19 Mayıs 2016 Perşembe

Müslümanların Görüş Ayrılığındaki Aşırılık


“Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın üzerinizdeki nîmetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kâlplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O’nun nîmetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidâyete erersiniz diye, Allah, size âyetlerini böyle açıklar” (Âl-i İmran103).

“Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır” (Âl-i İmran105).

Modernizm ile birlikte müslümanlarda o kadar çok farklı düşünüşler, anlayışlar ve davranışlar gelişti ki, hiç-biri diğerine uymadığı gibi, düşmanlık derecesinde ayrılığa neden olacak seviyeye geldi. Öyle ki; artık tefrikalaşanlar birbirlerini dinleyemiyorlar ve birbirlerine katlanamıyorlar bile. Aynı Allah’a inandıkları, aynı Peygamberin ümmeti, aynı kitabın mü’mini ve aynı İslâmî târihe sâhip oldukları hâlde, oluşan aşırı farklılık aşırı ayrılıkları da yanında getiriyor. Bunun ana-nedeni vahiy-merkezli olmamaktır. Vahiy-merkezli olunmadığında, yâni Kur’ân bilincin, sünnet de eylemin kaynağı olmadığında, kişiler arasında herkesin aklı farklı-farklı çalıştığından aşırı farklılıklar meydana çıkıyor. Hâlbuki Allah, Kur’ân’ı vahyederek ve Peygamber göndererek, akılların Kur’ân ve sünnet baz alınarak işletilmesini emreder. Zâten ancak bu şekilde ümmet dağılıp ayrılmaz ve birbirine düşman olmaktan korunabilir. Aksi-hâlde ayrılıp dağılırlar ve bu dağılma, yanında doğal olarak güçsüzlüğü de getirir ve günümüzde bâriz şekilde yaşandığı gibi şeytânî güçlerin kontrôlüne girilir. Kur’ân bundan şöyle bahseder:

“Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip bir-birinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle berâberdir” (Enfâl 46).

Allah ayrılıkların baş göstermesinin ana-sebebi olarak kıskançlığı ve çıkar-merkezli olmayı, yâni nefse uymayı gösterir. Öyle ki onca ilim bile bu durumu kurtaramaz. Bu ayrılıkların panzehiri de tabî ki yine vahiydir:

“Hiç şüphesiz din, Allah katında İslâm’dır. Kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki ‘kıskançlık ve hakka başkaldırma’ (bağy) yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah’ın âyetlerini inkâr ederse, (bilsin ki) gerçekten Allah, hesâbı pek çabuk görendir” (Âl-i İmran19).

Peygamberimiz zamânında Mekke’de de durum böyleydi. Fakat Peygamber müslümanları kardeşler yaptı. “İslâm kardeşliği” korudu onları. Kavmiyetçiliğe karşı İslâm kardeşliğini têsis ettiler. Bu kardeşlik onları dik ve diri tuttu. Zîrâ Allah vahyin etkisiyle onların kâlplerini birbirlerine yaklaştırdı. Yâni sahabe, her ne kadar “emin” olarak tanığı Peygambere güvense de, Peygamberin kara kaşına kara gözüne ve hatırına bir-araya gelmedi. Peygamber onları vahiy ile birleştirdi. Vahyin vermiş olduğu îman, onları kardeşler yaptı. Öyle ki her-şeylerini paylaşabilecek bir kardeşlikti bu. Eğer vahiy olmasaydı Peygamber dünyâları harcasaydı bile onları uzlaştırıp kaynaştıramazdı:

“Ve onların kâlplerini uzlaştırdı. Sen, yeryüzündekilerin tümünü harcasaydın bile onların kâlplerini uzlaştıramazdın. Ama Allah, aralarını bulup onları uzlaştırdı. Çünkü O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sâhibidir” (Enfâl 63).

Takvânın azlığından yada yokluğundan kaynaklanan şeytanın-nefsin fısıldamaları ve maddî-mânevî kıskançlık ve çıkar-hesapları ümmeti böldü. Artık her grup kendini haklı gördüğünden, düşünüşlerini-yorumlamalarını ve ilmî faaliyetlerini, en sonunda da amellerini buna göre yapmaya başladılar. Bu durum ayrılıkların kayıt altına alınmasına neden olarak resmiyet kazandırdı. Hükûmetlerin kendine göre bir mezhebi-meşrebi-düşünceyi savunması da buna tüy dikti. Artık ana-etken Kur’ân-sünnet değil, mezhep-meşrep görüşü oldu. Bu uğurda uydurulan rivâyetler ve şirk unsurları dîni belirler oldu ve tabî ki bu durum ayrılıklara tuz-biber ekti. Oysa Allah, Hz. Nûh zamânından bêri müslümanları uyarıyordu:

“O, ‘dîni dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin’ diye dinden Nûh’a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya vasiyet ettiğimizi sizin için de teşrî’ etti (bir şeriat kıldı). Senin kendilerini çağırdığın şey, müşriklere ağır geldi. Allah, dilediğini buna seçer ve içten kendisine yöneleni hidâyete erdirir. Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, yalnızca aralarındaki ‘tecâvüz ve haksızlık’ dolayısıyla ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden, adı konulmuş bir ecele kadar geçmiş (verilmiş) bir söz olmasaydı, muhakkak aralarında hüküm verilmiş (iş bitirilmiş)ti. Şüphesiz onların ardından Kitaba mîrasçı olanlar ise, herhâlde ona karşı kuşku verici bir tereddüt içindedirler” (Şûrâ 13-14).

Tevhidden her ayrılık bir şirktir. Tevhidin kopuşudur bu çünkü. Bu kopuş, hiziplerin bir-birlerine her-türlü haksızlık yapmasına ve her-türlü tecâvüzü-saldırıyı yapmasına bile neden oluyor. Allah bize hâlen mühlet vermekte. Bu ayrılıklara bir son verip ümmeti yeniden diriltmeliyiz. Yoksa perişanlık ve azap yakamızı bırakmayacak. Her ayrılık “kitapta da ayrılık” olarak tezâhür ediyor. Kitapta ayrılanların diğer şeylerde ayrılması çok da zor olmuyor. Böylece haktan büsbütün uzaklaşılıyor:

“Zîrâ bu azâbın sebebi, Allah’ın kitabı gerçekle indirmiş olmasındandır. Kitapta ayrılığa düşenler ise şüphesiz, haktan uzak bir ayrılık içindedirler” (Bakara 176).

Şii-sünnî, hârici-mutezili, zâhiri-bâtınî ve hattâ aynı mezhepten-meşrepten olanların kendi içlerinde ayrılmaları ümmetin darmadağın olması demektir ki başta şeytan olmak üzere bu durum tâğutların pek hoşuna gidiyor. Onlar zâten bunu yapmak istiyorlarken, ümmet tefrikaya düşmekle onlara istedikleri alanı hiç-bir çaba harcamandan açmış oluyor. Böylece Dünyâ’nın hâkimiyeti-yönetimi bâtılın eline geçiyor ve bâtıl; ahlâk, vicdan, adâlet ve merhâmetten uzak olduğu için zulümler zirveye çıkıyor. İniltiler geliyor Dünyâ’nın her yerinden. Acılar, feryatlar, gözyaşları hiç dinmiyor. Analar her dâim ağlıyor.

Bir tefrikadan bahsediyoruz. Zenginlik katan “farklılık”lardan değil. Farklılıkların olması doğal ve normâldir. Zîrâ her insan özeldir ve bir farklılığı vardır. Fakat Allah insanı kendi başına bırakmıyor. İstiyor ki tüm insanlar “vahiy-merkezli farklılıklar”a sâhip olsun. Vahye aykırı farklılıklara düşmesin. Ümmetin birliği-berâberliği ve gücü ancak vahiy-merkezli olursa sağlanabilir ve korunabilir. Aksi-hâlde parçalanmaların sonu gelmez ve her parça tâğutların uşağı durumuna gelir. Hattâ her parça yâni hizip, dîni “babasının malı” saymaya başlar ve hakka çağıracağına kendine çağırır ve böylece kendisini “hak” ve “haklı” olarak gösterir. Allah mü’minlere bu topluluklar gibi olunmamasını ve onlardan uzak durulmasını söylüyor:

“Onlardan (olmayın) ki, dinlerini ayırıp öbek-öbek olmuşlardır. Her grup kendilerindekine güvenmektedir” (Rûm 32).

“Gerçek şu ki, dinlerini parça-parça edip kendileri de gruplaşanlar, sen hiç-bir şeyde onlardan değilsin. Onların işi ancak Allah’adır. Sonra O, işlemekte olduklarını kendilerine haber verecektir” (En-am 159).

Bu âyetler bir umut olup bir kardeşlik başlatabilir. Zîrâ tefrikadan uzak durmak, Kur’ân/Sünnet-merkezli yeni bir toplumu-cemaati başlatabilir ve kurabilir. Allah’tan, dirâyetli ve ehliyetli bir lîder etrâfında kurulacak böyle bir toplum niyâz ediyoruz.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Mayıs 2016


















Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme