15 Ekim 2016 Cumartesi

Tâğutun Kulvarında Koşmak



“Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi?. Onlar, tâğuta ve cibt’e inanıyorlar ve diğer inkâr edenler için: ‘Bunlar, îman edenlerden daha doğru bir yoldadır’ diyorlar (Nîsâ 51).

Tâğut; “Allah dışında ibâdet ve itaat edilen her-şey”dir

Ahmet Kalkan, tâğutun târifini yapar ve tâğut hakkında şunları söyler:

“Tâğut nedir?” diye soranlar olursa özetin-özeti olarak cevaplayalım: Tâğut, kelime olarak, “haddi aşan, azan, hakîkatten sapan, taşkınlık gösteren ve her sapıklığın başı”  gibi anlamlara gelir; Terim anlamı ise; “Allah’ın indirdiği hükümlere alternatif olmak ve onların yerine geçmek üzere hükümler koyan her varlık tâğuttur”. Bunun insan olması, put, şeytan veya düşünce, ideoloji yada düzen olması fark-etmez. Tâğutun hükümlerine râzı olanlar ve boyun eğenler, kâfirlerdir. Tâğutu reddetmeden îman eksiktir, yarımdır; böyle bir îman geçerli olmaz.  

Kur’ân’da tâğutun huzûrunda muhâkeme olmak ve tâğuttan adâlet beklemek haram kılınmıştır. İslâm’ın dışındaki bütün sistem ve görüşler ve bunların uygulayıcıları anlamına gelen “tâğut”u reddetmek; Allah’a îmandan da önce gelir ki; kâlp, kafa, el ve dildeki tüm sapıklıklar ve sahte ilâhların egemenlikleri evvelâ “lâ-hayır!” süpürgesi ile temizlenmiş olsun ve boşalan yere de hakîki İlâh’ın kabûlü yerleşsin. “Kim tâğûta küfreder (onu tanımaz, reddeder) ve Allah’a îman ederse, o muhakkak kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur. Allah, kemâliyle işiten ve bilendir” (2/Bakara 256). Siyâsî rejimler, hüküm ve yetkiyi Allah’tan almıyorsa tâğuttur. Tâğut, müslümanın en büyük düşmanıdır. Tâğut, devlet-sistemlerini, ahlâkî değerleri ele geçirmiş ve onları müslümana zarar verecek bir hâle dönüştürmüştür. Kısaca tâğut, müslümanı dört yanından kuşatmış bulunmakta ve müslümana müslümanca hayat-hakkı tanımamaktadır. Tâğutî güçler, Allah’ın arzında, O’nun hükümlerine karşı tuğyân eden ve insanların üzerinde ilahlık iddiâsında bulunan otoritelerdir. Bunlarla sürekli olarak savaşmak farzdır (4/Nîsâ 76). İnsan, hangi hüküm kaynağına inanıyor, onu kabûl ve tercih ediyorsa, onun hükmüne müracaat eder/etmelidir. “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi?. Zîrâ tâğuta küfretmeleri (inkâr edip reddetmeleri) kendilerine emrolunduğu hâlde tâğutun önünde muhâkemeleşmek istiyorlar. Hâlbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor” (4/Nîsâ 60). Bu âyet, tâğutun huzûrunda muhâkeme olmak istemeyi ve tâğuttan adâlet beklemeyi haram kılmıştır. Çünkü tâğutlar, Allah’ın indirdiği hükümlerle değil; kendi hevâ ve heveslerinden kaynaklanan kânunlarla hükmederler. Bu ise adâlet değil; zulümdür. “Tâğutun mahkemesine müracaat” onun verdiği hükmü kabûl etmeyi, onun adâletle hükmedeceğine inanmayı içerdiğinden, akâidi ilgilendiren bir husustur”.

Her dâim iki ayrı toplum olmuştur. İslâm toplumu ve câhiliye toplumu. İslâm toplumunun önderleri peygamberler ve onların vârisleri; câhiliyenin önderleri ise tâğutlar ve onlara uyan müşrik toplumlardır. Bu iki toplumun ve sistemin farklı düşünceleri, ideolojileri, fikirleri, teorileri, hayat-anlayışları, yaşam-tarzları, tavırları, inanışları vardır. O hâlde İslâm ve tâğutun ayrı-ayrı kulvarları vardır ve ikisi de kendi kulvarlarında koşmakta, halkın büyük çoğunluğu (ekserin-nas) da önde olanın kulvarına girmektedir. Bu kulvarlar bu iki toplumun sistemleridir. Câhiliyenin kulvarı-sistemi, aldatıcı şeytan ve tâğutlar tarafından belirlenen ve aldatılmış insanlar tarafından desteklenen kulvarlar iken; İslâm’ın kulvarı-sistemi ise, Allah tarafından belirlenen ve başta peygamberler olmak üzere mü’minler tarafından desteklenen kulvardır. Câhiliyenin kulvarı şirk-merkezli iken, İslâm’ın kulvarı tevhide-merkezlidir. Câhiliyenin kulvarında koşmak “nefs”=”haz” için olurken, İslâm’ın kulvarında koşmak “inanç”-“iman”=“âhiret” içindir.

Tüm zamanlarda lokâl olarak, ama modern zamanlarda kitleler hâlinde, üstelik dünyâ-nüfûsunun 1/4’ünü oluşturan Müslümanlarda da tâğutun kulvarına yöneliş söz-konusudur. Oysa tâğutun kulvarı genel halk için değil, sâdece “seçkin(!)” kişiler için oluşturulmuştur ve bu nedenle sâdece onlara bir fayda sağlar. Fakat bu kulvar-sistem, genel halk tarafından beslenmekte ve desteklenmektir. Çünkü bu kulvar nefse, şehvete, azgınlığa, tembelliğe, yalana, sakınmamaya daha uygundur. Zîrâ bu kulvar-sistem nefs-merkezlidir. Zâten bu kulvarın sonu “yok” olmaktır. Sonu “hiç”e çıkar. İslâm’ın kulvarı ise, kendini tutmaya, îmâna-güvene, doğru ve dürüstlüğe, hakka-hakîkate, vazgeçmeye, delikanlılığa, paylaşmaya, bilgi ve bilince, amale-eyleme, Allah yolunda malını ve canını vermeye daha uygundur ve bu kulvarın sonunda bir yok-oluş değil, tam-aksine gerçek bir vâroluş vardır. Çünkü bu kulvarın sonu cennete çıkar.

Bu kulvarda koşmak bir îman-güven işidir ve fıtratımız da aslında bu kulvara daha uygundur. Çünkü bu kulvara uygun yaratıldık. Fakat bir “nefs”e de sâhip olan insan, bâzı bedelleri ödememek için şeytanın-tâğutun kulvarına geçiyor ama daha fazla bir bedeli o kulvarda ödüyor. Bunu “tek-dünyâlı” olanlar mecbûren yapıyor fakat müslümanların da bu yola girmesi, onların bu kulvarın sonunda bulunan cehenneme düşmelerine yol açar. Bu nedenle Allah hak ve sapık yolu ayırmış ve bu farkı Kur’ân’da göstermiştir:

“Dinde ikrah (çirkinlik-iğrençlik-baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tâğutu tanımayıp (tâğuta küfredip) Allah’a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir” (Bakara 256).

Âyette, tâğutun inkâr edilmesini emrediyor ve bunu “küfür” kelimesi ile ifâde ediliyor. Çünkü tâğuta küfretmeden Allah’a gerçekten îman edilemez. Hattâ tâğuta küfretmeyince yâni onu inkâr etmeyince mecbûren hakka küfredilip inkâr ediliyor.

Bizi Kur’ân’ın hakkıyla aydınlatamaması, bizim ondan yeterli ışığı, bâzı dünyevî-beşerî “perdeler” nedeniyle alamamamızdır. Bu perdeler tâğutu temsil eder. Tâğutun perdesi yâni hevâ ve hevesine göre düzenlenen kânunlar, kurallar, yasaklar, korkular, bizi vahyin aydınlığı ile aydınlanıp, onun saçtığı ışık-nûr ile yol almamızı önlemektedir. Böyle olunca da mü’minler “sistem”i sarsamıyor ve onu yıkamıyor ki İslâm’ı yeryüzüne hâkim kılsınlar. Bunun yapılması için ilk önce tâğut inkâr edilmelidir. Yâni tâğutun sistemine destek verilmemelidir. Aksi-hâlde onların yoluna uyulmuş olunur ve o yola uyula-uyula o yol en sonunda kanıksanır ve en iyi yolun-sistemin tâğutun sistemi olduğuna inanılmaya başlanır. Hem de İslâm’a rağmen tâğutun sistemi daha doğru bir yol olarak görülmeye başlanır:

“Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi?. Onlar, tâğuta ve cibt’e inanıyorlar ve diğer inkâr edenler için: ‘Bunlar, îman edenlerden daha doğru bir yoldadır’ diyorlar (Nîsâ 51).

Müslümanlar açık âyetlere rağmen tâğutun sistemine uymaya devâm ediyorlar ve bir-çok tâvizler vererek ve fedâkârlıkta bulunarak tâğutun sistemini destekliyorlar. Hâlbuki aynı desteği İslâm’ın sistemine verseler İslâm yeryüzünde hâkim olacak, yeryüzü cennetin bir şûbesi olabilecektir. İslâm’ın müslümanlardan beklediği çaba ve destek, tâğuta şu-anda verdikleri destek kadardır. Fakat buna rağmen yine de tâğutun etkisinden çıkamıyorlar ve tâğutun yolunda mücâdele etmeye devâm ediyorlar:

“Îman edenler Allah yolunda savaşırlar, inkâr edenler ise tâğut yolunda savaşırlar; öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, şeytanın hîleli-düzeni pek zayıftır” (Nîsâ 76).

Şu âyet, tâğutun sistemini “sapık” olarak söyler ve müslümanları “hak yola” çağırır:

“Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi?. Bunlar, tâğut’un önünde muhâkeme olmayı istemektedirler; oysa onu reddetmekle emr-olunmuşlardır. Şeytan onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister” (Nîsâ 60).

Allah müslümanlara açıkça, “tâğutun kânunlarıyla yaşamak ve yargılanmaktan vazgeçin. İslâm’ın kânunlarıyla yaşayın ve yargılanın. Zâten âhirette de tâğutun kânunlarıyla değil, İslâm’ın-Allah’ın kânunlarıyla yargılanacaksınız” demektedir. Bu kadar açık bir uyarıya rağmen hâlâ Allah’ın sistemine İslâm’ın kulvarında değil de, tâğutun kulvarında koşanlar için cehennemden başka bir son yoktur.

Şimdi, diyelim ki ben bir oyun kurdum ve bu oyunun tüm kurallarını ben koydum ve istediğim zaman da bu kuralları keyfime göre değiştirebiliyorum. Üstelik tüm seyirciler de beni destekliyor. Hattâ oyundaki rakipler de benim üstünlüğümü daha baştan kabûl etmişler. Şimdi bu oyunda yarışı benden başkasının kazanma şansı var mı?. Tabî ki yok. İşte bunu gibi; modern-dünyâdaki sistem tâğutun sistemidir ve bu sistemin tüm kurallarını o koymuştur. Bu nedenle bu zulüm sistemini tâğutun kulvarında koşarak alt edip değiştirmek mümkün değildir. O hâlde tâğutun kulvarını terk edip İslâm’ın kulvarına yönelmemiz ve tüm gayretimizle o kulvarda koşmamız gerekiyor. Ancak o kulvarda tüm gayretimizle koşarsak tâğutu yakalayıp geçebiliriz ve onu yenebiliriz.

Tâğutun kulvarı yâni sistemi, şu-an tüm dünyâda câri olan sistemdir. Para-merkezli olan bu sistem, insanlar tarafından tatlı-sert bir şekilde dayatılmakta, Dünyâ’ya göbeğinden bağlı olan insanlar da bu sistemi ister-istemez benimsemekte ve tâğutun kulvarına girerek orada koşmaktadırlar. Böylece sisteme göbeklerinde bağlanmaktadırlar. Bu bağ, o kulvarda koştukça daha da sıkılaşmaktadır. İşin kötü tarafı, müslüman olanlar ve hattâ İslam/Kur’ân-merkezli bir düşünce içinde olanlar bile tâğutun kulvarında koşarak tâğutun bu sistemine destek olmakta ve hattâ bu sistemi İslâm’i zannedip destekleyerek herkesi tâğutun kulvarına dâvet etmektedirler. Küresel güçler ekonomi-para kulvarına çekmek istiyorlar tüm dünyâyı. Çünkü o kulvarı iyi biliyorlar. O kulvar tâğutun kulvarıdır. Tüm dünyâ ister-istemez para-kulvarına giriyor. Zîrâ insanlar İslâm’dan hem kopulmuş hem de onun câhili olduklarından dolayı bir “alternatif” de düşünemiyorlar. O alternatifi düşünenler ve bilenler de uygulamaktan korkuyorlar hafif ve ağır bedelleri olduğu için. Bu nedenle kulvar değiştiremiyorlar. Fakat bu kulvar tâğutun kulvarı olduğundan tâğutlar ve onların sâdık uşaklarından başkaları için sıkıntı hiç-bir zaman bitmiyor ve hattâ zamanla artıyor.

Tâğutlar tüm dünyâda hâkim kıldıkları sistemlerini lâik-seküler-liberâl-kapitâlist-demokratik ideolojilerle ortaya koyuyorlar. Demokrasilerde hüküm koymak, küçük bir-kısım insanın, büyük kesim için tahakküm kurmasıdır. Oysa tek hüküm koyucu olan Allah’tır. Çünkü tahakküm kuran ancak O olunca zulüm olmaz. Fakat Allah’ın hükmü yerine tâğutların hükmünün geçerli olması için demokratik oyunlara yönelen insanların büyük çoğunluğu ezilirken, küçük çoğunluğu da onursuzca bu durumu sürdürüyorlar. Kaymağı ise sâdece küçük bir mutlu(!) azınlık yiyor.  

Tâğutun kulvarı “sivil/özel-alan” ile “kamusal-alan” olarak ikiye ayrılmıştır. Halk bu sivil-alana mahkûm edilmektedir. Hiç-bir şekilde kamusal-alana karıştırılmamaktadır. Kamusal-alanı zinhar belirleyemezler. Sivil-alan/kamusal-alan ayrımına artık müslümanlar da uydu ama bunun bir münâfıklık olduğunu ıskalıyorlar. Üstelik sivil-alanda bırakılan büyük kitle aslında bu alana hapsedilmiş durumda. İnsanların sivil-alana hapsedilmesi onların elini-ayağını bağlamış durumdadır. Öyle ki tâğuta karşı bir eleştiri, îtirâz ve de isyânda bulunamamaktadırlar. Bu sebeple Allah yolunda savaşmak için bu alandan ve tâğutun kulvarından kopup İslâm’ın kulvarına geçmek şarttır. Çünkü tâğutla savaş ancak tâğutun kulvarından çıkıp Allah’ın kulvarına geçince yapılabilir ve kazanılabilir. Yâni önce câhili kulvar ve İslâm’i kulvar ayrılmalıdır. Ancak o zaman saflar ayrılıp herkes kendi safında savaşabilir. Hiç korkmaya gerek yok. Zîra şeytanın tarafı ve hîlesi çok zayıfken, Allah mü’minlerden yanadır :

“Îman edenler Allah yolunda savaşırlar, inkâr edenler ise tâğutun yolunda savaşırlar; öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, şeytanın hîleli-düzeni pek zayıftır” (Nîsâ 76).

“De ki: Allah katında, ‘kesinleşmiş bir cezâ olarak’ bundan daha kötüsünü haber vereyim mi?. Allah’ın kendisine lânet ettiği, ona karşı gazablandığı ve onlardan maymunlar ve domuzlar kıldığı ile tâğuta tapanlar; işte bunlar, yerleri daha kötü ve dümdüz yoldan daha çok sapmışlardır” (Mâide 60).

Tâğuta uymak kişiyi domuzlaştırır ve maymunlaştırır. Çünkü kişi artık tâğut önüne ne atarsa onunla beslenir ve tâğut ne yaparsa onu taklit eder. Bundan ancak, “îman edenler ve sâlih amel işleyenler” müstesnâdır:

“Tâğuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a içten yönelenler ise; onlar için bir müjde vardır, öyleyse kullarıma müjde ver” (Zümer 17).

Şirk; “Allah’ın ekmeğini yiyip de, şeytana-tâğuta kulluk yapmak” demektir. Şirkten kurtulmak için, tâğutun kulvarında onun ekmeğini (sistem) yemekten vazgeçip, İslâm’ın sistemine dönerek o kulvarda koşmak gerekir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ekim 2016


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme