21 Ekim 2016 Cuma

Cemaat


“Sizden; hayra çağıran, iyiliği (mârufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır” (Âl-i İmran 104).

İslâm’a göre, “emr-i bil mâruf ve nehyi anil münker” yapan, yâni “iyiliği emreden, kötülükten nehyeden (kötülüğü engelleyen) bir toplum-cemaatin bulunması elzemdir. Allah bu böyle bir toplumun bulunmasını tavsiye değil, emreder. Çünkü o ideâl cemaat bulunmadığında Dünyâ’nın vay gele başına!. Aynen günümüzde olduğu gibi, şeytan Dünyâ’da istediği gibi cirit atar. Tâğutlar istedikleri gibi hükmederler ve insanları mankurtlaştırıp kendilerine kul-köle ederler. Adâletsizlik alıp başını gider. Zengin-fakir uçurumu artar. Kadın-erkek rôlleri değişir. Eğitim, sağlık, iş, güvenlik ve toplumdaki tüm kurumlar ifsâd olur. Herkes çıkarını düşünür ve “gemisini yürüten kaptan” sözü mottolaşır. Peki neden böyle olur?. Çünkü devleti, bürokrasiyi, devlet kurumlarını, diğer cemaatleri, insanları uyaracak ve iyiliği tavsiye edecek ve kötülüğü engelleyecek olan, Allah’ın bahsettiği o özel toplum yoktur. Hayır! diyecek bir toplum olmadığında, toplumun önde gelenleri müstekbirleşir ve adâletsiz işler yaparlar ve en sonunda da Firavunlaşırlar. Böyle toplumlarda cemaatler, en baştakinin yolunda gider ve hattâ onun dînine uyarlar. Hattâ ve hattâ İslâm’ı, “lîderin dîni”ne uydurmaya çalışırlar. Artık din, başta şeytan olmak üzere; tâğutlara, ideolojilere, lîderlere, zenginlere, din istismarcılarına, sermâyeye, nefse uygun hâle gelir-getirilir. Din ifsâd olur ve ortaya çıkan cemaatler de, bu “yeni din”e göre mevzî alırlar.  

Günümüzde yanlışa “hayır” diyen bir toplum-cemaat yoktur. Zâten Dünyâ’nın ve insanların hâl-i pür melâlinin nedeni de budur. Kur’ân’ın târif ettiği İslâm cemaati olmadığında yeryüzü böyle çirkef içinde kalmaya devâm eder. Zulüm ve huzursuzluk ayyuka çıkar. Çünkü barış ve huzur ancak, bahsedilen özelliklere sâhip bir cemaatin, toplumları uyarıp aydınlatması ve yönlendirmesiyle ve bir-zaman sonra da İslâm’ın hâkim olmasıyla sağlanabilir. İnsanlar ancak sahih bir İslâm Devleti olduğunda huzûra ve güvene ulaşabilirler.

Günümüzde böyle bir cemaat bulunmadığı gibi, cemaatlerin birbirleri ile uğraşmaları ve bu nedenle de birbirlerine düşman olmaları nedeniyle sahih bir cemaatin kurulamıyor. Bu yüzden Allah Kur’ân’da şöyle der:

“Ey îman edenler, bir kavim (bir başka) kavimle alay etmesin, belki kendilerinden daha hayırlıdırlar..” (Hucurât 11).

Atasoy Müftüoğlu:

“Geçmişi kutsallaştıran geleneksel yaklaşımlar, müslüman kitleleri eleştirel düşünceden uzaklaştırarak duygusal/psikolojik yöntemlerle kazanmaya çalışıyor. Müslüman kitlelerin zihin ve rûh-dünyâlarına cemaat lîderleri, yada politik lîderler el koyarak, kitleleri istedikleri yönde araçsallaştırabiliyor, kullanabiliyor, sömürebiliyor.

Karşı-karşıya bulunduğumuz gelişmeleri bugün İslâm’i cemaatlerin yaptıkları gibi epik anlatılarla ve romantik saçmalıklarla geçiştiremeyiz. Kendi ilgi alanlarını putlaştıran, statükoyu meşrûlaştıran, her-yerde egemen düzene hizmeti şiar edinen cemaat yapılarıyla toplumsal ve siyâsal bilinç düzeyi yükseltilemez. Her târihsel dönemin beklentileri, ihtiyaçları, yorumları, ilgileri, hassâsiyetleri birbirinden kuşkusuz farklı olacaktır. Bir târihsel dönemin yorum ve yaklaşımlarının bütün dönemler için geçerli olmayabileceğini unutmamak gerekir. Statükonun bir parçası hâline gelmiş, konumları gereği muhâlefet edemeyen, eleştiremeyen, hakîkatin ifâdesi olamayan İslâm’i cemaatleri anlamak ve mâzur görmek mümkün değildir. Statükoya hizmetin bir gelenek hâlini aldığı toplumlarda eleştiri olamaz” der.

Kur’ân-merkezli değil de modernizm-merkezli olan cemaatler bireyleşiyor-bireyselleşiyor. Oysa cemaatler birey değil “şahsiyet” yetiştirmelidirler. Zamâne müslüman cemaatlerin bireyleri, “şahsiyet” olamamış kişilerden oluşuyor. Bu nedenle “emr-i bil mâruf ve nehyi anil münker” yapamıyorlar.

Cemaatler mensuplarını câhilleştiriyor. Oysa aydınlatmaları gerekirdi ve zâten vârolma amaçları budur. Fakat tam-tersine kitleleri uyutacak anlatılar yapıyorlar ve toplumları câhil bırakıyorlar. Câhil toplumları kontrôl etmek için dâima yeni mitolojilere ihtiyaç duyulur. Her grup ve devlet, kendi mitolojisini uydurarak varlığını devâm ettiriyor.

“Şeyh uçmaz mürid uçurur” derler. Hastalıklı müridler, hastalıklı cemaat-lîderleri üretirler. Hastalık, günahın dışa-vurumudur. Bir hastalık bâzen, toplumsal günahların bir kişi üzerindeki görünümü de olabilir. İşte günümüzdeki hastalıklı cemaatlerin-hiziplerin üyeleri, lîderlerine olmadık vasıflar yükleyerek onları ifsâd ediyorlar ve bir-sürü hastalıklı lîder ortaya çıkıyor. Bu lîderlerin ve toplumların emr-i bil mâruf ve nehyi anil münker yapmaları mümkün değildir. Zâten bunu önlemek görevleri, îtikatları ve amelleri olmuştur.

Toplumda doğru bir şeyden bahseden birisi yada birileri ortaya çıkınca, bu yozlaşmış cemaatler hemen karşı çıkarak onu engellemeye çalışıyor. Kendi çirkefliklerinin açığa çıkmasından korkuyorlar. Cemaatlerin çoğu, çıkarlarına uygun olarak yaptıkları gayr-ı İslâm’i düşünce ve faaliyetlerden geçinmektedirler. Bir-zamanlar Mekke-müşrikleri ve tüm zamanların müşriklerinin peygamberlere karşı uyguladıkları tavrı, şimdiki müşrik cemaatler de şahsiyet-sâhibi olan kişilere ve toplumlara uygulamaya çalışıyorlar:

“İşte böyle; onlardan öncekiler de bir elçi gelmeyiversin, mutlakâ: ‘Büyücü ve cinlenmiş’ demişlerdir. Onlar bunu (târih boyunca) birbirlerine vasiyet mi ettiler?. Hayır; onlar, ‘azgın ve taşkın (tağiy)’ bir kavimdirler” (Zâriyât 52-53).

Bâzen cemaat olarak yanlış bir düşünce ve eylem de ortaya konulabilir:

“Yoksa bunu kendilerine saçma-akılları mı emrediyor?. Yoksa onlar azgın bir kavim midir? (Tûr 32).

Cemaatler biraz kalabalıklaşınca ve zenginleşince ilahlık taslamaya başlarlar. Oysa Allah’ın sınırlarını aşmaya değil bireyin, kalabalık ve zengin bir cemaatin de gücü yetmez:

“Ey cin ve ins toplulukları; eğer göklerin ve yerin bucaklarından aşıp-geçmeye güç yetirebilirseniz, hemen aşın; ancak ‘üstün bir güç (sultan)’ olmaksızın aşamazsınız” (Rahmân 33).

Gerçek bir cemaat-topluk, Allah yolunda olunca anlam kazanır. Allah’ın oluşmasını istediği ve emrettiği cemaat böyle bir cemaattir. Allah yolunda olmayan topulukların gerçek bir gücü yoktur ve zâten şeytanın ve tâğutların uşaklığını yapmaktadırlar. Sahih bir cemaat, gücünü şeytan-tâğuttan değil, Allah’tan alan cemaattir. Böyle olmayan cemaatler Allah korkusuna sâhip olmadıkları için Allah’tan başkalarından korkarlar ve bu korku onları bir mü’min gibi değil, bir kâfir gibi davranmaya iter:

“Onlar, iyice korunmuş şehirlerde veya duvar arkasında olmaksızın sizinle toplu bir hâlde savaşmazlar. Kendi aralarındaki çarpışmaları ise pek şiddetlidir. Sen onları birlik sanırsın, oysa kâlpleri paramparçadır. Bu, şüphesiz onların akletmeyen bir kavim olmaları dolayısıyla böyledir” (Haşr 14).

Sahih cemaat mensupları, Allah’ın emrettiği şekilde vahye göre hareket ederler ve maddî ve mânevî yolda hep birlikte hareket ederler. Meselâ teheccüd namazını dâhil tüm namazlarını birlikte kılarlar. Allah işte böyle bir toplum ister ve böyle bir toplumu sevdiğini söyler:

“Şüphesiz Allah, kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir binâ gibi saf bağlayarak çarpışanları sever” (Saff 4).

“Gerçekten Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden biraz eksiğinde, yarısında ve üçte birinde (namaz için) kalktığını bilir; seninle birlikte olanlardan bir topluluğun da (böyle yaptığını bilir)..” (Müzemmil 20).

Küfür, kimin küfrü olursa-olsun küfürdür ve kâfir kim olursa-olsun kâfirdir. Kâfir ve küfrü eden “bizden” olunca o kişi “kâfir” olmaktan ve o şey de “küfür” olmaktan çıkmaz:

“Sizin kâfirleriniz onlardan daha hayırlı mıdır?. Yoksa sizin için Kitaplarda bir beraat mi var?. ‘Biz, ‘birbiriyle yardımlaşıp öcünü alan’ bir topluluğuz’ mu diyorlar?. Yakında o topluluk bozguna uğratılacak ve arkalarını dönüp kaçacaklardır” (Kamer 43-45).

İslâm toplumlarında, ideâl olanı arayıp gerçekleştirmektense, mevcut olan’ı “normâl” ve “makbûl” sayma alışkanlığı oluştu. Bu durum cemaat kavramının ve olgusunun ifsâd olduğunu gösterir. Cemaat olmak için ille de sayı-çokluğu gerekmez. Hz. İbrâhim gibi tek-başına da cemaat olunur. Sayı çokluğu şart değildir. Cemaatin bereketi, çözüm-noktasında açığa çıkar. Fakat cemaatler, yaptıkları modern etkinlikleri, dînî faaliyetler zannediyorlar. Cemaatler; tek-başına -gücümüz yetmediği için- yapamayacağımız şeyleri, “birlikte yapma” yerleri olmalıdır. Aksi-hâlde ha bi eğlencedir. Dîne ve insanlara zulmeden cemaatlere ve hiziplere karşı bir “cemaat” lâzım: Hizbullah. Şu-anda böylesine bir cemaatin olduğunu söylemek zor. Zîrâ günümüzdeki cemaatler, “yarı-İslâm’i” topluluklardır.

Mustafa İslâmoğlu cemaat hakkında şunları söyler:

“Evlerin cemaat olmuş hâline mahalle denir. Cemaat olmak kaostan kosmosa dönmek demektir. Böylece kimse birbirinin yolunu kesmiyor. Kâinatta cemaat olmayan hiç-bir şey yoktur. Kanser, cemaatten çıkmış olan hücredir. Göçmen kuşlar cemaat hâlinde uçarlar. Cemaat: Duygu, düşünce, eylem birliğidir. Cemaat, bir lîder üzerinde ittifâk etmiş insanlar topluluğudur. Cemaat; tek-başına da olsa hak üzerinde olandır. Cemaat insanın fıtri bir ihtiyâcıdır. Mânevi bağın oluşturduğu bir inançtır. Kur’ân’da cemaat kelimesi yoktur. Ümmet kelimesi vardır. Cemaatin tersi cemâdattır. Namazdaki saf düzeni, İslâm’daki cemaatin görünümüdür. Cemaat; akıllı/şuurlu birlikteliğe denir. Duygu-düşünce-hedef birlikteliğidir. Otobüs yolcuları cemaat olmaz. Aynı yere giderler ama hepsinde duygu-düşünce birliği yoktur. Rûh, cemaatin bir sonucudur. Cemaatte bir toplum rûhu oluşur. Cemaatler bir-araya geldiklerinde toplamından büyük olurlar. Cemaatler; “bu hakîkatlerdendir” demesi gerekirken, “bu hakîkattir” demeye başlayınca amacından sapmaya başladı.  Cemaat için 4 önemli unsur; kitap, sünnet, şahsiyetli çekirdek kadro, cemaat. 3 saldırıya 3 savunma sistemi; bireysele şahsiyetle, zümreye âileyle, topluma cemaatle olur. Namaz ile ilgili emirlerin hepsinde “çoğul” takısı kullanılmıştır, bu nedenle namaz cemaatle kılınmalıdır. Cemaate girmeden, imâmete girmeye çalışma!. Tevbe sırf ferdî değil, cemaat olarak da olmalı. Sorun, “imam yokluğu” değil, “cemaat yokluğu”dur. Çünkü imam, cemaatten çıkar. İmam’ın çıkması için önce cemaat gerekli. STK’lar cemaatin yerini tutamaz. Cemaat hak olandır. İsterse tek-kişi olsun. Allah’ın rahmet nazarı cemaat üzerinedir. Lâiklik anti-cemaatik bir sistemdir. Bâtıni cemaatler doğunun tabularıdır. En büyük özelliği lîderin tabulaştırılmasıdır. Sorgulanamaz. Ne diyorsa o. Dialog değil monolog vardır bu yapıda. Cemaat de değildirler aslında. Cemaat akıllı birlikteliktir. Örgüt ise akıl ve irâdelerini tek bir kişiye teslim etmiş insanlar topluluğudur. Cemaat, “akılların saf tutup namaz kılmasına” dayanır”.

Peygamberimizin bir hadisinde cemaat hakkında şöyle der:

“(Âhir zamanda) cehennem kapılarına dâvet eden dâvetçiler olacak, kim onlara icâbet ederse onu cehenneme atarlar”. Dedim ki: “Ya Resûlullah onları bize tavsif et”. Buyurdular ki; “Onlar öyle kimselerdir ki, (cildleri) bizim cildimizdendir ve bizim dilimizle konuşurlar”. Ben; “Yâ Resûlullah!, ben buna erişirsem bana (o zamanda) ne yapmamı emredersin” dedim. O da; “Müslümanların imamına ve cemaatine yapış. Eğer müslümanların bir cemaati ve imamı yoksa bütün fırkalardan uzaklaş, (açlıktan) bir ağacın kökünü ısırma derecesine gelsen bile (onların içine girme) ölüm gelinceye kadar böyle devâm et” buyurdu”. “İki kişi bir kişiden hayırlıdır. Üç kişi iki kişiden hayırlıdır. Dört kişi üç kişiden hayırlıdır. Cemaat olmanız gerekir. Muhakkak ki, Allah’ın (yardım) eli cemaatle berâberdir. Allah azze ve celle ümmetimi ancak hidâyet üzere cem eder, toplar. Bilin ki, cemaatten uzak duran her kişi ateşe düşer” (İbn Mâce, Müslim, Ebu Davud ve Ahmed).

Dikkat edilirse Peygamberimiz, Allah’ın Kur’ân’da târif ettiği gibi sahih bir cemaat olmadığında: “Eğer müslümanların bir cemaati ve imamı yoksa bütün fırkalardan uzaklaş, (açlıktan) bir ağacın kökünü ısırma derecesine gelsen bile (onların içine girme) ölüm gelinceye kadar böyle devâm et” diyor. Demek ki sapık bir cemaatin olmaması, olmasından daha iyidir ve sapık bir cemaate üye olmaktansa tek-başına hareket etmek daha doğrudur.

Allah Kur’ân boyunca bizi sürekli olarak bir topluluğa yönlendiriyor ve zâten hitâbını da ferdî bir kişiye değil, bir topluma yapıyor:

“Ey inananlar, Allah’tan korkun ve doğrularla berâber olun” (Tevbe 119).

“Ve topluca Allah’ın ipine yapışın, ayrılmayın; Allah’ın size olan nîmetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz, (Allâh) kâlplerinizi uzlaştırdı. O’nun nîmetiyle kardeşler hâline geldiniz. Siz ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz, (Allah) sizi ondan kurtardı. Allah size âyetlerini böyle açıklıyor ki, yola gelesiniz” (Âl-i İmran 103).

Ramazan Yılmaz:

“Ey îman edenler!”; yüce Allah (cc), îman edenlere seslenince hep çoğul kullanıyor ve “ey îman edenler” diyor. Tekil olarak, “ey îman eden” diye seslenmiyor. Bu nedenle birey olarak kalmayın, yüce Allah’a gereği gibi îman eden mü’minlerle berâber olun. Unutmayınız ki, Allah’ın rahmeti cemaat üzerinedir; cemaat içinde olmayan bir kimse, yüce Allah’ın rahmetinden nasiplenemez.

Kur’ân-ı Kerim, müslümanlara hitâbında; “ey îman edenler” ifâdesi ile “çoğul” olarak seslenmekte ve onları ancak cemaat olarak muhâtap almaktadır. Bu nedenle, vahyî esaslar doğrultusunda vahdeti sağlamayan müslümanlar, Kur’ân’ın hitâbına mazhar olamayacakları gibi, aynı-zamanda yüce Allah (cc) katında sorumludurlar da. Yüce Allah’ın hitâbına muhâtap olmak ve sorumluluktan kurtulmak isteyen, Tevhîdî esaslara îman eden kimseler, mutlak anlamda vahdeti oluşturmak ve cemaat olmak zorundadırlar.

Kur’ân-ı Kerim, yüce Allah’ın rahmetinin cemaat üzerinde olduğunu ve ancak bunların kurtuluşa ereceklerini bildirmektedir. Vahdeti oluşturmayan müslümanlar, yüce Allah’ın rahmetinden uzak olacakları için, ne yaparlarsa yapsınlar, kurtuluşa eremeyeceklerdir” der.

Kur’ân’da bahsedilen böyle sahih bir cemaatin oluşması çok önemli ve de şarttır. Artık böyle bir cemaat oluşunca da mü’minler birbirlerine kardeş olarak sıkıca kenetlenmeli, bağlanmalıdırlar. Allah böyle bir cemaati şiddetle uyarır:

“Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın üzerinizdeki nîmetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kâlplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nîmetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş-çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidâyete erersiniz diye, Allah, size âyetlerini böyle açıklar” (Âl-i İmran 103).

Yeryüzündeki nice mazlumlar böylesine sahih bir cemaat beklemektedirler. Bu mazlumların sahih bir cemaatten beklediklerini ve istediklerini Kur’ân bize şöyle söylüyor ve bu istek doğrultusunda bu sahih cemaate şu görevi veriyor:

“Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: ‘Rabbimiz, bizi halkı zâlim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sâhib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla’ diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” (Nîsâ 75).

Belki de böyle sahih bir cemaatin oluşmasını yürekten arzulayanlar bir-araya gelse, o cemaat oluşabilecektir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ekim 2016





















Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme