18 Ekim 2016 Salı

Bir İhtimâl Daha Var



“Ey îman edenler!, sizi acı bir azapdan kurtaracak bir ticâreti haber vereyim mi?. Allah’a ve Resulü’ne îman edersiniz, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Bu, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz. O da sizin günahlarınızı bağışlar, sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki güzel konaklara yerleştirir. İşte ‘büyük mutluluk ve kurtuluş’ budur. Ve seveceğiniz bir başka (nîmet) daha var: Allah’tan ‘yardım ve zafer (nusret)’ ve yakın bir fetih. Mü’minleri müjdele” (Saff 10-13).

Müslümanlar 13. yüzyılda Haçlı Seferleri ile yıprandılar ve ardından da Moğolların saldırıları ile kültür, sanat ve medeniyetlerini kaybettiler yada kültür ve medeniyetleri yıkılmaya yüz tutu. En son Osmanlı Devleti, bir-çok alanda iyi şeyler yapmış olmasına rağmen medeniyetin olmazsa-olmazı olan ilmî sahada bir varlık göster(e)meyince, 18 yüzyılın başlarında ortaya çıkan “modern akım” karşısında dayanamadı ve duraklayıp gerilemeye başladı ve nihayetinde de yıkıldı. 1800’lü yılların sonunda başlayan İslâm’i hareketler bir “öze dönüş projesi” ile “düşülen yerden kalkmayı” denedi ama bir sinerji yakalamış olan bâtıl batı karşısında başarılı olamadı. Fakat en azından iyi örneklikleri oldu ve hâlen de devam ediyor bu örneklik. Zîrâ “İslâm’ı hayâta hâkim kılmak düşüncesi” insanlarda az da olsa canlı kaldı.

2. dünyâ-savaşından sonra 80’li yıllarda İslâm’i hareketler canlılığını hâlâ sürdürüyordu. Îran Devrimi diğer müslüman devletlere yayılamayınca etkisi azaldı ve kendi sınırları içinde kaldı. Devrim, İslâm’i hareketlerde yeniden bir canlanma yaptıysa da, modern etki de güçlüydü. 90’lı yıllarda Sovyet Blôk çöküp de Dünyâ tek-kutuplu kalınca, ABD Dünyâ’yı kendi merkezinde değiştirmeye başladı ve dîne karşı çeşitli projelerle ve liberâl-kapitâlist politikalarla iktidârını sağlama aldı ve seküler anlayışı tüm Dünyâ’ya “dayatarak” yaydı. Bundan sonra müslümanlar da bu yönde düşüncelere-eylemlere yöneldiler ve lâik-seküler-liberâl-kapitâlist-demokratik düzenlere karşı bir meyil oluştu. Müslümanların bu ideolojilere karşı düşüncesi 180 derece değişti. Meselâ demokrasi; 1960’larda küfür, 1980’lerde haram, 1990’larda araç, 2000’lerde ise İslâm’ın ön-görüsü ve ideâli olarak ifâdelendirilmiştir. Yâni artık Müslümanlar, gelinen noktayı bir “kazanım” olarak görmeye başlamışlardır. Böylece “târihin sonu” tezleri haklılık kazanır gibi görünmektedir. Şinâsi Gündüz:

“Francis Fukuyama 1989’da yazdığı “Târihin Sonu” başlıklı çalışmasında batı medeniyetinin insanlığa sunduğu liberâl demokrasinin, insanlığın ulaşabileceği sosyo-kültürel gelişim seviyesinin son noktası olduğunu iddia etmişti. Buna göre günümüz egemen güçlerinin temsil ve öncülük ettiği batı medeniyeti ve bunun bir ürünü olan liberâlizm, demokrasi vb. değerler insanlığın ulaştığı/ulaşabileceği en ileri noktadır ve bundan daha ötesi düşünülemez.

Bu doğrultuda dünyâ-genelinde toplumlara ilerleme, refah, insan hakları vb. konularda batı medeniyet algısı çerçevesinde bir yapılanmanın tek çıkar-yol olduğu konusunda bir propaganda yürütülmekte ve hegemonyâl güçlerce temsil olunan bu yapıya alternatif olabilecek yada buna meydan okuyabilecek bir medeniyet algısının düşünülemeyeceği kanaati açıktan yada zımnen dile getirilmektedir” der.

Fakat sözde; haklar, refah, iyilik-güzellik, adâlet, eşitlik ve ileri bir medeniyet kuracağını söyleyen modernizm, bunları yap(a)madığı gibi, tam-aksine Dünyâ’yı perişân etmiş ve çok kötü bir hâle koymuştur-koymaktadır. Dünyâ’nın yarısı silahların gölgesinde bir hayat sürmeye mahkûm edilmiş, çoluk-çocuk, mazlum-mâsum dinlemeden başlarına atılan bombalar ve çeşitli silahlarla heder olmuşlardır-olmaktadırlar. Bir de bunu, o bölgelere “barış ve demokrasi götürmek” olarak söylemektedirler. Allah’ın belâsı şerefsiz demokrasi, tüm zulümlerin perdesi olmuş ve tüm kapıları açan bir “maymuncuk” durumuna gelmiştir. Buna rağmen medyayı elinde tutan küresel tâğutlar, aynı-zamanda insanları çeşitli alışkanlıkların ve hevâ ve hevesin kölesi hâline getirdiğinden, insanlar ya cehâletten dolayı, yada korkudan dolayı biri eleştiri, îtirâz ve isyânda bulunamamaktadır. Hattâ modernizm artık Dünyâ’nın meftûn olduğu bir ideoloji hâline gelmiştir. Artık insanlık en ideâl hâlini  bulduğunu, müthiş bir gelişmişlik yakaladığını, Dünyâ’nın bir barış-yurdu hâline geldiğini sanmaktadır ve buna tüm kâlbiyle inanmaktadır. Aslında inandığı şey başta televizyon olmak üzere küresel medyadır. Senaryosunu İngiltere’nin hazırladığı, yönetmenliğini ve yapımcılığını Amerika’nın yaptığı bu film, “seyredenler” oldukça sürecektir.

Peki “başka bir çâre, başka bir çözüm” yok mu?. Var tabi. Olmaması sünnetullaha ters olur zîrâ. Nedir bu çözüm?. Çözüm, kendisinden kaçtığınız şeydir. Evet bir ihtimâl daha var, o da “her-şeyi göze almak”tır. “Ebedî âlemde karşılığını almak üzere her-şeylerini fedâ edebilecek bir toplum”dur çözüm. Bir ihtimâl daha varsa budur. “Kesin çözüm”dür bu. “Allah garantili çözüm”. Çünkü “örneği” vardır. O “güzel örnekliğin” “hareket metodu” buydu zîrâ. İlk önce, eleştirisi-îtirâzı-isyânı olanları bir-araya getirmek, daha sonra çok sağlam bir kardeşlik oluşturmak; İslâm kardeşliği. Bilginin peşine düşüp bir bilince ulaşmak, bu-arada nefisle cihad etmek ve eylemde bulunmak, yâni tebliğ ve dâvetle İslâm’ı tüm herkesin kolayca idrâk edebileceği, gizli-kapaklı olmayan bir şekilde çeşitli yollarla halka anlatmak. Apaçık bir tebliğ ve dâvet yapmak yâni. Sonra îmanların ispâtını çeşitli imtihanlarla vermek ve her-şeyden vazgeçerek îcâbında hicret etmek, (hiç olmazsa günahtan-şirkten-adâletsizlikten hicret etmek), daha sonra bir-araya gelerek bir toplum kurmak, o toplumu düzenlemek ve büyütmek ve her anlamda cihad etmek. Mallarla ve canlarla cihad etmek ve hattâ bu uğurda şehit olmak. Bu yöntemi bize Allah öğretiyor:

“Hiç şüphesiz Allah, mü’minlerden -karşılığında onlara mutlakâ cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu,) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da O’nun üzerine gerçek olan bir vaâddir. Allah’tan daha çok ahdine vefâ gösterecek olan kimdir?. Şu hâlde yaptığınız bu alış-verişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte ‘büyük kurtuluş ve mutluluk’ budur”  (Tevbe 111).

İşte, Hz. Âdem’den bêri, en azından Hz. Mûsâ’dan bêri devâm ede-gelen ve son olarak da 1.400 yıl önce Mekke’de ortaya çıkan “ihtimâl” budur. Bu ihtimâl bugün için de benzer bir ihtimâl olarak geçerlidir. Sosyoloji kuralına göre “bir kere olan bir kere daha olabilir”. Bu Allah’ın kuralıdır aslında. Fakat bu ihtimâlin gerçekleşmesi, ya bunu çokça talep edenlerin olması, yada talep edilebilir hâle getirene kadar tebliğ-dâvet yapılmasına bağlıdır. Şu-anda maalesef bir “talep” yoktur. Zâten hakkıyla yapılmış bir arz (tebliğ-dâvet) da yoktur. Bu nedenle insanlar cennet karşılığında Dünyâ’dan vazgeçip mallarını ve canlarını ortaya koymadıkları gibi, tam-aksine Dünyâ karşılığında dîni yâni âyetleri -hem de az bir şey karşılığında- satıyorlar:

“Allah’ın âyetlerine karşılık az bir değeri satın aldılar, böylece O’nun yolunu engellediler. Onların yaptıkları gerçekten ne kötüdür” (Tevbe 9).

İşte bu durum Dünyâ’nın bir cehenneme dönmesine neden olmaktadır. Zîrâ müslümanlar buna “izin” vermektedir. Böylece başta şeytan olmak üzere tâğutlar güçlerini katlayarak arttırmakta ve insanları köleleri hâline getirmektedirler. Bunu, insanlara Dünyâ’yı vererek yapmaktadırlar. Verdikleri şey ne kadar çok olursa-olsun cennetin yanında sözü bile edilmeyecek orandadır. Çünkü hiç-kimse cennetten daha iyi bir teklif sunamaz. Fakat an îtibârıyla bunu pek düşünen yoktur. İnsanlar “peşin olan”a meyletmişlerdir. Bu durumdan en çok da, bir bilince ermiş ve “her-şeye hazır” olan fakat belli bir toplumun oluşmaması nedeniyle “harekete” geçemeyenler “muzdarip olmaktadır. Oysa İslâm bizden İslâm’î bir Dünyâ kurmamızı çeşitli âyetlerinde emrederek beklemektedir. Seyyid Kutub:

“İslâm, sırf bu yüce nizâmı yeryüzünde ikâme etmek, yerleştirip muhâfaza etmek için cihad eder. Aynı-zamanda yeryüzünde beşerin beşere kulluğu esâsına dayalı, insanlara ulûhiyet pozuna büründüğü zâlim ve putçu nizamları devirip yıkmak da elbette ki müslümanların tabî hakları meyânındadır. Bu zâlim nizâma bağlananların İslâmiyete karşı mukâvemet gösterip düşmanlık edecekleri tabîdir. Ve buna karşılık tabî ki İslâm da kendi yüce nizâmını îlan etmek için o zâlim nizamları kökünden silip atacaktır. Bundan sonra insanlar diledikleri inancı seçmekte hürdürler. İslâm gölgesinde hür olarak yaşarlar. Yüce İslâm nizâmını ikâme etmek için bugün de cihad, müslümanların üzerine farzdır. ‘Yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar’. ‘Yeryüzünde kullardan ilahlaşanlar kalmayıncaya ve Allah’ın dîninden başka din bulunmayıncaya kadar’ cihad” der.

Batı’nın ilmî kulvarında batı-merkezli ilmi tâkip ederek yada batı’nın metodunu kullanarak, batı’nın vardığı şerefsizce bir sonuçtan başka bir sonuca varamayız. İbn-i Hâldun bu nedenle olsa gerek, “bir devleti-medeniyeti asâbiyet kurar ve başlatır” diyor. Bunu başlatanlar filozoflar değildir. Filozofça bir yöntemle gelinecek nokta batı’nın geldiği yerdir. Bilgi, kişilerin bağımsız olmalarıyla da alâkalıdır. Mesâi şartlarına mahkûm olmuş, televizyona, internete, bilgisayara, cep-telefonuna, arabaya, evlere, kadınlara şehvete-servete-siyâsete-şöhrete mahkûm olmuş toplumların ilmî bir farklılık ortaya koymasını bekleyemeyiz.

“Kadınlara, oğullara, kantar-kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara süslü ve çekici kılındı. Bunlar, dünyâ-hayâtının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katındadır” (Âl-i İmran 14).

Atasoy Müftüoğlu:

“Her tür bağımlılık, taşlaştırıcı bir gelenek oluşturarak, düşünen özneleri yok eder. Bu durum, toplumlarımızın zihinsel bir mahrûmiyete dûçar olduklarını gösterir. Zihinsel bağımlılık ve mahrûmiyet sebebiyle, bugün, müslümanlar olarak her-hangi bir olayı, konuyu, gelişmeyi, olguyu, İslâm’i referanslar temelinde değil, seküler/liberâl referanslara dayalı olarak yorumlamak, değerlendirmek zorunda kalıyoruz” der.

İslâm bir “şiddet dîni” değildir ama bir “şiddetsizlik dîni” de değildir. Hayâtın gerçekliğinden kopuk bir din değildir İslâm. “Hoşunuza gitmese de savaş üzerinize farz kılındı” der Kur’ân. Savaş demek şiddet demektir, o halde bir müslüman, “gerektiğinde şiddete baş-vurabileceğini bilen” bir kişi olmakla birlikte, İslâm’ı ne “şiddet dîni” ne de “şiddetsizlik dîni” olarak görür. Şiddet-karşıtlığı İslâm dîninin ana-felsefesi değildir. Mazlumlar Kur’ân’ın ifâdesiyle şöyle yalvarmaktadırlar çünkü:  

“Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: ‘Rabbimiz, bizi halkı zâlim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sâhib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla’ diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” (Nîsâ 75).

Bu zâlim modern sistemin bir alternatifi vardır. Yâni bir ihtimâl daha vardır ki o da, “risâlet süreci”ni yâni “güzel örnekliği” tâkip ederek yeniden İslâm’ı yeryüzüne hâkim kılmaktır. Bu ihtimâl müslümanların ezelî ve ebedî ihtimâlidir. Bu ihtimâl kısaca, “îman, hicret ve cihad”tır .

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ekim 2016

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme