2 Kasım 2018 Cuma

Beşer, İnsan, Halife



“Hani Rabbin, Meleklere: ‘Muhakkak ben, yeryüzünde bir halife vâr edeceğim’ (câilun fîl ardı halîfeten) demişti. Onlar da: ‘Biz seni şükrünle yüceltir ve (sürekli) takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kan dökecek birini mi vâr edeceksin?’ dediler. (Allah:) ‘Şüphesiz sizin bilmediğinizi ben bilirim’ dedi” (Bakara 30).

“Hani Rabbin meleklere demişti: ‘Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım (innî hâlikun beşeren) (Hicr 28).

“Ey insanlar!. Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır” (Hz. Muhammed).

Halife: “Öncekinin yerine geçen. İlâhî, yâni şer’î hükümlerin tatbik ve icrası için Peygamber’e vekil olan zât”.

Beşer: “İnsan derisinin dış yüzü. İnsan. Âdem”.

Bakara Sûresi 30. âyetinde geçen “câilun” kelimesine farklı anlamlar vermek sûretiyle Hz. Âdem’in ilk insan olmadığı yönünde bâzı görüşler mevcut. Buna göre “câilun” kelimesinin “yaratacağım” anlamına değil de, “kılacağım/seçeceğim” anlamına geldiği iddia ediliyor. Böyle olunca da “zâten var olan” bir insan-kitlesinin içinden birini (Hz. Âdem) “halife” tâyin etmenin kastedildiğini söylüyorlar. Yâni “câilun” kelimesini, “bu insan-grubunun (beşer) içinden birini (halife) seçerek vahiy göndermeye başlamak” olarak anlıyor ve anlatıyorlar.

Açıkçası ben bu tür anlamaların/düşünmelerin konjonktürel bir anlama olduğunu ve modern-bilim ile ters düşülme endişesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Ayrıca Kur’ân’da geçen kelimelerin esneme payının çok da fazla olmadığına, hattâ etimolojik değerlendirmelerin fazla zorlandığında “tahrifat” yapacağına, bunun sonucunda da anlam-kaymalarının olacağına inanıyorum. En azından bu tür düşünceleri benimseyecek bir grubun varlığı ile yeni bir tefrikanın ortaya çıkacağı tehlikesi var. Tabî ki Kur’ân-ı Kerim mûcizevî bir kitaptır ve evrensel olduğu (sâdece belli bir zamâna has olmadığı) için her çağa hitâp edebilecek kelimeler içerir. Fakat Kur’ân’daki kelimelerin anlamları hem Kur’ân’ın kendisiyle, hem de kelimenin diğer anlamlarıyla çelişmemelidir.

“Ceale” kelimesi Kur’ân’da: “Yaratmak, îcad etmek, çevirmek, yapmak, koymak, kılmak” şeklinde de kullanılıyor.

“El hamdu lillâhillezî halakas semâvâti vel arda ve cealez zulumâti ven nûr(nûra), summellezîne keferû bi rabbihim ya’dilûn”.

“Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı vâr eden Allah’a mahsustur. Yine de hakkı tanımayanlar bunları kendilerini yaratana denk tutuyorlar” (En-âm 1).

Kur’ân’da; insan, beşer ve halife kelimeleri farklı varlıkları târif etmek için kullanılan kelimeler değildir. Bunların hepsi de, bildiğimiz-tanıdığımız insanı târif etmek için kullanılmıştır. Bu kelimeleri ayırmak isteyenlerin amacı biraz da, Evrim Teorisi bağlamında -güyâ- “insanın evrimini” yâni yaratılış aşamasını göstermesi içindir. İnsanın evrim süreci için; beşer, insan ve halife süreçleri gösteriliyor. Oysa insan orijinâl bir varlıktır ve “en güzel şekilde” yaratılmıştır: “Doğrusu, biz insanı en güzel bir biçimde yarattık” (Tîn 4).

Kavramları sürekli didikleyerek ayıranlar, aynı şeyin farklı dillendirilmesi için kullanılan kelimelerin, farklı varlıkları târif ettiğini zannediyorlar. Meselâ Resûl ve Nebî kelimeleri de böyledir. Ayırmaya yâni parçalamaya bir başladığınızda bu işin sonu gelmez ve artık üzerinde çalıştığınız kelime-kavram ifsâd olur ve gerçek anlamını vermekten uzaklaşır. Meselâ “Kur’ân”ın Kur’ân’da bir-çok anlamı var diye Kur’ân’dan başka kitapların da olduğunu anlamak Kur’ân’ın kendisine aykırıdır. Bu durum her şeyde böyledir. Kur’ân’da farklı anlama gelen aynı kelimeler de vardır ama bu zâten her dilde olan şeydir. Bir kelimeyi hayattan kopuk ve ilk ve en çok kullanan muhâtapların anladıklarını hesâba katmadan incelemeye başladığınızda, oturduğunuz yerde bir-çok anlama ulaşabilirsiniz ve ulaşılan sonuçlardan hangisinin doğru olduğuna da bir türlü karar veremezsiniz ve sonuçta bir “zihni ifsâd” başlar. Modern zamanlarda Kur’ân kelime ve kavramlarına, indiği dönemde olmayan anlamlar veriliyor. Zîrâ lûgat da gelişip durmaktadır. Bu durum insan, beşer ve halife kelimeleri için de geçerlidir. Aslında bu kelimelerin tümü, “yaratılışı en ideâl şekilde tamamlanmış” olan kişi için geçerlidir. Hem bu âyetler sâdece ilk insan için geçerli değildir ki. Yeni doğan-yaratılan insan için de geçerlidir. Âdem de, beşer de, insan da, halife de aynıdır.

“Ben bir halife yaratacağım” sözüyle, “ben bir beşer yaratacağım-vâr edeceğim” sözü arasında bir fark yoktur. Allah’ın bizi “halife” seçmesinin nedeni, yeryüzünde nasıl davranacağımızı görmek içindir: “Sonra, nasıl yapıp-davranacaksınız diye gözlemek için, onların ardından sizi yeryüzünde halifeler kıldık” (Yûnus 14).

Allah, beşeri hâlk ettikten (halâk) sonra, halife de kılmıştır (ceale). “İnsan”, kişinin et ve kemik tarafı değil, rûh ve bilinç tarafıdır. Et ve kemik tarafına “beşer” denir. “İnsan” olarak rûh ve bilinç ile amel ve eylemde bulunması da “halifelik”tir.

“Rabbim, bana bir beşer dokunmamışken, nasıl bir çocuğum olabilir? dedi. (Bu) Böyledir dedi: Allah neyi dilerse yaratır. Bir işin olmasına karar verirse, yalnızca ona ‘ol’ der, o da hemen oluverir” (Âl-i İmran 47).

Şimdi beşeri insandan ayıracaksak, âyette bahsedilen “beşer” için, “henüz insanlaşmamış varlık” mı diyeceğiz?. Meryem’e dokunmayan beşer, en ideâl şekilde yaratılışı tamamlanmış olan insan değil midir yâni?.

“(Kadın) Onların düzenlerini işitince, onlara (bir dâvetçi) yolladı, oturup dayanacakları yerler hazırladı ve her birinin eline (önlerindeki meyveleri soymaları için) bıçak verdi. (Yûsuf’a da:) ‘Çık, onlara (görün)’ dedi. Böylece onu (olağan-üstü güzellikte) görünce (insan-üstü bir varlıkmış gibi gözlerinde) büyüttüler, (şaşkınlıklarından) ellerini kestiler ve: ‘Allah’ı tenzih ederiz; bu bir beşer değildir. Bu, ancak üstün bir melektir’ dediler” (Yûsuf 31).

Şimdi bu âyete göre, insanı beşer-insan-halife olarak evrim sürecine sokacak ve “beşer”i, “henüz varlığı tamamlanmamış yada en azından aklı olgunlaşmamış bir varlık” olarak târif edeceksek, kadınlar, önlerine çıkan Yûsuf’un neyine hayrân olmuşlardır?.

Peygamberler de kendilerinin bir beşer olduğunu söylerler:

“…De ki: Rabbimi yüceltirim; ben, elçi olan bir beşerden başkası mıyım?” (İsrâ 93).

“İnsanı (beşer) bir sudan yaratıp onu, neseb ve sihriyyet (akrabalık sâhibi) kılan O’dur. Senin Rabbin güç yetirendir” (Furkân 54).

“Sizi topraktan yaratmış olması, O’nun âyetlerindendir; sonra siz, (yeryüzünün her yanına) yayılmakta olan bir beşer (türü) oldunuz” (Rûm 20).

“Hani Rabbin meleklere: ‘Gerçekten ben, çamurdan bir beşer yaratacağım’ demişti” (Sâd 71).

Yukarıdaki üç âyette beşerin sudan, topraktan ve çamurdan yaratılışı söyleniyor. Her defâsında da “beşer” kelimesi kullanılıyor. İnsan kelimesi kullanılsaydı da aynı olurdu. “Toprak ve çamurdan yaratma” ifâdesi “mûcizevî ilk yaratma” için; “sudan yaratma” ifâdesi ise, görüp bildiğimiz, bir hâmilelik süreciyle olan “şimdiki yaratmalar” içindir:

 “Allah sizi önce topraktan yarattı, sonra bir damla sudan. Sonra sizi çift-çift kıldı…” (Fâtır 11).

“Yeryüzünde sizi halifeler kılan O’dur. Öyleyse kim inkâr ederse, artık inkârı kendi aleyhinedir. Rableri katında kâfir olanlara kendi inkârları gazabtan başkasını arttırmaz ve kâfir olanlara kendi inkârları kayıptan başkasını arttırmaz” (Fâtır 39).

Allah insanı yeryüzünün halifesi yapmışken, birileri de halifeliği kaldırıyor. Halifelik, birilerinin kaldırılmasıyla kalkmış olmaz. Tabi Allah’ın verdiği halifelik, insanların verdikleri gibi de değildir. “Târihsel halifelik”in kaldırılması batı’nın isteği ve zorlamasıyla olmuştur. “Çimento” işlevi gören halifelik kalkınca Osmanlı/Türk’ün müslüman-dünyâ ile ilişkileri kesilecek, İslâm-dünyâsı zayıflayacak ve sonunda da müslüman-coğrafyada bulunan yer-altı ve yer-üstü zenginlikleri, bir baskı ile karşılaşılmadan batı tarafından kolaylıkla sömürülebilecektir ve de aynen böyle olmuştur. Fakat bu projenin tutması için milletleri bir-birine düşman etmek gerekiyordu ki bunu da çeşitli söylemler ile gerçekleştirdiler. Meselâ Türklere: “araplar sizi arkadan vurdu/vuruyor” derlerken; Araplara da: “Bu türkler de dinden çıktı ve sizi kendi hâlinizde savunmasız bıraktı” dediler. Bunu uzun zamandır sünni-şii düşmanlığı olarak da devâm ettiriyorlar. Zîrâ onları bir-araya getirecek ve barıştıracak “halife”den mahrumlar. İslâm-dışı (seküler) öğretiler ve kültürle müslümanlar arasındaki zıt düşünceler ve de düşmanlıklar çok kolay oluşturulabildi. İslâm-dünyâsının hâl-i pür melâlinin nedeni budur (birliğin bozulması). Gerisi hikâye…

Biz Allah’ın beşer-insan olan halifeleriyiz, yer-yüzüne “İslâmî düzeni” getirmek için seçildik.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Mayıs 2018


Devamını Oku »

29 Ekim 2018 Pazartesi

Modern Şirkin Üç Ayağı: Demokrasi, Lâiklik, Kapitâlizm





“Yer-yüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak zan ve tahminle yalan söylerler” (En-âm 116).

“Ey îman edenler, Allah’a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan emir-sâhiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve elçisine döndürün. Şâyet Allah’a ve âhiret gününe îman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir” (Nîsâ 59).

“Allah rızıkta kiminizi kiminize üstün kıldı; üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altında bulunanlara onda eşit olacak şekilde çevirip-verici değildirler. Şimdi Allah’ın nîmetini inkâr mı ediyorlar?” (Nâhl 71).

Küresel-seküler-modern sistemin (din) siyasâl sistemini demokrasi; inanca ve inançlara bakışını lâiklik; ekonomik ayağını da kapitâlizm oluşturmaktadır. Bu nedenle demokratik bir sistemde lâiklik ve demokrasi ayrılmaz ikilidir. Bir sistem için ekonomi de olmazsa-olmazdır ki bu ekonomi, “ahlâktan yoksun olan kapitâlist ekonomi sistemi”dir.

Seküler-küresel sistem, dîne karşı oluşturulmuş bir sistemdir ve din-merkezlilik yerine beşer-merkezliliği esas almıştır ki, beşer-merkezli olunca nefs-merkezli olması da kaçınılmaz oluyor. Şu da var ki, beşer-merkezli olunca mutlakâ adâlet, hak ve hakîkatten de uzak duruluyor ve her-şey, şeytanın, tâğutların ve “mutlu azınlığın” dileğine ve isteğine göre oluyor. Zâten bahsedilen; demokrasi, lâiklik ve kapitâlizm denen üç şeytâni sistemi çıkaranlar da, “arzularını din edinmiş olanlar”dır.

Yozlaşmış da olsa dînin baskısından dolayı sermâye biriktirmekte ve mal edinmekte belli bir sınırı aşamayan burjuva ve para-severler, bunu nedeni olarak dîni görmüşlerdir. Zîrâ din, birilerinin, halkın genelinden aşırı şekilde ayrışmasını yasaklar. Özellikle İslâm’da bu çok önemlidir ve “servetin birilerinin ellerinde devlet hâline gelerek tekelleşmesi” yasaktır (Haşr 7). İşte bu engelden kurtulmak isteyen şeytanın küresel uşakları, işe paradan başlanamayacağını anlamışlar ve bunun için ilk önce insanların zihinlerini, kâlplerini ve dolayısı ile siyâsetlerini değiştirmeleri gerektiğini ve “ölçü”nün din-merkezlilikten beşer-merkezliliğe kaydırılması gerektiğini anlamışlardır. Çünkü dînin baskısından ancak, din yerine ikâme edilecek olan sistemle ve o sistemin de din gibi sevilmesiyle olacağını, bunun için ise dînin yerine konacak bâtıl sistemlerin yâni dinlerin, tam da nefse uygun olması gerektiğini düşünmüşlerdi. Tabi hristiyanlıktaki yozlaşma ve zulümler de bu iş için çok yararlı ve destekleyici olmuştur. Halk, kilisenin ve yozlaşmış dînin baskısından bunalmış olduğu için, din yerine konacak olan sistemleri seve-seve desteklemeye dünden râzıydı.

İşte bu minvâlde, Amerika’daki kızıl-derilileri sömürerek ve Afrika başta olmak üzere, çeşitli coğrafyaları sömürerek yâni hırsızlık yaparak belli bir sermâyeye sahip olan küresel tâğutlar, çeşitli oyunlarla siyâsetten dîni kaldırıp, onu kiliseye, vicdâna, zihnilere ve kâlplere hapsederek, sözde “halkın belirleyeceği” yöneticilerle ve beşer aklına göre olacak sistemleri öne sürdüler ve bunun için de çeşitli alanlardan kişilerden destek gördüler.

Siyâsette demokrasiyi, kamusal alanda lâkliği, ekonomik alanda da kapitâlizmi din yaptılar. Halk görece baskılardan kurtulmuş, fakat bu sefer de nefsinin baskına girmeye başlamıştı. Maalesef, oluşan furyada buna îtirâz edecek pek de kimse yoktu. Böylece bir parmak balla avunan halk, nefse uygun olan bu sistemlerin güdümüne girmişti. Bu sistemleri kolay kabûl etmelerinin nedeni tabi ki maddî refahtı. Fakat bunun ileride “rûhun bunalımı”na dönüşeceğini düşünememişlerdi. O hâlde, bir baskıdan başka bir baskıya adım atıyorlardı. Fakat bu baskı, “nefsi tatmin ettiği için” umursanmadı ve şirk, küfür, zulüm ve adâletsizlik, nefsin tatmini ve hazzın kuşatıcılığı içindeyken görülemedi. Hâlbuki yapılması gereken şey, dîni ıslah ederek ve aslına çevirerek bir düzen sağlanarak, hakkın, hakîkatin ve adâletin ikâme edilmesiydi. Tahrif olmuş olan Hristiyanlıkta bu pek mümkün olmadığı için böyle bir şey düşünülmedi bile. Öyle ki küresel şeytanlar hâlen bunun ekmeğini yiyor ve batı’lı hristiyan toplumu, “o eski dîni düzeni mi istiyorsunuz” diyerek korkutmaktadırlar. Bizim müslüman câmia da, bunu kendi dinlerine uydurmanın peşine düşmüştür. Hâlbuki bu, kilisenin yozlaştırdığı dinden kurtulmak uğruna verilen bir mücâdeleyken, İslâm’ın öyle bir sorunu olmamıştır. Zîrâ İslâm’da tüm yozlaşmaları denetleyecek ve boşa çıkarak, tahrif olmamış ve ilk günkü gibi korunan bir Kitap bulunmaktadır: Kur’ân.  

Dînin yerine konan bâtıl dinleri yâni demokrasi, lâiklik ve kapitâlizmi ayrı-ayrı olarak kısaca ele alalım..

Demokrasi

Lâiklik ve demokrasi bir dindir. Lâik ve demokratik olduğunu îlân eden tüm devletler aslında “teokratik devletler”dir ve yöneticileri de ruhbanlardır. İslâm’dan başka tüm dinlerde ruhbanlık vardır.

Demokrasi, Allah’ın egemenliğine karşı, halkın egemenliğini ortaya koymaktır. “Allah’ın mutlak hükümranlığı”na karşı, “halkın mutlak hükümranlığı”dır. Demokrasi, “Allah’ın kânunları”na karşı “halkın kânunları”dır. Fakat unutulmamalıdır ki, insanların çıkaracağı kânunlar “şeytan’ın kânunları” olacaktır. Çünkü insan vahyi göz-ardı ettiğinde mutlakâ şeytanın ayartmasındaki ve kontrôlündeki nefsine uygun olarak düşünür ve iş yapar.

Demokrasi, keyfî olduğu ve insan aklı kapasitesi kadar bir gücü olduğundan dolayı tutarsızdır ve tutarsız olmaya mahkûmdur. Bugün dediğini yarın değiştirir ve hattâ inkâr eder. Bir kânun bugün “en iyi kânun” olarak görülebilirken, yarın insanlık-dışı olarak kabûl edilebilir. Bir istatistiğe göre Türkiye’de adliyelerde verilen 100 karardan 62’si, değiştirilip düzeltilmiştir. Yâni insan-merkezli olan demokrasilerde bir tutarlılık yoktur, olamaz da.

“Çoğulculuk” yanlıları en çok şu olayı örnek göstererek İslâm’da çoğulculuk-çoğunlukçuluk-demokrasi olduğunu savunurlar:

“Peygamber, sayıca ve silahça kendilerinden üstün olan Kureyş’li düşmanlarını açık bir alanda karşılamayıp, Medîne’nin surları içinde kalarak yapılacak hücumlara karşılık savunma yapmayı daha doğru buluyordu. Bir-kısım sahabe, Hz. Muhammed’in bu görüşünü destekliyordu. Fakat çoğunluğun Medîne’nin dışına çıkmak görüşünde ısrâr ettiklerini görünce Peygamber de -bu görüşü doğru bulmamasına rağmen- onların görüşlerini kabûl etti”.

Peki sonuçta ne oldu?. 70 şehit. Peygamber’in, vahyin kazandırmış olduğu ferâsetine güvenmeyip de ısrarla farklı görüşler ortaya konduğunda ne olacağının örneğidir bu. Hem de Kur’ânî uyarıya rağmen:

“Allah ve Resûlü, bir işe hükmettiği zaman, mü’min bir erkek ve mü’min bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne isyân ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır” (Ahzâb 36).

Tabi İslâm’da şûrâ çok önemlidir ve Peygamber’e de insanlarla (halk) ile şûrâ etmesi emredilir. Fakat şûrâ, vahiy göz-ardı edilerek yapılmamalıdır. Vahiy, şûrâdan önceliklidir.

Demokrasi bir ahlâk içermez. Demokrasiler iyileri seçebileceği gibi kötüleri de, hırsızları seçebileceği gibi kâtilleri de seçebilir, Bush’u, Sarkozi’yi, Blair’i gibi nice …leri de seçebilir. 20. yüzyıldaki büyük kâtilleri hep demokrasiler seçti. 1. ve 2. Dünyâ savaşları, demokrasinin eylemi olan “oy kullanma” ile yapılan seçimlerden sonra başa gelenlerin (Hitler, Mussolini, Franco vd.) çıkardığı savaşlardır. Bu iki savaşta ölen insan sayısı, insanlık târihindeki savaşlarda ölen insan sayılarından daha fazladır. Görüldüğü gibi demokrasi, çok kötü kararlara da imzâ atabilir. Ahlâksız kararlara ve kurallara.

Kur’ân, beşerin aklına, nefsine ve çıkarına yâni demokrasiye göre koyduğu kânunları kabûl etmeyi ve desteklemeyi yasaklar ve tek kânun koyucu olarak Allah’ı gösterir:  

“Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi?. Bunlar, tâğut’un önünde muhâkeme olmayı istemektedirler; oysa onu reddetmekle emrolunmuşlardır. Şeytan onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister” (Nîsâ 60).

“Allah ve Resûlü, bir işe hükmettiği zaman, mü’min bir erkek ve mü’min bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne isyân ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır” (Ahzâb 36).

“Hüküm vermek yalnızca Allah’a âittir” (Yûsuf 40).

“İyi biliniz ki yaratma ve emir O’nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir” (A’raf 54).

“İhtilâfa düştüğünüz her meselede hüküm verecek olan Allah’tır” (Şûrâ 10)

“Yalnız Allah’ın hükmüne dâvet edildiğiniz zaman kabûl etmiyorsunuz. Fakat şirk unsuru olan başka hükümler bahis konusu olunca kabûl ediyorsunuz. Oysaki hüküm yalnızca, her-şeye gücü yeten Allah’ındır” (Mü’min 12).

“Allah’tan başka bir hakem mi arayayım?. Oysa O, size Kitabı açıklanmış olarak indirmiştir. Kendilerine Kitap verdiklerimiz, bunun gerçekten Rabbinden hak olarak indirilmiş olduğunu bilmektedirler. Şu hâlde, sakın kuşkuya kapılanlardan olma!” (En-âm 114).

“Siz yalnızca zannın peşinden gidiyorsunuz ve sürü psikolojisiyle hareket ediyorsunuz” (En-âm148).

Târihte demokrasinin çözmüş olduğu bir zulüm-örneği yoktur. Zâten İslâm’dan başka “sorun-çözücü” bir sistem yoktur. Aksine sürekli yeni sorunlar üretir beşerî-tâğûti sistemler. Sorunlar, sorunları çıkaranların mantığı (demokrasi) ile çözülemez. Yüzyılı aşkın bir süredir demokrasiyi kötü sonuçları ile tecrübe ettik ve gördük ki insanları mutlu edecek bir ideoloji değildir. Sâdece demokrasiyi ortaya çıkaran “mutlu-azınlığı” mutlu ediyor ve zâten onlar tarafından bu sebeple kurulmuştur ve desteklenmektedir.

Demokrasi bir batak(lık)tır. Demokrasi yolunda gittikçe daha fazla batarsınız. Hiç-bir zaman da o bataklıktan kurtulamazsınız. Hattâ demokratik ülkelerde bir sorun/kriz çıktığında, bu sorunun çâresi olarak “daha fazla demokrasi” söylemleri başlar ve bu söylemlerin sonu gelmez. Sonuçta bir yaraya merhem de olunmaz, çünkü “daha fazla” da olsa demokrasi bir çâre değildir. Bu durum aynen; kronik hasta olan birinin hastalığının artması/alevlenmesi durumunda daha fazla ilacın önerilmesi ve uygulanması gibidir. Fakat bu tutum bir tedâvi değildir. Hastalığı daha fazla derinleştirmektir. Hiç-bir zaman şifâ bulun(a)maz ve sürekli arttırılarak ilaç kullanılmaya devâm edilir. Tâ ki Azrâil görünene kadar.

Hiç-bir derde devâ olmayan bu zâlim düzeni değiştirelim artık. Bunun için de, oy kullanmayalım. Aksi-hâlde son pişmanlığın âyeti şu olacaktır:

“Ey Rabbimiz!. Doğrusu biz, efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize itaat ettik de onlar bizi dalâlete (yanlış ve sapık yola) götürdüler. Ey Rabbimiz!. Onlara azâbın iki katını ver. Ve onları büyük bir lânet ile lânetle (rahmetinden uzaklaştır)” (Ahzab 67-68).

Lâiklik

“Ey îman edenler, Allah’a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan emir-sâhiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve elçisine döndürün. Allah’a ve âhiret gününe îman ediyorsanız, bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir” (Nîsâ 59).

“Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzûru, millî dayanışma ve adâlet anlayışı içinde, insan-haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyâl bir hukuk devletidir” (Anayasanın 2. maddesi).

“Kimse, Devletin sosyâl, ekonomik, siyâsi veyâ hukûki temel düzenini kısmen de olsa, din-kurallarına dayandırmaz…” (Anayasanın 24. maddesi).

“Lâiklik veyâ laisizm (Fransızca: Laïcisme); “Devlet yönetiminde herhangi bir dînin referans alınmamasını ve devletin dinler karşısında tarafsız olmasını savunan prensip”. Fransızca‘dan Türkçe‘ye geçmiş olan “lâik” sözcüğü, “din-adamı olmayan kimse; din-adamı dışında kalan halk” anlamına gelen Latince “laicus” sözcüğünden gelmektedir. Roma döneminde din-adamlarına “Clerici” din-adamı olmayanlara da “Laici” adı veriliyordu. Aynı terimin İngilizce karşılığı ise secularity olup, din ve devlet işlerinin ayrı tutulması anlamına gelir. Latince bir kelime olan “çağ” anlamına gelen “saeculum” kelimesinden geçmiştir. Sekülerizm Türkçeye lâiklik, çağdaşlaşma veyâ dünyevileşme olarak üç farklı terimle çevrilebilmektedir. Fransa‘da lâiklik için Laïcité (Laicisme) terimleri kullanılmaktadır. Kavramlar, her iki biçimde de cismi ve bilimsel olan ile soyut ve dinsel olanın birbirine karıştırılmamasını ifâde etmektedirler” (Vikipedi).

Lâiklik, insanın Allah’a; -hâşâ ve sümme hâşâ- “haddini bil” demesidir. “Senin yerin göklerdir. Oradan başkasına karışma” demektir. “Güneş’i tam zamânında doğur ve batır, rüzgarları estir, yağmurları yağdır.. fakat bizim sosyâl, siyâsal, ekonomik ve kültürel işlerimize sakın karışmaya kalkma!” demektir. İşte Kur’ân’ın baştan sona “affedilmeyecek günah” dediği şirk budur. Şirk, işe Allah’ı karıştırmamak demektir. Hattâ şirk, “Allah’ı işe, tam anlamıyla karıştırmamak” da demektir. Allah’ı işe “az-biraz karıştırmak” da şirktir. Şirk “Allah’a îman etmeme, güvenmeme, O’na teslim olmama” demektir. Zâten O’na teslim olunmadığında O’ndan başka her-şeye teslim olunmaktadır.  

Lâikliğin batı’ya faydası olmuş olabilir. En azında maddî faydası olmuştur. Yoksa batı bir cehâletten, başka bir cehâlete, bir zulümden başka bir zulme dönmüştür lâiklikle. Yâni batı, lâiklikten önce hak üzere değildi ki, haktan sapıp da başka bir sapıklık olan lâikliğe geçmiş olsun. Tabî ki lâik olmayanları istisnâ ediyoruz. Lâikliğin, batı’ya maddî bir getirisi olduğundan, batı lâikliği benimsenmiştir. Fakat bu benimseyişin bedeli; ahlâktan, merhâmetten, vicdandan ve dolayısı ile adâletten vazgeçmek olmuştur. Ahlâktan vazgeçince de yine farklı bir karanlığa düşmüştür. Demek ki lâikliğin başı da sonu da bâtıldır, karanlıktır. İlk düğme yanlış iliklendiğinde diğerleri de mecbûren yanlış iliklenmektedir.

Lâiklik, Peygamberi ara-kablosuna yada postacıya çevirip işlevsiz hâle getirir. Hâlbuki Peygamberimiz, “usvet-ül hasene”dir. Yâni güzel örneklik:

“Andolsun, sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır” (Ahzab 21).

Lâiklik, bu “güzel örnek”ten mahrum kalmak demektir. “Güzel örnekten” mahrum kalanlar, sünnetullah gereği mutlakâ kötü ve çirkin örnekliklere kapılırlar ve sonuçta da kötülükle ve çirkinlikle karşılaşırlar.

“Kur’ân’da lâikliğe aykırı bir âyet var mı” diyorlar. Kur’ân’daki âyetlerin tamâmı lâikliğe aykırıdır. Zîrâ Kur’ân bir hayat kitabıdır. O, hakkı ortaya atar ve lâiklik dâhil tüm bâtıllar yok olur gider.

Lâiklik, “din ile devletin ayrılması” değildir. Dînin devlet denetimine alınmasıdır. Bu, “dînin bertarâf edilmesi” anlamına gelir. Oysa İslâm’da devlet; “din-u devlet”tir. Din siyâsete âlet edilmemelidir; tam tersine, siyâset dîne “âlet” edilmelidir. Yine lâiklik, “dîni millîleştirme” girişimidir ki, meselâ lâiklik kapsamında ezan Türkçeleştirilmiştir. “Türkçe ibâdet” tartışmaları başlatılmıştır. Lâiklik “seküler bir inanç şekli”dir.

Lâiklik, Kur’ân’ı kat-kat sarmalayıp yüksek bir yere asmanın moderncesidir. Dînin alanı, lâiklik tarafından sınırlandırılamaz. Hiç-bir şey tarafından sınırlandırılamaz. Aslolan dindir çünkü. Unutulmasın ki Peygamberimiz hem din hem de devlet başkanıydı.

Lâikliğin doğasında bir bozukluk vardır. O bakımdan ondan bir hayır gelmez.

Hiç kıvırmaya gerek yok; lâiklik, “dinsizlik” demektir. “Çok-dinlilik” de bir çeşit dinsizliktir. Zâten Ziyâ Gökalp de; Fransızca olan “lâik”in karşılığı için, Türkçe kelime olan “lâ dînî” yâni “dînî olmayan” kelimesini kullanmıştır.

Lâiklik müslüman Türkiye’ye çok-çok dar gelen bir “deli gömleği”dir. Buna rağmen zorla giydirilmeye çalışılan bu gömleğin sık-sık düğmeleri kopar ve hattâ yırtılır.

Kapitâlizm

“Allah’ın o (fethedilen) şehir halkından Resûlü’ne verdiği fey, Allah’a, Resûl’e, yakın akrabalığı olanlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara âittir. Öyle ki (bu mallar ve servet) sizden zengin olanlar arasında dönüp-dolaşan bir devlet (güç) olmasın. Resûl size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah cezâsı (ikâbı) pek şiddetli olandır” (Haşr 7).

“Ve sana neyi infâk edeceklerini sorarlar. De ki: ‘İhtiyaçtan artakalanı’. Böylece Allah, size âyetlerini açıklar; umulur ki düşünürsünüz” (Bakara 219).

Kapitâlizm, biriktirmeyi bir “araç” için değil de “amaç” için yapan sistemin adıdır. Kapitâlizm bir dindir ve bu dînin en büyük ibâdeti “para biriktirmek”tir. Kapitâlizm bir “biriktirme dîni”dir. Oysa İslâm’a göre birikim sâdece ihtiyaç için, o da bâzen güzel (tahsiniyyat) olduğu için olsa da, genelde “zorunlu olan ihtiyaçlar için” olur. İslâm’da “ihtiyaçta zarûret fıkhı” vardır çünkü.

İslâm’da bir şeyi almada “ihtiyaçta zarûret” prensibi benimsendiğinden dolayı, sanâyici de bu prensibi doğal olarak benimser. “Üretim-merkezli tüketim” değil; “tüketim-merkezli bir üretim” anlayışı vardır. Bu nedenle haddinden fazla üretim olmaz. İhtiyaç kadar üretim yapılır. İç ve dış pazarın talebi kadar üretim yapılır. Böylece stokçuluğun önüne geçilmiş ve şeytanın kullanabileceği kapı kapatılmış olur. Haciyyat ve tahsiniyyat denen; “gerekli olan” ve sâdece “güzel olduğu ve beğenildiği için” alınması meşrû olan ürünler de üretilir ve alım-satımı yapılır. Fakat müslümanlar bu konuda haddi aşmamaya özen göstermelidirler.

Kapitâlizmin felsefesinde; “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” (laissez faire, laissez passer) ilkesi vardır. İyi de neyi bırakalım?, neye engel olmayalım?. Kapitâlist zihniyetin bizi sömürmesine mi?. İslâm zâten buna engel olmak için vardır. Aşırı kaçan hiç-bir şeye izin vermez İslâm. İslâm bir “tutma dîni”dir, kapitâlizm ise mottoda da söylendiği gibi bir “tutmama dîni”. “Bırakınız” diyor bu yüzden. İslâm’da her türlü aşırlık yasaktır. Bu yüzden ticârette de 1’e alıp da 10’a satmak olmaz:

“Siz ey îmâna ermiş olanlar!. Birbirinizin mallarını haksız yollarla -karşılıklı rızâya dayanan ticâret yoluyla da olsa- hebâ etmeyin (yemeyin) ve birbirinizi mahvetmeyin; zîrâ Allah, sizin için bir rahmet kaynağıdır” (Nîsâ 29).

Kapitâlizm bir tüketim imparatorluğudur ve yok etme çağrışımı yapan “tüketim” kelimesi kullanılır sürekli olarak. Daha önceleri ihtiyaç, tasarruf, yeme-içme olarak kullanılan kelimeler vardı. Kapitâlizmin ürünleri “tüketilecek” ürünlerdir ve yok olmalıdır ki yenileri üretilsin ve satın alınsın.

Kapitâlizmde insanlar tükettikleri oranda değer kazanırlar. Kapitâlizmde en değerli olan insan, “en çok tüketebilen insan”dır. Müşteriyseniz inanılmaz bir değeriniz vardır.

Kapitâlist sistemin iki esâsı vardır. Birincisi sermâye birikimi, ikincisi de rekâbet. Fakat bu iki unsur; ahlâksızlığı, kul-hakkını, rekâbeti ve dolayısı ile sömürüyü de berâberinde getirmiştir. Bu sömürünün insafsızca her türlü görünümleri olmuştur.

Kapitâlizm bir biriktirme sistemidir, fakat bu İslâm’da yasaktır. Kur’ân biriktirmeyi şu âyetleriyle yasaklar:

“Sana neyi infâk edeceklerini sorarlar. De ki: ihtiyaçtan artakalanı. Böylece Allah, size âyetlerini açıklar; umulur ki düşünürsünüz” (Bakara 219).

“Allah’ın o (fethedilen) şehir halkından Resûlü’ne verdiği fey, Allah’a, Resûl’e, yakın akrabalığı olanlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara âittir. Öyle ki (bu mallar ve servet) sizden zengin olanlar arasında dönüp-dolaşan bir devlet (güç) olmasın. Resûl size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah cezâsı (ikâbı) pek şiddetli olandır” (Haşr 7).

“..Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda “infâk etmeyenler”... Onlara acı bir azâbı müjdele” (Tevbe 34).

“Orada (yerde) onun üstünde sarsılmaz dağlar vâr etti, onda bereketler yarattı ve isteyip-arayanlar için eşit olmak üzere oradaki rızıkları dört günde takdir etti” (Fussilet 10).

“Allah rızıkta kiminizi kiminize üstün kıldı; üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altında bulunanlara onda eşit olacak şekilde çevirip-verici değildirler. Şimdi Allah’ın nîmetini inkâr mı ediyorlar?” (Nâhl 71).

“Allah’ın, bol ihsanından kendilerine verdiği servette cimrilik edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır!; bu, onlar için şer’dir; kıyâmet günü, cimrilik ettikleriyle tasmalandırılacaklardır. Göklerin ve yerin mîrâsı Allah’ındır. Allah yaptıklarınızdan haberi olandır” (Âl-i İmran 180).

“Onların mallarında dilenip-isteyen (ve iffetinden dolayı istemeyip de) yoksul olan için de bir hak vardır” (Zâriyat 19).

Kapitâlizmin âyeti: “Paranız yoksa kıymetiniz yoktur” iken; Kur’ân’ın âyeti: “Duânız yoksa kıymetiniz yoktur” (Furkân 77) şeklindedir.

Kapitâlizmin panzehiri, İslâm’ın kültürel, sosyâl, siyâsi ve ekonomik modelidir. Bu model, İslâm Devleti ve medeniyetiyle ikâme edilebilir.

Evet; kapitâlizm bir “ihtiraslar dîni” iken; Tek hak din olan İslâm, müslümanlara; “ihtiraslarınız ihtiyaçlarınız değildir” der.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ağustos 2018



Devamını Oku »

11 Ekim 2018 Perşembe

Sözler 2

Lafta kalacak laflar etmeyin.
Lâik müslümanlık mı?.. “Münâfıklık” desenize siz şuna.
Lâik müslümanlık(!), “en iyi din bizim dînimiz” demesine rağmen, onu hayâta sokmamak için elinden geleni yapar.
Lâik, seküler, demokratik, kapitâlist neo-liberâl söylem ve eylem, güç geçtikçe “İslâmî model”i ve “örneklik”i eritmekte, vahiy/sünnet-merkezli İslâm’dan haberdar olmayanlar da buna çanak tutmaktadır.
Lâik, seküler, kapitâlist, liberâl, demokratik, modern, hümanist batı’cı sistemleri benimsedikten sonra, LGBT’nin normâlleşmesi işten bile değildir. Zîrâ bu sapıklıklar, bahsedilen modern sistemlerin sonucudur.  
Lâik-demokrasi, “Allah’ın yaratıcılığını kabûl edip, yöneticiliğini reddetmek” demektir.
Lâikliğe-kapitâlizme büründüm, “modernite” diye göründüm”: Şeytan
Laikliği kabûl etmek, batı’ya “domalma”yı kabûl etmektir.
Lâikliğin “tüm dinlere eşit mesâfede olması” iddiâsı, apaçık bir palavradır.
Lâikliğin güyâ “bütün dinlere eşit olduğu” söylemi, İslâm’ı, bâtıl dinlerle eşitleme ameliyesidir. 
Laiklik “gök tanrı” inancıdır.
Lâiklik icât edildi mertlik bozuldu.
Lâiklik, “Allah’a tapan”larla, “ineğe tapan”ları -sözde- eşit gören bir “küfür sistemi”dir.
Lâiklik, “din ile devletin ayrılması” değildir. Dînin devlet denetimine alınmasıdır.
Lâiklik, Allah ile aklı ayırarak, aklı maddeye yönlendirir ve zımnen aklın yönünün maddî olanda olduğunu söyler. Tabi Allah da, akılsızlara kalır. 
Lâiklik, İslâm Dîni hâriç tüm dinlere özgürlük veren beşerî bir sistemdir. 
Laiklik, materyalizmin görece yumuşatılmış şeklidir.
Lâiklik=“Din olmasın da, ne olursa-olsun”.
Lâiklikte “ahlâki olan” yoktur, “yasal olan” vardır. Ahlâk Allah kaynaklı iken, lâik yasalar insan-kaynaklıdır. Dolayısı ile lâik yasalar ahlâktan yoksundurlar. Bu nedenle de lâiklik “ahlâksızlık”tır. Zîrâ lâiklik Allah’sızlıktır.
Lâik-seküler-demokratik din-dışı sistem, bir “İslâmsızlaştırma ameliyesi”dir.
Laik-seküler-liberâl-kapitâlist-konformist-modernist sistem insanları öyle bir hâle soktu ki; İslâm’ın bâtılı bile ondan daha şereflidir.
Laik-seküler-liberâl-kapitâlist-konformist-modernist-demokratik-bireyci-milliyetçi ideolojilere nefret beslemeyen ve onlara küfretmeyenler, hiç boşuna din ile kitap ile uğraşmasınlar. Yaptıkları şey patinajdan başka bir şey olmaz çünkü. Bir arpa-boyu bile yol alamazlar.
Lâilaheillallah sözü bir savaş îlânıdır.
Lâilaheillallah sözü, “yeryüzünün altını üstüne getirmek” ve “şirki mahvedip, tevhidi ikâme etme”nin startıdır.
Lâilâheillallah sözü, şirke karşı “tevhid devrimi”nin parolasıdır.
Lâilaheillallah sözü; kâfirlere, müşriklere, adâletsizliğe ve zulme karşı bir meydan okumadır.  
Laissez Faire, “bırakınız yapsınlar” zihniyeti, Dünyâ’yı “uçurum”un kenarına kadar getirdi.
Liberâl kapitâlizm, “vahşî kapitâlizm”den “akıllı-uzlaşmacı kapitâlizm”e geçerek komünizmi bitirip kapitâlistleştirirken; son 30 yıldır da (tâvizsiz) modernizmden (uzlaşmacı) post-modernizme geçerek müslümanları kapitâlistleştirmeye başladı.
Lîderleri biraz da, ona aşırı bağlı olan kitleler bozar-bozuyor.
Lüks demek, kast sistemi demektir.
Madde sâdece akla etki etmez, duyulara ve sezgilere de etki eder.
Madde, yine sâdece maddeyi açıklayabilir. Madde, “mânevi”yi açıklayamaz. Açıklasaydı mânevi olan da maddî olurdu.
Maddeye teslîmiyet, insanı “maddenin kulu” yaparken; Allah’a teslîmiyet, kişiyi “Allah’ın kulu” yapar. Gerçek hürriyet ancak Allah’a kul olmakla elde edilir.
Maddî âlemde “düşünce” bakımından “en ideâl olan” düşünülür. Fakat pratikte, düşünüldüğü gibi çıkmaz. Maddî olan, en ideâl olandan daha az ideâldir. Fakat bu durum cennet için tam tersidir. O düşündüğümüzden ve düşünebileceğimizden çok-çok daha ideâl bir yerdir.
Maddî bilgi sınırlı bir bilgidir. Çünkü maddenin bir sınırı vardır. Bu nedenle sınırlı olan maddî bilgiyle kesin bir yargıya varılamaz. Vahyî bilgi ise Sınırsız’dan gelen bilgidir. Kesinlik içerir.
Maddî olandan başka hiç-bir şey bilinemez demek, bir cehâlet îlanıdır.
Maddî ölümü göze al(a)mayanlar, mânevi ölümlere dûçar olurlar.
Maddî sıkıntıların sebebi sâdece maddî değildir.
Madem ki mevcut modern hayâtı seviyorsun ve ondan memnunsun; o hâlde o hayâtın köleliğini de yapmak zorundasın. Modern hayâtta yaşamanın bedelini hiç îtiraz etmeden ödeyeceksin!.
Makineler “tatmin etmeyen ürünler” üretirler. Zîrâ el değmeyince rûh olmuyor.
Maksadı kâr olan sosyâl(!) kurumlar, iyilikten ziyâde zulüm üretirler.
Mâkûl bir süreçten sonra “hareket”e geçirmeyen bilgi, yozlaşmaya ve yozlaştırmaya başlar. “Hasat”a zamânında başlanmalıdır.
Mâlûmat, mâneviyat değildir.
Mars’ta su mu varmış?. Uzayda başka yaşanacak yer var mıymış?. Dünyâ’nın amına koyanlar, başka dünyâlar arıyorlar. Bulsalar kısa sürede oranın da amına koyacaklar. Dünyâ’ya zarârı dokunmayanlar ise, “Dünyâ’yı nasıl yeniden “cennet”e çeviririm” derdinde olanlardır.
Masa-başında yazılan tefsirler ancak yine masa-başında okunur. Hayâtın ortasında yazılan tefsirler ise, hayâtı şekillendirir.
Matbaanın Osmanlı’ya ve müslümanlara geç gelmesi, yaygın modern kültürün İslâm-dünyâsına yayılmasına neden olarak daha zor bir duruma neden oldu. Basın-yayın da buna mum dikti. Modern kültür İslâm-dünyâsına, geç gelen matbaa ile yayıldı. Böylelikle geciken şeyin tersinden zarar verici olduğu belli oldu. 
Matematik zaman-dışıdır. Zamânı gösterme özelliği yoktur. Çünkü matematik ruhsuzdur. Bir “matematik uygarlığı” olan modernizmin ruhsuzluğu buradan gelir.
Matematik, “sayı felsefesi”dir.
Matematik, Allah’sızdır.
Matematik, her bir insanın orijinâlliğini reddedip, tüm insanları “bir-örnek”miş gibi kabûl eder. Ürünlerini de ona göre ortaya koyar. Modern insanın başının belâsı budur işte!.
Materyâlst-pozitivist bilim, madde ile mânâyı arasına derin uçurumlar koyarak ayırdı. Artık modern insana göre madde başka bir şey, mânâ başka bir şey oldu. Hâlbuki bir ağaca baktığınızda eğer “odun” görüyorsanız maddeyi, ağaca baktığınızda “hârika bir sanat” görüyorsanız mânâyı görmüş olursunuz. İşte modern insan bu bakış-açısını kaybetti. 
Mazlum, Dünyâ’yı yaksa günaha girmez.
Mazlumun kâbus görmesine gerek yoktur. Zîrâ onun hayâtı kâbus gibidir.
Mebzûl miktarda tekrarlanıp duran; “Kur’ân bize yeter” sözü, eğer “salt Kur’ân”dan bahsediliyorsa yanlıştır. Kur’ân bilgi ve bilincin kaynağı iken, amel ve eylemin kaynağı ise Sünnet’tir (hadis değil). O hâlde bize yetecek olan ne salt Kur’ân, ne de salt Sünnet’tir. İkisi birliktedir. Modern zamanlarda müslümanların perişân hâllerinin nedeni, Kur’ân’ı okuyup da sünnet örnekliği ile amelde-eylemde bulunmamaktır. Kur’ân bize yeter ise neden yetmiyor da perişân ve sefil bir hâlde yaşıyoruz?.
Mecliste kânun çıkaran vekiller, “aleyhlerine olacak bir kânun” çıkarırlar mı?. Tabî ki de çıkarmazlar. O hâlde çıkarılan kânunlar, “vekillerin lehlerine” olan kânunlardır.
Medyatik hocalar, “iktidârı eleştirecek cesârete sâhip olmadıkları için”, bir yanlışlığın faturasını dîne kesiyorlar.
Mekân imkândır.
Mekânı olmayan fikirler, buharlaşıp yok olup giderler.
Mekke müşrikleri İslâm üzerinden müslümanlara düşman oluyorlardı. Modern insan ise, müslümanlar üzerinden İslâm’a düşman oluyor.
Mekke müşrikleri kelime-i tevhidi, şimdiki müslümanlardan daha iyi anlamışlardı. Hem de ânında.
Mekke’yi fethetmedikçe insanlar akın-akın İslâm’a girmeyeceklerdir.
Meleklerin secdesi, Âdem’in bilgisineydi. Yoksa kara-kaşına kara-gözüne değil.
Mesele şu: Yürürlükte olan mevcut yanlış dîni anlayışı Kur’ân’a-sünnete göre mi değiştireceğiz; yoksa modernizme göre mi değiştireceğiz?.
Metropôllerde yaşamak şerefsizliktir. Çünkü metropôllerde şerefsizleşmeden yaşanmıyor.
Mevcut “akıl çağı”nda her-şeyin ifsâd olmuş olması, “aklın îmândan kopuk olması” nedeniyledir.
Mevcut Dünyâ “anlamsız” bir Dünyâ’dır. Mü’minin bu anlamsız Dünyâ’ya anlam katması zorunluluğu vardır. Gerekirse bunu, Dünyâ’nın altını üstüne getirerek yapar.
Mevcut Dünyâ’da “ahlâkî suç” işlemedikçe, Dünyâ zulümden kurtulamaz.
Mevcut Dünyâ’nın perişan, adâletsiz, onursuz-şerefsiz durumu nedeniyle kahrolmayanları ve bu çirkeflik nedeniyle tüm Dünyâ’yı yakmayı hayâl etmeyenleri İslâm’a dâvet ediyorum!.
Mevcut Dünyâ’nın sistemini ve eserlerini beğenen insan, dinden nefret ediyor demektir.
Mevcut ideolojiyi yada mevcut iktidârı sevmemek, “vatan hâinliği” ile aynılaştırıldı.
Mevcut kötü durum nedeniyle Dünyâ’nın altını üstüne getirme hayâli kurmayan kişi peygamber seçilmez ve kendisine vahyedilmez.
Mevcut lâik-seküler-kapitâlist-liberâl-demokratik-konformist-emperyâl sisteme göre işleyen Dünyâ’dan bir pay almak istiyorsanız, bu sistemlere uymak zorundasınız. Bu sistemlere göre yaşamak zorundasınız. Kim bu sisteme daha iyi uyarsa, o kişi sistemden daha fazla yararlanır.
Mevcut sorunların ve çirkefliklerin nedeni, Kur’ân’ın bilinmemesinden ziyâde, bilenlerin “örnek olacak şekilde yaşamaması”ndandır.
Mevcut vergi-sistemi, küçük işletmeciyi kontrôl altında tutuyor fakat sermâyedarları kontrol edilemez duruma getiriyor.
Mevcut zaman ve mekân, “insan” olarak kalmanın neredeyse imkânsız olduğu bir zaman ve mekândır.
Mevlâ varken, Mevlâna’ya uyma!.  
Mevlâna Moğol, İbn-i Arâbi haçlı ajanıdır.
Mevlâna’nın hoşgörüsü, sâdece Moğollara karşı gösterdiği bir hoşgörüdür. Egemenlere gösterdiği hoşgörü.
Mezhep, meşrep, târikat, tasavvuf vs. Bunların ortaya çıkışı, din-kaynaklı değil, siyâset-kaynaklıdır. Bu konuda dîni, siyâsetlerine âlet etmişler ve sanki oluşturdukları bu siyâsi akımlar, dînî bir konuymuş gibi gösterilmiştir.
Milletin “üst akıl” zannettikleri kişilerin her zaman doğru davranacağını zanneden ahmaklar var.
Milliyetçilik, “dinden verilen tâvize” yapılan “yama”dır.
Milliyetçilik, ne lâik ne de “müslüman” olamayan kişilerin meylettiği bâtıl bir ideolojidir.
Mîrâcı kabûl etmeyenler, “namazlarını mü’mince kılmıyorlar” demektir. Zîrâ namaz mü’minin mîrâcıdır.
Mitoloji, târihte kalmış ve bitmiş değildir. Mitoloji de modernleşmiştir. Ortalık bu “modern mitolojinin tanrıları” ile tıka-basa dolmuş durumdadır.
Modeli Allah îlan ederse “âlemlere rahmet” olur. Mustafa Kemal’i insanlar, Muhammed Mustafa’yı Allah model göstermiştir.
Modern “günah dünyâsı”na karşı içinde bir bulantı duymayanlar, Kur’ân’ı henüz idrâk edememişler demektir.
Modern “Yaratılışçı Evrim Teorisi”, klâsik “Rastlantısal Evrim Teorisi”ne geçişin bir aşamasıdır.
Modern akıl, “kışkırtılmış akıl”dır.
Modern anlamdaki “özgürlük” çoğaldıkça insanın esâreti artıyor.
Modern bilim, bir “anlamsızlaştırma ameliyesi”dir. Zîrâ modern bilim parçalayıcıdır. Parçalanan şey anlamsızlaşır.
Modern bilim, dîne savaş açtığı ve onu karaladığı ölçüde yıkılmaktan korunabilir.
Modern bilim, hakîkati perdeliyor.
Modern bilim, sâbitesini-ilkesini kaybettiği için krize girmiştir. Bu nedenle 1950’den bêri örneği olmayan bir şeyin îcâdı yapılamıyor.
Modern bilim, şeytanın fısıldadıklarıdır.
Modern bilim; bir dönem tartışmasız kabûl edilen bir önermenin, bir sonraki dönemde tartışmasız reddedilmesidir.
Modern bilim-adamlarının çoğu, her-şeyi lâboratuvarda inceleyip deneyimleyebileceğini zanneden, hayattan soyutlanmış ahmaklardır.
Modern bilimi, bilim için bilimdir. Halbuki bilim, manevi olan için olmalıdır.
Modern bilimin “bilindiği gibi” dediklerinin % 99’u, aslında “kabûl edildiği gibi” anlamındadır.
Modern bilimin hakîkate ulaşmak gibi bir derdi yoktur. Onun derdi, seküler paradigmanın yalakalığını yapmaktan başkası değildir.
Modern bilimin temeli yoktur. Zîrâ modern bilim, bilimin ifsâd edilmiş şeklidir.
Modern bilimin yarısı filmdir.
Modern bilimsel teoriler, “henüz çürütülememiş” teorilerdir.
Modern bilimsel teorilerin çoğu, bilimsel değil, siyâsi teorilerdir. Seküler siyâset, kendine nasıl bir teori lâzım ise, bilim-adamlarına o şekilde bir teori sipariş ediyor.
Modern dâire (ev) “yuva” değildir.
Modern demek, “stres” demektir.
Modern devlet, “tek-tek bireyler”i değil, “genel çıkarlar”ı gözetir ve kâle alır.
Modern dönemde “aşağıdan yukarıya” olan çalışma yöntemleri başarısız oluyor ve “sistem”e alan açıyor.
Modern dönemde, “ekinin ifsâdı” tamamlandı. Neslin ifsâdı ise “kadın” üzerinden yapılıyor.
Modern dönemden bakarak 1.400 yıl önceki davranışları-hâlleri-konuşmaları değerlendirmek imkânsızdır. Bu yüzden modern insan, İslâm târihini anlayamıyor, bu nedenle de deizme ve ateizme kayıyor.
Modern Dünyâ bir ârızadır. Doğal ve normâl olan “klâsik dünyâ”nın ârızalanmış ve ifsâd olmuş şekli.
Modern dünyâ, kâlbi bırakıp zekâya kilitlenmiş insanların dünyâsıdır.
Modern dünyâ, modernizm tarafından yorumlanmış bir dünyâdır. İşte insanlar bu yoruma göre hareket etmektedirler. Oysa bu yorum İslâm’ın zıddı bir yorumdur.
Modern Dünyâ/kent, günaha bakmadan ve basmadan yürünemeyecek bir Dünyâ/kenttir.
Modern Dünyâ’da domuzluğu (tüketim) en üst seviyede gerçekleştiren kişiler, “en üstün kişiler” olarak kabûl edilir.
Modern Dünyâ’da engelliler büyük risk altında yaşarlar.
Modern Dünyâ’da insanı en çok aptallaştıran şey, teknolojidir.
Modern Dünyâ’ya ve modern insana “menat putu”=mâni (money) para” hâkimdir.
Modern Dünyâ’yı “iplemeyen” bir toplum bulunmadıkça, “seküler kuşatma”dan kurtulmak mümkün olmaz.
Modern dünyâda meşrûluğun kaynağı “meşhurluk”tur.
Modern dünyâda yaşamak, “bir cendere içinde yaşamak”tır. O cendere kimileri için pamuklu, kimileri için de dikenlidir.
Modern düşünce, tanımını yapamadığı şeyi yok kabûl ediyor.
Modern evler “ev” değildir, sığınaktır.
Modern gençliğin elinden akıllı telefonları ve sosyâl medyayı aldığınızda, dımdızlak ortada kalırlar.  
Modern gençliğin sorunu, “sorunu” olmamasıdır.
Modern gençlik mahrûmiyetten mahrumdur.
Modern gençlik, tüm âilenin hep birlikte çözemediği bir sorunu, tek-başlarına çözebileceklerini sanan ahmaklar topluluğudur.
Modern gençlik; “selâmun aleyküm” sözünü ifâde etmekten utanır bir durumdadır.
Modern gök-bilim, %90, “tersinden” bir falcılıktır. Arada bir tutturuyorlar işte.
Modern hayat çok bereketsiz.
Modern hayâta uymamak, seküler kânunlara göre suç olsa da, İslâm’a göre günah değildir.
Modern hayâta uymayan her-şeyi reddetmek bir sapıklıktır.
Modern hayattaki “yaşamak” ile, klâsik zamanlardaki “hayat sürmek” kavramları aynı şey değildir. Aradaki fark, “rûh”tur.
Modern ılımlı İslâm, “indirgenmiş İslâm projesi”dir.
Modern insan (hattâ müslüman), “İslâm’ın Dünyâ’ya hâkim olma düşüncesi”nden, zebraların aslandan kaçtıkları gibi kaçıyor.
Modern insan “tükettiğin kadar vârolabilirsin” sözüyle aldatılıyor. 
Modern insan akla değil, zekâya önem veriyor. Çünkü modern dünyâya şeytanın iktidârı hâkim.
Modern insan Allah karşısında “özerk” olmak isteyen varlıktır. Dünyâ-içinde kendine bağlı; Dünyâ-dışında (mecbûren) Allah’a bağlı.
          Modern insan için “şeytan ne derse o”dur.
Modern insan istiyor ki, inanılması gereken şeye, “kendi istediği gibi” inansın.
Modern insan kentte, yaşamıyor, bulunuyor.
Modern insan rûhunu mutmain etmedikçe hiç-bir şekilde tatmin olamayacağı gerçeğini es geçiyor.
Modern insan tabiatı kontrôl altına aldığını zanneder. Tâ ki, bir deprem-sel-yangın-fırtına vs. patlak verene kadar.
Modern insan ve artık müslümanlar da, “Dünyâ’da rahat etme”ye kilitlendi. İyi de Dünyâ bir “imtihan dünyâsı” değil mi?. İmtihanın olduğu yerde rahatlık olur mu?.
Modern insan, “Allah’tan daha iyisini yapabileceğini zanneden” insandır.
Modern insan, “aynadan labirentler”e hapsolmuş durumdadır.
Modern insan, “başkalarına” bakarak rahatlayan yada acı çeken insandır. Onu huzurlu yada huzursuz eden şey, başkalarına bakarak yaptığı kıyaslamadır.
Modern insan, “doğal gidişât”ı (yaşlanma) ve “doğal son”u (ölüm) kabûl edemeyen kişidir.
Modern insan, “gösterişli olan”ı “güzel olan” zannediyor.
Modern insan, “imtihan”dan kurtulmak için çabalayan insandır. Bu bağlamda en çok da bilimi kullanıyor.
Modern insan, “sistem” ne dediyse yapıyor ve hiç îtirâz etmiyor. Bu, “sisteme köle olmak” demektir.
Modern insan, “üç kuruşa beş köfte yemek isteyen” insandır.
Modern insan, 2+2’nin 5 olduğuna inandırılmış olan insandır. Buna öyle bir inanmıştır ki, birileri de çıkıp, “hayır kardeş!, 5 değil, 4 eder” dese; ilk önce espri yapıyor diye güler; sonra onu cehâletle suçlar ve en sonunda da 2+2’nin 4 olduğunda ısrâr edenleri, “fitne çıkarmak”la suçlayıp “terörist” îlan eder.
Modern insan, acziyetinin farkında olmadan, “küçük dağları ben yarattım” havasında..
Modern insan, alışkanlıklarının nesnesidir.
Modern insan, ayakta durmaktansa sürünmeyi kabûl etmiş olan insandır.
Modern insan, bir şeyin bilgisini, o şeyi kendisi zanneden insandır.
Modern insan, daha çok yemek için daha çok çalışan insandır.
Modern insan, değer-merkezli değil, yarar-merkezli düşünüyor ve eylemde bulunuyor.
Modern insan, dîni; rûhu için değil, bedeni için kullanmak istiyor.
Modern insan, Dünyâ’yı ıskalamamak için dîni ıskalayan kişidir.
Modern insan, Evrim Teorisi’nin psikolojik dayatması ve modern telakki nedeniyle, eski insanları çok ilkel görüyor.
Modern insan, günaha girmekten değil, günaha girememekten korkan insandır.
Modern insan, haddini bilmeyen insandır.
Modern insan, her-şeyi bildiğini ve bilebileceğini zanneden bir câhildir. Cehâlet zâten budur.
Modern insan, insan görünümlü domuzdur.
Modern insan, kendini aslâ tatmin etmeyecek şeylerin peşinde koşuyor.
Modern insan, kendini kâinâtın sınırlarına ebedî olarak hapsetmiş varlıktır.
Modern insan, kendisi ile savaştığı kadar şeytan ve tâğutlar ile savaşsaydı böyle rezil bir durumda olmazdı.
Modern insan, kimseye muhtâç olmak istemiyor; oysa “komşu komşunun külüne muhtaçtır” atasözü vardır.
Modern insan, maddenin etrâfında, maddenin parçacıklarından bile daha hızlı dönüyor.
Modern insan, modern hazları yaşayamamanın sıkıntısını çeken insandır.
Modern insan, modern kuralları din edinmiş olan kişidir.
Modern insan; “değer bilinci” olmayan insandır. Olmazsa-olmaz olan bir değeri bulunmadığı için, görüşlerinin sağlamasını yapacak bir dayanağı yoktur. Böylece mecbûren nefsine göre düşünmekte ve yaşamaktadır.
Modern insan; “haz alıyorum, o hâlde yaptığım doğrudur ve bu nedenle de haklıyım” diyen insandır.
Modern insana hiç-bir şey yetmiyor
Modern insanı hayâttan koparan şey “kâlp krizi”nden ziyâde, “kâlbî krizler” yaşamasıdır.
Modern insanın “fikir” zannettiği sözlerin çoğu, aslında “duygular” ve “vehimler”dir.
Modern insanın boş zamânı yok. Modernizm ona boş zaman bırakmıyor ki.
Modern insanın bunalımı, “tanrılaşmaya kalkması”ndan dolayıdır.
Modern insanın değeri, putunun değeri kadardır.
Modern insanın maddî ve mânevî sefâletinin nedenlerinden biri de, “korneaları delen kibri”dir.
Modern insanın ve müslümanın en önemli özelliği, vicdânını ve merhâmetini kaybetmiş olmasıdır.
Modern kent ve apartman bir dayatmadır.
Modern kentin “apartman” denen betonları arasında “organik” beslenmek “doğallık” değildir.
Modern kentler “yaşanılan yerler” değil; insanların “orada bulunmak” zorunda olduğu yerlerdir.
Modern kentler insana göre değil, insanlar modern kentlere göre şekillendiriliyor.
Modern kentler, “harbî yaşamlar”ın blôke edildiği, “yalandan yaşanılan” yerlerdir.
Modern kentler, “yaşanmışlık”ın yok edildiği merkezlerdir. Modern kentler gün geçtikçe ruhsuzlaşıyor.
Modern kentler, Allah’ı hatırlamayı engelleyecek şeylerle çevrili..
Modern kentler, antik kentlerin taklididirler.
Modern kentler, günaha girmeden yaşanamayacak olan yerlerdir.
Modern köle edinme şekli, borçlandırmayla oluyor. Buna göre insanların büyük çoğunluğu, fâiz-merkezli bankalar tarafından köleleştirilmiş durumdadır. İnsanlar bankaların kontrôlünden çıkamıyorlar. 
Modern kölelik, “klâsik kölelik”ten daha ucuza mâl olur.
Modern Kur’ân araştırmaları, “dananın altında buzağı arama” faaliyetleridir.
Modern Kur’ân çalışmaları, “arapça gramer dersleri”nden ibârettir.
Modern Kur’ân çalışmaları, Kur’ân’ı “aklın nesnesi” durumuna düşürmektedir.
Modern Kur’ân çalışmaları, Kur’ân’ı hayâta sokmama-merkezli çalışmalardır.
Modern Kur’ân çalışmaları, mü’mince duruşu blôke ederek, kişinin statükoya eklemlenmesine sebep oluyor.
Modern Kur’ân çalışmaları, müslümanları Peygamber-sünnet düşmanı yapıyor.
Modern Kur’ân okumaları ve dersleri, İslâm’ı modernize etme çalışmalarıdır.
Modern meâl ve tefsircilerin büyük çoğunluğunun kaynağı, İslâmı’ın kendi iç-dinamikleri değil, değişip duran modern-seküler reel-politiktir.
Modern müslüman (şimdiki zamânın müslümanı), kapitâlizmi meşrûlaştıran kişidir. Ona karşı çıkmayarak ve destekleyerek.
Modern müslüman entelektüellerin bize gösterdiği ve yapılmasını istediği İslâm-anlayışı metodu, batı-merkezli bir metottur. Bahsettikleri metot İslâm’ın kendi iç-dinamiğinden çıkmış bir metot değildir. Bu metot ile ne İslâm’ın iktidâr olması mümkün, ne de bir zulmün sona ermesi. Kâfir bir metotla müslümanlık bir yere varamaz.
Modern müslüman ve anne-baba; “en iyi yatırımın çocuğa yapılan yatırım” olduğunu söylüyor. Fakat bu yatırım, mîdesini alabildiğine şişirecek bir yatırımdır onlara göre ki, böyle düşünmelerini sağlayan şey, mîdeleri patlarcasına şişmiş olanların ortaya atmış olduğu bir fitnedir.
Modern müslüman zannediyor ki Allah, bu mevcut Dünyâ’yı hayâl ediyordu ve her yönüyle aynen böyle bir Dünyâ inşâ etmelerini istiyordu insanlardan. Şimdi böyle bir Dünyâ bulunduğuna göre Allah çok memnun ve râzı bu durumdan. 
Modern müslüman, “çok” olanın “doğru olduğu”nu zanneden ahmak kişidir.
Modern müslüman, “dînine ihânet eden” müslümandır.
Modern müslüman, “dîniyle değil, partisiyle iftihar eden” müslümandır.
Modern müslüman, “gözü açılmış” fakat gönlü/kâlbi kararmış/körelmiş kişidir.
Modern müslüman, cennette yaşadığını zannediyor. 
Modern müslüman, dîni, spekülatif bir çalışma alanından ibâret görüyor.
Modern müslüman, İslâm ile değil, İslâm’laştırılan ile meşgûldür.
Modern müslüman, keyfine tapan kişidir.
Modern müslüman, koşulların yönlendirdiği kişidir. Hâlbuki bir müslümanın, Kur’ân’a göre yaşaması gerekir.
Modern müslüman, Kur’ân’ın sosyâl ve siyâsal boyutuna iknâ olmadığı için, modern-lâik-seküler-demokratik-liberâl-kapitâlist sistemlerin sosyâl ve siyâsal boyutuna îman etmektedir.
Modern müslüman, papaz tarafından değil ama, imam tarafından “vaftiz” olmaya râzı olan müslümandır.
Modern müslümanın düşünce şekli ve tarzı, modernizmin düşünce şekli ve tarzıdır. Bu düşünce şekli aslında çok kısır ve dardır. Hâlbuki İslâm düşüncesi velûddur. Müslümanlar bu düşünce yerine modernist kısır düşünceye göre düşünmekle kendilerine yazık ettiler/ediyorlar.
Modern müslümanın en büyük sorunu, “îman” ile “itaat”i ayırmasıdır. Îman ettiğini söylüyor ama itaat etmiyor.
Modern müslümanın İslama bağlılığı, benimsediği hayat tarzına dokunulduğu yerde bitiyor.
Modern müslümanın sorunu şu; “İslâmî yaşam tarzı”na göre mi, “yoksa küresel yahudi yaşam tarzı”na göre mi yaşayacak.. İkisi birlikte sırıtıyor çünkü.
Modern müslümanın yeni âmentüsü: “Zaman sana uymuyorsa, sen zamâna uy” sözüdür.
Modern müslümanlar artık, “yorumlanmamış Kur’ân”a inanmıyorlar.
Modern müslümanlar İslâm’a bir “dâvâ” olarak bakmıyorlar. Bu nedenle de İslâm için bir fedâkârlıkta bulunmadıkları gibi, bunu düşünemiyorlar bile.
Modern müslümanlar, “Allah’ı râzı etme”yi bırakıp, “şeytanın gönlünü yapma”nın peşine düştüler.
Modern müslümanlar, “dikey İslâm”dan vazgeçip, “yatay İslâm”a râzı” olmuşlardır. 
Modern müslümanlar, “düzeltmek” için, hiç-bir şeyi kırıp-dökmeden, hiç gürültü-patırtı yapmadan bir düzeltmenin olabileceğini zannediyorlar. Oysa insanlık-târihinde sessiz-sedâsız yapılmış bir “düzeltme” örneği yoktur.
Modern müslümanlar, “Kur’ân’ı anlayarak okuyacağız” diye Kur’ân’ın büyüsünü bozdular.
Modern müslümanlar, “Rabbim Allah’tır” demenin ne olduğunu bilmiyor.
Modern müslümanlar, îtikatta Kur’ân’a bağlı olduğunu söylerlerken, amelde demokrasiye göre hareket ediyorlar.
Modern müslümanlar, modern paradigmaya uygun olmayan İslâmî düşünceyi, aşırı yoruma tabi tutup değiştirmeden kabûl edemiyor.
Modern müslümanlar; Dünyâ’nın ahlâki, sosyâl, âilevi, ilmî, insânî, tıbbî, ekolojik vs. çöküntülerine rağmen, -görece- ekonomik ve maddî ilerlemeyi, “İslâm’ın ilerlemesi” zannediyor.
Modern müslümanlara “Allah rızâsı için” bir şey yapmak, “bedâva iş” olarak görülüyor.
Modern müslümanların İslâm’ı anlama(ma) yolundaki ana problemi; 23 yıllık yaşanmışlığı, vahyin indiği toplumun sosyo-kültürel yapısını ve târihi ortamı yok saymasıdır.
Modern müslümanlık(!), “sünnet”i yok sayarak her-şeye “eyvallah” diyen “soyut bir İslâm”ın peşinden gidiyor.
Modern müslümanlık; “dostlar alış-verişte görsün” tarzındadır.
Modern müslümanlıkta, “Peygamberi ne kadar etkisizleştirirsem, o kadar ‘iyi müslüman’ olurum” ahmaklığı var.
Modern okullar; Dünyâ çapında âlimler, sanatçılar, düşünürler ve lîderler değil, sistemin kâtipliğini ve mêmurluğunu yapacak insanlar yetiştirmek için vardır.
Modern olan, klâsik olan her-şeyden nefret eder. Buna, Peygamberimiz ve sahabenin Kur’ân anlayışı da dâhildir.
Modern olmamak günah değildir.
Modern özgürlük telâkkisi, “ilâhi olan”ın güdümünden çıkıp, “bedenî-nefsî olan”ın güdümüne girmek demektir.
Modern peygamberlerin(!) peşine takılıp onların sünnetlerini birebir tâkip edenler, Peygamberimiz’in sünnetini elbette inkâr edeceklerdir.
Modern politikalar sonucu büyük çiftçi nüfûsun kentlerde işçilere dönüştürülmesi, büyük sermâyedarlar ortaya çıkarmıştır.
Modern putçuluklardan biri de, “uzman-perestlik”tir.
Modern sorun çözme(!) yöntemleri, doğal çözüm yollarını baltalıyor.
Modern şirk, “konjonktür ile şirk koşmak”tır.
Modern teknoloji, “yıkım teknolojisi”dir. Teknoloji ilerledikçe yıkım-gücü artan makineler çıkıyor ortaya.
Modern tıbbın geçirdiği bir “kronik hastalık” yoktur, fakat “geçirdiği” bir-çok hastalık vardır.
Modern tıp ve hastahâneler, hastalardan ziyâde, tıp personeline ve tıbbi cihaz teknolojisine hizmet ediyor.
Modern tıp, "hasta" ile değil, "hastalık" ile ilgileniyor. "Hasta" değil, "laboratuvar sonuçları" tedâvi ediliyor. 
Modern tıp, “hastalığa karşı hastalık” üretme bilimidir.
Modern tıp, “sağ kalma”yı sağlasa da, “sağlıklı olma”yı sağlayamıyor.
Modern tıp, “sanâyileşmiş tıp”tır.
Modern tıp, doktorları “tıbbî sekreter”lere dönüştürdü.
Modern uygarlığın geçtiği yoldan müslümanların da geçmesi gerektiği, yâni müslüman muhayyilenin modern paradigmayı taklit etmesi (oksidentalizm) gerektiği söylemleri var. Eğer müslümanlar böyle yaparlarsa, bir zaman sonra; batı’nın birilerini sömürdüğü gibi müslümanlar da birilerini sömürmeye başlarlar. Bu sömürme “öldürerek sömürme” şeklinde de olacaktır. Bu durumun İslâm’ın özüyle uyuşması söz-konusu bile olamaz. Batı’nın kalkındığı şartlarda kalkınmak şerefsizliktir.
Modern yalanların çok etkili olmasının nedeni, çok profesyonel olmasıdır.
Modern yanlışlıklar, geçmişin aşırı eleştirilmesiyle kapatılmaya çalışılıyor.
Modern yaşam-şekli, doğala, normâle ve fıtrata aykırı bir yaşam-tarzıdır.
Modern yaşam-tarzı ile apaçık çelişik olan İslâmî yaşam-tarzı, aşırı yorumlarla moderniteye uydurularak göz-ardı ediliyor.
Modern zamanda aşırı öne çıkarılan sevgi, bencil bir sevgidir. Bu nedenle de sağlam olmuyor. Ölene kadar sürecek olan “sevgi”ler, bedeli ödenen sevgilerdir.
Modern zamanlarda çok fazla kullanılan “yapacak bir şey yok” sözü hem yanlıştır hem de samîmi-ciddî bir söz değildir. Yapacak bir-çok şey var fakat yapacak kişi/adam yok.
Modern zamanlarda hasta olmak, “insanların hastahâneler tarafından yönetilmeye başlanması” demektir.
Modern zamanlarda ilim-bilim denilen şey, kabûl edilen ve ettirilen şeydir.
Modern zamanlarda müslümanları en çok engelleyen şey “ne yapmalı?” sorusudur. Peygamber kıssaları ve “sünnet” ortadayken ve en ince ayrıntısına kadar biliniyorken “ne yapmalı” sorusunu sormak, gayr-ı ciddî bir soru olsa gerek. “Ne yapmalı” sorusuna “muhteşem bir cevap” almayı mı bekliyorsunuz?..
Modern zamanlarda ortaya çıkmış sapkınlıklar, “İslâm’ı çağa taşımak” olarak gösteriliyor.
Modern zamanlarda şeytanın sürekli bir ağrısı oluyor. İnsanların yaptıklarına bakarken, gülmekten oluşan karın ağrısı.
Modern zamanlardaki kölelik, eski köleliklerden bin beter. Çünkü eski kölelik sâdece bir kişiye ya da şeye yapılırken, şimdiki kölelik herkese ve her-şeye yapılan köleliktir.
Modern zamanların İslâm âlimleri(!), “nebîlerin vârisleri” değildirler.
Modern zamanların kültürlü insan tanımı: Tüketim ürünlerini en iyi tanıyan insan.
Modern zihniyet, klâsik zihniyeti anlayamıyor.
Modern-bilim modern meâl ve tefsircilerin ümüğüne çökmüş ve müthiş bir baskı uygulamaktadır. Modernizme uygun meâl-tefsir yapmadıklarında gırtlaklarını sıkıverecekler.
Modern-bilim, “dananın altında buzağı arama” eylemidir.
Modern-bilim, “dîne karşı din”dir.
Modern-bilim, “doğal bilim”in ifsâd edilmiş şeklidir.
Modern-bilim, faydadan çok hazza dönüktür.
Modern-bilim, teorilerini “göz-ardı ettikleri” üzerinden kurar.
Modern-bilim, yeni ve modern tanrılar arama ve ortaya koyma sistemidir.
Modern-bilime göre bilim, “yanlışlanabilir olan”dır. Her-şey yanlışlanabilir. Buna, Dünyâ’nın yuvarlak oluşu ve döndüğü de dâhildir.
Modern-dünyâda, modern-insanda (müslümanların geneli de dâhil) şu anlayış var: İslâm/Kur’ân/Sünnet adına yapılan her şey yanlış; Terör, Şeytan-tağut kapitâlizm demokrasi adına yapılan her şey doğru ve güzel.
Modernist zihnin, tevhid ve şirk kavramlarını hakkıyla anlaması yada kabûl etmesi mümkün değildir.
Modernite bir “cezâ”dır.
Modernite, anlamdan kopuk bir hayat önermesiyle insnaları bunalıma soktu. Anlamı olmayan hayat tarzları, kendi-kendilerini bitirmeye mahkûm ve mecburdur.
Modernite, fıtrattan ve doğal olandan bir sapmadır.
Modernite, gelenek düşmanıdır.
Modernitenin İslâm coğrafyalarındaki taşeronları, müslümanların “sinirlerini yumuşatmak” ve “gazlarını almakla” görevlidirler.
Modernitenin, aklı mânâdan ayırmasıyla başlayan ifsâd, yapılan iki Dünyâ savaşıyla zirveye çıktı. İşte modern insanın bunalımının nedeni bundan dolayıdır.
Modernizm “akıllarda kalacak” gerçek hayatlar yaşamaya izin vermiyor.
Modernizm bir “dengesizlik uygarlığı”dır.
Modernizm bir “hız uygarlığı”dır. O kadar hızlıdır ki, ruhlar geride kalmıştır (Bir Çift Yürek). Böylece ruhsuz bir uygarlık hâline gelmiştir. Bunalımı bu yüzdendir.
Modernizm bir “insanı kuşatma projesi”dir. 20-25 yaşına kadar okul ile, 60-70 yaşına kadar da iş ile, nefes bile aldırmadan kuşatıyor insanları.
Modernizm bir “kayıt” uygarlığıdır. Zâten modern insanı sıkıştırıp huzursuz eden şey, “her yönden kuşatılıp kayıt altına alınmak”tır. Bu kuşatılmanın panzehiri, “kayıt-dışı” bir hayattır. Böyle bir hayâtın bedeli ise, modern hayattan vazgeçmektir. Ne oranda vazgeçerseniz, o oranda huzurlu olursunuz.
Modernizm bir “seyretme uygarlığı”dır. Öyle ki, derin zulümler ve acılar da “yalnızca seyredilen” şeyler hâline geldi.
Modernizm bir “tecrübesizlik uygarlığı”dır.
Modernizm bir “yaşam tarzı dayatması”dır.
Modernizm bir, “bulanıklık uygarlığı”dır. Hiç-bir şey net değildir.
Modernizm için en büyük sorun, Kur’an ve onun pratiği olan Sünnet’tir.
Modernizm iki tür insan üretti: 1- “Dolap beygiri”ne dönmüş insan; 2- Miskinliğe hapsolmuş insan.
Modernizm ile birlikte ortaya çıkan “ilerleme” düşüncesi, “ileride her-şeyin daha iyi olacağı zannı ve umûdu”dur.
Modernizm ile Kur’ân çeliştiğinde, yanlış olan elbette ki modernizmdir.
Modernizm materyâlizmdir. Materyâlizm ise, “her-şeyi madde ile düşünmek” demektir. Fakat madde sınırlı bir şey olduğundan, madde-merkezli düşünce de sınırlı oluyor. Modern düşünce sınırlı bir düşüncedir. Bu nedenle de “hârika eserler” koyamıyor ortaya.
Modernizm merkezli hemen her-şey, bir yalanın ve hırsızlığın üzerine kurulmuştur.
Modernizm târihi, insanlığın beşeriyete indirgenmesinin târihidir.
Modernizm ve modern ürünler, Dünyâ insanlarının büyük kesiminin sefâleti pahasına ayakta duruyor. 
Modernizm, “açıklama”nın “anlamlandırma”ya üstün tutulmasıdır.
Modernizm, “aklın îmâna üstün tutulması” ve “akılın kuvvetlenip, îmânın zayıflaması”nın târihidir.
Modernizm, “asgâri bir gerçeklikte yaşamak” demektir.
Modernizm, “bedeniyet”i medeniyet zannetme uygarlığıdır.
Modernizm, “dîne karşı din” yada, “şeriata karşı şeriat”tır.
Modernizm, “dînî tefrit”e karşı bir “seküler ifrat” hareketidir.
Modernizm, “eşek gibi” çalışıp, “domuz gibi” yeme uygarlığıdır.
Modernizm, “îmân ne kadar sınırlandırılırsa, aklın da o kadar gelişeceği”ni zannetme ahmaklığıdır.
Modernizm, “îmânın, akıl karşısında sınırlandırılması”dır.
Modernizm, “insanlığın uğradığı en büyük zarar ve kayıp”tır.
Modernizm, “İslâm’ın-dînin uzaklaştırılması”; post-modernizm, “müslümanların-dindarların muhâfazakârlaştırılması”dır. İkisinde de hedef, “dînin hayattan uzak tutulması”dır. 
Modernizm, “klâsik olana sövme”nin adıdır.
Modernizm, “Pandora’nın kutusu”nu ardına kadar açtı ve Dünyâ’yı da Pandora’nın kutularıyla doldurdu.
Modernizm, “tevhidî” terk-etmenin bir cezâsıdır.
Modernizm, bilerek bir güvensizlik ortamı oluşturur. Böylece insanlar kendilerini güvensiz hissedeceklerinden bencilleşecekler ve bencil hedefleri peşinde koşacaklardır.
          Modernizm, bir “anlamsızlık uygarlığı”dır.
Modernizm, bir “dayanıksızlık uygarlığı”dır.
Modernizm, bir “dikizleme uygarlığı”dır.
Modernizm, bir “eğlence kültürü”dür.
Modernizm, bir “ihtiyaç ortaya çıkarma uygarlığı”dır.
Modernizm, bir “kışkırtma uygarlığı”dır. Nefisleri kışkırtır. Kışkırtılmış nefisler, hakîkati idrâk edemezler.
Modernizm, bir “teknoloji putperestliği”dir.
Modernizm, devletleri bölüp parçalar ki daha iyi yönetsin; işte insanı da bireyselleştirerek parçalar ki insanı da daha kolay yönetebilsin.
Modernizm, doğruların çoğalması ve sonsuzlaşması ideolojisidir. Oysa “doğru” tektir.
Modernizm, Dünyâ’yı, artık “tedâvi edilemez” bir hâle getirdi.
Modernizm, fıtrata yapılan ihânetin târihidir.
Modernizm, her-şeyin dinden koparılması ve sözde bağımsızlaştırılmasıdır.
Modernizm, insanın ve kâinâtın büyüsünü bozdu-bozuyor.
Modernizm, işlerini savsaklayan müslümanlara Allah’ın bir cezâsıdır.
Modernizm, kaostan beslenir.
Modernizm, normâl olanı “sorun” olarak gösteren bir sistemdir.
Modernizm, sözde meşrûiyetini, geçmişin “geri”, kendisinin ise “ileri” olduğunu söyleyerek sağlamaya çalışır.
Modernizm, ticâretin tarıma olan üstünlüğüdür.
Modernizm; “düşene bir tekme de sen vur” uygarlığıdır.
Modernizm; “şehvetin kölesi” olmaya “özgürlük” diyor. Hâlbuki bu, âdi bir köleliktir.
Modernizm; yavaş-yavaş akan bir dereyi eliyle yelpâzeleyerek akışını hızlandırmaya çalışmaktır.
Modernizmde tek geçerli ölçünün para olması; modernizmin, matematik-merkezli olmasındandır.
Modernizme boyun bükenler, “İslâm Devleti değil, adâlet devleti istiyoruz” diyorlar. İslâm olmadan adâlet mi olur be ahmaklar!
Modernizme göre en iyi okul, “seküler sisteme en iyi entegre eden okul”dur.
Modernizmi ve bilimi “din” edinip onu kutsamış ve modern bilim ile büyülenmiş olanlar, İslâm’a “burun kıvırarak” bakmaya başlıyorlar. Onu bir-türlü mevcut zamâna uyduramıyorlar. Artık İslâm ile ilişkileri “yalandan” bir ilişki oluyor.
Modernizmin ağır kuşatması altında seküler sistemlere îtirâza cesâret edemeyen müslümanlar, "gelenek eleştirisi"yle idâre ediyor.
Modernizmin ağır kuşatması altındayken, 1.400 yıllık İslam Tarihini doğru okuyup değerlendirebilmek imkansızdır.
Modernizmin bahsettiği özgürlük, “dîne karşı özgürlük”tür.
Modernizmin başarılı insan anlayışı: “En başarılı insan, modayı en iyi tâkip edebilen insandır”.
Modernizmin en büyük tanrısı insandır. Öyleyse modernizm bir “tanrılar savaşı”dır. O hâlde modernizm, mitolojinin modern şeklidir.
Modernizmin sonu, -mecbûren- ilkelliğe dönmektir.
Modernizmin tetkiki, modern olmayan toplumlarda aşağılık kompleksi oluşturuyor.
Modern-seküler ideolojiler ağır kuşatması altındayken, İslâm’ın nasıl bir “süper düzen” olduğunu gösterme fırsatı yoktur.
Modern-seküler ideolojinin taşeronluğunu yapan iktidar ve siyâset, maddî anlamda bir kesimi kalkındırmış olsa da, sosyâl ve ahlâki anlamda toplumun genelini yozlaştırıp bozmuştur.
Modern-seküler ortamda, kâfir, müşrik, zâlim, fâizci zihniyet her zaman kazanır. Tâ ki; devrimci bir lîder, adanmış bir toplum-nesil ve İslâmî bir devrim olana kadar.
Modern-seküler sistem, doğal-İslâmî sistemi “yıkarak” hayattan uzaklaştırdığı için, doğal-İslâmî sistem de, seküler-modern sistemi “yıkarak” hayattan uzaklaştırmalıdır. Bu bağlamda İslâm, devrimcidir. Kısasa-kısas’ın sosyâl-siyâsal yönü böyle tezâhür eder.
Modern-seküler sistem, insanların kaderlerini aynılaştırıyor.
Modern-seküler sistem, şeytanın insana kurduğu en büyük tuzaktır.  
Modern-seküler sistemde “şeytan taşlamak” yasaktır.
Modern-seküler-muhâfazakâr-demokrat müslümanlıklar, “sırıtan müslümanlık”tır.
Muâsır batı’ya yüzünü çevirmeyi yanlış anlayan cumhuriyetçiler, yüzlerini çevireceklerine, kıçlarını çevirmişlerdir. O kıç artık tekrar doğu’ya dönmüyor.
Muâsır medeniyet seviyesine ulaşmanın şartı, dinden tâviz vermektir.
Mûcize de Allah’ın bir yasasıdır. Bu yasanın nasıllığı sâde Allah’a mâlûmdur.
Mûcizelerin nasıllığı bilinemez
Mûcizenin belgesi olmaz.
Muhâfazakâr demokrasi; “bir sene sen bizim ilahlarımıza tap, bir sene de biz senin ilahına tapalım” anlaşmasıdır.
Muhâfazakâr İslâmcılar/İslâmcılık ile Siyâsal İslâmcılar/İslâmcılığı ayırmak gerekir. Muhâfazakâr İslâmcılar “Siyâsal İslâmcılar” değildir. Muhâfazakâr İslâmcılar, lâik-demokratik-milliyetçi siyâsetçiler ve onların destekçileridir.
Muhâfazakâr İslâmcılık, “İslâmcılık” değildir.
Muhâfazakâr İslâmcılık, “İslâmcılık” değildir. O, İslâm’dan sapmış bir münâfıklıktır.
Muhâfazakârların bu kadar destek görmesinin nedeni, vahiy-merkezli dîni değil, “uydurulmuş dîn”i temsil etmesindendir.
Muhâfazakârlarla lâiklerin buluştuğu yer, “batı-merkezli tasavvur, düşünce, refah ve eylem şekli”dir.
Muhammed-i Arabi varken, Muhyiddin-i Arabi’ye uyma!.
Muhkem âyetlerin tefsiri-te’vili değil, ameli-eylemi yapılır.
Muhteşem eserler, muhteşem bir têsirin sonucudur.
Mûsa’nın yanındayım deyip de Firavun gibi yaşayanlar, ölümden sonra yine Mûsa gibi muâmele görmeyi (haşr) umuyorlar.
Mute Savaşı, aklın değil îmânın bir savaşıdır. Akla kalsa böyle bir savaşa çıkmak anlamsız ve imkânsızdır.
Mutlak bilgi, hem Dünyâ’da hem de âhirette geçerli olan bilgidir. O hâlde kâinâta âit olan bilgi mutlak değildir. Buna vahiy bilgisi de dâhildir. Vahiy bilgisi, insanın kâinatta ulaşabileceği en doğru bilgidir?.
Mutlak eşitlik, eşitsizliktir.
Mutlu âilenin formulü: Kadınlar erkekler karşısında “haddini” bilecek; erkekler de “emânet”e (kadın) ihânet etmeyecek..
Mutlu olmak için mücâdele etmekle mutluluğa ulaşılamaz; mücâdele sürecinin kendisi mutluluk kaynağıdır mü’minler için. Bu nedenle mü’minler; “nasıl mutlu olabilirim”in değil; “nasıl mücâhede-mücâdele edebilirim”in derdine düşmelidirler.
Mutluluk bir amaç-hedef değil, bir sonuçtur. Amaç ve hedef, Allah’ın rızâsını kazanmaktır. Allah’ın rızâsını kazananlar mutlu olurlar.
Mutluluk bir hedef değil, sonuçtur.
Mü’min “vahye aykırı olan çağa ayak uyduramayan kişi”dir.
Mü’min can derdinde, müslüman mal derdinde.
Mü’min mücâdele etmez, mücâhede eder.
Mü’min olmak için “Allah’ı kabûl etmek” yetmez, Allah’ı kabûl ettikten sonra “tâğutu reddetmek” de gerekir.
Mü’min, biraz telaşlı olandır. Hakkı bir-an önce hâkim kılma telâşı. Bu telaş onu dik ve diri tutar. Bâtılı hak kılmak isteyenler ise, uykuya dönmek için sabırsızlanan bir uyuşma içindedirler. 
Mü’min, canının istediği gibi yaşamayan-yaşayamayan kişidir.
Mü’min, karamsar olamaz, olmamalıdır da. Mü’min mutludur fakat bu mutluluk, Dünyâ’nın mevcut genel kötü durumundan dolayı “buruk bir mutluluk”tur.
Mü’min, seküler modern sistemde yaşamayı zûl kabûl eden kişidir.
Mü’minin değeri, İslâm’a hizmeti kadardır.
Mü’minin görevi, soyutta yok olması ve yok sayılması mümkün olmayan Allah’ın, yasalarıyla ve yaratımlarıyla Dünyâ’da/kâinatta somut hâlde görünmesini sağlamaktır.
Mü’minler kendi haklarını savunduktan sonra mü’min kardeşlerinin de hakkını da savunmadıkça, İslâm toplumu oluşamaz.
Mü’minler, Dünyâ’da, “cenneti anlamsızlaştıracak” şekilde yaşa(ya)mazlar.
Mü’minleri bağlamışlar, tâğutları salmışlar.
Mü’minliğin özelliklerinden biri de, Dünyâ’nın onu “kesmemesi”dir. Mü’min ancak cennet ile tatmin bulur.
Mücâdele, Allah’ın dînini yeryüzüne hâkim kılma mücâdelesidir. Gerisi boş iş ve oyalanmadır.
Mükemmeliyetçilik, “Allahçılık”tır. Zîrâ tek mükemmel olan varlık Allah’tır.
Mülk, ‘küfr’ üzere baki kalır; ‘zulm’ üzere baki kalmaz diye ahmakça bir söz söyleniyor. Küfr ile de bâki kalmaz, zîrâ küfrün zulme dönmemesi imkânsızdır. Hattâ tüm zulümler, küfürden neş’et eder.
Münâfık, ağzıyla söylediği şeyi yüreğinde taşımayan kişidir.
Mürcie; devleti ve lîderi aşırı yüceltmenin ve körü-körüne tâbi olmanın bir sonucudur.
Müslüman bir ülkenin NATO’da bulunması şerefsizliktir.
Müslüman demek, “muhâlefet eden” demektir. Zîrâ İslâm, Allah-merkezli olmayan Dünyâ’ya muhâlefet için gelmiştir. Fakat bu, günümüzde tersine çevrildi ve müslümanın tanımı; “etliye-sütlüye karışmayan” anlamına (ç)evrildi. Muhâlefet eden müslümana ise “terörist” denmeye başlandı.  
Müslüman doğmakla müslüman olmak aynı şey değildir.
Müslüman için meşrûluğun dayanağı “genel çoğunluk” değil, vahiy ve vahyin örnekliğini en iyi gösteren sünnettir.
Müslüman olarak “mevcut sistem” içinde bir şeyler yapmaktansa, hiç-bir şey yapmamak daha iyidir.
Müslüman olarak neyi yapamıyorsun?, neye engel var? Sorusu, İslâm’ı, 5 farz ile sınırlandırmak anlamına gelir.
Müslüman olduğunu söylediği hâlde, namaz kılmayan, oruç tutmayan, başörtüsü takmayan vs. kimseler dinden çıkmaz; “dîne girmemiş” olurlar.
Müslüman olmak artı bir şey katmıyorsa, o müslümanlığı gözden geçirmek gerekir.  
Müslüman olmak, “biraz ‘deli’ olmak”tır.
Müslüman olup da İslâm’i anlamda amel-eylem ortaya koymayanların, bugün ölmesiyle 40 yıl sonra ölmesi arasında nasıl bir fark olur ki?.
Müslüman ve gayr-ı müslim mazlumların, “arkasında duracak” değil, “yanında olacak” adamlar lâzım. Zîrâ “arkada duranlar”a pek de güvenilmez.
Müslüman, bir delikten iki kere ısırılmaz. Fakat “seküler siyâset” yüzünden aynı delikten onlarca kez ısırılmakta.
Müslüman, değerlendirmelerini “güncel” üzerinden değil, Kur’ân üzerinden yapan kişidir. Çünkü güncel olan, günü-birlik olandır. Kur’ân ise bir hayat kitabıdır, hayâtın her zerresine-noktasına dokunan..
Müslüman, rahat uyuyamayan kişidir. Bu bağlamda uyku, bir îman ölçüsüdür.
Müslüman, Ramazan’da belli olur. Oruç ve zekat ile. Çünkü din, ferâgattır.
Müslüman; kâlbinde “kerîm hedefler”e yönelik ajandaları olan kişidir.
Müslümanım diyenin “üst kimliği” İslâm’dır, millî kimlik sonra gelir.
Müslümanım diyor fakat, “İslâm’a göre” değil de “seküler sisteme göre” yiyor-içiyor, giyinip-kuşanıyor, düşünüp-konuşuyor. Yâni amelini-eylemini-söylemini seküler sistem belirliyor.
Müslümanın en sıkı tâkip ettiği kişi, Peygabemberimiz olmalıdır. 
Müslümanın gerçek vazîfesi devlet kurmak değil, medeniyet kurmaktır. Çünkü devlet yıkılır gider ama medeniyet kolay-kolay yıkılmaz. Lâkin bu medeniyet de devlet kurulmadan kurulamıyor. Devleti, medeniyeti kurmak için kurmalıyız. Medeniyeti kurmak için buna mecbûruz.
Müslümanın gündemini güncel olan değil, vahiy belirler.
Müslümanın hedefi “modern” olmak değil, “medenî” olmak olmalıdır.
Müslümanın jimnastiği namaz, perhizi oruçtur.
Müslümanın tâtil yeri cennettir.
Müslümanlar “sivil” olamazlar. İslâm ve “sivillik” bir-arada bulunamaz.
Müslümanlar arasında anlaşmazlığın ve tefrikanın çıkmasının bir nedeni de; âyetleri idrâk etmede Kur’ân bütünselliğine bakılmayıp, âyetleri “Mekke’ye göre” yada “Medîne’ye göre” yorumlamaktır.
Müslümanlar çok bilen, çok konuşan ama hiç “yapmayan” insanlar olup çıktı.
Müslümanlar Dünyâ’nın “şamar-oğlanları” değildirler. 
Müslümanlar hakîki müslüman olamayınca, sûni milliyetçiliklerle teselli buluyorlar.
Müslümanlar için dayatılan modern kıyâfet şekli, “hasar görmüş” kıyâfet şeklidir.
Müslümanlar içinde, “resûlün tebliğine uyarız ama örnekliğine uymayız” diyen ahmaklar var.
Müslümanlar içinden “kelleyi koltuğa alacak” bir topluluk çıkmadıkça, değişen bir şey olmayacaktır.
Müslümanlar Kur’ân’a bakarak hayâtı yorumlamıyor ve düzenlemiyorlar; mevcut hayâta, konjonktüre bakarak Kur’ân’ı yorumluyorlar ve ona göre eylemde bulunuyorlar.  Ellerinde Kur’ân olmasına rağmen düşüncelerini ve eylemlerini Kur’ân değil, konjonktür belirliyor. Eylemlerini ekonomileri belirliyor; partileri belirliyor; üstadları belirliyor; malları-mülkleri, sevdikleri, işleri  vs. vs. belirliyor. İŞTE ŞİRK BUDUR!.
Müslümanlar Kur’ân’ı okuyor fakat yorumunu İslâm’ın kendi iç-dinamikleri yerine, modern-seküler sisteme göre yapıyorlar. Böylece seküler-modern sistem eleştirisi yerine bu sisteme bağımlılık ortaya çıkıyor.
Müslümanlar medeniyet sürecinde karşılaştıkları kültürleri İslâm’laştırmışlardır. Fakat bu, İslâm’ın ana-prensibi değildir. İslâm’ın potansiyel olarak kendine has (özgün) bir kültürü vardır.  
Müslümanlar post-modernite ile birlikte, İslâm’ın büyük hedeflerinden ve ideâllerinden vazgeçerek, batı-merkezli, kişisel gelişim ve mutluluk (haz) odaklı bireysel amaçları ve rahatlığı seçtiler.
Müslümanlar seküler modern yollarda patinaj yaparak “geri” kalıyor.
Müslümanlar târih boyunca bir-çok kez kuşatılmaya uğramışlardı. Fakat hiç-bir zaman, “modern kuşatma” altındayken olduğu gibi, İslâm’a güvenleri kaybolmamıştı. 
Müslümanlar! İslâm’ı beşeri ideolojilerle kıyaslıyorlar ve ne ilginçtir ki sonuçta beşeri ideolojileri tercih ediyorlar.
Müslümanlar(!) müslümanlaşmadıkça, “müslümanca değişimler” olmayacaktır.
Müslümanlar(!), sıkıntıyla ve üşengeçlikle kıldıkları namaza ve ekşi bir suratla tuttukları oruca “fit” olmuş durumdadırlar.
Müslümanlar(!); bir zamanlar “küfür, şirk ve zulüm” olarak gördükleri “lâik-seküler-modern-demokratik” sistemleri, artık “kazanım” olarak görmektedirler.
Müslümanlar, “birilerine” karşı; müslüman oldukları için neredeyse özür dileyecekler.
Müslümanlar, “dil”i (söz), “el”e (eylem) üstün tutuyorlar. “Dil” ve “el” birliği olmadıkça samîmiyet ve ciddiyet ispatlanamaz.
Müslümanlar, “moderniteyle olan imtihan”ı kaybetmektedirler.
Müslümanlar, demokrasiyi, “Allah’a karşı yapılmış bir küstahlık” olarak görene kadar “düzlüğe” çıkamayacaklardır.
Müslümanlar, Dünyâ’yı öz hâline çevirip kutsallığını açığa çıkarmakla mükelleftirler. Bu, hem insanın aslına uygun olarak değiştirilmesi, hem de mekânın İslâm’a uygun olarak inşâ edilmesiyle olabilir ancak. Allah özünde bu şekilde yaratmıştır insanı ve Dünyâ’yı çünkü.
Müslümanlar, her-şey normâlmiş gibi davranıyorlar.
Müslümanlar, kardeşlerine karşı ne doğru-düzgün kardeşlik yapıyor, ne de düşmanlarına karşı doğru-düzgün düşmanlık yapıyor.
Müslümanlar, Kur’ân’ın sosyâl ve siyâsal bir boyutu yokmuş gibi davranıyorlar ve Kur’ân’ı zihinlere hapsediyorlar.
Müslümanlar, sanki İslam sâdece Mekke’ymiş de Medîne hiç yaşanmamış gibi düşünüp konuşuyor ve amel-eylemde bulunuyorlar.
Müslümanlar, seküler-kapitâlist-liberâl-demokratik sisteme eleştiri ve îtirâz etmeye cesâret edemeyince, onu onaylamak zorunda kaldılar. 
Müslümanlar, takvâdan vazgeçip hazza kapıldılar. Bu durum “târihin sonu” anlamına gelir.
Müslümanlar; “aşırı yüceltmeci peygamber” ve “indirgemeci peygamber” anlayışı arasında sıkışıp kalmışlardır.
Müslümanlar; söz, amel ve eylemden çekinir hâle geldi. “On numara bireysel müslüman” olduk gari..
Müslümanlarda son 150 yıldır gündemde olan; bilgi-kalkınma-teknoloji-ilerleme gibi söylemler, hristiyan batı-dünyâsı bunlara sâhip olduğu içindir. Yoksa İslâm’da bunlar öncel konular değildir.
Müslümanları İslâmî anlamda harekete geçirmek için onlarca, yüzlerce ve hattâ binlerce yazılar yazılıyor. Hem de bu yazıların bir-çoğu hârika ifâdeler içeren yazılar. Fakat buna rağmen ortada somut bir şey yok. Bir-türlü Ülke ve Dünyâ çapında dikkat çekecek amel ve eylemlerde bulunamıyoruz. Somut bir hareket ortaya konulamadığı için, bir-süre sonra bu güzel yazılar, mevcudu-zulmü normâlleştirmeğe başlayacaktır mâzallah. Demek istediğim; sorun güzel yazılar yazamamak, yâni birilerine bir şeyleri anlatamamak değil, “hakkı ortaya koyamamak”tır. Bunun nedeni ise “anlama-anlatma sorunu” değil, “îman sorunu”dur maalesef. O hâlde îmanlarımızı arttırmanın yoluna koyulmalıyız. Îmanların artması ise, amel-eylem ortaya koymakla olur. Îman ise daha çok da meydanda, “cihad meydanı”nda artar: “Onlar, kendilerine insanlar: ‘Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun’ dedikleri hâlde îmanları artanlar ve: ‘Allah bize yeter, O ne güzel vekildir’ diyenlerdir” (Âl-i İmran 173).
Müslümanları ve Osmanlı’yı “Dünyâ’nın agası” yapan İslâm’ın, modernizm ile birlikte “geriliğin nedeni” olarak görülmesi, ağır bir çelişki değilse, ağır bir sapmadır.
Müslümanların “gelmiş” oldukları yer, “ulaşmış” oldukları yer değildir.
Müslümanların “mânevi bağışıklık sistemleri (takvâları)” zayıfladı ve çökmeye yüz tuttu.
Müslümanların “niyeti” yok.
Müslümanların “Yunan felsefesi”ni almalarına rağmen “Yunan mitolojisi”ni almamalarının nedeni, masalın değil, ilmin peşinde olmalarıydı.
Müslümanların 2 hezayanından biri, bin yıllık İslâm Medeniyetini yok saymak; diğeri ise, 200 yıllık moderniteye meftûn olmaktır. 
Müslümanların 30 yıllık çalışmalarının sonunda ulaştıkları yer, liberâl demokrasi ve Ak Parti oldu. Bu sonucu İslâm’ın başarısı olarak görüyorlar.
Müslümanların ana sorunu, Kur’ân’ı; sosyâl, kültürel, ekonomik ve siyâl alandan kopuk bir bakış-açısıyla okumalarıdır.
Müslümanların ana-sorunu, İslâm’ın ne olup-olmadığını net bir şekilde dile getir(e)memeleridir.
Müslümanların anlamak ve yerine getirmek istemediği şey şudur: Eğer müslümanım diyorsanız ve bilginiz arttıkça hayâtınız da mü’mince değişmelidir.
Müslümanların batı karşısındaki derin kompleksinin nedeni, İslâm Medeniyeti’nin câhili ve dolayısıyla inkârcısı olmalarıdır.
Müslümanların büyük çoğunluğu, “teoride müslüman”dırlar.
Müslümanların çâresizliği, “öğrenilmiş-öğretilmiş çâresizlik”tir.
Müslümanların çoğu, İslâm’ı değil, “İslâm Târihi”ni din edinmişler ve İslâm Dîni’ne değil, İslâm Târihi’ne uyuyorlar.
Müslümanların demokrasiye bağlanma süreci, “İslâm’ın devlet talebi” olmadığı zannı ile başlamıştır.
Müslümanların demokrasiye râzı edilmesi; “ölümü gösterip sıtmaya râzı etme”nin diğer adıdır.
Müslümanların demokrasiye yönelmeleri, “vahyin dışında bir kılavuz kabûl etmeleri” demektir.
Müslümanların en büyük yanlışlarından biri de; “ancak siyâsetle çözülebilecek” olan şeyleri, eğitim-öğretim ile çözebileceklerini zannetmeleridir.
Müslümanların günümüzdeki temel sorunu, “uygulanan bir fıkıh”larının olmayışıdır.
Müslümanların hâl-i pür melâlinin nedeni, “güzel örneklik”in sergilendiği zamâna (1.400 yıl) kadar giden “gericilik”i bırakıp; seküler-küresel tâğutların ortaya çıkarıp koyduğu “ilericilik”e meyletmiş olmalarıdır. Hâlbuki ilericilik bir vehimdir (kuruntu), gericilik ise, sonsuza kadar “güzel bir örnekliği” muhâfaza eder.  
Müslümanların hâl-i pür melâlinin nedeni, uydurma rivâyetlere kapılmaktan ziyâde, Kur’ân’a ve “güzel örneklik”e sıkı-sıkıya sarılmamalarıdır. Kur’ân’a ve “güzel örneklik”e sıkıca sarılmadıkları için, müslümanların mevcut kötü durumunun nedeni olarak, “külliyatların zırvalıklarla ve uydurmalarla dolu olmasını” gösteriyorlar. Hak ortaya konamadığında, bâtılın hâkimiyeti devâm edecektir.
Müslümanların hedefi, “Allah’ın ipi” ile “hârika bir kumaş dokumak”tır.
Müslümanların hedefi, hristiyan-dünyâ gibi olmak değildir, olmamalıdır.
Müslümanların her biri bir Luther olmuş, îman ve amel arasını açmakla uğraşıyor.
Müslümanların ilmî çalışmaları gerçekten işe yarıyor mu, yoksa yaptıkları şey “delik kaba su doldurmak” mıdır?.
Müslümanların İslâm ile ilişkileri “uzaktan-uzağa” olduğu için, onu hakkıyla idrâk edemiyorlar ve hakkıyla yaşayamıyorlar.
Müslümanların İslâmî bir hareketi düşünmemeleri ve buna yönelik eylemde bulunmamaları, Dünyâ ile iyice tatmin olmalarından, yada Dünyâ ile tatmin olmak istemelerindendir.  
Müslümanların İslâm-merkezli bir düşünceleri yok. Parti yada cemaat merkezli düşünceleri var, fakat bu kısır düşüncelerle de doğru bir değerlendirme yapamıyorlar. Sonuçta da etkili bir düşünce ve eylem içerisinde olamıyorlar. 
Müslümanların kanı Dünyâ’nın farklı yerlerinde akarken ve onlara zulmedilirken, hiç-bir müslümanın “kâlbi temiz” olamaz.
Müslümanların modern İslâm algısı, amel ve eylemden kopuk bir şekilde; geleneği eleştirmek, hadisleri-sünneti tümden reddetmek, “sâdece vahiy” demek.
Müslümanların niyeti “niyet” değil.
Müslümanların perişân hâllerinin sebebi, “Mekke’den Medîne’ye” hicret edemeyişlerindendir. Bir-türlü Mekke’den çıkamıyorlar.
Müslümanların Peygamber tasavvuru bozuldu. Bir kesim Peygamberi “herşey” yaparken, diğer kesim ise “hiç”leştirdi.
Müslümanların son 150 yılı, yağmurdan kaçarken doluya tutulma târihidir.
Müslümanların sorunu, Şeytan taşlamayı yapmamak ve terk etmektir. Her türlü çirkef, Şeytan’ı taşlamamanın eseridir.
Müslümanların tasavvufa destek vermesi, İslâm’a yapılan bir ihânettir.
Müslümanların trajedilerinin sebebi, vahyi, kendi iç-dinamikleri yerine moderniteye uygun olarak anlamaya çalışmalarıdır.
Müslümanların yapması gereken şey “Allah’ta birleşme” (vahdet-i vücud) değil; “Dünyâ’da birleşme” (ümmet) dir.
Müslümanların! ciddî bir “İslâmlaşma”ya ihtiyâcı var.
Müslümanların, “melekleşmek” gibi bir sorumlulukları yoktur.
Müslümanlarla İslâm arasındaki uyumsuzluğun ne kadar derinleştiğinin en iyi göstergesi, müslümanların ekonomik ve ticâri faaliyetleridir.
Müslümanlığı seçmek, Dünyâ’dan ziyade cenneti seçmek demektir.
Müslümanlık; “müslümanca yaşamak” demektir; “müslümanların arasında bulunmak” demek değil.
Müşrik Mekke’de “Dâru’n Nedve” ne ise, modern dünyâda “parlamento” odur. Ortak prensip, “Allah’ı işe karıştırmamak”tır.
Müşrikler Allah’tan başka edindikleri aracıları aslında Allah’ın önüne geçirmektedirler. Günümüz müşrikleri de, Allah’ın kitabı olan Kur’ân varken, aracı yaptıklarının kitaplarını öne geçirirler, Allah’ın kitabını ise geriye atarlar.
Müşrikler tüm zamanlarda, ilahlarını reddedenlere gıcık olmuşlardır. Bu şimdi de aynıdır.
Müşriklerin müşrik olduklarını kabûl etmemelerinin nedeni, şirk içinde olduklarını bilmemeleri ve kabûl etmemeleridir.
Müteahhitlikle İslâm aynılaştırıldı. İslâm müteahhitlik değildir.
Müzik büyük ihtimâlle, Hz. Âdem’in mırıldanmalarıyla başladı.
Müzik kulağa hitâp etmeli, göze değil.
Müzik, şiirin nağmeli olarak söylenişidir.
Namaz bir kıyam provasıdır. Namaza kalkmak, namazla kalkmaktır.
Namaz kıldıktan sonra eyleme-harekete geçmiyorsanız (Maun Sûresi), çükünüzü avuçlayın daha iyi. Hiç olmazsa bir “hareketlenme” olur.
Namaz kılıyorum; oruç tutuyorum; kurban kesiyorum, sünneti (uydurma rivâyet değil) savunuyorum; Kur’ân ile amel etmeyi savunuyorum; hacca gidiyorum ve orada şeytan taşlıyorum; fâiz almıyorum; çalmıyorum; zinâ etmiyorum; modernizme karşıyım.. Evet; BEN MÜSLÜMANIM!
Namaz kılmak, oruç tutmak, hacca-umreye gitmek, bolca zekat vermek ve infâk yapmak, kurban kesmek, başörtüsü takmak, tesettürlü giyinmek, fâize bulaşmamak, ihtiyaç hârici alış-veriş yapmamak, seküler siyâseti eleştirmek, yâni Kur’an ve Sünnet merkezli bir hayat yaşamak… İşte bunları yapmak, lâik-seküler-kapitâlist-liberâl-demokratik-modernist-konformist-modern dünyâya karşı yapılan bir isyândır.
Namaz yok, oruç yok, hac yok, zekat yok, kurban yok, başörtüsü yok.. vs. diyerek Kur’ân’ın içi boşaltılıyor.
Namaz, “mü’mince yaşamaya giriş”tir.
Namaz, İslâm’ın özetidir.
Namaz; bir-tek Allah karşısında kıyâmda (esas duruş) durmanın; bir-tek Allah karşısında rukûya eğilmenin; bir-tek Allah karşısında secdeye varmanın ve O’ndan başkasının karşısında eğilip bükülmemenin provasıdır. İşte ancak bu yolla “salâtı ikâme” yapılabilir.
Namaza olan nefretin 10’da 1’i “semâ etme”ye gösterilmedi. Semâ nedir ya!..
Namazın sünneti olduğu gibi, zekatın da sünneti olmalıdır. Tüm ibâdetlerin sünneti olmalıdır.
Namazlar, salâtı ikâme provasıdır.
Nasıl ki ara-ara beden-maddî temizlik yapıyoruz; arada bir de, rûhî-mânevi temizlik de yapmalıyız.
Nasıl ki sağlık konusunda hastalığı tedâvi etmekten ziyâde hastalıktan korunmak önemli ise; suç konusunda da, suçu cezâlandırmaktan ziyâde, suçu önlemek ve önlemeye çalışmak önemlidir. İyi devlet, suçu cezâlandırmaya değil, önlemeye çalışan devlettir.
Ne ilginçtir ki insan göklere bakarak içindeki Allah’ı bulur.
Ne kadar çabalarsanız-çabalayın, şeytan kadar bilgili olamazsınız. Âdem, şeytandan “secde etmekle” üstün oldu.  
Ne kadar çok üretemezsen, o kadar çok tüketirsin.
Ne yapılması gerektiğini biliyoruz fakat “gereken”i yapmak için gönlümüzde derman yok. Gönlümüzde derman olmayınca dizimizde de derman olmuyor.
Ne yapmak gerektiğini mi soruyorsunuz: “Herkes bir başkası için yaşayacak”. Ancak bu şekilde Dünyâ “barış yurdu” olabilir.
Ne yapmalı? sorusu hiç de samîmi bir soru değil.
Ne, çok okuma-yazma, ne, çok ibâdet.. Müslümanın en değerlisi, en ciddî olanıdır.
Neden “vahyin ışığında bilim” değil de, “modern bilimin ışığında vahiy”?. Niçin “vahyin ışığında bilim üretmek”ten değil de, “modern bilimin ışığında vahyi anlamak”tan söz ediyoruz?.
Neden cennet ve cehennem var?. Çünkü Dünyâ var.
Nefis, hevâ ve hevesini tatmin etmek için her zaman “seküler aklı” kullanır.
Nefisler ancak, “İslâm’ın kânunları” ile dizginlenebilir.
Nefret ile yapılan iş çok yorar.
Nefs, gafletten beslenir.
Nefsinin güdümünde olanlar, aradıklarını Kur’ân’da bulamamışlarsa, ancak bâtınilikte/tasavvufta bulabilirler.
Nefsten, tâğuttan, seküler-liberâl-kapitâlist sistemden zihnen ve kâlben kurtulup özgürleşmedikçe Allah’a hakkıyla kul olunamaz. Modern müslümanların sorunu budur.
Netlik olmadığında bölünme başlar. Tezinizi çok iyi ortaya koymadığınızda, tezin eksik yönleri üzerinden yeni görüşler ve akımlar ortaya çıkar. Mezhepler ve târikatların çoğalmasının nedeni budur. Herkes tezin eksik yönleri kendisinin tamamladığını iddiâ eder.
Neye-kime göre hareket ediyorsanız, ona îman ediyorsunuz demektir.
Neyi kabûl ederseniz ona inanırsınız; neye inanırsanız onu kabûl edersiniz.
Neyi kabûl etmek isterseniz ona inanırsınız.
Nice gürültüler vardır ki, “müzik” zannediliyor.
Nice güzel ifâde edilmiş gibi duran sözler vardı ki, savaş sebebidir.
Niceliksel artışlar niteliklerde olumlu anlamda bir değişiklik yapmıyorsa, beş para etmez.
Nikâh, ruhlar arasında gerçekleşmeli, imam-nikâhı bu nedenle olmalı ve ruhsal bağ yapılmalı. Beden-nikâhı sağlam olmaz, zîrâ beden 6 ayda tüm olarak değişir, 6 ay görüşmeyen eşlerin bedenen bağları kopmuş olur, ayrılmış olurlar, dolayısıyla 6 ay sonra karşılaştığınız kişi farklı bir kişidir. Nâ-mahremdir.
Nitelikli işler yapamayanlar, sayılara (nicelik) râm olur.
Niyeti olmayanın, ameli-eylemi de yoktur.
Noktanın gerçek bir varlığı yoktur.
Normâl olanlar, modernizme sımsıkı bağlananlar değil, vahye tüm varlığıyla adananlardır.
Normâlde ve doğallıkta insanların her-birinin kokuları farklıdır. Modernizm, ürettiği parfümlerle insanların kokularını bile benzer hâle getiriyor.
Nutuk ile amel etmek “in”, Kur’ân ile amel etmek “out”.
O kadar çok Kur’ân okuyor, fakat ağzından bir kere olsun “lâ” çıkmıyor.
Okul, “köprüyü” geçene kadar ayıya “dayı” demektir.
Okullar “öğretim(!)” yerleridir. Eğitim ise, hayâtın tam da ortasında olur. Okullar tarafından hapsedilen gençlerin eğitimi engelleniyor. 
Okullar “Sosyâl Darwinizm” kuralına göre işler. Sınıfı geçemeyen hayatta yer bulamaz.
Okullar çocukların lâik/seküler/demokratik/liberâl/kapitâlist/konformist/modernist/bencil/ulus-devlete göre formatlandığı birer fabrikadır.
Okullar eğitim-öğretim merkezi olmaktan çıktı, “erotizmi canlı tutma merkezi” hâline geldi.
Okullar, “insanları aptal hâlde tutma politikası”dır.
Okullar, “sisteme nasıl itaat edileceğinin öğretildiği yerler”dir.
Okullar, “standart insanlar” yetiştirmek için kurulmuş birer “kuluçka makinası”dır.
Okuma ilim ve ibâdet için yapılabilir ama en doğrusu “devlet kurmayı öğrenmek” için olmalıdır.
Okuma-araştırma ile bir şeyin ne olduğu “tam anlamıyla” bilinemez. Tam anlamıyla bilinebilmesi için o şeyin içinde “yaşanması” gerekir. Bilmek, yaşamaktır.
Okumayanlar, okuyanlara gıcık olurlar.
Okuma-yazma bilenlere; “okuma-yazma yapıyor musun” diye sormak lâzım. “Bilmek”ten ziyâde, “yapmak” önemlidir çünkü.  
Okuma-yazma bilmemenin, modern teorilerden ve düşüncelerden korunmayı sağladığı bir gerçektir.
Olan şey şudur: Osmanlı kadroları Cumhûriyeti kurmuşlardır. Öyleyse Cumhûriyet, bir Osmanlı eseridir.
Olgunluk, “eğitimlilik”le değil, “çiğlikten kurtulmak”la alâkalıdır. Nice eğitimliler vardır ki çiğdirler.
Onların dinlerine girinceye-uyuncaya kadar âyetinin bir anlamı da; “domuz yiyene kadar”dır.
Organik tarım, kişinin bizzat kendisinin yaptığı, ekip-biçtiği tarımdır.
Organize bir hareketin gücü, “inancının gücü” kadardır.
Orta-çağ karanlığı, hristiyanların ictihad kapısını kapattığı zamanlardır.
Ortada bir İslâm medeniyeti yokken ya da böyle bir yola girilmemişken, İslâm adına yapılan tutarlı bir şey olamaz.
Orta-doğuda olan şey, bir sömürgeleştirme ve sömürge olmaya direnme mücâdelesidir.
Ortalık, kendisini müslüman, başkasını kafir görenlerle doldu.
Oruç tutmamanın nedeni, “aklın baskısı”nın, “îmânın baskısı”ndan üstün olmasındandır. Oruç tutanlarda bu, tam tersidir.
Oruç, “yemek”e anlam katar.
Oruç, görece zamânı genişletir. 
Oryantalizm merkezli Kur’ân okumaları, “kelle başı müslümanlık tipi” ortaya çıkarıyor.
Osmanlı döneminde Kur’ân tefsiri bir-kaç tefsirden fazla değildi. (Ebussuud tefsiri gibi). Bence bu, sûfilikten kaynaklanıyordu. Sünni gelenekçilikten kaynaklanıyordu.
Osmanlı, batı karşısındaki geri kalışını tâmir etmek için, askeri alanda taklitçilik yaparak “batı’dan mülhem” modern ordu kurmakla nasıl yanlışa düştüyse; Cumhuriyet Türkiye’si de, batı karşısındaki geri kalışını tâmir etmek için, siyâsi alanda taklitçilik yaparak “batı’dan mülhem” modern-seküler ideolojileri uygulayarak yanlışa düşmüştür.
Osmanlı’da ve İslâm ümmetinde tüm milletler tek bir kimliğin söylemi olarak sâdece “müslümanım” derken; o milletler teker-teker ayrıldı ve şimdi kendi içlerinde de parçalanarak yüzlerce kimliklere ayrıldılar/ayrılıyorlar. Kimlikler ayrılınca düşmanlıklar da çoğalıyor. Kendi aralarında savaşıyorlar ve ümmetin ayrılığını körüklüyorlar. Çünkü: “Kendi dinlerini fırkalara ayırmış ve kendileri de parça-parça olmuşlardır; ki her grup kendi elindekiyle övünüp sevinç duymaktadır” (Rum 32). Artık zilletten kurtulmak mümkün değildir. Birilerinin maşası olmak kaçınılmazdır. “Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip bir-birinize düşmeyin, yoksa çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle berâberdir” (Enfâl 46).
Osmanlı’nın yıkılmasının nedeni, 17. yüzyıldan îtibâren Osmanlı insanının, şu-andaki mevcut Türk insanı gibi olmasındandı.
Osmanlı’yı yıkan şartlar ve genel-durum, şu-an Türkiye’deki mevcut şartlar ve genel-durumun aynısıdır.
Oy kullananlar ya aptaldır, ya câhildir, ya da şerefsiz.
Oy kullanmak sâdece bir alışkanlıktır.
Oy kullanmak, “demokrasiye ibâdet etmek” demektir.
Oy kullanmak, “tâğuta ibâdet etmek” demektir. “Allah’tan başkalarına tapmak” denilen şey işte budur.   
Oy kullanmak, Ahmed’i Mehmed’i değil, “sistem”i desteklemektir.
Oy kullanmak, demokrasi dîninin ibâdetidir.
Oy kullanmak, dîne yapılan büyük bir ihânettir
Oy kullanmak, insanın tanrılaşmasına imzâ atmaktır.
Oy kullanmak; “Allah bizim işimize karışmasın” demektir.
Oy kullanmak; “ben Allah’ın kânunlarını değil, beşerin, keyfine göre çıkardığı kânunları istiyorum” demektir.
Oy kullanmak; “ben sömürüye açığım” demektir.
Oy kullanmamak, oy verilenlerin gerçek yüzünü ânında netleşiverir.
Oy vermek, Allah’ın hükmetmesine engel olmak demektir.
Oy vermek, Allah’tan başkalarına “râbıta yapmak” demektir.
Oy vermek, mevcut ideolojinin ve durumun sürmesini istemek bağlamında; “zengin daha da zengin olsun”, “gariban da gariban kalmaya devâm etsin” demektir.
Oyunu kurallarına göre oynarsanız sürekli olarak “oyun”un içinde kalırsınız. Kurallara aykırı hareket etmedikçe kendi oyununuzu hiç-bir zaman kuramazsınız.
Öfkeli dil, acının sesli hâlidir.
Öfkenin olmadığı yerde yavşaklık başlar.
Öğrenciler, “okul” denen fabrikaların “hammaddesi”dirler.
Ölene kadar “anlama” ile uğraşacağına, ölene kadar cihad (yapma) ile uğraş daha iyi. Amacın cennet değil mi?
Ölenler için “kayıp” sözünü kullanma! Onlar “öbür âleme” geçmiştir.
Ölmek, acı içinde yaşamaktan daha iyidir. Zîrâ acı içinde yaşamak, “hayat sürmek” değildir.
Ölmeyi göze almış birine kimse bir şey yapamaz. Onu hiç-bir şeyle korkutamaz.
Ölüm de bir silahtır.
Ölüm korkusu, ebedî yaşamdan korkarak ve çekinerek, “geçici olan”da kalma isteğidir.
Ölüm korkusu, müslüman için bir terazidir. Îman terâzisi. Ölümden korkmaya başladığında, îman tarafı hafif basar.
Ölüm korkusunu nötralize edecek tek şey, âhiret inancıdır.
Ölüm olmadan hayat olmaz. Çektiğimiz her nefeste oksijeni öldürürüz meselâ. Genelde insanların ama özelde müslümanların en büyük sorunu, ölümü bir trajedi olarak görmeye başlamalarıdır.
Ölüm, karizmanın sıfıra indiği yerdir.
Ölüm, ölüm korkusudur.
Ölümden bu kadar korkulmasının nedeni, “gerçek hayatlar” yaşayamayışımızdır.
Ölümden korkanlar, hayâtı somut olarak yaşayamazlar.
Ölümün kötü olduğunun bir delîli yoktur.
Ölümün olduğu yerde “cennet” olmaz, fakat cennete ölerek gidilir. Cennete götüren bu ölümün, “Allah yolunda olan bir ölüm” olması şarttır.
Ömür-boyu “ne yapılması gerektiği” ile ilgili araştırma yapıp da hiç-bir şey yapmadan göçüp gitmek…
Önerilen çözüm-şekli “pratik bir çözüm-şekli” değilse, çözüm değildir.
Örnekliği yok sayanların söylediği, “Peygamber ölmüştür, artık örnek alınamaz” söz, “soyu kesik” sözünün modern şeklidir.
Öyle bir duruma gelindi ki, herkes herkesle çatışıyor.
Öyle şeyler vardır ki; ancak “medeniyet” ile öğrenilebilir.
Panteizm yada vahdet-i vücut öğretisi, “mutlak materyâlizm”dir.
Para, kitlelerin afyonudur.
Paralel’in ihâneti, Türk Devleti’ne olan ihânetten çok, İslâm Dîni’ne olan ihânettir.
Parçalamanın sonu yoktur. Temel parçacığa kadar parçalayabilirsiniz. Bundan sonra, günümüzde olduğu gibi “zihnî parçalanmalar” başlar ve devâm eder gider.
Parlamenter-demokratik sistemlerde yasaları, toplumun en ehliyet ve liyâkat sâhibi olanları değil; en “uyanık-kurnaz” olanları ve zenginleri yapar.
Peygamber seçimi, bir hayat-şekli seçimidir.
Peygamber ve sahabenin yakaladığı gibi bir sinerjinin önünde hiç kimse duramaz.
Peygamber yok sayıldığı için, Kur’ân, milletin elinde oyuncak oluyor.
Peygamber, “bostan korkuluğu” değildir.
Peygamber, Kur’ân’ı tebliğ ederken “önemli” oluyor ama Kur’ân’ı uygularken “önemsiz” oluyor öyle mi?. Vah zavallılar vah!!.
Peygamber, Kur’ân’ın yazarı değil, tebliğcisidir.
Peygamber’i aşırı yüceltenler de, indirgeyenler de, o’nu “örnek alınamaz” hâle getirmektedirler.
Peygamber’i indirgemek şeytandandır. O, Hz. Âdem’i toprağa indirgemişti.
Peygamber’in en ideâl örnekliği olan sünnetini hesâba katmayanlar, İslâm’ın “uygulanamaz bir din” olduğunu zannederler.
Peygamber’in sünneti, müşriklerin sünnetini kaldırmıştır.
Peygamber’in vahiyle inşâ olmuş hayat tarzından nefret edenler, aslında İslâm’ın hayat tarzından nefret etmektedirler.
Peygambere ilk uyanlar basit-sığ (!) görüşlü kişilerdi. (Hûd 27) Peygambere uymak için ille de ileri görüşlü ve çok bilgili olmaya gerek yok, hattâ belki de bu ileri görüşlülük ve çok bilgili olmak, Peygambere uymayı geciktirip blôke edebilir.
Peygamberi olmayan yâni pratiği olmayan dinler, bir ahlâk felsefesi olmaktan öteye gidemez.
Peygamberimiz “pek büyük bir ahlâk üzere olması”na (Kalem 4) rağmen, vahiy o’na niye geldi?. Allah o’ndan ne istiyordu ki?. Kur’ân insandan ne ister?.
Peygamberimiz, Allah’ı kabûl etmeyen değil, âhireti kabûl etmeyen (En-âm 29) bir topluma gönderilmiştir.
Peygamberimiz, Arapların şirk-merkezli hayat-tarzını değil; Hz. İbrâhim’in tevhid-merkezli hayat-tarzını izlemiştir. Bu bağlamda bu hayat-tarzı, özgündür.
Peygamberimiz, Mekke’yi kurtarmadan önce Medîne’yi kurtarmıştı.
Peygamberimiz, modernistlerin zannettiği gibi Kur’ân’ın hiç-bir yerinde, “ben aklıma uyarım” demez, “ben bana vahyolunana uyarım” der.
Peygamberimiz, müşriklerin; “bir sene biz senin ilahlarına tapalım, bir sene de sen bizim ilahlarımıza tap” şeklindeki hak-bâtıl karışımı bir dîne kesin bir dille “lâ” demişti. Modern müslümanlar ise, hak dinin yerine, hak-bâtıl karışımı bir dîni (İslâm-lâik/seküler/demokrasi) baş-tâcı yapıyorlar.
Peygamberimiz’in “güzel örnekliği” (Ahzâb 21) apaçıkken, “ideâl müslüman”ın nasıl olması gerektiği sorusu, “moderniteye uygun müslüman nasıl olur” sorusudur.
Peygamberimize-İslâm’a ilk karşı çıkanlar ve ona savaş açanlar tefecilerdi. Şimdi de öyledir. 
Peygamberimizin “Kur’ân’ın ideâl uygulama tarzı ve hayat pratiği” olan “sünnet”ini yok sayarak, “sâdece Kur’ân” ve “Kur’ân yeterlidir” diyenlerin; bir zaman sonra “Kur’ân da yetmez” diyerek deizme (sonra da -maazallah- ateizme) doğru kaydığını görsem hiç şaşırmam. Bunun örneklerini yakın zaman önce gördük zâten.
Peygamberimizin ölümünden sonra kıyâmet kopsaydı, Kur’ân’ın anlaşılırlığına bir halel gelmezdi.
Peygamberimizin, gözlerini kapayıp âhirete irtihâl (göç) ettiği andan şu-ana kadar, İslâmî ilim için çalışan ve yazıp-konuşan ne kadar kişi ve yazı-konuşma olmuşsa ve varsa, bunların tamâmı yok edilse, İslâmî ilminde atom-altı parçacık kadar bile bir eksiklik oluşmaz. 
Peygamberimizin, ortadan kaldırıp yok etmek için gönderildiği din, şu-anda da yaşanan “resmî din” idi.
Peygamberin bir vârisleri vardır, bir de varisleri. Hareketi durdurarak yada yavaşlatarak onun misyonuna engel olurlar bu varisler.
Peygamberle yâni hayatla buluşmayan Kur’ân, kâğıt ve mürekkepten ibâret bir nesnedir.
Peygamberler “numune insanlar”dır ve bu nedenle de tüm müslümanlar bu numune insanların örnekliğini tâkip etmekle yükümlüdür.
Peygamberler melek değildirler. İçlerinde adam öldürenler de vardır.
Peygamberler toplumlarının en âlim olanları değillerdi. Fakat en karakterli olanlarıydılar.
Peygamberlerin her yaptıklarını “mûcize” zannedenler, onların gösterdiği “üstün gayret”i yok sayıyorlar demektir.
Peygamberlerin, bizzat yada misyonu ile (sünnet) yokluğunda mutlaka çeşitli putlar ortaya çıkar. Hz. Mûsâ, toplumundan bir süreliğine ayrıldığında bile hemen “buzağı putu”nu peydahlayıvermişlerdi.
Peygamberlik öncesi Mekke’nin mazlumları, mazlumluktan kurtulma umûdunu, merhâmetli müşriklere bağlamışlardı. Şimdikiler de aynısını yapıyorlar; “Diğeri” gelirse rahatlayacaklarını ve adâlete kavuşacaklarını zannediyorlar. Hâlbuki sorun kişilerde değil, “sistem”dedir. Sistem-değişikliği yapılmadığında, hiç-bir değişiklik de olmayacaktır.
Peygamberlik, “sisteme çomak sokmak”tır.
Peygambersiz gelen hiç-bir kitaba inanmam.
Pınarın gözünden içmek istiyorsan ve onu bulandırmadan içmek istiyorsan  “toprağa kadar” eğilmek zorundasın.
Pişmanlık iyi bir öğretmendir.
Platon felsefesinin İslâm’casına “tasavvuf” denir.
Polis-sayısının artması, “toplumsal bozukluğun” bir göstergesiyken; hastâne-sayısının artması, “toplum sağlığının bozukluğu”nun bir göstergesidir. Toplumun sağlığı bozuk ve huzûru yoksa, “güzel” olan ne vardır ki?.
Popüler bir ürünün furyasında bir ticârette ilerlemek, “başarı” değildir.
Popüler müslümanlık, zamânın değişmesiyle Kur’ân’ın da zamâna uydurulabileceğini zannediyor.
Popüler olanı desteklemek için bir bilince gerek yoktur.
Post-modern zamanlarda pozitivist Dünyâ’da dişilerin tamâmı baş-örtüsü taksa da baş-örtüsü sorunu bitmiş olmaz. Baş-örtüsü, “kadın için Allah tarafından olmazsa-olmaz bir emir” olarak kabûl edilene kadar bu sorun bitmeyecektir.
Post-modernizm, “mutlak doğru”ların geçersiz sayılıp, “göreceli doğrular”ın (çoğulculuk) dinleştirildiği sistemdir.
Post-modernizm; “doğru yoktur, doğrular vardır” düşüncesidir.
Potansiyel ahlâk, ahlâk değildir. Ahlâk, “kanıtlanmış olan”dır. Ahlâk, “ortaya konulduğunda” ahlâk olur.
Pratiğe dökülmemiş şeyler için sonsuz “zannetmeler”den başka bir şey yoktur.
Pratiğe dönük olmayan düşünceler, unutulmaya mahkûmdur.
Pratiğe dönük olmayan şey Kur’ân değildir.
Protestanlık yoluyla tahrif olmuş hristiyanlığı vicdanlara gömen batı’da, kiliseler “nikâh sarayı”na dönmüştür.
Psikologlar dinsizlerden ve dîni dar/zayıf olanlardan beslenirler.
Psikolojik sorunların ve terapistlerin bu kadar artmış olmasının nedeni, insanlarda oluşan “değer yitimi” ile ilgilidir. Her bir yeni psikoloğun ortaya çıkması, en az 100 kişinin “bok”laştığının ya da kendini bok gibi gördüğünün göstergesidir.
Put edinilip kendisine tapılanlar da “bir üst put”a taparlar. Putçuluk, “hiyerarşik bir şirk” şeklidir.
Putlar “geçici”dir. Putçuluk ise kıyâmete kadar sürer.
Putlar, kendilerine tapanlara hiç acımazlar. Allah ise, “Rahmân ve Rahîm”dir.
Putperestliğin en tehlikelisi, kişinin kendisini put edinmesidir.
Putperestliğin nedeni, “Allah’ı hakkıyla takdir edememek”ten sonra, insanın konumunu ve haddini bilmemesindendir.
Rabbim!; bizi 24 Hazîran’a ulaştır da, oy kullanmayarak, “şirk sistemi olan demokrasi”den berî olduğumuzu gösterelim.
Rabbiniz, “tâlimâtına göre hareket ettiğiniz”dir. Kimin tâlimâtına göre hareket ediyorsanız, onu rab edinmişsiniz demektir.
Rabbiniz, eleştiremediğinizdir.
Ramazan “yeme ayı” değil, “yememe ayı”dır. Ramazan’da ayı gibi yememek gerekir. 
Ramazan ayı, kişinin müslümanlığını ölçüp gösteren bir turnusol kâğıdıdır.
Ramazan, “yeme-içme ayı” değil; “yememe-içmeme ayı”dır.
Ramazanda şeytanlar bağlanır ama sâdece oruç tutanların şeytanı. Tutmayanların şeytanları ise isyân çıkarır.
Rasyonalizme göre vahiy, “insanın Tanrı’ya ilişkin arayışının bir sonucu oluşan bilgiler bütünü”dür. 
Referandumlar; halkın tümünün “hüküm koymaya” ortak olarak, “tanrılaştığı” şirk faaliyetleridir.
Resmî bayramlar “şirk bayramları”dır.
Resûl ve Nebî’yi ayırmak, “Kur’ân’ı inkâr etmeye başlama projesi”dir.
Resûlün vahiy-merkezli örnekliğini (Ahzâb 21) hesâba katmayanlar, İslâmî yönetim şeklini idrâk edemiyorlar.
Roman-merkezli kitap okuyanlar İslâm rûhuna uygun davranmıyorlar. Zîrâ romanlar genelde “gerçek” ile ilgili değildirler.
Rönesans yâni “yeniden doğuş”, âhiretin yâni gerçek “yeniden doğuş”un inkârıdır. Bu nedenle cenneti bu Dünyâ’da kurmak isterler. Fakat sâdece kendileri için. “Diğerleri” için ise Dünyâ’da cehennemi kurmaktadırlar.
Rönesans, tabiatçılığa (paganizm) bir dönüştür.
Rûhun bilgisine ilim, bedenin bilgisine bilim denir.
Saat gece 12.00 yâni 24.00.’den yarım sâlise önce yada yarım sâlise sonrası arasında ne fark var? Ya da 24.00’den bir sâniye önce ve sonrası; 1 saat önce ve sonrası? Koca bir hiç. Ancak 1 saat önce ya da sonra zâten her-gün olan periyodik döngüler sebebiyle yıldızlara farklı bir açıdan bakarız sâdece. O hâlde günün 24.00’de bitmesinin ne anlamı var? Hattâ yeni yılın girmesi için bile 24.00’ü bekliyorlar. Bu saatlerde olağan-üstü bir şey olmuyor ki. İslâm’da ise gün, güneş battığında biter. Hem de muazzam görünümlü bir batış/bitiş şekliyle. Akşam-ezanı okunduğunda.. Zâten “gün”, Gün-eş’in “gün”üdür. Güneş battığında gün biter. “Batmak” ile “bitmek” aynı yazılır arapçada. Gün-eşin batması, gün-ün bitmesidir.
Sâbiteler, değişimi imkânsızlaştırırlar.
Sâdece “müziğin klâsiği” değil, “hayâtın da klâsiği” güzeldir; arındırır, rahatlatır.
Sâdece Allah’a ibâdet etmek, “sâdece O’nun kânunlarıyla hareket etmek” demektir. “Hükmün sâdece Allah’a âit olması” budur.
Sağlık her-şeyin başı diyorlar. Fakat “îman” ondan daha önemlidir. Îmanlı ölmek, sağlıklı ölmekten değerlidir.
Sahabe ile modern müslümanlar arasındaki bâriz fark, sahabelerin şehâdete koştukları şevkle, modern müslümanların servete koşmasıdır.
Sahabeler, ateistliği terk edip mü’minliğe değil; cehâleti ve şirki terk edip mü’minliğe geçtiler.
Sahabenin Peygamber’e, “biz Kur’ân’dan başkasını tanımayız ve uymayız” dediğini bi düşünsenize.
Sahih sünnet, Kur’ân makâmındaki ameldir.
Sahih sünnet, Kur’ân’ın “canlı tefsiri”dir.
Samanı süte dönüştürecek bir makine yapabilir misiniz?.
Samîmiyet, söz ile değil, eylem ile belli olur.
Sana interneti ve sosyâl medyayı sorarlar. De ki: İkisinde hem büyük bir günah, hem de bâzı yararlar vardır. Fakat günahları yararlarından daha büyüktür”.
Sanal demek, sonsuz demektir.
Sanal dünyânın değil, gerçek dünyânın “fenomen”i olmak önemlidir.
Sanat, devrin siyâsi görüşüyle örtüşür. Zâlim siyâsetler, biçimsiz mîmâriler üretir.
Sandıklar kurulsa da oy kullanmasak; böylece “farkımızı” ortaya koysak. Zîrâ “dik duruşumuzu” ancak bu şekilde gösterebiliyoruz.
Sapık bir fikrin özgürlüğünü savunmak sapıklıktır.
Sapık bir yolda giden kişi, cehenneme girene kadar, gittiği yolun doğru olduğunu zanneder.
Savaş uçakları olmayan bir topluma karşı, uçaklardan atılan bombalara savaşmak şerefsizliktir.
Savaşamayan devletler, kültürel faaliyetlere yönelirler.
Savaşlar “tarafları” belli eden en etkili olaylardır.
Savaşları çıkaran şey sermâyedir. Tüm savaşları sermâyedarlar çıkarır aslında.
Savaşların ilk fitilini ateşleyen şey, eleştiridir.
Savaşmayan insanlar-toplumlar, sürüne-sürüne ölürler.
Savaşmayan toplumlar, savaşan toplumlar tarafından güdülürler.
Savaşmayanlar sıvışırlar.
Secde etmemek Şeytan’dandır.
Secde, Allah karşısında haddini bilmenin zirvesidir.
Secde, kibirsizliğin kemâlidir.
Seçim ve rızâ kelimeleri yan-yana kullanılamaz. Zîrâ seçmenin en az %49’u sonuçtan râzı değildir. O hâlde demokrasilerde herkesin râzı olması yoktur.
Seçim, ikisinden birini seçmek demek olduğundan, mutlaka bölücüdür.
Seçimler, zulmü kimin yapacağını belirleme etkinlikleridir. Mazlum için ne fark eder ki?.
Seçimlerde ortaya konan “oy sandığı” sandığın sandık; senin “iyilik” sandığı” sandığın sandık değildir; tam aksine, içinden “şirk ve zulüm çıkacak olan sandık”tır. Mazlumlar oy sandığı sandıkları sandıkların meğerse sandıkları gibi olmadığını görünce hep şunu demiştir: “Bu sefer iyi olacak sandık ama yine kandık”.
Seküler devlet, ikiyüzlüdür. Halk düşmanı olduğu hâlde, halktan yanaymış gibi görünür.
Seküler devletin koruyuculuğu, halkı yine kendinden korumasıdır.
Seküler modern sisteme göre insan; “eşek gibi çalışıp, köpek gibi itaat edip, domuz gibi yemek için” yaratılmıştır.
Seküler sistem, “tevhid-şirk mücâdelesi”ne izi  vermiyor.
Seküler sistem, İslâm’ı, “demode bir din” gibi göstermeye çalışıyor.
Seküler sistem; Allah-âhiret-cehennem korkusunu ve “cenneti hak etmek” inancını blôke ettiğinden dolayı, insanlığın çirkefliğin her türlüsüne mâruz kalması kaçınılmaz oluyor.
Seküler sisteme karşı mücâdele edecek güç ve araçlara sâhip olmayanlar, zihnen ve kâlben dik durmanın imtihanını vermelidirler.
Seküler sisteme laf edilmeyen yerde “dinden bahsedilmiyor” demektir.
Seküler siyâsetin belirleyicilerinden biri olmanın şartlarından biri de, “rezil olmayı göze alabilmek”tir.
Seküler Türkler için tevhid; “Allah’tan başka ilah yoktur” değil; “Atatürk’ten başka ilah yoktur” şeklindedir. 
Seküler ulus-devlet kurumlarının bir çoğu, sorumluluğunu üstüne alarak insanı bireyselleştirerek sorumsuzlaştırır.
Seküler zamanlarda “Kur’ân’ı hakkıyla yaşama”nın bedeli, yalnızlaşmaktır.
Sekülerizmin ortaya koyduğu; sosyâl hayat, siyâset, iktisat vs. şirk içeriyor da; seküler modern-bilim tevhid mi içeriyor?.
Seküler-kapitâlist sistemin çarkının yağı, “satın alma hastalığı”na tutulmuş “modern insan”dır.
Seküler-lâik ülkelerin kânunları “hukûki” değil, “siyâsi”dir.
Seküler-liberâl-kapitâlist sistemde, “inanıldığı gibi yaşamak” yasak ve “bağnazca” iken; “yaşanıldığı gibi inanmak” “ilericilik” olarak empoze ediliyor.
Semâyedarların modern eğitim sistemini desteklemeleri “Allah rızâsı” için değil, kurdukları sistemin devâmını sağlamak içindir. ,
Sen domalmışsan eğer, arkana kimin geçtiğinin ne önemi var? Gerçek sorun senin “domalmış” olmandır.
Sermâyedarların servetlerini katlamaları, “büyüme” değildir.
Ses çıkarmak, “konuşmak” demek değildir.
Ses çıkarmak, hayatta olunduğunun kanıtıdır. Hayâtı dibine kadar yaşamak ise, zulme isyân etmekle (ses çıkarmak) olur.
Sevgi akıl ile değil, kâlp ile olur. “İslâm akıl dînidir” diyenlere duyurulur. 
Sevgi, hayranlığa dönüşünce egoist ve saldırgan olur.
Sevginin bile aşırısı yanlıştır.
Sevmeden, istemeden yapılan hiç-bir iş “iyi” ve güzel olmaz.
Seyyar satıcılar (işporta) esnafların ilk hâlidir. Esnaflar, ilk hâllerini hatırlatan seyyarları (işportacıları) sevmezler, bu nedenle de onları zâbıtaya şikâyet ederler ki oradan uzaklaşsınlar da esnaf psikolojik olarak rahat etsin.
Sezgi ile ulaşılan bilgi eyleme dön(e)mez.
Sınavlarda 3 yanlış 1 doğruyu götürür. İslâm’da ise, tek bir şirk, tüm doğruları götürür.
Sınır, yâni ulaşamamak, fikri ve sanatı ortaya çıkarır. Sınırsızlıkta fikir ve sanat oluşmuyor. Bu nedenle, ulaşmayı çabuklaştıran ve kolaylaştıran makineleşme, fikri ve sanatı öldürdü.
Sıra-dışı durumları değiştirmek için, sıra-dışı bilinç sâhibi olup, sıra-dışı eylemler yapmak gerekir.
Silahtan vazgeçenler, sonsuz tâvizler vermeye başlarlar.
Sinirli adam, hayâlleri olan adamdır.
Sistem karşıtı bir argüman olmadığı ve bu tür argümanlar yasaklandığı için, “resmî argümanlar” dinleşiyor.
Sistemden vazgeçmeden “sistem” içinde kalarak sistemi eleştirmek ve sisteme îtirâz etmek, çok da samîmi bir şey olmasa gerek. Çünkü -bir yerden sonra- “sistem” içinde kalarak sistemle mücâdele etmek mümkün olabilseydi, bu mücâdeleyi en iyi şekilde Peygamberimiz yapardı. Hicret, sistem içinde kalarak sistemle “hakkıyla” bir mücâdelenin yapılamayacağının delîlidir. 
Sistem-içi Kur’ân dersi mi?. Tövbe tövbe!.
Sistemin kaydından kurtulmadan, Allah’ın kaydı altına “hakkıyla” girmek mümkün değildir. 
Sivil-toplum kuruluşları, devletin kendilerine teorikte tanımladığı ama pratikte vermediği hakları almak için oluşturulmuş toplumsal yapılardır. Fakat Allah’ın verdiği hakları kullanmak düşünceleri yoktur. Böyle olunda da Allah’a değil, devlete tapma şekli ortaya çıkıyor.
Siyâset bir “devrim” ile değişmedikçe; bilgi bir şeyi değiştiremez.
Siyâset düzelmeden hiç-bir şey düzelmez.
Siz ve sen tartışmaları yapılıyor. “Siz” hitâbı hem dilbilgisi kurallarına aykırı, (çünkü karşıdaki kişi tek bir kişi olsa da ona “siz” deniyor ve kişi “kendisi” olarak kabûl edilmiyor) hem de daha baştan “biz ayrıyız” uyarısını veriyor. Bâzı “siz”ler o kadar hakâret içeriyor ki.. hem de samîmiyetten yoksun; oysa bâzı “sen”ler o kadar yumuşak, samîmi ve ferahlık verici ki, “siz”den daha çok seviyorum ben o “sen”leri.
Sizden sürekli olarak saygı bekleyenler, size egemenlik kurmak isteyenlerdir.
Size “yaşama sevincini” ne veriyorsa, rabbiniz de odur.
Son 2.000 yıllık ortadoğu târihi, “Haçlı Seferleri” târihidir.
Son 250 yılık târih, “doğal-fıtrî olan” üzerine, “doğal-fıtrî olmayan”ın tahakkümünün târihidir.
Son moda trend, “İslâm’a Kur’ân ile düşmanlık etmek”tir.
Son zamanlarda “selam sana” söylemi çok kullanılmaya başlandı. Allah bunun farklı nedenle söylenmesini isterken, şimdikiler ise, kendisi gibi düşünmeyeni aşağılamak için kullanıyorlar.
Sonsuzluk (Allah hâriç) ancak “yok” olan için kullanılabilir. Vâr olan için sonsuzluktan bahsedilemez. Zîrâ sonsuz, vâr olmakla berâber bulunamaz. Çünkü o zaman sonsuz + 1 dememiz gerekir.
Sorgulayamadığınız şey, ilahınızdır.
Soru fazlalaştığında, imtihan zorlaşır. Çok soru, zor imtihan demektir.
Soru: “Size oy kullandıran nedir?”. Cevap: “Biz atalarımızdan böyle gördük”.
Soru: Târih boyunca -toplumsal seferberlik anlamında- Türklerde ilme yönelik bir girişim ve gelişim olmuş mudur?. Eğer olmuş ise, bu, yeniden olabilir. Fakat olmamışsa, şimdi neden ve nasıl olsun ki?. Türklerin târih boyunca yükselişleri, kalem ile değil, kılıç ile olmuştur. Türklerin toplumsal olarak ilme yönelmeleri, yapısına -şimdilik- uygun değildir. Bu nedenle Türkiye’de toplumsal anlamda ilmî bir kalkınmanın olması çok zordur. 
Sorumlu değilseniz, “sorunlu”sunuzdur.
Sorumluluğu olmayanlar “sorunlu” olurlar.
Sorumluluğunu bilmeyenler yâni sorumluluk bilinci olmayanlar oruç tutamazlar.
Sorumluluk almayanlar, “yatay seyir” yapmaktan kurtulamazlar.
Sorumluluktan ancak, âhirete kadar kaçılabilir.
Sorun çözmeyen şey sorunludur.
Sorun, “müslüman(!)” çokluğuna” rağmen, “mü’min” azlığıdır.
Sorun; devletin, dînin içinde (din-merkezli devlet) olması gerekirken, dînin devletin içinde olması (devlet-merkezli din) dır.
Sorunu çözdüm: Benim sorunum zihnim ile bedenim-eylemlerim arasındaki çelişki.
Sorunumuz îmansızlık sorunu değildir, sorunumuz, “şuursuz îman” sorunudur. Bu şuursuz îman, belki de îmansızlıktır.
Sosyâl medya bir açıdan da, ihtilafları açığa çıkarıp arttırıyor.
Sosyâl medya müslümanlığı diye bir müslümanlık(!) oluştu. Sosyâl medyada sözde İslâmî(!) paylaşımlar yapmak, müslümanlık için yeterli bulunuyor.
Sosyâl medya, bir çeşit “turnusol kâğıdı” vazîfesi görüyor.
Sosyo-ekonomik ve kültürel farklar, İslâm’ın farklı yorumlanmasına neden oluyor. Fakat bu durum zamanla çatışmaya dönüşecek oranda farklılaşıyor. O hâlde ekonomik farklılar İslâm’a büyük zararlar veren nedenlerin başındadır.
Sömürgeleştirilen halklar/toplumlar, bir-süre sonra sömürgecilerin kural, kültür ve yasalarını benimsemeye başlarlar. Bir-süre daha geçince de artık o kural, kültür ve yasaları büyük bir aşk ile sevip, o kural, kültür ve yasalara din gibi sâhip çıkmaya başlarlar. Bu uğurda canlarını bile verebilirler.
Sömürü uzayınca, sömürülen sömüreni “üstün” görmeye başlar.
Sömürü, zulüm, adâletsizlik, şirk ve küfre karşı olmak, “terörizm” olarak gösteriliyor.
Söz-konusu Kur’ân ise, gerisi teferruattır.
Sözler iki yolla karşıdaki insana geçer. 1- Dilden dile. 2- Kâlpten kâlbe. Bir söz, insanın neresinden çıkarsa, karşıdaki insanın da orasına gider.
Spor, kitlelerin afyonudur.
Spor, kitlelerin gazını almak için, tâğutlar tarafından îcât edilmiş bir fitnedir.
Stadyumlarda 100.000 kişi hep bir ağızdan “gol” diye bağıracaklarına “Lâ” diye bağırsa, ortada zulüm kalmazdı.
Statükoya eklemlenen modern müslümanlar, Kur’ân’ı mızrakların ucuna takarak Muaviye’ye rahmet okutuyorlar.
Suyu (rahmet) kirletenler, dîni haydi-haydi kirletirler.
Suyun, formûl olarak H2O (iki hidrojen bir oksijen) olduğunu bilmenin insanlığa hiç-bir faydası yoktur.
Sükülerizm, İslâmî hareketler “sosyâl hareketler”e dönünce; “İslâmî taleplerin sosyâl taleplere dönüşmesi”dir.
Sünnet (ehl-i sünnet değil) yoksa, “yaşanan bir din” de yoktur.
Sünnet denilen “güzel örneklik”, Hz. Muhammed’in Kur’ân-merkezli siyâsetidir.
Sünnet göz-ardı edildiği için günümüzde Türkiye’de 300’e yakın meâl var ve bunların içinde birbirine tam ters çeviriler-yorumlar bulunuyor. Sünnet yâni uygulama göz-ardı edildiğinde ihtilâf ve tefrika bitmeyecek, aksine çoğalacaktır.
Sünnet göz-ardı edildiği için, Kur’ân’ın “modern” yorumları, vahyin gerçek yorumları zannediliyor.
Sünnet inkârının nedeni, “yaşayan sünnet”in olmamasıdır.
Sünnet olmak, İslâm’ın farzı değil, müslümanların tarzıdır.
Sünnet târihseldir, İslâmcılık târihseldir, ümmetçilik târihseldir diyenler; “İslâm amel-eylem içermez” demektedirler.
Sünnet, “bâtıl hayat tarzı”na karşı, “hak-merkezli hayat tarzı”dır.
Sünnet, “El Emin” olmaktır.
Sünnet, “peygamber tecrübesi”dir.
Sünnet, 23 yıllık “ağır bir yaşanmışlık” örneğidir ki, Peygamberimiz’in saçlarını ağartırken, belini bükmüştür. Yoksa sünnet, birilerini zannettiği gibi; “misvak, kıl-tüy ve çabut” konuları değildir. Uydurulmuş rivâyetleri ve zırvalıkları “sünnet” zannetmek ağır bir ahmaklıktır.
Sünnet, akıl-zihin-bilgi işi değil, “yürek” işidir. Zîrâ “bedel”le alâkalıdır.
Sünnet, âyetler arasındaki ilişkidir.
Sünnet, Kâfirûn Sûresi’ni tüm Mekke’nin ve kâfirlerin yüzüne-yüzüne okumaktır.
Sünnet, Kur’ân’ı “hayat kitabı” yapmaktır.
Sünnet, Kur’ân’ı, hayâtın tam merkezinde apaçık bir şekilde okumak ve yaşamaktır.
Sünnet, Kur’ân’ın hayâta dönük uzantısıdır.
Sünnet, Kur’ân’ın usûlüdür.
Sünnet, Kur’ânî bilinçle yapılan amel ve eylemlerdir.
Sünnet, Peygamberimizin sarık takması, cübbe giymesi ve hurma ve kabak yemesi değil, aşırıya kaçmadan “ortalama bir insan” gibi yiyip-içmesi ve giyinmesidir. 
Sünnet, Peygamberimizin Vedâ Haccı’nda, “görevimi tam olarak yerine getirdim  mi” diye sorduğu sorudaki “görev”dir.
Sünnet, Peygamberimizn 23 yıllık vahiy-merkezli mücâlesidir.
Sünnet; Kur’ân’ın, Hz. Muhammed’de ete-kemiğe bürünmesidir.
Sünneti inkâr edenler, tek-tek peygamberliklerini îlan etmiş olurlar.
Sünneti inkâr, Kur’ân’ı mushafa hapsetmektir.
Sünneti, hadisi, asr-ı saadet sürecini, 1.400 yıllık İslâm târihini “tümden” reddedenlerin, bir zaman sonra âyetleri de reddetmeye başladıklarını görürüz. Bu bağlamda 19’cuların Tevbe Sûresi’nin son 2 âyetini inkâr etmeleri buna örnektir.
Sünnetullahı iyi idrâk edebilenler ancak, iyi bir sünnet (yaşam tarzı) ortaya koyabilirler.
Sünnetullahın yönü başka, müslümanların yönü başkadır. Müslümanlar “sırât-ı müstakîm” olan sünnetullah yoluna girene kadar “değişen” bir şey olmayacaktır.
Sünni ve Şiilerin toplam hadisleri 2,5-3 milyon civârındadır. Bunların sâdece ve en fazla 1.000 tânesi sahih olabilir. Gerisi uydurulmuştur ve hâlen de uyduruluyor.
Süper îman, “süper-men”den üstündür
Sürekli “imtihan”da olmak, “sürekli olarak imtihana çalışmak” anlamına gelir.  
Sürekli döngü ve değişim hâlinde olan evrene bakarak “doğru”ya ulaşılamaz, ancak “şüphe”ye ulaşılabilir. Doğruyu aramak isteyen, vahye bakmalıdır.
Sürekli okumak, kişisel bilgiyi sürekli güncellemek demektir.
Sürekli olarak iyi yönde bir ilerleme yoktur. Hak ve bâtıl arasında bir döngü ve değişim vardır.
Sürekli relâks durumda olmak, insanı aptallaştırır.
Sürüden ayrılmayan, çoban olamaz.
Şahsî fikrim, M. Arabi’nin, felsefesini batı aklıyla ve göreviyle yaptığıdır.
Şamanizmin kaynağı, totemizmdir.
Şefaat istemek günahkârlara yakışır. Bir suçu var ki şefaat istiyor.
Şehâdet, saadettir.
Şehâdeti seçemeyenleri alçakça bir ölüm bekler.
Şehir, insanları bir-birlerinden koparıyor. Şehirler “en ufak bir yardım”ın bile esirgendiği yerlerdir. Göçebelikte ise misâfir-perverlik çok önemlidir. Hattâ, hayatları pahasına.
Şehirler birer açık-hava hapis-hânesine dönüştü.
Şehitlik, Allah için ve Allah yolunda olur. “Demokrasi şehidi” olmaktan  Allah’a sığınırım.
Şerefsizliğin zıddı, Kur’ân-merkezli İslâm Devleti’dir.
Şerefsizlik, profesyonelce yapıldığında şerefsizlik olmaktan çıkmaz.
Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır diyorlar; fakat şu da var ki: “Şeyhi olanlar da dilsiz şeytandır”lar.
Şeytan “kale”yi içten yıkmaya uğraşır. Bu bağlamda işe, “en küçük toplumsal yapı” olan evlerden başlar ve âileleri dağıtır. Boşanmaların sayısının çok artması, şeytanın bu plânında çok başarılı olduğunu gösterir. 
Şeytan en çok, kendisini rahatsız edeni rahatsız eder.
Şeytan modern ve post-modern dünyâya bakınca; “iyi ki Âdem’e secde etmemişim” diyordur herhâlde. Zîrâ şeytan “şeytan” olalı, modern zamanlardaki gibi bir hâkimiyet kurmamıştı.   
Şeytan modern zamanlarda, insan hakkındaki yargısının ve beklentisinin çıktığını gördükçe zevkten dört köşe olmuş bir vaziyette saltanatının tadını çıkarıyor.
Şeytan profesyoneldir.
Şeytan ve Tağutlar şu-andaki Türkiye’ye bakarak mastürbasyon yapıyor.
Şeytan, Âdem’den bêri tüm insanları, “Sana sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak bir mülkü haber vereyim mi?” (Tâ-hâ 120) sözüyle kandırıyor.
Şeytan, insana yılan gibi usulca sokulur; “şeytâni ideolojiler” de öyledir.
Şeytan, insanı ayartma noktasında “yapacağım” dediğini yapıyor, sözde kalmıyor.
Şeytan, zamânında Hz. Âdem-Havvâ’yı cennetten çıkardığı gibi; modern dönemlerin şeytanları da insanları bağ-bahçelerinden (cennet) çıkarıp kentlere hapsetti.
Şeytan’la ateş-kes yapılmaz, Şeytan’la ateş-kes yapan Şeytan’a mağlûp olur.
Şeytanı “şeytan” yapan şey, mâzeret üretmesiydi. 
Şeytanın ayartması, insanın vereceği tâvize bağlıdır.
Şeytanın ebedî cehennemlik olmasının nedeni tek bir suçtur: Secde etmeyişi. Tek bir emre muhâlefet etmek kişiyi şeytanlaştırabilir.
Şiddet, fikirlerin somut çarpışmasıdır.
Şimdiki gnostikler olan tasavvufçuların “Kur’ân’ın bir zâhir bir de bâtını vardır” dedikleri gibi; daha önceki zamânın gnostikleri de “İncil’in bir zâhiri bir de bâtını vardır” diyorlardı.
Şimdiki kadınların çoğu cinsini değiştirmiştir. Erkeklere-özgü işlere ve hareketlere sâhip çıkarak anneliği ve kadınlığı terk etmiş oldular. Kadınlığı erkekliğe tebdil ederek Allah’ın yaratışını değiştirmişler ve Allah’ın sünnetine karşı gelmişlerdir.
Şimdilerde sigara içenlere: “duman rahatsız ediyor, söndür sigaranı” dediğimiz gibi; cep telefonu ile konuşanlara da: “ışınlar rahatsız ediyor, kapat telefonu” denilecek zamanlar gelecek.
Şirk bir kere başladığında, katlanıp çoğalarak devâm eder. Şirk, durduğu yerde durmaz.
Şirk denizine düşen, “demokrasi yılanı”na sarılır.
Şirk iki türlüdür. Siyâsetle, ideolojiyle, lîderle (madde) şirk koşmak; hurâfeyle, uydurmalarla, şeyhlerle (mânâ) şirk koşmak. Bunun günümüz Türkiye’sindeki popüler yansıması; “Tayyip ile şirk koşanlar” ve “Fethullah ile şirk koşanlar” şeklindedir.
Şirk koşulanlar, “her-an yaratılıp durulanlar”dır.
Şirk zehirdir ve zehirler. Şirkin tek panzehiri tevhiddir.
Şirk, “fıtrata ihânet”in bir sonucudur.
Şirk, “insanların kendi elleriyle yaptıklarına tapması”nın adıdır.
Şirk, Allah’a; “sâdece göklerin yönetiminde ortak koşmak” değildir, “yeryüzünün yönetiminde de ortak koşmak” demektir.
Şirk, aynı-zamanda bir cezâdır.
Şirk, çok sinsidir.
Şirk; Allah’a yeryüzünde yasama yetkisi tanımamak ve hattâ bunu yasaklamaktır (Madde 24).
Şirk; Allah’ın ekmeğini yiyip, şeytana-tağuta kulluk yapmaktır.  
Şirk; Allah’ın gökyüzünde (mecbûren) tek hâkim olarak kabûl edilmesine rağmen, yeryüzünde hâkimiyeti Allah’tan başkalarına vermektir.
Şirk; Allah’ın kânunları dururken, beşerin, keyfine ve çıkarına göre kânun yapmasıdır.
Şirk; ibâdeti Allah’a, itaati ise gayr-ı ilâhi sistemlere yapmaktır.
Şirk; kudreti sonsuz olan Allah var iken, kendisinde güç vehmedilenlere bağlanmaktır.
Şu koca evrende bir tek Dünyâ’da kötülük var. Oda doğal değil.
Şu medyaya bir tâne “delikanlı” hoca çık(artıl)mıyor.
Şu modernizmin ta ... ... diyesim geliyor.
Şu taşlaşmış modern kentlere (şehir değil) bakıyorum da, neyini seveceğim ki?. 
Şu-an Dünyâ’da, Greko-Romen hâkimiyeti var.
Şu-anda Dünyâ’daki politika ve modern insandaki düşünce: “Güçlüysen haklısın” anlayışıdır.
Şu-anda insanların en büyük doğruları, insanlık târihinin en büyük yalanlarıdır.
Şu-anki Dünyâ’nın (2015) her yaptığının/söylediğinin %90’ına îtiraz etmeyen/eleştirmeyen kişiler, İslâm dîninin ne olduğunu hiç anlamadıkları gibi, Kur’ân’dan da bi-haberdirler.
Şûra, hüküm koymada değil, işleri yapmada (yürütme) geçerlidir/uygulanır.
Tabiat, “şuursuz mü’min”dir. Dolayısı ile tabiat, “müslümanın mü’min kardeşi”dir. Bu nedenle ona zulmetmesi söz-konusu bile olamaz.
Tağuta isyân etmeyen, Allah’a isyân etmeye başlar.
Tağuta küfretmeyenler Kur’ân’ı anlayamazlar.
Tâğutizm, “kontrôllü kaos” demektir. Hiç-bir zaman “düzen” istemez.
Tâğutlar için en kolay şey, bilinçsiz kitleleri oyalamak, kandırmak ve denetlemektir.
Tâğutlar İslâm düşmanlığını, “kahramanlık pâyesi” ile kamufle ederek yaygınlaştırırlar.
Tâğutların emirlerini sorgulamayı akıllarından bile geçirmeyenler, Allah’ın emirlerini, sonu gelmeyen sorgulamalara tâbi tutuyorlar.
Tâkipçilerine “kendisini eleştirmeyi” öğretmeyenler “âlim” değildir.
Taklit o dereceye vardı ki, eğer “modernler” bir “keler (kertenkele) deliği”ne girseler, müslümanlar da girecek hâle geldi.
Tanzimat Fermânı ile başlayan ama cumhuriyet dönemi ile birlikte yoğunlaşan bir, “arap-doğulu düşmanlığı” ve “batı hayranlığı” ortaya çıktı. Lâiklik bunun üzerine mum dikti.
Tanzimatta (1839) öyle bir tâviz verildi ki, hâlâ önü alınamıyor.
Târih boyunca “ara dönemler” hâriç, “sapıklıkta ittifak”, “hakta ittifak”tan önde olmuştur.
Târih boyunca “resmî din” tâğutlar tarafından, “hak dîn”i kontrôl ve baskı altında tutmak için desteklenmiştir.
Târih boyunca en büyük haksızlıklar, hak dîne ve bu dinden bahsedenlere yapılmıştır.
Târih boyunca evren hakkında atılıp-tutulmuştur ve yanlış bilgiler üretilmiştir. Bu durum, modern zamanlar (yâni şimdi) için de geçerlidir. %90 yanlış sonuçlara varılmaktadır.
Târih boyunca halk, “aşağıdan yukarıya” doğru değil, “yukarıdan aşağıya” doğru şekillenmiştir.
Târih boyunca helâk olan kavimlerin en ileri çıkan özellikleri, akıllarına çok güvenmeleri ve hattâ akıllarını ilahlaştırmalarıydı.
Târih boyunca insan, kendisini iki nedenden dolayı “ilah” îlan etmiştir: Maddî güç ve bilgi.
Târih boyunca insanların çok büyük çoğunluğu, “konformizm dîni”ne intisap etmiştir.
Târih boyunca insanların yaptığı en büyük yanlışlardan biri de, “örfü, dînin önüne geçirmek” olmuştur.
Târih boyunca kitleler, hakkı ve hakîkati hatırlatanlardan nefret etmişler ve onları aşırılıkla yaftalamışlardır.
Târih boyunca müslüman yönetimler, “Kitap-merkezli din” yerine, “halk İslâm’ı”nı kullanmışlardır. Bu el-an devâm etmektedir.
Târih boyunca müslümanlar ilk defâ “modernite” ile birlikte “İslâm hükümleriyle hükmedilmesi”ni tartışmaktadırlar. 
Târih boyunca müslümanlar ilk defâ, “modern” kâfir v müşriklere hayrân olmaktadırlar.
Târih boyunca müslümanlar ilk defâ, “modernite” ile birlikte kendilerini küçümsüyor ve düşmanlarını yüceltiyorlar.
Târih boyunca müslümanlar ilk defâ, modernite ile birlikte, düşmanları karşısında aşağılık kompleksine kapılmakadırlar.
Târih boyunca olan şey şudur: Zengin yatarak para kazanır; fakir ise çalışarak onu besler.
Târih boyunca peygamberlerin tüm mücâdeleleri, “Allah’ı kabûl eden kâfir ve müşrikler”le olmuştur.
Târih boyunca seküler devlet ideolojilerine aykırı davrananlar, “vatan hâini”, “meczup” ve “terörist” olarak damgalanmıştır.
Târih boyunca seküler yönetimler, halkı hep “güvenliğin yokluğu” ile korkutmuşlardır. Bu bağlamda güvenlik, her-şeyin önüne geçirilmiştir. 
Târih boyunca tüm “Sezar”lar, “Allah’ın hakkını” gasbetme mücâdelesi vermişlerdir.
Târih boyunca vahyin âyetlerini benimseyip de sindiremeyenler, ya İslâm-öncesi inanışlara, yada modern furyalara kapılmışlardır.
Târih boyunca, büyümeyen devletlerin bölündüğü görülmüştür. Bu durum şu-anda da böyledir.
Târih boyunca, halkın hesâbı başka, hükûmetin hesâbı ise bambaşka olmuştur.
Târih boyunca, vahyin muhâtaplarının, Allah’ın emirlerini içeren apaçık âyetlerinden inkâr etmedikleri hiç-bir âyet kalmamıştır.
Târih okumak kader okumaktır.
Târih okumaktan ziyâde, “târih yazmak” önemlidir.
Târih, “imtihanların târihi”dir.
Târih, acıların târihidir.
Târih, doğu’nun ve batı’nın savaşım târihidir.
Târih, insanın; ilâhi hükümler yerine kendi hükümlerini hâkim kılmak için verdiği mücâdelenin târihidir.
Târih; din ve demokrasinin kavgasının târihidir. Yada; “Allah-merkezlilik” ile, “insan-merkezlilik” arasındaki savaşın târihi.
Târih; üst-sınıf ile orta-sınıfın iktidar mücâdelesidir. Alt-sınıf ise sürekli olarak bu tepişmenin faturasını öder.
Târihte “İslâm’dan önce” diye bir zaman yoktur, hiç olmamıştır.
Târin boyunca ironik bir şekilde, İslâm-dışı sistemleri ayakta tutanlar, mustaz’aflar olmuştur.
Tarladan verim almak için tarla sürülür, tarlanın sürülmesi o tarlanın terbiyesidir.
Tasavvuf bir “gizli ilim” öğretisidir. İslâm’da ise her-şey apaçıktır.
Tasavvuf dinle değil, dînin duygusuyla ilgilenmektir.
Tasavvuf ve târikatların affedilmez hatâsı, insanları Kur’ân ve Sünnet’e yönlendireceklerine, hadis ve sünnet adı altında kendi kitaplarına ve tarzlarına zorlamalarıdır.
Tasavvuf, “İslâmî(!) mitoloji”dir.
Tasavvuf, düşüncede mânâ-değer-hiçlik merkezli iddiâsındayken, amel-eylemde, modern ve konjonktüreldir. İşte tasavvufun ana sorunu ve sapmasının nedeni budur. Celâleddin Rûmi, “ne olursan ol gel” diyor ama, Moğollardan başkasına da destek olmuyor bu yüzden. Böylece düşüncesi ve ameli de, konjonktüre ve güce göre şekilleniyor. 
Tasavvuf, gaybın yorumudur.
Tasavvuf, hayâta sarhoş kafayla bakmaktır.
Tasavvuf, her tarafı boklu olan bir değnektir.
Tasavvuf, ona bağlı olanların, bizzat kendilerinin peygamber ve Allah (hâşâ) olarak, Peygamberden ve Allah’tan bağımsızlaşması öğretisidir.
Tasavvuf, paranoid bir bozukluktur. Paranoid şizofrenidir.
Tasavvufçular her yerde Allah’ı gördüklerini söylerler; ben ise baktığım her yerde Şeytan’ı görüyorum. Bu çirkeflik içinde her yerde Allah’ı görmek de neyin nesi? Şeytan’ın târihteki en büyük iktidârı Dünyâ’yı sarıp kuşatmışken her yerde Allah’ı görmekten bahsetmek, Şeytan’a köpeklik yapmak demektir.
Tasavvufçular, Allah’ı “tesbih” edeceklerine “teşbih” ediyorlar.
Tasavvufçular, şeytanın fısıltılarını “Allah’ın tecellisi” zannediyorlar.
Tasavvufçular, zırvaladıkları mekanlarda kendilerini Allah gibi görürlerken, maddî hayatları için çalıştıkları işyerlerinde kulluğu zirveye çıkarırlar.
Tasavvufta, “insan-ı kâmil’e kul olmak” ile “âlemlerin rabbi olan Allah’a kul olmak” arasında fark yoktur.
Tasavvuftaki “ne arıyorsan kendi içinde ara” sözü, insanı dış gerçeklikten koparan bir fitnedir.
Tasavvuftan vazgeçmedikçe Kur’ân’a uyulamaz. Çünkü tasavvuf ile Kur’ân bir-birinin düşmanıdır.
Tasavvufun en güçlü olduğu zamanlar, İslâm toplumunun çöküntüde olduğu zamanlardır.
Tasavvufun tanrı anlayışı, “sınırlı olan bir tanrı” anlayışıdır.
Tebliğ ve davet karşılık bulmazsa, helâkı celbeder.
Tecâvüz, zinânın bir üst aşamasıdır.
Tefekkür (fikretmek, fikir ortaya koymak), tedebbüre (tedbir almak) yol açar. Tefekkürü olmayanın tedebbürü de olmaz.
Teheccüde, “uyuyamayan”lar kalkar.
Tek bir din vardır: İslâm.. Dünyâ’nın merkezinde (ortadoğu) ortaya çıkmış ve yaşanmıştır İslâm. İslâm Hz. Âdem’den bêri doğuya doğru gittikçe mistikleşirken, batıya doğru gittikçe sekülerleşmiştir.
Tek dikey kitap Kur’ân’dır ve diğerleri yataydır. Yatay olanlar dikey olanlara her zaman gıcık olur.
Tekfir, kime yapıldığı ile alâkalıdır. Müslümanı tekfir etmektir kötü ve yanlış olan. Yoksa kâfire Kur’ân da kâfir der. Kur’ân, kâfiri tekfir eder. Kâfire kâfir demek, yâni gevura gevur demek terk edildiğinde, kimin kâfir/gevur, kimin mü’min olduğu belli olmaz.
Teknoloijk günahların cezâsı daha Dünyâ’da başlar.
Teknoloji geliştikçe insan sınırlanıyor. Teknoloji, insanın o özel insânî özelliklerini körelttiği için, insan, o özelliklerini kullanılamıyor. 
Teknoloji geliştikçe(!) açlık çoğalıyor. Hâlbuki tam tersi olması gerekmiyor mu?.
Teknoloji geliştikçe, sanat ve estetik zayıflar. Zîrâ teknoloji ruhsuzdur.
Teknoloji hurâfedir.
Teknoloji, nefse dönük ve nefse yöneliktir.
Teknolojinin ortaya çıkardığı kolaylıklar, yine “teknolojinin ortaya koyduğu zorluklar”ın bir sonucudur.
Tekrarlar, sıradanlaştırır. Bir şey ne kadar tekrâr ederse, o kadar sıradanlaşır.
Tek-tek parçaların toplamı “bütün” etmez.
Teleskop, bir fitne aracı olarak kullanılmış ve kullanılmaktadır.
Tepeden-inme bir ahlâk olmaz.
Tepeden-inme devletler, yine ancak bir “tepeden-inme” ile yok edilebilir. 
Terâzi burada bozulduğunda âhirette de bozulur.
Teröre karşı olmak, ABD’nin tarafında olmak anlamına gelmemeli. Değişen bir şey olmaz zîrâ.
Tesettür, kadının dîninin direğidir.
Teslîmiyet olmadan temsîliyet olmaz.
Teslimiyetten (îman) doğan basit araçlar, teknolojinin üstün araçlarını alt edebilir. Bunun en iyi örneği, Firavun’un sihirbazlarının üstün teknolojik araçlarının, Hz. Mûsâ’nın “âsâ”sı tarafından yok edilmesidir.   
Testler, insanları “bir-örnek” hâle getirir.
Teşrî hakkını siyâsetçilere vermekle, âlimlere vermek arasında fark yoktur. Bu hak sâdece Allah’a âitiir.
Tevhid bir söylem şekli değil, bir eylem şeklidir.
Tevhid bozuldukça, te’vil çoğalır.
Tevhid, iç âlemle dış âlemin çakışmamasıdır.
Tevhid; Allah’ın göklerde İlah olduğu gibi, yeryüzünde de ilah olarak kabûl edilmesi ve sâdece O’nun yasalarıyla hükmedilmesidir.
Tevhid; Allah’ın kânunlarının gökte hâkim olduğu gibi, yeryüzünde de hâkim olması demektir.
Tevhid; Allah’ın, hayâtın tüm alanlarında “Hâkim” olarak “birlenmesidir.
Tevhid; göklerdeki düzenin aynısını yeryüzünde de kurmak için “Allah’ın kânunları”na sarılmaktır.
Tevhidî bilinç yetmez, “tevhidî duruş” da gerekir.
Tevrat’la amel edeceğine söz verip de “Cumartesi Yasağı”nı çiğneyerek sözünden dönen yahudiler, “maymun ve domuz” oldular. Şimdi müslüman(!) olarak sözümüzde durmadığımız için, biz de “maymun ve domuz” mu oluyoruz acaba?. Allah’a verdikleri “söz”ü tutmayanlar maymunlaşırlar ve de domuzlaşırlar.
Ticâret, aldatıcılık değildir. Batı, ticâreti aldatıcılık olarak görüyor. Müslümanlar da onları taklit etmeye başladı.
Toplumda yer etmiş kötülükler, ancak o toplumla birlikte yok edilebilir. Helak bu nedenledir.
Toplumları kutuplaştıran ana unsur, partilerdir. Sonra da mezhepler, târikatler, cemaatler ve haramlar gelir.
Toplumları medenî, (yâni dîni yapan), “din”dir. Din olmadığında vahşîlik vardır.  
Toplumları ve düşünceleri en çabuk, savaş değiştirir.
Toplumların zayıflaması, yozlaşması, çürümesi ve yıkılması; lüks, israf ve refah özlemiyle başlar.
Toplumun seviyesi, “lîderin seviyesi”dir.
Totaliter devlet, “farklı olana imkân ve söz-hakkı vermeyen devlettir.
Traktörün kağnıdan daha gelişmiş olduğunun delîli nedir?. Ruhsuz olması mı?. 
Tutarlı müslümanlık, “seküler sisteme çomak sokmak” demektir.
Tutuklanmaya/eziyet edilmeye/öldürülmeye değer yazılar yazmak mü’min için bir şereftir.
Tüm beşerî sistemlerin kânunlarında “boşluk” varken, bir tek Kur’ân’ın kânunlarında “boşluk” yoktur.
Tüm kâinat Allah’ın akorduna göre güzel bir ses çıkarır. İnsan ise Dünyâ’yı bir-türlü akord edememekte ve acının sesinden başka bir ses çıkmamaktadır.
Tüm maddî imkânlarınız sizden alınsa elinizde ne kalır?. Elinizde ne kalırsa o kadar insansınız.
Tüm mü’minlerin şöyle bir hayâli olmalıdır: “Keşke tüm Dünyâ’yı bir “barış yurdu”na (Dâr-üs Selam) çevirebilsem”.
Tüm sapık düşüncelerin arkasında, “insanı ilahlaştırmak” yatar.
Tüm seküler sistemler, ortaya koydukları paradigmaları için sözde meşrûiyetlerini “atalarından” almak zorundadırlar.
Tüm şirkler “iyi niyet”le başlar.
Tüm zamanlarda ilâhi mesaj ve tebliğ-dâvetler, “servet eleştirisi” ile başlamıştır.
Tüm zamanlarda insanlar, dîni hayatta uygulamayı bırakıp, hayatta “uygulanmakta olan”ı “din” olarak kabûl etmiştir.
Tüm zamanlarda kölelerden sâdece iki şey istenmiştir: Çalışmak ve üremek.
Türk anne-babadan doğunca Türk olunduğu gibi; müslüman anne-babadan doğunca “müslüman” olunmaz. Mü’min-müslüman olmanın kan ile alâkası yoktur. 
Türk dîni, îman ve ahlâktan yoksun bir dindir.
Türk halkı, “kâinat imamı(!) ile Dünyâ lîderi(!)’nin kıskacı arasındadır.
Türk târihinde, “iknâ yolu” ile gerçekleşen bir değişim hiç-bir zaman yaşanmamıştır. Türklerin târihi “devrimler târihi”dir. Bu nedenle Türkiye’de, bir devrim yapmadan, salt iknâ yolu ile köklü değişimler olabileceğini zannetmek ve beklemek boşuna bir bekleyiştir.
Türk-İslâm sentezi şirktir. İslâm, yanında başka bir şeye izin vermez.
Türkiye’de (ve de tüm dünyada) “koltuğu” korumanın yolu, sermâyedarları memnun etmekten geçer.
Türkiye’de 18 yaş altı “resmî cinsel ilişki” (yâni evlilik) suç iken; gayrı resmî cinsel ilişki (yâni flört) serbesttir. 
Türkiye’de 2.000 yılından sonra “apaçık şirk” iki kişi üzerinden sürmüştür. Fakat hayret ki, bu iki kişinin çatışmasından ve çatışmanın kötü sonuçlarından ders alınmamış ve Kur’ân-Sünnet çizgisine dönülmemiştir ve hattâ böyle bir şey düşünülmemiştir bile. 
Türkiye’de bir “fenimist kuşatma” var.
Türkiye’de bir “ölü kültü” var.
Türkiye’de darbeleri hep “kaymak kesim” yapmıştır. Bu nedenle de hep onlara yaramıştır. Fakat ancak “alt kesim”in yapacağı darbe gerçek anlamda bir devrime dönebilecektir.
Türkiye’de Demokrasi tam olarak uygulanmıyormuş. Çok şükür!. Bir de “tam” uygulansa hâlimiz harâp olurdu.
Türkiye’de demokrasi yok, “demokrasicilik oyunu” var.
Türkiye’de İslâm, anayasanın 24. maddesine göre yasa-dışı bir dindir.
Türkiye’de müslümanlar, “Dünyâ lîderi” ile “kâinat imamı” arasında pin-pon topuna dönüşmüşlerdir.
Türkiye’de müslümanların geldiği seküler nokta, kısa-zaman önce verilen tâviz(ler)in sonucudur.
Türkiye’de saltanâtın devâm etmemesinin nedeni, Atatürk’ün çocuğunun olmaması idi. 
Türkiye’de ve de tüm Dünyâ’da ekonomi, din ve ahlâktan önemlidir. Oysa kötü-adâletsiz ekonominin nedeni, dinsizlik ve ahlâksızlıktır.
Türkiye’deki “medyatik hocalar”ın tamâmı münâfıktır.
Türkiye’deki iç çatışma, Rumeli kökenli lâik elitlerle, Anadolu kökenli muhâfazakâr elitlerinin çatışmasıdır.
Türkiye’deki iç-çatışma, “eski lâikler” ile “yeni sekülerler” arasındaki çatışmadır.
Türkiye’deki iktidarların yapması gereken 3 önemli şey var. Eğer bunların hepsini birlikte yaparsa hem adâletli hem de güçlü olur ki bu, dünyâ-hâkimiyeti demektir. 1-PKK sorununu bitirmeli ve kürtlere insanca davranılıp özgürlükler verilmeli. 2-Asgari ücret ve emekli maaşları (2015 Ocak ayına göre söylüyorum) taban 2.000 lira olmalı. Bu rakamdan aşağı bir para hiç-bir eve girmemeli. 3-İslâm’ın önü açılmalı. Yüzümüzü batıdan doğuya yâni İslâm ülkelerine çevirmeliyiz. İslâm’dan korkanlara korkulacak bir şeyin olmadığı gösterilmeli.
Türkiye’deki siyâsi tartışma: ABD’ye mi, yoksa Avrupa/İngiltere’ye mi “domalacağız/vereceğiz” tartışmasıdır. İslâm Devleti’nden söz-eden kimse yok. Üstelik İslâm Devleti’nden söz etmeyenler, kendilerini “iyi müslüman” zannediyorlar.
Türkiye’li müslümanlar için demokrasinin îtibârı, AKP sâyesindedir.
Türkiye’li müslümanlar, Kur’ân ve Sünnet’e göre değil de, Diyânet’e göre dîni yaşıyorlar. Hâlbuki diyânetin uygulamaları büyük oranda Kur’ân ve Sünnet’in ifsâd edilmiş şeklidir.
Türkiye’nin “kurtuluş” savaşı, iki yunanlı komutanın birbirine karşı yaptıkları tiyatral bir savaştı.
Türkler bir-çok din değiştirmişlerdir. Bu değişikliği yaparlarken bir-önceki dinlerinden yeni dîne bir-çok unsurlar taşımışlardır. Eski dinlerinden yeni dîne girerken eski dinlerinin artıklarını da yanlarında taşımaya alışkın olan Türkler, İslâm’a da girerken eski dinlerinin artıklarını da yanlarında getirmişlerdir. Tasavvuf denen zırvalık budur.
Türkler müslüman olduktan sonra kânunlarını İslâm’a ve töreye göre “ikili hukuk” şeklinde icrâ etmişlerdir. Zamanla töre, İslâm hukûkunun yâni şeriatın önüne geçmiştir. Fakat bilinsin ki, “şirk” budur. İslâm yetersiz bir din ve hukuk sistemi değildir ki “biraz ordan biraz da burdan” düşüncesini onaylasın.
Türkler’in İslâm’dan önce doğru düzgün bir kültürleri ve uygarlığı yoktu. İslâm’a girdikten sonra ise; Cumhûriyet Dönemi’ne kadar, (üzerine İslâm serpiştirilmiş) “Îran kültürü ve uygarlığı’na bağlı olarak” yaşarlarken; Cumhûriyet’ten sonra ise, (dîni devletten uzaklaştıran) “Roma (Batı) kültürü ve uygarlığı’na bağlı olarak” hayâtiyetlerini sürdürmektedirler. Oysa İslâm onlara bir Medeniyet sunmuştu. Türkler bir türlü vahiy ve sünnet merkezli o İslâm Medeniyeti ile barışamamıştır. Barışacak gibi de gözükmemektedir.
Türklerin “Ata”ya bu kadar bağlı olmasına şaşırmamak gerekir. Zîrâ Türkler, tüm zamanlarda “atalar”a tapınmışlardır.
Türklerin baskın dînleri, tüm zamanlarda şamanizm ve neo-şamanizm olmuştur.
Türklerin demokrasiye olan bağlılığının arka-plânında “Gök Tanrı” inancı vardır. Gök Tanrı, “sâdece göklerin Tanrısı”dır.
Türklerin târih boyunca ilmî alanda geri ve yetersiz kalmasının nedeni, “devşirme sistemi” nedeniyle, ilmî alanı genelde gayr-ı müslimlerin eline vermesidir.
Türklük, müslümanlığın yerine ikâme edilen bir kimlik şeklidir.
Türler tamâmen ortadan kalkmaz, türün varyasyonları ortadan kalkar.
Ulû’l-emr”e itaatin şartı, Kur’ân ile hükmetmesidir.
Ulus-devlet adına ölmeyi kahramanlık ve şahâdet olarak görenler, din için ölmeyi yobazlık ve cehâlet olarak görüyorlar.
Uluslar-arası politikada her zaman “orman kânunları” işler. “Güçlü” olan her zaman kazanır.
Umutsuzluk, mutsuzluktur.
Usvetun hasenetun denilen “güzel örneklik” yâni “pratik sünnet”i yok saymak, “İslâm’ı sınırlandırmak” demektir.
Uygarlık, “kaynak uygarlığıdır”. Kaynaklar değiştikçe uygarlıklar da değişir. Taş uygarlığı, bronz uygarlığı, demir uygarlığı vs. gibi. Günümüz uygarlığı “petrôl ve uranyum uygarlığı”dır. Daha sonraki uygarlık meselâ “toryum uygarlığı” yada değerini şimdilik bilmediğimiz başka bir kaynağın uygarlığı olabilir. Mesele, bu uygarlığın yöneticiliğini kimin yapacağıdır.
Uygulanmayan din, birileri tarafından “babalarının malı” gibi kullanılır.
Uygulanmayan İslâm, müslümanları geriletir.
Uygulanmayan kânun nasıl ki işe yaramazsa, kânunların şâhı olan Kur’ân kânunları da, uygulanmadığında işe yaramaz.
Uyku bir çeşit zaman-makinesidir. İnsanı bir-anda 6-7 saat ileri götürür. Ölüm de bir zaman-makinesidir. Kişiyi bir-anda âhirete götürür.
Uyku, bir çeşit ölüm hâlidir. Uyku, insana her-gün: “sen Allah değilsin” hatırlatması yapar.
Uyku, insanın Tanrı olmadığının delîlidir.
Uyuyan insan mâsum görünür. Zîrâ nefsi o anda etkisizdir.
Uzun süren barış, fitne çıkarır.
Ümmetin “ölüsüne” bile hasret kaldık.   
Üniversite sonuçları (2018), hükûmetin (sistemin) genel durumunu net olarak ortaya çıkartmıştır. Niteliksiz bir nesil-toplum yetişiyor. 
Ütopyalar, sanatsal yazı-söz ifâdeleridir.
Vahdet-i Vücûd (Lâ mevcûde illallah), Tevhid’e (Lâilâheillallah) karşı yapılmış bir “ifsâd düşüncesi”dir.
Vahiy almak dışında, peygamber için kullanılan, “örnek alınamayacak” tüm nitelemeler şirktir.
Vahiy, Dünyâ’nın “altını üstüne getirmek için” indirilmiştir.
Vahiyden koptukça tevhidten kopulur ve şirk başlar.
Vahiyle onaylanmamış hiç-bir yorum bağlayıcı değildir. Bu yorumu yapan isterse Hz. Ömer olsun.  
Vahiy-merkezli İslâm’dan bi-haber olan müslümanlar, bağnazlıkla modernite arasında sıkışıp kalmışlardır.
Vahye aykırı olan bir sistemden, vahye uygun olan bir şey çıkmaz.
Vahye gerek yoktur, akıl en iyi yolu bulur deniyor. Fakat vahiy her zaman, aklın ortaya koyduğu kötülükleri düzeltmek için gelmiştir.
Vahye göre yaşanmadığında, işler zamanla daha da kötüleşir.
Vahyi “şartlara göre” değiştirmek, yahudileşme alâmetidir.
Vahyî bilgi arttıkça yaşayış tarzının modernleşmesi, salt bilgi ile İslâmî yönde bir değişimin yapılamayacağını gösterir.
Vahyin “kırmadığı” (yada eğmediği) insanı, kırmayacak/bükmeyecek hiç-bir etken yoktur. Vahiysiz insan, her şeyden kırılan insandır.
Vahyin anlamı, zaman, mekân ve coğrafyaya göre değişmez, fakat zaman, mekân ve coğrafyaya göre insanların anlayışları değişir. 
Vahyin bilincine erememiş olan insan, eşyâya göre düşünür.
Vahyin hayâta hâkim olduğu İslâm ülkelerinde; psikolog, kişisel gelişim uzmanı, yaşam koçu, âile terapisti ve sosyâl danışmanlara iş yoktur. Zîrâ “Kur’ân, kâlplere şifâ”dır.
Vahyin hükümlerinin evrenselliği gerçeğini tartışmak, o hükümleri hükümsüz bırakmanın başlangıcıdır. 
Vahyiyle bildirilen “şeriatı uygulamak” demek olan sünnetten kopulunca, “zamânın telâkkileri” “şeriat” yerine “şeriatlar” ortaya çıkarırlar.
Vâr olan bir yanlış, “sistem-içi yanlış”tır. Sistemi sorgulamadan hiç-bir yanlışın ve kötülüğün önüne geçilemez.
Varlığı Allah ile anlamayı ve açıklamayı zûl görenlere, varlığı anlamlandırmak için ne “zaman” yeter ne de “mekân”. Bu nedenle de “milyarlarca yıl”dan ve “sonsuz evrenler”den bahsedip dururlar. Fakat bu da tatmin etmez. Çünkü, “Kâlpler ancak Allah’ın zikri ile tatmin bulur” (Ra’d 28).
Varlığın, vahye aykırı her tanımı, “varlığı seküler bağlamda yeniden tanımlamak”la sonuçlanır.
Varlık âleminde düzensizlik, sâdece insanın idâre ettiği alanlarda oluyor. İslâm’a göre idâre etmediği için.
Varlık ancak zıddıyla var kalabilir. Modernizm, geleneği yok etmekle kendini yok ettiğinin farkında değil. Gelenek çöktüğü ölçüde modernizm de çöker. 
Varlık ve varlığın işleyişi (sünnetullah), “modern bilimin târif ettiği kadar” değildir.
Vâr-olmak eylem hâlinde (aktif) olmak demektir. “Eylem gösterebiliyorum, öyleyse varım”. Fakat bu sözün daha da doğrusu şu şekildedir: “Ümmetçe eylemdeyiz, öyleyse varız”.
Vatan hâini olmak mı daha kötüdür, din hâini olmak mı?.
Vatan sevgisi başka; uygulanan ideolojiyi yada uygulayan hükûmeti sev(me)mek başkadır.
Vatan sevgisi ile “hicret” bir-arada bulunamaz.
Vatan sevgisi, Dünyâ sevgisidir. Aşırı Dünyâ sevgisi, âhiret sevgisizliğinden kaynaklanır.
Vatanın hâinleri olduğu gibi, dînin de hâinleri vardır.
Vejetaryenizm (et yemeyi içi almamak değil) Reenkarnasyonun bir sonucudur. Çünkü ruh-göçünde, ölen kişinin rûhu bir hayvana da geçebilir ve o hayvan avlanıp/kesilip yendiğinde, kişi belki de anasının-babasının etini yemiş olacaktır. J
Vücûdumuzdaki tüm kanı değiştirdiğimizde, kan-bağımız olanlarla aramızdaki kan-bağı biter mi?.
Ya “tek ilah” vardır, yada İlah yoktur.
Ya kıyam, ya kıyâmet.
Ya kurban kes, ya da kurbân ol!.
Yağmur damlalarının bilimsel-rasyonel açıklaması, damlaların her-birini meleklerin indirdiğini söylemekten daha çarpıcı değildir.
Yağmur, Allah’ın ordularından biridir. Allah’ın ordusu, yıkıcılıktan çok yapıcılıkla alâkalıdır.
Yahudiler, “yahudileşen müslümanlar”dır.
Yahudilerin bir ülkeye sızmak ve ülkeyi ele geçirmek için uyguladığı kadim taktik, “faizle borç vermek”tir.
Yalanı kim söylerse söylesin, yalan yalandır.
Yanlış adım atarken, “iyilik” için yapılan duâ kabûl olmaz.
Yanlış, hattâ şirk içeren bilgi bile, “Allah’a îman”ı engellemiyor. Fakat yanlış ve şirk içeren bilgi, kişinin ibâdetlerinde ve yaşayışında yanlışa ve şirke düşmesine neden oluyor. Müşrikler de o “mutlak varlık” olan Allah’a îman ediyorlardı. Fakat Allah, kişinin sâdece îman etmesine değil, îmânına şirk bulaştırıp-bulaştırmadığına bakıyor. “Sırf inandık” demekle olmuyor yâni.
Yapanlar, bilenlerden üstündür. Bilerek yapanlar ise en üstünü.
Yapılacak işleri yapmayanlar; yapılmayacak işleri yapmaya başlarlar.
Yapılması gereken şeyleri yap(a)mıyorsanız, bâri “yapılmaması gereken şeyler”i yapmayın.
Yapılması gerekeni ben yapmıyorsam, başkası da yapmaz.
Yapmanız gerekip de yapmadığınız her şey, hayatta Şeytan’a alan açar. Bir de bakmışsınız ki kendinizin sandığınız alanlar bile Şeytan’a âit olmuş.
Yaptığın işler kendinin ya da başka birinin yükünü kaldırsın, yeni bir yük yüklemesin.
Yaptığınız şeyler, “değer verdiğiniz” şeylerdir.
Yaratılmışların varlığı “mutlak” görüldüğünde ve onlarda da bir güç vehmedildiğinde, şirk kaçınılmazdır.
Yarı-müslümanlık diye bir şey yoktur, olamaz.
Yasaklar, günahlardan daha çok etki ediyor. Oysa yasağın cezâsı kolay, günahın cezâsı zordur.
Yaşama olan tutkunluk arttıkça gürültü de artar. Yaşamak gürültü çıkartmaktır çünkü.
Yaşamak demek, birilerine bir şeyleri göstermek ve kanıtlamak demek değildir. Yaşamak nerde ve ne zaman olursa-olsun, kendini Allah’a kanıtlamak demektir.
Yaşamak, “Allah için yaşamak”tır. Aksi-hâlde “hayat süren leş” olunur.
Yaşamak, “doğru-dürüst yaşamak”tır.
Yaşamak, yavaş-yavaş ölmektir.
Yaşam-tarzları, “vahyin emrettiği yaşam-tarzı”na aykırı olanların, “Kur’ân’ı hakkıyla anlaması” mümkün değildir.
Yaşanagelen; ahlâki, sosyâl, ekonomik ve siyâsal bir örnekliğin olmaması, vahyin gerçek anlamını perdeliyor.
Yaşantılarımızla çelişen ne kadar çok düşüncelerimiz var..
Yaşayan sünnet olmadığında, “uydurulan sünnet” açığa çıkar.
Yaşlanma ve “ölüm korkusu” nedeniyle ortaya çıkan yeni iş sektörleri, diğer nedenlerle ortaya çıkan sektörlerden kat-kat fazladır.
Yazacak şeyleri olmayanlar, anlamsız cümleler kurarlar.
Yeni bir bilinçli nesil için, sezaryenin yasaklanması mı gerekir acaba?. Zîrâ sezaryen “bilinçsiz ve acısız doğum”dur. “Doğum”, bilinçsiz ve acısız olamaz.
Yeni bir İslâmî hareket için, yeni Ammar’lara, yeni Bilal’lere ihtiyaç vardır.
Yeni müslümanlar; anlayışta İslâm, yaşayışta moderndir.
Yeni nesil genç kuşak, “ânı yaşa” sözünü fazla ciddiye aldı. Zîrâ hiç-bir şeyin önünü-arkasını düşünmüyor.
Yeni risâlet ve vahiy, aynı-zamanda yeni bir “af”tır. “Geçmiştekiler affedilmiştir” artık.
Yerde “aklımızı başımızdan alacak” ve bizi oyalayacak o kadar çok şey var ki, gökyüzüne bakmaya fırsat bulamıyoruz.
Yerine daha iyisini yap(a)mayacaksanız, “yıkma”nın bir anlamı olmaz. 
Yersiz suçlama, ilmin yetersiz kaldığı yerde başlar.
Yeryüzünün en derin uçurumu, “zengin ile fakir arasındaki uçurum”dur.
Yıkmadan yapmak Allah’a mahsustur.
Yılbaşına müdâhil oluyor; sevgililer gününe müdâhil oluyor; doğum günlerine müdâhil oluyor; anneler-babalar gününe müdâhil oluyor; millî bayramlara müdâhil oluyor; tuttuğu takımın şampiyonluğuna müdâhil oluyor; dînî bayramlara da müdâhil oluyor; fakat Ramazan’a müdâhil olmuyor… Üstelik bu kişi müslüman..?
Yıldızların ışıkları, onların eserleridir.
Yokluk diye bir şey yoktur. Bir şey, vârolmadan önce yoktur sâdece. Fakat o zaman bile bir şey vardır.
Yokluk, gözümüzü kapattığımızda gördüğümüz şeydir. Rengi karadır.
Yûnus 100. âyetin bahsettiği, “kullanılmadığında pisliğe gark olacağımız” akıl, nefis-merkezli olan “modern akıl” değildir.
Yüce bir hedef-amaç üzre olmayanlar, ya hazzın kuşatması, yada ölümü düşünmenin buhrânı içinde yaşarlar.
Yüce hedeflerden  yoksun olan insanlık, haramlarla teselli buluyor.
Yüz-göz boyama (makyaj) pagan bir olgudur. Bir pagan ibâdet görünüşüdür. Paganlar ibâdet ederken yaparlardı. “Gerici” bir olaydır.
Zaman öldürüyorum diyenler, zamânın öldürdükleridirler.
Zaman sabittir, izâfi değildir; algılardır izâfi olan.
Zamâna göre nefsin değişmesi, zamâna göre vahyin değişmesini gerektirmez.
Zamanda geriye gitmek, târih okumaları ile olur.
Zamâne müslüman cemaatlerin bireyleri, “şahsiyet” olamamış kişilerden oluşuyor. Bu nedenle “emr-i bil mâruf ve nehyi anil münker” yapamıyorlar.
Zamânımız insanlarını (2015) gerçekliklerden daha çok görüntüler etkiliyor. Görüntülerden etkilendiği kadar gerçeklerden etkilenmiyorlar.
Zamânımızda modern müzik, koyunların (halk) mest edilip kolayca yola getirilmesi için kullanılıyor. Bâri kavalı çalan (dînime küfreden) çoban müslüman olsa.
Zamânımızda ümmetin fertleri büyük ölçüde “ümmi”dir. Yâni vahiy kültüründen uzak.
Zamânımızdaki müslümanların ahlâkı yoktur, “etik”i vardır. 
Zamânın hızla geçmesi, aslında “ömrün hızla geçmesi”dir.
Zamânında “dinde recm yoktur” diyenler, şimdi de (2018) zinânın cezâsı olarak “îdam” istiyor.
Zamânında “modern tarıma geçiyoruz” diye bize kısır tohumları satanlar, şimdi de; “organik tarıma geçiyoruz” diye yine ellerindeki “ârızalı” olan tohumları satmak istiyorlar ve satıyorlar. Oyalamanın sonu yok.
Zamanla kendi-kendine düzelecek şeylere müdâhale etmek, o şeyi içinden çıkılmaz hâle getirir.
Zannederler ki demokrasi vahyin himâyesinde; oysa muhâfazakâr için demokrasinin îtibârı AKP sâyesinde. 
Zarar dosttan yapılır. “Para dosttan kazanılır” sözü kapitâlist bir sözdür. “Dost”lar arasında paranın lafı olmaz.
Zararlı olan şeyler aşırı bağımlılık yapar. Tüketimleri de “doğal” değildir. 20-30 sigarayı arka-arkaya içebilirsiniz ama 20-30 bardak ayrını arka-arkaya içemezsiniz.
Zekâtın hedefi, “zekât alacak” ve “zekât verecek” bir kimsenin kalmamasıdır.
Zengin olma isteği bir bunalım durumu dürtüsüdür. Fakirliğin bunalımı. Doğal olan bir süreden fazla süren fakirlik ve zorluk durumunda insanlar zengin olmayı düşünmeye başlarlar doğal olarak.
Zenginlerin daha zengin, garibanın daha gariban kalmasının ve pastadan daha fazla pay alamamasının tek yolu, demokrasidir.
Zenginlerin yaptıkları “para kavgaları”ndan en çok zarar görenler garibanlardır.
Zerdüştlükteki Ehrimen ve Ahura Mazda ikiliğindeki “kötülük tanrısı”, “şerrin Allah’tan gelmeyeceği” inancından kaynaklanır. “Şer Allah’tan gelmiyorsa, o hâlde şer de ilahtır” düşüncesidir bu ikiliğin sebebi. Hâlbuki şer ârızidir ve beşerden kaynaklanır.
Zihinlerin ve kâlplerin inşâsı, Kur’ân ile başlayıp eylemlerle tamamlanmadıkça, müslümanlık da tamamlanmış olmaz.
Zinâ “sınırı aşma” iken, tecâvüz “işgâl”dir.
Zinânın Kur’ânî cezâsı olan “100 sopa”yı kânunlaştırmadıkça, tecâvüzlerin önüne geçilemez.
Zorlama, sâdece “dîne sokma aşaması”nda olmaz ve yapılamaz. Dîne girdikten sonra ise, çeşitli sorumluluklar da kabûl edilmiş demektir ki, bu sorumlulukların çoğu insanı çok zorlar. Zorluk, Dünyâ’nın kaderidir.
Zorluk iki çeşittir. “Doğal olan zorluklar” (sıcak-soğuk, ağır, mesâfe vb.) ve “insanların çıkardığı zorluklar”. Doğal zorluklar kaderdir. İnsanların çıkardığı zorluklar ise, cehâlet değilse mazlûmiyettir.
Zulme karşı “dik bir duruş” sağlamayan ilim(!), lakırtıdan ibârettir.
Zulüm, fakirlerin, “yeter artık” deyip de ayaklanacağı zamâna kadar devâm edecektir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir. 
Hârûn Görmüş
Ocak 2015 (ilk taslak)

Devamını Oku »