20 Temmuz 2016 Çarşamba

Taraf Olmak


“Kim Allah’ı, Resûlü’nü ve îman edenleri dost (veli) edinirse, hiç şüphe yok, gâlip gelecek olanlar, Allah’ın taraftarlarıdır” (Mâide 56).

İnsanlarda fıtratlarından gelen bir “taraf olma meyli” vardır. Bu taraf olma, çoğu zaman “güdü” ile olurken, kimi zaman da vicdan-rûh-fıtrat nedeniyle olur. Güdü olarak taraf olanların taraftarlığı, güç-merkezli bir taraftarlıktır. Güçlü gördüğü bir kişiye, yere, ideolojiye, gruba, takıma vs. bağlanırken, hayâtı boyunca bile sürebilecek taraftarlığını devâm ettirir. Fakat bu taraftarlar, neden o tarafta olduğunu doğru bir şekilde anlatamazlar. Taraftarlığını sürdürmesi, bu taraftarlığı büyütmesi, mutlak olarak görmesi ve ona tüm kâlbiyle inanması nedeniyledir. Hattâ hayâtını taraftar olduğu şey belirler ve kişi de plânını-programını o taraftarlığa göre yaptığı gibi, düşüncesi, yeme-içmesi, giyim-kuşamı, konuşması, davranışı, inanışı ve hattâ ibâdet şeklini bile taraftârı olduğu o hizbe göre yapar. Tâkip ettiği bu taraftarlığın gerçekten doğru mu, iyi mi, dîne-ahlâka-örfe uygun mu olup-olmadığına bakmaz. Amelini-eylemini, taraftârı olduğu merkeze göre yapar. Yâni “inandığınız gibi yaşamasanız, yaşadığınız gibi inanırsınız” sözü tecelli etmiştir bu tarz taraftarlıkta.

Vicdan-rûh-fıtrat taraftarlığı ise, kaynağını fıtratından alan bir taraftarlıktır ki insanlar aslında yaratılıştan böyle bir taraftarlığa programlandıklarından, bu tarz taraftarlığa meyyâldirler. Bu taraftarlık vahiy-merkezli, Allah inançlı ve âhiret hedeflidir. Bu tarafın taraftarlarının hedefi, iç âlemlerini aydınlattıktan sonra dış âlemi yâni Dünyâ’yı da aydınlatmak ve nihâyetinde de cennetlerini de nurlandırmaktır. Bu, ağır bedelleri olan bir taraftarlıktır ki, bâtıl taraftarlık gibi nefsî bir taraftarlık değildir.

Bâtılın tarafında ve taraftârı olanlar, dost edindikleri kişilerin kendilerinin tarafında olup-olmadıklarına bakarlar sâdece. Kendileri gibi düşünüyorlar, inanıyorlar ve yaşıyorlarsa onları kendilerinden görürler. Zâten bu nedenle de “kendilerine” çağırırlar. Fakat hakkın tarafında olanlar çağrılarını taraftârı oldukları Allah, Peygamber ve îman edenler tarafına çağırırlar. Âhirete çağırırlar yâni. İyiliğe, özveriye, sâlih amele olan bir çağırmadır bu. Kur’ân bunu şu şekilde söyler:

“Kim Allah’ı, Resûlü’nü ve îman edenleri dost (veli) edinirse, hiç şüphe yok, gâlip gelecek olanlar, Allah’ın taraftarlarıdır” (Mâide 56).

Bâtılın taraftarları, kendileri gibi taraftar olanları, Allah’a, Peygambere ve değerlere başkaldıran kişiler olsalar bile savunabilirlerken, hakkın taraftarları buna aslâ yanaşmazlar ve hakkı yere düşürmezler. Bu nedenle de mü’minlerin isyankârlarla dost olduklarını göremezsiniz. İsterse bu kişiler en yakınları olsun yine de fark etmez:

“Allah’a ve âhiret gününe îman eden hiç-bir kavim (topluluk) bulamazsın ki, Allah’a ve elçisine başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi âşiretleri (soyları) olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kâlplerine îmânı yazmış ve onları kendinden bir rûh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orada süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan râzı olmuş, onlar da O’ndan râzı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah’ın fırkası olanlar, felâh (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir” (Mücâdile 22).

Batılın taraftarları körü-körüne taraftârı oldukları hizipler nedeniyle mânevi değerleri, Allah’ı, âhireti, vahyi unutmuşlardır ve onlar için zamanla bu değerler anlamını yitirmiştir. Allah böyle kişiler için “şeytanın taraftarları” ifâdesini kullanır ve onları korkutur:

“Şeytan onları sarıp-kuşatmıştır; böylelikle onlara Allah’ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz şeytanın fırkası, hüsrâna uğrayanların ta kendileridir. Hiç şüphesiz Allah’a ve Resûlü’ne karşı (onların koydukları sınırları tanımayıp) başkaldıranlar; işte onlar, en çok zillete düşenler arasında olanlardır” (Mücâdile 19-20).

Bâtılın taraftarları bir-çok fırkaya ayrılmıştır ve bu fırkalar hem sâdece kendi görüşlerinin doğru olduğunu savunurlar hem de gerçek bir birliktelikleri yoktur. Şu âyetler bu fırkalarda yer almanın kötülüğünü ve de yanlışlığını gösterir ve mü’minleri bu fırkaların taraftârı olmaktan men eder:

“(O müşrikler ki,) Kendi dinlerini fırkalara ayırmış ve kendileri de parça-parça olmuşlardır; ki her grup kendi elindekiyle övünüp sevinç duymaktadır” (Rûm 32).

 “Gerçek şu ki, dinlerini parça-parça edip kendileri de gruplaşanlar, sen hiç-bir şeyde onlardan değilsin. Onların işi ancak Allah’adır. Sonra O, işlemekte olduklarını kendilerine haber verecektir” (En-âm 159).

Hizbuşşeytan ve Hizbullah. Yâni şeytanın taraftarları ve Allah’ın taraftarları. Allah’ın taraftarı olmaktan verilecek en ufak bir ödün dâhi, bu ödünden dönmeden ölünürse kişiyi müşrik ve şeytanın taraftârı yapar.

Bâtılın tarafında olanlar, itaat ettikleri merkez yada lîder tarafından kandırılmış, mankurtlaştırılmış ve eşekleştirilmiştir (istihmâr). Bu kişiler taraftarlarına artık her şeyi yaptırabilirler. Hakkın taraftarları ise direkt olarak Allah’a bağlı olduklarından, böyle bir sorunları yoktur. Zîrâ kendisine bağlı olunmasını ve kendisinden korkulmasını istismâr etmeyecek tek varlık Allah’tır. Aradaki fark şöyledir:

“Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır’da) büyüklenmiş ve oranın halkını bir-takım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı. Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mîrasçılar kılmak istiyorduk” (Kasas 4-5).

Bâtılın taraftarları zamanla kendi içlerinde bölünüp ayrılırlar ve bir-süre sonra bir-birlerine düşman olurlar. Bu ayrılık hak-bâtıl ayrılığı değil, bâtıl-bâtıl ayrılığıdır:

“Andolsun, biz Semud (kavmine) kardeşleri Sâlih’i: ‘Yalnızca Allah’a kulluk edin’ diye (demek üzere) gönderdik. Bir de ne görsün, onlar bir-birlerine düşman kesilmiş iki gruptur” (Neml 45).

Bâtıl fırkalar şöyle inanırlar ve eylemde bulunurlar:

“Onlar derler ki: ‘Allah’a ve elçisine îman ettik ve itaat ettik’. Sonra bunun ardından onlardan bir grup sırt çevirir. Bunlar îman etmiş değildirler. Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Resulüne çağrıldıkları zaman, onlardan bir grup yüz çevirir. Eğer hak lehlerinde ise, ona boyun eğerek gelirler. Bunların kâlplerinde hastalık mı var?. Yoksa kuşkuya mı kapıldılar?. Yoksa Allah’ın ve elçisinin kendilerine karşı haksızlık yapacağından mı korkuyorlar?. Hayır, onlar zâlim kimselerdir” (Nûr 47-50).

“Dinlerini bir oyun ve eğlence (konusu) edinenleri ve dünyâ-hayâtı kendilerini mağrur kılanları bırak. Onunla (Kur’ân’la) hatırlat ki, bir nefis, kendi kazandıklarıyla helâke düşmesin; (böylesinin) Allah’tan başka ne bir velisi, ne bir şefaatçisi vardır; her türlü fidyeyi verse de kabûl olunmaz. İşte onlar, kazandıkları nedeniyle helâke uğrayanlardır; küfre saptıklarından dolayı onlar için çılgınca kaynar sular ve acıklı bir azab vardır” (En-âm 70).

Taraftar olmak, hakkın tarafından olursa hem kişiye hem de tüm insanlığa faydalı olur ve Dünyâ “barış yurdu”na döner. Fakat bâtılın tarafına meyledilirse, günümüzde de görüldüğü üzere, çeşitli ayrılıklar ve aykırılıklar baş-gösterir, düşmanlıklar ortaya çıkar, savaşlar, acılar, zulümler ayyuka çıkar ve Dünyâ bir zindana döner. Üstelik âhirette de sonsuz azap hak olur.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Temmuz 2016













Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme