19 Mayıs 2016 Perşembe

Yorumun Kaynağı Ne Olmalı?



“Şimdi de Allah size kitabı, içinde her-şey inceden-inceye açıklanmış olarak göndermişken Allah’tan başkasını mı hakem isteyeceğim?. Kendilerine kitap verdiklerimiz de bilirler ki, o tamamıyla gerçek olarak Rabbin tarafından indirilmiştir. Sakın şüphelenenlerden olma!. Rabbinin sözü, doğruluk bakımından da, adâlet bakımından da tastamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirebilecek (kimse) yoktur. O, işitendir, bilendir” (En-âm 114-115).

Müslümanlar, modernizmin etkisi ve baskısı karşısında dünyevî yorumlamalarından sonra mânevî yorumlarını bile modernizme uydurmanın yoluna girmişler. Modernizme uygun olmayan yorumlama çeşitleri ise ilgisizliğe yada anlamsızlığa terk ediliyor ve bu tarz yorumlamalarda bulunanlar mîzahın konusu yapılıyor ve yalnızlaştırılıyor. Fakat mezhep, parti ve modernizm-merkezli yorumlamalar yapıldığında yâni sistem-içi söylemlerde bulunulduğunda, bu tarz yorumların bir kıymeti ve edebî yönden değeri olmasa bile gündem edilebiliyor. Bu tarz yorumlar aşırı desteklenirken, farklı bir yorumlama tarzı köstekleniyor ve hattâ bu yorumlama tarzı az-biraz siyâsi olarak görünüm kazandığında hemen şiddete bile başvurulabiliyor. En azından sözlü hakâretler edilebiliyor. Şeytan ve tağutlar, kendi keyiflerine-çıkarlarına aykırı olan yorumlara-düşüncelere katlanamıyorlar ve buna karşı her-türlü önlemi alıyorlar. “İpin ucu”nu ellerinde tutanlar için bu durum çok da zor olmuyor zâten. Çünkü mevcut Dünyâ “göz ve kulak medeniyeti”dir ve gözüyle gördüğünü ve kulağıyla duyuverdiğini, daha doğrusu gözüne gösterildiğini ve kulağına fısıldananı doğru zannedenler, gördüklerinin ve duyduklarının dışında hiç-bir şeyi kabûl etmiyor. Zâten bir-süre sonra kabûl ettiklerinin militanı hâline geliyorlar. Zîrâ modernizm onları bu şekilde kuşatma altına almış durumda. Böylelikle “sistem” güçlenerek yolunda emin adımlarla ilerlemeye devâm ediyor. Öyle bir duruma geliniyor ki, artık kimse farklı bir yorumda bulunamadığı gibi, farklı bir yorum yapmayı düşünemez oluyor ve böyle bir yola girmeyi radikâllik olarak görmeye başlıyor. Böylece şeytanın hoşuna gidecek yorumlar ayyuka çıkıyor. Şeytan Dünyâ’da görece bir hâkimiyet kuruyor.

İnsanlar Dünyâ’ya göbeklerinden bağlıdırlar ve bu bağın kopması hayattan kopmak demek olduğundan, bu bağı koparmamak çabasıyla mevcuda bağlanmaları zor olmuyor. Bu bağın kopup-kopmamasının önem derecesi, mânevî bağın gücü ve sağlamlığı ile alâkalıdır. Mânevî bağ maddî bağdan daha güçlü olduğunda, yâni ebedî hayat geçici hayata tercih edildiğinde hayattan kopmak mü’min için çok da sorun olmuyor ve yorumunu ve eylemini modenizme aykırı şekilde yapmaktan çekinmiyor. Tabi kişinin bunu yapabilmesi için ilk-önce; iç âlemini, dış âlemini şekillendiren modernist yorumlama tarzından farklı bir yorumlama tarzıyla değiştirmesi gerekiyor ki aslında Kur’ân baştan-sona bu tarz bir yorumlama şekline sâhiptir. Kur’ân, mevcudun eleştirisini ve îtirâzını yapan bir tarza-söyleme sâhiptir. İşte bu tarza sâhip olunmadan iç âlem zenginleştirilerek îmanlar arttırılamıyor. Kur’ânî yorumlama tarzına sâhip olan mü’min için hayattan kopmak, “ebedî âleme geçmek” demek olacağından, bundan çekinilmez bir duruma gelinir ki, modernizmin en çok korktuğu şey, ölümden korkmayan bu tarz kişilerin çoğalmasıdır. Bu tarz kişilerin çoğalması, modernizme alternatif yorumlama şeklinin de çoğalması demek anlamına geliyor ki, bu, modernizme yapılabilecek en büyük îtirâz ve isyândır. O hâlde bir mü’minin, Kur’ân-merkezli bir idrâk edip yorumlama ve sünnet-merkezli bir edip-eyleme yoluna girmesi gerekir ki dînini hakkıyla idrâk edip yaşayabilsin.

Peki böyle olması gerekmesine rağmen müslümanlar yorumlarını neyi baz alarak yapıyorlar?. El cevap: Modernist-merkezli yorumlama tarzını baz alarak. Mezhep lîderlerinin, târikat şeyhlerinin, parti lîderlerinin, sermâyedarların, popüler olanların vs. vs. kısaca şeytan ve tağutların isteği doğrultusundaki yorumlama tarzına göre ki bu bâtıl bir yorumlama tarzıdır. Bunu, ya çıkar için yada cehâletten dolayı yapıyorlar. Öyle bir duruma gelindi ki, modenizme uygun olmayan Kur’ân yorumları yapılamaz ve seslendirilemez oldu. Hiç alâkası olmadığı hâlde bir parantez-içi yada yanlış ve takdirî kelimelerle tam da modern bilime, ideolojiye, siyâsete, sosyâl hayâta, ekonomik düzene göre yorumlamalar yapılıyor. Hâlbuki modern dönemin bu konulardaki söylem ve eylemleri ile Peygamberimizin gönderildiği Mekke toplumundaki aynı konulardaki söylem ve eylem arasında fark yoktur. Hattâ modern dönemde bu sapıklıklar artarak devâm ediyor. Yâni şirk ayyuka çıkmış durumda. Ellerinde Kur’ân olanlar ve güyâ Kur’ân’a göre bir anlama faaliyeti yürüttüğünü zannedenler bile tağutlara rahmet okuyabiliyorlar ve onlara “tam destek” veriyorlar. Ellerinde Kur’ân olması buna engel olmuyor. Kur’ân’ı yorumlama tarzları Kur’ân’a uygun değil. Kur’ân’ın bütünlüğüne uygun değil. Sünnete ise hiç uygun değil. Kur’ân ve Peygamber zâten şu-an yaşadığımız mevcut ve benzer bir hayâta-duruma eleştiri, îtirâz ve isyân olarak gönderilmiştir ve Kur’ân’ın yeni bir yorumlama, idrâk ve eylem-plânı vardır. Bir devlet-medeniyet rüyâsı ve potansiyeli vardır İslâm’ın. Bir hayat-anlayışı getirmiştir. Özgün bir yorumlama tarzına sâhiptir. Modernizmin kuşatması altında maddî ve psikolojik olarak ezilenler, bu yükten kurtulmak için Kur’ân’ı Kur’ân ile değil, modernizm-merkezli yorumluyorlar. Böylelikle Kur’ân’ın yetersizliği gibi bir durum çıkıyor ortaya. Hâlbuki Kur’ân bir hayat kitabıdır ve tüm zamanlarda bir bilinç-kültür-siyâset-sosyâl hayat-din-ahlâk vs. vâzeder. Her konuda tüm asırları aydınlatacak potansiyele sâhiptir. İslâm ve Kur’ân bu potansiyele sâhiptir fakat müslümanlar sâhip değildir. Çünkü ellerinden Kur’ân’ı bırakmasalar da zihinleri modernizme göre işliyor.

Kur’ân aynı-zamanda bir kültür de oluşturur. Diğer kültürleri tümden görmezden gelmese de, onun kendine-özgü bir ilim-kültürü vardır.

İslâm’da yorumlama, kendi dışındaki kaynaklar-merkezli olamaz. O kaynaklar da kullanılarak yorum zenginleştirilmesi yapılabilir fakat bu, esastan olamaz, usûlden olabilir. İslâm akla aykırı olmasa da aklı da aşan yönleri vardır ve bu nedenle salt akıl ile yorum yapan felsefeyle sınırlı bir ilişki kurulması gerekir. Çünkü İslâm, felsefe gibi salt akıl ile yorumlama yapmaz. İslâm’da, vicdan-rûh-kâlp (akleden kâlp) vs. gibi meta-fizik unsular da vardır ve bu nedenle zâten bir “İslâm felsefesi”nden bahsedilemez. Tabî ki “ilim mü’minin yitik malıdır, onu nerde bulursa alır” sözüne göre felsefeye tamâmen de arkasını dönmez.

Her ne kadar İslâm’ı zenginleştirdiği söylense de, Dâr-ül Hikme’den (bilgelik evi) sonra din, felsefe-merkezli yorumlanmaya başlandı ve Kur’ân, felsefenin -ki bu felsefe yunan felsefesidir- etkisi altında kalarak yunan felsefesinin nesnesi durumuna getirildi. Böylece “Kur’ân başka felsefeler-kaynaklar olmadan anlaşılamaz düşüncesi” hâkim olmaya başladı ki hâlen devâm eden bu yorumlama düşüncesiyle müslümanlar zamanla kendilerine olan güvenlerini kaybettiler. “Kimin ekmeğini yersen onun davulun çalarsın” misâli, “kimin felsefesini-ilmini kullanırsan, onun kültürünü ve ürettiği alırsın” prensibi ayyuka çıktı zamanla. İslâm’ı daha doğrusu müslümanları durduran, gerileten ve yenilgiye uğratan ana-sebep budur. Aristo-Plâton-Plotinus (yeni eflâtunculuk) merkezli yorumlama tarzı, “Kur’ân’ın Kur’ân’ı tefsiri ve sünnet-merkezli yorumlama düşüncesi”ni blôke etti.

Zeki Özcan:

“9-13. yüzyıllarda yeni-Plâtoncu/Aristotelesçi düşünme biçimi anlamındaki İslâm Felsefesi, bilindiği gibi, daha ziyâde Süryânice ve grekçeden arapçaya yapılan tercümelerin etkisiyle ortaya çıkmıştır. Bu felsefe daha önce hint felsefesinin, grek felsefesinin ve hristiyan felsefesinin geliştiği gibi gelişti. Orijinâlitesi bir yana, gerek İslâm dünyâsında gerekse batı orta çağını etkileyen çok önemli eserler verdi. Bu eserlerde, zorunlu olarak grek felsefesinin derin etkileri görülmektedir. Özetle söyleyecek olursak, kültürümüzün özellikle teorik ve spekülatif yönü, doğrudan ve dolaylı biçimde, Plotinus’un Ennadlar’ının bâzı bölümlerinin etkilerini taşımaktadır” der.

Mü’min, yorumunu sâdece akıldan aldığı tâlimatlarla yapmaz. Kâlbine-vicdânına da danışmalı, iyice düşünüp tartmalıdır. Çünkü aklî yorumlar -aynen Plâton ve Aristo gibilerinde olduğu gibi- çok çarpıcı olsa da, çok da uzun olmayan vâdelerde, eylemde kötü ve üzücü sonuçlara çıkar ve yol açar. Bir yorumun doğru ve yanlış olduğunu delili, eylemde belli eder kendini. Modern dünyâ siyâsi alanda Fransa-İngiltere; felsefî alanda Almanya, ahlâkî alanda ABD-İsrâil-İngiltere; askerî alanda da ABD güdümündedir. Buna, düşüncede yunan, siyâsette Roma da diyebiliriz. İşte modern dünyânın ilk-başta çok câzip görünen düşünce ve görüşlerinin sonuçları, şu-an yaşadığımız dünyâdır. Bu dünyâdan memnun olanlar beri gelsin..

Müslümanların kimi; kapıldıkları ideolojiye, kimi bir lîdere, kimi bir partiye, kimi bir târikata-mezhebe-cemaate, kimi ekonomiye, kimi millî duygulara, kimi bilime, kimi ezoterik-bâtıni-hermetik tasavvufa, kimileri direkt olarak şeytana (satanizm), kimi de sapık başka yollarla göre yorumlamalarda bulundukları için hayat anlayışları da buna uygun oluyor. Kişinin fikri ne ise zikri ve eylemi de o oluyor.

Peki neden böyle oluyor? yâni genelde tüm insanlar ve özelde müslümanlar “nefs-merkezli modernizm”e uygun yorumlar yapıyorlar?. Çünkü bunun için bir bedel ödemeleri gerekmiyor. Oysa Kur’ân insana bir sorumluk yâni bir yük yüklüyor. Kur’ân’ı yine Kur’ân ile yorumlamak bu yükü omuzlamak anlamına geliyor ki bu eyleme döndüğünde zamandan, konfordan, mallardan ve en nihâyetinde de canlardan bile ferâgat etmeyi göze almayı gerektirebiliyor. İşte bunu göze alamayan insanlar ve müslümanlar, böyle bir düşünme-yorumlama ve edip-eyleme sürecine ve yoluna giremiyorlar. Bu nedenle konjonktür tam da şeytanın istediği gibi güçlenerek devâm ediyor.

Modernist yorumlama tarzında Kur’ân bütünsel olarak okunup yorumlanamıyor ve yaşanılamıyor. Bu durum Kur’ân’a göre hem Dünyâ da hem âhirette büyük azap nedenidir:

“…Yoksa siz, Kitab’ın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz?. Artık sizden böyle yapanların dünyâ-hayâtındaki cezâsı aşağılık olmaktan başka değildir; kıyâmet gününde de azâbın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir” (Bakara 85).

Müslüman-mü’min için yorumun kaynağı Kur’ân-sünnettir; “batı paradigması” değil.

Eğer bir yama yapılacaksa, yama yine İslâm’dan alınan aynı kumaşla yapılmalıdır. “Kırk-yamalı bohça”ya dönmüş bâtılın kumaşından alınarak yapılan yamalar, İslâm’ı tanınmaz bir hâle getirecektir.

Kur’ân kimsenin babasının malı değildir. Bu nedenle hiç kimse, Kur’ân’a keyfine göre yaklaşamaz. Kur’ân’a yine Kur’ân’ın gösterdiği şekilde uyulmalıdır:

“Şüphesiz, Allah’ın sana gösterdiği gibi insanlar arasında hükmetmen için biz sana Kitabı hak olarak indirdik. (Sakın) hâinlerin savunucusu olma!” (Nîsâ 105).

“Ey îman edenler!. Kâfirlere uyarsanız sizi gerisin geriye (küfre)düşürürler. Siz de (o zaman) hüsrâna uğramış olursunuz” (Âl-i İmran 149).

Seyyid Kutub bu âyete şöyle yorum yapar:

“Demek ki bunun sonucu, kesin bir hüsrandır. Çünkü akîde-sâhibinin, akîde-düşmanlarına meyletmesi, vesveselerine kulak vermesi ve direktiflerine uyması, rûhî bozgundan başka bir şey değildir. Hezîmet doğuran bir hezîmettir. İşin sonunda, bu hezîmetten koruyacak ve gerisin-geriye küfre dönüşü engelleyecek hiç-bir şey yoktur. İlk adımda fark edilmese de, bu umutsuz sona doğru yol alıp gitmektir. Bir mü’min, dîninin düşmanlarına danışmaya aslâ gerek bırakmayan yeterliliği; kendi akîde ve metodunda bulur. Bir-tek kere bile onları dinlerse, gerisin-geriye irtidâda doğru gidiyor demektir. Bu, fıtrî bir hakîkattir. Yüce Allah’ın dikkat çektiği bir hakîkattir. Dâvânın asıl sâhibi olan Yüce Allah’ın, dâvetçi ve mü’minleri uyardığı bir hakîkattir. Onları kendisine bağlayan “îman”la seslenerek sakındırdığı bir hakîkattir”.

Müslümanlar “Kur’ân-merkezli yorumlama” ve “sünnet-merkezli eylem” yoluna girmedikleri müddetçe ve bu durum Dünyâ’da dikkat çekecek seviyeye gelmedikçe seküler-liberâl-modernist sistem, tağutları görece güçlendirecek, mazlumları ise ezdikçe ezecektir. O hâlde Kur’ân’ı, idrâkın-bilincin-yorumlamanın kaynağı; sünneti de edip-eylemenin yâni eylemin kaynağı yapmadıkça hiç-bir şeyin değişmeyeceğini ve yapılan etkinliklerin hiç-bir yaraya merhem olmayacağını bilelim. Unutmayalım ki, yorumunuzun kaynağı ne ise düşüncenizin-tasavvurunuzun ve eyleminizin kaynağı da odur. Yada, kimin ekmeğini yiyorsanız onun davulunu çalarsınız.

Çoğunluğun bâtıl yolda olması kişiyi kurtarmaz. Çoğunluğa uymak “yanılgıya uymak” demektir Kur’ân’a göre:

 “Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak zan ve tahminle yalan söylerler” (En-âm 116).

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Mayıs 2016



























Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme