13 Ekim 2016 Perşembe

Kral Çıplak



“Ey Âdemoğulları, biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size süs kazandıracak bir giyim indirdik (vârettik). Takvâ ile kuşanıp-donanmak ise, bu daha hayırlıdır. Bu, Allah’ın âyetlerindendir. Umulur ki öğüt alıp-düşünürler” (A’raf 27).

“Andersen’den Masallar”da, “Çıplak Kral” adlı bir masal anlatılır. Masal kısaca şöyledir..

“Ülkenin birinde giyinmeye düşkün kendini beğenmiş bir kral varmış. Bu kral kendini çok akıllı sanırmış. Bir-gün komşu ülkenin kralı kendisini ziyârete geleceği söylemiş. Kral diğer kralı çok iyi bir elbise ile karşılamak istiyormuş. Hemen adamlarına; “en usta terzileri çağırın bana” demiş. Eşi bulunmaz bir elbise dikmelerini istiyormuş. Terziler gelmiş ama kral onların fikirlerinin hiç-birini beğenmemiş. Sonunda genç bir terzi çıkıp gelerek çok-çok özel bir fikri olduğunu söylemiş: “Kendisinden önce hiç kimsenin giymediği” bir elbise dikeceğini söylemiş. Fakat terzinin bir şartı varmış: “Giysinin dikimi bitene kadar hiç-kimse yanıma gelmeyecek ve işime karışmayacak”. Kral heyecanlanmış ve hemen kabûl etmiş şartı.

Terzi işe başlamış ama her-gün para istiyormuş. Kral da veriyormuş. Kral elbiseyi de çok merâk ediyormuş. En sonunda dayanamayıp terzinin çalıştığı odaya girmiş. Terzi harıl-harıl çalışıyormuş. Ama ortada bir şey gözükmüyormuş. Kral “hani elbise” deyince terzi, “kralım bu elbise çok özel, bunu sâdece akıllı insanlar görebilir” demiş. Kral ortada bir elbise görememesine rağmen, aptal gibi anlaşılmamak için; “evet çok güzel bir elbise” demiş.

Bu durum tüm ülkede duyulmuş. Sâdece akıllıların görebileceği elbiseyi halk da çok merâk ediyormuş. Sonunda “büyük gün” gelmiş. Terzi kralı soymuş ve sanki bir elbise varmış gibi, olmayan elbiseyi krala giydirmiş. Kral aynaya bakmış ama bir-şey görememesine rağmen; “eline sağlık çok güzel olmuş” demiş, çıkmış dışarıya. Halk kralı çıplak görünce çok şaşırmış ama kimse de çıkıp kralın çıplak olduğunu söylemeye cesâret edemiyormuş. En sonunda küçük bir çocuk bağırıvermiş: Kral çıplak!. Bunu duyan halk da gülmeye başlamış. Kral oyuna geldiğini anlamış”…  

İşte tüm târih-boyunca ve şu-anda, şeytanın kulluğunu yapan tâğutların da bizim için diktiği bir elbise vardır. Daha doğrusu aslında bu bir elbise değildir. İnsanı ne örter ne de sıcaktan-soğuktan korur. Üstelik hem dar gelir hem de üzerimize yakışmaz. Fakat o ihtiras yok mu.. insana her türlü sapıklığı bile yaptırıyor. Bu elbise “modernizm elbisesi”dir.

Modern terziler olan tâğutlar da bize bir “elbise” diktiklerini söyleyerek, aynen krala yapıldığı gibi bizi soyup soğana çevirmiş ve çıplak bırakmışlardır. Üstelik bu elbise nedeniyle büyük bedeller de ödemişizdir-ödemekteyiz. Bu elbisenin çok güzel ve tam da insana göre, insana yakışan bir elbise olduğunu söyleyip duruyorlar. Birileri de, ortada doğru-dürüst bir elbise olmadığını gördükleri ve elbisenin kendilerini açıkta bıraktığını görmesine rağmen, güyâ “akıl-merkezli” olan bu elbisenin savunmasını yapıyor ve herkese bu elbiseyi giydirmeye çalışıyor. O elbise için öyle şeyler söylüyorlar ki, o elbisenin özelliklerini anlamanın bir ayrıcalık olduğunu söylüyorlar. Bu elbisenin sözde değerini anlamak için aydınlanmalı, hem iyi bir eğitim almalı, okullar bitirilmeli, hem de kadim bilgimizi, kültürümüzü, gelenek-göreneklerimizi, yeme-içme ve giyim-kuşam şeklimizi, inancımızı, düşüncemizi, 1.000 yıllık külliyatımızı, hattâ kullandığımız harfleri bile değiştirmemiz gerektiği söyleniyor ve hattâ bunların yapılması keyfî kânunlarla dayatılıyor.

Halk da hem korkudan, hem de câhil olduğu için elbisenin özelliğini anlayamadığını (elbiseyi göremediğini) düşündüğünden bu anlatılanlara inanıyor ve o da o elbiseyi giymeye başlıyor. Fakat en önemli zamanda, çocuğun biri o elbisenin bir elbise olmadığını haykırıveriyor: Kral çıplak!. O kadar insan içinde bunu ancak bir çocuk söyleyebilirdi. Çünkü çocuğun zihni ve duru-görüşü o elbisenin büyüsü nedeniyle bulanmamıştır. Çocuk kendi doğal ve özgün hâlindedir. Zamânın kirlerinden uzaktır ve de henüz korkunun ne olduğunu bilmemektedir. Bu nedenle bulanmamış bakışla “aslında bir elbise olmadığını” söyleyiveriyor. İşte zâten ancak o zaman halk da bunu dillendirmeye başlıyor. Halk aslında elbisenin olmadığını görüp duruyordu ama bunu çeşitli nedenlerle dile getiremiyordu. Fakat bu durumdan da rahatsızdı. Çocukla berâber onlar da artık bunu söylemeye başlayabilirler: Evet kral çıplak!. Hem gülüşmeler hem de kendilerini düşürdükleri komik durumdan dolayı üzülmeler.

Bizi aptal duruma düşürenler “modern terziler”dir. Lâik-seküler-liberâl-kapitâlist-demokratik-konformist ve âdi şerefsiz zulüm düzenlerini (yâni elbiseleri) bize yutturmaya (yâni giydirmeye) çalışıyorlar ve de çoğunluğa yutturuyorlar. Bunun için bizi, terzinin kralı sömürdüğü gibi sömürüyorlar ve zâten bu düzenleri bizi sömürmek için kurmuşlar. “Daha çok sömürmek” için. Bu dar ve biçimsiz elbiselerin sözde “iyi elbise”ler olduğuna halkı öyle bir inandırmışlar ki, halk bu elbiseye îman ediyor ve bu uğurda tüm malını ve canını bile verebiliyor. Bu lânet “elbiseler” uğrunda ölündüğünde ölenleri “şehit” bile îlan ediyorlar. İşte tüm bunların nedeni Ali Şeriati’nin değimiyle “istihmarlaştırma”dır. Yâni eşekleştirme. Bizi eşekleştirerek eşek gibi kullanıyorlar. Üstelik hiç gıkımız bile çıkmıyor.

Bu eşekleştirme sâdece ideolojilerde değil, yozlaştırılmış dinde de yapılıyor. Meselâ mürid efendisine öyle bir bağlanıyor ki; onu ne eleştiriyor, ne de îtirâz ediyor. Artık ne derse yapıyor. Hattâ onun direktifleriyle mâsum insanları öldürebiliyor da. Hasan Sabbah ve Modern haşhâşi Fethullah Gülen bunun en iyi örnekleridir.    

Beşerî sistemler hiç-bir zaman insanların yüzlerini güldürmediği gibi bundan sonra da güldürmeyecektir. Bu ideolojilerle (elbiseyle) insanları özgürleştirdiklerini söylüyorlar sürekli olarak. Günümüzde bunu en çok demokrasi üzerinde dile getiriyorlar. Güyâ demokrasi ile özgürlük götürüyorlarmış. 1.000 metre yukarıdan atılan bombalar mı özgürlük getirecek?. Bu özgürlük değil, tam bir esârettir. Beşeri sistemlerde (elbise) adâlet, “sâdece birileri” için adâlettir. Beşeri sistemler, kula-kulluk sitemleridir. Tabî ki; Allah’ın iktidârı karşısında başkalarının iktidârını desteklemek şirktir. Seyyid Kutub:

“Bugün bâzıları, Dünyâ’yı demokratik yada faşist, sosyâlist veya liberâl partiler şeklinde bölmektedirler. Oysa İslâm iki partiden başkasını tanımaz: Hizbullah ve Hizbu'ş-Şeytan. Allah'ın partisi, O’nun yeryüzündeki halifesi olarak hareket eden ve Dünyâ’yı O’nun hükmü ile yönetenleri temsil eder. Geri kalan yönetim-sistemlerindeki her türlü farklılığa ve zaman-zaman aralarındaki çatışmaya rağmen şeytanın partisini temsil ederler. Sonunda kadîr-i mutlak olan Allah’a karşı gelmek için koalisyon oluştururlar” der.

Tâğutlar, bu ideolojilerin çıplaklılarını gizlemek için herkesi çıplaklaştırıyorlar. Hem fizîki hem de zihnî olarak. Çıplak kalanlar diğer çıplaklıklara bir şey diyemiyor. Kendi desteği (oy) ile başa gelen kişiye ne diyebilir ki?. Fizîken ve zihnen çıplaklaşan kişiler hem bu ideolojilerin, hem de kendilerinin çıplak olduğunu göremiyor, görenler de korkudan dolayı bu çıplaklığı dile getiremiyor. Ancak bir “çocuk” yâni fizîken ve zihnen-kâlben modern elbiseler yâni ideolojiler tarafından kirletilmemiş, Peygamberimiz gibi “el emin” olan, Allah’tan başkasından korkmayan birine ihtiyaç var ki bize kralın çıplak olduğunu tüm açıklığıyla ve tüm gücüyle haykırarak göstersin. Zîrâ biz, modern terziler ve terzilerin bize diktiği elbiseler-ideolojiler tarafından esir alınmış, mankurtlaştırılmış durumdayız. Modern Firavunlar bizi câhil ve ezik bırakmıştır. Biz de onların “gücü(!)” karşısında bu cehâleti ve ezikliği kabûl ediyoruz yada kabûl etmesek de bir karşılık veremiyoruz. Güç-birliği yapamıyoruz çünkü. Bundan dolayı bir eleştiri-îtirâz-isyân yükseltemiyoruz. Çünkü elbiseler bizi sıktıkça sıkıyor. Bu sıkılmışlık içinde sesimiz çıkmıyor ve Firavunlar da bizi istedikleri gibi güdüyorlar:

“Böylelikle (Firavun) kendi kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler. Gerçekten onlar, fâsık olan bir kavimdi” (Zuhrûf 54).

Oysa İslâm bize yalın bir gerçeklikten bahseder. İslâm’ın yalın gerçeği şu sözle ifâde edilir: “Lâ ilâhe illâllah. “İlah yoktur, ancak Allah vardır”. “Sahte ilahlardan (kral) korkmayın, sâdece Allah’tan korkun”. İşte bu sözdür, büyük yalan ve aldanışı gösteren. Kralın-sistemin yanlış olduğunu, ortada bir elbise olmadığını yada elbisenin bize uygun olmadığını haykıran bir sözdür bu. İşte bu sözü zihnimize ve kâlbimize yerleştirdikten ve sonra da eleştiri-îtirâz-isyân ile kralın çıplaklığını haykıracağız ve Allah’ın bizim için seçtiği elbiseyi kuşanacağız. O elbise ki, bizi bu dünyâda her türlü kötülükten koruduğu gibi, âhirette de korkudan emin kılar ve cennete dâhil eder. Zîrâ o elbise, gerçek bir elbisedir. Hak bir elbise. Öyleyse; sahte elbise yoktur, ancak “takvâ elbisesi” vardır.

En yalın ve çıplak gerçek ise şudur: Allah tüm kralların ve kâinatın yüce Rabbidir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ekim 2016


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme