1 Temmuz 2016 Cuma

Kadının Çalışma(ma)sı Üzerine


“Evlerinizde vakarla-oturun (evlerinizi karargâh edinin), ilk câhiliye (kadınları)nın süslerini açığa vurması gibi, siz de süslerinizi açığa vurmayın; namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, Allah’a ve elçisine itaat edin. Ey Ehl-i Beyt, gerçekten Allah, sizden kiri (günah ve çirkinliği) gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister. Evlerinizde okunmakta olan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah lâtiftir, haberdâr olandır” (Ahzab 33-34).

 

Şeytânî-tâğûtî modern bir proje olarak, kadınlara -sözde- hak ve özgürlük(!) verilmesiyle birlikte kadının ev-dışına çıkarak sâbit bir işte çalışmaya başlaması, fıtrata yâni yaratılış amacına uygun değildir ve zâten bundan en çok da yine kadının kendisi zarar görü(yo)r. Zîrâ kadın, “erkek gibi” değildir ve kendi evindeki günlük işler yada tarlasında yılda 15-20 günlük bir çalışma dışında, dışarıdaki sâbit bir iş için her-gün çoluğu-çocuğu bırakarak sabahın erken saatlerinde yollara düşmesi hiç de normâl değildir.

 

Bu yazıyı yazmamın nedeni, bir sabah erken saatlerde ana-cadde üzerinde, işe giden ve işe gitmek için otobüs bekleyen insanların içinde, kadınların sayısının erkeklerin sayısından daha fazla olmasını görmemdi. Baktığımda ve düşündüğümde; “bunların içinde bebekleri yada küçük çocukları olan yok mu ki?” diye kendi-kendime sorup düşünürken yazdığım bir yazıdır bu. Tabi bu duruma ciddî ve sert eleştirilerim var. Zîrâ bu durum hiç de normâl ve doğal değil ve tam-aksine bir çeşit zulümdür.   

 

Modern çalışma hayâtında; daha az îtirâz eden, direktifleri tam olarak yerine getiren ve de bunu düşük bir ücretle yapmayı kabûl edebilen kadınlar tercih ediliyor. Zâten artık makineler nedeniyle kol-kas gücüne de fazla gerek kalmadığından dolayı, çalışan kadın sayısı erkek sayısını yakın zamanda geçecek gibi görünüyor. TÜİK verilerine göre kadınlar Türkiye nüfûsunun yaklaşık yarısını oluşturuyor. Türkiye’de 80 milyon nüfûsun yarısını yâni 40 milyonunu kadınlar oluşturuyor. Türkiye’deki 20-64 yaş grubundaki her 100 kadından 30-35’i iş-gücüne katılıyor. Türkiye’deki 15 ve daha yukarı yaştaki kadınların yaklaşık 10 milyonu ev dışında işe gidiyor. Yine 1 milyona yakın kadın da iş arıyor. İşin garibi, bu çalışan kadınların ve iş arayan kadınların yarısı -yemek yapmayı bile öğren(e)mediği için- ev işlerini bilmiyor. Bir evi idâre edecek kapasitede değiller ve bu nedenle de çalışmayla birlikte yine de maddî-mânevi olarak anne-baba desteğine muhtaçlar.

 

“Kadın çalışmalı”, “bu devirde kadının bir maaşı ve bir evi olacak” ve “kadın kendi ayakları üzerinde durabilecek” düşüncesine sâhip olan “çalışan kadınlar” yine de mutlu değiller ve mutsuzların oranı sürekli yükseliyor. Yaşam Memnûniyeti Araştırması sonuçlarına göre; mutlu olduğunu beyân eden bireylerin oranı 2013 yılında %59 iken, 2014 yılında bu oran %56,3’e düştü, 2016 da ise %50 ye. Bu hızla artmaktadır. Yâni çalışan kadınların yarısı mutsuz. Mutlu olanlar da ya kolay ve ferah işyerlerinde çalışan ve bol tâtili olan devlet mêmurları yada “yönetici” olarak çalışan kadınlardır.

 

Çalışan kadın, çalışmayan kadına göre 3 kat daha fazla harcama yapıyor ve yapılan bu harcamaların %90’ı isrâf, yâni “olmasa da olur” cinsindendir. Fakat kadınlar; “çalışıyorum, almaya hakkım var” diyerek, alma dürtüsüne erkeklere göre daha fazla meyyâl olduklarından dolayı çok fazla ve gereksiz harcamalar yapabiliyorlar. Kadın çalışmaya bir başladığında, giyim-kuşam hemen değişmeye başlıyor ve buna uygun olarak da düzenli olarak kuâföre gitmeye de başladığından, bir de “kuâför masrafı” çıkıyor. Para kazanmanın vermiş olduğu o duygu, ona harcama hakkı olduğunu söylüyor ve hiç de ihtiyaç duymadığı şeylere kolayca para harcayabiliyor. Oysa ki erkekler böyle değildir ve çoğunlukla israftan kaçınırlar ve “eve daha fazla para götürme”nin derdindedirler. Erkeğin fıtratında vardır bu. Kendisine yaratılıştan verilen “evin reisi” görevini hakkıyla yerine getirmek ister. Fakat kadının iş-hayâtına atılmasıyla birlikte bu da değişmeye başlıyor ve erkek de bu israfçılar kervanına katılabiliyor.

 

Kadınlar iki gün çalışsa, kazandığı paraya dayanarak erkeğe ve çocuklara tavır alabiliyor, fakat erkek kırk yıl çalışsa da bunu öne çıkarmaz ve işyerinde yaşadığı sıkıntılardan evdeki kadının da çocukların da haberi olmaz. Çünkü erkek bunları söz-konusu etmez. Zâten çalışmanın getirdiği sıkıntılara-güçlüklere katlanarak eve ekmek getirmek onu mutlu eder. Bir kaynakta bir hadis merkezinde şunlar söylenir:

 

“Ebu Hureyre (r.a.)dan rivâyete göre Peygamberimiz buyurdular ki: ‘Kadınla dört şey için evlenilir: Malı için, soyu için, güzelliği ve dîni için. Sen dindar olanını seç ki; elin bol olsun, yâni evinde ve yaşantında bereket ve huzûr bulasın’ (Buhârî, Nikah:15; Ebu Davûd, Nikah:2). 

 

Kadının evi, en iyi tahassungâhdır, yâni en sağlam sığınaktır. Bu-gün acaba kadınlar gerçekten bir ihtiyaç nedeniyle mi çalışıyorlar?. Evet, elbette ihtiyaç ve geçim sıkıntısı nedeniyle çalışmak zorunda kalan kadınlar var. Ama ne yazık ki bugün kadınların büyük bir çoğunluğu, ihtiyaçtan değil, daha rahat bir yaşam ve lüks için çalışmayı tercih etmektedirler. Dikkat edin, ‘daha mutlu yaşamak için’ demiyorum, ‘daha zengin yaşamak için’ diyorum. Modern hayâtın ve tüketim toplumunun bir zorlaması olarak bu sorun ortaya çıkıyor. Kadın çalışmalı ki, kocasına bağımlı olmasın, ‘güçlü’ olsun, kocasına diş geçirebilsin. ‘Sen de çalış ki, almak istediklerini daha rahat al, harcamalarını düşünmeden yap’.

 

Tüm bunlar, tüm bu fısıltılar acaba âile mutluluğuna mı hizmet ediyor, yoksa âile huzursuzluklarına mı?. Parasal anlamda güçlenen kadın, kocasına karşı itaatkârsız oluyor. ‘Sen de çalışıyorsun, ben de çalışıyorum’ düşüncesi kadını eşine karşı isyankârlığa sevk ediyor. Ve şu bir gerçek ki çalışan kadının kazandığı ancak kendi masrafını karşılıyor. Yâni aslında eve pek bir şey getirdiği yok. Çalışmanın ona yüklediği yeni masraflar, kadının kazancını ‘sıfır’ ediyor. Kadın yorulduğu ve kaybettikleriyle kalıyor.

 

Değerlerimizi kaybediyoruz, yozlaşıyoruz. Bereket kavramını unuttuk. Sâdece matematiğe inanır olduk. Evli çiftler nasıl hesap yapıyorlar?. Bir maaş bir maaştır, iki maaş iki maaştır. Hâlbuki tek maaş, iki maaştan daha bereketli olabiliyor. İki maaş bir eve yetmeyebiliyor ama tek maaş evi gül gibi geçindirebiliyor. Çünkü ne kadar dikkat etse de kadın, işyerinde dînî kurallara tam riâyet edemeyebiliyor. Bu da kazancın bereketini alıp götürüyor. Bir de çift maaş, harcama, borca girme cesâreti veriyor. ‘İki maaş var, hadi ev alalım, şunu alalım, taksitle öderiz’. Sonuç: Ödenmesi gereken taksitler, sonu gelmeyen borçlar, çocuklar için kreş parası.. Hani daha rahat bir yaşam için kadın çalışıyordu?.

 

Şu bir gerçek ki, kadının en rahat edeceği, huzûru bulacağı yer, evidir. Dîni yaşaması, iffetini muhâfaza etmesi evinde kolaydır. İş hayâtı, çalışma hayâtı tüm zorlukları ile kadını çemberine alır ve görevlerini yapamaz hâle getirir. Namaz, vaktinde kılınamaz, nâfile ibâdetler yok olacak kadar azalır. Ne diye Allah’ın yüklemediği bir vazîfeyi üzerimize alalım ki?. Kadının rahat ve huzurlu olması, ‘evin rahat ve huzurlu olması’ demektir.

 

Yorucu bir işte çalışan kadın eve yorgun gelmekte, istese de kocasıyla ve çocuklarıyla yeterince ilgilenememektedir. İşinden dolayı oluşabilecek stres ve sıkıntıyı diğer âile fertlerine de ister-istemez hissettirdiğinde âile-huzûru bozulmaktadır. Ev-işlerini yapmak, yemek pişirmek gibi işleri rahat-rahat yapamayan kadın, sürekli bir koşuşturmanın içine girmektedir. Kadın zâten hem bedenen hem de rûhen genel olarak erkeklerden zayıftır, bir de hem işini hem evini tam olarak idâre etmeye çalışması onu çok yıpratmaktadır. Kadına bu kadar yük yüklemek doğru değildir. Erkekler eşlerini yorgun, bitkin, hayattan bezmiş bir şekilde görmek istemezler. Kadın kocasını kendisinden râzı edemiyorsa, dünyâları kazansa ne faydası olur?.

 

Bir de meselenin ekonomik boyutu vardır. Her çalışan kadın, çalışması gereken bir erkeğin yerine çalışıyor demektir. Elbette sâdece kadının yapabileceği işlerden bahsetmiyorum. Bugün işsizliğin bu denli yüksek olmasının başlıca sebebi, kadının çalışmasıdır. Maaşsız onca ev varken, bir eve iki maaş girmektedir. Ne yazık ki çalışan kadının kaybettikleri kazandıklarından daha fazla olmaktadır. Bu nedenle, dînî kurallara uymak şartıyla kadının çalışmasında dînen engel olmasa dâhi kadının çalışmasını yukarıda izahâtını yaptığımız çeşitli nedenlerden ötürü tavsiye etmeyiz. Allah Teâlâ hiç-bir kadını çalışma mecbûriyetinde bırakmasın. Âmin”.

 

Kadınlar çalıştığında kazandığından fazlasını harcıyor. Evde kalsa toplam para daha fazla yetecek. Zîra kapitalizm, “ne kadar kazancın varsa o kadar masrafın artar” yalanını söyleyerek insanları kandırıyor ve insanlar da “ne de olsa çalışıyoruz” diyerek fazla harcama yapıyorlar ve zamanla harcamaya alışıyorlar ve sonuçta hiç de ihtiyaçları olmayan şeyleri, “geleceklerini ipotek ederek” yâni kredi-kartı ile alıyorlar ve fâize de bulaşarak kapitâlizme hizmet (kulluk) etmiş oluyorlar.

 

Kadın çalışsa da yine para yetmez, çünkü İslâmî duyarlılığı olan kadın, para kazandığında hem zekatını verme, hem de kurban kesme vs. sorumluluğunu üzerine almış olur. 

 

Kapitâlizmin en sevdiği çekirdek âile şekli şudur: “Büyük âileden uzak bir yerde yaşayan tek çocuklu karı-koca mêmur, iki maaş ile birlikte eve giren parayla ev-araba-eşyâ vs. her-şeyin sıfırını alan, AVM’lerden çıkamayan ve bol para harcayan âileler”. Zâten kapitâlizmi büyük oranda da bu anlayıştaki ve yaşayıştaki âileler diri tutuyor. İleriki zamanlarda bu çekirdek âilenin işleyişi şu şekilde oluyor: “Erkek işe, kadın işe, çocuk kreşe.

 

Bir de ana-okulu var tabi; sanki ana-okula gitmek bir mârifetmiş gibi çocuklarını ana-okula göndermekle iftihâr edenler var. Ana-okulu “ana/anne-okulu” değil ki!. Ana-okulu evdir. Çocuğun evi. Yâni “annenin olduğu yer”. Okulda öğretmen var, anne değil ve o öğretmen iyi birisi olsa bile çocuğun hiç-bir şeyi değildir. Bu nedenle de çocuğa belli bir sınırda şefkat ve merhâmet gösterebilir. Çocuğun anası, öz-anasıdır ve çocuğu en iyi şekilde, en çok merhâmet, şefkat, azim ve fedâkârlığı o göstereceğinden dolayı, öz-anası yetiştirebilir. Modern sistem, kadını çalışmaya yöneltmekle çocuğu ana-baba şefkatinden ve sevgisinden ayırmış oluyor ve  bunu için elinden geleni yapıyor.

 

Bir yazıda şöyle denir: “Bakıcı” diye ‘kirâlık anne’ tutan kariyerist anneler suçluluk duygusunu yenmek için evlâdını hediyeye boğuyor. Çocuklarına daha çok sevgi verseler, onlarla daha çok zaman geçirselerdi harcanmayan bakıcı parası ve hediye masrafları yüzünden kapitâlizm kan kaybederdi”. Kapitalist sistem, eğer kadınlar evlerinde daha çok tüketecek ve daha çok para harcayacak olsaydı, onların kapının önüne bile çıkmasına izin vermezdi.

 

Tesettür ile kadının çalışması arasında da bir tezat vardır. Bu nedenle çalışan kadınların tesettürden tâviz vermeleri söz-konusu oluyor. Zâten başörtüsü ve tesettür kıyâfetlerinin emre uygun olmayan bir şekilde renk, biçim, marka, bağlanış ve giyiş şekilleri, çalışan tesettürlü kadınlar-kızlar tarafından yada onların talebiyle oluşturulmuştur. İlk başta rahat çalışabilmek(!) için bağlayış-giyiş şekilleri değiştirilen kıyâfetler, zamanla absürdleşmeye doğru gitmiştir. Amacı vücut hatlarının belli olmasını engellemek olan tesettür kıyâfetleri, son 10-15 yıldır tam-aksi bir amaca hizmet etmektedir. Ayrıca; tesettürlü olması farz olan kadınların işe gittiklerini kabûl ettiğimizde, özellikle yaz günlerinde tesettür kıyâfetlerinin içinde bir zorluk olur. Ne de olsa en az iki kat bir elbise söz-konusudur. Bu bile kadının çalışması ile tesettürün bir-arada olmasına aykırıdır. Oysa çalışmayan kadın sâdece bakkal, çarşı, pazar gibi yerlere kısa bir süre için gidip gelecek ve evinde daha rahat elbiseleriyle bir sıkıntıya mâruz kalmayacaktır. Demek ki çalışan müslüman kadın, çalıştığı işyerinde Allah’a kulluğunu ya hakkıyla yerine getiremeyecek yada o kulluğu belki de hiç yap(a)mayacaktır.

 

Bilindiği gibi ev-işi hiç de kolay bir şey değildir ve ev-işinden başka, yemek yapmak, çocuklarla ilgilenmek vs. işler de kadının görevidir. Çünkü kadının fıtratı buna uygundur. Tüm bu ağır ev-işlerini ve idâresini yapan kadın “çalışmıyor” ve “çalışmayan kadın” olarak lanse ediliyor. Hattâ öyle bir duruma gelindi ki, çalışmayan kızlar ve hanımlar artık “ev kızıyım” yada “ev hanımıyım” demeye utanıyorlar ve onun yerine, ya doğru-düzgün çalışmadıkları işlerinden, ya seneler önce çalıştıkları yerlerdeki görevlerinden yada mêzun oldukları okullardaki bölümü söyleyerek sanki bir kariyer sâhibi olduklarını göstermeye çalışıyorlar. Çünkü “çalışmıyorum” cevâbı karşı tarafın ve çevrenin sûni şaşkınlıklarına neden oluyor ve çalışmamak bir utanç olarak görülüyor ve gösteriliyor. Yâni aslında kadının çalışması yada çalıştırılması “utanılacak” bir şeyken, kadının çalışmaması utanılacak bir şey gibi gösteriliyor. Çalışmayan kadın hayâta 1-0 yenik başlamış olarak kabûl ediliyor ve “sahte şerefsiz suratlar”la kadının çalışmamasına üzülüyormuş gibi yapılıyor.

 

Kadın evde çalışınca “çalışan” olmuyor ama dışarıda, -bir köpeğe bile yetmeyecek asgarî ücretle- köle gibi çalışınca “çalıştı” oluyor. Yâni kendi evindeki ev-işlerini yapınca “çalışmıyor” oluyor ama başkalarının evlerini temizlediklerinde ve işlerini yaptıklarında “çalışıyor” oluyorlar. Aynı işi kendi evinde yapınca “iş” olmuyor, fakat başkasının evinde yapınca “iş” kabûl ediliyor. Biraz yüksek maaşlı çalışan kadınlar evlerine ücretli kadın tutabiliyorlar ama az maaşlı kadınlar işten gelince bir de kendi evlerindeki işleri yapmak zorunda kaldıklarından, insanlık târihinde hiç görülmemiş şekilde bir zulme mâruz kalıyorlar, daha doğrusu mâruz bırakılıyorlar.

 

Kadınlar için ev-dışındaki sâbit bir işte çalışmak “modern” dönemin bir uygulamasıdır ve aslında “modern bir proje”dir. 100-150 yıldır uygulanmaktadır. (En fazla Sanâyi Devrimi [1760] ile birlikte başlamıştır). Bundan önce kadınlar ve hattâ erkeklerin çoğu kendi işleri dışında başkalarının işlerinde çalışmazlardı. Eskiden kadınlar köylerde (imece hâriç) sâdece kendi işlerini yaparlardı. Şimdiki kadınlar ise işyerlerinde hem başkalarının işlerini, hem de eve dönünce kendi ev-işlerini yapmak zorunda bırakılmaktadır. Tabî ki kadınlar bu nedenle fizîki ve psikolojik olarak çökmekte ve fizikî ve psikolojik anlamda büyük zarar görmektedirler. Üstelik çocuklar da bu durumdan çok fazla etkilenmektedirler.

 

Çalışan kadın kocasına karşı çok aksi davranabiliyor ve kazandığı parayla kocasına hava atmaya başlayabiliyor. Fıtratları bozulmuş olan layt ve kılıbık erkekler buna aldırış etmese de normâl ve doğallığını kaybetmemiş olan erkekler bu duruma tahammül edemiyor ve şiddet içeren “başka yollara” başvuruyorlar. Üç-beş kuruş para kazandı diye evde kocasına rest çeken kadın, işyerindeki erkek patronuna karşı nerdeyse köle gibi hareket ediyor. Yâni sorun erkeklere karşı bir tavır takınma değil. Kocaya karşı tavır alma; tabî ki “fakir” kocaya karşı alınan bir tavırdır bu. Bundan sonra ne oluyor?. Ya boşanmalar artıyor, çoluk-çocuk ortada kalıyor ve toplumun yapısı bozuluyor, yada erkekler kadını dövüyor, öldürüyor ve kadın mezara, erkek hapis-hâneye, çocuklar da çocuk yurduna-yuvasına gitmek zorunda kalıyorlar. Anne-baba sevgi ve şefkatinden mahrûm yetişen çocukların olduğu bir toplum tabî ki de batışa doğru sürükleniyor.

 

Kadınların çalışması erkeklerin sorumluluklarını unutturuyor ve erkekleri sorumsuz yapıyor. Ayrıca evin geçimini sağlamakla yükümlü olan erkekleri işsiz bırakıyor. Artık bir evde kadının çalışıp da erkeğin çocuklara bakması normâl hâle gelmeye başladı. Çünkü rôller değişti. Evin reisi kadın oldu ve bu rôl değişikliği erkekleri komplekse sokuyor, sinirlendiriyor ve en ufak bir olumsuz durumda da “kas gücünün hâlâ geçerli olduğu” açığa çıkıyor.

 

Kadının doğal ve fıtrî olan özellikleri vardır. Şefkati-merhâmeti çok fazladır, hattâ şefkat ve merhâmeti tek çocuğu fazla-fazla gelecek orandadır. Bu nedenle tek çocuklu âilelerde tek çocuğa fazla gelen şefkatten dolayı çocuklar farklı negatif huylar ediniyorlar. Özgüvenleri eksik kalıyor. Kadın, şefkat ve merhâmetini normâl bir yaşta paylaşmaya başlamalıdır ve bu “fazla merhâmet ve şefkat” de çok fazla çocuğa yeteceğinden, 2, 3 ve daha fazla çocuğu olmalıdır kadının.

 

Diyorlar ki; “artık kadınlar da erkeklerin yaptığı her işi yapabiliyorlar”. Sanki iyi bir şey söylüyorlarmış gibi bunu övüne-övüne dile getiriyorlar ve acınacak durumlarına gülüyorlar. Oysa şu bir gerçektir ki, erkekler her işi kadınlardan daha iyi yaparlar. Buna yemek yapmak ve ev temizliği vs. gibi işler de dâhildir. Çünkü erkeğin iş için direnci ve kuvveti daha fazladır. Bir işin yapılmasında direnç çok önemlidir. Direnç düşünce işin kalitesi de düşüyor ve “kötü iş” açığa çıkıyor doğal olarak. Fakat kadında; erkekte olmayan, Allah tarafından verilmiş bâzı özellikler ve duygular vardır. Vicdan, merhâmet, şefkat ve bâzı refleksler vardır kadında. Meselâ birisiyle konuşurken yada televizyon izlerken çocuğunu uyutmuş olan kadın, çocuğun ufak bir hareketlenmesinde, plânlanmamış bir şekilde çocuğa eliyle küçük dokunuşlar yapar ve çocuk yeniden uykuya dalar. Bunu yaptığının kadın da farkında değildir. O, Allah tarafından kadına verilmiş ve meleke hâline gelmiş bir duygu, bir reflekstir.

 

“Kadın da her işi yapar” diyorlar. Peki bu kadın hiç hâmile olmayacak mı?. O zaman her işi nasıl yapacak?. Bu, hâmile kadınlara yapılan bir zulüm olmaz mı?.

 

Kadına “ille de çalışmalı” diyenler, aslında kadının evde kalmasından rahatsız olup onu dışarı çekmek isteyenlerdir. Zîrâ ürettikleri ürünlerin çok büyük çoğunluğu kadınlara hitâp ediyor. “Çalışan ve para kazanan kadın” bu ürünleri mutlakâ satın alacaktır. Dolayısı ile kadının çalışmasını en çok isteyen ve bunu zorlayan etken, kapitâlist zihniyettir.

 

Aslında İslâm’da bir “kadın sorunu” yoktur, İslâm târihinde de olmamıştır yada böyle bir mesele ortaya çıkmamıştır. Kadın sorununu ortaya çıkaranlar modeernsit-kapitâlistlerdir. Onlar bu sûni sorunu, kendilerine “yağlı müşteri” olacak kadınları dışarıya çıkarmak için ortaya atmışlardır. Ali Bulaç bu bağlamda şunları söyler:

 

“Çoğunluğuyla feministlerin müslüman toplumun kadını hakkındaki bilgileri, uluorta batı kültüründen söz eden yan aydınlarımızın bilgileri oranındadır. Ama yine de bu, batı modernizminin ve yerli kapitâlizmin bundan rahatsız olmasına engel teşkil etmez. Çünkü bizi asıl evlerimizde, mutfağımızda avlamak isteyen batı modernizmi, müslüman kadının geleneksel kimliğini kökten değiştirmedikçe, ürettiği yararlı-yararsız her ürünün kolay-kolay alıcı bulamayacağını ve evlerimize sokamayacağını çok iyi bilir. Yine o  bilir ki, bizim geleneksel toplumumuzda, S. Hüseyin Nasr’ın güzel deyimiyle ‘kadın evin kraliçesidir’ ve erkek eve konuk gibi gelir. ‘Yuvayı yapan dişi kuştur’ özdeyişi, derin ve kapsamlı bir toplumsal rôl ve sorumluluğu ifâde eder”.

 

Evet; başta da söylediğimiz gibi, kapitâlist-modernist sistemin iş-gücünde kadını tercih etmesinin sebebi; kadının “ucuz iş-gücü” olması, verilen tâlimatları îtirazsız bir şekilde ses çıkarmadan yerine getirmesi, müşteriyi bağlamak ve “şerefsizce niyetler” içindir. Bu durum kapitâlizmin ve liberâl ekonominin yâni şeytanın tam da istediği şeydir.

 

Kadınların periyodik olarak yaşadıkları “özel durumları” da onların sistemli çalışmalarına uygun değildir. Böyle dönemlerde kadınlar huzurlu olamazlar ki rahat çalışabilsinler.

 

İş, “adam işi”dir. O yüzden daha düne kadar “iş-adamı” tâbiri kullanılırken, bir feminist ve liberâl-kapitâlist proje kapsamında kadınlar evden çıkarılınca ve kadınlar da bâzı işlere atılınca bu ifâde değiştirildi. Artık “iş-adamı” ifâdesi kadınlar tarafından bir hakâret kelimesi olarak görülmekte ve onun yerine de, -başka bir çirkeflik ve sapıklık uygulaması olan “cinsiyet eşitliği projesi” kapsamında- “iş-insanı” ifâdesi getirildi. Bu ifâde, işin (ki bu iş ev-dışı iştir) erkeğe has olması gerektiğinin altını oymaktadır.

 

Kadının çalışması kadının fıtratını bozunca, bu bozulma kadının fizîki yapısına da sirâyet ediyor ve çalışan kadın bir-süre sonra erkeksileşiyor. Kadın normâl-doğal-fıtrî olan hâlinden çıkıp ev-dışı işlerde çalışmaya başlayınca bir süre sonra hâl ve hareketlerinde erkekleşme yönünde bir değişme oluyor. Zâten; çalışan, sürekli erkekler arasında bulunan, erkek gibi giyinen, sigara içen, spor yapan, “anne” ol(a)mayan, çok okuyan kadınlar ve çok fazla araba kullanan kadınlar erkeksileşiyor. Esâsen kadın, evden dışarıya gereğinden fazla çıktığında erkeksileşmeye başlıyor. Çünkü kadının normâl-doğal-fıtrî durumuna aykırıdır bunlar. Zîrâ kadın, erkek kadar sorumluluk sâhibi değildir.

 

İslâm’da mehrin ve nafakanın şart koşulmasının nedeni, “kadın çalış(a)mayacağı” içindir. Yoksa kadın da çalışıp para biriktirdiğinde, erkeğin kadına mehir ve nafaka vermesi saçma ve anlamsız olurdu. Öyle ya; erkek kadına mehri niçin veriyor?. Eğer kadın da çalışacaksa ya mehir olmasın yada kim daha zenginse mehri o versin. Yâni kadın daha zenginse erkeğe mehir versin. Fakat İslâm’da evin ve kadının geçimi erkeğe âit olduğu için kadın çalışmakla yükümlü değildir. Kadın, boşanma yada kocasının ölümü durumunda, tekrar evlenene kadar yada olağan-üstü bir durum için harcamak veyâ dul kaldığında geçimini sağlamada sıkıntıya girmemesi için kendisine evlenirken verilen mehri ve boşandıktan sonra kendisine belli bir süreliğine verilecek olan nafakasını kullanacaktır.  

 

Fıtrî, doğal ve normâl olan şey, kadının ev-içinde, erkeğin de ev-dışında çalışmasıdır ki eskiler bunu kadın için “iç-işleri bakanı” olarak ifâde ederler. Bâzı kaynaklarda, Peygamberimizin, “evin iç-işlerini kızı Hz. Fâtıma’ya, dış-işlerini ise damâdı Hz. Ali’ye yüklemiş olması” rivâyetleri vardır. (İbn Ebî Şeybe, Musannef, X/165, No: 9118; XIII/284, No: 16355; Ömer Nasûhî Bilmen, Hukuk-i İslâmiyye, II/484). Bu durum Kur’ân’da şu şekilde belirtilir:

 

“Erkekler, kadınlar üzerinde hâkim dururlar, çünkü bir kere Allah birini diğerinden üstün yaratmış ve bir de erkekler mallarından harcamaktadırlar. Bunun için iyi kadınlar itaatkârdırlar. Allah’ın korumasını emrettiği şeyleri, kocalarının yokluğunda da korurlar...” (Nîsâ 34).

 

Bu âyette de açıkça görüldüğü gibi, erkek “kavvam”=”yönetici” olduğundan dolayı kadın kocasına “itaat etmek” mecbûriyetindedir. Kocası izin vermeyince, Kur’ân’ın bu hükmüne göre kadın zâten çalışma hakkına sâhip olamaz. Öyleyse en iyi kadın, “içinde Allah korkusu ve itaati olan, hayatta da (mâkûl noktada) erkeğe itaat eden kadındır” denilse yeridir. Zâten İslâm’a göre koca, müslüman kadını çalışmaya zorlayamaz, bu büyük bir zulüm olur. Müslüman kadın da kocasının rızâsı olmadan çalışamaz, bu da büyük bir vebâl olur.

 

İbn-i Ömer, Allah Resûlünün şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürülerinizden sorumlusunuz. Yönetici çobandır. Erkek âilesinin çobanıdır. Hepiniz çobansınız ve idâreniz altında bulunanlardan sorumlusunuz!”.

 

Çalışan kadın zamanla “geleneksel sorumluluklar”ını bırakır ve “modern sorumluluklar” edinir. Fakat bu tarz bir yaşam-şekli kadını aslâ mutlu ve huzurlu etmez. Tam-aksine onu yorar ve hattâ çalışan kadının bu nedenle o “kadınsal bakışları ve hareketleri” bile değişmeye başlar.

 

Tabî ki toplumda “sâdece kadınların” yapması gereken işler de vardır. Bâzı “kadın hastalıkları” için bayan doktorlar olması, doğumda ebeler ve ölümde kadınları yıkamak için “kadın gassal”lar vb. gibi. Fakat bu durum, bu kadınların haftanın 7 gününde tüm gün boyunca çalışması gerekeceği anlamına gelmez. Yarı-zamanlı ve dönüşümlü bir çalışma takvimi uygulanabilir. Kadınların yapacağı bu işler için gerekli olan kadın iş-gücü ihtiyâcı -Türkiye çapında söyleyecek olursak- en fazla 10-15 bin kişi olabilir. Bunlar da yarım gün ve dönüşümlü olarak çalışmalıdırlar.  

 

Kızlar için söylenip durulan; “çalışın da hayâtınızı kurtarın” sözü yanlıştır. Doğrusu şudur: “Ey kızlar!; çalışarak ve fıtratınıza aykırı davranarak hayâtınızı karartmayın”.

 

Vel hâsıl kelam; kadının çalışmaması, çalışmasından daha hayırlıdır.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Temmuz 2016

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme