12 Ekim 2016 Çarşamba

Aşırı Uzmanlaşma


Uzman: “Belli bir işte, belli bir konuda; bilgi, görüş ve becerisi çok olan kimse, mütehassıs, kompetan” demektir (TDK).

 

Çağımızda her alanda bir uzmanlaşma oluşmuştur-oluşmaktadır. Uzmanlaşmanın avantajları olduğu gibi dezavantajları da vardır. Avantajları, o uzmanlık alanına odaklanarak ve yoğunlaşarak çok geniş-çaplı bir inceleme-araştırma yapılması, önemli şeylerin fark edilebilmesidir. Tabi bu-arada önemsiz şeyleri de fark edebiliyorlar ve bu  önemsiz şeyleri de alanlarına dâhil ediyorlar. Böylece o alan daha karmaşık bir hâle geliyor ve bir-süre sonra o kadar karmaşıklaşmaya başlıyor ki, kendi alanı, biraz daha farklı bir dala ayrılıp farklı bir uzmanlık alanı daha oluşuyor.

 

Çağımız bir uzmanlaşma çağıdır ve artık bunda çok ileri gedilmiş ve bu nedenle de her-şey çok karmaşıklaşmıştır. Artık ortada neredeyse “net” bir şey yoktur. Zâten bir çok kola ayrılan uzmanlar, bir konu hakkında birbirlerinin tam-aksi görüşler ortaya atabilmektedirler. Bunun nedeni, çok aşırı uzmanlaşmaların oluşması ve uzmanların sâdece kendi alanlarında aşırı bir şekilde uzmanlaşarak diğer alanlarda üstün-körü bir bilgiye sâhip olmalarıdır. Zâten uzmanlar-arası iletişim de kopuktur genelde. Aşırı uzmanlaşma, uzlaşmaya zarar verir-veriyor. Hiç-bir uzman başkasının görüşünü tam olarak kabûl edemiyor ve mutlakâ ona karşı söyleyecek “mantıklı” bir şeyleri oluyor. Bu da karmaşayı ve çıkmazı daha çok artırıyor.  

 

Önemli olanın “çok fazla bilgi” değil de “işe yarar bilgi” olduğu bir-kez daha açığa çıkmıştır aşırı uzmanlaşmayla berâber. Uzmanlaşma her alanda böyledir. Din-bilim-iş vs. Meselâ din konusunda tefsir-hadis-kelam-fıkıh-târih vs. konularında uzmanlaşmalar olmuş, fakat uzmanlar kendi alanını iyi bilmelerine rağmen diğer alanları çok iyi bilmemektedirler. Böyle olunca da vardıkları sonuçlar eksiklikten kaynaklanan yanlışlara sebep oluyor. Zâten artık tüm konulara vâkıf “müçtehid” anlamında âlimler de çıkmıyor. Çünkü o dala âit bilgiler -ki gereksiz bilgiler de vardır içinde- aşırı şekilde fazlalaşmış olduğundan dolayı o dalın uzmanları o bilgiler arasında boğulmaktadırlar. Hâlbuki o kadar karmaşık bilgilere gerek yoktur. Bir kişi genel anlamda her konudan anlayacak ve uzmanlık alanında ise daha iyi gelişeceği için daha isâbetli kararlar verebilecektir. Fakat böyle olmadığından dolayı uzmanlar birbirleri ile anlaşamamakta ve hattâ atışmaktadırlar:

 

“Kendi dinlerini fırkalara ayırmış ve kendileri de parça-parça olmuşlardır; ki her grup kendi elindekiyle övünüp sevinç duymaktadır” (Rûm 32).

 

Peygamber’le birlikte olanlar, fırkalara ayrılmış din uzmanlarından oluşmuyordu. Zâten bu yüzden “güzel örnekliği” gösterebildiler ve muazzam bir gayrette bulunabildiler. Zîrâ kafaları uzmanlaşmadan kaynaklanan gereksiz konularla karışmamış, vahyi ve Peygamber’i tam anlamıyla anlayıp idrâk ederek örnek almışlar ve bu doğrultuda da amelde-eylemde bulunmakta zorlanmamışlardır. Saf ve net bilgi, sonunda da amel-eylem, onların bir devlet ve medeniyeti başlatabilmelerini sağlamıştır.  

 

Üretilen şeyler arttıkça ve insanların sayısı fazlalaştıkça bilgi de fazlalaşır. Fakat bu, “doğal bir fazlalaşma” olmalıdır. Dünyâ’da üretilen ürünlerin % 90’ı aslında gerçek ürünler ve ihtiyaçlar olmadığı gibi, ortaya konan bilgilerin bir-çoğu da “gerçekten önemli ve ihtiyaç duyulan bilgiler” değildir. Olmasa da olur. İş ve üretim konusunda da aynı; bir-çok şey üretilmiştir ve yeni-yeni gereksiz işler-meslekler türemiştir. Çivi çakmasını bile bilmeyen mühendisler çıkmıştır meselâ ortaya. Genel bilgiden yoksunluk, uzmanlaşmayı daha da arttırmaktadır.

 

Bu durum özellikle tıp alanında kendini ziyâdesiyle göstermektedir. O kadar fazla ve gereksiz alanlar ve uzmanlaşmalar çıkmıştır ki ortaya, biri diğerinin alanıyla ilgili neredeyse hiç-bir şey bilmiyor. Dolayısı ile hastayı, sâdece kendisi ile ilgili olan alanından bakarak tedâvi etmeye çalışıyorlar ve genel bilgiden yoksun olduklarından dolayı da teşhisi eksik yada yanlış koyuyor, yada verdiği ilaçlar vücûdun başka bölgelerinde yan-etkilere sebep olarak ârıza çıkarıyor. Bir-yeri iyileştirirken (daha doğrusu iyileştirmeye çalışırlarken) başka yerleri bozuyorlar. Tabî ki herkes kendi alanını daha iyi bilecek ama meselâ kadın doğum doktorunun diğer alanlarda da genel bir bilgisi olmalıdır. Neredeyse iğne bile yapamayacak doktorlar var. Hava atmaya gelince atıyorlar ama sıkıştıklarında da; “ben o konunun uzmanı değilim” deyip işin içinden sıyrılıyorlar. Uzmanı değilsen hiç mi anlamıyorsun?.

 

Meselâ eskiden tıpta “bevliye” diye bir alan vardı ve böbreğe, idrar yollarına vs. o bölgedeki her yere bakardı. Zamanla bevliye, üroloji ve nefroloji diye ikiye ayrıldı ve kendi alanlarından uzmanlaştılar. Fakat burada da durmadı ki.. Üroloji daha sonra alt birimlere de ayrıldı: Kadın üroloji, Çocuk üroloji Androloji, Üroonkoloji, Nöroüroloji, Endoüroloji ve taş hastalıkları. İşin kötüsü bunlar birbirlerinin alanlarından aynı ölçüde anlamıyorlar. O ona gönderiyor, diğeri öbürüne. Hastalar hasta-hânelerde perişân oluyorlar ve daha da beter hastalanıyorlar. Hastaların hasta-hânelerde hastalıklarının artmasını nedeni budur: Prosedür ve uzmanlaşma. Uzmanlaşmadan kaynaklanan aşırı bilgi, doktorun hastaya aşırı teşhis koymasına ve hastaya daha fazla ilaç vermesine neden oluyor. İlaç tüketimin ve ilaca bağlı yan-etkilerin ve yeni hastalıkların artmasının bir nedeni de, işte bu aşırı uzmanlaşmadır.

 

Eski zamanlarda ne doktorlar vardı.. O eski doktorlar nerdeee!. Onlar birer sanatçıydı. Bir bakışta hastanın durumunu anlayıp, hastaya biraz da babacan ve otoriter tavırlarıyla verdikleri güven ile birlikte, ilaçlar ve tavsiyeleriyle uyguladığı tedâvi yöntemleri vardı. Tıp alanında her konudan anlarlardı. Bu nedenle de daha iyi tedâvi oluyordu hastalar. Doğru teşhis ve yerinde tedâvi ile çok az ilaç kullanılıyordu ve böylece çok az yan-etkilere mâruz kalınıyordu. Şimdi artık muâyene de yok. Doktorların %95’i steteskop kullanmıyor. Steteskop üreticileri iflâs ediyor. Eski doktorlar, duruşlarıyla ve bilgileriyle doğal bir otorite kazanırlarken, modern zamanlarda doktorluk, reklâmı iyi yapılan, maaşı yüksek olan bir meslek ve “üst düzey mêmurluk” olarak gösteriliyor ve tıp öğrencileri de ilk-başta “para için” bu alana kilitleniyor. Çok az sayıdaki bir kısım ilkeli insanları tenzih ediyoruz tabi. Doktorların bilgileri çok zayıf, tıp çok fazla bölümlere ayrıldığından yâni aşırı uzmanlaşma olduğundan dolayı doktorlar da sâdece kendi alanında kısıtlı bilgilere sâhipler ve modern çağda ortaya çıkan yada çıkartılan kompleks hastalıkların üstesinden gelemiyorlar ve hastalar da onlardan fayda bulmadıkları için doç., prof. konumundaki doktorlara yüksek ücretler karşılığında gitmek zorunda kalıyorlar. Bu konumda olmayan doktorlar ise devlet hasta-hâneleri ve sağlık ocaklarında işin bürokratik işlemlerini yapıyorlar, kırtasiye işleriyle meşgûl oluyorlar, yâni bir nevî “üst-düzey mêmurluk” yapıyorlar ki onların yaptıklarını yapmak için bir yıl bir doktorun yanına takılmak yada eczâcı kalfası olmak yeterli. Cengiz Yakıncı:

 

“Aşırı uzmanlaşmanın yararları yanında bâzı ciddî zararları da ortaya çıkmıştır. Aşırı uzmanlaşma sonucu hekimler insanları iyileştirmekten çok hastalıkları iyileştirmeye odaklanmıştır. Sistem veya hastalık-uzmanı olarak yetişmiş hekimlerin, hastaları bütün olarak değerlendirilmesi zorlaşmıştır.

 

Tıp-fakültesi hasta-hânesi kliniklerine ayaktan tedâvi olmak üzere gelen erişkin bir hastayı düşünelim. Hastalığının adı konulmadığı için hangi kliniğe başvuracağını bilemiyor. Kâlp doktoru, ‘hastalığımı bilir’ diye düşünüyor. Kardiyolog sâdece kâlp-eksenli düşündüğü için ‘senin hastalığının kardiyolojiyle ilgisi yok’ diye başka bir kliniğe gönderiyor. Bu durumda hasta değişik klinikleri dolaşıyor. Sonuçta, gereksiz maddî ve mânevi kayıp söz-konusu oluyor. Bu hastalar için önerilen çözümlerden biri tıp-fakültesi hasta-hâneleri içindeki âile-hekimliği kliniğidir. Âile-hekimliği belli bir sistem üzerinde değil, genel tıp konusunda uzmanlaştıkları için hastaya bütüncül yaklaşıp teşhis koymada daha başarılı olmaktadır. Tıp-fakültesi hasta-hânesine yatıp teşhisi belli olmayan erişkin bir hasta düşünelim. Genelde bu hastaya sâhip bölüm bulunmakta zorlanılmaktadır. Sık karşılaşılan bu sorun için aşırı uzmanlaşma nedeniyle zayıflamış genel dâhiliye bölümlerinin güçlendirilmesi önerilen çözümdür” der.

 

Modern zihniyete sâhip doktorların bir kısmı da hastanın hastalığına odaklanmak yerine, hastayla daha ilk karşılaştıklarında: “Acaba bu hastadan kaç para çıkar”, “bu hastayı sürekli hastam yapmam lâzım” vs. gibi düşüncelere kapılıyorlar. Uzmanlaşmada böyle problemler ve çirkeflikler de çıkıyor. Zâten artık hastayı değil de, tahlil kâğıdını tedâvi etmeye odaklanılmıştır.

 

Yâni uzmanlaşmanın bölücü bir yanı da vardır. Uzmanlaşmada bir iş-bölümü vardır ve herkes “sâdece kendi işine” bakar. Böylece bir robotlaşma meydana gelir. Bu uzmanlaşma batı uygarlığından yâni modernizmden gelmiştir. Yoksa bizim medeniyetimizde bir İbn-i Sinâ, bir Farâbi; hem filozof, hem ressam, hem şâir, hem müzisyen, hem siyâsetçi vs’dirler. Atasoy Müftüoğlu:

 

“Teknolojik akılcılık, bilimsel-teknik uzmanlaşmayı mutlaklaştıran teknokrasi, teknolojik ön-yargılar, insanlığa mekanik kitle-katliamları çağını yaşattığı gibi, insâni vâroluşun ve değerler dünyâsının parçalanmasını/yıkılışını da yaşattı. Osmanlı, Mısır, Îran hükûmetleri, 19’ncu yüzyıl başlarında tıp, mühendislik ve askerlik konularında uzmanlaşmak, Avrupa’da bu alanlarda gerçekleştirilen gelişmeleri tâkip etmek üzere; Fransa’ya, İngiltere’ye, Viyana’ya yüzlerce öğrenci gönderdiler. Bu öğrenciler ülkelerine döndüklerinde batı’lılaşmanın öncüleri oldular. Hangi alanda olursa-olsun, uzmanlık, çok daha az şey hakkında daha çok şey bilmek anlamı taşıyor” der.

 

Bir yazıda bu uzmanlaşma konusunda şunlar söylenir:

 

“Durkheim, katı uzmanlaşmanın faydasından çok zararı olduğunu dile getirmektedir, çünkü bir organın iş-bölümünde donup kalmasına neden olabilmektedir. Durkheim’a göre yukarı toplumlarda bireylerin ödevi, etkinliklerinin alanını genişletmek değil, onları yoğunlaştırıp uzmanlaştırmaktır. Marx, iş-bölümüne “yabancılaşma” bağlamında bakar. Daha açık ifâde edilecek olursa, yabancılaşmayı iş-bölümünün sonucu olarak değerlendirir. Marx, iş-bölümü ile bozulmamış insanı “bütünsel insan” olarak tanımlamaktadır, bu çizgide bütünsel insan, uzmanlaşmamış insandır. “Bütünsel insan, her-şeyi yapabilecek insan değil, insanlığın aslına uygun olarak gerçekleştiren, insanı tanımlayan etkinlikleri yerine getiren insandır” der. Marx’a göre, iş-bölümü insanların bir-çoğunun yetenekleri doğrultusunda iş yapmalarına engel olmaktadır. İş-bölümünün sonu yabancılaşmadır; çünkü kişi kendi çıkarını toplumun çıkarı gibi ele alır. Aynı-zamanda birey, iş-bölümüyle kendi potansiyeline de yabancılaşır”.

 

Müslüman ilim-adamları, belli bir alanda uzmanlaşmak yerine, pek-çok alanda bilgi-sâhibi olmak için çaba göstermişlerdir. Eski Yunan düşünürleri de böyleydi. Kanımca doğru olan da budur. İslâm’da “her alanda âlim” denilebilecek kişiler meselâ Mesûdî ve Birûnî’dir.

 

Hazerfen, “bin fenli” demektir. Artık eskiden olduğu gibi “hazerfen”ler yoktur. Bunun nedeni aşırı uzmanlaşmadır. Uzmanlaşanlar sâdece kendi alanlarında belli bir bilgiye ve yeteneğe sâhiptirler. Bu durum bilgiyi çoğaltmakla birlikte, aynı-zamanda bir “bilgi çöplüğü” de ortaya çıkarmaktadır. Çöplük hâline gelmiş bilgiyle kaliteli düşünceler ve işler yapılamamakta ve sorunlar çözülememektedir. Aşırı uzmanlaşma, sorunların çözülmeyip devâm etmesi ve bu-arada kapitâlizme kan pompalanması içindir. 

 

Uzmanlaşmaya izin vermeyen alanlar da vardır. Siyâsette uzmanlaşmaya gerek duyulmaz meselâ. Yine; “herbalist” denen bitki ile tedâvi sunan aktarlar da her hastalık hakkında bilgi sâhibidir.

 

Sonuçta aşırı uzmanlaşmanın, yararından çok zararı olmuştur-olmaktadır.

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ekim 2016

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme