1 Haziran 2017 Perşembe

Göz-ardı Edilen Âyetler



“..Yoksa siz, Kitabın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz?. Artık sizden böyle yapanların dünyâ-hayâtındaki cezâsı aşağılık olmaktan başka değildir; kıyâmet gününde de azâbın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir” (Bakara 85).

Müslümanlar son 30-40 yıldır Kur’ân’a aşırı yönelerek onu çok fazla okumaya başladılar ve Kur’ân konusunda bir-çok çalışmalar da yapmaktadırlar. Fakat sorun şu ki, iş, amel etmeye gelince Kur’ân ile değil, modern telâkkilere, ideolojilere ve öne çıkan dînî-siyâsi lîderlere göre amelde-eylemde bulunuyorlar. Bu nedenle Kur’ân’ın bir-çok âyetini göz-ardı edebiliyorlar. Modernizme, demokrasiye, lâikliğe vs. câri olan insan ürünü ideolojilere aykırılığı çok açık olan âyetlerden bahsedenleri çok da göremiyoruz. Hele ki bu âyetlerden bahsedenlerin ulusal kanallara çıkması sanki yasaklanmış. Diyânet İşleri Başkanlığı bu âyetlerin zinhar sözünü etmiyor, daha doğrusu edemiyor. Böyle olunca da mecbûren Kur’ân’ın bu göz-ardı edilen âyetleri çok aşırı bir şekilde yoruma-te’vile-tefsire tâbi tutuluyor. Göz-ardı edilen âyetler, anlamından saptırılana kadar yorumlanıyor, te’vil-tefsir ediliyor. Fakat göz-ardı edilen yada edilmek istenen âyetler o kadar çok ve apaçık ki, bu âyetleri gerçek anlamından koparmak için yapılan bu yorumların sonucunda âyet, “o âyet” olmaktan çıkıyor ve söylediğinden çok farklı anlamlara getiriliyor.  

Kur’ân-merkezli çalışanların, ellerinde Kur’ân var. Kendilerini Kur’ân talebesi, Kur’ân okuyucuları/halkaları/meclisleri vs. olarak kabûl ediyorlar. Fakat zihinlerini/kâlplerini Kur’ân inşâ etmemiş. Bu nedenle de eylemlerini Kur’ân-merkezli yapmıyorlar-yapamıyorlar. Bu yüzden de bâzı âyetleri mecbûren göz-ardı etmek zorunda kalıyorlar. Böyle olunca da söylemleri ile eylemleri bir-birini tutmuyor. Netîcede hayâtı “Allah adına” okumamış oluyorlar. “Başkaları adına” okumuş oluyorlar. Tabî ki bu tutumdan dolayı birileri “ödüllerini” fazlasıyla alıyor. Peki neden böyle yapıyorlar?: “Bu durumun sebebi şudur: Onlar îman ettiler, sonra küfre saptılar da kâlpleri üzerine mühür basıldı. Artık onlar incelikleri kavrayamazlar” (Münâfikûn 3).

Müslümanların, Kur’ân’ın bütünlüğünden habersiz olma ve bütünlüğüne îman etme(me) sorunu var. Cımbızladıkları âyetleri çok fazla öne çıkarıyorlar ve o göz-ardı edilen âyetlerden bahsedildiğinde; “onun demek istediği öyle değil”, “tefsire bakmak lâzım” vs. gibi laflar ediyorlar. Bir tanıdığım, Kur’ân’ı kabûl ettiğini söylediği hâlde, göz-ardı edilen âyetler içinde hoşuna gitmeyen bir âyetten bahsettiğimde, “ben bu âyeti kabûl etmiyorum” diyebilmişti.

Bâzı âyetlerden özellikle bahsetmemek de “âyetleri göz-ardı etmek” anlamına gelir. Sözün ortasında tam o çok göz-ardı edilen âyetin söylenme zamânı geliyor ama bir türlü söylenmiyor. Neden?. Çünkü lâikliğe, sekülerizme, kapitâlizme, liberâlizme, konformizme, demokrasiye ters. Çıkara ters. Hâlbuki bu tutum çok çirkin bir davranıştır ve baştaki âyetin dediği gibi bu tür davranışın cezâsı Dünyâ’da rezillik iken, âhirette de acı bir azaptır. Üstelik Allah, kitabın bir kısmını göz-ardı edip saklayanları adam yerine bile koymuyor, onlarla konuşulmayacağını söylüyor:

“Allah’ın indirdiği Kitaptan bir şeyi göz-ardı edip saklayanlar ve onunla değeri az (bir şeyi) satın alanlar; onların yedikleri, karınlarında ateşten başkası değildir. Allah kıyâmet günü onlarla konuşmaz ve onları arındırmaz. Ve onlar için acı bir azap vardır. Onlar, hidâyete karşılık sapıklığı, bağışlanmaya karşılık azâbı satın almışlardır. Ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar!” (Bakara 174-175).

Göz-ardı edilen âyetler, en başta “hüküm verme” ile ilgili olan âyetlerdir ve en çok da hüküm ile ilgili olan âyetler göz-ardı edilmektedir. Hükmün sâdece Allah’a âit olduğu ile ilgili Kur’ân’da yüzlerce âyet vardır ve zâten Kur’ân, “hükmü sâdece Allah’a has kılmak için” gönderilmiş bir kitaptır. Şu âyetler bunun apaçık göstergesidirler:

“Size kitabı açıklanmış olarak indirdiği hâlde, Allah’tan başka hükmedici mi arayacak mışım?” (En-âm 114).

“Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi?. Bunlar, tâğut’un önünde muhâkeme olmayı istemektedirler; oysa onu reddetmekle emrolunmuşlardır. Şeytan onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister” (Nîsâ 60).

“Allah ve Resûlü bir işe hükmettiği zaman, mü’min bir erkek ve mü’min bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne isyân ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır” (Ahzâb 36).

“Hüküm vermek yalnızca Allah’a âittir” (Yûsuf 40).

“İyi biliniz ki yaratma ve emir O’nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir” (A’raf 54).

“Yalnız Allah’ın hükmüne dâvet edildiğiniz zaman kabûl etmiyorsunuz. Fakat şirk unsuru olan başka hükümler bahis konusu olunca kabûl ediyorsunuz. Oysaki hüküm yalnız her-şeye gücü yeten Allah’ındır” (Mü’min 12).

Yine; “savaş” ile ilgili âyetler göz-ardı edilmektedir ve sanki İslâm’da savaş sâdece savunma-savaşıymış gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Hâlbuki 1.000 km. ötede “savunma-savaşı” olmaz. Hem, ilimlerinden şüpheye düşmediğimiz Hz. Ali ve Hz. Âişe arasında, İslâm’da savaşın sâdece savunma-savaşı olduğunu hangisi anlayamamıştır da Cemel Savaşı’nda birbirleriyle savaşmışlar ve bir-çok sahabe hayâtını kaybetmiştir?.

Müslümanlar; Türkiye’de 12 Eylül ve 28 Şubat sürecinden sonra; Dünyâ’da ise 2. dünyâ savaşından; özellikle “Soğuk Savaş”ın bitiminden ve 11 Eylül olayından sonra liberâl, demokratik, kapitâlist, konformist, ılımlı, hoşgörülü, muhâfazakâr, “dindar” vs. gibi tâğutlar tarafından oluşturulan ve yürürlüğe konulan kavramların etkisiyle, sosyâl-siyâsal İslâm’dan vaz-geçtiler ve bunun netîcesinde de Kur’ân’da geçen savaş-âyetlerini bu kavramların doğrultusunda tam da tâğutların istediği şekilde meâllendirip tefsir etmeye başladılar. Artık medyanın ve diğer küresel baskıların ve ondan doğan korkuların (haşyet-vâri korkular) da etkisiyle müslümanlar (mü’minler değil), “savaş” denildiğinde sâdece “savunma-savaşı”nı anlamaya ve konuşmaya yöneldiler ve Kur’ân’da/İslâm’da geçen savaş-kavramlarının tamâmının sâdece savunma-savaşından bahsettiğini yoğun ve mükerrer bir dille söylemeye başladılar.

Hâlbuki Kur’ân’a ve onun fiîliyata dönük yüzü olan Peygamberimizin uygulamalarına baktığımızda durumun hiç de öyle olmadığını görüyoruz ve anlıyoruz. Evet, Kur’ân’da ve Sünnette “savunma-savaşı” vardır fakat İslâm’da savaş “sâdece savunma-savaşı”ndan ibâret değildir. Zâten, “savunma-savaşı” tâbiri biraz abes bir tâbirdir. Kendilerine savaş açan ve saldıran bir topluluğa karşı diğer toplumun da savaşmaması yada kendisini savunmaması, patolojik bir vâkıa değilse eğer, a-normâl bir durum olur. Kur’ân; “kendinizi savunun”, “size savaş açanlarla siz de savaşın” gibi âyetleri “iki seçenekten birini (savaşma yada savaşmama) tercih edin” anlamında değil, “izin” ve “teşvik” anlamında söyler.

Kur’ân’da hem savunma-savaşı, hem de saldırı-savaşı vardır. Savaşın her türlüsü vardır ve âyetler bunu ortaya koyar:

“Savaş, hoşunuza gitmediği hâlde üzerinize yazıldı (farz kılındı). Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz” (Bakara 216).

“Öyleyse kim size saldırırsa, onun saldırdığı gibi siz de ona saldırın. Allah’tan korkup-sakının ve bilin ki Allah, muhakkak ki korkup-sakınanlarla berâberdir” (Bakara 194).

“Size ne oluyor da, Allah yolunda ve o ezilen erkekler, kadınlar ve yavrular uğrunda savaşmıyorsunuz?. Baksanıza: “Ey bizim Rabbimiz!, bizleri zâlim olan bu memleketten kurtar!, bize bir yiğit, bir bahâdır gönder!” diye yalvarıp duruyorlar” (Nîsâ 75).

“İslâm’da savaş savunma savaşıdır” sözüne göre, “Peygamberimiz yaptığı 65 savaşın tamâmını Medîne’de yapmıştır” demek gibi bir safdillikle karşı-karşıya kalırız. Peygamberimiz “savaşçı” bir peygamberdir. Bir elinde Kur’ân, diğer elinde kılıç/demir vardır ki “mîzan/düzen” ancak bunlarla birlikte sağlanabilir. Peygamberimizin ismi ile anılan sûre olan Muhammed Sûresi de savaş sûresidir, zâten bir adı da “kıtâl sûresi”dir bu sûrenin.

Yine; çok göz-ardı edilen âyetler, servet ve servetin paylaşımı ile ilgili olan âyetlerdir. Kapitâlizmin dinleştiği bu zamanda müslümanlar da servetler edinmeye başladılar yada servet edinme hayâline kapılıyorlar ve paylaşmak, infâk gibi hasletler unutulmaya yüz tutmuş yada ucundan-kıyısından yapılmakta.

İnfâk, “azîmetli amel” anlamında yapılandır. İnfâk, bedelle alâkalıdır. Zorlayıcı bir etkiye sâhiptir. Kişi infâk ettikten sonra mâli olarak biraz zorlanmalıdır. İnfâk, biraz acıtacak derecede olmalıdır. İşte bu seviyede yapılan infâk Dünyâ’da aç-susuz-çıplak bırakmaz. İslâm bir “infâk dîni”dir.

“Malınızı-mülkünüzü heder edin” demez Kur’ân. Dengeli bir harcamadan bahseder. Fakat bu, “kırkta bir”e denk gelmez. Sahabenin de dediği gibi bu, zekat-ı bâhil=cimrinin zekatıdır. “Elini boynunda bağlanmış olarak kılma, büsbütün de açık tutma. Sonra kınanır, hasret (pişmanlık) içinde kalakalırsın” (İsrâ 29).

1/40 Kur’ân’dan çıkarılmış bir oran değildir. Mekke müşrikleri de zâten aynı ölçüyü (1/40) kullanıyorlardı. Kur’ân’dan çıkan ölçü nedir peki?. 1/12 bir Kur’ân ölçüsüdür. 12 ay da bir oruç tutarız meselâ. 12 ay boyunca yerken, bir ay boyunca (1/12) yemeyiz. Bu bir ölçü/orandır. 12’de 1’ini vermektir. 40’da 1’i falan geçin. Vermenin hesâbı yapılmaz.

“Ey insanlar!: “Yoksa âhiretten vazgeçip dünyâ-hayâtına mı râzı oldunuz?” (Tevbe 38).

İslâm-dünyâ’sının hâli- pür melâlinin nedeni bu konudur: İnfâk. Ümmetin âlimlerinin bir-çoğunun yıkıldığı yer de burasıdır. Her konuda ahlâklı olmayı, hattâ en ufak bir şeyi bile aşırı büyütmeyi ilke edinenler, iş infâka, paylaşmaya gelince “aslandan kaçan yaban eşekleri”ne dönüyorlar. Para kazanma/biriktirme hırsıyla çabalamanın sonu yoktur. Bu yola müptelâ olmuş insanlar bir-zaman sonra delirerek şeytan çarpmışa dönerler. 

İslâm’ın servet hakkındaki hükmü “Kur’ân’ın Kur’ân’ı tefsiri” sadedinde âyetlerin şu sıralamasıyla idrâk edilebilir: 

“Orada (yerde) onun üstünde sarsılmaz dağlar vâr etti, onda bereketler yarattı ve isteyip-arayanlar için eşit olmak üzere oradaki rızıkları dört günde takdir etti” (Fussilet 10).

“Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: Onlarda hem büyük günah, hem insanlar için (bâzı) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından daha büyüktür. Ve sana neyi infâk edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyaçtan artakalanı. Böylece Allah, size âyetlerini açıklar; umulur ki düşünürsünüz” (Bakara 219).

“Allah rızıkta kiminizi kiminize üstün kıldı; üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altında bulunanlara onda eşit olacak şekilde çevirip-verici değildirler. Şimdi Allah'ın nîmetini inkâr mı ediyorlar?” (Nâhl 71).

“Ey îmân edenler, gerçek şu ki, (yahudi) bilginlerinden ve (hristiyan) râhiplerinden çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah'ın yolundan alıkoyarlar. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar... Onlara acı bir azabı müjdele (Tevbe 34).

“Allah'ın, bol ihsanından kendilerine verdiği servette cimrilik edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır!; bu, onlar için şer’dir; kıyâmet günü, cimrilik ettikleriyle tasmalandırılacaklardır. Göklerin ve yerin mîrâsı Allah'ındır. Allah yaptıklarınızdan haberi olandır” (Âl-i İmran 180).

Evet; en çok göz-ardı edilen âyetler, hüküm koyma, savaş ve servet ile ilgili âyetlerdir. Kur’ân’daki göz-ardı edilenlerin dışındaki âyetlerin sürekli gündem edilmesinden tabî ki hoşnutuz ama diğer âyetler “mehcûr” kalıyor. İşin kötü yanı, göz-ardı edilen âyetlerin konuları, müslümanların yerine getirmedikleri için perişanlığa mâruz kaldıkları âyetlerdir. Müslümanların hâl-i pür melâlinin sebebi göz-ardı edilen âyetlerdir. Gelgelelim, müslümanlar yine de modern-seküler sistemin çarkına çomak sokmayacak âyetleri öne çıkarıyorlar ve bununla övünmekteler. Böyle yapmakla doğru bir davranışta bulunduklarını zannediyorlar. Hâlbuki Allah bu konuda bizi ağır bir şekilde uyarır:

“De ki: Davranış (ameller) bakımından en çok hüsrâna uğrayacak olanları size haber vereyim mi?. Onların, dünyâ-hayâtındaki bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar. İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Artık onların yapıp-ettikleri boşa çıkmıştır, kıyâmet gününde onlar için bir tartı tutmayacağız” (Kehf 103-105).

Kur’ân’ın göz-ardı edilen âyetleri bizi “yerin en düşük rakımı”na kadar indirdi. Rakımı yeniden yükseltmenin yolu, Kur’ân’ın bütünlüğü bağlamında, göz-ardı edilen bu âyetleri yeniden diriltmekle olacaktır.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Mayıs 2017

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme