, cam, mermer gibi maddelerden yapılmış melek, peygamber ve sâlih kişilerin heykelleri olduğu, insanların bu sembôlleri görüp onlar gibi kulluk etmelerinin sağlanmasının amaçlandığı belirtilmekte; heykel yapmanın -zulüm ve yalan söyleme gibi- özündeki kötülük sebebiyle yasak bir fiil olmadığı hatırlatılıp bu konuda şeriatlar arasında farklılıkların bulunabileceği, Hz. Süleyman zamanında dinen yasak sayılmayan bu fiilin belirli şartlar altında ve belirli gerekçelerle İslâm’da yasaklandığı üzerinde durulmaktadır; bazı müfessirler ise o dönemdeki heykellerin de insan heykeli olmayabileceğinden söz ederler”. Peki temâsil ne demek?. Âyette inşaat işlerinden ve bahsedilirken araya “heykel” kelimesi niçin sokulmuştur?. Temâsilden kasıt belki de yapı işlerinin bir krokisi ve projesidir. Üstelik yapılan şeyleri (heykelleri) yapanlar “cinler” olduğu için, bunların ne türden şeyler olduğunu anlamamız ve açıklamamız mümkün değildir. Çünkü cinlerin yaptığı temâsiller nasıl olur ki?. İnsanların yaptıkları değil, cinlerin yaptıkları şeyler söz-konusudur. Bu, yapılan şeylerin insanlar tarafından da yapılabileceği anlamına gelmez. Belki de bu şeylerin “cin ve şeytanca işlerden” olduğu ve insanların böyle şeyler yapmaktan uzak durması söylenmek isteniyor olabilir. Çünkü insanlar cinleri örnek alamazlar ve onlar gibi yapamazlar. Hz. Süleyman’dan sonra ülkede şirk başlamıştı. Belki de şirk koşulan şeyler o heykeller ve timsâllerdir. Resim ve heykel, şirke ve küfre yöneltme ihtimâli yüksek olan şeyler olduğu için yasaklanmıştır. Çok zorunlu hâllerde yapılabilir.  

Resim ve heykelle yâni dinsiz sanatta Allah'ın yaratma sıfatı birebir taklit edilmek istenir. Hattâ yaptıkları resme ve heykele rûh kattıklarını söyleyenler bile vardır. Rûh da katılınca o resim ve heykel artık bir put olmuş olur.  

Birinin heykelini dikmek onu putlaştırmaktır. Karşısına geçilip secde edilmese de o heykeli yapılan kişi heykel ve resim üzerinden topluma olağan-üstü gibi gösterilir. Allah yarattığı şeyi “olağan” şekilde yaratmasına rağmen bunlar ise “olağan-üstü” olduğu söylenir. Çünkü heykeli yapılan kişiye sağlığında direkt olarak tapılırken, öldükten sonra ise resim ve heykel üzerinden tapılır. Tüm putlar da zâten bu şekilde ortaya çıkmıştır. Ülkemizde resim ve heykel üzerinden yapılan putlaştırma sınırı aşmış ve “alenî putperestliğe” dönmüştür. Putçuluğun adını sanat koymuşlar. Ahlâksızlığa sanat diyorlar. İsmet Emre bu konuda şunları söyler:

Put, ilkel insanın, ilkel zihninin ilkel tapınma aracıdır. Bir dondurma eylemidir. Vâroluşu dondurma, zihniyeti dondurma, hayâtı dondurma. Put karşısında bilinç akmaz, akletmez, işlemez, vâroluş alanı bulamaz. Öylesine donuk bakar, öylesine donuk yaşar, öylesine donuk ölür puta tapan insan. Putçuluk çünkü bir dondurma eylemidir ve donukluk ölümün gölgesidir. Antik Yunan’ın nesneyi ve insanı dondurmak sûretiyle bulduğu “heykel sanatı” tam da bundan dolayı vardır. Ölüme karşı yenilgi hissi, ölüm karşısındaki acziyet ve ölümün yaşam üzerindeki mutlak hâkimiyeti insan irâdesine ona karşı meydan okumanın bir yolu olarak vârolanı, elinde olanı ve ölüme her-an yenik düşme ihtimâli bulunanı dondurarak geleceğe taşımayı öğretmiştir. Bu, sâdece ölecek olan insanın değil, ölme potansiyeli bulunan bir davranışın, bir düşüncenin, bir öğretinin de ‘geleceğe taşınmak amacıyla’ sarılıp sarmalanması, mumyalanması, iç organlarının çıkarılarak yüzey yapısının sözüm-ona yaşamla buluşturulmasıdır ama put puttur işte, yüzey ne kadar parlak, jestler mimikler ne kadar canlı görünürse-görünsün, dondurulmuş olan, ölü olandır. Heykel, ontolojik anlamda, bu yönüyle bir putperestlik fetişizmidir ve sanata dönüşmesi ancak sanatın alanına girenin yaşıyor gibi görünmesine dâirdir. En hafifiyle ölüm karşısındaki acziyetin derinlerde yarattığı hüznün taşa dönüşmesi, en ağırıyla ölüm sonrasını örtmenin incelikli duvarıdır heykel sanatı. Ve elbette ölüm sonrasını silikleştiren, görünmezleştiren, reddeden bütün öteki uğraşlar gibi sonuna kadar maddeci, sonuna kadar putçu, sonuna kadar Tanrı tanımazdır heykel”.

Ortaçağ edebiyatında olduğu gibi İslâm edebiyatında da roman yoktu. Yâni hristiyanlıkta da önceleri roman yoktu. Aydınlanma, Rönesans, Reform, Sanâyileşme, Fransız Devrimi ve modernite sürecinde başlamıştı. Dinlemek için bir-çok hikâye, destan ve masal vardı ama okumak için yoktu. Uzun ve karışık bir hikâyeyi tâkip etmek için kendini ona vermek gerekir, bu bakımdan romanla ilgilenilmezdi. Zâten artık roman ölmüştür. Onun yerine yeni bir anlatı tarzı bulmak gerekir. İslâm’da da masal ve hikâye okunmaktan ziyâde dinleti şeklindedir.

İslâm’da resim, “stilize” şeklindedir. Stilize; “karakteri kaybolmadan, basitleştirilmiş tezyini ve şematik hâle sokulmuş biçim yada motif” demektir. Batı-tipi bir sanat İslâm’a uygun değildir. Modern sanatlar ise “sanat” değildir.


Soyut sanatlar olan minyatür, ebru, şiir, tezhib (süsleme) ve hat ise aslında “sadece sanat” değildir. Onlar “sanatsal belgeler”dir. Bir şeyi anlatmak ve dile getirmek için yapılmışlardır. İslâm’da sanat “sanat için” değildir ve bir amaç içindir. Modern sanatlar ise “sanat sanat için”dir ve böyle olduğu için de anlamsızdır, ruhsuzdur. “Sanat sanat içindir” sözünün nedeni, modern zamanlara kadar sanatın “dinle ilişkili olmasından ve hattâ dînin güdümünde olmasından dolayıdır.

Bilim ilerledikçe sanat geriler ve gerileşmiştir. Zîrâ bilim, rûhun bir yansıması olan sanatı yâni soyut sanatı inkâr eder. Çünkü rûhu inkâr eder. Bu nedenle bilim, salt göze hitâp eden somut sanatı (aslında absürd etkinlikler) ortaya çıkarmıştır. Bunu, her-şeyde olduğu gibi, Yunan sanatını yeniden dirilterek yapmıştır. Aliya İzzetbegoviç sanat ve bilim hakkında şunları söyler:

“Bilim nerede olursa-olsun hep aynı, mutâbık, hareketsiz ve sâbit olan şeyleri keşfeder; sanat ise ‘durmadan yeniden vücûda gelmek’ demektir. Sanâyiye mahsus olan serîdir; hâlbuki sanata mahsus olan orijinâldir. Bilim keşfeder, sanat ortaya koyar. Bilimin keşfettiği uzak bir yıldızın ışığı bundan evvel de vardı. Sanatın bizi âniden aydınlatan ışığı ise, sanatın kendisi tarafından o-anda yaratılmış olur. Sanat olmadan o ışık aslâ meydana gelmez. Bilim mevcut olanla uğraşır; sanat ise vücûda gelmenin kendisidir. Bilim kânunları keşfedip onlardan yararlanmak ister, sanat eseri ise -tam tersine- kâinattaki düzeni araştırmadan yansıtır.

Batı’da sanat, din ve bilim temsil üzerine kuruludur. Hakîkati temsil ettiklerini iddiâ ederler. Oysa hakîkati temsil eden şey Allah’ın yarattığıdır. Allah’ın yarattığından başka hiç-bir şey hakîkati temsil edemez. Hakîkati etmeyen şey ise bâtılı temsil eder. Bâtıl olan ise İslâm’dan değildir.

Modern sanat yâni sanatın sapıtması Rönesans ile birlikte başlamıştır ki Rönesans, “klâsik Yunan ve Roma dönemine yâni paganizme geri dönüş”tür. Zâten Rönesans’ın sonucu olan modernizm de “paganizme geri dönüş”tür, modernizm, paganizmdir. Bir yazıda Rönesans ve sanat hakkında şunlar söylenir:

“Rönesans kavramı yaygın biçimde özellikle sanatta yenilikle bağlantılı olarak düşünülür. Ortaçağ Avrupa’sı 12. yüzyıldan îtibâren zâten yeni bir atılım ve yaratıcılık içindeydi. Müzikte, tiyatroda ve şiirde bugün bizi hâlâ etkileyebilen yeni biçimler ve tarzlar ortaya çıktı. Bu sanatlar 15. yüzyılda artık açık biçimde Tanrı’nın hizmetinde bulunmakla sınırlı kalmıyordu. Sanat bağımsız hâle geliyordu. Türleri giderek daha kapsamlı, daha dünyevî oluyordu. Rönesans sanatı 15. yüzyılın ikinci yarısıyla 16. yüzyılın ilk yarısında doruğuna ulaştı. Bu dönem Rafaello (ressamlığın yanında mîmardı), Michelangelo (heykeltıraş, ressam, mîmar ve şâir), Leonardo da Vinci (ressam, mühendis, mîmar, bilim-adamı ve heykel-tıraş) ve pek-çoklarının yaşadığı dönemdi. Rönesans’ta bu tür çok-yönlü kişiler büyük rağbet görüyordu. Bu sanatçılar insan mükemmelliği konusundaki görüşleri geliştirdiler. Rönesans’ın yarattığı üslup yenilikleri devrimci olsa da bunları hayli aşan esas başarısı; Hristiyan sentezi ve kilisenin kültür üzerindeki tekelinin sonunda kırıldığını gösteren bir işâret olmasıydı. Klâsik çağ ve hristiyan mitolojisi arasında yavaş-yavaş beliren farklılık bunun bir göstergesiydi”.

Tepki almaması yada daha az alması için yenilikler “perdelenmiş ve kısıtlanmış sanat” ile gösterilir ilk başta. Paganizme dönüş olan modern sanat da insanların direk olarak çıplaklaşmasıyla değil, çıplak resim ve heykeller yapılmasıyla başlamıştır. Böyle alıştırılmıştır insanlar çıplaklığa. Tabi buna tiyatro da eşlik eder. Mahrem sözler ve giyinişler ilk önce buralarda ve bu şekilde başlar. Günümüzde de bir sapıklık ilk önce sinema ve televizyonlardan sergilenmeye başlar. Göz alıştığında beyin de kabûllenir. Böylece insanlar televizyon ve sinemalarda gördüklerini kendileri de yapmaya başlar. Zamanla herkes televizyon ve sinemadaki gibi konuşur, giyinir ve hareket eder. Sonunda hayat modern sapık sözde sanatlara ve göze hitâp eden iletişim ve görselliğe göre düzenlenir. 

Michelangelo’nun “Âdem’in Yaratılışı” adlı tablosunda; insan ırkının babası, güç ve dramatik etki bakımından, parmağıyla ona hayat veren yaratıcısını bile gölgede bırakan dev ve kahraman bir kişilik olarak betimlenmişti. Çünkü resimde, resmi yapılan kişi olağan-üstüleştirilip ilahlaştırılır. Hristiyan azizlerinin resimlerinin ikonolara dönüşmesi gibi -ki bunlardan medet umuyorlardı-, birilerinin resimleri-fotoğrafları da ikona hâline gelmiştir-getirilmiştir. İnsanlar ünlü şarkıcı, futbolcu, oyuncu vs. kişilerin resimlerini ikona gibi duvarlara asıp onlara hayrân-hayrân bakmaktadırlar. Bu, onları “fotoğraflar üzerinden ilahlaştırmak” anlamına gelir. Fotoğraf ve resmin özünde, fotoğrafı çekilen ve resmi yapılan şeyin-kişinin ilahlaştırılması vardır.

Peki batı’lılar bunu niçin böyle yapmışlardır ve yapmaktadırlar?. Bunun arkasında aslında yahudi-hristiyan inanışı vardır ve bu şu âyetlerde ifâdesini bulur:

“Tanrı, ‘kendi sûretimizde, kendimize benzer insan yaratalım’ dedi. ‘Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun’. Tanrı insanı kendi sûretinde yarattı, onu Tanrı’nın sûretinde yarattı. Onları erkek ve dişi olarak yarattı. Onları kutsayarak, ‘verimli olun, çoğalın’ dedi, Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun” (Yaratılış 1: 26-27).

Fotoğraf için en çok kullanılan sözlerden biri şudur: “Ânı ölümsüzleştirmek”. Bakın fotoğraf nasıl da ölümsüzlükten bahsediyor. Allah’tan başka hiç-bir şey ölümsüz olmamasına rağmen ölümsüzlükten bahsediyor. Kameraya, fotoğraf makinesine ve mikrofona bir tapınma var. Modern insan bunların karşısında bir heyecâna kapılıyor ve esas duruşa geçiyor.

Fotoğraf ve de video, ölüme meydan okur gibidir. 100 yıllık fotolardaki insanlar ölmüştür, mekân da değişmiştir ama fotoğraf aynıdır, değişmemiştir. Tabi fotoğrafı üzerinde taşıyan kağıdın da bir ömrü vardır.  

İslâm sanatında perspektifin olmamasına dayalı olarak minyatürün dışında insan başka türlü çizilemez. Batı çiziminde insan görüntüsü ve gerçekliği birbirinden ayrışmıştır. Gerçek ile yapılan resim-heykel aynı değildir. Modern sanatta ortaya koyulanlar, o şeyin gerçek hâli değildir. Hiç-bir roman, bahsettiği şeyi olduğu gibi ve mükemmelleştirmeden anlatamaz ve anlatmaz da. Çünkü ancak o zaman bir fark oluşturabilir ve insanların dikkatini çekebilir. Ama aslında romanda bahsedilen şekliyle bir varlık ve yaşanmışlık yoktur ve olamaz da. Zîrâ anlatılan şey doğal ve normâl değildir.

Allah, zamandan ve mekândan münezzehtir; fakat yasaları ve sanatı ile her yerde hazır ve nâzırdır. Modern sanat -hâşâ- Allah’la kakışmakta ve ona diklenmektedir. Çünkü yaptığını O’ndan daha mükemmel yaptığını, ortaya koyduklarıyla sessizce ve zımnen söylemiş olur. “Bak, Sen’den daha iyisini, güzelini ve kusursuzunu yaptım” demeye getirir. Bu yüzden haddini bilen müslümanlar resme ve heykele sıcak bakmamışlar ve resmi soyutlayarak minyatüre, romanı da anlatıya indirgemişlerdir.

Aslında fotoğraf da bi-ince sorunludur ama birebirlik fotoğrafta çok belli olduğu için pek de sorun teşkil etmez. Tabi fotoğrafçılıkta da görüntülenen şey en ideâl şekilde görüntülenmek istendiği için ortaya çıkan fotoğraf, “olduğundan fazlası”dır. Fotoğrafı öyle bir açıdan çekerler ki, baktığınızda her zaman gördüğünüz yerin orası olduğundan emin olmazsınız. Bir keresinde İstanbul’daki Yeni Câmi’nin bir fotoğrafını görmüştüm. Fakat çok değişik geldi. Çünkü ben o Câmi’yi önünde oturup seyretmiştim. Fakat fotoğrafçı ışığı ve açıyı öyle bir ayarlamış ki, Câmi’nin resmi çok farklılaşmıştı.  

İlginçtir ki, Allah’a rağmen ilah gibi sanat yapmaya kalkan ve böylelikle Allah’a hakaret eden insanlar da aslında Allah’ın bir sanatıdır. İnsanın kendisi bir sanattır. Allah’ın sanatı, O’na sanat ile karşı çıkmaktadır.

Modern sanatlar ise zâten dediğimiz gibi “sanat” falan değildir. Fuhşun, çarpık ilişkilerin, aşırılığın ve putperestliğin adını aşk ve sanat koymuşlar. Rûh yok, mânâ yok ama küfür, şirk, haram ve ahlâksızlık var. Materyâlist-pozitivist bilim, madde ile mânâyı, arasına derin uçurumlar koyarak ayırdı. Artık modern insana göre madde başka bir şey, mânâ başka bir şey oldu. Hâlbuki bir ağaca baktığınızda eğer “odun” görüyorsanız maddeyi, ağaca baktığınızda “hârika bir sanat” görüyorsanız mânâyı görmüş olursunuz. İşte modern insan bu bakış-açısını kaybetti.

Sanatta, ilimde olduğu gibi “bilgi ve tecrübe birikmesi” yoktur. Sanat, ilham ile açığa çıkar.

Resim hakîkatin tüm boyutlarını yansıtamaz. O sâdece varlığın maddî boyutunu yansıtabilir. Bu nedenle resim Allah’sızdır. Varlığı tüm boyutlarıyla ve rengi, kokusu ve sesiyle yansıtan hârika bir doğa varken resim yapmanın bir gereği ve anlamı yoktur. Modern somut sanat, dînî-doğal soyut sanata karşı çıkarılmıştır. Soyut sanat yapıyorum diye absürd şeyler yapmak doğru değildir ve absürd olan ‘sanat’ değildir. O yüzden sürrealist resimlerin sanat değeri yoktur ve onlar saçmalık yada absürdlüktür.  

Fotoğraf ve resim, söylendiği gibi, bir şeyi-kişiyi ölümsüzleştirmez. O şeyin yada kişinin, resminin yapıldığı yada fotoğrafının çekildiği o zamanki durumun geçip gittiğini yâni öldüğünü gösterir.

Sanat soyut olmak zorunda ve dünyâya benzetilmemelidir. Çünkü hakîki sanat, âhirete öykünmek ile ortaya çıkar. Dünyâ’da olmayan şeyi ortaya çıkarmak şeklinde. Sanat âhiretten mülhemle yapılması gerektiği için, sanat dinden neş’et etmelidir. Dinden kopuk sanatlara şeytan mutlakâ müdâhale eder ve böylece absürd yada ahlâksız sanat şekilleri çıkar ortaya. Modern sanat işte böyle ortaya çıkmıştır. Dinden vazgeçildiğinde modern sanat ortaya çıkmıştır. Modern sanat, dînî-doğal sanatın inkârının bir sonucudur. Bu yüzden sanat “Dünyâ’da olmayan ve bulunmayn”dan olur. Buna göre resim, fotoğraf vs. sanat değildir. Resim ancak minyatür şeklinde olursa sanat olur. Çünkü minyatürde doğayı ve insanı taklit yoktur. Zîrâ minyatürlerde olduğu gibi bir doğa ve insan yoktur. Olan bir şeyi tekrâr etmek, ilahlığı tekrâr etmek anlamına gelir ki, modern sanatta ve sanatçıda bu çok bârizdir. Yalnız tek bir âlem olsa sanat imkânsız olurdu. Fakat karikatürler minyatür gibi değildir. Karikatürler dalga geçme ve küçük düşürme araçlarıdır.

Aslında resim ve fotoğraf, Dünyâ’da olanlarla ilgili olmak zorunda olacağı için, “orijinâl olan üzerinde yeniden çalışmak” demek olacaktır. Yapılan resim ve çekilen fotoğraf yalın hâlinde orijinal olanda daha çirkin olacaktır. Zâten resmi ve fotoğrafı düzenlemek bu nedenle yapılır. Bu aslında somut olan tüm sanatlarda böyledir. Oysa soyut sanat kıyas yapılabilecek bir şey olmadığı için her zaman orijinâldir ve bu yüzden etkili olur, niteliğinden bir şey kaybetmez.

Modernite eklemeye ve çoğaltmaya dayandığı için modern somut sanat da ekleme ve çoğaltma yapar ama hiç-biri özgün olamaz. Oysa soyut sanat özgündür, orijinâldir, Dünyâ’da karşılığı yoktur. Dünyâ’da yada kâinatta karşılığı olan şeyler sanat değildir. Onlar kötü kopyalardır ki hiç gereği ve lüzûmu yoktur. Sanat ilhâmını Dünyâ’dan değil, mânevi hayattan, meta-fizik hayattan alır. O yüzden hakîki sanat, “gözlemin bir sonucu” olarak değil, “ilhâmın bir sonucu” olarak açığa çıkar. Sanat, olmayan bir şeyi açığa çıkarma ustalığıdır ve öyle olmalıdır. Sanat aslen bu Dünyâ’ya âit olmayan bir şeydir ve gözlemden ziyâde ilhâma dayanır.

Aslında her insan kendi çapında bir sanatkârdır, çünkü zanaatkârlık özelliği vardır. Allah her insanı ona özel bir zanaatla yaratmıştır. Bu nedenle insan, eğer bir müdâhale yapılmazsa Allah’ın kendisine bahşettiği zanaatı ve sanatı ortaya çıkarır. Fakat modernite zanaatı bitirdiği ve teknolojiye indirgediği için, zanaatkârlık ve dolayısı ile hakîki sanatkârlık da bitmiş yada bitme noktasına gelmiştir. Artık geriye modern anlamda absürd ve gayr-ı ahlâkî bir “sözde sanat” kalmıştır.

Modernlerin ilkel dedikleri eski zamanlarda yaşayan insanlar, henüz demir çağına bile girmemişken hârika sanat eserleri ortaya çıkarıyorlardı ki modern insanlar bunlardan hâlâ etkileniyor. Demek ki sanat gelişen ve ilerleyen bir şey değildir. Bu nedenle “modern sanat” diye bir şey olmaz. Bir şey sanatsa sanattır, değilse de değildir. Eskisi-yenisi olmaz. Modern snaat diye bir şeyin kabûl edilmesi, sanatın gerilemesidir. Zîrâ sanattan rûhu ayırdığınızda orada sanat falan kalmaz.

İlerlememek sanatın tabiatında vardır. Sanat ilerlemez. Sanat hep yeni baştan başlar. O hâlde “modern sanat” diye bir sanat olamaz. Sanat, modern araçlar geliştikçe gerilemiştir. Çünkü teknoloji ile birlikte zanaat bitmiştir. Modernite, “insanların başlarını kaşıyacak vakitlerinin olmadığı” bir sistemdir, bu nedenle o hârika sanat eserlerinin ortaya çıkması mümkün olmuyor. Oysa eskiden insanların zamanı çoktu ve ince-ince işlenmiş sanat eserleri hâlen buram-buram rûh taşımaktadır. Eskiden zamânı bol olan insanlar, evlerinin kapılarını bile birer sanat eserlerine çevirmiştir. Sanat ile zanaatın buluşmasıyla kapısına yaptığı hârika şekiller, buram-buram rûh tütmektedir.  

Batı’nın sanat yeteneği olmadığı için -ki zâten modern-bilimi ve teknolojiyi bu nedenle geliştirmiştir- yapmaktan çok yıkma ile ilgilenirler. Doğu, sanat ile yeryüzünü îmâr ederken, batı, modern-bilim ve teknoloji ile ürettiği bombalarla yeryüzünü ifsâd etmektedir. Rûhlarını tatmin eden eşsiz sanat eserleri yapamayanlar, tesirli bombalar yapmaya ve nefislerini tatmin edip kışkırtmaya başlarlar. Aliya İzzetbegoviç, sanat hakkında şunları söyler:

“Taştan yapılan ilk heykel, bir puttu. Heykelcilik sanatı tümü ile ve kökeni îtibârıyla putperestliğe âittir. İslâm’ın ve bâzı daha az personâlist dinlerin bu sanata karşı müsâmahasızlığına bu açıdan bakmaktayız.

Sanat için ‘şeyler’ umûmî olarak değil, müşahhas olarak mevcuttur. Şâirin bahsettiği ıhlamur ağacı, aslâ botanikçinin tanıdığı umûmî ıhlamur ağacı değildir; fakat evinin bahçesinde bulunan mis kokulu ve gölgesinde çocukluk rüyâlarını gördüğü muayyen bir ağaçtır. Sanat daha hakîkî bir tarzda tasvir ediyor; çünkü mevcut olan her-şey ferdîdir.

Bir resmin orijinâli ile kopyası arasındaki fark nicelikle nasıl îzah edilebilir?. Orijinâl, güzellik vasfına sâhiptir; buna karşı ‘her kopya çirkindir’. İlim, astronominin çocuğu (Bergson) olduğu gibi, sanat da dînin çocuğudur. Eğer yaşamak istiyorsa, sanat, tekrar-tekrar bu kaynağına dönmeye mecburdur.

Stalin ve Zhdanov zamânında Sovyet bilimi, atom enerjisi ve uzay sahalarında büyük hamleler yapmıştı. Bütün baskı Sovyet sanatı üzerinde idi, çünkü sanat bambaşka bir dünyâya, bambaşka bir düzene âittir.

Mîmârî, istisnâsız her kültürde en yüksek dereceye mâbetlerde ulaşmıştır. Bu, Hindistan ve Kamboçya’daki iki bin senelik tapınaklar, İslâm dünyâsı câmileri, Kolomb öncesi Amerika’nın mâbetleri için olduğu kadar 20. asırda Avrupa ve Amerika’da inşâ edilen kiliseler için de câridir. Çağımızda büyük mîmarlardan hiç-birisi bu çağrıya mukâvemet edememiştir.

Kenneth Clark katolik memleketlerde bir bakıma demode oluşundan sonra kiliselerin yerine operaların geçtiğini kaydediyor. Ve yalnız bu değil: Opera binâsı, şimdi, -bir zamanların katedrâli gibi- şehrin en güzel ve en anıtsal binâsıdır

Absürd…Pollck, tuvâl üzerinde yürümekle veyâ tuvâl üzerine boya tüpleri sallamakla resim yapardı. Rauschenberg, bir sergisini muhtelif büyüklükte bir sürü bomboş ve bembeyaz tuvâlle açmıştı. Yves Klein, 1954’te Madrid’de, tek renkte on yapraktan meydana gelen bir albüm yayınlamıştı. Amerikalı piyanist John Cage ‘Dört dakika ve 33 sâniye’ adlı bir kompozisyonda, oldukça uzun bir müddet, çalmadan, piyano başında oturmuştu.

Sanat eserinin eşsizlik vasfını hâiz olması esas şarttır. Sanat eseri çoğaltılınca yok olur. Sanat, ‘îcâd etme’dir. Sanat, iç-dünyâmızın hakîkatlerine âittir, gerçeklerin dış dünyâsına değil. Onun için samîmî ve gayr-ı samîmî sanat arasında, ilhama  dayanan bir şiirle ısmarlama bir şiir arasında tefrik yapabiliyoruz.

Tespit edelim ki tamâmen anlaşılan eserler aslâ yoktur. Zîrâ sanat eseri her-şeyden önce bir iç mesele, bir sır, bir inanç meselesidir”.

İnsan bir sanattır; En Mükemmel Sanatçı tarafından yaratılan. “Sanat”ın, kendisi gibi bir sanat yapması olmaz. Zâten yapamaz da.

İçine rûh katılmamış hiç-bir şey sanat değildir. Bu nedenle teknolojinin ürünleri sanat değildir. Teknoloji geliştikçe, sanat ve estetik zayıflar. Zîrâ teknoloji ruhsuzdur.

İnsanı estetik hâle getirecek ve inceltecek olan şey olan şey kültür ve sanattır. Kültür ve sanatı olmayanlar kaba insanlar olurlar. Tabi sanat, kişiyi çok da yumuşatıp eritmemelidir. Çünkü Dünyâ “cennet” değildir. O hâlde dengeli bir sanat anlayışı ve uygulayışı olmalıdır. Fakat bir “amaçsızlık uygarlığı” olan modernite, siyâseti, ekonomiyi, âile yaşamını, dîni ve sanatı farklılaştırır ve onu mânevî ve mata-fizik olandan kopartarak akılcı ve pozitivist hâle getirir.

Modern sanat Dünyâ’dan umûdunu kesince, hayâli dünyâlar ortaya koymak üzerine kurulmuştur. Gerçeğin yerine “gerçekmiş” gibi konan her-şey putlaşır. Somut sanat eserleri, yansıttıkları nesneyi yada varlığı sanki sonsuzmuş gibi gösterirler. Modernler sanatı bir “yaratma” olarak görürüler. Aynayı doğaya tuttuklarını söylerler. Fakat sanatın amacı, nesnelerin dış görünüşünü değil, iç-anlamını göstermelidir. Çünkü, nesnelerin gerçeği budur, aşırı gitme ve ayrıntı değildir. Bu zihin zevki, bir insanın yükselebileceği en yüksek zevk biçimidir. Bir şeyin aynısı zâten doğada var ise, bunu taklit etmenin ne gereği ve anlamı vardır?. O şey doğada zâten en iyi şekilde bulunuyor. İnsana bunu yaptıran şey, şeytan ve kibridir. Kendini tanrı gibi gören kibri. Bunu yapanlar Allah’a öykünmekte ve onu taklit etmek istemektedirler. Fakat bunu “birebir” olarak yapmak istemeleri doğru değildir.

Bizi Allah’ın zâtı değil, sanatı bağlar. Sanat, devrin siyâsi görüşüyle örtüşür. Zâlim siyâsetler, biçimsiz mîmâriler üretir.

Modern sanat ahlâklı değildir, sanatın bir ahlâkîliği vardır ki bu sanat “soyut sanatta veyâ zanaat ile görülür. İslâm’da sanat ve zanaat aynı şeydir sanatkârla zanaatkâr arasında fark yoktur. Zanaatkâr, işini bir sanat şeklinde yapar. Modernite sanat ile zanaatı ayırmıştır. Meselâ müslümanlar bir usturlap yaparlardı ama usturlap aynı-zamanda soyut motifler içeren bir sanat ürünü olurdu.

Hem zanaat hem de sanata örnek olan sanatlar içinde; bakırcılık, telkari, varak zanaat ve sanatları vardır. Demek istediğimiz, sanat aynı-zamanda zanaat da olmalıdır. Modern sanatlar ise zanaat içermeyen aktivitelerdir.

Klâsik-soyut sanatta herkes zanaatkâr ve dolayısı ile işini el-emeği ve göz-nûru ile yaptığı için aynı-zamanda sanatçıydı. O muhteşem halılar-kilimler, böş-örtüleri, kanaviçeler vs. birer sanat ürünüydü. Modern hayatta moda-mod yaşayan modern kadında bir estetik zevki pek yok. Sanat bir zevktir. Hayâli ve zevki olmayanın, içinde burâm-burâm rûh tüten olan bir sanat ortay koyması düşünülemez. Buz gibi bir şey çıkar ortaya.

Destanlar daha çok kamu alanına hitâp edip toplumun genel anlayışını verirken, romanlarda daha çok birey anlatılmakta, olaylar bir kişinin etrâfında dönmektedir. Yâni roman  bireycidir. Roman  bireycilik-merkezlidir ve birey romanda “süper-insan” olmuş ve ilahlaştırılmıştır.

Göze hitâp eden fotoğraf, sinema, televizyon ve tiyatro, bir “imaj kültürüdür” ve imajı ilahlaştırır. Sinemada, fotoğrafta ve televizyonda izlediğiniz kişileri gerçek hayatta zor tanırsınız. Zâten somut-modern sanatlar hep yahudilere ve küresel sermâyedarlara hizmet eder. Hollywood konusunda araştırma yapıp kitap yazan Alice Bach şöyle der; “bir şey gerçektir ki o da Amerikan film endüstrisinin Doğu Avrupa kökenli yahudiler tarafından başlatıldığıdır”. Özellikle sinema ve televizyon. Hiç-bir ahlâk-kuralı tanımadan, yalnız para kazanmaya odaklanan iş-adamlarının ürettiği şiddet içeren ürünlerin “görsel sanat” adı altında pazarlanması sanat açısından bir aldatmacadır.

Kulağa hitâp eden, yıllarca hattâ asırlarca severek dinlenen şarkılar, ilâhiler vardır. Meselâ Dede Efendi’nin “Yine Bir Gül Nihâl” şarkısı gibi şarkılar ve Peygamberimiz için söylenen “Talâ âl Bedru Aleyna” ilâhisi hâlâ aynı heyecanla söylenip dinlenirken, göze hitâp eden popüler şarkılar ise kısa zamanda kulakları tırmalar hâle gelir.

Popüler somut sanat, mahremiyeti delen bir şeydir. O yüzden mutlakâ sapıklığa yönelir. Zîrâ modern somut seküler sanatlar teşhircilik”tir.

Sanatta gelişme olmaz. Rûha hitâp eden şeylerde bir gelişme olmaz çünkü. Sanat, ölmez eserler”dir. Ancak “ölmez eserler” sanattır. Bin yılları aşan eserler sanattır. Bin yıl sonra bile insanın rûhuna hitâp edebilen şeyler sanattır. Sanat bilim ile karıştığında sanat olmaktan çıkar ve ona sanat demek imkânsız olur. O yalnızca “bilimsel bir etkinliktir.

İslâm’da sanat eserleri hâlâ muhteşemliğini korumaktadır ve burâm-burâm rûh içermektedir. İspanya’daki Elhamrâ’dan, Hindistan’daki Tac Mahâl'e kadar sanat eserleri İslâm’ı haykırmaktadır.

Müslümanlar en yüksek bir süsleme unsuru olarak yazıyı kullandı. Genellikle Kûfî hurûfâtını kullandı; harfleri yükseltti, yaydı, genişletti; yahut nokta ve çizgilerle süsleyerek alfabeyi bir sanat malzemesi gibi kullandı.

İslâm, müziği yasak etmemişse de, sınırlamıştır. Kur’ân’da müzik için yasak yoktur. Fakat müzik göze değil kulağa hitâp edecek şekilde olmalıdır. Çünkü müzik kulakla alâkalıdır. Modern zamanlardaki müzikler kulaktan çok göze hitâp ediyor ve bu nedenle de çığırından çıkmış durumdadır. “Sâdece göze” hitâp eden şeyler yoldan çıkmaya ve çıkarmaya çok uygundur. Klip gibi bir saçmalık çıkmıştır ortaya. Müzik ile klibin ne alâkası vardır?. Güzel müzikler yapılamadığı için bu açık göze hitâp eden klip ile kapatılmaya çalışılmaktadır. Oysa müzik gözle değil kulakla ilgilidir. İslâm târihinde daha çok enstrümantâl müzik kullanılmıştır. Bu sâyede bâzı hastalıkların tedavisi bile yapılmıştır. Hz. Dâvûd’un da türkü söylediğinden bahsedilir ki “dâvûdî ses” ona isnât edilir.

Şiir ise baştan-başa bir sanattır. Söz sanatı. Târih boyunca doğu ve İslâm şâirleri hârika eserler ortaya çıkarmışlar ve hâlâ dillerde pelesenk olan sözler etmişlerdi. Doğrusu insan o sözlerin nasıl edildiğine şaşırıyor. Fakat, Kur’ân karşısında diller tutulur ve şâirlerin sözleri de yavan kalır. Çünkü Allah’ın sözünün üstünde bir söz söylenemez.  

Sanat netîcede, coşan rûhun dışarıya bir yansımasıdır. Fakat sanat bir ibâdet neşvesiyle yapılamaz, çünkü ibâdet ayrı, sanat ayrı bir şeydir. Üstelik sanat, ibâdetin o mânâsına ve derinliğine hiç-bir zaman ulaşamaz. Lâik-seküler sözde sanatta, dans edenler, şarkı söyleyenler, enstrüman çalanlar vs. kendinden geçercesine bir coşkuya kapılıyorlar. Yaptıklarını ibâdet neşvesiyle yapıyorlar ki, buna sanat değil, bir sarhoşluk hâli denebilir belki.  

Sanat doğuştan gelir. Sanata doğuştan gelen bir iştiyak yoksa eğer, eğitimle ancak belli bir sınıra kadar gelinebilir. İştiyak ne kadar çoksa ve gayret ne kadar fazlaysa sanat yolunda o kadar ilerlenir. Zorla sanatkâr olunamaz.

Şu da var ki, (genellemeden söylüyorum) sanatçılar genelde muhâfazakârdırlar ve etliye-sütlüye pek karışmazlar. Cennetteymiş gibi yaşarlar. Sanatçılık biraz da bunu gerektirir belki de. Lâkin sanatkârların mücâdele ruhları yoktur, bir zulme karşı çok duyarlı olmadıkları gibi, duyarlı olanlara bile engel olurlar. Çünkü sanatçılar her zaman sultânın yanında yada ona yakındırlar. Aksi-hâlde onları destekleyecek kimse olmaz.

“Sinemanın, resmin, fotoğrafçılığın, tiyatronun, balenin, oyunculuk içeren operanın ve televizyonun yâni modern somut sanatların çok büyük bir etkisi var, o yüzden bunlar çok önemlidir” diyorlar. Oysa bunlardan etkilenmek, insanların ne kadar seviyesizleştiğinin bir göstergesiden başkası değildir. İnsnaların çoğunun bunlardan etkilenmeleri karşısında söylenecek söz: “Bırakın, daldıkları bataklıkta oyalanıp dursunlar” sözünden başkası değildir.

Allahsız sanatta kibirli bir debdebe” vardır ki bu debdebe, isyân içerir.

İslâm’da ise sanat Allah-merkezlidir. Tüm ilhâm Allah’ın yarattıklarından ve gönderdiği vahiyden alınır. Çünkü İslâm’da sanat da Allah içindir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Kasım 2019

Devamını Oku »