19 Ekim 2016 Çarşamba

Kreş Eken Huzur-evi Biçer


“Biz insana anne ve babasını (onlara iyilikle davranmayı) tavsiye ettik. Annesi onu, zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır. Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir. ‘Hem bana, hem anne ve babana şükret’, dönüş yalnız banadır” (Lokman 14).

 

“De ki: Gelin size Rabbinizin neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiç-bir şeyi ortak koşmayın, anne-babaya iyilik edin, yoksulluk-endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Sizin de, onların da rızıklarını biz vermekteyiz…” (En-âm 151).

 

Kur’ân’da “Allah’a îman”dan sonra anne-babaya itaat gelir. Allah’a şirk koşulması affedilmeyecek olan günahtır. Allah, “Bana şirk koşmayın” dedikten hemen sonra, “ana-babaya iyilik etmek”ten söz ediyor ve meselâ “namaz kılın”, “infâk edin”, “cihad edin” vs demiyor da, “ana-babaya iyilik edin” diyor. Bu, rast-gele bir sıralama değil, “önem sırlaması”dır. Üstteki âyette ise; “Bana ve ana-babanıza şükredin” diyor. Bu âyetlerden kanımca şu sonuç çıkıyor: Allah’a şirk koşanlar ana-babasına da iyi davranmazlar ve zâten diğer konularda kişinin takvâlı olması beklenemez. Fakat anne-babasına iyi davranmayanların şirkten kurtulması da mümkün değildir. “Bana ve anne-babanıza şükredin” (en uşkur li) demek şirk olarak görülmüyor âyette ve Allah’a şükretmek ile anne-babaya şükretmek aynı cümle içinde kullanılıyor. O hâlde anne-babaya şükretmemek, onlara iyilik etmemek, Allah’a şükretmemek ve onun emirlerini dinlememek anlamına geldiği için günah oluyor. Anne-babaya iyilik etmemek hem günah hem de ayıptır ve aynı-zamanda suç da olmalıdır. Zîrâ insanlığa yakışmayan bir şeydir ve insanlığa yakışmayan her-şey suç kapsamında olmalıdır.  

 

Bir İslâm-devletinde ve müslüman toplumda, yaşlılar için kurulmuş huzur-evleri, yaşlı bakım-yurtları gibi yerlerin düşüncesi bile olmamalıdır-olamaz. Böyle bir şey müslümanların akıllarının ucuna bile gelmemelidir. Mü’minler için ana-babaları onların gözlerinin nûrudur. Onları her ne olursa-olsun yanlarından ayırmazlar ve evlerinde bir yer açıp onlara ömürlerinin sonuna kadar hizmet ederler ve bakarlar. Bir İslâm toplumunda kreş ve ana-okulları da olmamalıdır. “El kadarcık” (sıbyan) çocuğu, anasının kucağından alıp da “freng îcâdı” olan bir yere bırakmak; biraz büyükçe olan çocuğu ise ana-okuluna vermek ne kadar saçma şeylerdir. Fıtrata/doğaya-doğala/mantığa/vicdâna-merhâmete aykırı davranışlardır bunlar. Ergenlik yaşına kadar çocuğun yeri anasının yanıdır. Mecbur olunmadığı hâlde işe gitmek için çocuğu kreşe bırakmak bir çeşit vicdansızlıktır. Bu, annelerin merhâmetlerini yitirdiklerini ve parayı yavrusuna öncelediklerini gösterir. Bence çocuğu kreşe/ana-okuluna bırakarak işe giden kadınların kazandıklarının bereketi de azalır. İlle de çalışmak zorundaysanız çocuğu en azından anne-babanıza, kardeşinize, eşinize-dostunuza bırakın yada ihtiyaç-sâhibi merhâmetli birine baktırın.

 

Kreş kelimesinin “domuz ahırı” demek olduğu söylenir. Fransızca “crèche” kelimesinin anlamlarından biri de “hayvan yemliği”dir.   

 

Kreşler, daha bebeklikle birlikte başlayan “sistem için birey” yetiştirme kurumlarıdır. Bu bağlamda, kreşteki/ana-okulundaki çocuklara yabancı dil (tabî ki İngilizce) öğretmektedirler. Daha ana-dilini bile doğru-dürüst konuşamayan çocuklara İngilizce öğretiyorlar. Bir de bu yaptıklarını çok matah bir şey zannediyorlar. Bu millet daha çok sömürülür ve ezilir kendi dînine-kültürüne uygun olmayan bu tutumlara devâm ettiği müddetçe.

 

Bebekler daha “süt-çocuğu” iken kreşlere veriliyor. Bu durum İslâm açısından uygun olmadığı gibi, sağlık için de uygun değildir. Bir-kere bebekler 2 yıl emzirilmelidirler ve bundan sonra da bâzı alışkanlıkları kazanmak için anne yanında kalmalıdırlar. Tabi bu durum modern çalışma-şekli için uygun değildir. Kur’ân, çocukların emzirilme sürelerini de belirler ve en ideâl olanın 2 yıllık bir emzirilme süresi olduğunu söyler:

 

“Emzirmeyi tamamlamak isteyenler için anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler…” (Bakara 233).

 

Çocuklardan ayrı kalma durumu bir savaş-nedeni bile olabilir Kur’ân’a göre:

 

“…Yurtlarımızdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz hâlde Allah yolunda neden savaşmayalım?... dediler” (Bakara 246).

 

Kreşlere ve ana-okullarına verilen çocuklar ana-babadan ama özellikle anneden ayrılınca merhâmetten-vicdandan da ayrılıyor. Zîrâ Allah’tan başka hiç-kimse ona annesi kadar merhâmet gösteremez. Anne ile birlikte olan bebekler-çocuklar anneden süt ile birlikte merhâmet ve vicdan da emerler. Artık o çocuk ileride merhâmetli-vicdanlı bir şahsiyet olur ve hem insanca yaşar hem de insanlığı ile örnek olur.

 

Huzur-evlerinin sayılarının artması, âilenin ve toplumun hazlarının artması ama huzûrunun azalmasının bir netîcesidir. Yâni huzur-evleri bir “sonuç”tur. Kreş ve ana-okulunun bir sonucu. Kreşe/ana-okuluna gönderilen çocuklar ileride ana-babalarını bakım-evlerine, huzur-evlerine göndermekten gocunmazlar. Ne de olsa zamânında da anne-babaları onları kreşe ve ana-okula göndermekten çekinmemişlerdi. Yâni kreş ekenin huzur-evi biçmesi gâyet doğaldır.  

 

Zâten batı’lı insan, 18 yaşını dolduran çocukların evden ayrılması gerektiğini düşünür. Hattâ 18 yaşına yaklaşıp da evden ayrılma plânları yapmayan çocuğu için; “acaba psikolojik bir sorunu mu var?” telâşına kapılarak psikoloğa gidenler bile vardır. Çocukken kreşe, 18 yaşını  doldurunca da evden ayrılmaya zorlanan çocukların, ileride yaşlı anne-babalarını huzur-evlerine göndermesinden daha normâl ne olabilir?.

 

Okula ne zaman başlanacağını her çocuk için “aynı yaş” ile belirleyen “sistem”, çocukların “ana-okulu” diye adlandırdıkları yerlere gönderilmelerini çeşitli psikolojik dayatmalarla zorluyorlar. En iyi ana-okulu, çocuğun annesinin yanında olduğu evdir. Adı “ana-okulu” olan ama annelerin olmadığı bu yerlerde çocuklar “modernizme göre insan yetiştirme”nin ilk başladığı yerlerdir. Burada çocuklara öğretilen şey şudur: “Sıkıntısız modern bir hayat hedefiniz olsun”. Bu söylem psikolojik olarak ve çeşitli şekilde bilinç-altına yönelik söylemlerle işleniyor çocuğa. Artık bu telkinleri alan çocuk ilkokula başlamaya hazırdır. 

 

Aslında kreş ve ana-okulu ve sonucu olan huzur-evleri bir projedir. Şeytâni ve tâğuti bir proje. Şöyle ki; 7 yaşına kadar çocuğun gelişimi ve yetiştirilmesi çok önemlidir. Çünkü çocuğun şahsiyeti 7 yaşına kadar şekillenir. Yahudi Protokôlleri’nde şöyle denir: “Çocukları 7 yaşına kadar biz eğitelim, bizim sistemimize göre eğitim alsın ve yetişsin, ondan sonra bırakın, nereye isterlerse gitsinler, zîrâ artık bizim belirlediğimiz-istediğimiz gibi düşünecek, yiyip-içecek ve tüketecek, bizim istediğimiz gibi bir hayat yaşayacaktır”. Çünkü verilere göre çocuklar 6-7 yaşlarında karakterini kazanır. Ondan sonra “kendi içinde büyük devrimler yapamazsa” değişemez artık. “7’sinde ne ise, 70’inde de odur” sözü de vardır bilindiği gibi. Fakat daha bu yaşa bile gelmeden kreşlere gitmeye başlayan çocuk, ana-okul ve ilk-okulda da aynı sistem-içi kuşatılmaya mâruz kalmaya devâm ediyor. Artık çocuk ilk-okul dönemi olan yaklaşık 8-10 yıllık bu dönemi, sistemin kuşatma-merkezli düşünce, tüketim, davranış biçimlerini özümsemiş olarak gençliğe adım atıyor.

 

Türkiye genelinde Âile ve Sosyâl Politikalar Bakanlığına bağlı huzur-evlerinde 13 bin 159, özel huzur-evlerinde ise 6 bin 659 olmak üzere, toplamda 19 bin 818 kişi kalıyor. Evet; Türkiye’de huzur-evlerinde yaklaşık 20.000 kişi kalmaktadır. 20.000 ana ve baba buralarda evlatlarından-torunlarından ayrı olarak yaşıyor. Tabi buna “yaşamak” denilirse!.

 

Alexis Carrel; “İnsan Denen Meçhûl” kitabında kreşlerin yaygınlaşmasının baş-sorumlusu olarak kadınları görür ve der ki:

 

“Modern toplum, en küçük yaştan îtibâren âile terbiyesi yerine okul terbiyesini vermekle çok ciddî bir hatâ işlemiştir. Buna, kadınların ihâneti yüzünden mecbur olmuştur. Çünkü kadınlar, kendi meslekleriyle, ihtiraslarıyla, cinsel zevk ve eğlenceleriyle, edebî ve artistik fantezileriyle meşgûl olmak yada sâdece briç oynamak, sinemaya gitmek, telaşlı bir tembellik içinde vakit geçirmek için çocuklarını, çocuk bahçelerine, çocuk yuvalarına terk ediyorlar. Böylece çocuğun yetişkinlerle birlikte büyüdüğü ve onlardan çok şey öğrendiği âile ocağının sönmesine sebep olmuşlardır. Köpek bakım yerlerinde kendi yaşlarında hayvanlarla büyüyen köpek yavruları, anneleriyle serbestçe dolaşarak büyüyen köpek yavrularından daha az gelişiyorlar. Diğer çocukların kalabalığı arasında kaybolan çocuklarla, zeki yetişkinler arasında büyüyen çocuklar için de durum aynıdır. Çocuk; fizyolojik, hissî ve zihnî faaliyetlerini muhitinin faaliyetlerine kolayca uydurur. Bundan dolayı, kendi akranı olan çocuklardan az şey alır. Bir okulda sâdece bir birim hâline getirildiği zaman iyi gelişmez. Fert, ilerlemek için nisbî bir yalnızlık ve küçük âile ocağının dikkatini ister.

 

Kadınlar; doktor, avukat yahut profesör olmak için değil, kendi çocuklarını üstün vasıflı insanlar olarak yetiştirmek için yüksek bir terbiye almalıdırlar. Okul, anne-babanın verdiği ferdî terbiyenin yerini tutamaz. Terbiye konusunda anne ve babanın, vazgeçemeyecekleri bir fonksiyonu vardır ve buna hazırlanmaları gerekir”.

 

“…(Firavun) dedi ki: Erkek çocuklarını öldüreceğiz ve kadınlarını sağ bırakacağız. Hiç şüphesiz biz, onlara karşı kâhir bir üstünlüğe sâhibiz” (A’raf 12).

 

Modern Firavun’lar da çocukları kreşe ve ana-okuluna göndermeyi çeşitli şekillerde dayatarak çocukları öldürüyorlar. Mekke müşrikleri-câhiliyesi, sâdece kız-çocuklarını diri-diri toprağa gömüyorlardı. Fakat modern câhiliye hem kız hem de erkek-çocuklarını diri-diri toprağa (kreş/ana-okulu) gömüyorlar. Çocukları diri-diri toprağa gömmenin modern karşılıklarından biri de, onları kreşe ve ana-okuluna göndermek-gömmektir. Çünkü bu durum, kız ve erkek-çocuklarını diri-diri mezara gömmek gibidir:

 

“Yine bunun gibi, onların ortakları, müşriklerden çoğuna çocuklarını öldürmeyi süslü gösterdiler. Hem onları helâke düşürmek, hem kendi aleyhlerinde dinlerini karmakarışık kılmak için. Allah dileseydi (lâyık bulsaydı) bunu yapmazlardı; sen onları ve düzmekte oldukları iftirâları bırak” (En-âm 37).

 

“Çocuklarını hiç-bir bilgiye dayanmaksızın akılsızca öldürenler ile Allah’a karşı yalan yere iftirâ düzüp Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiklerini haram kılanlar elbette hüsrâna uğramışlardır. Onlar, gerçekten şaşırıp sapmışlardır ve doğru yolu bulamamışlardır” (En-âm 140).

 

“Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı ve size eşlerinizden çocuklar ve torunlar yarattı ve sizi güzel şeylerden rızıklandırdı. Şimdi onlar, bâtıla mı inanıyorlar ve Allah’ın nîmetini inkâr mı ediyorlar?” (Nâhl 72).

 

Bu proje kapsamında Türkiye’de ana-okulu süresi iki yıl yapıldı ve aslında annesinin olmadığı yere hapsedilerek anasından ayrılmaktadır. Anasından ayrılmadıkça “sistem”e göre yetişmeyecektir çünkü. Zîrâ “sistem”, kendisine uygun bir birey yetiştirilmesini hedeflenmektedir. Adı da kreş ve ana-okuludur. Annenin olmadığı yerin adı nasıl ana-okulu oluyor?. “Ananın olduğu yer” ana-okuludur. Bu nedenle çocuk ana-okulunda değil, “anne-evinde” ilk-eğitimini almalıdır.

 

“Biz insana, ‘anne ve babasına’ iyilikle davranmasını tavsiye ettik. Annesi onu güçlükle taşıdı ve güçlükle doğurdu. Onun (hâmilelikte) taşınması ve sütten kesilmesi, otuz aydır. Nihâyet güçlü (erginlik) çağına erip kırk yıl (yaşın)a ulaşınca, dedi ki: ‘Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nîmete şükretmemi ve senin râzı olacağın sâlih bir amelde bulunmamı bana ilhâm et; benim için soyuma da salahı ver. Gerçekten ben tevbe edip Sana yöneldim ve gerçekten ben müslümanlardanım” (Ahkâf 15).

 

Âile ve Sosyâl Politikalar Bakanlığı, Türkiye’de yaşlı nüfûsun arttığını belirterek, Türkiye’de 329 huzur-evinin olduğunu söyledi. Türkiye’de huzur-evi sayısı %500 arttı. Verilere göre, 2000 yılında Türkiye’de özel sektöre âit yalnızca 19 huzur-evi varken, bugün özel sektöre âit huzur-evlerinin sayısının 119’a yükseldiği tespit edildi. SHÇEK verilerinden derlenen bilgilere göre, ticâri bir sektör hâline gelen özel huzur-evlerinin, Türkiye’de 1990 yılından îtibâren hizmet vermeye başladığı görüldü. Türkiye’de 2000 yılına kadar sâdece 19 özel huzur-evi vardı. Bu huzur-evlerinin sayısı 2000 yılından îtibâren artmaya başladı. 2004 yılının sonunda açılan huzur-evi sayısı 52’ye ulaştı. Bugün ise bu rakam 154 olarak kayıtlara geçti. Büyük şehirlerde huzurevi patlaması var. Türkiye’de faaliyet gösteren özel huzur-evlerinin kuruldukları illere bakıldığında, huzur-evlerinin büyük şehirlerde yoğunluk kazandıkları tespit edildi. Huzur-evlerinin sayısı arttı, zîrâ kreşlerin ve ana-okullarının sayısı arttı.

 

Pedagog Âdem Güneş, kreş hakkında şunları söyler:

 

“Geçtiğimiz yıllarda çok sayıda, çocuk-gelişimi mêzunu genç kız, “okul-öncesi öğretmeni” olarak atandı. Yüksek-okul okumayanlar, özel kreşlerde çalışmaya başladı. Eskiye nazaran çocuk-sayısı azaldığı hâlde neden son yıllarda ihtiyaç bu kadar arttı?. Ne oldu da âileler bebek-yaştaki çocuklarını bir kreşe verme ihtiyâcı hissettiler?. Burnuma pis kokular geliyor. Birilerinin sinsice ellerini oğuştururken bu işten hatırı sayılır bir rant elde ettiğini düşünüyorum. Her tarafta mantar gibi kreş türedi. Türlü yollarla çocuğunuzu almak için sizi iknâ etmeye çalışan kurumlar, görebileceğiniz her-yere cezbedici reklâmlar koyarak annelerin kafalarını çelmeye çalışıyorlar. Çocuğunuz sosyalleşecek, özgüveni gelişecek, paylaşmayı öğrenecek, diğer çocuklardan bâriz bir farkla ayrılacak!.

 

Peki tüm bunları kim öğretiyor çocuğa?. Sizin “eğitimli” dediğiniz çoğu yeni-mezun, anneliği tatmamış, çocuk yetiştirme konusunda hiç pratiği olmayan, okuduğu bir-kaç kitap, bir-kaç ay stajla öğretmen olan kişiler nasıl oluyor da çocuğunuzu yetiştiriyor?. Bir çocuğu sağlam temellere oturtmak adına çocuğunuza ne veriyorlar?. Boyama yapmak, resim yapmak, makas tutmayı öğrenmek, şarkı söylemek, arkadaş edinme becerisi, motor gelişimi falan filan. Bunları kreşe gitmeyen çocuklar öğrenemedi mi?. Bir anne çocuğuna bunları vermekten âciz midir?. Yada bunları o yaşta öğrenmeyen çocuklar, ilerde resim yapamadı, makas tutamadı mı?.

 

Anneler ilk çocuklarına karşı daha sabırsız olurlar. Hele hiç anne olamamış biri çocuklara karşı son derece tahammülsüzdür. Siz evinizde bir veyâ iki çocukla ilgilenemezken, evli bile olmayan bir kızın küçük bir salonda 15 çocuğa gerçek mânâda bir eğitim vereceğini, sevgi ve ilgi göstereceğine nasıl inanırsınız?. Çocuğunuzu bıraktıktan sonra orada çocuğunuza nasıl davranılıyor, bunu bilmeniz çok zor. 2009 yılında Milli Eğitim Bakanlığı okullarda kamera sistemine düzenleme getirdi. Anaokulu ve kreşlerde sınıflara kamera konulamıyor artık. Siz yanında yokken çocuğunuzun rûhu kaç kez acıtılıyor bilemezsiniz. Belki dayak yemiyor ama bir-çok kez döver gibi bakışlara mâruz kalıyor. İncitici sözler duyuyor. Altı değiştirilirken, kıyâfeti giydirilirken hırpalanıyor. Bâzen çekiştiriliyor, iteleniyor. En az beş yaşına kadar anne-sıcağını her-an hissetmesi gereken çocuklar, günün büyük bir çoğunluğunu yabancı ellerde geçiriyor. Karnı doyuyor belki ama rûhu aç kalıyor.

 

Geçim sıkıntısı olmadığı hâlde çalışmak isteyen, “boşuna mı onca sene okudum, niye evde oturayım?” diyen, önüne geçilmez arzu ve ihtiraslarına çocuklarını kurban veren anneleri aslâ haklı bulmuyorum. Bir kadın hem çocuk yapar(!), hem kariyer yapar ama ikisinin birden hakkını vermesi neredeyse imkânsızdır. Çocuk fedâkârlık ister. Sabırla yoğrulmak ister.

 

Yaşlı anne ve babaları huzur-evlerine yatırmak nasıl bir ayıpsa, annesine çok muhtâç olduğu küçük yaşlarda çocuğu bir kreşe vermek de en az o kadar ayıptır. Biz bu değiliz!. Ne dînimize, ne örfümüze uymayan, bize sunulan ithâl hayat-tarzlarını yaşıyoruz hepimiz. Kimse doğruları söylemek istemiyor. Tamam kadın uygun şartlarda okusun, donanımlı olsun. Fakat ne olursa olsun “kadının yeri evidir” diyemiyor kimse. “5 yaşına kadar çocuk evinde annesinin dizinin dibinde büyümelidir” diyemiyor. “Kreş nasıl olmalıdır?” diye tartışılırken, “olmalı mıdır?” sorusunu kimse sormuyor. Çocukların rûhunda anneden saatlerce ayrı kalmak nasıl bir etki bırakır kimse düşünmüyor.

 

Çalışan kadın çocuğundan günün büyük bir kısmı ayrılmak, kreşe veya bakıcıya vermek zorunda. Bu çocuklar anne sevgisine doyamıyor. Her istedikleri alınarak, sevginin dolduramadığı eksiklikler tamamlanmaya çalışılıyor. Doyumsuz çocuklar çoğu-kez mutlu evlilikler yapamıyor, daha tahammülsüz ve asabi oluyorlar.

 

Kadın evine yakışır. Duygularınızdan önce mantığınızı harekete geçirin. Kimler sizin dışarıda olmanızı istiyor?. Siz dışarıda olunca kimler menfaat sağlıyor iyi düşünün. Sizin çocuğunuzun doğru eğitilip-eğitilmediği, düzgün bir insan olup-olmadığı kapitâlist sistemin umurunda değil. Sistem sizin üzerinizden elde edeceği menfaatlere bakıyor.

 

Çocuk erken yaşta kreşe bırakılınca, özellikle ilk dönemde çok ağlıyor ve anneyi istiyor. Bu ağlayışlara karşılık vermeyen anneye karşı çocukta bir küskünlük, hırçınlık, agresiflik oluyor ki bu, içinde güven-duygusunun zedelenmesinin bir karşılığıdır. Çocuk anneye güven-duygusunu kaybedince, bu sefer anne-acısını hissetmemek için “hissetme yeteneğini” kullanmamayı öğreniyor bu ağlayışlar sırasında. Çocuk bir-süre sonra okula alışmış oluyor ama bu-arada çocuk duygu dünyâsında hislerini kullanmamayı, duygusal olmamayı bir yetenek hâlinde geliştiriyor. Zâten Avrupa’daki eğitim sistemindeki amaçlardan biri de “duygularından arınmış insan yetiştirmek” olduğu için, bu yöntem onlar açısından çok da problem değil. Bakın batı’lı insanlara, yüzleri donuk-donuk değil mi, duygularını yüzerinden okuyamazsınız. Serttirler, kırıcıdırlar.

 

Unutmayın, Dünyâ’nın bütün süslü teyzeleri toplansa, bir anne etmez!”.

 

Peki kreş kelimesi nereden geliyor ve ne demektir?. Abdurrahman Dilipak bu konuda şunları söyler:

 

“Kreş kelimesi; ‘beşik’, ‘yalakta hayvanları yemlemek, sulamak’, ‘yemlik’ gibi anlamlara gelir. ‘Kirche’ yâni ‘Kilise’ ile ses benzerliği var. Sâdece ses benzerliği yok, kreşler, anaokulları, okullar, sağlık kuruluşları batı’da büyük ölçüde kilisenin mülkiyetinde ve kontrôlündedir. ‘Kirche’nin etimolojisine gelince, Latince bilen bir kardeşime sordum ve bana şu bilgiyi gönderdi: Germanik kökenli olup Almanca’daki ‘Krippe’ kelimesine dayanıyor. ‘Krippe’nin mânâsı ‘beşik’ olarak geçiyor. Bu kelimenin kökeni ise aslında ‘beşiğe benzeyen, hayvanların otlanabilecekleri saman dolu yalak’a deniyor. Bu kelime ‘ahır tarzı, hayvanların bağlanarak beslendiği samanlık gibi açık alanda bulunan bir mekân’a karşılık geliyor. Bu kelimenin ‘Anaokulu’ mânâsındaki ‘kreş’ olarak kullanılması, ilk olarak Hz. Îsâ’nın bir samanlıkta doğmasını resmedebilmek için, bir Hristiyan azizi ‘Assisili Françesko’nun Beytüllahim’deki ‘Noel beşiği’ yada ‘Noel samanlığı’ adı verilen ‘Asisi de Noel’i inşâ etmesinden sonra oluşmuş. İlk ‘Noel beşiği’ kutlaması yâni ‘Die erste Weinachtskrippe’ 1223 yılında bu mekânda kutlanmış. Bu Katolikler arasında yaygın olarak bilinen bir hikâyedir. ‘Hz. Îsâ’nın beşiği’ anlamında bu kelime kısaca ‘beşik’ olarak yerleşiyor. Şu-an ‘Kinderkrippe’, ‘çocuk beşiği’ yada ‘anaokulu’ diye de adlandırılıyor. Buradaki Beşik, Hz. Îsâ’nın beşiği ile özdeşleştiriliyor. Hristiyanlar bu şekilde çocuklarını ‘küçük/bebek, Îsâcık’ gibi görmüş oluyorlar. Zamânında kilise okullarında anaokulları vardır ve bu çocuklar râhip ve râhibeler tarafından eğitiliyordu. Ve kreş bu anlamda kilisenin bir parçası idi.

 

Aslında bizde çocuğu ‘câmi kapısına bırakmak’ gibi bir tanım var. Bu ‘çocuğu terk-etmek’ anlamına geldiği gibi, geçici olarak çocuğu bırakacağınız yer/mekânı ifâde eder. Orada mutlakâ onunla ilgilenecek birisi olur/olacaktır. Ona din ve Dünyâ’ya âit bir şey öğreterek sevap kazanmak isteyenler olacaktır. Biz dede ve nineyi evden kovduk, şimdi de çocukları bırakacak yer arıyoruz”.

 

“Anne işe, baba işe, çocuk kreşe” gidince, ileride de; “çocuklar işe, anne-babalar huzur-evlerine” gidiyor. Artık evlatlarından ayrı kalmanın acısıyla ömürlerinin sonunu bekleyen anne-babalar, çocuklarının mutluluğu-huzurları için bir şey demeden, çocuklarının arada bir kendilerini ziyârete gelmesini bekliyorlar. Mehmet Durmuş:

 

“Genç kuşakların ana-babalarına saygıda kusur etmemeleri, yaşlılıklarında onları ‘huzur-evi’ adı verilen modern temerküz kamplarına göndermeyip, evlerinde onlara hizmet etmeleri bir evlatlık görevidir” der.

 

 Mustafa İslâmoğlu: “Bebek kreşe, çocuk okula, genç kafeye, yaşlı huzur-evine... İşte günümüzün portresi!” der.

 

Kreşe giden çocuklar, anne-sütü ve memesi yerine biberonla beslendiklerinden, anne-bebek arasındaki duygusal-ruhsal bağ blôke olmakta ve ileride anne-çocuk arasında sevgi eksiklği oluşmaktadır. Bu da, daha ileride, çocukkların yaşlanan annelerini ve de babalarını daha kolay ve rahatsız olmadan huzur-evlerine vermelerine sebep olmaktadır. Ayrıca biberonla beslenen bebekler, ileride obeziteye de daha kolay yakalanmakta ve zâten mamalar bunu potansiyel olarak çoğaltmaktadır.

 

Anne-sütü yerine mama ve inek-sütü kullanmak kapitâlist bir projedir ve bu proje hem mama fabrikalarını hem de ineklerin ve inek çiftliklerinin sayısını arttırmıştır. Bu durum ilk bakşta iyi gibi görünse de, nasıl ki AVM’ler “mahalle bakalları”nı bitirdiyse, büyük inek çiftlikleri de, köydeki çiftçilerw ve hayvancılık yapanlara zarar vermiş ve onları bitirme noktasına getirmiştir.  

 

Biberonla beslenen çocuklar, aynı-zamanda sürekli bir stres de yaşadıklarından, ileride çeşitli hastalıklarla da tanışmakta ve bu da modern tıbba daha çok yönelinmesine sebep olarak kapitâlist projeye bir ucundan daha hizmet etmektedir.

 

Tabi şu da var ki, bir hastalığı ve zorluğu olmamasına rağmen öyle huysuzca davranan geçimsiz yaşlılar da vardır ki, bu kişiler hiçbir laftan-sözden anlamazlar, sürekli huysuzluk yaparak ve sorun çıkartarak huzursuzluk vermekten başka bir şey yapmazlar. İşte böyle kişiler huzur-evlerine postalanmayı yada ayrı bir evde tek başına yaşamayı hak etmektedirler. Çünkü tüm âilenin huzûrunu bozmaktadırlar. Belli bir yaşa gelmiş yaşlılar, ellerine kitap-tesbih alıp sessizce bir köşede oturmalı, televizyon izlemeli yada günün belli bir bölümünde câmiye, kahvehâneye, parka vs. çıkıp gecikmeden tekrar eve gelmeli, fatura yatırmak, bâzı alış-verişleri yapmak gibi evin küçük işlerini yapmalı, gerisine de fazla karışmadan hayâtını devâm ettirmelidir. Yaşlılar, modernitenin de etkisilye yapmaması gereken şeyleri çok yapıyorlar ve bulundukları yaşa yakışmayacak şeylere heves ediyorlar. Bilsinler ki sorunlar hep bu nedenle çıkmaktadır. Zîrâ artık “büyük âileler” yoktur ve yaşlıların bakımları ve onlarla ilgilenmek daha da zorlaşmaktadır. Yaşlılar taşkınlık yapıp da kendilerine gösterilmesi gereken merhâmete engel olmamalıdırlar.

 

Çocuklar kreşe, anne-babalar ise huzur-evine gönderiliyor ve onların yerine eve kedi-köpek alınıyor. Onlara özenle bakılıyor. Ana-babalar ve çocuklardan esirgenen ilgi ve sevgi, kedi ve köpeklere veriliyor. Ana-babalarına yada çocuklarına bakamayanlar yada nefretle bakanlar, sıra kedi-köpeklerine ve -evde yaşamaması gereken- diğer hayvanlarına neşeyle bakabiliyorlar. Peki bu neden böyle oluyor?. Çünkü modern insanlar medeniyetlerinden, kültürlerinden ve değerlerinden kopmuşlar, seküler batı-merkezli olarak dünyevileşmişlerdir. Böylece bencilleşmişler ve sabırlarını kaybetmişlerdir. Artık anne-babaya yada çocuklara bakmak itici ve mantıksız gelmektedir modern insana. Zîrâ sorumluluğu vardır ve de duruma göre bu sorumluluk ağırdır da. Oysa kedi-köpek için çok da fazla sorumluluk gerekmez. İkinci neden ise; Allah olması gerekeni yapmayanları, olmaması gerekeni yapmakla cezâlandırmaktadır. Sünnetullah gereği olarak; yapılması gerekeni yapmayanlar, yapılmaması gerekenleri yapmaya başlarlar. Sonuçta ana-babalarına ve çocuklarına bakmayanlar, onun yerine kedi-köpeye ve diğer hayvanlara, aşırıya kaçarak, olması gerekenden çok-çok fazla ilgi ve sevgi göstermekle cezâlandırılırlar. Ana-baba ve çocuktan esirgenen sevgi ve ilgi, hayvanlara gösterilmektedir.   

 

Üç-dört yaşından îtibâren çocuklar artık devlet tarafından alınıyor ve devletin zihniyetine göre eğitiliyor. İlk mü’min Hristiyanların Atina ve Sparta gibi ülkelerde şehir devletleriyle yaptığı savaşlardan biri bu konuyla ilgilidir. Çocuklarını küçük yaşta ellerinden almak isteyen devlete karşı çıktılar ve: “Biz çocuklarımızdan sorumluyuz, Allah bizi sorumlu tutuyor, biz çocuklarımızı size vermeyiz”. Nihâyet bu uğurda savaştılar ve binlerce insan öldü. Fakat en sonunda kazandılar. Adamlar çocuklarını daha küçük yaşta devletin eline teslim etmemek için savaşıyorlar. Bizimkiler ise çocuğu bir-an önce kreşe postalamak için uğraşıyorlar.

 

Peygamberimiz, “cennet annelerin ayakları altındadır” (Nesâî, Cihad, 6) der. Çünkü cennete, cennetlik annelerin yetiştirdiği insanlar girecektir.

 

Ebu Hureyre anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: ‘Ramazan girip-çıktığı hâlde günahları affedilmemiş olan insanın burnu sürtülsün. Anne ve babasına veyâ bunlardan birine yetişip de onlar sâyesinde cennete girmeyen kimsenin de burnu sürtülsün” (Tirmizi, Da’avât 110, (3539).  

 

Çok ilginç olan şey şudur ki, modern insan, yaşlılarını huzur-evlerine gönderirken, çocuklarını da kreşe gönderiyor. Böylece aslında “çocuk bakıcılarını” huzur-evlerine göndermiş ve üstüne bir de kreş parası harcamış oluyorlar. Bu şerefsiz şeytan öyle bir kurnaz ki!, her zaman bir taşla iki kuşu birden vuruyor.

 

Ana-babalarını huzur-evlerine gönderenler, huzur bulamazlar.

 

Bebeklerinizi kreşe, çocuklarınızı ana-okuluna, ana-babalarınızı da huzur-evlerine göndermeyin ey müslümanlar!. Zîrâ bu, ne insanca, ne de müslümanca bir davranış değildir. Bakın Allah Kur’ân’da ne diyor:

 

“Rabbin, O’ndan başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya iyilikle-davranmayı emretti. Şâyet onlardan biri veya ikisi yanında yaşlılığa ulaşırsa, onlara: “öf” bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle” (İsrâ 23).

 

Ey anne-babalar!; siz çocuklarınızı kreşe ve ana-okullarına gönderirseniz, gün gelir onlar da sizi huzur-evlerine gönderir. Yâni kreş eken huzur-evi biçer.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ekim 2016

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme