12 Ocak 2019 Cumartesi

Bireysel Dindarlık




“Ve topluca Allah’ın ipine yapışın, ayrılmayın; Allah’ın size olan nîmetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz, (Allâh) kâlplerinizi uzlaştırdı. O’nun nîmetiyle kardeşler hâline geldiniz. Siz ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz, (Allah) sizi ondan kurtardı. Allah size âyetlerini böyle açıklıyor ki, yola gelesiniz” (Âl-i İmran 103).   

Târih boyunca insanlar, -modern zamanlara kadar- sürekli olarak bir-arada ve iç-içe yaşamışlardır. Çünkü buna mecburlardı. Zîrâ insanlar, çeşitli ihtiyaçlarını ancak bir-arada yaşayarak karşılayabilmektedir. Üstelik güvenlik açısından da bir-arada olmak “olmazsa-olmaz” bir durumdur.

İlk başta insanlar toplum olarak sürekli bir-arada yaşamışlar fakat çoğalınca mecbûren ayrı topluluklar hâline gelmeye başlamışlardır. Bu durum ilk başlarda insanların birbirleriyle çatışmalarına ve düşünce farklılıklarına neden olmamıştır. Çünkü Allah onlara çeşitli sorunlarda ve anlaşmazlıklarda, aralarında hüküm vermek üzere peygamberler göndermiş ve aralarını uzlaştırmıştır. Topluluklar çoğalıp ayrı toplumlara ve bölgelere dağılınca, o toplumlara da ayrı-ayrı peygamberler ve vahiyler göndermiştir. Aslında özde aynı olan vahiyler ve aynı şeyi farklı anlatımlarla seslendiren peygamber tebliğleri, yorumda farklılaşmaya başlayınca bâzı yorum ve düşünce farklılıkları oluşmuştur. Tabi bunun ilk baştaki nedeni, farklı coğrafyaların nîmetleri ve avantajları olmuş, farklı yaşam-tarzları ve beslenme şekilleri, insanlar arasında farklı yorumlara ve sonuçta kıskançlıklara ve çatışmalara dönmeye başlamıştır. Aslında bu durumun asıl nedeni, Dünyâ’nın bir “imtihan dünyâsı” olmasıdır:

“İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve berâberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere hak kitaplar indirdi. Oysa kendilerine apaçık âyetler geldikten sonra, birbirlerine karşı olan ‘azgınlık ve kıskançlıkları’ yüzünden anlaşmazlığa düşenler, o, (Kitap) verilenlerden başkası değildir. Böylece Allah, îman edenleri, hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izniyle eriştirdi. Allah, kimi dilerse onu doğruya yöneltir” (Bakara 213).

İnsan zayıf bir varlık olduğu için nefsine yenik düşmüş ve coğrafyadan, bitki örtüsünden yada kişisel becerilerden doğan farklıları, bir “zenginlik” olarak değil de, “kesin farklılık” ve dolayısıyla “ayrışma” olarak kabûl etmiştir. Hâlbuki Allah, farklı toplumları-kavimleri birbirleriyle tanışıp yardımlaşsınlar ve ürettikleri farklı zenginlikleri paylaşsınlar diye ayırdığını söylemektedir. Çünkü Allah üstünlüğü ancak “takvâ” ile ölçer:

“Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve ‘birbirinizi tanımanız ve tanışmanız’ için sizi halklar ve kabîleler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerîm) olanınız, (ırk, renk, soy ve servetçe değil) takvâca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haber alandır” (Hucurât 13).

Bir-arada yaşayan insanlar dinlerini de “cemaat” olarak toplumsal bir şekilde yaşamış ve bireysel bir din anlayışını düşünmemişlerdir bile. Zâten gönderilen peygamberler de sürekli olarak birlik içinde olmayı, bir cemaat birliği içinde dînin yaşanmasını öğretmişlerdir. İnsanlar ne zaman ki Allah’ın emirleri doğrultusunda, zihnen ve kâlben birlik ve dayanışma içinde kardeşçe yaşamışlarsa, güvenlik içinde mutlu-huzurlu olmuşlar ve ne zaman da toplum olarak ve kâlben dağılıp ayrıldılarsa da kendilerini -aynen günümüzde olduğu gibi- “ateş çukuru”nun kenarında buluvermişlerdir:

“Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın üzerinizdeki nîmetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kâlplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nîmetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş-çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidâyete erersiniz diye, Allah, size âyetlerini böyle açıklar” (Âl-i İmran 103).

O hâlde insanlar-müslümanlar çeşitli kavimler hâlinde olsa da “birlik” içinde (ümmet) olmalıdırlar ki bunun da tek yolu, din-merkezli olabilir. Müslümanlar için bu bir zorunluluktur. Vahiy ve sünnet-merkezli bir birliktelikte hem güvenlik içinde olacaklar hem de huzûr ve mutluluk içinde yaşayacaklardır. Üstelik Allah’ın nîmetlerini de celbetmiş olacaklardır.

İşte son 200-250 yıl öncesine kadar din bağlamında bu zihniyette olan ve yaşayan insanlık, bundan sonra, uydurmalarla, zırvalıklarla ve dolayısı ile haksızlık, adâletsizlik ve zulümlerle yozlaştırılmış dinler nedeniyle bunalmış ve yeni çıkış-yolları aramaya başlamıştır. Fakat bu bir “boşluk durumu” olduğu için şeytan da hemen oraya tezgahını kurmuştur. Aslında olan şey; yozlaşan hristiyanlığa karşı, hırsızlıkla zengin olmuş bâzı sermâyedarların desteği ile kurulan yeni ideolojiler ve bu ideolojilerin din-merkezli değil de beşer-merkezli olarak ortaya çıkmış olmasıdır. Beşer-merkezli olunca yâni din-merkezli olmayınca mecbûren dinden uzaklaşma olmuş ve din, kâlplere, vicdanlara ve kiliseye hapsedilmiştir. Tabî ki bunun ilhâmını şeytan vermiştir. İdeologlar, tam da şeytanın ve onun dostları olan küresel sermâyedarların isteğine uygun din yorumları ile yeni seküler sistemi desteklemişlerdir. Böylece din-merkezlilik, nefse göre düzenlenmiş olan beşer-merkezliliğe kaymaya başlamış ve bu da zamanla dînin de bireyselleşmesine neden olmuştur. İnsanlar sûni sistemler nedeniyle görünüşte yine birlik içindeymiş gibi görünse de, din bireysel olarak yaşanma(ma)ya başlayınca, kişiler de bireyselliği benimsemeye başladılar. Fakat bireysellik hiç-bir zaman insanları-toplumları paramparça olmaktan kurtaramamıştır ve kurtaramaz da. Zîrâ kâlpler ancak Allah’ın dîni ile mutmain olur ve huzur ve mutluluğa erebilir.

Modernite bireysel bir din, bir yaşam-tarzı ortaya koyarak toplumlar içinde yalnız yaşayan insanların olduğu bir dünyâ kurdu ve zamanla bunu tüm Dünyâ’ya da yaydı. Bu tabî ki de bir fitne ve ifsâd durumudur.

İnsanları bir-arada tutacak gerçek çimento, din-merkezliliktir. Beşer-merkezli düşünceler, ideolojiler ve sistemler ancak geçici birliktelikler kurabilir ama bunlar çok da uzun sürmez ve tez zamanda kargaşa başlayıverir ve dağılma-bölünme kaçınılmaz olur. Zîrâ beşer-merkezlilik insanların mânevi yönünü dikkate almadığından ve hattâ yok saydığından dolayı gerçek ve sağlam bir birlik kuramaz. İşte bu nedenle de modernizm (artık post-modernizm) ile birlikte insanlar hem düşüncelerinde hem de yaşayışlarında bireyselleşmişler ve dağılıp paramparça olmuşlardır. Bu durum normâl, doğal ve fıtrî olana aykırı bir durum olduğundan dolayı da çeşitli bunalımlar yaşanmaktadır. Oysa İslâm’da “birey” değil “şahsiyet” önemlidir ve şahsiyet topluma dönüktür. Şahsiyeti oluşturacak tek şey din olduğundan ve din de toplumu yönlendirdiğinden dolayı, dağılmayı ve yozlaşıp bozulmayı önleyecek tek şey “din” olmuş olur ki bu din elbette İslâm Dîni’dir. Zâten İslâm ülkelerinin bu kadar üzerine gidilmesi, onları kapitâl-liberâl-demokratik bir sistemin içine sokarak bireyselleştirmek içindir. Çünkü (çok azalsa da) müslümanlar, İslâm’ın bilinçlendirmesiyle bireysellikten ve dolayısı ile dağılıp ayrılmaktan en azından yaşayışlarıyla uzak durmakta ve vahyin aydınlatmasıyla bu yaşam-şeklinden kopmak istememekte ve direnmektedirler.

Bu durumdan bir kez tâviz verildiğinde, ilk başta tasavvurlarda olmak üzere, düşüncelerde ve kâlplerde ayrılış başlayacak ve bu, dağılıp bölünmeyle yâni bireyselleşmeyle sonuçlanacaktır ki şeytan, insanları dağılıp ayrıldıklarında çok kolayca yönetebilecektir.

Modernitenin etkisinden uzak olan ve bu yüzden “ilkel” sayılan toplumlarda da benzer bir bilincin olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Marlo Morgan, “Bir Çift Yürek” adlı romanında, “yarış yapmak” konusunda Avustralyalı Aborijinlerle yaşadığı bir olayı şöyle anlatır:

“Bundan sonra spordan ve karşılaşmalardan söz ettik. Onlara Amerika’da sportif olaylara büyük bir ilgi duyulduğunu, hattâ top oyuncularına öğretmenlerden daha fazla maaş verildiğini anlattım. Arkadaşlarıma bize-özgü yarışlardan birini tanımlayabilmek için bir sıraya dizilip hızla koşmaya başlamamızı önerdim ve en hızlı koşanın kazanmış olacağını söyledim. Kabîle halkı, güzel kara gözlerini kocaman açarak baktılar bana ve biri şöyle dedi: ‘İyi ama bir kişi kazanırsa, bütün ötekiler kaybetmiş olur. Bunun nesi eğlenceli ki?. Oyunlar, eğlenmek içindir. Neden insanları böyle bir deneyime tâbi tutup, sonra da tek bir kişiyi gerçekten kazananın o olduğuna inandırmaya çalışıyorsunuz?. Bunu anlamak bizler için çok zor. Sizin insanlarınız bunu kabûllenebiliyor mu?’. Ben bu soruyu sâdece gülümseyerek ve başımı ‘hayır’ dercesine sallayarak yanıtladım”.

“Ubuntu” denen bir felsefe de vardır. Şöyle bir olay anlatılır:

“Günlerden bir gün,  Afrika’da çalışan bir antropolog, bir kabîlenin çocuklarına bir oyun oynamayı önerir. Oyun basittir. Çocukları belirli bir yerde yan-yana sıraya dizer ve açıklar: ‘Herkes karşıdaki ağaca kadar tüm gücüyle koşacak ve ağaca ilk ulaşan birinciliği kapacak. Ödülü ise yine o ağacın altındaki güzel meyveleri yemek olacak’.

Çocuklar oyuna hazır olunca, antropolog oyunu başlatır. İşte o anda  bütün çocuklar el ele tutuşur ve berâberce koşarlar. Hedef gösterilen ağacın altına berâber varırlar ve hep berâber meyveleri yemeye başlarlar. Antropolog şaşırır ve çocuklara neden böyle yaptıklarını sorar. Aldığı cevap hayli mânidardır; Biz ‘ubuntu’ yaptık: Yarışsaydık, aramızdan sâdece bir kişi yarışı kazanacak ve birinci olacaktı. Nasıl olur da diğerleri mutsuzken yarışı kazanan bir kişi ödül olan meyveyi yiyebilir?. Oysa biz ‘ubuntu’ yaparak hepimiz yedik. Ubuntu; bizim dilimizde ‘Ben, biz olduğumuz zaman benim’ demek”.

Ultra modern zamanlarda artık müslümanların da dirençleri zayıflamış ve modernitenin parçalama siyâsetine ayak uydurmaya ve hem dinde hem de düşüncede ayrılmaya başlamışlardır. Çünkü artık seküler-bireysel kuşatma çok ağırlaşmış olduğundan, insanlar yeterli direnci gösterememekte ve yenilgiler ve başarısızlıklar insanların umutlarını söndürmektedir. Böyle olunca da müslümanlar da artık daha fazla direnmek istememekte, “beyaz bayrağı” çekmeye başlamaktadırlar. Fakat bunu İslâm’dan kopmadan(!) yapmak istedikleri için, vahyin apaçık âyetlerini aşırı yoruma tâbi tutmaları kaçınılmaz olmaktadır. Yine bu nedenle “Peygamber örnekliği”ni görmezden gelmek zorunda kalmaktadırlar. Öyle ki, Kur’ân’ı aşırı yorumlayarak; lâik-seküler-kapitâlist-liberâl-demokratik-konformist-emperyâlist-beşeri-bireysel ideolojilerle Kur’ân’ın ve İslâm’ın çelişmediğini ve yapılması gereken şeyin de, bu ideolojilerdeki bâzı küçük yanlışları düzelterek İslâm’a uygun(!) hâle getirmek olduğunu söyleyebiliyorlar. Bu bağlamda; “İslâm’ın yönetim şeklinin demokrasi olduğu”, “İslâm’ın modern bir sistem olduğu”, “kapitâlizmi savunduğu”, “liberâl bir din olduğu” vs. gibi şirke ve küfre, dolayısı ile de zulme kapı açan yorumlar yapabilmektedirler. Çünkü bireyselleşmişlerdir ve artık bir yaşam-şekli hâline gelen bireyselliğe göre düşünüp eylemektedirler. İnandığı gibi yaşamayan insanlar, yaşadığı gibi inanmaya başlamışlardır. Üstelik İslâm, Kur’ân ve Peygamber örnekliği apaçık bir şekilde önlerinde duruyor olmasına rağmen.

Bu bağlamda en çok sarf edilen sözler; “önemli olan adâlettir, adâlet olsun da, kim ve hangi sistemle olursa-olsun”, “ortak akıl”, “çoğunluk-çoğulculuk”, “milliyetçilik”, “madden güçlü olmak” vs. gibi cümlelerdir. Çünkü seküler siteme uyarak şahsiyeti bırakıp bireyselleşilmiş ve İslâm Dîni de “toplum dîni” yâni “ümmet” olmaktan uzaklaşıp, zihinlere kâlplere ve vicdanlara hapsedilmiştir. İslâm’ın îman, sabır, mücâhede, hicret, devlet, cihad, şehâdet, medeniyet gibi kavramları unutulmaya yüz tutmuş ve hattâ bu kavramlar “öcü” gibi görülmeye ve gösterilmeye başlanmıştır. Bunu tabî ki de, “Kur’ân’ı aşırı yoruma tâbi tutarak” ve “aşırı yoruma boğarak” yapmaktadırlar. Bir de çok önemli bir nokta olarak, Peygamberimiz’in apaçık örnekliğini göz-ardı ederek yapmaktadırlar. Bunu yapmaya mecburdurlar, çünkü Peygamber’in 23 yıllık örnek yaşanmışlığının, mevcut sitem içinde yaşandığı sanılan “din” ile neredeyse hiç-bir ilgisi kalmamıştır. Bu nedenle de “İslâm’ın pratikliği” olan ve Kur’ân’ın “güzel örneklik” dediği “sünnet” bertarâf edilmek istenmekte ve Peygamberimiz, misyonu ve örnekliği ile aramızda olmasına rağmen, “ölüp gitmiş biri” olarak görülmekte ve hattâ bâzıları tarafından da “Muhammed bin Abdullah adında birinin târihte hiç yaşamadığı” gibi absürd laflar edilebilmektedir. Bunda, milliyetçi-ırkçı telâkkinin de rôlü vardır ki, Türk müslümanlar içinde “Arap düşmanlığı” yaparak bunu savunanlar bulunabilmektedir.

Yine bir kısım da, resûlün bir insan değil, “bizzat Kur’ân’ın kendisi” olduğunu söyleyerek, “örneklik” sâhibi canlı bir kişilik olan “insan resûl”ü yok sayabilmektedir. Çünkü artık yeni “modern peygamberler” bulmuşlardır kendilerine ve onların sünnetini birebir ve sıkı-sıkıya tâkip etmektedirler. “Modern peygamberler”in(!) peşine takılıp onların sünnetlerini birebir tâkip edenler, Peygamberimiz’in sünnetini elbette inkâr edeceklerdir. Bireyselliğe-bireyciliğe uygun, dîni, hayâta karıştırmayarak onu hayattan ve hattâ kâlplerden bile uzaklaştıran yeni peygamberler bulmuşlardır kendilerine ve onların sünnetine sıkı-sıkıya uymaktadırlar. Bu “seküler peygamberler”in her dediğini olağan-üstüleştirerek dinleştirirlerken, Allah’ın, “âlemlere rahmet” dediği “güzel örneklik” sâhibi Peygamber yok sayılmakta ve târihe gömülmektedir. Aslında târihe gömülen, İslâm’ın hayâta hâkimiyeti ve bu uğurda yapılan pratikliktir. Bunu yapmak bireyselleşmiş insan için işten bile değildir.

İslâm Dîni, sâdece bireysel olarak ahlâki bir hayat sürmek değil, kişinin iç-âlemini İslâm ile aydınlattıktan sonra dış-âlemi de İslâm ile aydınlatmak olmalıdır. Peygamberimiz İslâm’dan önce de “muhteşem bir ahlâka (hulûkûl azim) sâhipti zâten. Fakat Allah için bu yeterli değildi. Ahlâk, “pratik olarak” da kendini göstermeliydi. Bu nedenle de o’nu Peygamber seçti ve o ahlâkı tüm Dünyâ’da da hâkim kılmak için çalışmasını emretti. Peygamber seçilmesinin nedeni tabî ki insanlar içindeki en ahlâklı insan olmasındandı.

İslâm kişinin bireysel yanını göz-ardı etmez elbette. Fakat onu vahiy ile inşâ ederek bireyken şahsiyet hâline getirir. Şahsiyet olunca sorumluluk da olur çünkü. Oysa bireysellik, sorumsuzluk demektir. Birey kendine dönükken, şahsiyet, topluma dönük olur ve bireyselliğin ayartmalarından uzak kalınır. Zîrâ bireysellik “şeytanla baş-başa kalmak” demektir.

İslâm, bireysel-şahsî alanda “akide ve inanç”, toplumsal alanda ise “din ve şeriat”tır. Zamâne müslüman cemaatlerin bireyleri, “şahsiyet” olamamış ve bireyleşmiş kişilerden oluşuyor. Aynen liberâl kapitâlist sistemlerin bireyleri gibi. Zâten bu nedenle görünüşte “aşırı müslüman” imajı verenler, hakkıyla “emr-i bil mâruf ve nehyi anil münker” yapamıyorlar. Zâten İslâm’ın nüsûkları-ibâdetleri de bireysellikten kopuktur aslında ve topluma dönüktür. Meselâ Mâûn Sûresi’nde bireysellikten arındırılmış namazdan bahsedilir ve namazdan sonra olması gereken yardım yapılmadığında, o namazın geçersiz olacağı söylenir. Mâûn Sûresi, “namaz kılanlar, namazın ardından toplumsal yardımlaşmayı da yapmalılar” der:

“Dini yalanlayanı gördün mü?. İşte yetimi itip-kakan, yoksulu doyurmayı teşvik etmeyen odur. İşte (şu) namaz kılanların vay hâline!, ki onlar, namazlarında yanılgıdadırlar, Gösteriş yapmaktadırlar. Ve ‘ufacık bir yardımı (veyâ zekatı) da’ engellemektedirler” (Mâûn Sûresi).

Dîni kuru-kuruya; namaz, oruç, hac, kurban, başörtüsü vs. olarak “bireysel dindarlık” şeklinde yaşamak, insanlara, topluma ve Dünyâ’ya bir yarar sağlamamaktadır. Allah’ın dînini yeryüzünde hâkim kılma çerçevesinde, “zulmü ortadan kaldırmak” için yapılmayan ibâdetlerin bireysel dindarlığa bile bir faydası yoktur. Bireysel dindarlık her ne kadar bu ibâdetleri (ki aslında bunlar ibâdet değil nüsûk ve riteüellerdir, çünkü dış dünyâdan kopuktur), “sevap biriktirme aracı” olarak kullansa da, bu yaptıklarının sonuçları Dünyâ’da kendisine ve insanlığa “bir fark oluşturacak şekilde” fayda sağlamıyorsa, o hâlde bunlar amacına ulaşmamış olacaktır ki bireysel dindarlığın dünyevî bir amacı da yoktur.

Batı için en üstün değer “birey”dir. Batı’ya göre “insan” demek “birey” demek, “birey” demek ise “uygarlık” demektir. Bu nedenle batı, insana yapılan saldırıyı, uygarlığına yapılmış bir saldırı gibi görmektedir. Tabi bu, her insana değil, bireycilik dîni”ni benimsemiş olanlar için geçerlidir.

Modernizm, devletleri bölüp parçalar ki daha iyi yönetsin; işte insanı da bireyselleştirerek parçalar ki insanı da daha kolay yönetebilsin.

Bireysel dindarlık, “sorumsuz dindarlık”tır. Çünkü bireyin, ona sorumluluk yükleyen ahlâkı yoktur, etiği vardır ve bunun kurallarını kendisi çıkarmıştır. Bu kuralları yeri geldiğinde istediği gibi, nefsine-çıkarına uygun olarak değiştirecektir. Üstelik nefsinin güdümünde yaptığı bu değişikliği “aklıyla” yaptığını zannetmektedir.

Bireysel dindarlıkta “sâlih amel” yoktur. Hattâ artık amel de yoktur. Bireysel dindarlıkta sâdece kuru-kuruya bir “bilme” vardır. Çünkü sâlih amel bedel ister ki bireysel dindarlık, “bedel ödemekten kaçmak” demektir. Bireysel dindarlık, Allah ile kul arasında sıkıştırılmış, “lâik dindarlık”tır. Bireysel dindarlık, iç-âleminde sözde Allah’a bağlıyken, dış-âlemde Allah hâriç tüm sistemlere ve kişilere bağlanabilir. İşine gelene bağlanır. Bireysel alan dışındaki hiç-bir alanda Allah’a kulluk yapılmaz bireysel dindarlıkta. Bireysel dindarlık, liberâl kapitâlizmin ortaya çıkardığı ve desteklediği bir dindarlık şeklidir. Bireysel olunca ayartması kolaylaşır. Bu nedenle de şeytan ve yâverleri, bireysel dindarlığı ölümüne savunurlar. Bireysel dindarlık sâdece câmide ve seccâde üzerinde yaşanır ve hayatta ise “beşerin dîni” yürürlükte olur. Mevdudi bu konuda şunları söyler:

“Allah’a itaatin gerçek anlamı, sâdece fert olarak Allah’a boyun eğmek değil, devlet eliyle tüm topluma zorunlu olarak Allah’ın kânunlarını uygulamak, tek kânun yapıcının Allah olduğunu kabûl ederek toplumsal alanları bu kânunlara göre düzenlemek demektir. Müslüman için hayat bir bütündür; dînî, dünyevî, kişisel, özel, toplumsal diye farklı alanlara ayrılamaz. Hayâtı bu şekilde parçalara bölmek İslâm’ı da parçalamak demektir. Bu yüzden İslâm’ı sâdece kişisel inanç ve ibâdet hayâtı olarak görmek kabûl edilemez bir hatâdır. İslâm hayâtın her alanını içine alan bir sistemdir”.

Allah bizi bireysel dindarlıktan şu âyetleriyle uzak tutar:

“Şüphesiz Allah, kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir binâ gibi saf bağlayarak çarpışanları sever” (Saff 4).

“Ey inananlar, Allah’tan korkun ve doğrularla berâber olun” (Tevbe 119).

“Sizden; hayra çağıran, iyiliği (mârufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır” (Âl-i İmran 104).

Dünyâ bir batağın içindeyken ve müslümanlar “yeryüzünün lânetlisi” olarak kabûl edilmişken, bireysel dindarlık ve bireysel kurtuluştan söz etmek hem ağır bir ahmaklık hem de İslâm’ı idrâk edememekten doğan derin bir bencilliktir.

Ne demişti Hz. Zekeriya:

“Zekeriya da; hani Rabbine çağrıda bulunmuştu: Rabbim, beni yalnız başıma bırakma (bireyleştirme), sen mîrasçıların en hayırlısısın” (Enbiyâ 89).

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ağustos 2018




Devamını Oku »

22 Aralık 2018 Cumartesi

Çokluk, Çoğaltma ve Çoğunluk Üzerine




“(Mal, mülk ve servette) çoklukla övünmek, sizi tutkuyla oyalayıp, kendinizden geçirdi. Öyle ki (bu,) mezarı ziyâretinize (kabre gidişinize, ölümünüze) kadar sürdü” (Tekâsür 1-2).

“Bu benim kardeşimdir, doksan dokuz koyunu vardır, benimse bir tek koyunum var. Buna rağmen ‘onu da benim payıma (koyunlarıma) kat’ dedi ve bana, konuşmada üstün geldi” (Sâd 23).

“Yer-yüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak zan ve tahminle yalan söylerler” (En-am 116).  

“İnsanlık târihi, ‘çokluk ve çoğaltma tutkusu’ ile ‘çoğunluğa uyma’nın târihidir” dense yeridir. Oysa insan, akıl ve irâde yeteneği nedeniyle, Dünyâ’ya “çoğaltmak ve çoğunluğa uymak” için gelmediğini bilir. O hâlde buna rağmen “çok”un peşinden gitmesinin nedeni, kişinin nefsidir. Tabi bu durum bir zaman sonra, aklın da nefsin emrine girerek ona uymasıyla sonuçlanacaktır. Evet; “çokluk, çoğaltma ve çoğunluğa uyma” nefs ile alakâlıdır. Bunlar insanın nefsine çok hoş gelip -görece- Dünyâ’da yaşamı kolaylaştırdığından ve zevkli hâle getirdiğinden(!) dolayı ve yine, “çoğunluğa uymak” kafa konforunu bozmaya ihtiyaç bırakmadığı için rahat ve stressiz bir yaşam isteği içindir. O hâlde “çoğaltma tutkusu ve çoğunluğa uyma körlüğü” nefsî bir durumdur.

Şeytan, insanı her zaman, “çoğaltma ve çoğunluğa uyma” ile kandırır ve sürdürür iktidârını. İnsan ne zaman Allah’a yâni vahye Peygamber’e (sünnet) uyup “paylaşım”ı esas almaya başlayarak düzeni adâlet lehine değiştirme yoluna girer ve değiştirirse, işte o zaman aklını ve irâdesini doğru anlamda kullanmış ve şeytana ağır bir darbe indirmiş olur.

Şeytan, “ilk insanlar” olan Âdem ve Havvâ’yı, “yok olmayacak bir mülk” (mulkin lâ yeblâ) ile kandırmıştı. Yok olmayacak olan mülk, “çoğalan mülk” olabilir. Çünkü mülk, zamanla azalan ve yok olan şeydir.

Çoğaltma tutkusu insanı kâtil bile yapabilir. Âdem’in oğulları olan Hâbil ve Kâbil’in kavgalarının arkasında da çokluk-çoğaltma tutkusu vardır. Allah karşısında îtibâr çoğaltma isteği, Kâbil’i kâtil yapmıştır ve pişmanlıklar içinde bırakmıştır:

“Onlara Âdem’in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onlar (Allah’a) yaklaştıracak birer kurban sunmuşlardı. Birininki kabûl edilmiş, diğerininki kabûl edilmemişti. (Kurbanı kabûl edilmeyen) demişti ki: ‘Seni mutlakâ öldüreceğim’. (Öbürü de:) ‘Allah, ancak korkup-sakınanlardan kabûl eder” (Mâide 27).

“…Sonunda nefsi ona kardeşini öldürmeyi (tahrik edip zevkli göstererek) kolaylaştırdı; böylece onu öldürdü, bu yüzden hüsrâna uğrayanlardan oldu” (Mâide 30).

İşte o günden bêri bu kavga şiddetlenerek ve artarak devâm etmektedir.

Şirkin ardında da “çokluk ve çoğaltma tutkusu ve hırsı” vardır. Şirk unsurları olan putlar aslında, birilerinin “putlar üzerinden mal-mülk çoğaltma oyunu”nun nesneleridir. Bu durum modern zamanlarda da “modern putlar” üzerinden devâm etmektedir. Tabi zamanla mala olan düşkünlük, malın çoğalmasına neden olan putlara bir saygıyı da yanında getirmiştir-getirmektedir. Fakat aslında tüm putperestliğin arkasında, garibanların cehâleti, tamahkâr zenginlerin ise çoğaltma tutkusu vardır. İşte Peygamberler bu durumu bozmak için gönderilmişlerdir ve bu nedenle gelen vahiylerde sürekli olarak “çokluk, çoğaltma ve çoğunluğa uyma” kötü gösterilmiştir. Çünkü çokluk ver çoğaltma tutkusu mutlakâ adâletsizliği, şirki ve dolayısı ile zulmü yanında taşır. Bu durum toplumun büyük çoğunluğunun zor bir hayat yaşamasına neden olur. Vahiyle gelen direktifler ise, bu tutkulardan kaynaklanan şirki, adaletsizliği ve zulmü ortadan kaldırmanın yolunu gösterir. 

Kur’ân’ın tümünde çokluk olumsuz anlamda kullanılmıştır. Çünkü Dünyâ “cennet” değildir ve bir “imtihan dünyâsı”dır. Üstelik insan bir nefse de sâhiptir ve çokluk onu şımartır ve yoldan çıkartır. Yoldan çıkan insanın ise yapmayacağı çirkeflik yoktur. Bu nedenle Allah servetin yâni çokluğun birilerinin elinde birikmesini yasaklar ve toplumun geneline âdil bir şekilde paylaştırılmasını ister. İnsanın aklını başından alan ve onu yoldan çıkaran şey, 2Ş, 2S ve 1C formülüyle gösterilen “şehvet şöhret”, “servet siyâset” ve “cehâlet”tir. Çünkü bunlarda potansiyel bir kışkırtılmışlık ile çokluk-çoğaltma vardır ve bunlar insanı yoldan çıkarır. İnsanı yoldan çıkaran şey, “Çokluk, Çoğaltma ve Çoğunluk” tutkusu ve hırsıdır.  

İnsanlar çokluğa ve çoğaltmaya bir başladılar mı, başkalarının elindeki az olanın bile kendilerine geçmesini isterler:

“Bu benim kardeşimdir, doksan dokuz koyunu vardır, benimse bir tek koyunum var. Buna rağmen ‘onu da benim payıma (koyunlarıma) kat’ dedi ve bana, konuşmada üstün geldi” (Sâd 23).

“(Dâvûd) dedi ki: ‘Andolsun senin koyununu, kendi koyunlarına (katmak) istemekle sana zulmetmiştir. Doğrusu, (emek ve mâli güçlerini) birleştirip katan (ortak)lardan çoğu, birbirlerine karşı tecâvüz ederler; ancak îman edip sâlih amellerde bulunanlar başka. Onlar da ne kadar azdır’. Dâvûd, gerçekten bizim onu imtihan ettiğimizi sandı, böylece Rabbinden bağışlanma diledi ve rükû ederek yere kapandı ve (bize gönülden) yönelip-döndü” (Sâd 24).

Demek ki îman edip sâlih amel işleyenlerin dışındakileri sürekli olarak çoğaltma ve çokluk yönlendirir ve bu durum onları adâletten saptırarak yoldan çıkartır. Kendi 99 koyunuyla yetinmeyip de başkasının elindeki 1 koyuna da göz koymak, çoğaltma tutkusunun, o kişinin aklını başından aldığını gösterir. Zîrâ çokluk ve çoğaltma tutkusu mutlakâ insanın aklını başından alır ve onu yoldan çıkarır. Kur’ân bu nedenle çokluk ve çoğaltmayı sürekli olarak olumsuz anlamda kullanır. Çünkü yeryüzündeki tüm zulümler ve adâletsizliklerin nedeni budur.

“(Mal, mülk ve servette) çoklukla övünmek, sizi tutkuyla oyalayıp, kendinizden geçirdi. Öyle ki (bu,) mezarı ziyâretinize (kabre gidişinize, ölümünüze) kadar sürdü” (Tekâsür 1-2).

Tekâsür: “(‘kesret’ten) Çoğalma. Kesret bulma. Çok öğünme. Mal ve evlâdın çokluğu ve bu çokluk ile öğünme” anlamındadır.

Çok olunca “yok olmayacağını” zanneden insanlar, çoğaltmanın peşine düşüyorlar. Çünkü çok olunca biraz azalsa da bitmez ve “çok olunca fazlalaştırıp çoğaltmak daha kolay olur” düşüncesi vardır. Yâni hayâtın garantisini Allah’ın nîmet vermesinde ve korumasında gör(e)meyenler, garantiyi mal-mülk ile yâni çokluk ve çoğaltmayla sağlayabileceğini düşünürler ki bu çok yanlıştır. Üstelik Kur’ân bu konuda hârika bir örnek de vermiştir:

“Böylelikle kendi ihtişamlı-süsü içinde kavminin karşısına çıktı. Dünyâ-hayâtını istemekte olanlar: ‘Ah keşke, Kârun’a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı. Gerçekten o, büyük bir pay sâhibidir’ dediler. Kendilerine ilim verilenler ise: ‘Yazıklar olsun size, Allah’ın sevâbı, îman eden ve sâlih amellerde bulunan kimse için daha hayırlıdır; buna da sabredenlerden başkası kavuşturulmaz’ dediler. Sonunda onu da, konağını da yerin dibine geçirdik. Böylece Allah’a karşı ona yardım edecek bir topluluğu olmadı. Ve o, kendi-kendine yardım edebileceklerden de değildi. Dün, onun yerinde olmayı dileyenler, sabahladıklarında: ‘Vay, demek ki Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletip-yaymakta ve kısıp-daraltmaktadır. Eğer Allah, bize lûtfetmiş olmasaydı, bizi de şüphesiz batırırdı. Vay, demek gerçekten inkârcılar felâh bulamaz’ demeye başladılar” (Kasas 79-82).

         Demek ki mal-mülk elimizde bir şekilde çoğalmışsa, o şey ya adâletli bir şekilde paylaştırılacak yada yerin dibine batacaktır. Çünkü çokluk hiç-bir zaman huzur vermeyecektir. En azından insan, çoğalmış malını bir zaman sonra yetersiz görmeye başlayacak ve daha çoğunu isteyecektir:

“Kendisini tek olarak (ve yapayalnız) yarattığım (şu adam)ı Bana bırak; ki Ben ona alabildiğine çok mal (servet) verdim. Göz-önünde hazır çocuklar (verdim). Ve sayısız imkân ve fırsatları önüne serdim. Sonra, daha arttırmam için tamah eder (doyumsuz istekte bulunur). Hayır; çünkü o, Bizim âyetlerimize karşı kesin bir inatçıdır” (Müddesir 11-16).

Demokrasi de bir “çoğunluk ve çoğaltma yönetimi”dir. 100 kişilik bir ortamda 49 kişi istemese bile çoğunluk olan 51 kişinin istemesi o şeyin kabûl edilmesine yol açar. Çoğunluk ne derse o olur demokrasilerde. İsterse o şey yanlış/çirkin/ayıp/günah ve hattâ şerefsizce olsun. Artık bir-fazla çoğunluğu yakalamış olanlar, insanların kaderlerini belirlemeye kalkarak hâşâ ilahlaşırlar. İnsanların ne yiyip-içeceğine, ne giyeceğine, nerede oturacağına, kısaca tüm hayâtına onlar karar verir. Verdikleri kararlar keyfî kararlardır. Fıtrata uygun olmayan zulümâne kararlardır çoğu. Bir-şeyi iyi iken bir-anda kötüleştirebilirler. Halkın lehine olan bir-şeyi bir-anda değiştirerek halkın a-leyhine çevirebilirler ve kimse hesap da soramaz. Hesap sorsa da yanıt alamaz. Artık beklesin ki bir 4-5 sene geçsin de onları oy vermeyerek cezâlandırsın. Hâlbuki kullandığı oyu da kendi serbest irâdesiyle vermemiştir ve vermeyecektir. Alttan-alta çeşitli kanallarla ona dayatılır kime oy vereceği.

İslâm’ın sistemi ise şûrâ sistemdir. Ve demokrasiyle hemen-hemen hiç alâkası yoktur. Fakat yine; bu taşeronlar tarafından desteklenen yada pohpohlanan bâzı İslâm bilginleri (âlimleri değil), demokrasi ile şûrânın aynı şey olduğunu, demokrasinin tam da Kur’ân’ın bahsettiği şey olduğunu, bu nedenle de demokrasiye sahip çıkarak demokratik olmanın zorunlu olduğunu söylüyorlar. Hâlbuki demokrasi ile şûrâ aynı şey değildir. Demokrasi bir “çoğunluk yönetimi” iken, şûrâ, çoğunluğun biatiyle-onayıyla süzüle-süzüle oluşan “yüce şûrâ” (ehlü’l hâl vel akd) denetimindeki bir yönetimdir.

Çoğunluk her zaman doğru karar alacak diye bir şey yoktur. Hattâ tam-aksine yanlış kararlar alır çoğu zaman. Meselâ Allah; fâizi, içkiyi, kumarı, zinâyı vs haram kılıp yasaklamışken, çoğunluğu oluşturanlar, meclislerinde bunları serbest (helâl(!)) yaparlar. Oysa haram ve helâli belirlemek sâdece Allah’a âittir ki bunu insanın belirlemesi şirktir ve şirk zâten budur. O hâlde şirk, hükmün Allah’ın elinden alınarak “çoğunluğa” verilmesidir. Bu durum tüm zamanlarda böyle olmuştur ve şirk, insanlara olmadık işler yaptırmıştır. Meselâ Eski Mısır’da Nil Tanrısı’na her sene bâkire kızlar sunulması uygulaması tüm halkın kararıyla alınıyordu. Çoğunluk, Allah’ın yasaklarını serbest bırakacak bir şekilde karar alsa da o şey aslâ meşrû olmaz ve insana “sorun” ve “zulüm” olarak geri döner ve hayâtı zorlaştırır.

Mekke müşriklerinin cehâlet içinde olmaları ve “câhil” diye anılmalarının bir nedeni de, çokluğu “her-şey” zannetmeleriydi. Zâten Peygamber’i kabûl etmemelerinin bir nedeni de, Peygamberimiz’in malca zengin olmaması yâni çokluğa sâhip olmamasıydı. O yüzden malı fazla olan bir kişinin peygamber olması gerektiğini söylüyorlardı. Çokluk, çoğaltma ve çoğunluk düşüncesi sebebiyle böyle bir mantık kuruyorlardı:

“Ve dediler ki: Bu Kur’ân, iki şehirden birinin büyük (zengin) bir adamına indirilmeli değil miydi?” (Zuhrûf 31).

Tabî ki o iki adam, çokluğa ve çoğunluğa sâhip olan iki kişiydi. Peygamberlik hayırlı bir şey ise, o, çokluğa sâhip olmalarından dolayı “en hayırlılar” olarak bilinen iki kişiden birine verilmeliydi. Çokluk, çoğaltma ve çoğunluk düşüncesi ve tutkusu, kişiyi hep bu üçlü üzerinden düşündürtür ve hareket ettirir.

Modern insan ve devlet düzeninde de aynı şey devâm etmektedir. Çoğa sâhip olanlar yüceltilirken, garibanlar adam yerine bile koyulmuyor. En çok kimde varsa, diğerlerini ezmek ve onların malını-mülkünü ele geçirip mallarının daha da çoğaltılması “normâl” olarak görülüyor. Bir “çokluk sistemi” olan demokraside de, gariban (mustaz’af) birinin aday olarak gösterilmesi mümkün değildir. Buna şiddetle karşı çıkması gereken müslümanlar ise bunu “kader” olarak yorumluyorlar. Fakat Allah, yeryüzünde, çoğa sâhip olanları değil, mustaz’afları mîrasçı kılmak istiyor:

Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mîrasçılar kılmak istiyorduk. Ve (istiyorduk ki) onları yeryüzünde iktidar sâhipleri olarak yerleşik kılalım’, Firavun’a, Hâmân’a ve askerlerine, “sakındıkları şey”i gösterelim” (Kasas 5-6).

Bâzı müslümanlar bir sapma olarak, İslâm’ın hedefinin “çoğulculuk”, çoğunlukçuluk”, “çokluk” gibi kavramlar olduğunu söylerler. Bunu da, batı’nın psikolojik yada çıkarcı dayatmalarıyla yapmaktadırlar. Çünkü bu kavramlar, Yeni Dünyâ Düzeni projesi bağlamında, İslâm’ı demokratikleştirme gayretlerinin söylemleridir. İslâm’ın demokrasi ile, lâiklik ile, çoğulculuk veyâ çoğunlukçuluk ile ve bunlara çanak tutan sivil toplum yapısı ile uzaktan yakından ilgisi bulunmamaktadır. Ercümend Özkan bu konuda şunları söyler:

“Çoğunluğun kabûl ettiği.. diyorlar. O hâlde kabûl etmeyenler de var. Çoğunluk kabûl edince o şey doğru mu olur?. Allah Kur’ân’da: ‘Yer-yüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak zan ve tahminle yalan söylerler’ (En-âm 116) der. ‘Kabûl edenler-etmeyenler’ diye bilim yada kânun mu olur?. Parmak sayısına göre bilim-kânun olmaz. Zâten vahiy dışında bir şeyin herkes tarafından kabûl edilmesi o şeyi sorunlu hâle getirir”.

Modernizm, kendisini “hakîkatin tek temsilcisi” olarak görüyordu 2. Dünyâ Savaşı sonuna kadar. 150-200 yıl boyunca bunu seslendirdi ve tüm Dünyâ’ya dayattı bu anlayışı. 1950’lerden sonra bu dayatma artık işe yaramayınca, “post-modernizm” denen ve “hakîkati izâfileştirme ve çoklaştırma” düşüncesi modernizmin yerini aldı. “O da doğru, bu da doğru” diyerek, doğruyu çoğaltarak sulandırdı ve gerçekliği bulandırdı.

Bir “çokluk dayatması yönetimi” olan demokrasinin ana ibâdeti olan oy kullanmada, oyların çoğunluğunu alan partinin yaptıkları kötü de olsa, bu “çoğunluk” için önemli değildir. Birileri ağzında kuş tutsa da, yada ülkeyi ve halkı çok büyük zararlara sokmuş olsa da, kişilerin görüşleri yine de değişmeyecektir. Zîrâ çoğunluk, desteklediği yada kösteklediği odaklara ya güvenmiştir yada kuşku duymaktadır ve ona dost yada düşman olmuştur. Böyle olunca da iki kesim arasında sonu gelmeyen ve bir katkısı da olmayan tartışmalar yapılır ve çeşitli yalanlar da söylenir. “Evet”çiler ve “hayır”cılar insanları farklı açılardan aldatırlar ve korkuturlar. Korkulması gereken şey “vatanın, lâikliğin, cumhuriyetin vs. elden gitmesi” yada görece “eski kötü günlere geri dönüş”tür. Böylece çoğunluğun tahakkümü devâm eder.

İslâm’da çoğa sâhip olanların, çoğaltıp duranların ve çoğunluğun sözü değil, hakkın söz geçer. Bu nedenle tüm insanlar yâni çokluk, vahye aykırı olan şeyi isteseler de, yine de yanlış olur. Bu nedenle, “Allah’tan başkalarının hüküm koyması” anlamında, bir başkan adayının seçimlerde yüzde yüz oy alması bile, çıkan kânunların “şirk” olmasını ve hem başkanın hem de onu seçenlerin câhil yada kâfir-müşrik olmasını engellemez. O hâlde çoğunluk mutlakâ şirke ve küfre alan açar.  

“Asra andolsun!; Gerçekten insan, ziyandadır. Ancak “îman edip sâlih amellerde bulunanlar”, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka” (Asr Sûresi).

Asr Sûresi’nde “zararda olan insan” ifâdesinden, sâdece tek bir insanın değil, “tek-tek çoğunluğu oluşturan” insanların zararda olduğu anlaşılır. Yâni “çoğunluğun” hüsranda olduğunu anlarız. Zîrâ çoğunluk olumsuz bir kavramdır. Kitleyi, sürüyü, yönlendirilmiş olanı, güdüleni, kandırılanı, sömürüleni ifâde eder.  

Müslüman için meşrûluğun dayanağı; çokluk, çoğaltma ve “genel çoğunluk” değil, vahiy ve vahyin örnekliğini en iyi gösteren “güzel örneklik” denen sünnettir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Şubat 2018





















Devamını Oku »

27 Kasım 2018 Salı

İki Farklı Dünyâ: Doğu-Batı




“Ey insanlar!, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve ‘birbirinizi tanımanız ve tanışmanız’ için sizi halklar ve kabîleler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerîm) olanınız, (ırk, renk, soy ve servetçe değil) takvâca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haber alandır” (Hucûrat 13).

Aslında coğrafyanın doğasında doğu-batı ve kuzey-güney anlamında bir ayırım yoktur. Bu ayrımı belirtecek doğal izler” bulunmaz doğada. Burada doğu-batı derken yaptığımız ayırım, iki farklı düşünce şekli ve yaşam tarzı anlamındadır.

Allah, insanları, âyetin söylediği gibi, “birbirlerini tanısınlar, toplumsal bir yapı kursunlar, alış-verişte bulunsunlar” diye yaratmıştır. Yanlış bir kader anlayışının zannettiği gibi doğu ve batı’yı birbirlerine düşman olarak yaratmamıştır. Farklı halklar, “farklı olan; özellikler, düşünceler, fikirler, üretimler” vs. demektir. Buna göre farklı halklar-kavimler “zenginlik” demektir ve öyle de olması gerekir. Fakat insanlar “imtihan gereği olarak” bir nefse da sâhiptirler ve bu nedenle de çeşitli haksızlıklar ve anlaşmazlıklar ortaya çıkmaktadır.

İnsanlar çoğaldıkça yeryüzüne yayılmışlar, bunun sonuncunda da bir-çok farklı kavim ortaya çıkmıştır. İnsanların yeryüzüne dağılmasıyla birlikte birbirleri arasındaki mesâfeler artmış ve iletişim büyük ölçüde kopmuştur. İletişimi kopuk olanlar birbirlerini anlayamaz ve bu nedenle de birbirleri hakkında “zan”lar üretmeye başlarlar. Bu da, toplumlar arasında tartışmaların ve çatışmaların çıkmasına sebep olarak, bu toplumları birbirinden daha da fazla uzaklaştırır. Böyle toplumlarda insanlar, bilmediğinin düşmanı, bildiğinin de dostu olur. Üstelik “coğrâfî kalite farkı” nedeniyle “verimi düşük” coğrafyada yaşayanlar, zamanla diğerlerini kıskanmaya başlarlar. Çünkü uzaklıklar nedeniyle iletişim kopmuştur ve toplumlar-kavimler birbirlerine yabancılaşmışlardır. Böyle olunca da karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma kaybolmuştur ve sonuçta da düşmanlıklar ortaya çıkmıştır.

İşte Allah, -ki “ilk insan” ve “ilk Peygamber’den” “son Peygamber”e kadar tüm peygamberler İslâm üzereydiler- seçtiği peygamberlere vahyederek, insanlar arasında bir farkın olmadığını, tüm insanların Âdem’den olduğunu, herkesin, “dinde kardeş” olmasa da, “insanlıkta eş ve kardeş” olduğunu, bu nedenle de yardımlaşma ve dayanışması gerektiğini emretmiştir. Peygamberimiz bu konuda şöyle der:

“Ey İnsanlar!, sözümü iyi dinleyin. Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız; Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvâdadır” (Beyhaki, Şuâbu’l-Îman, 7/162, H. No: 4774).

Fakat insan nefsi, çıkarını öncelediği için bu öğüdü dinlemeye yanaşmamış ve bu durum zamanla ayrılığın derinleşmesine ve düşmanlığın körüklenmesine sebep olmuştur. Tabi bu, Allah’ın emirleri göz-ardı edildiği için böyle olmuştur:

“Eğer Rabbin dileseydi, insanları elbette tek bir ümmet kılardı. Oysa onlar, anlaşmazlığı sürdürmektedirler” (Hûd 118).

“Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin (milletlerinizin-ırklarınızın-kavimlerinizin) ayrı olması, O’nun âyetlerindendir. Şüphesiz bunda, bilenler için gerçekten âyetler vardır” (Rum 22).

Âyetin söylediği gibi, milletlerin-ırkların-kavimlerin ayrı-ayrı olması Allah’ın âyetlerindendir. Artık diğer kavimleri aşağılayıp sâdece kendi ırkını/milletini öne çıkarmak, “âyetlerin bir kısmını kabûl edip bir kısmını kabûl etmemek” anlamına gelir ki, Allah bunu şiddetle yasaklar ve bunun cezâsının çok ağır olacağını söyler:

“Sonra (yine) siz, bir-birinizi öldürüyor, bir bölümünüzü yurtlarından sürüp-çıkarıyor ve günah ve düşmanlıkla aleyhlerinde ittifaklar kuruyor ve size esir olarak geldiklerinde onlarla fidyeleşiyorsunuz. Oysa onları çıkarmanız size haram kılınmıştı. Yoksa siz, Kitabın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz?. Artık sizden böyle yapanların dünyâ-hayâtındaki cezâsı “aşağılık” olmaktan başka değildir; kıyâmet gününde de azâbın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir” (Bakara 85).

“Ey insanlar!, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve bir-birinizi tanımanız ve tanışmanız için sizi halklar ve kabîleler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerîm) olanınız, (ırk, renk, soy ve servetçe değil) takvâca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haber alandır” (Hucûrat 9-13)

“Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı-ayrı olması, O’nun âyetlerindendir. Şüphesiz bunda, bilenler için gerçekten âyetler vardır” (Rûm 22).

“Aslında insanlar, başlangıçta tek bir ümmet idi. Allah’ın gönderdiği peygamberler, onların sorunlarını çözüyorlardı. Ancak daha sonradan aralarındaki bağy (taşkınlık) yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Farklı-farklı dinler uydurdular ve değişik ümmetler hâline geldiler” (Bakara 213; Yûnus 19).

İslâm’a göre birliğin temeli veyâ kaynağı kan yada soy değil, inançtır. Bu inanç tabî ki “dînî inanç”tır. İslâm inancı.. Îman..

Lâkin.. Zaman geçmiş, devran dönmüş ve insanlar artık belli kriterleri öne sürerek belirgin bir şekilde ayrılmışlardır. Öyle bir duruma gelinmiştir ki, artık bu ayrılık “doğu-batı” ayrılığı şekline dönmüştür. Yine öyle bir duruma gelinmiştir ki, sanki doğu “farklı bir varlık türü”; batı, “farklı bir varlık türü”dür. İkisi arasına aşılmaz engeller konulmuştur. Zâten sözde Evrim Teorisi’ni baş-tâcı yapan batı’lılara göre, Avrupa’lılar evrimlerini tamamlamışlar ve “üstün insan” olmuşlar, doğu’lular ise güyâ evrimlerini henüz (hattâ hiç-bir zaman) tamamlayamadıkları için henüz “insan” bile olamamışlardır. Bu nedenle de batı’lılar; “doğu’lular, batı’lılara hizmet etmekle ve onlara kul-köle olmakla yükümlüdürler” derler. Zâten bu Teori, doğu-batı arasındaki ayrılığı körükleyen en önemli kırılma noktalarından biridir. Aslında bu sözde Teori’nin amacı, doğu’nun, batı yaşam-tarzını kabûl ederek, batı’nın ürettiklerini tüketmesi yada “batı’nın tükettiği gibi tüketmesi”dir. Batı gibi tüketenler ister batı’lı, ister doğu’lu olsun, “evrimini tamamlamış” kabûl edilirken, batı yaşam-tarzına karşı çıkanlar, ister batı’lı isterse doğu’lu olsun, “evrimini tamamlamamış ilkeller” olarak kabûl edilirler ve ötekileştirilirler. Batı yaşam-tarzı yâni “batı dîni”ne uymayanlar, batı’nın düşmanı olarak kabûl edilmekte ve “potansiyel suçlu” olarak görülmektedir. Bu nedenle olsa gerek, Kipling: “Doğu doğudur, batı da batı” der. Hak ve bâtılı kesin olarak ortaya koyan Allah, Kur’ân’da şöyle der:

 “Sen onların dinlerine uymadıkça, yahudi ve hristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olmazlar. De ki: ‘Şüphesiz doğru yol, Allah’ın (gösterdiği) yoludur’. Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların hevâ (istek ve arzu)larına uyacak olursan, senin için Allah’tan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı” (Bakara 120).

İskender’le başlayan “doğu’nun işgâli, özgürlüğüne ve bağımsızlığına son derece düşkün olan doğu insanının batı’ya düşman olmasına neden olmuştur. Çünkü batı, târih boyunca doğu’yu kendi kültürü ile kuşatmayı hedeflemiştir. Tabi bunu başaramamıştır ve başaramaz da. Zîrâ doğu’nun kültürü batı’nın kültürüne bâriz bir şekilde üstün ve baskındır. Bundan dolayı tam tersi bir sonuç ortaya çıkmış ve batı, doğu’nun kültüründen etkilenerek bu kültürü benimsemiş yada en azından reddedememiştir. Batı’yı târih boyunca belki de bu durum kıskandırmış ve kışkırtmıştır. Batı’nın derdi ve derman bulmaz hastalığının sebebi, (târihin şimdiki zamânı da dâhil olmak üzere) hiç-bir devrinde doğu’ya kültürel olarak üstün olmayışıdır. Modern zamanlarda da batı, doğu’dan kendi beşerî ve seküler kültürüne girmesini istemekte ve beklemekte ama doğu bunu kabûl etmemektedir. Zîrâ bu, “attan inip eşeğe binmek” olacaktır.

Doğu’nun batı’yı târihin hiç-bir döneminde benimsememesinin bir nedeni de, batı’nın çok yıkıcı olması ve yapıcı olmamasıdır. Oysa doğu, -yıkıcı tarafı olsa da-, her zaman bir yapıcılığa sâhiptir. Doğu-batı arasındaki bâriz farklardan biri de budur.

Batı’nın “kültürel anlamdaki aşağılık kompleksi” doğu’yu sürekli baskılayarak kontrôl altında tutmak istemesine yol açmakta ve kendi kültürünün üstün tutulmasını zorlamaktadır. Fakat batı abesle iştigâl etmektedir ve kendisi de bunun farkındadır. Zâten bu nedenle kültürel bir mücâdeleyle değil de, silahları ile -doğu’ya göre düşük olan- kültürünü tüm Dünyâ’ya dayatmakta ve zorla kabûl ettirmek istemektedir. Oysa doğu da doğal olarak batı’ya göre kendi üstün kültüründen kopmak istememekte ve baskıya karşı bir direniş sergilemektedir. Batı’nın bu direnişe “insâni olmayan” şekilde karşılık vermesi, doğu’da batı’ya karşı bir nefret oluşturmaktadır.

Aslında doğu-batı çekişmesi İslâm’dan önce ve İslâm’dan sonra da hep olmuştur. İslâm’ın bu karşıtlığı doğal, normâl ve fıtrî olarak ortaya koyması, doğu’nun ve doğu’lunun, İslâm’ı kolay benimsemesine neden olan etkenlerden biridir. Zîrâ doğu(lu), İslâm ile birlikte batı’ya karşı olan kültürel üstünlüğünü bâriz bir şekilde gösterecek bir argüman bulmuş oluyordu.

Batı’nın Evrim ve Sosyâl Darwinizm teorileriyle doğu’lu ve müslümanları aşağılayıp kendilerini “evrimlerini tamamlamış üstün ırk” sanmaları ve göstermeleriyle yaptıkları propagandalar, bir aşağılık kompleksinin yansımalarıdır. Evet batı, doğu’ya karşı her zaman komplekse kapılmıştır. Zâten batı, kendisi de sözde hristiyan olmasına rağmen, “doğu hristiyanlığı” olan Ortodoksi, Aryancılık vs. gibi doğulu hristiyanlara da düşmandır. Çünkü onlar da doğu’ludur.

İslâm, “batıyı dönüştürmek” isterken, batı, tüm Dünyâ’ya kültürünü empoze etmek istiyor. Bunu “Haçlı Seferleri”nden beri saldırganlıkla ve savaşla da yapmaktan çekinmemektedir. Çünkü kültürel (bilimsel değil) bir üstünlük olmadığı zaman “gerçek bir üstünlük”ten de bahsedilemeyecektir. Doğu ve batı arasında bir “medeniyet-uygarlık (medeniyet-medeniyet değil) çatışması” vardır. Bu çatışma, “batı uygarlığı”nın “doğu/İslâm medeniyeti”ne dönmesine kadar devâm edecektir.  

Doğu’nun bu bâriz kültürel ve mânevî üstünlüğüne rağmen, ne yazık ki modernite ile birlikte müslümanlar yüzünü İslâm’dan ve dolayısıyla doğu’dan çevirip hristiyanlığa yâni batı’ya döndü. Artık, İslâm’a inandıklarını ve müslüman olduklarını söylemelerine rağmen, batı uygarlığına ve hristiyan inanışlarına göre hareket ediyorlar. Bunu sözde “muâsır devletler”in(!) seviyelerine ulaşabilmek için yapıyorlar. Hâlbuki hâl-i pür melâllerinin nedeni, onların yüzlerini İslâm’dan ve doğu’dan, batı’ya çevirmesidir.

Doğu’lu ve İslâm düşmanlığına, doğu’lu ve müslüman olan lâiklerin de katılması ilginçtir. Onlar lâik olunca kendilerini batı’lı zannetmişler ve doğu’ya ve müslümanlara düşman olmuşlardır. Lâiklikte bir doğulu ve Arap düşmanlığı vardır. Batı’ya karşı zihinsel ve hattâ kalbî asimilasyona uğramış olan kişiler, zihniyet olarak batı’lılaşmıştır ve bunlar batı zulmüne karşı yapılan direnişi baltalayan en önemi unsurlardır.

İslâmî bilinç doğu coğrafyasına içkindir. İslâmî-doğu’lu bilinç Allah-merkezli iken, batı, insan/beşer-merkezlidir ki İslâm, Dünyâ’yı beşer-merkezlilikten Allah-merkezliliğe dönüştürüp çevirmek için gelmiştir. İşte bu nedenle Allah-merkezli olan İslâm’ın yâni doğu’nun batı’ya; insan-merkezli olan batı’nın da doğu’ya cephe almış olması çok normâldir.

İslâm’ın batı karşıtlığı, “batı’nın İslâm olduğu yerde” sona erer. Dolayısıyla “batı”dan kastımız, “batı coğrafyası” değil, “batı kültürü”dür.

Doğu ve Batı demek, “iki farklı zihniyet” ve “iki farklı yaşam-biçimi” demektir. Doğu’da bulunup da batı zihniyetine sâhip olanlar olduğu gibi, batı’da bulunup da doğu zihniyetine sâhip olanlar da vardır. Öyleyse ayrılık aslında, bir “zihniyet ayrılığı”dır. Batı tüm zamanlarda “beşer-merkezli” bir algıya sâhip olmuş iken, doğu ise genelde “ilâh-merkezli” bir zihniyete sâhip olmuştur. Zâten peygamberler de hep doğu’dan çıkmıştır. Merkezden uzaklaştıkça sapma açısının artması doğaldır. Bu nedenle insanların doğu’dan çıkıp batı’ya doğru yayılmasıyla birlikte, Allah-merkezlilikten, beşer-merkezliliğe doğru bir kayma olması beklenir. Fakat şu da var ki, bu sapma, vahiy ile düzeltilebilecekken, nefsin çıkarına uygun olarak düzeltme yoluna girilmemiştir. Bu da zamanla sapmayı fazlalaştırmış ve batı’yı yoldan çıkarmıştır.

Aslında doğu ve batı aynı kökün iki dalı gibidir. Ancak “batı dalı”, eğilerek “toprağa” saplanmış ve yeni bir kök oluşturarak asıl kökten kopmuştur. Batı zihniyeti, doğu’nun kadim kültürüne-zihniyetine karşı bir kültür üretmiş, en bağnaz dönemlerinde bile beşer-merkezlilikten kurtulamamış ve “Sezar’ın hakkını Sezar’a ‘tam’ verirken”, “Allah’ın hakkını Allah’a doğru-dürüst vermemiş”tir. Batı ve batı zihniyeti, doğu ve doğu zihniyetinden bir kopuştur. Böylece batı, “ilâhi dîn”e (İslâm) karşı “seküler bir din” ortaya koymuştur. İşte doğu-batı arasındaki savaş da, “dîne karşı dîn”in bu savaşıdır. Ali Şeriati bu konuda şunları söyler:

Târih boyunca her zaman din, dîne karşı savaşmıştır ve hiç-bir zaman din, dinsizlikle savaşmamıştır. Zâten ‘dinsizlik’ diye bir şey yoktur. Hiç-bir varlık için dinsiz bir hayat alanı tasavvur edilemez. Hayat varsa ve hayâtı düzenleyen bir-takım kurallar varsa, mutlakâ orada din de vardır. Kuralları koyan Allah ise ve hayâtın bütün alanları sâdece O’nun hükümlerine göre düzenleniyorsa o din Allah’ın ‘tevhid dîni’dir. Eğer kuralları koyan Allah’tan gayrısı ise (hevâ yada tâğutlar) o zaman da din ‘şirk dîni’dir”.

Güneydoğu Anadolu Bölgesi, Mısır, Sûriye, Irak, Arabistan, Yemen, Îran, Afganistan, yâni şöyle bir genellersek; Akdeniz havzası, Arap-yarımadası ve Mezopotamya çevresi (ön-asya), medeniyetlerin beşiğidir. İlk devlet-medeniyet-kültür bu bölgede ortaya çıkmıştır (Akad-Sümer-Bâbil-Asur). Cengiz Tomar bu konuda şunları söyler:

“Dünyâ-târihine baktığımızda Mezopotamya (Irak), Eski Mısır, Münbit Hilâl (Fertile Crescent, el-Cezire, Kuzey Sûriye ve Filistin) ve Anadolu medeniyetleri ile Sümer, Akad, Asur, Bâbil, Hitit, Grek, Urartu, Elam, Ebla, Ugarit, Aram ve Fenike gibi hemen-hemen aklımıza gelen ilk medeniyetlerin tümü bu bölgede ortaya çıktı. Diğer bir ifâdeyle insanoğlunun kadim târihinin kodları ve Eski Dünyâ’nın alt-yapısı bu bölgede oluştu. Yeni Asur, Ahameniş, Makedonya, Bizans, Sasaniler, Abbâsiler, Selçuklular ve Osmanlılar gibi büyük imparatorluklar da hep bu bölgede teşekkül etti. Üç büyük semâvi din Mûsevilik, Hristiyanlık ve İslâm yine bu bölgede doğdu ve gelişti”.

Bu bölgede gelişen devlet-medeniyet anlayışı, peygamberler de bu bölgeden çıktığından, -her ne kadar tahrif edilerek bozulmuş da olsa- ilâhi yanları da olan bir bilgiye-şuura-eyleyişe sâhiptir. Bu durum zamanla o bölgenin karakteri hâline gelmiştir. Tâbir-i câizse ilim-kültür ve medeniyet o bölgenin taşına-toprağına işlemiştir. Medeniyet rûhu o bölgelerde potansiyel ve içkin olarak sürekli bulunur. Zâten gönderilen peygamberler, tahrif edilerek bozulan ilim ve kültürü sürekli vahiy-merkezli olarak güncelleştirmiş ve yozlaştırılıp saptırılanları düzeltmişlerdir. Bu nedenle de o özellikleri barındıran bölgede peygamberlerin ve bilge kişilerin çıkması son derece doğal ve normâldir. “Peygamberlerin neden hep bu bölgeden ve periferiden çıktığı”nın ana-nedeni bu olsa gerek. Bu bölge “peygamber çıkarma potansiyeli”ne sâhiptir. Çünkü o bölgenin insanı, İslâm-merkezli ilim-kültür-devlet ve medeniyetine âşinâdır. Bu âşinâlık, o medeniyeti yeniden çıkarma duygusunu ve arzusunu berâberinde taşıdığından, Allah’ın, o şuura-arzuya sâhip olan insanlar içinden en ahlâklısını-merhâmetlisini-dürüstünü ve temizini “peygamber” olarak seçmesi doğal ve normâldir. İşte batı’nın doğu’yu ötekileştirmesinin nedeni, doğu’nun bu “satın alınamayacak insan çıkarma potansiyeli”dir. Zîrâ bu potansiyel yâni peygamber örnekliği, batı’nın dînini yâni sistemini baltalayacak ve hattâ kökünden söküp atabilecek bir potansiyele sâhip olduğundan dolayı, batı, doğu’yu sürekli olarak baskı altında tutmak ister.

ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı ve Başkan Jhonson’un Ortadoğu Müsteşarı E. Rusto şöyle der: 

“İslâm devletleriyle aramızdaki ihtilaf ne devlet ne de millet ihtilâfıdır. İslâm ile Hrıstiyan Medeniyetleri arasındaki ihtilaftır. Bu ihtilaf ortaçağdan bêri şiddetli bir kin ve düşmanlık içinde devâm etmektedir”.

Târih “doğu-batı savaşı târihi”dir. 1.000 yıllık doğu hâkimiyetinden sonra batı, Dünyâ’nın hâkimiyetini ele geçirdi. Şu-anda İslâm ve batı arasında yaşanan bir savaş vardır ve bu savaş, “doğu’nun imtinâ edeceği” vahşî ve vicdandan-merhâmetten kopuk bir metodla yapıldığından dolayı, batı doğu’ya görece üstün gelmektedir. Batı’nın doğu’da yapmak istediği şey, enerji kaynaklarında sâhip olmaktan ziyâde, “İslâm-doğu coğrafyasının o kadim ‘medeniyet kurma’ ve ‘örnek bir toplum çıkarma’ potansiyelini dirilterek, batı karşısında güçlü bir alternatif olarak yeniden ayağa kalkmasını önlemek”tir. Batı’nın doğu’ya yaptığı tüm baskının ana-nedeni budur. “Müslümanların mü’minliğe dönmesini engellemek” istemektedirler. Tabi bunu yaparken, yaptığı masrafları doğu’nun enerji kaynaklarıyla karşılar.

Batı hayat-tarzı, İslâmî hayat-tarzını baskılamak için orada bulunuyor. O hâlde olan şey, bâtıl batı’nın beşer-merkezli hayat-tarzı ile, “vahyi hayâta hâkim kılmak” demek olan ve “güzel örneklik” denilen “peygamberlerin sünnetleri” yâni yaşam-tarzları arasındaki savaştır. Kur’ân’ın pratiği olan sünnetin ve bundan doğan İslâm Medeniyeti’nin yeniden dirilmesini önlemek, batı’nın doğu’yu ve İslâm coğrafyasını ötekileştirmesinin ve işgâl etmek istemesinin ana nedenidir. Zîrâ İslâm Medeniyeti’nin yeniden dirilmesi, “batı’nın çökmesi” demektir.   

İslâm aynı-zamanda modern/post-modern kültüre karşı bir eleştiri ve îtirâzı da seslendirir. İşte batı, bu îtirâzın sesini bastırmak için de çabalıyor. Çünkü bu îtirâz, “küresel bir İslâmî hayat-tarzı” hareketine dönüşebilir. Batı, çökmemek için bu İslâmî hayat-tarzının dirilmesini önlemek zorundadır. O hâlde İslâm’ın yeniden Dünyâ’ya hâkim olması için, müslümanların batı yaşam-tarzından ayrılmaları ve İslâmî yaşam-tarzına dönmeleri şarttır:

“Ey îman edenler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri veliler (dostlar) edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah’a apaçık olan kesin bir delil vermek ister misiniz?” (Nîsâ 144).

Doğulu insan kindar değildir. Çünkü çabuk sinirlenir ama siniri çabuk geçer. Bu, coğrafyadan kaynaklanır. Sıcak iklim, kişiyi düzenli-plânlı olmaya zorlamaz. Zîrâ sıcak iklimde vücutlar da sıcaktır ve bu nedenle vücutları ısıtmak için fazla enerjiye (yeme-içme-giyinme) ihtiyaç olmaz. Bu da, düzenlilik ve plânlılık için fazla bir şey yapmayı gerektirmez. Doğu’lu insanın plânsız-programsızlığı, tembelliği ve miskinliği biraz da bundan kaynaklanır. Doğu’lu insanın çabuk sinirlenmesinin nedeni, plânlı-programlı ve düzenli bir şey yapılmasını gerektirecek bir sebep olmaması fakat bir nedenle buna zorlanmasıdır. Plânlı-programlı olmak için emek harcamaya şeye tahammülsüz olduklarından dolayı, rahatlarını kaçıracak olan bu tarz işlere hemen sinirleniverirler. Çünkü dediğimiz gibi; onlar sıcak coğrafyalarda enerji verecek şeylere fazla ihtiyaç duymazlar. Zîrâ sıcak olan vücûdu ısıtmak için fazla enerjiye ihtiyaç yoktur. Bu nedenle de plânlı-programlı olmak ihtiyâcı duymazlar. Ne de olsa Güneş her gün doğmakta, yağmur yağmakta ve hem kendileri hem de hayvanları için su ve bitki örtüsü “garantili” bir şekilde oluşmaktadır.

Soğuk iklimde ise vücut da soğuktur ve vücûdun ısınması için daha fazla enerjiye-kalôriye ihtiyaç vardır. Bu nedenle de gereken ihtiyâcı karşılamak için daha fazla çalışmak şarttır. Bu da plânlı-programlı olmayı gerektirir. Çünkü plânlı-programlı olmak, hem gereken şeylerin daha kolay hem de daha çok üretilmesini sağlar. Batı’nın iklimi genelde daha soğuk olduğu için, batı’lılar plânlı-programlı iş yapmak zorundadır ve zâten uygarlık da plânlı-programlı iş yapmanın bir sonucudur. Soğuk iklimde sürekli bir “sıcaklık” ihtiyacı olduğundan dolayı, bu ihtiyaç “günlük” olarak değil de, “ömürlük” hattâ çocuklar ve torunlar için bile yetecek hâle getirilmek istenir. Bu nedenle de batı, kurduğu uygarlığın nîmetlerinden kendi dışındakileri yararlandırmayı düşünmez. Çünkü onlara göre “ihtiyaçlar sınırsızdır ama Dünyâ sınırlıdır”. Dünyâ’nın nîmetlerinde ise en çok, “ileri olanlar(!)”, “evrimini tamamlamış olanlar(!)” yararlanmalıdır. Bu düşünce, batı’lıların kendilerinden başkalarını yâni “geri ve ilkel(!)” olanları sömürmeyi güyâ normâlleştirir. Batı bu yüzden paylaşmayı, başkası için bir şey yapmayı, diğergamlığı ve Allah rızâsını bilmez. Allah rızâsı için taş üstüne taş koyduğu vâki değildir. O, “sıcaklığını” kaybetmemek için diğerlerini sömürdükçe sömürür ki, Dünyâ’nın son 250 yıldaki hâl-i pür melâlinin nedeni budur.

Oysa doğu’lularda ve müslümanlarda, hem fazla enerjiye ihtiyaç duymadıklarından hem de İslâm’da mutlakâ “başkalarını düşünmek” zorunluluğu olduğundan dolayı, tam tersi özellikler bulunur. Tabi coğrâfi avantaj, insanların tembel ve miskin olmalarını meşrû kılmaz. Çünkü her miskinlik ve tembellik, yanında mutlakâ bencilliği de birlikte getirir. Bu nedenle İslâm Dîni ve Peygamberimiz, insanları tembellikten ve miskinlikten kurtarmış, plânlı-programlı-düzenli bir şekle sokmuş ve düşünceyi-bilimi-üretimi geliştirmiştir. Hem iklim sıcak olduğundan ve vücut için fazla enerjiye ihtiyaç olmadığından, hem de dînin emri nedeniyle, fazla ürünlerini “diğerleri”yle paylaşmıştır. İnsanlık ve medeniyet için harcamıştır. Bu iki nedenden dolayı, (nefsin alabildiğine kışkırtıldığı modern dönem hâriç) doğu’luların ve müslümanların -çok az istisnâlardan başka- diğer toplumları sömürdüğü vâki değildir.

Miskinliğe ve tembelliğe izin vermeyen İslâm, doğu’lunun bu tembel ve miskin durumunu değiştirdi ve onları bir düzene soktu, çünkü İslâm’ın hedefi, tüm Dünyâ’nın zulümden-adâletsizlikten-açlıktan susuzluktan kurtulması ve refaha ulaşmasıdır. Zîrâ İslâm-müslümanlar ve doğu’lular, batı’lar gibi bencil değildirler ve müslümanlar için bu yasaktır da. Bu yüzden İslâm, plânlı-programlı bir hayat-şekli ortaya koydu. Zâten böyle olmadığında bir farkın, bir devletin ve medeniyetin oluşması mümkün değildir. İslâm’ın getirdiği düzene uyan İslâm coğrafyası, işte bu mükemmel düzen ile Dünyâ’da hâkimiyet kurdu, eşsiz bir medeniyet başlattı ve hakkı-hakîkati-adâleti ikâme etti. Zâten İslâm’daki namaz ibâdetinde bu düzenin sürekli provası yapılır. Namaz sırasında saflar düzgün olmalıdır, namaz tâdil-i erkâna uygun kılınmalı ve cemaat hep birlikte hareket etmelidir. İslâm’da ibâdet, muâmalet, ilim, iş ve hayâtın her alanında bir düzen vardır ve olmalıdır. Bir plân, program ve düzenlilik uygulamaları olan ibâdetler, (namaz, oruç, hac vs.) hep bir düzene göre hareket etmenin göstergeleridir ki, bu ibâdetler, hayatta da bir düzen kurmanın provasıdırlar. Zâten müslümanlar bu düzenden tâviz verdiklerinde yenilmeye ve Dünyâ’da hâkimiyeti kaybederek ezilmeye başlamışlardır. Oysa Kur’ân bu konuda müslümanları tüm zamanlar için uyarmıştır:

“Şüphesiz Allah, kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir binâ gibi saf bağlayarak savaşanları sever” (Saff 4).

Batı, uygarlığını bir düzene borçludur ve bu düzeni ilk başta İslâm’dan-müslümanlardan almıştı (İspanya-Osmanlı). Fakat batı kurduğu düzene, Allah’ı ve dîni, dolayısı ile adâleti-merhâmeti-vicdânı karıştırmadı. Kurduğu “Allah’sız” uygarlığının (medeniyet değil) sonunda Dünyâ’nın düzenini bozdu ve yeryüzünü ifsâd etti, karada ve denizde fesad çıkardı. Hâlbuki İslâm düzeni, Dünyâ’yı bir düzene koymuş ve “bir güvenlik barış yurdu” (Dârüs-selam) yapmıştı.

Batı, “soğuk iklim imtihanı”nı” kaybederek bencilleşmiştir ve bu nedenle de “anlam”ı kaybetmiştir. Artık sürekli “açıklama” yapar. Doğu ise anlamlandırır. İslâm bu anlamlandırma işine açıklamayı da eklemiştir ve güzel olanı tamamlamıştır. Batı sâdece açıklarken, doğu, anlamlandırır ve İslâm, bu anlamlandırmanın yanına açıklamayı da eklemiştir. Batı “anlamdan kopuk bilim”in peşine düşmüşken, doğu, anlamlandırdığı bilimi açıklamayı da katarak tamamlamış; anlamlandırmayı, açıklamayı ve dolayısı ile gönlü zenginleştirmiştir. Çünkü batı bilim, doğu gönül-merkezlidir.

Aslında müslümanların ebedî ve ezelî ötekisi şeytan’dır. Fakat şeytanı sâdece kişisel ve soyut anlamda “öteki” îlan etmek Dünyâ’daki sorunları-zulümleri bitirmiyor. Yâni sâdece “içimizdeki şeytan”ı ötekileştirmek yetmiyor ve “dışımızdaki şeytanlar”ın da ötekileştirilmesi gerekiyor ki zulümler bitip hak-hakîkat ortaya çıksın ve adâlet “herkes için” Dünyâ’da hâkim olsun. Zîrâ müslümanları “öteki” îlan eden batı toplumları, bu nedenle 1.400 yıldır müslümanlarla uğraşıyor ve bu konuda el-birlik hareket ediyorlar. Son 250-300 yıldır da müslümanları baskı altında tutmayı başarıyorlar.  

Aslında batı kendi içinde mutlak bir birlik içinde değildir ve gerek eski zamanlardaki savaşlardan, gerekse milliyetçi-ırkçı üstünlük iddialarından kaynaklanan kinler sebebiyle bir-birleriyle gerçek bir dostluk hâlinde olamıyorlar, olamazlar da. Fakat “öteki” îlan ettikleri müslümanlara-doğu’lulara karşı birlikte hareket etmek zorunda olduklarının da farkındadırlar. Aksi-hâlde birbirleriyle çekişmeye başlıyorlar çünkü. Zâten bu, sünnetullah gereği böyledir:

 “Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip bir-birinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle berâberdir” (Enfâl 46).

Demek ki kim birbiriyle çekişmeyi bırakıp da birlik olup bir güç elde ederse, sonunda Dünyâ’ya mutlakâ hâkim olur. Allah bu hâkimiyeti mü’minlerin kurmasını istiyor. Zîrâ Dünyâ ve insanlar, ancak “vahye göre kurulacak olan birliğin sonunda” huzûra ulaşabilir.

Batı’nın görünüşte sağlam gibi duran birliği ve yapısı çok dayanıksızdır aslında. Madde ve çıkar-merkezli olduğundan dolayı yıkılması zor olmaz:

“Onlar, iyice korunmuş şehirlerde veyâ duvar arkasında olmaksızın sizinle toplu bir hâlde savaşmazlar. Kendi aralarındaki çarpışmaları ise pek şiddetlidir. Sen onları birlik sanırsın, oysa kâlpleri paramparçadır. Bu, şüphesiz onların akletmeyen bir kavim olmaları dolayısıyla böyledir” (Haşr 14).

Gerçek bir birlik oluşturamamış olmaları ve sağlam bir âhiret inançlarının olmaması onları bu şekilde davranmaya iter. Müslümanların-mü’minlerin gerçekleştirecekleri birlik ise bunun gibi değildir. Çünkü mü’minlerin ulaşmayı istedikleri gerçek hayat “cennet hayâtı”dır ve bu nedenle ölümden bile diğerleri gibi korkmazlar.

Batı’ya entegre olarak “İslâm ve doğu medeniyeti hâkimiyeti” kurulamaz. Müslümanların ve doğu’luların bunu artık fark etmeleri gerekir. Çünkü batı, aksi-yönde propaganda yapıp durmaktadır. Bu bağlamda Von Runebgu şöyle der:

“İslâm; batı’nın hâkim olduğu Dünyâ’da vâr olmak istiyorsa, kendini ona uyumlu hâle getirmek zorundadır. Siyâsal-toplumsal ve ekonomik anlamda hayatta kalabilmesi için bir yenilik (reform) yapması gereklidir ve bunun için öncelikle çağa ayak uydurmanın ve ilerlemenin yolunu aramalıdır; bunun ilk şartı da, İslâm hukukunun batı hukuk sistemine uydurulmasıdır”.

Tabi batı’yı tümden ötekileştirmek de doğru değildir. Çünkü bu; “mümeyyiz akla” uygun bir davranış olmaz. Zîrâ insanların hepsi bir değildir. Bu sebeple Allah Kur’ân’da bizi şu şekilde uyarır:

“Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adâletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah adâlet yapanları sever. Allah, ancak din konusunda sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkaranları ve sürülüp-çıkarılmanız için arka çıkanları dost (veli) edinmenizden sakındırır. Kim onları dost edinirse, artık onlar zâlimlerin ta kendileridir” (Mümtehine 8-9).

İslâm’a göre sürekli olarak iki toplum bulunur: İslâm toplumu ve câhiliye toplumu. Modern zamanlarda “câhiliye toplumu”nu batı temsil etmektedir fakat zamanla doğu’yu ve müslümanları da câhiliye toplumuna dâhil etmiştir ve etmektedir. Zîrâ modern dünyâda, İslâm toplumu “câhiliye toplumu” (bâtıl toplum); câhiliye toplumu ise “İslâm toplumu” (hak toplum) olarak gösteriliyor ve doğu’lular ve müslümanlar da bunun böyle olduğunu zannediyor. Bu durumdan ise genelde doğu’lulardan ve müslümanlardan başka zarar gören olmuyor. İşte bunu tersine çevirmenin yolu hak ve bâtıl toplumun yâni İslâm ve câhiliye toplumunun ayrılmasıdır ki, bu, “doğu ve batı zihniyetinin yâni dîninin (yaşam tarzı) ayrılması, hakkın ve bâtılın belirgin hâle gelmesi” demektir. İşte ancak bu ayrılma ile bâtıl açığa çıkarak hak ve adâlet ortaya konacak ve sonuçta Allah’ın dînî yeryüzünde hâkim kılınacaktır.

Evet; “ışık”, “nûr”, ziyâ” doğudan yükselir. Batı’dan ise sûni pırıltılar çıkar ancak. Zîrâ, -cılız istisnâları ayrı tutarsak- batı ve batı’lılar gerçek bir aydınlığın bilincinden uzaktırlar. Peygamberler de doğudan çıkar ve bu nedenle vicdan ve merhâmet de doğu’dan gelir. Devlet-medeniyet (ulus-uygarlık değil) doğu’da temellenir ve tüm Dünyâ’ya yayılır. Aydınlanma ve nûr, doğu’dan batı’ya doğru olur.  

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Mayıs 2018





Devamını Oku »