27 Temmuz 2016 Çarşamba

İslâm’ın Altıncı Şartı: Demokrasi Nöbeti Tutmak


“Yer-yüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak zan ve tahminle yalan söylerler” (En-am 116).

İslâm’ın şartı tüm Kur’ân’dır. Bunun beşe indirilip formülleştirilmesi, iyi (fakat câhilce) yada kötü niyetle yapılmış olabilir. İslâm’ın formülleştirilen 5 şartı şunlardır:

1-Namaz kılmak
2-Oruç tutmak
3-Zekat vermek
4-Hacca gitmek
5-Kelime-i şehâdet getirmek.

Bu şartlara uzun zamandır gayr-ı resmî olarak, 16 Temmuz îtibârıyla da yarı-resmî olarak bir şart daha eklenmiştir: Demokrasi nöbeti tutmak.. 

Demokrasi bir “çoğunluk yönetimi”dir. 100 kişilik bir ortamda 49 kişi istemese bile 51 kişinin istemesi o şeyin kabûl edilmesine yol açar. Çoğunluk ne derse o olur demokrasilerde. İsterse o şey yanlış/çirkin/ayıp/günah ve hattâ şerefsizce olsun. Artık bir-fazla çoğunluğu yakalamış olanlar, insanların kaderlerini belirlemeye kalkarak hâşâ ilahlaşırlar. İnsanların ne yiyip-içeceğine, ne giyeceğine, nerede oturacağına, kısaca tüm hayâtına onlar karar verir. Verdikleri kararlar keyfî kararlardır. Fıtrata uygun olmayan zulümâne kararlardır çoğu. Bir-şeyi iyi iken bir-anda kötüleştirebilirler. Halkın lehine olan bir-şeyi bir-anda değiştirerek halkın a-leyhine çevirebilirler ve kimse hesap da soramaz. Hesap sorsa da yanıt alamaz. Artık beklesin ki bir 4-5 sene geçsin de onları oy vermeyerek cezâlandırsın. Hâlbuki kullandığı oyu da kendi serbest irâdesiyle vermemiştir ve vermeyecektir. Alttan-alta çeşitli kanallarla ona dayatılır kime oy vereceği.

Demokrasi % 49’a karşı % 51 olarak bölücüdür ve daha başta tevhide aykırıdır. Tevhide aykırı olduğu için İslâm’a aykırıdır, İslâm’ın özüne aykırıdır. Fırkalara ayrılmanın başladığı yer tüm insanlık târihinde budur. Kur’ân, Enbiyâ 159, Rûm 32, Mü’minûn 53-54’te “sakın fırkalaşmayın, yoksa perişân olursunuz” der. Demokrasi, fırkalaşmanın modern adıdır. Karşıdaki %49 size ânında düşman olur. Kur’ân bu duruma müşriklik der: “Gönülden katıksız bağlılar” olarak, O’na yönelin ve O’ndan korkup-sakının, dosdoğru namazı kılın ve müşriklerden olmayın. Onlardan ki, dinlerini parçalayıp hizipler/fırkalar hâline geldiler. Her hizip kendi elindekiyle sevinip övünür” (Rûm 31-32).

Demokrasi bir batak(lık)tır. Demokrasi yolunda gittikçe daha fazla batarsınız. Hiç-bir zaman da o bataklıktan kurtulamazsınız. Hattâ demokratik ülkelerde bir sorun/kriz çıktığında, bu sorunun çâresi olarak “daha fazla demokrasi” söylemleri başlar ve bu söylemlerin sonu bir-türlü gelmez. Sonuçta bir yaraya merhem de olunmaz, çünkü daha fazla da olsa demokrasi bir çâre değildir. Bu durum aynen; kronik hasta olan birine, hastalığının artması/alevlenmesi durumunda daha fazla ilacın önerilmesi ve uygulanması gibidir. Fakat bu uygulama bir tedâvi değildir. Hastalığı daha fazla derinleştirmektir. Hiç-bir zaman şifâ bulunmaz ve sürekli arttırılarak ilaç kullanılmaya devâm edilir. Tâa ki Azrâil görünene kadar..

Bir şey %99 hak, %1 şirk olsa, o şey yine şirk olur: “Andolsun, sana ve senden öncekilere vahyolundu (ki): “Eğer şirk koşacak olursan, şüphesiz amellerin boşa çıkacak ve elbette sen, hüsrâna uğrayanlardan olacaksın” (Zümer 65).

15 Temmuz 2016 gecesi Türkiye’de yaşanan darbe girişimini yapanlar, demokrasi ile başa gelmiş olanların; “ne istediniz de vermedik” sözünde zirvesini bulan, aldıkları tâvizler silsilelerinden sonra güçlenerek devletin kılcal damarlarına kadar sızarak, onlara iç ve dış kesimlerin verdiği destekle bu kalkışmayı gerçekleştirenlerdir. Bu durumu târih boyunca bir-çok olayda da gördük. Bir devlete karşı büyük yıkımlar yada dehşetli şiddet olaylarını yapanlar, o devletlerin yetiştirdikleri ve destekleri kişiler arasından çıkmıştır genelde. Türkiye’de olan şey de budur. Aşırı sâhiplenilip destek verilen bu tağutların taşeronları, verilen bu tâviz ve desteklerin sonunda bu işe cüret edebilecek duruma gelmişlerdir. Peygamberimiz: “Bir kişiyle-toplumla çok fazla sıkı-fıkı olmayın, bir zaman gelir düşman olursunuz; çok da fazla düşman olmayın, bir zaman gelir dost olursunuz” evrensel sözünü hatıra getirmeyenlerin böyle bir durumla karşılaşmaları her zaman olasıdır.

Kalkışma ânında ilk etapta “hak-merkezli” söylemlerin yerini hemen sabahında “demokrasi-merkezli” söylemler almıştır. Bu söylemler çoğaltılarak ve yüksek sesle dile getirilince, halk, demokrasi-merkezli bir duruş ve söylemde bulunmaya başlamıştır. “Vatanı savunmak” söylemleri, “demokrasiye sâhip çıkmak”, “lîdere sâhip çıkmak”, “demokrasi nöbeti tutmak” olarak değiştirilmiştir ve hâlen de bu şekilde sürüyor. Liberâlizm, böyle durumlarda oluşabilecek olası “İslâmî değer-merkezli” söylemlerin öne çıkmasından çok korktuğundan, hemen bu söylemleri liberâl kuşatma altına alarak demokratik neo-liberâl söylemlerle değiştirmiştir. Bundan sonra da halk “demokrasi nöbeti tutanlar ve tutmayanlar” olarak iki gruba ayrılmıştır ve tutmayanlar “vatan hâini” gibi gösterilmeye çalışılmıştır ve hattâ îlan edilmiştir.

İnanlar için, yaşadıkları vatan ve yer çok önemlidir ve vatan savunması yapmak şarttır. Düşman tarafından işgâl edilen, yada hâinler tarafından zayıflatılmaya çalışılan vatanın savunmasını yapmak her insan için olmazsa-olmaz şarttır. Kişinin vatanını savunması kendini savunmasıdır zîrâ. Fakat bu, “demokrasi nöbeti tutmak”la yapıldığında değil, meselâ kalkışmanın ilk saatlerinde yapılan karşı duruşlar gibi olduğunda doğru ve anlamlı olur. Vatanı savunmak aslında vatanın taşını-toprağını savunmaktan çok, insanın onurunu savunmasıdır. Bu savunmayı yapmayanlar zamanla onursuzlaşırlar. Bu nedenle el ile, dil ile yada en azından gönül ile bu savunmaya katkı yapmak şarttır. Lâkin, vatanı canla-başla savunmak farklı bir şey, bunu “demokrasiye sâhip çıkmak”la yapmak çok farklı bir şeydir. Demokrasiye sâhip çıkmakla vatan nasıl savunulmuş olacak ki?. Neye karşı demokrasiye sâhip çıkılacak?. Darbenin nedeni zâten demokrasinin kendisidir. Demokrasiden alınan tâvizler bu darbeyi başlatmıştır. Zâten Türkiye’de yapılan tüm darbeler ve darbe girişimleri demokrasi adına yapılmıştır. Bugün cuntacı askerlere karşı demokrasi nöbeti tutanların kendileri yada ataları, 12 Eylül 1980’de askerin yaptığı darbeyi demokrasi adına desteklemiş ve onaylamışlardı. Şimdi de darbe yapan askerlere yine demokrasi adına karşı çıkıyorlar. Yav bu demokrasi darbelerin yanında mı karşısında mı?. Duruma göre değişiyor. Zâten demokrasinin özünde “duruma göre davranma-değişme” özelliği vardır. Demokrasi yolunda olduğunu söyleyen iktidârın, darbenin taşeronluğunu yapanlara bir zamanlar verdiği tâvizler bu kalkışmaya sebep olmuştur. Zâten darbenin baş-taşeronları da demokrasi takıyyesi ile bu tâvizleri koparabilmişlerdir. Yoksa İslâm adına yola çıkanların demokrasiyi araç yaparak kazanımlar elde etmesi söz-konusu olamaz.

Demokrasiye nöbetçilik yapmaktan Allah’a sığınan biri olarak tabî ki de ben “demokrasi nöbeti” denilen ve aslında “kitlesel bir şizofreni nöbeti” olan nöbetlere katılmadım. Bundan dolayı, eve “yarı-bağlı” yaşamak zorunda olan “engelli” biri olarak çok da kimseyle görüşmememe rağmen, birileri tarafından demokrasi nöbetine katılmadığımdan ve lîdere sâhip çıkmadığımdan dolayı inancım sorgulandı: “O niye demokrasiye, iktidâra, lîdere destek vermiyor, yoksa müslüman değil mi” dediler. Hâlbuki ben “müslüman” olduğum için; seküler-demokratik-liberâl-laik merkezli yapılara destek vermiyorum. Net bir şirk-sistemi olan demokrasiye destek verildiğinde, müslüman değil müşrik olunur. Asıl o desteğin verilmemesidir kişinin müslüman-mü’min olduğunun göstergesi. Zîrâ o mü’min kişi şirkten uzak durmaktadır.

İşi o hâle getirdiler ki, müslümanlık için en önemli ve güçlü gösterge olarak “demokrasi nöbeti tutmak” söylemi ve eylemi öne çıktı-çıkarıldı. Hâlbuki bu, ya vatan-millet sevgisiyle, yada desteklenen parti-iktidâr nedeniyle meydanlara çıkıştır. Meydanlara çıkmamak îmânın-İslâm’ın bir göstergesi midir ki?. O hâlde, “meydanlarda ne kadar çok duruluyorsa îman o derece artar” mı yâni?.

Ölüm pahasına tankların altına yatmak, yada silahlara karşı durmak, “salt vatan için” olursa yine şirk olur. Bu karşı çıkış; vatanı, insanı ve değerleri korumak için yapıldığında insâni ve İslâm’i olur. Tüm değerlerden soyutlanmış “vatan için” olan şey, vatanın taşı-toprağı-suyu vs. içindir ki, bunlar nesnedirler ve vatan deyince bunlar anlaşılıyorsa ve bunların korunması için meydanlara iniliyorsa, bu nesnelere aşırı tâzim yapılmış olacağından şirke düşülmüş olunur. Ölüm, taş-toprak olan nesneler için değil, insâni-İslâm’i değerler için, Allah için ve insan onuru için olduğunda şehâdet olur.

Yine birileri de; “demokrasi nöbetine gitmeyenler bu vatanı hak etmiyor” diyorlar. Yâni “şirk koşmuyorsan bu vatandan defol” demeye getiriyorlar. Yav senin karşı durduğun kişiler de zâten darbeyi demokrasi için yapıyorlar ve bunu bildirilerinde de okudular. Bu nedenle yaptığın savunma İslâm-merkezli değil. İslâm-merkezli olmadığından mecbûren şirk-merkezlidir. İslâm boşluk kaldırmaz zîrâ. Yâni bir müslüman için vatanın savunması bile -İslâm-merkezli olmadığında şirk-merkezli olacağından-, İslâm-merkezli olmalıdır. O hâlde; “Demokrasi nöbeti tutmayanlar” bu vatanı hak etmiyorlarsa, demokrasi nöbeti tutanlar da cenneti hak etmiyorlar. Zîrâ bir şirk-sistemini savunmaktadırlar. Allah şirki aslâ affetmeyeceğine göre, şirk içinde olanların cenneti hak etmesi söz-konusu değildir.

İşgâlcilerin ve hâinlerin hareketlerine karşı caydırıcı bir güç olarak meydanlara çıkılmalı ve vatan nöbeti tutulmalıdır, bunda sorun yok. Fakat vatanımızı-milletimizi ve ülkemizi-yurdumuzu İslâm ile uyumlu olan fıtrat-vicdân-azâmet gereği savunmalıyız ve bu uğurda gayret göstermeliyiz. Zâten bunu yapmayı hem vicdânımız hem de îmânımız zorlamalı; şeytan-işi pislikler olan demokrasi ve diğer ideolojilerin zorlamasıyla değil, İslâm’ın zorlamasıyla çıkılmalıdır meydanlara.

Evet; biz vatanımızı, demokrasi için değil, İslâm için savunuruz. İslâm için vatanı ve milleti savunuruz. Demokrasi için vatan savunması yapmak, bâtılın savunuculuğunu yapmaktır, dolayısı ile gerçek bir savunma yapmamaktır. Zâten lîderlik anlamında darbeyi yapanlar da, darbeye karşı çıkanlar da demokrattırlar. Bu nedenle bu bir hak-hakîkat savaşı değil, demokrasi-içi bir savaştır. Demokratların kendi arasında yaptığı bir savaş.

Şimdi “demokrasi kazandı” da, ne olacak?. Daha âdil, daha eşit ve insanca yaşanacak bir Türkiye mi olacak?. Bunu demokrasi mi sağlayacak?. Peki şimdiye kadar demokrasi vardı da neden hak-hakîkat-adâlet merkezli bir Türkiye ve Dünyâ oluşmadı?. Demokrasi bunu şimdiye kadar neden sağlamadı?. Çünkü demokrasinin bunu sağlama gücü yoktur. Demokrasi ile insanca yaşama ulaşılamaz. Demokrasi, genel halk kesimi için değil, “ayrıcalıklı olan kişiler” için öngörülmüş ve oluşturulmuştur zâten. Bu yüzden demokrasiden böyle iyilikler-güzellikler beklemek abestir. Bu iyiliklere-güzelliklere ve hak, hakîkat ve adâlete ancak ve ancak İslâm ile kavuşulabilir. O hâlde savunulması gereken şey demokrasi değil, İslâm’dır. Zîrâ İslâm demek adâlet demektir.

Şimdi, demokrasi nöbetini bırakın, İslâm nöbetini (ribat) tutmaya başlayın. Bunu yaptığınızda hem vatan hem de insan kurtulacaktır.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Temmuz 2016







Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme