11 Ekim 2016 Salı

Dünyâ Tâmir Edilebilir Mi?


“Sizden; hayra çağıran, iyiliği (mârufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır” (Âl-i İmran 104).

Bu âyet, Allah’ın, Düny’â’nın insanca ve müslümanca yaşanacak bir yer olmasını istediğini gösterir. Zâten Allah, özünde Dünyâ’yı bu şekilde yaratmıştır fakat insanlar onu zamanla bozmuşlar, ifsâd etmişlerdir. İş-başına geçen zâlimler ifsâd etmiştir onu:

“O, iş-başına geçti mi (ya da sırtını çevirip gitti mi) yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helâk etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez” (Bakara 205).

İşte imtihan da, bu ifsâdı geri çevirmek ve Dünyâ’yı yeniden îmâr-tâmir etmektir ki mü’minlerin görevi budur:

“Semud’a ise soydaşları Sâlih’i (gönderdik). “Ey kavmim!” dedi. “Yalnızca Allah’a kulluk edin; (zîrâ) sizin ondan başka kulluk edeceğiniz bir ilah yoktur. Sizi topraktan inşâ eden ve size orayı îmâr etme yeteneği bahşeden O’dur. O hâlde O’ndan günahlarınız için af dileyin ve artık bilincinizi yenileyerek O’na yönelin; çünkü benim Rabbim (kendisine dönene) çok yakındır, duâları kabûl eden tek mercîdir” (Hûd 61).

Zâten Dünyâ İslâm’a göre îmâr edilmediğinde şeytana göre imâr edilmiş olur ki, şeytana göre îmâr edilmiş bir Dünyâ’da sürekli olarak zulüm hüküm sürüyor demektir ki, böyle bir dünyâ’da ne insanca ne de mü’mince yaşamak mümkündür. İslâm’a göre îmâr edilmeyen bir dünyâda gerçek anlamda bir iyilik de olmayacağı için gerçek alamda bir iyilik yapılamaz. Hâlbuki Kur’ân’dan hem Dünyâ için hem de âhiret için iyilik istememiz öneriliyor:

“Onlardan öylesi de vardır ki: ‘Rabbimiz, bize Dünyâ’da da iyilik ver, âhirette de iyilik (ver) ve bizi ateşin azâbından koru’ der” (Bakara 201).

Tabî ki şu-anda iyice zıvanadan çıkmış olan Dünyâ’yı tâmir etmek kolay değildir ve çok zordur. Fakat bu konuda aşırı karamsarlık da, -hâşâ- Allah’ı yok saymak anlamına gelir. Allah varsa, îman varsa imkân da vardır. Fakat ancak büyük bedellerle tâmir edilebilecek bir Dünyâ vardır kaşımızda ve bu nedenle de büyük bedelleri ödemeyi göze alabilecek “tevhid erleri”ne ihtiyaç vardır. O büyük bedelleri göze alabilecek olanların olduğu bir topulukla tâmir edilebilir Dünyâ ancak. Tabi her zorlukla berâber bir kolaylığın olduğunu da unutmayalım. Ne de olsa Peygamberimiz de güllük-gülistanlık bir ortamda yapmadı mücâhedesini-mücâdelesini. Bâzen o kadar zorlandılar ki, Peygamberler ve onunla birlikte mü’minlerin; “Allah’ın yardımı ne zaman” dediği oldu da şöyle cevap verildi onlara:

“Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hâli başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?. Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, berâberindeki mü’minlerle; ‘Allah'ın yardımı ne zaman?’ diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır (Bakara 214).

Sünnetullah gereği her zorlukla berâber mutlakâ bir kolaylık da vardır. Her zorlukla berâber bir kolaylığın olduğu şu şekilde bildirilmiştir:

“Demek ki, gerçekten zorlukla berâber kolaylık vardır. Gerçekten güçlükle berâber kolaylık vardır” (İnşirâh 5-6).

Biz bu Dünyâ’da imtihan edilmekteyiz ve bilindiği gibi hiç-bir imtihan kolay olmaz. Sonu ebedî cennet yada cehennemle bitebilecek olan imtihansa daha da zordur. Fakat eğer dik bir yokuş varsa mutlakâ bir de inişi vardır o yokuşun. Yada en azından biraz sonra bir düzlüğe çıkılır. Âyetin de söylediği gibi, her zorluğun yanında bir kolaylık vardır çünkü.

Tabi Dünyâ’nın artık büyük ölçüde merhâmeti, vicdânı, değerleri kalmamıştır. Bu nedenle Dünyâ’yı değiştirmeye yâni onun inşâsına, “kendimizi inşâ ederek” başlamalıyız. Bu inşâ metodu ve süreci dalga-dalga yayılmalı. Hem de gizli-kapaklı olarak değil, apaçık bir şekilde. Kandırılamayacak, ayartılmayacak, satın alınamayacak, dik ve diri durabilen ve; sanki çölde çok sıcak bir günde oruçlunun iftar vakti buz gibi bir suyu içişi gibi, ölümü de severek ve zevkle içmeye hasret insanlar oluşmalıdır. Cennete hasret insanlar. Satın alınamayacak mü’minler, rabbâniler.

Dünyâ’yı tâmir edecek tek şey, îman ve kardeşlik şuurudur. Bu kardeşlik şuuruyla yapılacak tüm anlamlarıyla cihadtır. Ancak bu şuurda olan bir ekiple tâmir edilebilir Dünyâ. Aç kalmaktan, ölümden-şehit olmaktan korkmayanların, arkasına bakmayacak olanların oluşturduğu kardeşliğin önünde hiç kimse duramaz. Eğitim de önemlidir fakat salt eğitim-merkezli bir din değildir İslâm, mücâhede ve mücâdele dînidir daha çok. Zîrâ mücâhede ve mücâdele kişiyi “yetkin” ve “yeterli” kılar. Malcom X için şunlar söylenir:

“Malcolm, eğitim görmemişti ve herhangi bir konuda uzman da değildi. Ama samîmi idi. Ve bu samîmiyet onu bu mücâdelede yeterli kılıyordu. Malcolm’un adâlet, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik için verdiği mücâdele, onun şehâdetiyle yeni bir boyut kazanır. Malcolm çok iyi bir hatipti. Ama şehâdeti ile gerçekleştirdiği hitâp, hayattayken gerçekleştirdiği hitâptan çok daha yaygın ve etkili olacaktı”.

İnsanın fıtratında bir düzeltme güdüsü ve duygusu vardır. Bu, düzeltilmeye muhtâç olanın düzeltilebileceği anlamına gelir. Zîrâ bu duygu boşuna olmamalıdır. Allah tarafından konulmuştur çünkü. Bu nedenle insan, siyâsetle, yönetim ile, devlet ile çok ilgilidir. Din ile de çok ilgilidir. Her-şeyi din merkezinde yapması için. Voltaire’e göre, insanların kafasını sürekli meşgûl eden üç şey vardır: İklim, yönetim ve din.

Dünyâ’nın düzeltilmesi demek, “yasal olandan meşrû olana geçiş” demektir. Kânundan hukûka geçiş. İyiliğe dönüş. Bu bilinle yüründüğü müddetçe Dünyâ tâmir edilebilir ve Dünyâ cennetin bir şûbesi (kendisi değil) olabilir. Dünyâ bir “Dâr-ül İslâm”a dönüşebilir.

Dünyâ’nın mutlakâ değişmesi ve İslâm-merkezli inşâ ve îmâr edilmesi şarttır. Bu mümkündür de. Mevcut düzen kötü bir düzendir. Birileri “ıslah ediyoruz” diye Dünyâ’yı nerdeyse yaşanamayacak bir yer hâline getirmişlerdir. Diğer bâzıları da Dünyâ’nın mevcut hâlini “ideâl olan” zannediyorlar. İfsâd olmuş olan Dünyâ’yı ıslah olmuş zannediyorlar:

“Onlara: ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın’ denildiğinde: ‘Biz sâdece ıslah edicileriz’ derler” (Bakara 11).

Allah “barış yurdun”a çağırır ve kimi dilerse (yâni lâyık bulursa) dosdoğru yola yöneltip-iletir” (Yûnus 25).

Allah bizi hem âhirette hem de Dünyâ’da böyle bir “barış yurduna” çağırıyorsa, Dünyâ’nın tâmir edilmesini istiyor demektir ve zâten peygamberlerini de bu nedenle göndermiştir. Bu, “Dünyâ’nın tâmir edilebilir olduğunun” delîlidir. Belki de Dünyâ insanlık târihinde şu-anda olduğu derecede ifsâd olmamıştı ama, Allah’ın yardımı mü’minlerin üzerinde oldukça insanlar-mü’minler bunu da başaracaklardır.

Tabi tâmirat yapmak için ve “tâmiratı hakkıyla yapabilmek” için ilk önce bir çıraklık-kalfalık döneminden geçmek gerekir. Usta olunduktan ve ustaların sayısı artıp bir “tamirci topluluğu” oluşturulduğunda, Dünyâ tâmir edilebilecek ve insanca ve müslümanca yaşanabilecek bir yer hâline gelecektir. Bu tâmirat “emr-i bil mâruf ve nehyi anil münker” yâni “iyiliği ermenden, kötülüğü de def eden”lerin eliyle olacaktır.

Dünyâ bir imtihan alanıdır ve bu imtihan ifsâd edilmiş olan bir dünyâda değil de doğal ortamında hem daha kolay, hem de daha samîmi yapılır. Zafere ulaşamasak da “sefer üzre” olmak da “cennetle sonuçlanacak bir zafer” olacaktır inşaallah.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ekim 2016

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme