13 Temmuz 2016 Çarşamba

Kur’ân’ın Öne Çıkarılan ve Unutulan Kavramları


“…Yoksa siz, Kitabın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz?. Artık sizden böyle yapanların dünyâ-hayâtındaki cezâsı aşağılık olmaktan başka değildir; kıyâmet gününde de azâbın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir” (Bakara 85).

Müslümanlar, Dünyâ’da hâkimiyetlerini ve etkilerini kaybettikten sonra öz-güvenlerini de yitirdiler ve düşünceleri de İslâm aleyhine ve modernizm lehine değişti. Zamanla bu düşünüş-şekli yer etti ve müslümanlar artık İslâm’ın-Kur’ân’ın ana-kavramlarını dile getirmekten çekinir, korkar ve utanır oldular. Hattâ bu kavramları kullananları şiddet yanlısı ve terörist olarak görmeye bile başladılar. Oysa bu kavramlar İslâm’ın-Kur’ân’ın ana-kavramları ve prensipleridir. Müslümanlar bu kavramları çok-çok ender, o da aşırı yoruma tâbi tuttuktan sonra kullanarak batı’ya ve modernizme şirin gözükmenin hesâbını ve çabasını yapmaya başladılar. Tabi bu kavramların yerine, modernizme aykırı düşmeyecek ve küresel tâğutları kızdırmayacak kavramlara yöneldiler ve o kavramları o kadar çok araştırdılar, incelediler ve konuştular ki, en fazla 2-3 anlama sâhip olan kavramlara bir-çok yeni anlamlar yüklediler-yüklüyorlar. Meselâ “salât” kavramına 18 ayrı anlam yüklemişlerdir ki bu aslında salâtı anlaşılmaz yapıyor, askıya alıyor ve salât hayattan uzak tutulmuş hattâ çıkarılmış oluyor. Bir kavramın o kadar çok anlamının olması, “anlamının olmaması” demektir ve bu kadar fazla anlam bir çelişkidir, zenginlik değil. Zâten arapça gibi zengin bire dilin buna ihtiyâcı yoktur ve o anlamları veren başka kelimeler vardır. Salât kavramı “pratiğe dökülmediği için” ona sonsuz anlamlar yükleniyor.

Müslümanlar modernizme kapıldıktan ve onunla “dost” olduktan sonra şu kavramları öne çıkarmaya başladılar..

Abd; Kul, köle. Terim olarak da “Allah’ın kulu” demektir. Meselâ Abdullah, “Allah’a kul olan” demektir. Fakat “kul” kelimesi modernizme aykırı gibi durduğundan hemen ona aşırı yorumlar yaparak “abd” kavramına farklı anlamlar yüklenmeye çalışılıyor. Allah, Mekke müşrikleri arasında müşrik kodamanlara yapılan köleliği yâni “abd”liği vahiy ile değiştirmiş ve “kula kulluk” olarak kullanılan abd kavramını, Allah’a olan teslîmiyetin ifâdesi olarak söylemiştir. Abd=âbid, “sâdece Allah’a kul olan” anlamındadır. Fakat sâdece Allah’a kul olmak, “Allah’tan başkalarına kul olmamak” anlamını da içinde taşıdığından, Allah’tan başkalarına kulluğa bir îtirâzı da berâberinde getirir. Bu nedenle bir “kula kulluk sistemi” olan modernist/kapitâlist/neo-liberâlist/demokratik sistemler, bu tarz bir “abd”liği yâni kendilerine yapılmasını istedikleri kulluğu-köleliği engelleyen bu kavramı beğenmiyorlar ve batı hayrânı ve sempatizanı olanlar da onların tam da istedikleri şekilde kavramı aşırı yoruma tâbi tutarak, Allah ile birlikte, sisteme, lîdere, konjonktüre “abd”lik yâni kulluk-kölelik olarak anlaşılmaya meyyâl olan yorumlamalar yapıyorlar ve böylece hem şirke düşüyorlar hem de mevcut modern sistem tasavvurlarda ve eylemlerde meşrûlaşıyor. “Abd”liği sâdece Allah’a yapınca sorun olarak görülüyor, ama “abd”liği sâdece ABD’ye yapınca sorun olmuyor: “Sâdece Allah anıldığı zaman, âhirete inanmayanların kâlbi öfkeyle kabarır. Oysa O’ndan başkaları anıldığında hemen sevince kapılırlar” (Zümer 45). İstenilen şey, ABD’ye abd olmak. Sâdece Allah’a kul olmayanlar, Allah’tan başkalarına kukla olurlar.

Kıraat; Modern müslüman, kıraatten sâdece okumayı anlayarak kavramın anlamını daraltıyor ve “pasif bir okuma” anlamına getiriyor. Kur’ân’ı arapçasından okumayı “okuma” saymayarak ve ona “tilâvet” diyerek “anlamadan okuma”yı yanlış bulanlar, anlayarak okuyunca da kızdıkları kişilerden farklı davranmıyorlar ki!. Tilâvet edenler anlamadan okuyorlar ve hiç-bir şey yapmıyorlarken, sözde kıraat edenler de anlayarak okuyorlar ama yine bir şey yapmıyorlar. Kur’ân son yıllarda daha fazla “anlaşılarak” okunuyor fakat başta müslümanlar olmak üzere mazlumların mazlûmiyetleri mi bitiyor, daha iyi bir Dünyâ mı şekilleniyor sanki?. Anladınız da ne oldu?. “Anlamadan okuyarak” bir şey yapmamakla, “anlayarak okuyarak” bir şey yapmamak aynı şeydir. Tabî ki anlayarak okumak amele-eyleme geçmeye daha müsâit hâle getirir insanı ama harekete geçirici etken o değildir. Anlayarak okumak, “anlayarak tilâvet etmek” demektir. Oysa kıraatin okumaktan başka “çağrı” ve “dâvet” anlamları da vardır. Kıraat, “çağrı” anlamına da gelir. Meselâ köylerde düğün davetiyesi dağıtanlara “oku dağıtıyor” denir. Yâni düğüne dâvet ve çağrıdır yaptıkları. Birisine okuması için bir şey veriliyorsa, aslında “yapması” için bir şey verilmiş demektir. Dolayısıyla kıraat, okumadan başka aynı-zamanda dâvet etme ve çağırma demektir de. Modern dönemlerde en çok unutulan şey ise dâvet ve çağrıdır. İslâm’a dâvet. Tabi bu dâvetin yapılması için ilk başta kişinin bir şuura ve amele sâhip olması gerekir.

Salât; 18 anlamı olduğunu söyleyerek salâtı salataya çeviriyorlar. Aslında salâtın sâdece 3 anlamı vardır. Namaz, duâ ve yardım-destek. Namazı hakkıyla kılıp da sözlü duâya durmayanlar ve arkasından da Peygamberin misyonuna destek vererek ameli duâya yönelmeyenler, salâta bir çok anlamlar verme telâşına düşmektedirler. Bakın; yaşanmayan, amele-eyleme dönük olmayan yâni hayatta yaşana-gelen bir şey olmadığında o şeye verilen anlamların sonu gelmez. Salât yaşanmıyor, hayatta görünür değil. Böyle olduğu için de sürekli yeni anlamlar yükleniyor ve bu anlamlar onu hayattan dışlamaya devâm ediyor. Yaşamdan yırtılıp anlama yamanıyor. Bu-gün 18 anlamı olan salât, bir süre sonra 30 anlama da ulaşabilir. 1.000 anlama da ulaşsa boştur. Bir şeyin anlamının çoğalması demek, onun yaşanmıyor oluşunun delilidir. Yaşanmış olsa zâten herkes onun anlamını yaşana-gelmiş bir şey olmasından dolayı pratik hayatta görür ve bilir. Bu nedenle de ona yeni anlamlar yüklemeye ihtiyaç olmaz. Meselâ namaz kılan birinin ne yaptığı sorgulanmaz. Yaptığı şey zâten bellidir, görülüp durulan ve bilinip durulan şeydir. O artık sorgulanmaz. Fakat namaz kılınmadığında namazın yâni salâtın ne olduğu ile ilgili tutarlı-tutarsız bir-sürü anlam çıkar ortaya.

Salâta, “bağlılık”, “yakınlık” gibi anlamlar da verilemez. Çünkü bu tarz anlamlar “pasif anlamlar”dır, yâni amelden-eylemden uzak anlamlardır. Kur’ân’da ise tek bir tâne bile pasif anlamı olan kelime ve âyet yoktur.

Kur’ân’ın bir de gündem edilmeyen ve hattâ unutulan kavramları vardır ki şunlardır:

Îman; Direkt kâlp ile alâkalı. Kâlbe dokunduğunda oluşuveren yada canlanıveren şey. Îman ile birlikte amele-eyleme geçiveren. Hem de her-şeyinden vazgeçecek şekilde. Zâten îmânın diğer adı ameldir. Îman amele dönmediğinde “tam îman” değildir. O bir iddiadır sâdece ve isbâtı amele-eyleme geçmeden yapılamaz. Fakat modernizm, İslâm’ın hareketsiz şeklini sevdiğinden ve amel-eylem tarafından korktuğundan, modern müslümanlar da îmânın sâdece sözle ifâdesini ele alırlar. İmân hakkında kitaplar yazarlar, kavram sohbetleri yaparlar ama îmanlarında en ufak bir artış olmaz. Zîrâ îmânın bilgisi îman değildir. Îmânın bilgisidir sâdece. Îmânın artması yada güçlenmesi için amel-eylem hâlinde olması gerekir. Hattâ kanımca îman en fazla savaş meydanında artar ve kuvvetlenir. Öyle ki ölüme bile seve-seve koşturur insanı.

Câhiliye; İslâm’a göre sürekli olarak iki toplum bulunur: İslâm toplumu ve câhiliye toplumu. Fakat modern dünyâda İslâm toplumu câhiliye toplumu; câhiliye toplumu ise İslâm toplumu olarak gösteriliyor ve müslümanlar da bunun böyle olduğunu zannediyor. Bu durumdan ise müslümanlardan başka zarar gören yok. İşte bunu tersine çevirmenin yolu hak ve bâtıl toplumun yâni İslâm ve câhiliye toplumunun ayrılmasıdır. Bu ayrılış, ilk başta vahiy/sünnet-merkezli bir zihnî-kâlbî ayrılışla başlayacak, daha sonra da eylemde görülecek bir ayrılışla devâm edecektir. En sonunda da Dünyâ-çapında hak-bâtıl olarak açığa çıkacaktır. Böylece hak ne imiş, bâtıl-câhiliye ne imiş herkes açıkça görecek. Seyyid Kutub:

“Câhiliye sâdece, yaşanmış bir târihi dönem değildir. İnsanın insana kulluğu söz-konusu olan bütün hayat-sistemleri ve nizamları câhiliyedir. Bugün yeryüzünde egemen olan bütün hayat-sistemleri ve düzenleri istisnâsız olarak bu kapsamın içindedirler. Beşerin tâbi olduğu bugünkü sistemlerin tümünde, insanlar; düşüncelerini, ilkelerini, ölçülerini, değerlerini şeriat ve kânunlarını gelenek ve göreneklerini kendileri gibi insanlardan alıyorlar. Bu durum, her yönüyle câhiliyenin ta kendisidir. Bâzısının bâzısını Allah (Subhânehu ve Tealâ)’dan başka rabler edinmesiyle, beşerin beşere kulluğu esâsına dayanan câhiliye... İslâm ise, insanların düşüncelerini, ilkelerini, ölçülerini, değerlerini, şeriat ve kânunlarını, gelenek ve göreneklerini aldıkları yegâne mercî Allah olduğundan, beşerin beşere kulluk yapmaktan kurtulduğu biricik sistemdir.

Câhiliye, belli bir zamâna özgü târihi bir dönem değildir. O, bir durum ve vaziyettir. Ve câhiliye bugün, yeryüzünün her tarafını sarmıştır. Bütün gruplar, ideolojiler, mezhepler, düzenler ve rejimler, Allah’ın kullar üzerindeki mutlak hâkimiyetini reddederek, kulların kullara hâkimiyeti esâsı üzerine kâim olmuşlardır. Bütün sistemler, insanın görüşü olmakla, insanı ilahlaştırmışlardır. Dolayısıyla insanlara hükmetmek için indirilen ilâhi şeriat, hayattan uzaklaştırılmıştır. Bu nizamların şeklî görünümleri, amblemleri, işâretleri, isimleri, sıfatları, taraftarları ve metodları farklı da olsa, Allah’tan başkasının uydurması olmaları bakımından aynı karakteri paylaşmaktadırlar. Hepsi de câhiliye vasfıyla belirginleşmektedir. Buna göre, yeryüzünün câhiliye tarafından istilâ edildiği, beşerin hayâtına câhiliyenin hükmettiği ve İslâm’ın hayattan uzaklaştırılıp, sâdece ismen vâr olduğu açıkça anlaşılmaktadır” der.

İslâm, câhili sistemi düzeltip güncelleştirmeye gelmemiştir, tam-aksine, bir zulüm sistemi olan bu câhili sistemi yıkıp yerine ilâhi sistemi yerleştirmek için ve Dünyâ’da hak-hakîkat, adâlet-eşitlik ortamını kurmak için gelmiştir. Cehâlet, (câhiliye) “körü-körüne olan bağlılık” demektir.

Tâğut; “Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi?. Bunlar, tâğut’un önünde muhâkeme olmayı istemektedirler; oysa onu reddetmekle emrolunmuşlardır. Şeytan onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister” (Nîsâ 60).

Peki “tâğut” nedir?. Ferhat Maviyıldırım yazısında “tâğut” hakkında şunları yazar:

“Azgın, sapık, kötülük ve sapıklık önderi, zorba, şeytan, put, put-hâne, kâhin, sihirbaz. Allah’ın hükümlerine sırt çeviren kişi ve kuruluşların tümü. Arapça “Teğa” kökünden türetilmiş olup kelimenin masdarı olan “Tuğyan” Allah Teâlâ’ya isyân etmek anlamına gelmektedir. Allah’ın indirdiği hükümlere muhâlif olan ve onların yerine geçmek üzere hükümler îcad eden her varlık tâğuttur. Tâğut, Allah (c.c)’a karşı isyân etmekle berâber, O’nun kullarını kendisine kul edinmek gayretinde olandır. Bu ise şeytan, papaz, dînî veya siyâsî lîder veyâhut da kral olabilir. Bu sebepten dolayı bir insanın müslüman olabilmesi için tâğutu reddetmesi gerekmektedir.

Bu-gün yer-yüzünde yürürlükte olan rejimlerin (siyâset) hepsi, beşerî rejimlerdir ve hükümlerini kendileri koymaktadırlar. Dolayısıyla da Allah (c.c)’ın hükümlerine muhâlefet etmektedirler. O hâlde bu rejimlerin hepsi “tâğut” olarak isimlenir. Hattâ kitlelere “en câzip ve hüsn-ü kabûl gören bir rejim” olarak tanıtılan demokratik ve lâik rejimler de tâğut hükmündedir. Her ne şekilde olursa-olsun, insanlar tarafından konulmuş ve Allah (c.c)’ın hükümlerine muhâlefet eden hükümler “tâğut” olarak isimlendirilirler”.
Dâvâ-adamı olamayanlar, tâğutların adamı olurlar. Şirk; Allah’ın ekmeğini yiyip, şeytana-tâğuta kulluk yapmaktır. Tâğuta isyân (küfr) etmeyenler, Allah’a isyân etmeye başlarlar.

“Hak ile bâtıl apaçık meydana çıkmıştır. Kim tâğutu inkâr eder ve Allah’a îman ederse o, muhakkak kopması mümkün olmayan sağlam kulba yapışmış olur” (Bakara 256).

Şirk; “Hiç şüphesiz, Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında kalanlardan ise, (onlardan) dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır” (Nîsâ 116).

Kâinâtı, Dünyâ’yı ve insanı Allah yaratacak, fakat Dünyâ’yı “keyiflerine göre çıkardıkları kânunlarla” insanlar yönetecek. Yok öyle yağma!. Yaratan kim ise, mülkün sâhibi de odur. Mülkün sâhibi kim ise, tasarruf da ona âittir. İnsanlar, yaptığı dandik bir resme bile müdâhale ettirmezken, en ufak bir şeyde kendisine karışılmasına bile izin vermezken, irâdesinin yok sayılmasına katlanamazken; âlemlerin rabbi olan Allah’ın irâdesinin yeryüzünde hâkim olmasını istemiyor. İyi de Allah bunu kabûl etmez ki. Siz -hâşâ- yaratıcı olsanız böyle bir şeyi kabûl eder misiniz?. Hem âlemleri yaratacaksınız, hem de yarattığınız varlıklar içindeki âciz bir varlık olan insan, sizin hükümlerinizi ve düzenlemelerinizi kabûl etmeyecek ve bu tarz düzenlemeleri gericilik, radikâllik ve câhillik olarak görecek. Bunu hiç kimse kabûl etmeyeceği gibi, âlemlerin yaratıcısı ve rabbi olan Allah da kabûl etmez elbet. Zâten bunu, “şirk” olarak söyler ve affedilmeyecek bir cezâ olarak îlan eder. İnsanlar buna rağmen şirki değil de “kul hakkı” denen günahın affedilmeyecek olan günah olduğunu zannedenler. Tabi, insan şirk içinde yüzerken şirkin affedilmeyecek bir günah olduğunu nasıl söylesin?. Onun yerine “kul hakkı” denen günahı koyar. İyi de kulun hakkı nedir ki?; Allah hak alacaklısına âhirette kendisini rahatlatacak bir şey verse, o kişi hemen hakkını helâl ediverir. Peki Allah’ın hakkını helâl etmesi için Allah’a kim ne verebilir ki?. İşte Allah bu nedenle, şirkten vazgeçerek tevhid yoluna girmeyenleri aslâ affetmeyecektir. 

Allah’tan başka kânun-kural koyucuların ve vahye aykırı düzenleme yapanların onaylanması, onları rab edinme demektir ve şirk işte budur: Allah’tan başkasını rab edinmek.

Modern zamanlarda, demokrasi-kapitâlizm-komünizm-liberâlizm ile ve diğer “izm”ler ile koşulan şirkler ayyuka çıkmıştır. Demokrasi, Allah’ın dîninden çıkıp kulların dînine bir geçiştir. Artık kânunlar, kurallar Allah tarafından değil, çoğu câhil ve zâlim olan beşer tarafından belirlenecektir. İşte şirk budur: Allah’a kul olmayı bırakıp, kula kul olmak. Kulun hevâ ve hevesine göre hükmettiği bir Dünyâ’ya râzı olmak.

Şirk, “mutlak olanı (tevhid) yok saymasa da izâfileştirmek, hakîkati göreceli kılmak” demektir.

Allah’ın affetmeyeceği günah-suç şirktir. Kişi ölürken şirk içinde olursa ebedî cehennemliktir. Âlemlerin rabbi yaratıcısı olan Allah tabî ki de şirki affetmeyecektir. Zâten devletler de öyle değil mi?. Kendilerine şirk koşulmasını bağışlamıyorlar. Devlet; ana umdeleri, ilkeleri, kânunlarında en ufak bir değişiklik istemiyor ve hattâ böyle bir değişik için bir teklifte bile bulunulmasına izin verilmiyor ve zâten kânunda da yasaklanmış. Hattâ ve hattâ, bu tarz tartışmaların gündeme gelmesi bile birilerini çok fenâ kızdırıyor. Anayasanın 4. maddesinde şöyle denir:

“Anayasanın 1’inci maddesindeki devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2’nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3’üncü maddesindeki hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez”.

Allah’tan bağımsız “iş yapma isteği” şirktir. Bu nedenle İslâm’ın bir, “şirk ortamı fıkhı” yoktur.

Lâ ilâhe illallah=Allah’tan başka ilah yoktur sözü Dünyâ’ya hâkim kılınmadıkça şirk bitmeyecek ve dolayısıyla da hiç-bir zulüm, acı, feryat, çığlık, savaş, adâletsizlik giderilemeyecektir. 

Ya İslâm yada câhiliye… Ya îman yada küfür… Ya Allah’ın hükmü yada câhiliyenin hükmü… Ya tevhid yada şirk.

İnfâk; Modern müslümanın en çok yıkıldığı yer. Her-şeyi yapsalar da hakkıyla infâkı yapamıyorlar. Mal canın yongası ya, canını al malını alma. 40/1’i bile veremiyor. 40/1’in 40/1’ini zor veriyor. Hâlbuki îmandan sonra infâk gelir. Îmânın ilk isbâtı. Peygamber ve sahabe örnekliğinde bu vardır. Başta Peygamberimiz olmak üzere mallarının neredeyse tamâmını bu yolda harcayanlar olmuştur. İslâm-kardeşliği bu şekilde kuruldu. Başka türlü olamazdı zâten. Şimdi neden ümmet bir kardeşlik kuramıyor. Çünkü bir kesim israf hâlindeyken diğer kesim yiyecek ekmek, içecek su bulamıyor. Aşırı bir gelir uçurumu var ümmet içinde ve hattâ iki kardeş arasında bile. Bu sorun aşılmadan başka sorunların aşılması çok zor ve hattâ imkânsız. Çünkü samîmi bir birliktelik oluş(a)maz. Adâletin olmadığı yerde samîmi birliktelikler oluşamaz. Îmânın isbâtı infâk ile yapılmalıdır ilk başta. Namaz kılmanın tamamlanması infâk ile olur. Namaz, infâk ile tamamlanır. Bu nedenle Kur’ân boyunca “namaz kılanlar ve zekat verenler” denir. Bu kavram nerdeyse dile getirilmeyen bir kavram oldu çıktı. Çünkü modern müslümanlar “zekatını verirse Kârun gibi olmayı” meşrû görmeye başladılar. Tabi Kârun gibi olunca da kazancını kendinden biliyor. “Kafayı çalıştırdım” diyor. Tâ ki farkında olsun yada olmasın, aşağılık bir şekilde yerin dibine geçinceye kadar sürecek olan bir aldanışla.

Hicret; Îmânı ettin, infâkı yaptın, sıra geldi hicrete. Vazgeçişin zirvelerinden biri hattâ zirvesi. Hicrî takvim bir “vazgeçiş takvimi”dir. Anadan, babadan, yardan, çoluk-çocuktan, maldan-mülkten-ticâretten, evlerden-hayvanlardan vs. Allah için vazgeçebilir misiniz?. Bu kavram İslâm’ın ana kavramlarından biridir ama modern zamanlarda en çok unutulan kavramdır. Bu kavramdan bahsedildiğinde bir de kalkıp diyorlar ki; “ne yâni; şimdi Arabistan’a gidip Mekke’den Medîne’ye mi hicret edecez?, ha ha ha!”. Lan …! sen daha namaz için yatağından hicret edemiyorsun. Oruç için yeme-içmeden hicret edemiyorsun. Sen kim, Mekke’den Medîne’ye hicret etmek kim. Sen hicret edecek adam mısın lan?. Sen hicreti ne zannediyorsun?. Bir gezi programı mı, bir turistik tur mu?. Hicret, îmânın isbâtıdır. İkinci isbâtı. Hicret için ille de bir yerden bir yere gitmek gerekmez. Hicret bir vazgeçiştir. Allah’ın yasaklarından hakkıyla uzak durmak da bir hicrettir.

Cihad; Sus, aman ha!. Cihad; modern zamanlarda bu kelimeyi söylemek bile neredeyse suç olacak. Bu kelimeyi duyan kişi şöyle bir irkiliyor. Oysa İslâm demek cihad demektir. Kişinin nefsiyle başlayan cihadı; “kâfirlerle, münâfıklarla, zâlimlerle olan cihad”a doğru kademe-kademe gider. Cihadsız İslâm olmaz ve zâten tek hak din olan İslâm’ın diğer adı cihaddır. Bâtıl dinler, cihadları olmadığı için bâtıldırlar. Modernistler ve tâğutlar sürekli olarak bir ülkeye savaş açmaktadırlar. Bakınca görürsünüz ki modern batı ve batı düşüncesine sâhip olan kesimler sürekli olarak birileriyle savaş (cihad değil) hâlindedirler. Buna hiç ara vermiyorlar. Fakat onların savaşları bâtıl merkezlidir ve bâtıl bir hedef içindir. Oysa cihad kutsaldır. İlâhidir. “Allah için”dir. Kula-kulluğu bitirip “hakka kulluğu” getirmek için yapılır. Zulmü ve zâlimi ber-tarâf edip mazlumu kurtarmak ve mustazafları yeryüzüne hâkim kılmak için (Kasas 5) yapılır. Sürekli çıkarları için savaşan tâğutlar, müslümanların “hakkı ortaya koymak” için savaşmalarını istemiyorlar ve bunu önlemek için cihad kavramını öcü gibi gösteriyorlar. Cihaddan bahsedene kötü-kötü bakılıyor ve “terörist mi lan bu” şüphesiyle yaklaşılıyor. Modern müslümanlar ise cihad için sâdece, biraz da sırıtarak; “nefisle yapılan cihad, yâni mücâdeledir” diyorlar. Cihad, nefisle cihaddan başlar ama kâfirle ve zâlimle cihada kadar gider. Hattâ cihad daha çok zâlimle yapılan cihaddır ki insan zâlimlerden kurtulup nefsiyle cihad etmeye fırsat bulabilsin. Bu bağlamda, savaştan dönerken “şimdi küçük cihaddan büyük cihada gidiyoruz” sözü uydurma bir sözdür. Zâlimle cihad etmeyi güyâ küçük göstermektir amaçlanan. Bunu söyleyenlerin nefsiyle cihad yapmak hoşlarına bile gider ama zâlimle cihad etmek denilince yüzlerinin rengi atar. Zâlimle cihad kazanılmadan nefisle cihad “mutlak anlamda” kazanılamaz. Fakat zâlimle cihad etmek için de ilk başta cihadla nefsi epey bi hırpalamak gerekir. Netîcede cihad, İslâm’ın unutturulan temel kavramlarından birisidir ve îmânın güçlü bir isbâtıdır.

Şehâdet; İşte mü’minin yakalayacağı zirve burasıdır. Îman, şehâdet isbâtıyla kemâle erer. “İşte şimdi kazandım” sözü boş bir söz değildir. Şehâdet bir kazançtır ve modernizm “ölüm korkusunun ayyuka çıktığı zamanlar” olduğundan ve “bin yıl yaşamak isteyenler”in cirit attığı bir Dünyâ’da şehâdet kavramı bırakın konuşulmayı, îmâsının bile yapılmasından hoşlanılmayan bir kavram olmuştur. Hâlbuki şehâdet, “hayâtı taçlandırmak”tır. Allah şehitleri ölü olarak bile saymıyor. “Onlara ölüler demeyin” diyor. Şehâdet sâdece ölerek gerçekleşmez tabi. Allah yolunda îman-infâk-hicret-cihad yaparak ve bu uğurda gayret sarf-ederek yaşadıktan sonra yatağında ölmek de kişiyi şehâdete ulaştırabilir. Yalnız bu, İslâm’a adanmış olan bir ömrün sonunda olur. Allah için hayattan vazgeçmekle: “Öyleyse, dünyâ-hayâtına karşılık âhireti satın alanlar, Allah yolunda savaşsınlar; kim Allah yolunda savaşırken, öldürülür yada gâlip gelirse ona büyük bir ecir vereceğiz” (Nîsâ 74).

Peki bir-anda şehit olunur mu?, o da ayrı bir konu. Şehâdet, İslâm’i-ilâhi bilince erilip, hayât-boyu Allah yolunda olmanın ve ölmenin bir sonucudur. Allah’tan başka yollarda ölmek, bâzen “kahramanlık ve yiğitlik” olarak kabûl edilebilse de, bu şekilde ölenler genelde “şehit” olmazlar. Zâten bu tarz ölümler için şehâdete bir ön-ek kullanılır; “demokrasi şehidi”, “basın şehidi”, “vatan şehidi” vs. gibi.

Şükrü Hüseyinoğlu şehâdet hakkında şunları söyler:

“Müslümanların târihinde bir-çok Kur’ânî kavramın anlam daraltılmasına yâhut daha da kötüsü anlam saptırmasına mâruz kaldığını biliyoruz. Şehâdet kavramının da anlam daraltılmasına mâruz kalan Kur’ân öğretileri arasında olduğunu görmekteyiz. Hayat rehberimizde, hayâtı baştan sona kuşatıcı bir formda “Âlemlerin Rabbi için olmak” karşılığında kullanılan bu kavram ve türevleri, târih içinde “Allah için ölmek” anlamıyla sınırlandırılmıştır. Günümüzde de bu yanlış algı ve anlayış yaşatılmaya devâm edilmektedir. Rabbimiz hayâtı ve ölümü kimlerin daha güzel amellerde bulunacağını sınamak için vâr ettiğini bildirmekte (Mülk 2) ve îman akdiyle kendisine yönelenler için şu istikâmeti öngörmektedir:

“De ki: Benim namazım, ibâdetlerim, hayâtım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir” (En-âm 162).

İşte şehâdet mefhumu, tam da bu âyet-i kerimede ifâde olunan istikâmeti ifâde eden bir hayat çizgisidir. Kısaca, “âlemlerin Rabbi Allah için olmak” bilinci ve hayâtı bu bilinçle inşâ etmektir. Allah yolunda yaşamak ve bu yol üzere ölmektir. Allah yolunda ölümü göze almak, gerektiğinde Rabbâni ölçü ve ilkeler için canı ortaya koymak muhakkak ki şehâdetin en ileri noktasıdır. Lâkin, şehâdeti Allah yolunda ölmekle sınırlandırmak son derece yanlıştır. Allah yolunda ölmek, Allah yolunda olmanın bir cüzüdür.

Allah yolunda öldürülenler gibi, Allah yolunda yaşayanlar ve bu yaşantı üzere ölüm kendilerini bulanlar da şehâdet makâmındadırlar. Kur’ân ıstılâhında şehâdetin karşılığı böyledir. Zâten Kur’ân’da Allah yolunda öldürülen mü’minler övülmekle ve onlara ölüler demek yasaklanmakla birlikte (Bkz. Âl-i İmran 169), “şehid” nitelemesi hassaten, Allah yolunda can fedâ eden bu bahtiyarlar için kullanılmaz. Daha kapsamlı olarak, hayâtını bir bütün olarak Allah’ın yoluna şâhid kılanlar için kullanılır ki, “Allah yolunda öldürülenler” de zâten bu kapsamda yer almaktadır. Müslümanın yeryüzündeki sosyâl misyonu şehâdettir:

“İşte böylece sizin insanlığa şâhidler (şuhedâ) olmanız, Resûlün de size şâhid (şehid) olması için sizi mûtedil bir ümmet kıldık...” (Bakara 143).

Allah yolunda ölmek/öldürülmek, bu yolda olmanın tabii sonucudur”.

Şehit olmak o kadar kolay değildir. Şehitliğe adım-adım yürünür. Allah yolunda olan ancak, Allah yolunda ölür-şehit olur.

Şehâdet bir ölümsüzlüktür:

“Ve sakın Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin; hayır onlar diridirler. Fakat siz bunun şuurunda değilsiniz” (Bakara 154).

Evet; Abd-Salât-Kıraat gibi modern zamanlarda aşırı yoruma tâbi tutularak anlam kaymasına uğratılan kavramlar da Kur’ân’ın yâni bizim kavramlarımızdır. Tabî ki onlara da sâhip çıkacağız. Fakat unutturulan ve İslâm’ın ana kavramları olan ve İslâm’ın prensiplerini belirleyen kavramları da yeniden gündeme taşımalıyız. O unutulan kavramlardır başta Peygamberi ve sahabeyi üstün kılan ve bir medeniyeti başlatan.

Îman-infâk-hicret-cihad-şehâdet.. Sâdece bu kavramlar bile yeter müslümanların perişân ve utanç verici durumdan kurtulmaları için.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Temmuz 2016




Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme