10 Ekim 2016 Pazartesi

Kahramâna Mahkûm Olmak



“Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: ‘Rabbimiz, bizi halkı zâlim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sâhib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla’ diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” (Nîsâ 75).

Bir zamanlar Dünyâ’ya hâkim iken, daha sonra o hâkimiyeti kaybeden toplumların insanları, eski iyi ve üstün zamanlarına kıyasla mevcut kötü durumlarının çok kötü ve içler-acısı olduğunu görünce ve yeni sistemi değiştirecek gücü ve dirâyeti de kendilerinde bulamayınca, hemen bir kahramânın hayâlini kurmaya başlarlar. Zâten en çok da böyle toplumların halkları kahramân bekleyen insanlardır. Bu bağlamda; çeşitli kişilerden, ideolojilerden, fikirlerden ve hattâ doğa olaylarından bile medet umarlar. Zîrâ dediğimiz gibi, kendisinden başlatacağı “yeniden diriliş süreci” için hem kendisinde o gücü bulamaz, hem de korkar. Zîrâ o “yüksekten” düşmüştür. İstediği şey yeniden o eski günler gibi bir hâkimiyettir. İstediği bu hâkimiyet doğru ve meşrû bir istektir fakat buna ulaşmak için izlediği yol ve seçtiği kişiler doğru değildir.

Bir de “yenilginin ve düşmenin” ardından yeniden “öze dönüş ve hakimiyet”i sağlamaya dönmeyi deneyenler olmuştur fakat başarılı olamamışlar, daha doğrusu kesin bir sonuca ulaşamamışlardır. Bu nedenle de insanlarda; “artık eskisi gibi olmayacak” düşüncesi belirginleşir. Bu düşünceyi lâik-seküler ideolojiler de destekler tabi.  İnsanlarda; “olmadı, sil baştan yapalım” düşüncesi çok ağır geldiğinden, “bir kahramân olsa da o yapsa” düşüncesi ve isteği oluşur. Çünkü düşünür, düşünür, ama bir çâre bulamaz. Ne yaparsa-yapsın değişen bir şey olmamaktadır ve zamanla işler daha da kötüye gitmektedir. Tek çıkar-yol bir kahramândır. Zâten târih boyunca da toplumları hâkim kılanlar kahramânlar değil midir?.

Fakat gerçek bir kahramân olmadığında, “koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler” misâli, sahte kahramanlar ortalıkta cirit atar. Siyâsi lîderler, yazarlar, askerler, dizi oyuncuları, sporcular ve hattâ komedyenler bile kahramân gibi görülebilirler. Artık insanlar, onurlarını kurtaracak kişileri değil de, kendilerini eğlendirenleri ve “gazlarını alanları” kahramân olarak görmeye başlarlar. Böylece bu kişiler gözlerde büyütülür ve hattâ ilahlaştırılırlar. Onlara Allah’ın neredeyse bütün vasıfları yüklenir.

Kur’ân’da bahsedilen; Vedd, Suva, Yeğus, Yeuk gibi putlar, eski zamanda yaşamış kahramanlardı. Kimisi askerî, kimisi dînî, kimisi de siyâsi kişilerdi. Bu kahramanlar putlaştırıldı daha sonra. Onlara aynen günümüzdeki ve tüm zamanlardaki gibi ilâhi vasıflar yüklendi. Sonra da başlandı tapılmaya. Bu durum günümüzde de devâm etmektedir. Her milletin putlaştırmış olduğu bir kahramânı vardır. Türkiye’de bir kahramân vardır ve biz bir kahramânın(!) ilkelerine mahkûmuz. O ilkelere aykırı düşünce üretmemiz bile yasaktır. İyi de bu bir zulüm değil mi?. Kahramanlar toplumlarını esir mi alırlar?.

Yenilgi-yenilgi ezilen ve esir olan toplumlar, mahkûmiyetlerini özgürlük zannetmeye, diktatörleri kahramân zannetmeye başlarlar. Bu, ezikliğin vermiş olduğu bir sonuçtur. Bu sözde kahramanlar öyle şeyler söyler ki, neredeyse hiç kimse onların bu sözlerini sorgulamayı, eleştirmeyi ve onlara îtirâz etmeyi düşün(e)mezler bile. Bu dînî alanda da böyledir. Mürîdin şeyhini eleştirmesi.. Allah korusun, olacak iş değildir. Çünkü diğer kahramanlar gibi şeyhini kahramân olarak görenler de, onu bırakın eleştirip îtirâz etmeyi, direkt olarak yüzlerine bile bakamazlar. Zîrâ onlar “seçilmiş” ve “kahramân”dırlar.

Sahte kahramanlar tarafından mankurtlaştırılmış kişiler, bu sözde kahramanların küresel güçlere sürekli verdikleri tâvizlerin, takıyye ve bir plân dâhilinde olduğunu zannederler. Oysa onların direktiflerini yerine getirmektedirler. Bu sahte kahramanlar halkın düşmanlarıdır aslında. Birileri için bir “kahramân” olan İsmet İnönü; “Bana bakın, kimse işitmesin, millet sizin düşmanınızdır” demişti subaylarına. Bunlar halka, yapmayacakları vaâdlerden başka bir şey vermezler. Halk ile kendileri arasında sonsuz uçurumlar vardır. Halkı öyle bir -Ali Şeriati’nin deyimiyle- istihmarlaştırmışlardır yâni eşekleştirmişlerdir ki, onları kendilerine adetâ “kul” etmişlerdir. Toplumların karşısına bir Kârun gibi, bir Firavun gibi çıkıyorlar. Kendi merkezlerinde bir hayat-anlayışı, bir düzen, bir düşünce vs. oluştururlar: Ralph Waldo Emerson: “Kim olduğunu öyle bir haykırıyor ki; ne dediğini duyamıyorum…” der. Halk da, bu sözde kahramanları gözlerinde öyle büyütmüşlerdir ki, ne dediklerini duyamadıkları gibi, kim olduklarını da göremezler. Kahramâna bir-kere “göz kırpıldığında” artık onun her sözü ve düşüncesini baş-tâcı yapılır çünkü.

Siyâsette de sürekli bir kurtarıcı arayışı vardır. Halk sürekli olarak bir kurtarıcı bekler. Mevcut kötü durumdan kendilerini kurtaracak bir lîder bekleyip dururlar ve tam “işte bu!” dedikleri anda hayâl-kırıklığına uğrarlar hep. İlginçtir; bu durum sürekli aynı şekilde devâm eder durur. Tam bulduğunu zannettiği kurtarıcıdan da, bir-süre sonra kurtulmak için yeni bir kurtarıcı arayışına girer. Eski kurtarıcıdan ve kahramandan kurtulmak için yeni kurtarıcı ve kahramân beklemeye başlar. Celâleddin Vatandaş:

“Kenarın (halk) kendisini her seferinde birilerinin önüne “kurtar bizi” diye atması, Türkiye siyâsetinin tipik ve hiç değişmeyen temel özelliklerden birisini oluşturur. İşin garip tarafı, çoğu-zaman kenarın kendisini kurtarmak için yönetime gelenlerden kurtulmak amacıyla başka bir yeni kurtarıcıya sığınmak zorunda kalmasıdır. Çünkü kurtarıcılar genellikle kurtarıcılık görevini yapmazlar ve yapamazlar” der.

Mehdi de beklenen bir kahramandır birilerine göre. Yüzyıllardır bekleye-bekleye ağaç olunmuştur ama ne gelen vardır ne de giden. “Beklenen kahramân” gelmediği gibi, bekleyenler bu nedenle perişân olmuşlar, boşa ömür tüketmişlerdir.

Modern kahramanlar, toplumun en uyanıkları, en çıkarcıları, en bencilleri, en dünyevî olanları, en acımazsızları ve en …leridir. Tüm güçlerini bir-kaç söz ile büyüledikleri mazlum halktan alırlar. Zâten onlar sürekli olarak alırlar, hiç vermezler.  

Kendi içlerinden kahramanlar çıkaramayanlar yada kendileri kahramân olamayan bireyler ve toplumlar, şeytanın-tâğutların atadığı maddî-mânevi kahramanlara kul-köle olurlar-oluyorlar. Sözde kahramanlar bunu tabî ki de istismâr ediyorlar. Çünkü kendisine bağlananı istismâr etmeyecek tek mercî Allah’tır. Allah, kendisinden korkulmasını istismâr etmez. Peygamberler, kendilerine değil Allah’a bağlanılmasını isterler. Mutlak kahramânın kendileri değil de Allah olduğunu ve O’nun sâyesinde ve himâyesinde işlerin yoluna girdiğini anlatıp durmuşlardır. Bu nedenle peygamberler de istismârcı değildirler. Zâten “istismâr etmedikleri için” toplumun gerçek kahramanlarıdır.

İçinden aydınlan(a)mayan toplumların sûni aydınlatıcılarla aydınlanmaya çalışması ne kadar tuhaf ve acı bir durumdur. İnsanlar ancak kendi içlerinden aydınlanınca ve kendi aralarından bir aydınlatıcı ve kahramân çıkarabildiklerinde yeniden Allah’ın sözünü ve dînini Dünyâ’ya hâkim kılabileceklerdir. Yazının başındaki âyet; “kahraman beklemeyin, kahraman olun” diyor. Zayıfların, ezilmişlerin gerçek kahramânı olun. Tabi bunun için de vazgeçilmesi gerekenlerden vazgeçmek ve ödenmesi gereken bedelleri ödemek gerekir.

Peygamberler insanları aydınlatarak ve önderlik ederek kurtarmışlardır. Bu “güzel örneklik” önümüzde durmaktadır. Gerçek bir aydınlanma ancak vahiy ile olur ve vahyin ışığında aydınlananların içinden bir kahramân çıkabilir ancak. Bir kahramân beklemek için mâkûl ve meşrû sebep, vahyin ışığında samîmi, ciddi, gayretli toplumların olmasıdır. Allah’ın yardımı (kahramân) ancak o zaman ortaya çıkacaktır. Bu kahramân, o toplumların içinden çıkacaktır ve ümmete önder olabilecektir. 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ekim 2016


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme