15 Temmuz 2016 Cuma

Haz ve Takvâ


“..Bilin ki gerçekten Allah takvâ sâhipleriyle berâberdir” (Tevbe 123).

İnsanlar iki şeye göre yaşarlar; ya hazlarına-nefislerine göre, yada takvâya göre. Yâni ya hevâ ve heveslerine göre, yada ilkelerine, değerlerine göre -ki ilâhi ilkeler ve değerlerdir bunlar- göre yaşarlar. Hazza göre yaşamak; “nefse-çıkara göre, sonsuz ve sınırsızca tek-dünyâlı olarak yaşamak”la; takvâya göre yaşamak ise; “vahye, peygambere, ilkelere, değerlere, iyiliğe, ferâgate, -çift dünyâ’lı olarak- Dünyâ ve âhirete, cennete, yâni Allah’a göre yaşamak”la olur. Allah takvâya göre yaşayanları destekler ve cennetini onlara ayırdığını söyler:

“Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakîler için hazırlanmıştır” (Âl-i İmran 133).

İnsanlık son 200 yıldır, “takvâya göre yaşamak”tan vazgeçti ve “hazza göre yaşama”nın yolunu başlattı ve onu sürdürmektedir. Hazza göre yaşamak, vicdânın üstünü örtmekle olur ancak. Zîrâ vicdan hazza değil takvâya dönük bir hayâtı arzular. Fakat modernizm, vicdânı tokatlaya-tokatlaya onu sindirdi ve bir haz ve hevâ-heves uygarlığı başlattı. Bu çirkef hayâtı sürdürebilmek için “doğal olan”dan çıkması gerekiyordu ve çıktı. Fakat doğal olandan çıkınca nefis azgınlaştı ve doymak bilmez bir duruma geldi. Haz-merkezli hayâtı seçenler ve yaşayanlar bu doymak bilmez durumdan sonra daha fazla haz istemeye başladılar. Haz durduğu yerde durmaz ve bir-türlü doymak bilmez ve hep yenisini ve daha fazlasını ister çünkü.

İşte bu “haz uygarlığı”nı başlatan batı’ya kendi kaynakları zamanla yetmedi. Fakat haz durmuyordu ve sürekli istiyordu. Bu nedenle hazlarını tatmin edecekleri batı-dışı dünyâya yöneldiler ve onlara da haz-merkezli bir dünyâ dayatmak istediler. Nefsi ağır basanlar bunu hemen kabûl etti ama nefsine sâhip olanlar bunu kabûl etmeyince, hazlarının tatmini için soygunculuk bile yapabilecek olan batı bu soygunculuğu yaptı-yapıyor ve bunun netîcesine de askerî ve ekonomik olarak zenginleşti-zenginleşiyor. Bu zenginlikle batı-dışı toplumları ya seve-seve yada zorla hem kendi uyarlıklarına soktular hem de kendilerinin hazlarını tatmin edecek hâle getirdiler. Zâten haz-merkezli batı’nın şu-anda savaştıkları toplumlar, haz-merkezli batı uygarlığını kabûl etmeyenlerdir. Bu toplumlar alternatif bir dünyâ kurmak istedikleri için batı’lılar onlarla savaşıyor. Fakat alternatif bir dünyâ kurmak, ancak takvâ-merkezli olursa iyi ve yararlı olacaktır. Aksi-hâlde belki daha az ama farklı bir zulme dönecektir.

Batı-dışı dünyâ yenilmişti ve tekrar gâlip gelmek için hazza değil, takvâya dönmeliydi. Fakat bu dirâyeti çeşitli sebeplerle ortaya koyamadılar. Haz-merkezli uygarlığa en çok müslümanların katılması umut-kırıcı oldu. Haz-merkezli uygarlığa müslümanların büyük bir kesimin katılması ve ideolojilerini buna göre belirlemeleri, hem Dünyâ’nın ahlâkını bozdu hem de haz-merkezli dünyâyı kuranları daha da güçlendirdi. O gün bu gündür de Dünyâ’da bed-bereket kalmadığı gibi, bir huzur da yoktur. Zâten haz, huzur değildir. İnsanları mutlu etmez, geçici zevkler verir sâdece. Fakat haz, insanı alttan-alta çürütüp zamanla bitirmeye başlar ve her türlü çirkeflik günümüzde görüldüğü üzere ayyuka çıkar.

Haz, “kısa-vâdeli olan”dır. Zâten ebedî yaşama göre kısa bir süre olan Dünyâ’da olur. Artık çok küçük istisnâlar dışında takvâ-merkezli yaşamak düşüncesi yoktur. Haz-merkezli hayat pragmatiktir yâni çıkara dayalıdır. Haz-merkezlilik, sonunda çıkarı olmayanı değersiz olarak kabûl eder. Takvâ-merkezli yaşam ise ilkeseldir ve çıkara dayanmaz. Günümüzde artık insanlar kısa-vâdeli (dünyevî) kazanımlar ve hazlar peşindeler ve uzun-vâdeli (cennet) kazanımlara yâni takvâya yönelmemektedirler. Atasoy Müftüoğlu:

“Kısa-vâdeli, pragmatik kazanımların mücâdelesi, uzun vâdeli, ilkesel, yapısal/hayâti mücâdelelerin yerine geçiyor” der.

Haz-merkezli hayat “nefs-merkezli” olduğundan ve “insan” demenin yarısı nefs demek olduğundan, insan “nefse dönük olan”a çabuk alışıyor ve imtihan gereği daha zor olandan yâni takvâ-merkezli olandan hem uzak duruyor hem de bu minvâlde yaşamaktan çabuk kopuyor. Hele ki “karşı tarafın” gücü görece büyük ise.

Fakat yine de her-şey bitmiş değildir ve “bilginin kaynağı Kur’ân” ve “eylemin kaynağı olan sünnet” hâlen elimizdedir ve okunmak ve yaşanmak için dirâyetli ve takvâlı kişileri beklemektedir. Aynen Peygamber ve sahabe örnekliğinde olduğu gibi; müttakîler tarafından kurulacak takvâ-merkezli bir toplum ile başlatılacak olan takvâ-merkezli bir yapılanma, düşünsel ve eylem olarak Dünyâ’nın altını üstüne getirip, durumu tersine çevirecek ve insanların fıtratlarına ve yaratılışlarına uygun olan o yaşam-şekli yeniden Dünyâ’da hâkim olabilecektir. Takvânın böyle bir potansiyeli vardır ve muhtaç olunan kudret müttakîlerin kâlplerinde fazlasıyla mevcuttur. Bu kudret bir-an önce kullanılmayı beklemektedir. Aksi-hâlde, görüldüğü gibi durum günden-güne kötüleşmektedir ve zaman da iyice, “tersine çevrilemeyecek duruma” doğru gitmektedir. Müslümanlar bir şeyler yapmazlarsa -ki açıkça söyleyelim, bu büyük özveriler ve güçlü vazgeçişler gerektirir-, yakın zamanda yeryüzünde “hakkıyla Allah diyen” kalmayacak ve “fesad” ve ardından “yıkılış” başlayacaktır. İşin kötüsü, son saatten sonra da işler yoluna girmeyecek ve insanların büyük çoğunluğu, yaptıklarının bir karşılığı olarak sonsuz sıkıntılara mâruz kalacaktır.

Bu nedenle insanlığı kurtaracak olan şey takvâdır, müttakîlerdir. Bilinmelidir ki aslında haz sûni bir şeydir ve örümcek-evi gibi çok dayanıksızdır. Bu nedenle haz-merkezli bir yapı kolay ve çabuk çökertilebilir. Takvâ ise Dünyâ’yı yerinden oynatabilecek güçtedir. İşte bu nedenle müttakîlerin çoğalması ve amele-eyleme geçmesi kaçınılmazdır. Aksi-takdirde Dünyâ’da rezillik, ahirette de sonsuz cehennem bizi beklemektedir.

“Şüphesiz (güzel olan) sonuç takvâ sâhiplerinindir” (Hûd 49).

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Temmuz 2016
















Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme