19 Mayıs 2016 Perşembe

Vazgeçiş Ayı: Ramazân


“Ramazân ayı... İnsanlar için hidâyet olan ve doğru yolu ve (hak ile bâtılı bir-birinden) ayıran apaçık belgeleri (kapsayan) Kur’ân onda indirilmiştir. Öyleyse sizden kim bu aya şâhid olursa (erişirse) artık onu tutsun. Kim hasta ya da yolculukta olursa, tutmadığı günler sayısınca diğer günlerde (tutsun). Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. (Bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi doğru yola (hidâyete) ulaştırmasına karşılık Allah’ı büyük tanımanız içindir. Umulur ki şükredersiniz” (Bakara 185).

Ramazân ayını diğer aylardan ayıran şey her ne kadar “oruç=savm” olarak açığa çıksa da, o ayı değerli yapan etken Kur’ân’ın o ayda inemeye başlamış olmasıdır. Kur’ân’dır o ayı özel kılan. O ayı özel kılan, oruçtan ziyâde Kur’ândır. O hâlde bu aya erişmek, Kur’ân’a erişmek demektir ve “Kur’ân’a başlama”nın ve bunu hayâtın geri kalan her günü için devâm ettirmenin mîlâdı olmalıdır. Ne de olsa oruç da Kur’ân’ın içinde bulunan Allah’ın bir emridir. Ramazân ayını “Kur’ân ayı” yapanlar, onu zâten oruç-namaz-zekat ve takvâ ayı yaparlar. Bu nedenle Kur’ân’da Ramazân’dan bahsedilince ilk-önce Kur’ân’a dikkat çekilir. Kur’ân’a gerçek anlamda bağlanıp saygı duyanların, onun bilincine-şuuruna varanların, namazdan-oruçtan-zekattan, kısaca takvâdan ayrı olmaları düşünülemez. Kur’ân’ı bir değer olarak kabûl edip ona saygılı olmanın göstergesi amellerdir. Ne de olsa müslüman olduğunu ve Kur’ân’a saygılı olduğunu söylemek bir iddiâdır ve tüm iddiâlar ispat ister. İşte bu ispâtın başlama zamânı olarak Ramazân ayı, mü’min için şeytanların bağlanmasıyla birlikte çok uygun bir zamandır.

Ramazân’da şeytanlar zincirlere vurulup bağlanırlar fakat herkesin şeytanı değil; nefsi besleyen şeylere sınırlama getirenlerin şeytanları. İslâm’da-Kur’ân’da boş laf olmaz. Şöyle ki; içki içilmediğinde sarhoş olunmadığı gibi; yeme-içmeden kesildiğinde de beden ve ona eşlik eden nefs-şeytan etkisizleşirken, kâlp-vicdan-merhâmet-rûh etkinleşir ve kişiye göre zirve yapar. Bu sâdece mîdenin kısıtlanmasıyla değil, zihin ve kâlbin de kötü düşünceden ve hattâ tasavvurlardan kısıtlanmasıyla olur ki, bu bir “tutma”dır. İslâm zâten bir “tutma dîni”dir. Kendini tutma. Bâtıl ise kendini tutmamayı öğütler kişiye. Liberâlizm kendini tutmamayı öğretir. Zîrâ bu hayattan başka bir hayat yoktur yada kesin değildir onlara göre. Niye tutsun ki kendini?. İslâm’da ise bu âlem geçicidir ve kalıcı ve ebedî âlem için imtihan gereği kişi kendisini tutmalıdır. Bu tutmanın sonucunda cennet ile sevinecektir ki bunun Dünyâ’daki provası bayramdır (Iyd-ûl Fıtr). Mustafa İslamoğlu: “Ömrü Ramazân olanın âhireti bayram olur” der.

Ramazân ayının ana görünümlerinden olan oruç yâni arapça ve Kur’ân’daki ifâdesiyle savm, aslında mîde ile değil, zihin-kâlp ile tutulur. Zihnine-kâlbine o direktifi veremeyenler için oruç bir ezâdır, felâkettir. Üstelik de bir ay gibi görece uzun bir zaman-dilimini kapsar. Mîdesinde yada başka sağlıkla ilgili gerçek sorunları olanların tutması tabî ki yanlış olabilir fakat en ufak bir şeyde orucu askıya almak bir müslümana yakışmaz. Bir boğaz spreyi ve bir vitamin alıyorum diye oruçtan vazgeçmek sorunlu bir inancın göstergesi olsa gerek. Oysa Kur’ân: Oruç tutmanız, -eğer bilirseniz- sizin için daha hayırlıdır (Bakara 184) der.

Aç kalma korkusu aç kalmaktan bin beterdir. Oruç tutarken yaşanan açlık-susuzluk, “aç kalma korkusu”nun verdiği kadar elem vermez kişiye. Niyet edemeyen kişiler orucu bir sorun olarak görürler ve başlarlar sonsuz yorumlar yapmaya. Bu konuda en çok da modern-bilimi kullanırlar. Zîrâ modern-bilime göre mîdenin o kadar süre boyunca boş kalması akılcı değildir. Bu nedenle modern-bilime göre oruç zararlıdır. Peki o zaman biz de şöyle bir şey söyleyelim: Oruç mîde rahatsızlıklarını iyileştirir. Çünkü açlık, mîdeye yemekten önce koruyucu ve tedâvi edici mîde salgısı salgılar. Öyle ya; mîde salgısı yemekten önce açlığın dürtüsüyle salgılanır. Oruçlu kişide doğal olarak bu salgı daha fazla salgılanacağından ve yeme-içmeden doğan gaz ve yakınmalar da en azından iftar saatine kadar olmayacağından, mîde zamanla kendini tedâvi etmeye başlar. Açlıkla tedâvi. Zâten modern-bilim de benzer ama eksik bir tavsiye ile perhizden bahseder. Mîde boş kalsın da hem kendisi hem de diğer organlar biraz rahatlasın. Böylece normâl işleyişine dönebilsin. Aslında mesele bu değil. Genelde Ramazân, özelde ise oruç, bir vazgeçişin göstergesidir. Maddî olandan vazgeçip yada azaltıp, mânevi olanı arttırmanın göstergesi. Bir fedâkârlığın göstergesi. İşte inançlı kişiler -anormâl durumlar hâriç- bu fedâkârlığı göstererek o zorluğa ve bâzı kayıplara katlanırlar. Ramazân’ın ve orucun bize öğrettiği şeylerden biri de budur. Bunu öğretir bize oruç. Çünkü Dünyâ bir imtihan alanıdır ve her türlü zorlu imtihanlarla karşılaşabilir mü’min kişi bu süreçte. O hâlde oruç aynı-zamanda bir “zorluk tatbikâtı”dır. Böylece bu süreçte daha dik ve diri durmanın alıştırmasının da yapıldığı bir aydır Ramazân. Zihne verilen “kesin emir” ile günler çok zor geçmez aslında. Oruç tahammülü arttırır. Oruca katlanamayanlar esas olarak hiç-bir şeye katlanamazlar.

Oruçlu müslüman, tüm Dünyâ ile berâber açar iftarını. Milyonlarca müslümanın aynı zaman aralığında yeme-içmeyi bırakıp, yine aynı saatte yeme-içmeye başlaması ne kadar muazzam bir olaydır. Bu bağlamda cemaatle tutulur oruçlar. Bu cemaate sanki tüm kâinat katılır. Böylece mü’mince bir tavaf-amel olur.

Oruçlu olmayan müslüman(!) ise bundan mahrum kalır. Bu nasıl bir müslümanlık ki; yılbaşına müdâhil oluyor; sevgililer gününe müdâhil oluyor; doğum günlerine müdâhil oluyor; anneler-babalar gününe müdâhil oluyor; millî bayramlara müdâhil oluyor; tuttuğu takımın şampiyonluğuna müdâhil oluyor; dînî bayramlara da müdâhil oluyor; fakat Ramazân’a müdâhil olmuyor.. Ramazân’a müdâhil olmadan cennete nasıl müdâhil olunacak ki?. Hac’dan sonra, amellerin hasının bulunduğu Ramazân’a müdâhil olmamak, İslâm’a müdâhil olmamak anlamına gelmiyor mu?. Ramazân’a müdâhil olmamak, en azından çok riskli bir iştir.

Bir şeyi yapmanın bir zevki vardır ama, o şeyi yapmamanın da bir zevki vardır. O şeyi Allah için yapmamanın zevki bir başkadır. Yeme-içme de güzel, fakat yiyip-içmemek de güzel. Hele ki bunu Allah için, inanç için yapmak ne kadar mutluluk ve huzur vericidir. Ayrıca, açlıktan-susuzluktan insanların öldüğü bir Dünyâ’da bir nebze de olsa bu durumu hissedebilmek. Aç ve susuz olarak onlarla aynı durumda bulunmak, küresel çapta bu sorunu bitirmek için harekete geçirici olmalıdır.

Yılın her zamânı verilebilecek olan zekat, “merhâmet ayı” olan Ramazân’da doğal olarak zirveye çıkar. Bir-şeylerden mahrum kalmak bir “mahrûmiyet bilinci” oluşturduğundan ve bu nedenle merhâmeti açığa çıkardığından, insanlar mahrûm ve mazlûmlar için mallarının en azından bir-kısmından vazgeçebilirler. Vazgeçme, yeme-içme ve nefsi tutmadan başka, malından da vazgeçmenin adıdır. “Can boğazdan gelir” sözü bağlamında can demek yeme-içme demek olduğundan, yeme-içmeden vazgeçmek, candan vazgeçmenin de provası oluyor. Böylece “mallarla-canlarla cihad” olur oruç.

Kur’ân’da oruçtan, fıkhı da belirlenerek önemle bahsedilir:

“Ey îman edenler!, sizden öncekilere yazıldığı gibi, oruç, size de yazıldı (farz kılındı). Umulur ki sakınırsınız. (Oruç) Sayılı günlerdir. Artık sizden kim hasta ya da yolculukta olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutsun). Zor dayanabilenlerin üzerinde bir yoksulu doyuracak kadar fidye (vardır). Kim gönülden bir hayır yaparsa bu da kendisi için hayırlıdır. Oruç tutmanız, -eğer bilirseniz- sizin için daha hayırlıdır. Ramazân ayı... İnsanlar için hidâyet olan ve doğru yolu ve (hak ile bâtılı bir-birinden) ayıran apaçık belgeleri (kapsayan) Kur’ân onda indirilmiştir. Öyleyse sizden kim bu aya şâhid olursa (erişirse) artık onu tutsun. Kim hasta ya da yolculukta olursa, tutmadığı günler sayısınca diğer günlerde (tutsun). Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. (Bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi doğru yola (hidâyete) ulaştırmasına karşılık Allah’ı büyük tanımanız içindir. Umulur ki şükredersiniz” (Bakara 183-185).

“Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar, sizin örtüleriniz, siz de onlara örtüsünüz. Allah, gerçekten sizin, nefislerinize ihânet ettiğinizi (güvenmediğinizi) bildi, tevbenizi kabûl etti ve sizi bağışladı. Artık onlara yaklaşın ve Allah’ın sizin için yazdıklarını dileyin. Fecir vakti, sizce beyaz iplik siyah iplikten ayırt edilinceye kadar yiyin-için, sonra geceye kadar orucu tamamlayın. Mescidlerde îtikafta olduğunuz zamanlarda onlara (kadınlarınıza) yaklaşmayın. Bunlar, Allah’ın sınırlarıdır, (sakın) onlara yanaşmayın. İşte Allah, insanlara âyetlerini böylece açıklar; umulur ki sakınırlar” (Bakara 187).

Oruç, oruç tutarken ya da Ramazân’dan sonra yanlış davranışlardan kaçınmayı da gerektirir ki Bakara 187. âyetten sonra gelen 188. âyet bunu emreder:

“Birbirinizin mallarını haksızlıkla yemeyin ve bile-bile günahla insanların mallarından bir bölümünü yemeniz için onları hâkimlere aktarmayın” (Bakara 188).

Bu âyet âdetâ şunu demek ister gibidir: “Vay o oruç tutanların hâline ki oruçlarından gâfildirler ve oruçluya yakışmayacak davranışlarda bulunurlar”.

Oruç aynı-zamanda keffâret de olur:

“Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın. Eğer (düşman, hastalık ve buna benzer nedenlerle) kuşatılırsanız, artık size kolay gelen kurban(ı gönderin). Kurban yerine varıncaya kadar başlarınızı traş etmeyin. Kim sizden hasta ise veya başından şikâyeti varsa, onun ya oruç ya sadaka veya kurban olarak fidye (vermesi gerekir). Güvenliğe kavuşursanız, hacca kadar umre ile yararlanmak isteyene, kolayına gelen bir kurban(ı kesmek gerekir). Bulamayana da, hacc’da üç gün, döndüğünüzde yedi (gün) olmak üzere, bunlar, tamı-tamına on (gün) orç vardır. Bu, âilesi Mescid-i Haram’da olmayanlar içindir. Allah’tan korkun ve bilin ki Allah, muhakkak cezâsı pek çetin olandır. (Bakara 196).

Oruç bir kadın-erkek eşitliği sağlar. Zengin-fakir eşitliği. İnsanları tevhid eder. Kur’ân, oruç ve diğer ibâdetlerde bulunan kadın ve erkekten eşit olarak bahseder:

“Şüphesiz, müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, gönülden (Allah’a) itaat eden erkekler ve gönülden (Allah’a) itaat eden kadınlar, sâdık olan erkekler ve sâdık olan kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, saygıyla (Allah’tan) korkan erkekler ve saygıyla (Allah’tan) korkan kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah'ı çokça zikreden erkekler ve (Allah'ı çokça) zikreden kadınlar; (işte) bunlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir ecir hazırlamıştır” (Ahzâb 35).

Orucu bilerek bozmanın cezâsı 60-61 gün (iki ay) oruç tutmak değil, gününe gün oruç tutmaktır. Bir sorun olmadığı hâlde bile-bile oruç bozmak bir çeşit hastalık belirtisidir ve hasta olanlar sâdece gününe gün oruç tutarlar. İki ay orucun hangi şartlarda tutulacağını Kur’ân zâten söylüyor:

“Bir mü’mine, -hatâ sonucu olması dışında- bir başka mü’mini öldürmesi yakışmaz. Kim bir mü’mini ‘hatâ sonucu’ öldürürse, mü’min bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması ve âilesine teslim edilecek bir diyeti vermesi gerekir. Onların (bunu) sadaka olarak bağışlamaları başka. Eğer o, mü’min olduğu hâlde size düşman olan bir topluluktan ise, bu durumda mü’min bir köleyi özgürlüğe kavuşturması gerekir. Şâyet kendileriyle aranızda andlaşma olan bir topluluktan ise, bu durumda âilesine bir diyet ödemek ve bir mü’min köleyi özgürlüğe kavuşturmak gerekir. (Diyet ve köle özgürlüğü için gereken imkânı) bulamayan ise, kesintisiz olarak iki ay oruç tutmalıdır. Bu, Allah’tan bir tevbedir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir” (Nîsâ 92).

Kadınlarına ‘zıhar’da bulunanlar, (yâni “artık senden etkilenmiyorum, aynı anam gibisin” demek) sonra söylediklerinden geri dönenlerin, bir-birleriyle temâs etmeden önce bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmaları gerekir. İşte size bununla öğüt verilmektedir. Allah yaptıklarınızı haber alandır. Ancak buna (imkân) bulamayanlar (için de) bir-birleriyle temâs etmeden önce, kesintisiz iki ay oruç (yüklenmiştir); buna güç yetiremeyenler altmış yoksulu doyursun. Bu (kolaylık), Allah’a ve O’nun Resûlü’ne îman etmeniz dolayısıyladır. Bunlar, Allah’ın sınırlarıdır. Kâfirler içinse acı bir azab vardır” (Mücâdile 3-4).

Yanlışlıkla yada unutarak bir şey yenilip içildiğinde de, her ne kadar unutarak yeme-içmeyi çok yapabilen çocukların aşkını-şevkini kırmamak için, “unutarak yenilip içildiğinde oruç bozulmaz” dense de, orucu bozan etken gerçekleşmiş olduğundan oruç bozulmuş ve “gününe gün kazâ” gerekir olmuştur.

Oruç sâdece yeme-içme ve cinsel ilişkiden uzak durmakla değil, boş konuşmamakla hattâ hiç konuşmamakla da olabilir. Kur’ân’da bu Hz. Meryem üzerinden şu şekilde anlatılır:

“Artık, ye, iç; gözün aydın olsun. Eğer her-hangi bir beşer görecek olursan, de ki: ‘Ben Rahman (olan Allah)’a oruç adadım, bu-gün hiç kimseyle konuşmayacağım” (Meryem 26).

Susma orucunun bir şekli de kötü söz etmeme anlamında “konuşmama orucudur” ki oruç kötü sözden uzak durulmasını da amaçlar.

Orucu ne bozar?. Takvâyı-sakınmayı-teslimiyeti engelleyen ve bozan her-şey orucu da ya bozar yada kıymetini azaltır.

Yemin etmek yâni söylemine Allah’ı şâhit göstermek basit bir iş değildir ve ağzına geldiği gibi boş yere yemin etmek onaylanmadığı gibi, bilinçli edilen yeminlerin bozulmasının bir sorumluluğu-keffâreti vardır:

“Allah sizi, yeminlerinizdeki ‘rastgele söylemelerinizden, boş sözlerden’ dolayı sorumlu tutmaz, ancak yeminlerinizle bağladığınız sözlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Onun (yeminin) keffâreti, âilenizdekilere yedirdiklerinizin ortalamasından on yoksulu doyurmak ya da onları giydirmek veya bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmaktır. (Bunlara imkân) bulamayan (için) üç gün oruç (vardır.) Bu, yemin ettiğinizde (bozduğunuz) yeminlerinizin keffâretidir. Yeminlerinizi koruyunuz. Allah, size âyetlerini böyle açıklar, umulur ki şükredersiniz” (Mmâide 89).

Yine maddî imkândan mahrum olanlar için nihâyetinde oruç ile ödenen bâzı keffâretler de vardır ki Kur’ân bunlardan şöyle bahseder:

“Ey îman edenler, siz ihramlıyken avı öldürmeyin. Sizden kim onu kasıtlı olarak (taammüden) öldürürse, cezâsı, hayvandan öldürdüğünün bir benzeridir. Buna da, Kâbe’ye ulaşmış bir kurbanlık olarak içinizden adâlet sâhibi iki kişi hükmedecektir. Veya yoksulları doyurmak veya onun dengi oruç tutmak olan bir keffâret vardır. Böylelikle işlediğinin vebâlini tatmış olsun. Allah geçmişte olanı bağışladı. Ama kim tekrarlarsa, Allah ondan öc alacaktır. Allah üstün ve güçlü olandır, öc sâhibidir” (Mâide 95).

Ramazân’ın her gününü kadir gecesi gibi yaşamak ve Ramazân’dan sonra bunu bayram ile kutlamak ve artık hayâtın her gününü Ramazân’a benzetmek, sonu cennete çıkan yol olur Allah’ın izni ile.

“Tevbe edenler, ibâdet edenler, hamd edenler, (İslâm uğrunda) seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredenler, kötülükten sakındıranlar ve Allah’ın sınırlarını koruyanlar; sen (bütün) mü’minleri müjdele” (Tevbe 112).

Peygamberimizin Ramazân ve oruç hakkındaki sözlerinden bâzıları şunlardır:

“Oruçlu için iki sevinç vardır: Biri,orucu açtığı zamanki sevincidir; diğeri de Rabbine kavuştuğu zamanki sevincidir” (Buhâri, Savm 2)

“Ramazân ayı girdiği zaman cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar da zincire vurulur” (Müslim, Sıyam 2)

“Oruçlu bir kimse yalanı ve yalanla iş yapmayı terk etmezse onun yemesini-içmesini terk etmesine Allah’ın hiç-bir ihtiyâcı yoktur. (Buhâri, Savm 8).

"Oruçlu iken çirkin konuşmayın!. Birisi size sataşırsa, “Ben oruçluyum” deyin” (Buhâri, Savm 9).

“Resûlullah (sav)’a: ‘Kadir gecesi Ramazân’ın neresinde?’ diye sorulmuştu. O da, ‘Ramazân’ın tamâmında’ diye cevap verdi” (Ebu Davud, Salât, 324).

“Oruç sabrın yarısıdır” (İbn Mâce, Sıyâm 44).

Ramazân ile birlikte fısk-ı fücurdan vazgeçen ve vazgeçme yoluna girenlere selâm olsun. Ramazân ayını Ay gibi nûrlu kılanlara ve kâlplerini bu vesîleyle nûrlandıranlara selâm olsun. Allah ömrünüzü Ramazân, âhiretinizi bayram etsin.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Mayıs 2016















Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme