20 Ekim 2016 Perşembe

Şeytanın İktidârı


“Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim ve onlara kesin olarak davarların kulaklarını kesmelerini emredeceğim ve Allah’ın yarattığını değiştirmelerini emredeceğim. Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrâna uğramıştır. (Şeytan) Onlara vaâd ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey vaâd etmez” (Nîsâ 119-120).

Teorik anlamda son 300 yıldır, pratik anlamda ise son 150 yıldır şeytan, insanlık-târihinde hiç olmadığı seviyede bir güç kazanmış ve Dünyâ’da çok sağlam bir iktidar kurmuştur. Çünkü insanlar din-merkezli bir düşünce ve eylemden vazgeçip, akıl/insan/modernizm-merkezli bir düşünce-eylem yoluna girmişlerdir. Bu durum şeytana, daha önce hiç olmadığı kadar bir alan açmıştır. Lâkin şu da bilinmelidir ki, şeytan ancak, “Allah’ı hesâba katmayan” insanların bulunduğu bir dünyâda hâkimiyet kurabilir. Din-merkezli bir hayatta, -bu din tahrif olmuş olsa bile- şeytan bu derece bir güç kazanamamıştı-kazanamaz da. Çünkü Allah, mü’min ve inançlı kullar üzerinde şeytanın bir etkisinin olmayacağını söyler:

“Benim (mü’min) kullarım; senin onlar üzerinde hiç-bir zorlayıcı gücün (hâkimiyetin) yoktur. Vekil olarak Rabbin yeter” (İsrâ 65).

Fakat günümüzde, târihte hiç olmadığı derecede bir “fitne” çıkmıştır ve şeytan bu fitne ile insanlara ilahlık yapmaya başlamıştır. Bu fitne, insan-merkezli ve dîni, hayâtın dışına itmiş bir anlayış olan “modernizm”dir. Demek ki şeytan, dînin olmadığı, din-merkezli bir hayat yaşanmadığında Dünyâ’ya hâkim olmaya başlıyor. Hâlbuki şeytanın vaâdleri kendisinin de îtirâf ettiği gibi sahte vaâdlerdir, yalanlardır:

“İş hükme bağlanıp-bitince şeytan der ki: ‘Doğrusu, Allah, size gerçek olan vaâdi vaâd etti, ben de size vaâdde bulundum, fakat size yalan söyledim. Benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu, yalnızca sizi çağırdım, siz de bana icâbet ettiniz. Öyleyse beni kınamayın, siz kendinizi kınayın. Ben sizi kurtaracak değilim, siz de beni kurtaracak değilsiniz. Doğrusu daha önce beni ortak koşmanızı da tanımamıştım. Gerçek şu ki, zâlimlere acı bir azab vardır” (İbrâhim 22).

İşin ilginç yanı, şeytan insanlar üzerindeki etkisini sâdece vesveselerle sağlayabiliyor. Vesvese veriyor ve insanlar bu vesveseyi “din” ediniyor ve artık şeytanın dîni hâkim oluyor yeryüzüne. Şeytan da Dünyâ’daki hâkimiyetini, başta vesvese verdikleri tâğutlar olmak üzere, onların uşakları ve din-merkezli düşünmeyen ve yaşamayan insanlar üzerinden kuruyor. Şeytanın Dünyâ’da hâkim olması demek, “insanları ayartması ve insanların Allah’ın emirlerine göre yaşamaması” demektir:

“Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim ve onlara kesin olarak davarların kulaklarını kesmelerini emredeceğim ve Allah’ın yarattığını değiştirmelerini emredeceğim. Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrâna uğramıştır. (Şeytan) Onlara vaâd ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey vaâd etmez” (Nîsâ 119-120).

Dünya insan için bir imtihan alanıdır. Bu imtihan gereği Allah, Âdem’e secde etmeyen şeytana “yeniden diriliş günü”ne kadar izin vermiştir:

“Ve meleklere: ‘Âdem’e secde edin’ dedik. İblis hâriç (hepsi) secde ettiler. O ise, diretti ve kibirlendi, (böylece) kâfirlerden oldu” (Bakara 34).

“(İnsanların) dirilecekleri güne kadar beni gözle(yip ertele) dedi. (Allah:) ‘Sen gözlenip-ertelenenlerdensin’ dedi” (A’raf 14-15).

Peki şeytan yalan söylemesine, boş vaâdlerde bulunmasına ve insan üzerinde somut ve gerçek bir etkisi olmamasına rağmen insanı nasıl yoldan çıkarabiliyor ve Dünyâ’da bir hâkimiyet kurabiliyor?. El cevap: “İnsanların Dünyâ’ya göbeklerinden bağlı olmaları” nedeniyle. İnsanların bu nedenle çeşitli korkuları oluşuyor ve şeytan bu korkuları kullanıyor. Şeytan insanın bu korkuları üzerinden onlara vesvese veriyor. İnsanın 5 temel korkusu vardır. Bunlar: Ölüm korkusu; hastalanma korkusu; işsiz kalma korkusu; aç kalma korkusu; eleştirilme korkusu. Modern insan bu korkular ile güdümlenmiş ve kuşatılmış durumdadır. Şeytan insanları işte bu beş temel korkuları üzerinden kuşatma altına alıyor. Şeytan insanları en çok da fakirlikle korkutur ve elini-ayağını bağlar:

“Şeytan sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin hayâsızlığı emrediyor. Allah ise, size kendisinden bağışlama ve bol ihsân (fazl) vaâd ediyor. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir” (Bakara 268).

Fakat şeytan sâdece kendi dostlarını yâni bu korkulara çok fazla sâhip olanları, Dünyâ’ya çok fazla bağlı olanları ve en önemlisi de Allah/Kur’ân/sünnet-merkezli bir tasavvur, düşünce ve amel-eylem üzerinde olmayanları korkutabilir. Mü’min kulların üzerinde ise hiç-bir gücü yoktur:

“Benim (mü’min) kullarım; senin onlar üzerinde hiç-bir zorlayıcı gücün (hâkimiyetin) yoktur. Vekil olarak Rabbin yeter” (İsrâ 65).

“İşte bu şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın, eğer mü’minlerseniz, Ben’den korkun” (Âl-i İmran175).

Şeytan insana hayâsızlığı ve her-türlü çirkefliği emreder. Bir nefse sâhip olan insan, eğer nefsini İslâm ile terbiye etmemişse, şeytanın bu emrini baş-üstüne koyar ve onun direktiflerine göre hareket eder. Bu bağlamda Allah’ın yasakladığı ve haram kıldığı her-şeyi yapabilir:

“Gerçekten şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi, Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?” (Mâide 91).

İşte bu yollarla Allah’tan kopmuş olan insan, artık şeytanın kulu olmuş ve ona tapmaya başlamıştır. “Şeytana tapmak” demek; Allah’ın emir, tavsiye ve yasaklarına göre değil de, “şeytanın vesvese, telkin ve emirlerine göre yaşamak” demektir. Bu tarzda yaşayanlar -aynen günümüzde olduğu gibi- zamanla çoğalarak hemen-hemen tüm Dünyâ’yı doldururlar. Böylece şeytan, Dünyâ’da güçlü bir iktidar kurmuş olur ve kâfirliğinden dolayı ebedî cehennemlik olduğunu bildiği için, bu iktidârın tadını çıkarmakla meşgûldür artık.

Yine şeytan, modern zamanlarda en çok da, “insanları çıplak bırakarak” ayartır. Elbisesini çıkaran insanın fıtratını bozmak çok kolay olur. Zîrâ insanın ayırıcı önemli özelliklerinden biri de, elbise-örtüdür. Elbiseden mahrûm bırakılan yâni çıplaklaştırılan insan için bu çok büyük bir tâvizdir ve tâviz bir kere verilmeye başlandığında artık önü alınamaz ve arkası mutlakâ gelir. İşte şeytan, “ilk insandan tecrübeli olduğu”, “çıplaklıkla ayartmayı” modern insana da yapmıştır-yapmaktadır ve modern insan şeytanın bile beklemediği oranda buna uymuş ve hattâ işi çığırından çıkarmıştır. Hâlbuki Allah bu konuda bizi çok sıkı uyarıyor:

“Ey Âdemoğulları, şeytan, anne ve babanızın çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de bir belâya uğratmasın. Çünkü o ve taraftarları, (kendilerini göremeyeceğiniz yerden) sizleri görmektedir. Biz gerçekten şeytanları, inanmayacakların dostları kıldık” (A’raf 27).

Bu nedenle mü’min kulun yapması gereken  şey, şeytandan bir ayartma geldiğinde hemen istiâze (euzü) çekip Allah’a sığınmasıdır:

“Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğvâ) gelirse, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir” (A’raf 200).

Şu konu da çok önemlidir ki, halkın “evliyâ” olarak bildikleri içinde, “şeytanla barışık” yaşayan ve hattâ onu çok ileri bir mü’min olarak görenler ve tanıtanlar da vardır. Özelikle tasavvuf büyükleri(!) bu konuda kafayı yemiş durumdadırlar. Meselâ tasavvuf sapıklarının başındaki kişi olan Muhyiddin ibn-i Arâbi, Mekke’li müşrikler için, “onlar putlara ‘Allah’tan başka varlık olarak taptıkları’ için müşrik oldular, eğer ‘Allah olarak’ tapsalardı ‘muvahhid’ olacaklardı” der. Bu putların içinde şeytan da vardır. Hattâ şeytanın, ‘Allah’tan başkasına tapmadığı için’ muvahhid olduğunu söyler. Hâlbuki Allah şeytana “kâfir” der:

“Ve meleklere: ‘Âdem’e secde edin’ dedik. İblis hâriç (hepsi) secde ettiler. O ise, diretti ve kibirlendi, (böylece) kâfirlerden oldu” (Bakara 34).

Tasavvuftaki “lâ mevcûde illâllah” yâni Allah’tan başka mevcut yoktur” sözünün içine şeytan da girer. O hâlde -hâşâ- şeytan da Allah’tır. Böyle olunca da -hâşâ- şeytan görünümündeki Allah’ın sözü dinlenmelidir tabî ki. Yâni şeytana tapılmalıdır. Muhyiddin ibn-i Arâbi; “Âlemde tek bir varlık vardır, o da mutlak-vücud sâhibi olan Allah’tır, hattâ ‘taşlanmış şeytan’da bile vârolan Allah’tır” der. Şeytana tapmak Allah’a tapmaktır sapık tasavvufa ve vahdet-i vücûd düşüncesine göre. İnsanların şeytana gösterdiği tolerans biraz da tasavvufçular yüzündendir. Tasavvufçular, şeytanın uşakları olan tâğutlara her zaman alan açmışlardır-açmaktadırlar. Bu tavrın tasavvuf önderi Celâleddin Rûmi’dir. Moğollar biraz da onun ajanlığı aracılığı ile Anadolu’ya hâkim olabilmişlerdi.  

Tasavvuf-merkezli bu sapıkça sözleri söyleyenlerin Allah’tan hiç korkusu yoktur ama onları vesveseleri ile ayartan şeytan Allah’tan korkar. Bunu Kur’ân’da şöyle söyler:

“Şeytanın durumu gibi; çünkü insana ‘inkâr et’ dedi, inkâr edince de: ‘Gerçek şu ki, ben senden uzağım. Doğrusu ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım’ dedi” (Haşr 16).

“Şeytana/Tâğuta ve putlara kulluk etmekten kaçınıp, Allah’a yönelenlere, onlara müjde vardır” (Zümer 17) âyetindeki “tâğuta ibâdet” sözünden kast edilen mânâ, “tâğuta itaat ve kulluk etmek”tir. Kur’ân ıstılâhında tâğut’un mânâsı; “Allah’a karşı haddi aşan ve zulmeden her türlü otorite, Allah’ın hükümleri yerine kendi hükümlerini ikâme eden başkanlık veyâ krallık”tır. Kişinin bu türden otoritelere boyun eğmesi ve tapması şüphesiz, tâğuta yapılan bir ibâdet ve itaattir.

“Ey Âdemoğulları!, Ben size, şeytana kulluk etmeyin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır demedim mi?” (Yâsin 60) âyetinde ki; “şeytana kulluk etmeyin” ifâdesiyle anlatılmak istenen, “şeytana tapınmak” değil, onun emrine uymak, hükmüne tâbi olmak ve şeytanın yolunda yürümek” demektir.

“Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabbler (ilahlar) edindiler ve Meryem-oğlu Mesih’i de. Oysa onlar, tek olan bir ilaha ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilah yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir” (Tevbe 31).

Bu âyeti duyan Adiy bin Hatem îtirâz etmişti; “Ben de bir hristiyanım fakat biz ahbâr ve ruhbânlarımızı Rabb edinmiyor ve onlara ibâdet etmiyoruz” demişti. Bunun üzerine Resûlullah şöyle buyurdu: “Allah’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram kıldıklarında onların dediklerini kabûl etmiyor musunuz?”. Adiy bin Hatem, “Evet, kabûl ediyoruz, çünkü onlar dînî konularda yetkili kişilerdir” dedi. Bunun üzerine Resûlullah: “İşte bu onları Rabb edinme değil de nedir?” buyurdu. Rabb; dinde hüküm-koyucu, terbiye edici demektir. Hüküm yalnız yüce Allah’ındır, Yüce Rabbimiz dinde, ulûhiyette, rubûbiyette, hükümde, ibâdette ve hükümranlıkta hiç-bir kimsenin ortaklığını kabûl etmez. Unutmayın ki, medet beklediğiniz, ondan bir-şey umduğunuz kişileri yada şeyleri “ilah edinmişsiniz ve onlara tapınıyorsunuz” demektir.

Şeytanın dînî önderleri de vardır. Bunlar halkı sapıklığa sürükleyen, cübbe ve tesbihleri ile aldatan din-adamları ve “ıslah ediyoruz” diye ifsâd eden lîder ve kılavuzlardır. Körü-körüne taklit edilen ve emirlerine uyulan bu kişilerin bu davranışlarını, Allah “ibâdet” kelimesi ile ifâde etmektedir.

Şeytan, iktidârını modern zamanlarda lâik-demokratik-liberâl-kapitâlist-konformist-seküler ideolojiler üzerinden sürdürmektedir. İnsanlar bu ideolojilere tapmakta yâni bu ideolojilerin belirlemesine göre hayatlarını düzenlemektedirler. Fakat bunlar Allah’ın dînine aykırı olan şeytânî sistemler olduğundan, şeytana bir alan açılmış oluyor ve şeytan bu alanı çok iyi kullanarak Dünyâ’da bir iktidâr ve hâkimiyet kuruyor.

Allah’a, âhirete, gayba îmandan anlık bir gaflette bile, îmâna aykırı, felsefî sözlerle ifâde edilmiş bir-sürü cümle kurulabilir. Bu sözleri şeytan ilhâm edecektir. Fakat gerçek, şeytan’ın söylediklerinin tam aksi olanlardır.

Modern zamanlarda şeytanın sürekli bir “ağrısı” oluyor. İnsanların yaptıklarına bakarken, gülmekten oluşan “karın ağrısı”. Çünkü insanlar, şeytanın bile beklemediği ve ummadığı oranda insanlığa yakışmayacak şeyler yaparak şeytanı kahkahalara boğarak güldürüyorlar.

Şeytanın panzehiri, “euzübillâhimineşşeytânirracim” (taşlanmış şeytandan Allah’a sığınırım) demektir. Bir başka panzehir de oruçtur. “Ramazanda şeytanlar bağlanır” derler fakat “sâdece oruç tutanların şeytanı” bağlanır. Oruç tutmayanların şeytanları ise isyân çıkarır.

Secde etmemek şeytandandır. Şeytan en çok, kendisini rahatsız edeni rahatsız eder. Şeytanla sürekli savaş hâlinde olmak gerekir. Zîrâ şeytan mü’minlerin “ötekisi”dir. Bu nedenle şeytanla hiç-bir zaman ateş-kes yapıl(a)maz, çünkü şeytanla ateş-kes yapanlar şeytan’a mağlûp olur.

Dikkat edin!; şeytanın ebedî cehennemlik olmasının nedeni, tek bir suçtur: “Secde etmeyişi”. Tek bir emre muhâlefet etmek kişiyi şeytanlaştırabilir. Yaptıklarınız ve yapmanız gerekip de yapmadığınız her-şey, hayatta şeytana bir alan açar. Bir de bakmışsınız ki kendinizin sandığınız alanlar bile şeytana âit olmuş. Müslümanların sorunu, “şeytan taşlaması” yapmamak ve şeytanı taşlamayı terk-etmektir. Böyle olunca taşlanması gereken diğer “şeytâniler” de taşlanmıyor. Her türlü çirkef, şeytanı taşlamamanın bir sonucudur. Biz şeytanı taşlamadığımız için, şeytan bizi taşlıyor. Şeytan bizi, “şirk taşı” ile taşlıyor.

Şirk; “Allah’ın ekmeğini yiyip, şeytana-tâğuta kulluk yapmak” demektir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ekim 2016


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme