13 Ekim 2016 Perşembe

Dîni Vicdanlara Hapsetmek


“Fitne kalmayıncaya ve dînin hepsi Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Şâyet vazgeçecek olurlarsa, şüphesiz Allah, yaptıklarını görendir” (Enfâl 39).

Târih; “dîni hayâtta görünür kılmak ve vicdanlara hapsetmek” savaşının târihidir. Dîni vicdanlara hapsetmek isterler. Zîrâ dîni tamâmen yok etmek imkânsızdır. Bu nedenle din vicdanlara hapsedilmiştir ve oradan çıkması ihtimâline karşı da, diğer “din”ler olan; ideolojiler, inançlar, fikirler, yaşam-şekilleri ve modern îcatlar başına “nöbetçi” olarak dikilmiştir. Boynunu vicdandan hafif bir çıkarıp uzatacak olsa, hemen tokmağı yada balyozu yer kafasına. Bu durum belli bir zaman sürdürülünce de, dînin asıl yerinin orası olduğu zannedilmektedir. Hâlbuki Allah dîni, tüm hayat için, yâni yeryüzü dâhil kâinâtın tümü için indirmiş ve uygulanmasını istemektedir, emretmektedir. Dînin teorisini belirleyen vahiy, kâinât ile tam uyumludur. Zâten kâinât da, vahiyle aynı kaynağın irâdesiyle yaratılmıştır. O yüzden kâinâtta mükemmel bir işleyiş vardır:

“O, biri diğeriyle ‘tam bir uyum’ (mutâbakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman (olan Allah)’ın yaratmasında hiç-bir ‘çelişki ve uygunsuzluk’ (tefâvüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun?. Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir hâlde bitkin olarak sana dönecektir” (Mülk 3-4).

Evet; hiç-bir uygunsuzluk göremeyiz. Çünkü Allah kâinâtı “dîne göre” yaratmıştır. Bu nedenle din, bir hayat-alanı olan kâinâttan koparılamaz. Zâten koparıldığında kıyâmet kopar. Aynen, Dünyâ’da din hayattan koparılıp vicdanlara hapsedildiğinde kopan kıyâmetler gibi. Bu kıyâmetler çoğalınca “son saat”i celb-eder. Dînin hayattan yâni kamusal alandan koparılıp vicdanlara hapsedilmesi, “Allah’ı kıyâmete zorlamak” anlamına gelebilir. “Yeryüzünde “Allah” diyen oldukça kıyâmet kopmaz” sözü vardır.

Kâinât da kamusal bir alandır. Çünkü artık insanoğlu uzayda “fink” atmaktadır. İnsanın olduğu yer “kamusal alan” olduğuna göre, kâinâtın her yeri de “kamusal alan” demektir. Çünkü kâinâtın herhangi bir yerine gitmeyi yasaklayan bir-şey yoktur. Ha belki şimdiki hızlarla uzak kâinâtın yerlerine gidilemez fakat bu, “oralara gitmek yasaktır” anlamına gelmez. Zâten en azından uzayın her yeri teleskoplarla gözlemlenebilmektedir. Bu bir çeşit “oralara gitmek” anlamına gelir. Şimdi, kâinâtın düzenlenmesi ve işleyişinde insanın parmağı olmadığı ve olamayacağı için, evrenin düzeni mecbûren Allah’a bırakılmaktadır. Zâten evrende bir kaosun olmaması da bu nedenledir.

Fakat insanoğlu aynı şeyi yeryüzü için yapmamakta ve Allah’ı Dünyâ’nın yönetimine karıştırmamaktadır. Hâlbuki Dünyâ’da da -insan dâhil- her-şeyi Allah yaratmış olduğundan, “insanın kânun koyma” dışındaki her-şey düzenli bir şekilde muazzam olarak işlemektedir. Gece-gündüz hiç şaşmadan deverân etmekte; yağmurlar-karlar düzenli olarak yağmakta; bitki örtüsü ölüp-ölüp dirilmekte; sular her yere ulaşmakta; gereği yapıldığında meyveler-sebzeler ve tüm ürünler yetişmekte; hayvanların yaşayışları aynen tekrâr etmekte; gördüğümüz-görmediğimiz ve bildiğimiz-bilmediğimiz her-şey kusursuz düzenini devâm ettirmektedir. Hattâ düzeni ve kânunları Allah’a-dîne bırakmayıp onları vicdanlara hapseden insanların vücut işleyişleri bile yaratılışa yâni Allah’a göre tam uygun olarak olmaktadır. Yâni kısaca; “sünnetullah” denen doğa-kânunları muazzam şekilde işlemektedir. Çünkü kâinâtın ve yeryüzünün yönetimi, onları yaratan Allah tarafından yapılmaktadır. İnsanlar Allah’ın yaratılışına aykırı kânunlar çıkarıp yanlış uygulamalar yaptıkları için, “sünnetullaha uygun olarak” kötü sonuçlarla karşılaşmaktadırlar. Hattâ bâzen de ağır bedeller ödemektedirler. Hâlbuki Yaratan Allah’ın gönderdiği “Kur’ân anayasası”na uysalar ve ona uygun olarak düşünüp yaşasalar, -doğal olanlar hâriç- hiç-bir bedel ödemek zorunda kalmayacaklar. Doğal olaylardan bile hemen-hemen hiç etkilenmeyecekler. Fakat o kadar uyarıya ve uyarıcıya rağmen yine de yetkiyi Allah’a vermiyorlar ve insanlar zor bir hayatla karşı-karşıya kalmaktan kurtulamıyorlar:

“Allah, kimi hidâyete erdirmek isterse, onun göğsünü İslâm’a açar; kimi saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar. Allah, îman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik çökertir” (En-âm 125).

“İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla, karada ve denizde fesad ortaya çıktı. Umulur ki, dönerler diye (Allah) onlara yaptıklarının bir kısmını kendilerine tattırmaktadır” (Rûm 41).

“Size isâbet eden her musîbet, (ancak) ellerinizin kazandığı dolayısıyladır. (Allah,) çoğunu da affeder” (Şûrâ 30).

Âyetlerin de söylediği gibi, insanların başlarına gelen her kötü şey kendi ellerinin yaptıklarından dolayıdır. Fakat çok ilginç; o kadar bedele, o kadar uyarıya-uyarıcıya ve Allah’ın o kadar nîmetine-rahmetine-merhâmetine rağmen yine de aynı yanlış yapılmaya devâm ediliyor, yâni Allah’ı-dîni hayâtın hâkimi kılmıyorlar da onu vicdanlara hapsediyorlar. Yine çok ilginç ki; uyarı kâlplerinden-vicdanlarından onay almasına rağmen yine de yüz çeviriyorlar:
    
“…Bunun üzerine kendi vicdanlarına başvurdular da; ‘Gerçek şu ki, zâlim olanlar sizlersiniz (biziz)’ dediler. Sonra, yine tepeleri üstüne ters döndüler…” (Enbiyâ 64-65).

Yav bu Dünyâ-aşkı, bu nefsin gücü ne kadar da şiddetliymiş?. Îman etmek bu kadar mı zor?. Oysa Allah’a-dîne uyulduğunda yâni din hapsedildiği vicdanlardan çıkarılıp hayâtın tam orta yerinde hâkim olduğunda, Dünyâ’nın cennetin bir şûbesine döndüğü ve zulmün bitip insanların mutlu-huzurlu bir hayât sürdüğünün örneği çoktur. En başta da “asr-ı saadet” denen Peygamberimizin zamânı ve sonraki kısa bir dönem. Gerçekten de cehennem boşuna değil. Allah için en ufak bir şey bile göze alınamıyor. Kendisine “müslüman” diyenler, âhirete inandığını söyleyenler bile Allah için vazgeçemiyor; zamânından, uykusundan, yemekten-içmekten, hareket etmekten, malından ve canından. Hem de karşılığında ebedî cennet olduğu hâlde.

Peygamberimize ilk-başta karşı çıkılmadı. Çünkü âyetler henüz şirkin hüküm sürdüğü hayâta dâir bir îtirâzın dillendirilmesine izin vermemişti. “Kalk uyar” hitâbı ile başladı her-şey. Ne zaman ki Peygamberimiz müşriklere, taptıkları ilahlar için; “Allah’tan başka taptıklarınız ilah değildir” dedi; yâni “sizin nefsinize göre, keyfinize göre şekillendirip taptığınız putlar, hiç-bir gücü olmayan zırvalıklardır” dedi, işte o zaman müşrikler söz ve el ile karşı çıkmaya ve saldırmaya başladılar. Peygamberimiz onlara aslında şunu dediği için çok kızıyorlardı ve deliriyorlardı: “Sizin hevâ ve hevesinize, keyfinize ve çıkarınıza göre uydurduğunuz sistem bir sapıklıktır, sâdece Allah’ın sistemi hak yoldur”. İşte müşrikler ve müşriklik buna dayanamaz. Çünkü bu, şirkin ve müşriklerin yok olması anlamına gelir. Bu bir “sistem değişikliği” demektir. “Hayâta Allah’tan başkasının hâkim olmaması” demek, insanın ilahlığının sona ermesi demektir. Şeytanın ve tağutların sisteminin çökmesi demektir bu. Tabi bu sistem çökünce başta tağutların, sonra da onlara uşaklık yapanların, zâlimlerin, adâlet düşmanlarının, hırsızların, yolsuzluktan geçinenlerin, âdi ve şerefsizlerin düzenleri-sistemleri ve çıkarları da çökecektir. Allah’ın sistemi olan dînin kamusal alana hâkim olması ve hayâtın vahye göre, Allah’ın şeriatına göre düzenlenmesi, tüm adâletsizlikleri, yolsuzlukları, hırsızlıkları, zulümleri bitirip; hak ve hakîkat, adâlet ve eşitlik getirdiğinden, şeytanın hizbi olan hizbuşşeytan buna râzı olmuyor-olmamaktadır.   

Tasavvufçuların ağızlarına sakız ettikleri; âlemlere sığmadım, mü’min kulumun kâlbine sığdım” sözü, “dîni vicdanlara gömme düşüncesi”nin bir sloganıdır. Tasavvuf, İslâm’a göre değil, hevâ-hevese göre şekillenmiş, İslâm’dan ayrı bir dindir ve onun çıkış nedeni ve amacı, İslâm’ı vicdanlara hapsederek hayattan dışlamak ve böylece yeniden şeytanın ve tâğutun iktidârını kurmaktır. Yâni İslâm’ın hâkimiyeti ile berâber çıkarlarını kaybedenlerin, ona savaş meydanlarında karşı koyamaması nedeniyle, bir “içten çürütme harekâtı” ile dîni vicdanlara hapsetmek ve hayâtın yeniden kendilerine kalmasını sağlamaktır.

İslâm’da ruhbanlığın olmaması, İslâm’ın hayâtın her alanına karışmasından dolayıdır. Hristiyanlıkta din Dünyâ’ya karışmadığı için bu otoriteyi papazlar ellerine alarak ruhbanlığı oluşturmuşlardı.

Dîni vicdanlara hapsetmenin ideolojileri, lâiklik ve sekülerizmdir. Bunun pratik şekli ise demokrasi denen komedidir. Bu ideolojiler, dîni hayattan tamâmen kovmamakta, fakat onu hayattan dışlayarak vicdanlara hapsetmekte ve böylece etkisizleştirmektedirler. Zîrâ böyle yaparak onu hem kamusal alanda etkisiz kılmaktalar hem de ondan çıkarlarına uygun olarak yararlanmaktadırlar. Abdurrahman Arslan:

“Sekülarizm/veya sekülerleşme, lâik anlayışın yaptığı gibi, dîni hayâtın dışına kovmamakta; tersine ihtiyaç duyduğu “şey” din olduğundan, onu bizzat hayâtın içine, bir meşrûiyet sağlamak üzere, fakat “kendi bağlamının öngördüğü şekilde” dâvet etmektedir” der.

Sonuçta ortada lâik-seküler-demokratik-ılımlı bir İslâm-müslüman bulunmaktadır. Peki “seküler din” ne demektir?. Seküler din, “insan-merkezli din” demektir. İnsan-merkezli din, Allah/Vahiy/Peygamber-merkezli değil, insan-merkezli olmayan, “insana göre olan” bir dindir. Bu dînin ne olduğu ve neler yaptığı târih boyunca görülmüştür. Bir kişinin yada bir grubun kararlarına yada arzularına göre oluşturulmaya çalışılan bir düzen-sistem-ideolojiler, çok da uzak olmayan bir zamanda insanlara zulüm olarak geri dönmüştür. Bu, Allah’ın bir yasasıdır. Çünkü insanın aklı-irâdesi, gökyüzündeki ve yeryüzündeki gibi muazzam ve âdil bir düzen-döngü kuracak bir çapta olmadığından, mutlakâ eksik ve bu nedenle yanlış-hatâlı kararlar alacak ve bu yanlış kararlara göre yapıp-ettikleri, insanlara ve hattâ hayvan ve bitkilere zulüm olarak geri dönecektir. İşte bu nedenle Allah sürekli vahiyler göndererek “nasıl olması” gerektiğini insanlara göstermiştir ve son büyük bildirim olan Kur’ân ile berâber de bunu kemâle erdirmiştir. Allah der ki: “Anayasanız Kur’ân’dır”. Kur’ân’a göre kararlar alın, Kur’ân’ın genel prensiplerine uygun olan yada aykırı olmayan kararlar alın ve yine buna göre eylemlerde-uygulamalarda bulunun”:

 “Biz bu kitabı sana, her-şeyin ayrıntılı açıklayıcısı, bir doğruya iletici, bir rahmet, müslümanlara bir müjde olarak indirdik” (Nâhl 89).

“Hüküm yalnız Allah’ındır. O kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur. Ama insanların çoğu bilmiyorlar” (Yûsuf 40).

“Kitap’ta hiç-bir şeyi eksik bırakmadık” (En-âm 38).

Müslümanların mevcut kötü durumunun nedeni, Kur’ân’ı hayattan çekip zihinlere-vicdanlara hapsetmektir. Bir-türlü ders almayan insanlar sürekli aynı yanlışı yapmaktadır. Einstein:

“Aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar almayı bekleyenler ahmaktır” der. 

Rabb, “dînin hayatta uygulanması için öğreticilik yapmak” demektir. Yâni Allah’ın hayattaki hâkimiyeti, Rabliği O’nun yapmasıdır. Lâiklik, dîni yâni Allah’ı vicdanlara hapsederek, hayattaki Rabliğin Allah’ın elinden alınarak insana verilmesidir. Böylece hayâtın Rabbi Allah değil, insan olmuş oluyor. Böyle olunca da, hayâtın Rabliğini elinde tutan tâğutlar, böyle bir gücü tekrar Allah’a vermek isterler mi?. İşte Allah’ın Rabliği, “lâiklik” denen melânetle önleniyor ve lâiklik, “Allah ile Rabb arasını ayırmak” anlamına geliyor. Rabbi vicdanlara hapsetmek istiyorlar ama orada da Rabbin-dînin, tasavvurları-zihinleri-kâlpleri inşâ etmesine bir şekilde izin verilmiyor. Böyleleri aslında hem toplumdan korktukları için hem de dîni kullandıkları için onu tam anlamıyla dışlamıyorlar. Yoksa aslında Rabbin-dînin vicdanlarda olmasına bile katlanamıyorlar.

Din vicdanlara hapsedilince tâğutlar meydana sâhip çıkarlar ve başlarlar şeytanca işler yapmaya. Yapmanız gerekip de yapmadığınız her-şey, hayatta şeytana alan açar. Bir de bakmışsınız ki kendinizin sandığınız alanlar bile şeytana âit olmuş.

Dîni Dünyâ’dan koparıp vicdanlara hapsetmek, hayattan, merhâmeti ve vicdânı çekip koparmak demektir. Zîrâ din demek, merhâmet ve vicdan demektir. Bu, İslâm’da her-gün defalarca tekrarladığımız kelimeyle şu şekildedir: Bismillâhirrahmânirrahim. Rahmân ve Rahim Allah’ın adıyla. İşte bu söz, her-şeyin başında söylenen bir sözdür. Dolayısı ile hayatla ilgilidir. Her-şeyi Rahmân ve Rahim Allah adıyla yapmak, dîni hayatta hâkim kılmaktır. Dîni vicdanlara hapsetmek, merhâmet ve vicdânı da gönüller hapsetmek anlamına gelir. Merhâmeti ve vicdânı olmayan bir dünyâdan nasıl bir iyilik bekleyebilirsiniz ki?..

Mustafa İslamoğlu:

“Bir vicdan inşâ etmeden hiç-bir sınır ahlâka dönüşemez. Ahlâka dönüşemediği için de yaşayamaz. Lâisizm, dîni vicdânileştirmiştir. Îman vicdanlara, İslâm mescitlere, fıkıh(hukuk) kitaplara hapsedilmiştir. Tevhid, vicdanlarda ve lisanlarda kaldığı müddetçe kimse bir şey demiyor, Mekke müşrikleri de bir şey demezdi, ama ne zaman ki sosyâl ve siyâsal alana giriyor, o zaman savaş başlıyordu. Yahudileşme dünyevileşmeye, hristiyanlaşma vicdânileşmeye örnektir. Yahudilik sâdece törenselleştirilmiş yâni kural dînidir, ruhsuzlaştırılmış bir din. Hristiyanlık ise vicdâna hapsedilmiş bir dindir”.

Dînin yazılı şekli olan Kur’ân bir hayat kitabıdır. İslâm, hayâtın her zerresine ve noktasına gerçek anlamda dokunan bir dindir. Bu nedenle vicdanlarda kalamaz.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ekim 2016



























Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme