17 Ekim 2016 Pazartesi

Uygarlık ve Medeniyet


“Ve işte böyle, sizi ortada yürüyen bir ümmet kıldık ki, siz bütün insanlar üzerine adâlet örneği ve hakkın şâhitleri olasınız, Peygamber de sizin üzerinize şâhit olsun” (Bakara 143).

Uygarlık ve Medeniyet kelimelerinin aynı anlama geldiği söylenir. Hâlbuki aralarında çok fark vardır ve hattâ birbirlerinden farklı şeylerdir. Bu fark özetle; “dînî olan” ve “dînî olmayan” şeklindedir. Uygarlıkta uygarlığın “dînî” olması şart değildir. Uygar bir toplumda bilim-sanâyi-teknoloji-mîmâri-müzik-kültür-sanat vs. görece gelişmiş ve belirli bir düzeye gelmiş olabilir. Fakat uygarlıkta bunlar hak/din-merkezli değildir. Bu nitelikler ya bâtıl ve şirk-merkezlidir yada din ile hiç alâkası olmayan, insan-merkezli, ilâhi olana değil de insana ve akla dayanan niteliklerdir. Fakat sünnetullah gereğince ilâhi olana dayanmayan her-şey, yakın-uzak vâdede mutlaka zarar vermeye ve zulmetmeye başlayacağı için mutlakâ yıkılır gider. Bu nedenle de insanlığa “gerçek bir yarar” sunamaz. Medeniyet ise, adından anlaşıldığı gibi, “dînî olan” demektir. “Medenî”, “dînî olan Dünyâ” anlamındadır.

Medenî; Hayat-tarzı, bilgi-seviyesi bakımından yüksek durumda bulunan, şehir veya kasabada oturan, şehirli, kibar, edepli, terbiyeli, fâziletli, göçebe veyâ vahşî olmayan, yerleşik, Medîne şehrine âit olan” anlamlarına gelir fakat bu özelikler, mutlakâ “din” ile ilgilidir. Yâni dînî olan bir şehirde yaşamaktır medenîlik. Dînî olmayan yerleşim yeri şehir değil, kenttir. Zâten Medîne, “dinli-dînî şehir” anlamındadır. Uygarlıkta şehir değil kent vardır. Uygarlığın yerleşim yerlerine “kent”; medeniyetin yerleşim yerlerine “şehir” (Medîne) denir. Mekke bir uygarlık-merkeziyken, Medîne bir medeniyet-merkezidir. Daha sonra Mekke de “Medîne” olmuştur. Medenî olanın kültürlü-terbiyeli-edepli olması, vahşî değil görgülü olması, dînî olduğundan dolayıdır. Uygar olanlar ise, dînî olmadıklarından vicdan ve merhâmetlerini kaybetmişlerdir ve bu nedenle de çoluk-çocuk dinlemeden barbarlaşabilmektedirler. Medeniyet, “bir sınırı, bir kırmızı çizgisi olmak” anlamındayken; uygarlık, bir “sınırsızlık ve kendini tutmama” ile şekillenir.  

Doğu “medeniyet”, batı “uygarlık” üretmiştir târih boyunca. Medeniyeti yâni dînî olanı “Doğu” üretmiştir. Zîrâ peygamberler sürekli olarak doğudan çıkmıştır. Bu nedenle medeniyet de doğudan yükselmiştir. Işık-Güneş doğudan yükselir zâten. Medeniyet dinden kopunca yâni bozulunca dolayısı ile uygarlığa düşünce-dönüşünce bozulur. Uygarlık, medeniyetin kanserleşmiş ve bozulmuş şeklidir. Nasıl ki tevhid de bozulunca şirke döner.

Uygarlığa doğru gidildikçe din tahrip olur. Fakat bu medeniyet, yâni din-duygusu halka-ümmete yerleştiği için, yeniden dirileceği ve medeniyeti kuracağı güne kadar alttan-alta akmaya da devâm eder. Uygarlığın görünümü ulusallık, medeniyetin görünümü ümmettir. Zîrâ uygarlık parçalayıcı iken, medeniyet toplayıcı-birleştirici, tevhid edicidir.

Modern zamanlardaki uygarlık bir Greko-Romen uygarlığıdır. Dolayısı ile söylendiği gibi ilerici değil, kaynağını çok gerilerden aldığından gericidir.

Uygarlık zihne dönük ve zihin-merkezli iken, medeniyet kâlbe dönüktür ve kâlp-merkezlidir. Bir toplumun uygarlığında aşırı bir gelişmenin hızla ortaya çıkması zararlıdır. Ribot: “Zihin fazla bir gelişmeye uğrayınca öz-yapısını bozar. Bireyde zihin ne ise toplumda da kültür odur. Bundan dolayı zihnin fazla gelişmesi bireysel öz-yapıyı bozduğu gibi, uygarlığın fazla gelişmesi de ulusal kültürü bozar. Ulusal kültürü bozulmuş uluslara yozlaşmış uluslar denir” der. Medeniyet zihne değil kâlbe dayandığından ve kâlp zihin gibi sınırlı olmadığı için kâlbi gelişme ne kadar artarsa iyilik-güzellik de o oranda yayılır ve ayyuka çıkar.

Uygarlık “maddîyata dönük ilim” geliştirirken ve mânâyı yok sayarken, medeniyet madde ve mânâyı birlikte geliştirir. Müslümanlar medeniyetlerini, din-merkezli uygulamadan vazgeçtikleri zaman kaybetmişlerdir. Madde ve mânâyı ayırmaya başladıkları zaman medeniyetleri de çökmeye başlamış, medeniyetini kaybedince de gerçek gücünü de kaybetmiş ve zamanla medeniyetten vazgeçip uygarlığa düşmüştür-dönüşmüştür. Zâten müslümanların hâl-i pür melâlinin nedeni de budur. Medeniyetin göstergelerinden olan kitap, modern zamanlarda müslümanların ellerine nerdeyse hiç almadıkları bir şey hâline gelmiştir. Hâlbuki bir-zamanlar tüm Avrupa’daki kitapların sayısı, İslâm ümmetinin sâdece bir şehrinde bulunan bir kütüphânedeki kitapların sayısından bile azdı. Pek işimdi nasıl?. Ramazan Kurtoğlu şunları söyler:

“2011 yılı îtibâriyle Türkiye’deki üniversiteler ve kütüphânelerdeki toplam kitap sayısı 13,5 milyondur. ABD’nin Kaliforniya Üniversitesi’ndeki kitap sayısı 13,5 milyon. Harvard Üniversitesi'nde 15 milyondur. İlk emri ‘oku’ olan bir dîne mensup müslümanlar, niye okumuyorlar?. Bilgi güç demektir. Eğer bilirseniz, güçlüsünüzdür”.

Batı’nınki medeniyet değil uygarlıktır ve medeniyete dönmek gibi bir düşüncesi de yoktur. Aslında bir “uygarlık” adlandırmasını bile hak etmiyor. “Bir popüler dönem” demek daha doğru olur. Zîrâ batı, bir uygarlık üretmemiş, eski Yunan ve Roma uygarlıklarını modernleştirerek ve onu mecbûren hristiyanlıkla da harmanlayarak materyâlist ve pozitivist bir popüler zihniyet oluşturmuştur. Bir medeniyet geliştiremediği için “dikili bir taşı” bile yoktur. Zîrâ insanlık adına yararlı inşâlar yapmak, kendisinden ödün vermesi anlamına gelir ki, kapitâlist zihniyette bu bir zarar-kayıp demek olduğundan dolayı sürekli “kolay” olana yönelip yıkmakta ve taş taş üstüne koymadığı gibi, taş taş üstünde bırakmamaktadırlar.

Batı hiç-bir zaman bir denge kuramamış, dengeli olamamıştır. Zîrâ dînî olmayınca yâni “medeniyet” olmadığında dengeye ulaşılamaz. Bu nedenle batı, eski Yunan’da ve Roma’da olduğu gibi ya tanrıları tek otorite yapmış, yada modern zamanlarda hümanizm ile ideolojileştirdiği gibi, tanrıları bir kenara atarak insanı tanrılaştırmıştır. Çünkü bir şey haddini aştığında zıddına inkılâp eder. İhsan Şenocak:

“Batı aklının hamurkârı, Eski Yunan’da genel mânâda iki farklı târih-tasavvuru vardı: Birinde insanlar figür; tanrılar egemen, diğerinde ise tanrının olmadığı yada muattal kabûl edildiği insanın merkeze alındığı bir târih anlayışı hâkimdi. Batı’nın gerçek târihi -bahsi geçen- Yunan mitolojisi ile başlar. Efsâne mecmuâsına dönüşen din, Îsâ’sı ve Meryem’iyle yeryüzünden tecrit edildi. “Bir-şey haddini aşınca zıddına inkılâp eder” kâidesi çerçevesinde batı’nın efsânevî ve müstebit din-anlayışı da Aydınlanma siluetinde zuhur eden dinsiz bir yapıya dönüştü. Yeni yapı, eskiyi bir-bir tekzip etti. Lâikleşen bilim, kendince doğrular üretti. Hakîkatin iki farklı adı, iki farklı tasavvuru oluştu: Kilisenin ve bilimin hakîkati. Yeni devir, efsânevi müktesebâtın hamallarını; “din-adamı”, bilimin işçilerini ise; “aydın” etiketiyle markaladı” der.

Yâni batı, târih boyunca ya insanı yok saymış, yada dîni. Bu nedenle hiç-bir zaman dengeli olamamış-olamamaktadır. Din hayattan koparıldığında bir medeniyetin olması mümkün değildir. Medeniyetin yokluğunda Dünyâ’da “insanca” işler yapılması imkânsızdır çünkü. Tahrif edilmiş yada şirk olan dinler bile bir uygarlık doğurabilirken, dinsiz toplumlar çirkeflikten başka bir-şey sun(a)mamıştır insanlığa. Dîne başvurdukları zaman da; “Tanrının hakkı ile Sezar’ın hakkı”nı ayırmışlar ve böylece dîne başvururken bile dîni hayattan dışlamışlardır. Böylece ortaya yeni bir medeniyet koymaları imkânsızlaşmıştır. Bu tarz popüler sürüklenişlerin bir târih yapmaları da söz-konusu olmaz. Olan şeyler bir “belgesel” olabilir ancak.

İslâm-medeniyeti târih boyunca yıkılmak istenmiş ve büyük oyunları -henüz sağlam bir yapısı olduğundan- Moğollara kadar engelleyip bozabilmiştir. Fakat dirâyetini kaybeden İslâm toplumları, cihangir devletlerinin olmadığı bir zamanda haçlı-seferleri ile yıpranmış ve Moğolların saldırılarıyla medeniyetleri çok büyük ölçüde dağılmış, bir daha da kendilerini medeniyet anlamında toparlayamamışlardır. Dünyâ’nın çeşitli yerlerine medeniyetlerini yayan müslümanlar, 15. yüzyılın sonlarına doğru Endülüs’ten de kovulunca artık ortada Osmanlı gibi güçlü bir devlet olsa da, gerçek anlamda bir medeniyet kalmamıştır. Zîrâ Osmanlılar her ne kadar; iyi devlet adamları yetiştirmiş, iyi bir devlet modeli ortaya koymuş, edebiyat alanında, mîmarlık alanında hârika eserler ortaya koymuşlarsa da, ilmî anlamda, Kur’ân/sünnet-merkezli ilim alanında yâni medeniyet anlamında pek bir-şey yapmadıklarından dolayı medeniyeti eski hâlinde diriltememişlerdir.

İslâm-medeniyetinin yıkılmasının baş-sorumlusu Moğollardır. Çünkü yaptıkları yıkım çok büyük bir yıkımdır. İbn-i Esir’in Moğol hezimetini anlatırken şunları söyler:

“Bu felâket o kadar korkunç ve çirkin ki, bir-kaç sene bunları yazayım mı diye düşündüm. Yine de şimdi bunları hayli tereddüt içinde yazıyorum. Olay bir bakıma İslâm ve müslümanların ölümünü duyurmak gibidir ki bu kime kolay gelir, kimde dayanacak ciğer var ki?. Müslümanların içine düştüğü aşağılık durumun, herkes karşısında rezil ve rüsvâ olmanın trajedisini anlatsın. Keşki yaratılmasaydım. Keşki bu olaydan önce ölmüş olsaydım. Keşki unutup da bu elemli olayların hâtırâsı kafamdan silinip gitseydi. Fakat bâzı dostlarım bu felâket olaylarını yazmaya beni râzı ettiler. Yine de tereddüt içindeyim. Fakat gördüm ki yazmamakta hiç fayda yok. Bu öyle büyük bir belâ, öyle müthiş bir felâket ki, dünyâ-târihinde bir benzeri bulunamaz. Bu olaylar bütün insanlıkla ilgilidir. Fakat özellikle müslümanlarla ilgilidir. Eğer bir adam çıksa da, “Hz. Âdem’den bêri böyle bir belâ insanoğlunun başına gelmemiştir” diye iddia etse, bu yanlış bir iddia olmaz. Çünkü târihte böyle bir olayın en küçük benzeri bile görülmemiş, belki de kıyâmete kadar -Ye’cüc ve Me’cüc’ün dışında- aslâ böyle bir olay görülmeyecektir. Bu vahşî insanlar hiç kimseye acımadılar. Kadınları, erkekleri, çocukları öldürdüler. İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn, ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ bi’l-lâhi’l-aliyyi’l-azîm”.

Uygarlığın referansı antik yunan-felsefesidir. Yâni uygarlık söylenenin aksine gericidir. Eksi yunan-felsefesini modernleştirerek evrenselleştirmiştir. Tanrı-merkezli değil de madde-merkezli bir anlayışla yeni bir felsefe kurmuştur. Medeniyet (dinli Dünyâ) ise, adından anlaşıldığı gibi referansını dinden alır. Yâni Allah’tan. O referans evrensel bir referanstır. Bu nedenle de her çağa, zamâna ve duruma uygundur.

Batı hem kurduğu uygarlığı yüceltiyor, hem de çıkarlarını din edinmiş durumda. Çıkar-merkezli bir medeniyet olmayacağını anlayamıyor. Çünkü İslâm’ı bilmiyor ve anlamıyor. Medeniyete ancak din ile, İslâm ile ulaşılabileceğini bilmiyor:

“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışır ve Allah’a inanırsınız. Kitap-ehli de inansaydı kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. İçlerinden îman edenler de var, ama pek-çoğu yoldan çıkmışlardır” (Âl-i İmran 110).

Sorunumuz “İslâm-medeniyetinin yokluğu” sorunudur ve İslâm-medeniyeti tekrar kurulmadıkça bir şeyleri değiştirebilecek yeni fikirler ve eylemlerde bulunamayız. İslâm medeniyetinin yıkılması, başka bir medeniyetin ona galebe çalmasının bir sonucu değildir. İslâm medeniyetine ilmî anlamda kimse galebe çalamaz zîra. İslâm medeniyetinin yıkılması; bir sinerji yakalamış savaşçı başka bir milletin İslâm milletine savaşta üstün gelmesi ve İslâm topraklarını/insanlarını/medeniyetini/kültürünü yıkması netîcesinde gerçekleşti. Moğol istilâsından bahsediyorum. Selçukluların çöküşünden sonra karşılarında güçlü bir devlet kalmayınca bu fırsatı kaçırmadılar ve istilâya başladılar ve hemen-hemen tüm İslâm ülkelerini harâbeye çevirerek bir medeniyeti çökerttiler. Memlüklüler’in onları bir bölgede durdurması da bu yıkımı yavaşlatmaya yetmedi. Bu nedenle tekrar ayağa kalkmak ve medeniyeti yeniden inşâ etmek için ilk-başta tüm İslâm âlemini kapsayan bir güç oluşturmak şarttır. Daha sonra ilim ve medeniyet yolunda çalışılmalıdır. Yıkıldığımız yerden kalkmak böyle olur. Biz, ilimde geri kalmaktan değil, ilmi doğru kullanamamaktan ve bu nedenle “birlik”in bozulmasından kaynaklanan askerî gücün zayıflaması nedeni ile yıkıldık. Zâten medeniyet yıkıldığı için medeniyetin göstergesi olan ilim geriledi. Moğollar maddî-mânevi bir yıkım yapmışlardı. Kitâbî-İslâm’i bilgiyi zayıflatıp-yıkıp, sezgisel-heretik bilgiyi-inançları bilerek-bilmeyerek çoğalttılar ve sağlamlaştırdılar. Çünkü Moğolların önünden kaçan heretik topluluklar aynı yerde buluşunca bir-birlerini bilgi alanında kuvvetlendirdiler. Moğollar ilimde sanki İslâm âleminden daha mı fazla ilerlemişlerdi de İslâm medeniyetini yıkabilmişlerdi?. Tabî ki de hayır. Haçlıların savaş-gücü sınırlı idi. Müslümanlar bu saldırıyı püskürttüler. Fakat çok daha güçlü ve savaşçı Moğollar karşısında dayanamadılar ve medeniyet yıkıldı/yakıldı. İslâm toprakları harâb oldu. Şimdi; mesele kültür/ilim/bilgi vs. meselesi ise, bir kitap sâhibi olan “haçlılara yeten kültür, putperest Moğollara mı yetmedi?” sorusu çok yerinde bir soru olur.

Batı, neredeyse tüm bilgisini doğu’dan (ç)almıştır. Ama inkâr etmek için bunu hiç söz-konusu etmez. Hâlbuki gerçeği bilenler bilir. Voltaire:  

“Eğer ki bir filozof dünyâ-üzerinde olan-biteni anlamak istiyorsa, önce bütün sanatların beşiği ve batı’nın her-şeyi borçlu olduğu doğu’ya yüzünü dönmelidir” der.

Batı’lıların tasavvurunda, hattâ müslümanlarda ve doğu insanında bile bir kompleks vardır; “her-şeyi en iyi batı yapar” kompleksi. Saygın Bedri Gider:

“Doğu yada İslâm kültürü ne yaparsa-yapsın kötüdür, sizlere yaranamaz. Batı’dan ne gelirse-gelsin hep baş-tâcı, hep ehlen ve sehlen değil mi?. Hâlbuki faşizm batı’dan çıkmıştır. Hâlbuki ırkçılık, atom bombası, nükleer çalışmalar, yeryüzünün en kanlı en vahşî savaşları hep batı kaynaklıdır. Ama bunlar gereksiz ayrıntılardır değil mi?” der.

Will Durant: “Sâhip İbn İbad (ölümü: 964) gibi bilginlerin, tekmil Avrupa kütüp-hânelerinde bulunanların toplamı kadar kitapları vardı” der. Bu, 10. yüzyıl doğu-batı kıyaslaması için iyi bir örnektir.

Uygarlık, “batı uygarlığı” örneğinde de görüldüğü üzere; hırsızlık, sömürü ve köle ticâretiyle oluşmuştur. Zîrâ dinden değil, nefsten yola çıkar. Medenîlik ise; “kendini tutma”yla, vazgeçmeyle, kendinden ödün vermekle açığa çıkar. Zîrâ dinden kaynaklanır ve dinden yola çıkar.  

Medeniyet İslâm’la alâkalıdır ve İslâm çıkışlıdır. Medenî olmak için İslâm olmak gerekir. İslâm olmadan “uygarlık” olsa da “medeniyet” olmaz. Allah katında tek din İslâm olduğundan dolayı, İslâm’dan başka tüm dinler bâtıl olacağından, bâtıl dinler “uygarlık” olsa da “medeniyet” olamaz. Medeniyet İslâm’a özgü bir şeydir. Diğerleri ise uygarlıktır. İnsanlık târihi, uygarlık ve medeniyetin savaş-alanıdır.   

Uygarlık “umran” değildir. O bâtıl ve popüler bir kültürdür sâdece. Maddî bir kültür. Mâneviyatı vicdanlara gömmüş, hattâ orada bulunmasına bile tahammül edemeyen bir kültür. Kültürden ziyâde belki “kült” demek daha doğru olur. Popüler bir kült(ür). Oysa medeniyet öyle değildir ve ilişkisini direkt olarak Allah ile yâni vahiy ile kurar ve sünnetle ilişkilendirir.

Uygarlık insânî bir plânın sonucudur. Medeniyette ise doğal bir seyir ve süreç vardır ve bu seyrin sonunda medeniyete ulaşılır. Uygarlığın yaşam-alanları “kent” iken, medeniyetin yaşam alanları “şehir”dir (medîne).

Avrupa’yı ve uygarlığını çok da büyütmemek gerekir. Çünkü o, “aşkın” olanla bağını kopardığından dolayı sürekli olarak uçurumun kenarında yol alır ve ne zaman uçuruma yuvarlanacağı belli olmaz. Fakat târih boyunca ilâhi olanla bağını koparan tüm uygarlıklarda olduğu gibi, bir-gün mutlakâ o uçuruma yuvarlanır gider. Atasoy Müftüoğlu:

“Avrupa târihini, kültürünü, uygarlığını, aklını, bütün târihlerin, kültürlerin, uygarlıkların ve akılların öznesi saymak gibi derin bir patolojiye katlanıyoruz. Batı’nın her konuda ayrıcalıklı ve üstün bir konuma yerleştirilmesinin ahlâki ve felsefi hiç bir dayanağı, gerekçesi ve açıklaması yoktur. İnsanlığın büyük öyküsü dikkate alındığında, Avrupa’nın hiç-bir ayrıcalığı bulunmadığı görülecektir” der.

İslâm vahiy/sünnet-merkezli bir kültür üretir ve bunu geliştirerek sürdürür. Medeniyet de budur zâten. Fakat şu da unutulmamalıdır ki, bu medeniyet bile cennete göre çok da bir şey değildir. Bu nedenle de insanı “mutlak bir kurtuluş”a çıkaramaz. Zîrâ Dünyâ’yâ âit olması nedeniyle bir-gün mutlakâ her şeyle birlikte o da yok olacaktır ve Allah’ı râzı edebilenler, ebedî cennet yurduna yerleşeceklerdir. İşte asıl “büyük kurtuluş” budur.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ekim 2016


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme